top of page

Avrupa Kıtası

Protestanlık Nasıl Ortaya Çıktı?

2 Kasım 2025

Protestanlık Nasıl Ortaya Çıktı?

16.yüzyıl Avrupa’sı, toplumsal ve siyasal yapıda belirgin kırılmaların yaşandığı bir dönemdi. Katolik Kilisesi, Ortaçağ boyunca sürdürdüğü geniş otoritesine rağmen 14. ve 15. yüzyıllarda yaşanan krizler nedeniyle nüfuz kaybetmeye başlamıştı. Avignon Papalığı ve Batı Schizması gibi kurumsal çalkantılar, Kilise’nin evrensel temsil iddiasını zayıflatmış; Kara Veba’nın yıkıcı etkileri ise ruhban sınıfının otoritesini sorgulatmıştı. Bu ortamda ekonomik ve siyasal gücünü korumakta zorlanan Kilise, endüljans satışları gibi uygulamalar nedeniyle halkın giderek artan eleştirileriyle karşı karşıya kalmıştı. Özellikle affın maddi karşılıkla alınabileceği algısını güçlendiren bu uygulamalar, hem ruhani itibar hem de ahlaki güven açısından ciddi bir erozyona yol açıyordu. Martin Luther'in 95 Tezi Wittenberg Kilisesi kapısına çivilediğini gösteren resim çalışması Aynı dönemde Avrupa’da yükselen hümanist düşünce, bireysel okuma ve özgün kaynaklara dönüş hareketini teşvik ediyordu. Rönesans hümanizminin ad fontes ilkesi, kutsal metinlerin Latince çevirileri yerine özgün dillerinde incelenmesine olanak sağladı. Erasmus gibi hümanistlerin eleştirileri, Kilise’nin entelektüel kapasitesine yönelik şüpheleri artırırken; yeni bir düşünsel zeminin oluşmasına katkıda bulundu. Öte yandan matbaanın yayılması, bilgiyi erişilebilir kılarak fikrî hareketlerin geniş kitlelere ulaşmasını sağladı. Böylece Avrupa, geleneksel otoritelere meydan okumaya hazır bir entelektüel atmosfere sahip olmuştu. Protestanlık nasıl ortaya çıktı sorusuna gelecek olursak, bu ortamda yetişen Martin Luther, yoğun bir içsel muhasebe sürecinden geçerek teolojik arayışlarını derinleştirmişti. Augustinusçu tarikat üyesi olarak manastır yaşamına girdiğinde, günah, adalet ve kurtuluş kavramları üzerine yoğunlaştı. Pavlus’un mektuplarını ayrıntılı biçimde incelemesi, onu “imanla aklanma” öğretisine götürdü. Luther’e göre insan, doğası gereği günahkârdır ve iyi eylemler kurtuluşu sağlamaya yetmez; kurtuluş, Tanrı’nın lütfunu imanla kabul eden kişiye verilen ilahi bir armağandır. Bu yaklaşım, Katolik Kilisesi’nin sakramentlere ve iyi işlere dayalı teolojik yapısıyla temelden çelişiyordu. Böylece Luther’in düşünsel yönelişi, Kilise’nin otoritesinin merkezine dokunan bir nitelik kazandı. Luther’in 1517’de kaleme aldığı 95 Tez, başlangıçta akademik bir tartışma çağrısından ibaretti; fakat matbaanın etkisiyle Avrupa genelinde hızla yayıldı. Tezlerde endüljans uygulamasının teolojik temelleri sorgulanıyor ve gerçek tövbenin içsel bir dönüşüm olduğu savunuluyordu. Ancak bu eleştiriler zamanla Kilise’nin ruhsal yetkilerini ve Papalık’ın otoritesini hedef alan daha geniş bir meydan okumaya dönüştü. Papalık, Luther’i aforoz ederek düşüncelerini bastırmaya çalıştı; fakat Luther, Worms Diyeti’nde görüşlerini geri çekmeyi reddederek açık bir direnç sergiledi. Bu tutum, onu yalnızca teolojik bir reformcu değil, siyasal bir figür hâline de getirdi. Reformun geniş kitleler tarafından benimsenmesinde siyasal unsurların rolü azımsanamaz. Alman prensleri, Papalık’ın ekonomik taleplerinden ve merkeziyetçi baskısından rahatsızdı. Luther’in fikirleri, yerel siyasal özerklik arayışlarıyla birleşince Reform için uygun bir ortam oluştu. Böylece birçok Alman bölgesinde Lutherci öğreti devlet desteğiyle kurumsallaştı. Luther’in İncil’i Almancaya çevirmesi, hem dini bilgiyi halkın erişimine açtı hem de Almanca dilinin standartlaşmasına katkı sağladı. Protestanlık bu süreçte yalnızca bir teolojik akım değil, aynı zamanda bir kültürel ve toplumsal dönüşümün aracı hâline geldi. Reform hareketi kısa sürede Almanya sınırlarını aşarak Avrupa’nın farklı bölgelerinde özgün biçimler aldı. İsviçre’de Zwingli ve Calvin gibi isimler, Luther’in öğretilerini farklı teolojik yönelimlerle birleştirerek yeni reform gelenekleri yarattı. İngiltere’de VIII. Henry döneminde yaşanan kopuş ise Protestanlığın siyasal yönünün ne kadar belirleyici olabileceğini gösterdi. Bu genişleme, Protestanlığın tek tip bir yapıdan ziyade çeşitli yerel geleneklerin oluşturduğu çok katmanlı bir dinî hareket hâline gelmesini sağladı. Reformun etkileri uzun vadede Avrupa’nın toplumsal ve siyasal düzenini köklü biçimde değiştirdi. Devlet otoritesi dinsel kurumlardan bağımsızlaşmaya başlayarak laikleşme sürecini hızlandırdı. Eğitim alanında okuryazarlık oranları arttı; çünkü Protestan anlayışa göre her bireyin Kutsal Kitap’ı okuyup yorumlayabilmesi gerekiyordu. Bu durum hem bireysel düşüncenin güçlenmesini sağladı hem de modern vatandaşlık kültürünün temellerini attı. Ekonomik alanda rasyonelleşme, çalışma disiplini ve bireysel sorumluluk gibi değerler öne çıkmış, Weber’in daha sonra “Protestan Ahlakı” kavramıyla ilişkilendirdiği kültürel dönüşüm ortaya çıkmıştı. Sonuç olarak Martin Luther’in hareketi, yalnızca Katolik Kilisesi’ne yöneltilmiş bir teolojik eleştiri değil, Avrupa’nın tarihsel gelişimini şekillendiren büyük bir kırılma noktasıdır. Teolojik, siyasal, toplumsal ve kültürel boyutlarıyla Reform, modern dünyanın oluşum sürecine etkide bulunmuş; birey, otorite ve özgürlük kavramlarının yeniden tanımlanmasına katkı sağlamıştır. Luther’in düşünceleri ve Reform hareketinin yarattığı dönüşüm, günümüz toplumlarında dahi etkisini sürdüren bir tarihsel miras olarak önemini korumaktadır.

3

dk.

Bizans İmparatoru Herakleios ve İslam ilişkisi nasıldı?

12 Temmuz 2024

Bizans İmparatoru Herakleios ve İslam ilişkisi nasıldı?

