top of page

Sanat ve Mimari Tarihi

Çift Başlı Kartal Hangi Devletler Tarafından ve Neden Kullanıldı?

22 Mart 2025

Çift Başlı Kartal Hangi Devletler Tarafından ve Neden Kullanıldı?

Çift başlı kartal, tarihin en çarpıcı ve anlam yüklü sembollerinden biridir. Tek başlı kartalın Roma İmparatorluğu ile özdeşleştiği bir gerçek, ancak çift başlı versiyonu, özellikle Bizans’tan başlayarak farklı medeniyetlerde kendine yer buldu. Güç, egemenlik ve çok yönlü otoriteyi temsil eden bu sembol, neden bu kadar çok devlet tarafından benimsendi? Hangi devletler çift başlı kartalı kullandı ve bu tercihin ardındaki sebepler nelerdi? Gelin, bu soruların yanıtlarını tarihin sayfalarında arayalım. Bizans İmparatorluğu: Doğunun ve Batının Efendisi Çift başlı kartalın popülerleşmesi, Bizans İmparatorluğu ile başlar. Roma İmparatorluğu’nun 395’te doğu ve batı olarak ikiye ayrılmasından sonra, Bizans kendisini Roma’nın meşru mirasçısı olarak gördü. Çift başlı kartal, bu iddiayı sembolize etmek için mükemmel bir araçtı: Bir baş batıyı (eski Roma), diğer baş ise doğuyu (Konstantinopolis) temsil ediyordu. Aynı zamanda, Hristiyanlıkla harmanlanan Jüpiter’in kartalı, imparatorluğun ilahi otoritesini de yansıtıyordu. Palaiologos Hanedanı döneminde (13.-15. yüzyıl), bu sembol Bizans bayraklarında, mühürlerde ve sanat eserlerinde sıkça kullanıldı. Bizans İmparatorluğu Selçuklu Devleti: Miras ve Egemenlik Buluşması Selçuklular, çift başlı kartalı hem Orta Asya Türk geleneklerinden hem de Bizans’tan etkilenerek benimsedi. Türk mitolojisinde kartal, gökyüzü tanrısı Tengri ile bağlantılı kutsal bir figürdü ve göklerle yeryüzü arasındaki bağı simgeliyordu. Anadolu’ya geldiklerinde ise Bizans’ın çift başlı kartalıyla tanıştılar ve bu sembolü kendi egemenlik anlayışlarıyla harmanladılar. Doğudan batıya uzanan bir imparatorluk olarak, çift başlı kartal, Selçukluların çok yönlü hâkimiyetini vurgulamak için idealdi. Anadolu Selçukluları’nda bu sembol, özellikle mimari süslemelerde (örneğin, Konya’daki Alaeddin Camii) ve sikkelerde karşımıza çıkar. Selçuklu Devleti Rus Çarlığı: Üçüncü Roma’nın Simgesi Bizans’ın 1453’te Osmanlılar tarafından fethedilmesiyle, Rusya kendisini “Üçüncü Roma” olarak ilan etti. Çift başlı kartal, Bizans’tan miras alınarak Rus Çarlığı’nın arması oldu. Bu sembol, Moskova’nın hem Avrupa hem de Asya’yı kapsayan geniş topraklarını ve Ortodoks Hristiyanlığın koruyucusu rolünü temsil ediyordu. 15. yüzyıldan itibaren Çarlık armalarında görülen çift başlı kartal, Romanov Hanedanı ile daha da yaygınlaştı ve modern Rusya Federasyonu’nun armasında bile etkisini sürdürüyor. Rus Çarlığı Kutsal Roma İmparatorluğu: Dünyevilik ve Ruhaniyetin Birliği Kutsal Roma İmparatorluğu, Roma’nın batıdaki mirasçısı olma iddiasıyla çift başlı kartalı kullandı. Bu sembol, imparatorluk ile kilisenin birliğini (dünyevi ve ruhani otorite) simgeliyordu. Aynı zamanda, doğu ve batı Avrupa’daki geniş yetki alanını ifade etmek için tercih edildi. 13. yüzyıldan itibaren imparatorluk armalarında ve bayraklarında yer alan çift başlı kartal, özellikle Habsburg Hanedanı döneminde öne çıktı. Kutsal Roma İmparatorluğu Osmanlı Devleti: Kültürel Bir Dokunuş Osmanlılar, çift başlı kartalı resmi bir devlet sembolü olarak değil, daha çok sanatsal bir motif olarak kullandılar. 1453’te Konstantinopolis’in fethinden sonra Bizans mirasından etkilenen Osmanlılar, bu sembolü mimari süslemelerde ve bazı yerel sancaklarda benimsedi. Selçuklu geleneğinden de izler taşıyan çift başlı kartal, imparatorluğun doğu (Asya) ve batı (Avrupa) topraklarını dolaylı yoldan yansıtmış olabilir. Ancak, Osmanlı’da hilal ve yıldız daha baskın bir sembol olarak kaldı. Sultan II. Osman’ı Saltanat Kayığında Tasvir Eden Minyatürde Çift Başlı Kartal Arnavutluk: Bağımsızlığın Simgesi Modern Arnavutluk’un bayrağındaki çift başlı kartal, Bizans ve Balkan geleneklerinden kök alır. 15. yüzyılda Osmanlı’ya karşı direnişin lideri Gjergj Kastrioti (Skanderbeg), bu sembolü bayrağında kullanarak hem Hristiyan mirasını hem de bağımsızlık mücadelesini vurguladı. Günümüzde Arnavutluk bayrağında kırmızı zemin üzerinde siyah çift başlı kartal, ulusal kimliğin güçlü bir temsilcisi olarak duruyor. Arnavutluk Neden Çift Başlı Kartal? Bu devletlerin çift başlı kartalı tercih etmesinin ardında ortak temalar yatıyor: Çift Yönlü Hâkimiyet: Doğu ve batı, ya da dünyevi ve ruhani otorite gibi ikili yapıları simgeleme ihtiyacı. Miras ve Meşruiyet: Roma ve Bizans gibi büyük imparatorlukların mirasını devam ettirme arzusu. Güç ve Prestij: Kartalın doğal gücü, çift başla birleştiğinde çok yönlü bir üstünlük mesajı verir. Sonuç: Tarihin Kanatlı Mirası Çift başlı kartal, Roma’nın tek başlı aquila’sından evrilerek farklı medeniyetlerde kendine özgü anlamlar kazandı. Her devlet, bu sembolü kendi tarihsel ve kültürel bağlamına uyarladı, ancak hepsinde ortak bir nokta vardı: geniş vizyon, egemenlik ve otorite. Bugün bile bayraklarda, armalarda ve kültürel eserlerde yaşamaya devam eden çift başlı kartal, tarihin kanatlı mirası olarak bizleri etkilemeye devam ediyor. Sizce bu sembolün gücü nereden geliyor? Yorumlarınızı bekliyoruz!