Herakleios veya Heraklius, Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'nun 610 - 641 yılları arasındaki imparatorudur. İslamiyet'in ortaya çıkışı ve yayılışı sırasında Bizans tahtında yer alması bakımından önemli görülmektedir. Herakleios'un döneminde İslam peygamberi Muhammed, Arabistan'ın birliğini sağlamayı başarmıştı. Hatta Muhammed peygamber, kendisine Dihye adındaki bir elçi aracılığıyla bir İslam'a davet mektubu gönderdi ancak Herakleios teklifi reddetti. 629 yılında, Muhammed peygamberin Bizans İmparatorluğu'na bağlı Busra kentinin valisine gönderdiği İslam'a davet mektubunu taşıyan elçi, Bizanslılar tarafından öldürülünce Muhammed peygamber, Busra valisi Şürahbil'in üzerine bir ordu göndermeye karar verdi. İmparator Herakleios da Konstantinopolis'ten büyük bir ordu hazırlayıp Müslümanların üzerine yürüyünce 629 yılında Mute Muharebesi yapıldı. Muhammed peygamber, bu savaş için Müslüman ordusunun başına kumandan olarak Zeyd bin Harise'yi tayin etti. 632 yılında Muhammed peygamberin ölümünden sonra Müslümanlar, Ömer bin Hattab önderliğinde 634'te Filistin ve Suriye'ye saldırdıklarında İmparator, savaşa gidemeyecek kadar hastaydı. 636'da gerçekleşen Yermük Savaşı'nda, Herakleios komutasındaki kalabalık Roma ordusu, Müslüman kumandan Halid bin Velid tarafından bozguna uğratıldı ve üç yıl içinde Suriye ve Filistin, Araplar tarafından ele geçirildi. Herakleios 641 yılında öldüğünde Mısır'ın da büyük bir kısmı elden çıkmıştı. Erken İslam ve Arap tarihlerinde Herakleios, uzun uzadıya tartışılan en popüler Roma imparatorudur. İslam'ın ortaya çıktığı dönemde Roma imparatoru olarak oynadığı rol nedeniyle, İslami hadis ve siyer gibi Arap edebiyatında anılır. Herakleios, Müslüman geleneğinde, yükselen İslami güçlerle doğrudan teması olan, büyük bir dindarlığın adil bir hükümdarı olarak görülüyor. 14. yüzyıl bilgini İbn Kesir daha da ileri giderek, "Herakleios en bilge adamlardan biriydi ve kralların en kararlı, kurnaz, derin ve düşünceli kişilerinden biriydi. Romalıları büyük bir liderlikle yönetti. Nadia Maria El-Cheikh ve Lawrence Conrad gibi tarihçiler, İslam tarihçilerinin, İslam'ı Hristiyanlıkla karşılaştırarak Herakleios'un İslam'ı "gerçek din" ve Muhammed'i onun peygamberi olarak kabul ettiğini iddia edecek kadar ileri gittiklerine dikkat çekiyorlar. İslam tarihçileri sık sık Herakleios'un Muhammed peygambere yazdığını iddia ettikleri bir mektuptan alıntı yaparlar: "Elçinizle birlikte mektubunuzu aldım ve Yeni Ahit'imizde bulunan Tanrı'nın elçisi olduğunuza tanıklık ediyorum. Meryem oğlu İsa sizi duyurdu." El-Cheikh'in bildirdiği Müslüman kaynaklara göre, imparatorluğun yönetici sınıfını kendi dinine döndürmeye çalıştı, ancak o kadar güçlü bir şekilde direndiler ki, rotasını tersine çevirdi ve sadece onların Hristiyanlığa olan inançlarını test ettiğini iddia etti. El-Cheikh, Herakleios'un bu anlatımlarının imparator hakkındaki tarihsel bilgimize çok az şey kattığını not eder; daha ziyade, Muhammed peygamberin bir peygamber olarak statüsünü meşrulaştırmaya çalışan İslami vaazlarının önemli bir parçasıdırlar. Batılı akademik tarihçilerin çoğu, bu tür gelenekleri taraflı, ilan edici ve çok az tarihsel değere sahip olarak görüyor. Ayrıca, Muhammed peygamber tarafından Herakleios'a gönderilen herhangi bir habercinin imparatorluk tarafından kabul edilmeyeceğini veya tanınmayacağını iddia ediyorlar. Kaegi'ye göre, İslami kaynaklar dışında Herakleios'un İslam'ı duyduğunu gösteren hiçbir kanıt yoktur ve o ve danışmanlarının Müslümanları aslında Yahudilerin özel bir mezhebi olarak görmüş olmaları mümkündür.

2

dk.

14 Şubat Sevgililer Günü tarihi nereye dayanır?

14 Şubat 2024

14 Şubat Sevgililer Günü tarihi nereye dayanır?

Şubat ayı ortasının aşk ile ilişkisi antik çağlara dayanmaktadır. Antik Yunan takvimlerinde, ocak ayı ortası ile şubat ayı ortasının arasında kalan zaman Gamelyon ayı olarak adlandırılmıştı ve Zeus ile Hera'nın kutsal evliliğine adanmıştı. 1712 yılına ait İsveç almanağında 14 Şubat Valentine olarak belirtilmiş. Antik Roma'da 15 Şubat, bereket tanrısı Lupercus'un onuruna, Lupercalia Günü olarak kutlanmaktaydı. Bu günde, Lupercus'un din adamları tanrıya keçi kurban ederlerdi. Daha sonra kafalarının üstüne koydukları bir parça keçi derisi ile Lupercus'u simgeleyerek, Roma sokaklarında koşturup, karşılaştıkları herkese dokunurlardı. Genç kızlar gönüllü olarak ileri atılır ve bereket tanrısının dokunuşundan paylarını almaya çabalarlardı. İnanışa göre bu dokunuş sayesinde doğurganlıkları kolaylaşacaktı. Lupercalia Bayramı'nın arifesi olan 14 Şubat'ta genç erkeklerin genç kızların isimleri yazlı kura çekerek bayram boyunca çift olma alışkanlığı vardı. 469'da Papa bu gayrihristiyan bayramını yasaklayarak sadece kura çekilişine izin verdi. Ancak artık kuralarda kızların değil, azizlerin isimlerini yazılıydı. Romantik aşk ile Valentine arasındaki bağlantı ilk olarak 14. yüzyıla ait kaynaklarda görülmektedir. 1381 tarihli Parlement of Foules adlı kitaba göre, Fransa'da ve İngiltere'da 14 Şubat geleneksel olarak kuşların çiftleşme günü olarak bilinmekteydi. Günün bu özelliğinden dolayı sevgililer birbirlerine güzel sözler yazan notlar vermekteydi ve bu notlarda birbirlerine Valentine diye hitap etmekteydiler. Hristiyan olduğu için öldürülmüş Din Adamı Valentine ile romantik aşk arasındaki ilişkiyi anlatan efsanelerin 14. yüzyılda ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu efsanelerde geçen başlıcaları şöyledir: Valentine, öldürüleceği günden bir gün önce gardiyanın kız kardeşine "Valentine'ninden" imzalı bir aşk notu vermişti. Romalı askerlerin evlenmesinin yasak olduğu dönemlerde gizlice evlenmelerine yardım etmişti.

1

dk.

İnsanlar Tarih Boyunca Neden Pudralı Peruk Takmışlardır?

31 Mart 2023

İnsanlar Tarih Boyunca Neden Pudralı Peruk Takmışlardır?

Pudralı peruk, 18. yüzyıl modasının en iyi bilinen ve çoğu zaman alay konusu olan unsurlarından biriydi. Peki bu tarz nasıl ortaya çıktı? Ve insanlar neden onları taktı? 16. yüzyıl İngiltere'sinde erkekler, kelliği örtmek için ilk perukları takıyorlardı. Peruklar 17. yüzyılda giderek daha popüler hale geldi ve 18. yüzyılda tüm sosyal sınıflardan kadın ve erkekler peruk takmaya başladı. Peruklar genellikle insan saçından yapılırdı. Aynı zamanda yün, at kılı ve hatta keçi kılından da peruk yapıldığı bilinir. İnsanlar perukları şekillendirmek ve onlara daha parlak bir görünüm vermek için pudra kullandılar. Bununla beraber sıcak yaz aylarında peruklardaki saç yağı kokusunu azaltmak ve perukların fazla terlemesini önlemek için de nişasta tozu kullanılırdı. Peki insanlar neden pudralı peruk taktı? Birçoğu için bu sadece bir moda meselesiydi. O zamanlar insanlar, belirgin bir saç çizgisini gençliğin ve güzelliğin bir işareti olarak görüyorlardı. Bu nedenle saçlarını kaybetmeye başlayanlar (veya daha genç görünmek isteyenler), daha dolgun bir saç görünümü vermek için peruklarını pudralardı. Diğerleri için pudralı peruklar, statülerini ve zenginliklerini göstermenin bir yoluydu. Peruklar oldukça yüksek fiyatlara çıkabilir ve peruk ne kadar ayrıntılı olursa, o kadar yüksek konumu temsil ederdi. Peruklar genellikle mücevherler ve tüylerle süslenir ve oldukça büyüktür. Bu sebeple takması coğu zaman zahmetli olabiliyordu. 18. yüzyılın sonlarında doğal saç stilleri popüler hale geldi ve böylelikle pudralı peruk modası bitti. Ancak bize geçmiş bir dönemin stillerine büyüleyici bir bakış bıraktılar. Kim Pudralı Peruk Takardı? 18. yüzyılda tüm sosyal sınıflardan kadın ve erkekler pudralı peruk takıyorlardı. Pudralı perukların maliyeti pahalı olduğu için aristokrasi ve üst sınıf arasında modaydı. Pudralı peruklar genellikle yargıçlar, avukatlar ve politikacılar gibi kamu görevlerinde bulunanlar tarafından takılırdı. Bunun nedeni, perukların bir otorite ve güç işareti olarak görülmesiydi. Pudralı Peruklar Nasıl Yapıldı? Pudralı peruklar genellikle insan saçından yapılırdı ama aynı zamanda yün, at kılı ve hatta keçi kılından da yapılabilirdi. Saçlar önce temizlenir, sonra “nişasta tozu” denilen bir madde ile pudralanırdı. Bu toz, peruğu yerinde tutmaya ve daha parlak bir görünüm kazandırmaya yardımcı olurdu. Nişasta tozu ayrıca saç yağı kokusunu kapatmak ve sıcak yaz aylarında perukların fazla terlemesini önlemek için de kullanılıyordu. Pudralı Peruklar Nasıl Takılırdı? İnsanlar şapka veya şapka ile pudralı peruk takıyorlardı. Ayrıca bir kafa bandı veya kurdele ile takılırlardı. Peruklar genellikle başın arkasından bir fiyonkla bağlanırdı. Pudralı peruklar oldukça büyük olabilir ve takılması zahmetli olabilirdi. Genellikle mücevherler ve tüylerle süslenirlerdi. Pudralı perukların da birkaç günde bir yeniden pudralanması gerekiyordu. Pudralı Perukların Modası Neden Düştü? 18. yüzyılın sonlarında birçok nedenden dolayı pudralı perukların modası geçti. İlk olarak, günlük kullanım için fazla resmi görülüyorlardı. Ayrıca tozlu olabileceği ve solunum problemlerine neden olabileceği için genellikle sağlıksız olarak görülüyordu. Son olarak, pudralı peruklar pratik değildi. Bakımları maliyetli ve genellikle takılmaları oldukça zahmetliydi. Daha düz ve doğal saç stilleri popüler hale geldikçe, pudralı perukların modası 18. yüzyılın sonlarında düşmeye başladı. Pudralı Peruk Takan Ünlüler 18. yüzyılda pek çok ünlü kişi pudralı peruk takıyordu: Fransız Kraliçesi Marie Antoinette Marie Antoinette'in her gün pudralı peruk taktığı biliniyordu. Genellikle aristokrasi arasında modayı popülerleştirmesiyle tanınır. George Washington, Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk başkanı George Washington genellikle pudralı bir peruk takan portrelerde tasvir edilmiştir. Ancak, gerçek hayatta ne sıklıkla giydiği belli değil. Benjamin Franklin, Amerika'nın Kurucu Babası Amerikalı mucit ve kurucu baba Benjamin Franklin genellikle pudralı peruk takıyordu. Hatta 1784'te bu moda hakkında hicivli bir makale yazdı. Fransa Kralı XVI. Louis Fransa Kralı XVI. Louis, bir başka ünlü pudralı peruk takan kişiydi. Resmi durumlarda bile sık sık ayrıntılı bir peruk taktığı görüldü.

3

dk.

Çift Başlı Kartal Hangi Devletler Tarafından ve Neden Kullanıldı?

22 Mart 2025

Çift Başlı Kartal Hangi Devletler Tarafından ve Neden Kullanıldı?

Çift başlı kartal, tarihin en çarpıcı ve anlam yüklü sembollerinden biridir. Tek başlı kartalın Roma İmparatorluğu ile özdeşleştiği bir gerçek, ancak çift başlı versiyonu, özellikle Bizans’tan başlayarak farklı medeniyetlerde kendine yer buldu. Güç, egemenlik ve çok yönlü otoriteyi temsil eden bu sembol, neden bu kadar çok devlet tarafından benimsendi? Hangi devletler çift başlı kartalı kullandı ve bu tercihin ardındaki sebepler nelerdi? Gelin, bu soruların yanıtlarını tarihin sayfalarında arayalım. Bizans İmparatorluğu: Doğunun ve Batının Efendisi Çift başlı kartalın popülerleşmesi, Bizans İmparatorluğu ile başlar. Roma İmparatorluğu’nun 395’te doğu ve batı olarak ikiye ayrılmasından sonra, Bizans kendisini Roma’nın meşru mirasçısı olarak gördü. Çift başlı kartal, bu iddiayı sembolize etmek için mükemmel bir araçtı: Bir baş batıyı (eski Roma), diğer baş ise doğuyu (Konstantinopolis) temsil ediyordu. Aynı zamanda, Hristiyanlıkla harmanlanan Jüpiter’in kartalı, imparatorluğun ilahi otoritesini de yansıtıyordu. Palaiologos Hanedanı döneminde (13.-15. yüzyıl), bu sembol Bizans bayraklarında, mühürlerde ve sanat eserlerinde sıkça kullanıldı. Bizans İmparatorluğu Selçuklu Devleti: Miras ve Egemenlik Buluşması Selçuklular, çift başlı kartalı hem Orta Asya Türk geleneklerinden hem de Bizans’tan etkilenerek benimsedi. Türk mitolojisinde kartal, gökyüzü tanrısı Tengri ile bağlantılı kutsal bir figürdü ve göklerle yeryüzü arasındaki bağı simgeliyordu. Anadolu’ya geldiklerinde ise Bizans’ın çift başlı kartalıyla tanıştılar ve bu sembolü kendi egemenlik anlayışlarıyla harmanladılar. Doğudan batıya uzanan bir imparatorluk olarak, çift başlı kartal, Selçukluların çok yönlü hâkimiyetini vurgulamak için idealdi. Anadolu Selçukluları’nda bu sembol, özellikle mimari süslemelerde (örneğin, Konya’daki Alaeddin Camii) ve sikkelerde karşımıza çıkar. Selçuklu Devleti Rus Çarlığı: Üçüncü Roma’nın Simgesi Bizans’ın 1453’te Osmanlılar tarafından fethedilmesiyle, Rusya kendisini “Üçüncü Roma” olarak ilan etti. Çift başlı kartal, Bizans’tan miras alınarak Rus Çarlığı’nın arması oldu. Bu sembol, Moskova’nın hem Avrupa hem de Asya’yı kapsayan geniş topraklarını ve Ortodoks Hristiyanlığın koruyucusu rolünü temsil ediyordu. 15. yüzyıldan itibaren Çarlık armalarında görülen çift başlı kartal, Romanov Hanedanı ile daha da yaygınlaştı ve modern Rusya Federasyonu’nun armasında bile etkisini sürdürüyor. Rus Çarlığı Kutsal Roma İmparatorluğu: Dünyevilik ve Ruhaniyetin Birliği Kutsal Roma İmparatorluğu, Roma’nın batıdaki mirasçısı olma iddiasıyla çift başlı kartalı kullandı. Bu sembol, imparatorluk ile kilisenin birliğini (dünyevi ve ruhani otorite) simgeliyordu. Aynı zamanda, doğu ve batı Avrupa’daki geniş yetki alanını ifade etmek için tercih edildi. 13. yüzyıldan itibaren imparatorluk armalarında ve bayraklarında yer alan çift başlı kartal, özellikle Habsburg Hanedanı döneminde öne çıktı. Kutsal Roma İmparatorluğu Osmanlı Devleti: Kültürel Bir Dokunuş Osmanlılar, çift başlı kartalı resmi bir devlet sembolü olarak değil, daha çok sanatsal bir motif olarak kullandılar. 1453’te Konstantinopolis’in fethinden sonra Bizans mirasından etkilenen Osmanlılar, bu sembolü mimari süslemelerde ve bazı yerel sancaklarda benimsedi. Selçuklu geleneğinden de izler taşıyan çift başlı kartal, imparatorluğun doğu (Asya) ve batı (Avrupa) topraklarını dolaylı yoldan yansıtmış olabilir. Ancak, Osmanlı’da hilal ve yıldız daha baskın bir sembol olarak kaldı. Sultan II. Osman’ı Saltanat Kayığında Tasvir Eden Minyatürde Çift Başlı Kartal Arnavutluk: Bağımsızlığın Simgesi Modern Arnavutluk’un bayrağındaki çift başlı kartal, Bizans ve Balkan geleneklerinden kök alır. 15. yüzyılda Osmanlı’ya karşı direnişin lideri Gjergj Kastrioti (Skanderbeg), bu sembolü bayrağında kullanarak hem Hristiyan mirasını hem de bağımsızlık mücadelesini vurguladı. Günümüzde Arnavutluk bayrağında kırmızı zemin üzerinde siyah çift başlı kartal, ulusal kimliğin güçlü bir temsilcisi olarak duruyor. Arnavutluk Neden Çift Başlı Kartal? Bu devletlerin çift başlı kartalı tercih etmesinin ardında ortak temalar yatıyor: Çift Yönlü Hâkimiyet: Doğu ve batı, ya da dünyevi ve ruhani otorite gibi ikili yapıları simgeleme ihtiyacı. Miras ve Meşruiyet: Roma ve Bizans gibi büyük imparatorlukların mirasını devam ettirme arzusu. Güç ve Prestij: Kartalın doğal gücü, çift başla birleştiğinde çok yönlü bir üstünlük mesajı verir. Sonuç: Tarihin Kanatlı Mirası Çift başlı kartal, Roma’nın tek başlı aquila’sından evrilerek farklı medeniyetlerde kendine özgü anlamlar kazandı. Her devlet, bu sembolü kendi tarihsel ve kültürel bağlamına uyarladı, ancak hepsinde ortak bir nokta vardı: geniş vizyon, egemenlik ve otorite. Bugün bile bayraklarda, armalarda ve kültürel eserlerde yaşamaya devam eden çift başlı kartal, tarihin kanatlı mirası olarak bizleri etkilemeye devam ediyor. Sizce bu sembolün gücü nereden geliyor? Yorumlarınızı bekliyoruz!