3

dk.

Güneş Haçı nedir?

26 Ocak 2024

Güneş Haçı nedir?

Güneş haçı, çember içine alınmış bir haç sembolüdür. Bilinen en eski dini sembollerden biridir ve neopaganizm'de güneşi simgeler. Güneş çemberi, Güneş diski, Odin'in haçı ve Taranis'in çemberi olarak da bilinir. Güneş haçı, dünyanın her yerinde bulunur ve çeşitli kültürlere farklı yorumlar getirir. Tarih öncesi çağlardan Hint, Asya, Amerika ve Avrupa dini ritüelleriyle bağlantıları olan, dünyanın en eski dini sembollerinden biri olduğuna inanılır. Sembol ve onun birçok varyasyonu dünyanın birçok farklı bölgesinde görülmüştür. Tunç Çağı'na ait oymalar, MÖ 1440'a kadar uzanan mezar kaplarının üzerinde tasvir edilen güneş haçını göstermektedir. Antik mağara duvarlarında, ibadethanelerde, madeni paralarda, sanat eserlerinde, heykellerde ve mimaride görülür. Güneş haçının en temel biçimi, bir daire içinde yer alan eşkenar bir haç içerir. Bu varyasyon İskandinav kültüründe Odin'in haçı olarak bilinir. Güneş Haçı İskandinav tanrılarının en güçlüsü olan Odin'i temsil ediyordu. İlginç bir şekilde, İngilizce çapraz kelimesi bu sembol için İskandinav dilindeki kros kelimesinden türetilmiştir. Kelt pagan gök gürültüsü tanrısı Taranis, elinde genellikle güneş haçıyla ilişkilendirilen telli bir tekerlekle tasvir edilirdi. Bu tekerlek Kelt sikkeleri ve mücevherlerinde bulunmuştur. Kelt haçının Taranis çarkının bir çeşidi olduğuna ve ortasındaki dairenin de güneşi temsil ettiğine inanılırdı. Swastika, güneş haçının, dönme hareketinde bükülmüş kollara sahip bir çeşididir. Bu sembol, iyi şans tılsımı olarak kabul edildi ve Hitler onu benimseyip olumlu sembolizmini sonsuza kadar değiştirene kadar, Yerli Amerikalılar da dahil olmak üzere dünya çapında birçok kültür tarafından kullanıldı. Hıristiyanlıkta güneş haçı, melekler ve azizlerle ilişkilendirilen bir haleyi temsil eder. Hıristiyanlar da onu Tanrı'nın gücünün bir sembolü olarak görüyorlar.