3

dk.

Dyatlov Geçidi Vakasının Gizemi

2 Temmuz 2024

Dyatlov Geçidi Vakasının Gizemi

1959 yılında Ural Politeknik Enstitüsü'nden bir grup Sovyet Rus kaşif, açıklanamayan bir şekilde kamplarından ayrılarak Ural Dağları'nda hayatlarını kaybettiler. Birçok kişi bu deneyimli kaşiflerin çadırlarını terk edip kamplarını çok az ekipmanla terk etmelerine ve fiziksel travma ile sert doğa koşullarının bir karışımı sonucu gizemli bir şekilde ölmelerine neyin sebep olduğunu merak ediyor. Bugüne kadar birçok kişi, olayın kötü niyet, hükümet müdahalesi veya açıklanamayan bir nedenden kaynaklandığına inanıyor. Geçiş İçin Hazırlık Ural Politeknik Enstitüsü'nde öğrenim gören 23 yaşındaki Igor Dyatlov, Ural Dağları'nın kuzeyinde kayak gezisine katılmak için dokuz arkadaşından oluşan bir ekip oluşturdu. Sefer üyeleri hem yürüyüş hem de kayak konusunda eğitim aldılar ve bu yürüyüşü tamamladıktan sonra her iki alanda da daha yüksek bir sertifika alacaklardı. Yerel hükümet grubun rotasını onayladı ve sefer yılın en zor mevsiminde gerçekleşti. Igor Dyatlov, Yuri Doroshenko, Lyudmila Dubinina, Yuri Krivonishenko, Alexander Kolevtov, Zinaida Kolmogorova, Rustem Slobodin, Nikolai Thibeaux-Brignolles, Semyon Zolotaryov ve Yuri Yudin, Ocak ayının sonlarında sefere çıktılar. Yuri Yudin, bir yaralanma nedeniyle yolculuğun beşinci gününde geri dönmek zorunda kaldı. Geriye kalan sefer ekibi üyeleri Ural Dağları'nda dört gün daha yolculuklarına devam ettiler. Beklenmedik Bir Çıkış 1 Şubat 1959 gecesi, keşif grubu Ural Dağları'nın kuzey kesimindeki Kholat Syakhl'ın dibinde kamp kurdu. Bir şey, dokuz keşif üyesinin gece çadırdan kaçıp çok da uzakta olmayan ağaç sınırına doğru yönelmesine neden oldu. Çadır hızlı bir çıkış için kesilmişti ve yürüyüşçüler çevrelerine uygun olmayan kıyafetlerle kaçtılar. Yoğun kar yağışına ve aşırı düşük sıcaklıklara rağmen yürüyüşçüler ince kıyafetlerle hatta bazıları ayakkabısız bir şekilde kaçtıkları tespit edildi. Keşif ekibinin dokuz üyesi kamp alanının yakınında cansız bulundu. Ölümlerinin nedeni hemen anlaşılamadı. Ölüm raporlarının sonuçlarına rağmen, bireylerin hikayeyi daha da karmaşıklaştıran tuhaf yaralar aldıkları tespit edildi. Keşif ekibini kamp alanından çıkarıp kesin felaketin kollarına iten şeyin ne olduğu bugün bile hala belirsizliğini koruyor. Göz Açıcı Bir Araştırma Olayın soruşturması, olayın kendisi kadar tuhaf olarak görülebilir. 1959'dan günümüze kadar, yeni bilgiler hala keşfediliyor. Soruşturma, ilk beş ceset bulunduktan hemen sonra başladı. Yasal bir soruşturma, ölümlerinin nedeni konusunda kesin olmayan bir tıbbi muayeneyi tetikledi. İlk olarak bulunan ilk beş kaşifin de hipotermiden öldüğüne karar verildi. Hikaye, dört ay sonra dört ceset daha bulunduğunda hızla değişti. İlk beş cesedin aksine, bu ikinci grup derenin dibinde ve akan suya maruz kalmış halde bulundu. Dört kişi de yüksek hızlı araba kazalarında alınanlara benzer yüksek etkili yaralanmalar geçirmişti. 26 Şubat 1959'da kurtarma ekipleri tarafından bulunan çadır Bu yürüyüşçülerin kafatasında ve göğsünde ölümcül yaralanmalar vardı, ancak bu ikincil soruşturmanın en tuhaf kısmı her yürüyüşçünün maruz kaldığı yumuşak doku hasarıydı. Adli tabibe göre, her yumuşak doku yarası ölümden sonra meydana geldi. Bir yürüyüşçünün kaşları eksikti, bir diğerinin ise gözbebekleri yoktu. Üçüncü yürüyüşçü Dubinina'nın gözleri, dili, dudakları ve kafatasının parçaları eksikti. Bu yaralanmalar ve ilk kampın konumu nedeniyle, Mansi kabilesinin sorumlu olduğu tahmin ediliyordu. Mansi halkı, kaşiflerin bulunduğu yerin yakınında, Ural Dağları'nın kuzey kesiminde yaşadığı bilinen, ren geyiği çobanlarından oluşan yerli bir kabileydi. Ancak Mansi halkıyla yapılan birkaç görüşme ve kamp alanına daha yakından bakılması sonucunda dağda yaşananlardan Mansi Kabilesi'nin sorumlu olmadığı belirlendi. İlk soruşturmanın en ilgi çekici yönlerinden biri, üç yürüyüşçünün nasıl öldürüldüğüydü. Bu yürüyüşçülerin üçü de yumuşak dokularına zarar vermeden büyük iç darbelerle öldü. Bu, soruşturmacıların bu darbelerin insan eliyle değil, doğal bir kuvvetle meydana geldiğine inanmalarına yol açtı. Tanımlanabilir bir suçlunun olmaması nedeniyle soruşturma kapatıldı ve tüm deliller ve dava dosyaları neredeyse altmış yıl boyunca gizli bir arşivde saklandı. 1997 ile 2019 yılları arasında birkaç küçük soruşturma daha gerçekleşti. Soruşturmacının yakınlarından biri, yürüyüşçülerden birinin daha önce hiç görülmemiş film negatiflerini yayınladı. Daha sonra, Zolotarev adlı başka bir yürüyüşçünün cesedi çıkarıldı ve yürüyüşçünün DNA'sının yaşayan akrabalarından hiçbiriyle eşleşmediği iddia edildi. Yüz rekonstrüksiyonundan sonra gazeteciler, kalıntıları Zolotarev'in olaydan önce çekilmiş fotoğraflarıyla eşleştirebildiler. 2019'da Rus yetkililer, 1959'daki o gecede ne olduğuna dair soruşturmayı yeniden açtı. Ancak yetkililer, bir suç işlendiğine dair iddiaları hemen yalanladı. Resmi raporda, soruşturmanın dikkate aldığı tek açıklamaların çığ, kasırga ve diğer doğal afetler olduğu belirtiliyor. O Dağda Gerçekte Neler Oldu? Resmi soruşturmanın tamamlanması bir yıldan biraz fazla sürdü ve dokuz kaşifin yaklaşan bir çığdan kaçmak için aceleyle çadırlarından çıktıkları sonucuna vardı. Araştırmacılar, deneyimli yürüyüşçülerin çığın habercisi olan sesleri duyduklarına ve hızla çadırlarından çıkıp karda koşarak güvenli bir yere ulaşmak zorunda kaldıklarına inanıyor. Şahısların yaralanmaları, cesetlerin pozisyonları ve bir dizi bilgisayar simülasyonu göz önüne alındığında, resmi nedenin çığ olduğu belirlendi. Resmi neden olarak kabul edilmesine rağmen, birçok kişi hala çığın gerçek bir neden olduğundan emin değil. Çelişkili kanıtlar, çığın en olası veya makul cevap olmayabileceğini gösteriyor. Tüm olayın en yürek parçalayıcı ayrıntısı, 1959'daki orijinal soruşturma sırasında çığa dair fiziksel bir işaret olmamasıdır. Ayrıca Ural Dağları'nın aynı bölgesine yüzlerce keşif gezisi düzenlendi ve hiçbirinde çığ benzeri bir durum bildirilmedi. Dyatlov grubu son gecelerini geçirmek üzere çadırı hazırlıyor. Bu çelişkili kanıt, Dyatlov Geçidi'ndeki yürüyüşçülere ne olduğu konusunda birçok teoriye yer bırakıyor. Teoriler makul olandan tamamen inanılmaz olana kadar uzanıyor, ancak gizem herkesin ne olduğunu merak etmesine neden oluyor. Popüler bir teori, nadir görülen bir katabatik rüzgarın, partiyi daha fazla koruma için ağaç sınırına kaçmaya zorladığıdır. Katabatik rüzgar, yüksekten alçak irtifaya doğru yüksek yoğunluklu bir rüzgar akışıdır ve muazzam bir basınç ve kuvvete neden olabilir. Bu tür bir rüzgar, bölgenin topografyası içinde olasıdır ve kaşifleri çadırlarından çıkarıp siper almak için ormana zorlamış olabilir. Daha az kanıtlanmış bir iddia ise yürüyüşçülerin Sovyet silah testlerinin yolunda bilmeden kamp kurmuş olmalarıdır. Teoriler sarsıntı mayınlarından, ultrasonik patlamalara ve radyolojik silahlara kadar uzanmaktadır. Bu iddiaların her birini desteklemek için kullanılan küçük kanıt parçaları vardır. Birçok teorisyen, hükümetin kurumlara müdahalesi ve ardından gelen soruşturma nedeniyle kanıtların tam olarak eşleşmediğine inanmaktadır. Bir diğer ilginç teori ise keşif ekibinin yerel efsanelerdeki büyük gizemli yaratıklardan biri olan Yeti ile karşılaşmış olmasıdır. Bu iddiayı destekleyecek çok az fiziksel kanıt olmasına rağmen, birçok kişi yaralanmalara neden olan çarpma kuvvetinin doğaüstü bir güçten başka bir şey olamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Bu teori eğlenceli olsa da, Yeti'nin olayın nedeni olması pek olası değil. Kayıpları Anma Dyatlov Vakfı, seferin başladığı şehirde bir müze ve anıt plaketle hayatını kaybeden yürüyüşçüleri anmaya devam ediyor. Dyatlov Vakfı, Dyatlov Geçidi olayıyla ilgili soruşturmaları finanse etmeye devam ediyor. Olayın büyüleyici doğasına rağmen, Dyatlov Vakfı kitlelere kurbanların çözülmemiş bir gizemde hayatlarını kaybeden gerçek insanlar olduğunu hatırlatmak için çalışıyor . Dokuz kişinin hepsi yirmili yaşlarının başındaki öğrencilerdi ve bilinmeyen bir gücün elinde muhtemelen korkunç ve acı verici bir son yaşadılar. Dyatlov Geçidi Vakası ve Popüler Kültür Olayı çevreleyen gizem, kitaplarda, filmlerde, televizyon dizilerinde ve video oyunlarında yaratıcı yorumlama fırsatı sunmuştur. 1990 yılında Anatoly Gushchin'in Devlet Sırlarının Bedeli Dokuz Candır adlı romanı yayınlanmış ve keşif partisinin sonunun ayrıntılarına yönelik yaygın ilgiyi yeniden canlandırmıştır. National Geographic, Discovery Channel ve History Channel, olayın kanıtlarına derinlemesine dalan ve tüm olası nedenleri inceleyen belgesel dizileri üretti.

4

dk.

Stonehenge Anıtı'nın tarihsel serüveni

5 Şubat 2024

Stonehenge Anıtı'nın tarihsel serüveni

İngiltere'nin güneyinde bulunan Stonehenge, dünyanın en ikonik arkeolojik alanları arasında yer alıyor ve aynı zamanda tarihin en büyük gizemlerinden biri. Salisbury Ovası'ndaki megalitik daire, her ne kadar hayranlık uyandırsa da aynı zamanda hakkında hiçbir yazılı kayıt bırakmayan antik Britanyalılar tarafından inşa edilmesinden dolayı günümüzde hala yoğun tartışmalara yol açıyor. Anıtın gizemli geçmişi sayısız hikaye ve teoriyi doğurdu. Folklora göre Stonehenge, devasa taşları devlerin onları bir araya getirdiği İrlanda'dan sihirli bir şekilde taşıyan Arthur efsanesinin büyücüsü Merlin tarafından yaratıldı. Başka bir efsane, işgalci Danimarkalıların taşları diktiğini söylüyor; başka bir teori ise bunların bir Roma tapınağının kalıntıları olduğunu söylüyor. Modern zamanın yorumları da daha az renkli değil: Bazıları Stonehenge'in uzaylılar için bir uzay aracı iniş alanı olduğunu iddia ediyor ve hatta bunun bir kadın cinsel organı şeklindeki dev bir doğurganlık sembolü olduğunu söylüyor. Anıtın arkeolojik araştırması, antikacı John Aubrey tarafından ilk kez araştırıldığı 1660'lara kadar uzanıyor. Aubrey, yanlışlıkla Stonehenge'i çok daha sonraki Keltlere atfetti ve buranın Druid rahiplerinin başkanlık ettiği dini bir merkez olduğuna inanıyordu. O günden bu yana yüzyıllar süren saha çalışmaları, anıtın yapımının bin yıldan fazla sürdüğünü, 5000 yıl önce dairesel bir toprak set ve hendek olarak başladığını gösteriyor. Karmaşık bir ahşap direk deseni, MÖ 2600 civarında Galler'den gelen 80 dolerit mavi taşla değiştirilmiş ve birkaç yüz yıl sonra daha büyük sarsen taşları eklendiğinde en az üç kez yeniden düzenlenmiştir. Her biri yaklaşık 25 ton ağırlığındaki bu devasa kumtaşı blokları, içinde bir at nalı oluşturan beş triliton (üstte bir lento bulunan dikme çifti) bulunan sürekli bir dış daire oluşturmak için yaklaşık 30 kilometre taşındı. Stonehenge'i inşa etmenin 20 milyon saatten fazla sürdüğü tahmin ediliyor. Anıtın yapılış amacına ilişkin modern tartışmanın iki ana düşüncesi var: onu kutsal bir yer olarak görenler ve onun bilimsel bir gözlemevi temsil ettiğine inananlar. Her iki düşünce de teorilerini, değişen mevsimler ve yaz ve kış gündönümleriyle bağlantılı ritüellerin kanıtı olarak alınan güneş ve ay hizalamalarıyla bölgenin göksel etkisine dayandırıyor. Alternatif olarak, özellikle yıldızlarla tanımlanan hizalamalar, tarihleri ​​hesaplamak veya güneş tutulmaları gibi astronomik olayları yansıtmak veya tahmin etmek için kullanılan megalitik bir takvime işaret ediyor. Son zamanlarda radikal yeni bir teori ortaya çıktı: Stonehenge, insanların iyileşmek için geldiği "tarih öncesi bir Lourdes" olarak hizmet ediyordu. Bu fikir, araştırmacıların, batı Galler'den 233 kilometre uzağa sürüklenmeleri için büyülü güçlere sahip olması gerektiğini ileri sürdüğü daha küçük mavi taşlar etrafında dönüyor. İngiltere'deki Bournemouth Üniversitesi'nden Tim Darvill liderliğindeki bir ekip, 2005 yılında mavi taşların geldiği taş ocağının yerini tespit ettiğini duyurdu; ancak başka bir çalışma, taşların buzul çağındaki buzullardan doğal olarak güç alarak yolculuğu daha erken yaptığını öne sürdü. Stonehenge'de 2008 yılında Darvill'in ortak yönetmenliğini yaptığı kazılar, yine bölgede ortaya çıkarılan ve kemik deformasyonu belirtileri gösteren bir dizi Tunç Çağı iskeletine dayanan hipotezi destekledi. Bu zorlu tarih öncesi bulmacayı çözmek için yarışan, National Geographic tarafından finanse edilen Stonehenge Nehir Kenarı Projesi'nin eş lideri olan Sheffield Üniversitesi'nden Mike Parker Pearson'dur. Proje ekibinin keşifleri, Parker Pearson'un Stonehenge'in, Avon Nehri ve iki tören caddesi ile yakındaki Durrington Duvarları'ndaki eşleşen ahşap daireye bağlanan bir atalara tapınma merkezi olduğu yönündeki iddiasını destekledi. Parker Pearson'a göre, geçici ve kalıcı yapılarıyla iki daire, sırasıyla yaşayanların ve ölülerin alanlarını temsil ediyordu. "Stonehenge tek başına bir anıt değil" diyor. "Aslında bir çiftten biri, biri taştan, diğeri ahşaptan. Teoriye göre Stonehenge ataların bir tür ruh yuvasıdır."

2

dk.