1

dk.

Osmanlı'da Merhametin Sembolü: Kuş Evleri

5 Mayıs 2022

Osmanlı'da Merhametin Sembolü: Kuş Evleri

Yaratılanı severiz yaratandan ötürü demiş Yunus Emre. Bu bilinçle yoğurulmuş Anadolu topraklarının çocukları. İnsan, hayvan ayrımı yapmaksızın saygı duyulmuş her canlıya. Bu saygı ve merhamet öyle ileri gitmiştir ki, mimariden sanata birçok alanda verilen ürünleri etkilemiştir. Oluşan hissiyatın vücut bulduğu en değerli mimari yapılardan biri ise kuş evleridir. 1. Kuş sarayı, serçe sarayı ya da kuş köşkü “Kuş sarayı”, “serçe sarayı” ve “kuş köşkü” gibi adlarla anılan bu yapılar Osmanlı mimarisine 17. yüzyılın sonlarından itibaren görülmeye başlandı, 18. yüzyılda ise birçok yapının üzerinde inşa edilerek yaygınlaştı. Osmanlı Devleti döneminde yaptırılan kuş evlerine başta İstanbul olmak üzere ülkenin dört bir yanında rastlanmaktadır. Kuş evleri, batıdaki kadar heykel ve kabartma kullanmayan Osmanlı mimarisinin, çok ağır başlı olan dış cephelerini de hareketlendirmiş ve süslemiştir 2. Merhametin sembolü Osmanlı Devleti’nde köşk, cami, mescid, türbe, han, çeşme vb. yapıların duvarlarına inşa edilen kuş evleri, toplumdaki hayvan sevgisinin estetik ifadesi gibidir. Osmanlı’nın yaratılana duyulan saygı, sevgi ve merhametin en güzel göstergelerinden biri olan kuş evleri, 17. yüzyıldan itibaren birçok Anadolu ve Rumeli şehir ve kasabalarında, binaların cephelerine yapılmaya başlandı ve yaygınlaştı. En güzel örnekleri İstanbul’da olup, 19. yüzyıla kadar gelişerek milli mimarinin önemli bir unsuru haline geldi. Kuş evleri inşasında titizlikle çalışılırdı. Mümkün olduğu kadar yüksek yerlere yapılmaya çalışılan kuş evleri bu yolla yırtıcı hayvanların saldırılarından korunuyordu. Rüzgârın geliş yönü ve güneşin vuruş açısı gibi hesaplamalar yapılarak inşa edilen kuş evleri, ileri bir duyarlılık ve zahmetle yapılırdı. 3. Dönemim mimari anlayışının temsili Türk toplumunun sevgi ve merhametini gösteren bir araç olarak kalmayan kuş evleri, Türk sanatını şekillendiren sanatkârların ince zevkini, geniş hayal gücünü, ayrıntılara verdiği önemi ve dönemin mimari anlayışını gözler önüne serer. Çoğunlukla güvercin, serce, kırlangıç ve leylekler için tasarlanan bu mimari yapılar, ilk dönemlerde cami, medrese, kütüphane, han, kilise gibi yapıları süsledi, ardından şahsi evlerin duvarlarında da yer verilmeye başlandı. Genellikle tuğla, kiremit ve taştan yapılan bu mimari yapılardan bazıları günümüze ulaşmış olsa da ahşap örnekleri yangınlar sonucu yok oldu. 4. İnançla yoğrulan mimari kültür Osmanlı toplumundaki canlılara karşı olan bu duyarlılığın oluşmasındaki en önemli etkenlerden biri İslamiyet inancını benimsemiş olmalarıydı. Gerek Hz. Muhammed’in hayvan sevgisi gerekse İslami inanca ait hayvanları anlatan hadisler ve hikâyeler bu duyarlılığın gelişmesini sağladı. İslam inancına göre günahsız bir yaratık olarak kabul edilen, saflık, temizlik, iyi geçinme, barış ve kardeşliğin sembolü olan güvercin, Hristiyanlık’ta da Ruh-ül Kudüs’ü temsil etmektedir. Hz. Muhammed, Sevr Dağı’ndaki mağarada saklanırken, mağara girişindeki ağacın üzerine konan bir çift güvercinin burada yuva yaparak yumurtladığı, böylece müşriklerin kuşkulanmamasını sağlayarak Hz. Muhammed’in kurtarıcısı oldukları inancı yaygındır. Özellikle dini yapılarda yuva kurmaları ve barınmalarına, bu sebeple halk tarafından yardım edilmektedir. 