5 Maddede Bosna’daki Türk Sembolü: Drina Köprüsü

27 Nisan 2022

5 Maddede Bosna’daki Türk Sembolü: Drina Köprüsü

Bosna Hersek’in Visegard şehrinde bulunan Türk mimarisinin estetik ve güzelliğinin önemli bir örneği olan Drina Köprüsü, Osmanlı tarihinin önemli sadrazamlarından Sokullu Mehmed Paşa adına yapıldı. Bu değerli yapının mimarı ise, tarihin gördüğü en büyük mimarlardan biri olan Mimar Sinan’dı. 5 asra yakın tarihiyle halen daha işlevini sürdüren bu köprü yalnızca Türk kültürünün değil, dünya mirasının bir parçası durumunda. 1. Bosna’daki en güçlü Türk eseri Türk izlerinin ve eserlerinin saygıyla korunduğu Bosna Hersek’teki Osmanlı’dan kalma Türk eserlerinden en önemlisi şüphesiz ki Drina Köprüsü’dür. Gerek tarih boyunca üstlendiği görev gerekse de dahiyane mimarisiyle günümüzde halen daha işlevini sürdüren Drina Köprüsü, Osmanlı tarihinin en önemli sadrazamlarından olan Sokullu Mehmed Paşa adına Bosna’nın doğusunda yer alan Visegrad şehrinde inşa edildi. Halen daha üzerinde bulunan iki kitabeden birincisinde köprünün hayrat olarak Sokullu tarafından 1577-1578 yılları arasında yapıldığı belirtilir. Ancak kimi görüşlere göre ise bu tarih köprünün tamamlanış tarihidir. 2. Mimarların pusulası Mimar Sinan’ın elinden bir eser Osmanlı mimarisi dendiğinde akıllarda beliren ilk isim olan ve bu haklı bilinirliği yaptığı asırlık eserle sonuna kadar hak eden Mimar Sinan’ın yaptığı önemli eserlerden biri olan Drina Köprüsü’dür. Köprü, yapılışından itibaren Bosna’da doğu ve batı yönlü hem ticareti hem de gönülleri birbirine bağladı. Drina Nehri üzerine kurulan ve Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü adıyla da anılan 179 metre uzunluğundaki bu köprünün, muntazam işlenmiş kesme taşları, estetik yapısı ve sağlamlığıyla bir Mimar Sinan eseri olduğu hemen anlaşılmaktadır. 3. Şanı sınırları aştı, konu olduğu kitapla dünyaya mal oldu Mimari eserler insanlık için kullanışlı hale geldikçe onlarla bütünleşir, kültüre karışır ve deyimlere konu olur. Hatta bu durum o kadar ileri gidebilir ki bu yapılar yörüngesinde yazılan eserler yazıldığı ülke sınırlarını aşarak bir anda dünya tarafından kabul gören önemli değerlere dönüşür. Yazı yoluyla yerelden evrensele dönüşen yapılardan biri de Drina Köprüsü’dür. Dünya edebiyatında İvo Andriç’in yazdığı bir romanla sahneye çıkan Drina Köprüsü, eserin 1961 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almasıyla birlikte daha da tanınır hale geldi. 4. Drina Köprüsü UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde Bölge halkının ve kültürünün bir parçası olan, yalnız bununla kalmayıp tüm insanlığa dünya tarih mirası olarak armağan kalan Drina Köprüsü, UNESCO tarafından 2007 yılında Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alındı. Bu yönüyle dünya kültür mirası içerisinde yer alan 6 köprüden biri oldu. 5. Dünya savaşlarına ve bilinçli tahribe karşı direndi Dünyaya mal olmuş tarihi yapıların en büyük kadersizliği, çıkan savaşlarda işgalci güçlerin kendilerinden önceki bütün değerleri ve kültürel izleri yok edip yerine kendininkini dayatmalarıdır. Maalesef Drina Köprüsü de bu medeniyet düşmanı tavırdan nasibine düşeni almıştır. Kıtaları ateş topuna çeviren I. Dünya Savaşı sırasına köprünün batısında bulunan üç ve dördüncü ayaklarla birlikte üç kemeri tahrip edildi. Savaşın tamamlanmasının ardından 1939 yılı civarında köprünün muhtelif yerlerindeki sorunlar giderilse de II. Dünya Savaşı’nın başlamasının olumsuz etkileri tekrardan köprüye yansıdı. Savaş sırasında 1943 yılında dört ayak ve beş kemer tekrardan yıkıldı. Bunun üzerine onarımına başlanan köprü 1952 yılında tekrardan sağlıklı bir görünüme kavuştu. Yine Bosna Savaşı sırasında Sırpların bilinci olarak köprüyü tahrip etmeye çalıştıkları bilinmektedir.

2

dk.

Martin Luther öncülüğünde Protestanlık nasıl ortaya çıktı?

17 Ocak 2025

Martin Luther öncülüğünde Protestanlık nasıl ortaya çıktı?

16. yüzyıl, Avrupa'nın dini ve sosyal yapısını kökten değiştiren birçok olaya sahne oldu. Bu dönemin en önemli dini hareketlerinden biri, Reformasyon'dur. Martin Luther'in başlattığı bu hareket, Katolik Kilisesi'ne karşı bir protesto olarak başladı ve Hristiyan dünyasında derin izler bıraktı. Bu yazıda, Martin Luther'in rolünü ve Reformasyon'un etkilerini ele alacağız. Martin Luther, 1517 yılında Wittenberg'de bulunan kilisenin kapısına 95 maddelik tezini çivileyerek, Katolik Kilisesi'nin yozlaşmış uygulamalarına karşı çıktı. Bu tezler, endüljans (günah affı) satışı, kilise hiyerarşisinin ahlaki durumu ve teolojik görüşler üzerineydi. Luther'in amacı, kiliseyi içten reforme etmekti, ancak bu hareket, daha geniş bir dini reformasyona dönüştü. Schlosskirche kapısı (kale kilise), Wittenberg. Luther, sadece 95 tezle yetinmedi; "Hristiyanlığın Özgürlüğü" ve "Alman Kilisesinin Babilli Esareti" gibi önemli eserler yazdı. Bu kitaplar, kilise reformu gerekliliğini ve kişisel inancın önemini vurguladı. Luther ayı zamanda İncil'i Almanca'ya çevirerek, halkın kutsal metinlere doğrudan erişimini sağladı. Bu, dini bilginin yaygınlaşmasında ve reformun halk tarafından benimsenmesinde büyük rol oynadı. Reformasyon, yeni Protestan mezheplerin (Luthercilik, Kalvinizm, Anglikanizm vb.) ortaya çıkmasına yol açtı. Bu, Hristiyan dünyasının bölünmesine ve Katolik Kilisesi'nin gücünün azalmasına neden oldu. Reformasyon, Avrupa'da din savaşlarını tetikledi; ancak aynı zamanda, dini özgürlüklerin ve ulusal kiliselerin gelişimini de beraberinde getirdi. Bu dönem, monarşilerin kilise üzerindeki kontrolünü artırmasına yol açtı. Luther'in eğitim reformları, okuryazarlığın yaygınlaşmasına katkıda bulundu. Okulların kurulması ve eğitimin teşvik edilmesi, bilimsel ve kültürel gelişmelere zemin hazırladı. Martin Luther'in başlattığı Reformasyon hareketi, sadece dini bir reform değil, aynı zamanda sosyal, politik ve kültürel bir dönüşüm oldu. Avrupa'nın dini haritasını yeniden çizdi ve modern dünyanın şekillenmesinde önemli bir rol oynadı. Bu dönüşüm, bugün hala Hristiyan dünyasının temel taşlarından biri olarak kabul edilir.

1

dk.