5. İstanbul’da bilinen en eski örnek Bali Paşa Camisi’nde İstanbul’un bilinen en eski kuş evleri 1504’te inşa edilen Bali Paşa Camisi’nde bulunmaktadır. Bugün Fatih Millet Kütüphanesi olarak bilinen Feyzullah Efendi Medresesi’nin caddeye bakan cephesinde bir dizi kuş köşkü göze çarpar. Üç konsol üzerine oturtulmuş ve meyilli bir çatı ile örtülen köşkler tamamen tuğladan yapılmıştır. Medresenin arka cephesinde ise taştan oyulmuş yıldız motifleriyle süslü başka bir kuş köşkü görülür. 6. İstanbul’daki bazı Kilise ve Sinagoglarda da mevcut Esasen Türk-İslam kültürünün bir parçası olarak karşımıza çıkan kuş evlerine İstanbul’daki bazı kilise ve sinagoglarda denk gelmek mümkün. Örneğin, Fener’deki Ayios Manastırı’nda yer alan kuş evleri kendine has mimari üslubuyla misafirlerini ağırlamaya devam etmekte. Türk mimari üslubunun belirgin özelliklerini yansıtan evler, başka hiçbir Hristiyan yapıda mevcut değildir. İstanbul’un eski semtlerinden Balat’ta bulunan Ahirda Sinagogu’nda bulunan kuş evleri yapının arka cephesindeki pencerelerin yanında bulunur. Çift konsol üzerine oturtulmuş olan köşkler iki gözlü evciklerden oluşur. 7. Yabancı seyyahlar kayıtsız kalamadı Osmanlı mimarisinde önemli bir yere sahip olan kuş evleri ve hayvanlara olan ilgi şüphesiz ki yabancı seyyahların gözlerinden de kaçmadı. 1874 senesinde İstanbul’u ziyaret eden İtalyan seyyah Edmando De Amicis şöyle der: “Sultanların veya şahısların hayırlarıyla beslenen sayılamayacak kadar çok güvercin sürüsü vardır. Türkler, kuşları himaye edip beslerler. Kuşlar da onların evlerinin etrafında, denizin üstünde ve mezarların arasında şenlik ederler. İstanbul’un her yerinde, insanın etrafında uçuşan kuşlar vardır.” Bir diğer seyyah Le Brayn ise; "Türklerin iyiliği insanlarla sınırlı değildir. Hayvanları ve kuşları da içine alır. İhtiyarlara ve çocuklara gösterdikleri büyük ilgi gibi hayvanlara iyilik etmekten de zevk alırlar. Leylek ve kırlangıçlar kovulma tehlikesine maruz kalmaksızın istediği Türk evinin üzerinde yuvasını yapabilir." demiştir. Fransız seyyah A. L. Castellan ise bu güzellikleri şöyle yansıtır: “Bir Türk meskeni inşa edilirken, güvercinlerin ve diğer kuşların susuz kalmamaları için münasip yerlere yalaklar yapmak Türk sivil mimarisinin vazgeçilmez özelliklerindendir. İstanbul’a hububat, gemilerle gelir ve limanlara boşaltılır. Binlerce kuş boşaltmayı bekleyip hücuma geçer. Onlar için çuvallar açılır ve Türk gümrüğünün harç olarak aldığı miktardan fazlasını tüketirler.” 21. yüzyılın getirdiği modern yapılaşma, mimari anlamda birçok unsuru etkilediği gibi kuş evlerini de etkiledi. Estetikten yoksun, mimari estetiğe dair izler barındırmayan yeni yapılaşma, mimarideki estetikle birlikte, merhametin sembolü olan kuş evlerini de yok olmaya zorluyor. Hâlihazırda bulunan örneklerinin birçoğu Osmanlı döneminden kalan kuş evleri, yeni yapılaşma şekillerinden dolayı yok olma tehlikesi altında.

3

dk.

Cumhuriyet’in İlk Anıt Heykelleri

28 Nisan 2022

Cumhuriyet’in İlk Anıt Heykelleri

Anıt, şehir meydanlarına dikilen bir kişinin yahut bir olayın kalıcılığını sağlamak ve sonraki kuşaklara sanatsal ve tarihi değerler bırakmak için yapılan heykellerdir. İslam kültürü ile yetişmiş Türk toplumunda heykele karşı durulan tavır, bu sanat alanının gelişimini engellemiş ve ancak Cumhuriyet Döneminde güzel örneklerini ortaya koymaya başlamıştır. Ancak Türk sanatçıları anıt kültürü ile yetişmediği için ve Cumhuriyetin ilk yıllarında plastik sanatlar alanında sanatçı azlığı olduğu için görülen bu ilk anıt heykeller Avrupalı sanatçılara yaptırılmıştır. Avusturyalı sanatçı Heinrich Krippel, İtalyan sanatçı Pietro Canonica, Alman sanatçı Thorak ve Hanak Cumhuriyetin ilk anıtlarını yapan sanatçılar oldular. Anıt heykellerinin yapılmasındaki amaç tamamen ideolojik sebeplerden olup ulusal bilinci güçlendirmek ve ülkede yeni düzeni yerleştirmek adına yapılmıştır. Daha sonraki anıt çalışmalarında ise Türk sanatçılarımız Nijat Sirel, Nusret Suman ve Kenan Yontunç gibi isimlerin de heykelleri Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yükseldi. Öyle ki bu anıt heykeller Türkiye’nin her yerine yayılarak en ücra köylerdeki Türk halkının dahi benimsemesine ve çocukların Atatürk büstlerini gördükten sonra ilk heykel yapma özentisinin başlamasına neden oldu. 1. Heinrich Krippel – Samsun, Atatük Anıtı Kaidesi ile birlikte tasarlanan anıt heykelde Atatürk savaşan bir kahraman gibi betimlenmiştir. Bu heykelin çekilmiş ilk fotoğrafıdır. 2. Heinrich Krippel – Ankara Ulus Zafer Anıtı Kaidesi ile birlikte tasarlanan anıt heykelin kaidesinde çeşitli yazılar ve kabartmalar vadır. Atatürk at üzerinde zafer kazanmış kumandan edasıyla betimlenirken, kaidenin önünde bir asker figürü görülür. 3. Pietro Canonica – İzmir, Cumhuriyet Anıtı Kaidesi ile birlikte tasarlanan anıt heykelin kaidesinde yer alan yazılarda ve kabartmalarda İzmir’e girerken yaşadığı olaylar anlatılıyor. At üzerinde görülen Atatürk anıtı bronz malzemeden yapılmıştır. 4. Pietro Canonica – İstanbul, Taksim Anıtı Mezarlıklar kaldırılarak belediye tarafından yaptırılmıştır. Kaidesi ile birlikte 13 metre yüksekliğindedir. 4 yöndede askerler, kadınlar, erkekler görülür ve yüzü peçeli kadınlar Osmanlı Devleti’ni yüzü açık kadınlar yeni Türkiye’yi temsil etmektedir. 5. Nusret Suman – Gaziantep, Atatürk Anıtı Atatürk şaha kalkmış at üzerinde betimlenir. 6. Nijat Sirel – İzmit, Atatürk Anıtı Kaidesi mermer, heykel bronzdan yapılmıştır. Kaidesinde görülen defne yaprakları zaferi simgelemektedir. Heykel 6.5 metre yüksekliğindedir. 7. Kenan Yontunç – Çankırı, Atatürk Heykeli Kaidesiyle birlikte tasarlanan heykelde Anadolu kadını görülmektedir. Atatürk bu heykelinde ayakta olup elinde şapka tutmaktadır. Çünkü şapka devrimi burada yapılmıştır.