İkinci Dünya Savaşı'na ait renklendirilmiş 30 etkileyici fotoğraf

16 Nisan 2024

İkinci Dünya Savaşı'na ait renklendirilmiş 30 etkileyici fotoğraf

İkinci Dünya Savaşı koleksiyonundan çarpıcı renkli fotoğraflarla tarihi daha önce hiç olmadığı gibi deneyimleyin. Bu fotoğraflar, savaşın ön saflarından günlük hayata kadar modern tarihin en sansasyonel dönemlerinden birini canlı bir şekilde tasvir ediyor. O halde zamanda geriye gitmeye ve savaşı yeni bir ışık altında görmeye hazırlanın. Bir İngiliz askeri İngiltere'de bir sahilde nöbet tutuyor, 1941. Maori askerleri Kral II. George'un ziyareti sırasında Haka gösterisi yapıyor. Helwan, Mısır, 1941. Amerikan askeri David Kenyon Webster, Hollanda'nın Eindhoven kentinin yerel halkıyla birlikte poz veriyor, 1944. Bir Sovyet savaş esirinin 1944'te üç kurşun darbesine sahip SN-42 vücut zırhı giydiği fotoğrafı. Kazablanka Konferansı'ndan kısa bir süre sonra Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill ve Amerikan Başkan Franklin D. Roosevelt. Marakeş, Fas, 1943. Mısır çölünde pipo içen bir Yeni Zelanda askeri, 1942. Paraşütçüler İngiltere'nin Cheshire kentindeki RAF Ringway'de eğitim görüyor, 1942. Winston Churchill, Tommy silahıyla poz veriyor, 1940. Kaskında kurşun deliği olan bir ABD Deniz Kuvvetleri fotoğraf için poz veriyor. Betio Adası, 1943. Sekizinci Yol Ordusu askeri yemek yiyor. Shaanxi eyaleti, Çin, 1944. 101'inci Hava İndirme Tümeni'nden Lewis Nixon, yoğun geçen alkollü bir gecenin ardından biraz şarap almaya uzanıyor, 1945. İngiliz Albay Hubert Zemke, P-47 Thunderbolt'unun kokpitindeyken. Birleşik Krallık, 1944. Mohawk'larla birlikte ABD 17. Hava Paraşütçüleri Ren Nehri'ni geçmeden önce brifing alıyor. Er LC Byrd, 50 kalibrelik bir M4 Sherman'ı yönetiyor. Nancy, Fransa, 1944. Amerikan askerleri, 'Meşale' Operasyonu sırasında Cezayir'deki Oran sahillerine doğru ilerliyor, 1942. İtalyan partizan Prosperina Vallet, Valle d'Aosta dağlarında, 1944. İtalyan partizan Stefano Candela, Piedmont, İtalya, 1944. Buna-Gona Muharebesi sırasında bir ABD askeri dinleniyor. Papua Yeni Gine, 1943. Thompson hafif makineli tüfekle eğitim gören ABD Ordusu askerleri, Gürcistan, 1943. Hollandalı direniş savaşçıları, Breda'nın 1944'te Polonya 1. Zırhlı Tümeni tarafından kurtarılmasını kutluyor. Onbaşı Charles “Chuck” Lindberg, Iwo Jima Muharebesi sırasında, 1945. İngiliz askerleri Mısır çölünde 6 librelik bir topçu silahını çalıştırıyor, 1942. ABD 1. Piyade Tümeni, Haziran 1944'te İngiltere'nin Weymouth kentinden Normandiya'daki Omaha Plajı'na doğru yola çıktı. Bir Amerikan askeri, izci köpeğiyle poz veriyor, Guam, 1944. Noel Baba, Londra'daki Regent Caddesi'nde hediyeler taşıyor, 1940. Bir Alman mülteci, Almanya'nın Köln kentinin harabelerinde oturuyor, 1945. ABD kuvvetlerinin 1945'te şehri Japonlardan geri almasının ardından Manila, Filipinler'den uçakla getirilen yaralı Amerikan askerleri. Bir bomba ekibi, üzerinde "Mutlu Noeller" yazan bir bombayla poz veriyor. ABD Ordusu askerleri, İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda Avrupa'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne dönüyor. Ağustos 1945. Eylül 1941'de Rukajärvi'de bir Fin askeri.

2

dk.

Kraliçe I. Elizabeth'i makyajı mı öldürdü?

4 Haziran 2023

Kraliçe I. Elizabeth'i makyajı mı öldürdü?

Kraliçe I. Elizabeth, Avrupa tarihinin en ünlü hükümdarlarından biridir. Kraliçe, İspanyolların ülkeyi neredeyse fethettiği 1588 Armada krizi sırasında İspanya'ya karşı İngiliz direnişine öncülük etti. Son zamanlarda kraliçe hakkında sayısız kitap ve birçok film çekiliyor. Ancak I. Elizabeth hakkında daha az bilinen gerçeklerden biri, ölümünün güzellik tutkusundan kaynaklanmış olabileceğidir. Burada makyajının I. Elizabeth'i öldürüp öldürmediğini inceliyoruz. Elizabeth Tudor, 1533 yılında Kral VIII. Henry ve Anne Boleyn'in birlikteliğinden dünyaya geldi. Babasının karmaşık evlilik hayatı göz önüne alındığında, İngiliz tahtına veliahtlık sırasındaki yeri hiçbir zaman net değildi. Yine de, küçük üvey kardeşi Kral VI. Edward'ın 1553'te ve büyük üvey kız kardeşi Kraliçe I. Mary'nin 1558'de erken ölümü, onu Henry'nin hayatta kalan tek meşru çocuğu olarak bıraktı ve Elizabeth'in kraliçe olmasının yolunu açtı. Kraliçe 1603'e kadar 45 yıl hüküm sürdü ve bu onu İngiltere'nin en uzun süre hüküm süren hükümdarlarından biri yaptı. Elizabeth, nadiren kesin kararlar veren ve yalnızca hükümetin bütçelerini dengelemekle ilgileniyor gibi görünen, önyargılı bir birey olmasına rağmen, hükümdarlığı İngiltere'nin imparatorluğa yükselişine başladığı kraliçe olarak İngiliz milliyetçi tarih yazımında muazzam bir konum kazandı. İlk büyük koloniler İrlanda ve Kuzey Amerika'da denendi ve denizaşırı keşif seferleri yapıldı. Yurtdışında İngiltere, 1585 ile 1604 yılları arasında İspanyol İmparatorluğu'nun gücüyle karşı karşıya kaldı ve kıta genelinde Protestan davasını yönetti. Ülkesinde ise İngiliz Rönesansının devleri Shakespeare, Edmund Spenser ve Philip Sidney, Elizabeth'in sarayındaki figürler tarafından himaye edildi. Kraliçe Elizabeth'in Kibri 69 yaşına kadar yaşayan, on altıncı yüzyıl standartlarına göre ortalamanın üzerinde bir yaşam süresine sahip olan bir hükümdarın ölümünde herhangi bir ihmal olduğunu öne sürmenin uygunsuz olduğu düşünülebilir. İlk olarak, Elizabeth'in makyaja olan hayranlığını ve sonsuza kadar genç görünmeye çalışmasını inceleyelim. Elizabeth hiç evlenmedi ve "Bakire Kraliçe" olarak tanındı. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Virginia Eyaleti'ne bu sebeple onun adı verildi. Elizabeth, bu imajına uygun olarak, yaşlandıkça genç görünümünü korumaya çalıştı. Yıllar geçtikçe cildinin beyaz, dudaklarının kırmızı görünmesi için giderek daha fazla miktarda makyaj yapmaya başladı. Bu durum yaşlandıkça giderek zirveye ulaştı. Öyle ki, 1603'te öldüğünde, yüzünde bir santim kadar kalın bir makyaj tabakası olduğu söylendi. 16. Yüzyıl Makyajı Ölümcül Oldu Modern zamanlarda bu tek başına kişinin ölümüne pek neden olmaz. Yine de, erken modern Avrupa'da, Rönesans İtalya'sında geliştirilen ve 16. yüzyılda tüm kıtada moda olan kozmetiklerin çoğu zararlı ya da düpedüz tehlikeliydi. Örneğin, cildini aydınlatmak için kullandığı beyaz toz halindeki madde, ağır miktarda kurşun içeren bir madde olan 'Venedik ceruse' olarak biliniyordu. Bilindiği üzere kurşuna maruz kalma, zamanla feci sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Bu yeterince kötü değilmiş gibi, 16. yüzyılda ruj yapımında dudaklara kırmızımsı bir renk veren zinober maddesi kullanıldı. Zinober de zehirlidir ve esasen bir cıva sülfür mineralidir. Cıva zehirlenmesi, fiziksel ve nörolojik olarak çok geniş bir yelpazede sağlık sorunları yaratır. Dahası, kurşun ve cıva, Elizabeth'in 1580'ler ve 1590'larda yüzünü ve dudaklarını giderek daha fazla kapladığı farklı kozmetiklerde en yaygın iki toksik maddeydi. Arsenik gibi diğer zehirli maddeler erken modern makyajda kullanıldı. Kraliçe Elizabeth'in Makyajı onu öldürdü mü? Elizabeth'in güzellik tutkusunun ölümcül olduğu belirledikten sonra, onun kurşun veya cıva zehirlenmesinden öldüğüne dair açık bir kanıt olup olmadığını sormalıyız. Cevap belirsiz. Kraliçenin 1590'ların sonlarında ve 1600'lerin başlarında psikolojik durumu genellikle aşırı derecede düzensizdi. Bu durum makyaj malzemelerinden zehirlenme ile ilgili sorunlara işaret ediyor olabilir. Ama bunu bilmek kolay değildir. Elizabeth'in bu yıllarda psikolojik olarak zor birim durumda olması için yeterli nedeni vardı, özellikle İrlanda'daki büyük bir isyan, İspanya ile bir savaş ve eski saray gözdelerinden biri olan Essex'in ikinci Kontu Robert Devereux tarafından yapılan darbe girişimi. Dahası 1590'larda hayatı boyunca tanıdığı birçok kişinin ölümü, onu 1600'lerin başlarında izole edilmiş ve giderek daha fazla depresyona sokmuştu. Elizabeth, 24 Mart 1603'te Richmond Sarayı'nda öldüğünde otopsi yapılmadı. Günlerdir yatalaktı, ancak yaşı göz önüne alındığında, herhangi bir cinayetten şüphelenilmedi ve sonuç olarak hiçbir soruşturma yapılmadı. Dahası yetkililer, İskoçya Kralı VI. James'in Londra'ya gelmesinin beklediği süreçte I. Elizabeth'in naaşı günlerce yatağında bekletildi. Bütün bunlar, tarihçilerin onun ölüm nedeni hakkında spekülasyon yapmasına neden oldu. Önemli bir kaynak bu ölümün Kraliçenin 1558'den beri 45 yıl boyunca taç giyme yüzüğünü çıkarmayı reddetmesinin neden olduğu ciddi bir enfeksiyon sebebiyle olduğunu söylemektedir. Ek olarak, olası kanser, streptokok ve zatürre belirtileri vardı. Elizabeth'in makyajının onu öldürüp öldürmediğini belirlemek nihayetinde imkansızdır, ancak yıllar içinde ona önemli ölçüde zarar vermiş olduğuna şüphe yoktur.