2

dk.

İstanbul'da Gezilecek 9 Tarihi Yer

27 Ekim 2024

İstanbul'da Gezilecek 9 Tarihi Yer

İstanbul, tarihin ve kültürün bir araya geldiği, dünyanın en büyüleyici şehirlerinden biridir. Bu şehir, hem Doğu'nun hem de Batı'nın izlerini taşır ve her köşesi ile ziyaretçilere bir zaman yolculuğu sunar. İşte İstanbul'da mutlaka görülmesi gereken tarihi yerler: 1. Ayasofya Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından 532-537 yıllarında yaptırılmış, Osmanlı döneminde camiye çevrilmiş, 1935'te müze, 2020'de yeniden cami olarak hizmete açılmıştır. Hem Hristiyanlık hem de İslam dünyası için önemli bir yapı. Mühendislik harikası kubbesi ve mozaikleri ile ünlüdür. 2. Topkapı Sarayı 1460-1478 yılları arasında Sultan Mehmed II tarafından yaptırılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun 400 yıl boyunca merkezi olmuş bu saray, zengin koleksiyonları ve bahçeleri ile ziyaretçilerini büyüler. 3. Sultanahmet Camii (Mavi Cami) 1609-1616 yıllarında I. Ahmed tarafından yaptırılmıştır. 6 minaresi ile tanınır ve iç dekorasyonda kullanılan İznik çinileri sayesinde "Mavi Cami" olarak da adlandırılır. 4. Kapalı Çarşı 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet'in emriyle kurulmuştur. Dünyanın en eski ve en büyük kapalı çarşılarından biri. Binlerce dükkân ile alışveriş ve tarih tutkunları için bir cennet. 5. Galata Kulesi 1348 yılında Cenevizliler tarafından inşa edilmiştir. İstanbul'un panoramik manzarasını izlemek için ideal bir nokta. Ayrıca, kulenin tarihi de oldukça ilgi çekicidir. 6. Süleymaniye Camii 1550-1557 yılları arasında Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman için yapılmış bu cami, sadeliği ve zarafeti ile öne çıkar. Ayrıca, içindeki kütüphane ve türbeler de ilgi çeker. 7. Yerebatan Sarnıcı 6. yüzyılda Bizans İmparatoru I. Justinianus döneminde inşa edilmiştir. Kullanılan Medusa başları ve sütunların arasındaki mistik atmosferi ile ziyaretçilerine eşsiz bir deneyim sunar. 8. Dolmabahçe Sarayı 1843-1856 yıllarında Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılmıştır. Osmanlı'nın Batılılaşma sürecinde inşa edilmiş, Avrupa tarzı saray. Zengin iç dekorasyonu ve Atatürk'ün hayatının son yıllarını geçirdiği yer olmasıyla da önemlidir. Kariye Müzesi (Chora Kilisesi) Bizans döneminden kalma, 11. yüzyılda inşa edilmiş, 14. yüzyılda büyük ölçüde yenilenmiştir. Mozaik ve freskleri ile dünyaca ünlüdür. Bizans sanatının nadide örneklerini barındırır. İstanbul, her adımında tarih kokan bir şehir. Bu tarihi yerler, sadece İstanbul'un değil, tüm insanlık tarihinin birer parçasıdır. Bu mekânları ziyaret etmek, geçmişin ihtişamını ve kültürel zenginliğini hissetmek için mükemmel bir fırsat sunar. İstanbul'a gelen herkesin, bu tarihi mekânlara zaman ayırması, bu büyüleyici şehrin hikayesini daha derinden anlamasını sağlayacaktır.

2

dk.

İstiklal Marşı Ne Zaman ve Nasıl Kabul Edildi?

12 Mart 2023

İstiklal Marşı Ne Zaman ve Nasıl Kabul Edildi?