3

dk.

Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları

20 Nisan 2022

Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları

Bütün ressamlar eziyetli, acı ve zor bir hayat yaşamadı. Ancak en meşhur sanatçıların bunalımlı bir yaşam sürdüğü ve birçoğunun mutlu sonla biten bir hayatının olmadığı bilinir. Buna en iyi örnek ise Hollandalı ressam Rembrandt’ın zirvede olan sanat hayatının birden bire yerle bir olması ve sefil bir halde ölmesidir. Kimi büyük sanatçılar suikasta kurban gitti, kimi (Van Gogh gibi) kendi uzuvlarını kesti. Kimi türlü ailevi sıkıntılar çekerken kimi sıra dışı eğilimlere sahipti. Bu yazıda belli başlı sanatçıların sıra dışı hikayelerine değineceğiz. Okullarda hocaların anlatmak istemedikleri sanatçıların hayatlarından birer parça olan bu hikayelerin es geçildiği bölümleri şimdi okuyacak ve kesinlikle sanata aynı gözle bakamayacaksınız. 1. Leonardo Da Vinci – İtalyan Maymun iştahlı Da Vinci. Rönesansın en büyük sanatçılarından biri olarak kabul edilse de geriye 20’den az resim ve yarım kalmış heykeller bıraktı. İlgisini çabuk kaybeder, bir projeden diğerine atlar ve genelde de pek çoğunu bitirmezdi. Ondan geriye kalan en büyük eser 13 bin sayfadan oluşan eskiz defteridir. Gayrimeşru bir çocuk, eşcinsel eğilime sahip ve bu nedenle Mona Lisa başta olmak üzere her kadın figürünü biraz erkeğe benzeten usta sanatçıdır. 2. Michelangelo Buonarroti – İtalyan Fevri ve patlayıcı eğilimlere sahip Rönesansın en büyük sanatçısı. Onu kızdırmanın en kolay yolu ise ona ressam demekti; kendisini heykeltraş sayar ve mektuplarını dahi ‘Michelangelo Buonarroti, Heykeltraş’ diye imzalardı. Oysa kendisini ressam olarak kabul etmeyen biri için Rönesansın en başarılı resim örneklerini de vermişti. Sistine Şapeli fresklerini yaparken alçıları karıştıran ve boyaları hazırlayan asistanları olmuştu ancak bu asistanları çok sık değişirdi. Çünkü Michelangelo’nun yıkanmak gibi derdi yoktu. Banyo yapmanın sağlığa zararlı olduğuna inanırdı ve yanında çalışanları vücut kokusuyla kaçırırdı. 3. Caravaggio – İtalyan En kavgacı sanatçılardan biri idi. Bir kavgadan diğerine girer, tutuklanır ve sonunda hamileri tarafından kurtarılırdı. Barok sanatın en iyi örneklerini vermiş olan Caravaggio ne yazık ki girdiği kavganın birinden katil olarak çıktı. Bıcaklayarak öldürdüğü adamı oracıkta bırakarak kaçmış ve onu yakalaması için başına ödül konmuştu. Bu nedenle resimlerinde şiddet önemli bir rol aldı. 4. Edgar Degas – Fransız Empresyonist tarzda resimler yapan Degas bu akım içinde kendi tarzını yakalamış usta bir isimdi. Ancak o yalnızlığı seven biriydi. Ömrü boyunca pek kız arkadaşı olmadığı gibi hiç evlenmedi. Hatta bu durum üzerine küçük bir açıklaması olan Degas ‘’Neden bir karım olmasını isteyeyim ki? Stüdyoda yorucu bir günün sonunda orada birisinin olup ‘güzel bir resim, canım.’ dediğini hayal edin hele.’’ demişti. Zaten onun dekolte giymiş bir kadına dahi bakamadığı bilinmektedir. 5. Paul Cezanne – Fransız Arkadaşları tarafından hoşgörülen tavırları son derece iticiydi. Suratsız ve öfkeli hem de ortamda espiri yapılıyorsa bağırıp çağırıp giden biriydi. ‘Espiri canımı çıkarıyor.’ onun en çok kullandığı cümleydi. Hödüğün biri olsa da post-empresyonist tarzda sanatsal değeri olan bir çok eser ortaya koyabildi. Bazen yavaşça ve acı çekerek çalışıyor, bazen tuvallerindeki tüm boyayı kazıyıp baştan başlıyordu; bazen öfkesi patlak veriyor ve tuvallerine palet bıçağıyla saldırıyordu. Ancak o yapmış olduğu resimlerle pek çok sanatçıyı etkiledi; Picasso onun için ‘hepimizin babası’ diyecekti. 6. Henri Rousseau – Fransız Kendi kendisini yetiştirmiş bir ressam, yeteneğiyle herkesi şaşırtan biriydi. Ki resim yapmaya 40 yaşında başladı. Naif tarzda eserler ortaya koysa da Kübizm ve Sürrealizm gibi akımları etkiledi. Kendisi ne kadar naif biri olsa da sicilinde hırsızlık ve banka dolandırmak vardır. 7. Vincent Van Gogh – Hollandalı ‘’Resimlerimin satmaması konusunda bir şey yapamam. Gene de bir gün gelecek, insanlar onların boya parasından fazlasına değdiğini anlayacak.’’ diyen sanatçı hayattayken yalnızca 1 eserini sattı (o da kardeşi Theo sayesinde) ve eserleri hiç kıymet görmedi. Ama o ileri görüşlüymüş ki, bugün onun eserlerinin kopyasının kopyası dahi milyonlar ediyor. Sanat hayatı oldukça zor olan Van Gogh deliliğinin aşırı dönemlerinde doğrudan tüpten boya yediği ve kulağını kestiği bilinir. 8. Gustav Klimt – Avusturyalı Altınyaldızlara boyanmış resimleri kesinlikle ona hastır. Kendi tarzını yaratan usta isim Avusturya dışına seyahat etmekten hoşlanmazdı ve elinden geldiğince bu durumdan da kaçardı. Seyahat korkusu olan Klimt, tren istasyonlarıyla başa çıkmaya hiç alışık değildi ve arkadaşları onu aktarma yapacağı trene kadar eşlik etmeseler asla binemezdi. 9. Edvard Munch – Norveçli Ekspresyonist tarzda resimler yapan sanatçı, ömrü boyunca kimsenin evinin ikinci katına girmesine izin vermedi. Ölümünden sonra burası açılınca zeminden tavana doğru istiflenmiş halde 1.008 resim, 4.443 çizim, 15.391 baskı, 378 litografi, 188 oyma baskı, 148 ağaç baskı, 143 litografik taş, 155 bakır plaka, sayısız fotoğraf ve tüm günlükleri oradaydı. 10. Picasso Abartılı, adeta büyükten büyük bir isim... Tutarsız ve sonu gelmez sevgi seliyle dolu bir yaşam. Kübizmin çığır açmış ismi, 1911 yılında Mona Lisa tablosunun çalınmasında bir bağlantısı vardı. Ayrıca gerçek bir pasaklı idi. Kağıt, makbuz, tuval, boş şişe ve ekmek kabuğundan oluşan yüksek yığınlar arasında çalışır ve yaşardı. Köpekler, kediler, fareler ve hatta küçük bir maymundan oluşan bir de koleksiyonu vardı.

3

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png
bottom of page