İstiklal Marşı, Anadolu'da Milli Mücadele'nin devam ettiği sırada Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınmış şiirdir. Şairin Kurtuluş Savaşı'nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, Hakk'a, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirir. Cerîde-i Resmiye'nin 21 Mart 1921 tarihli nüshasında yayımlanan özgün metin. Maarif Vekaleti, Türk Kurtuluş Savaşı'nın başlarında, İstiklal Harbi'nin milli bir ruh içerisinde kazanılması imkanını sağlamak amacıyla 1921'de bir güfte yarışması düzenledi. Yarışmaya toplam 724 şiir katıldı. Eser gönderenler arasında Kazım Karabekir, Hüseyin Suat Yalçın, İsak Ferrara, Muhittin Baha Pars ve Kemalettin Kamu gibi tanınmış isimler de vardı. "Çanakkale Şehitlerine" ve "Bülbül" gibi şiirlerin sahibi Mehmet Akif'in "Milletin başarılarının para ile övülemeyeceğini" düşündüğü için yarışmaya katılmak istemediği bilinir. Son şiir gönderme tarihi olan 23 Aralık 1920'den sonra Eğitim Bakanlığı güfteleri incelemiş ancak içlerinde istiklal marşı olabilecek bir eser bulamamıştı. Mehmet Akif, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey'in kendisine yazdığı 5 Şubat 1921 tarihli davet mektubundan sonra fikrini değiştirerek Ankara'daki Taceddin Dergahı'ndaki odasında, Türk ordusuna hitap ettiği şiiri kaleme aldı ve Bakanlığa teslim etti. Şiirde şair; Kurtuluş Savaşı'nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, Hakk'a, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirmiştir. Hamdul­lah Suphi Bey, Akif'in şiirinin önce cephede asker arasında okunma­sına karar verdi. Batı Cephesi Komutanlığına gönderilen şiir, askerin beğenisini kazandı. İstiklal Marşı, 17 Şubat 1921 tarihinde Hakimiyet-i Milliye ve Sebilürreşad gazetelerinde yayımlandı, on iki gün sonra ise Konya'da Öğüt gazetesinde yer aldı. Ön elemeyi geçen yedi şiir, 12 Mart 1921'de Mustafa Kemal'in başkanlığını yaptığı Meclis oturumunda tartışmaya açıldı. Mehmet Akif'in şiiri, Meclis kürsüsünde Hamdullah Suphi Bey tarafından okundu. Şiir okunduğunda milletvekilleri büyük bir heyecana kapıldı ve diğer şiirlerin okunmasına gerek görülmedi. Bazı mebusların itirazlarına rağmen Mehmet Akif'in şiiri coşkulu alkışlarla kabul edildi. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bahçesinde bulunan İstiklâl Marşı anıtı. Güfteye en sert eleştiri Kazım Karabekir'den geldi. Kazım Karabekir, 26 Temmuz 1922'de Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’e yazdığı mektupta yarışma sonucunun iptal edilmesini istemiş ve eleştirilerini sıralamıştır. Eleştirilere karşın güftede bir değişikliğe gidilmedi ve Paşa da bu konuda ısrarcı olmadı. Mehmet Akif, kazandığı beş yüz liralık ödülü yoksul kadın ve çocuklarına iş öğreterek yoksulluklarına son vermek için kurulan Darülmesaiye bağışladı. Şair ayrıca, İstiklal Marşı'nın Türk milletinin eseri olduğunu beyan etmiş ve İstiklal Marşı'nın güftesini, şiirlerini topladığı Safahat'a dahil etmemiştir. Ülke savaş içerisinde olduğu için Akif'in şiirinin bestelenmesi iki sene ertelendi, 1923'ün 12 Şubat'ında İstanbul Maarif Müdürlüğüne beste yarışması açma görevi verildi. Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katıldı. Ülkenin içinde bulunduğu zor koşullar nedeniyle sonucu belirleyecek bir değerlendirme yapılamadı. Bu nedenle güfte, ülkenin çeşitli yerlerinde farklı bestelerle okunmaya başlandı. Edirne'de Ahmet Yekta Bey'in, İzmir'de İsmail Zühtü Bey’in, Ankara'da Osman Zeki Bey'in, İstanbul'da Ali Rıfat Bey ve Zati Bey'in besteleri okunuyordu. 1924 yılında Ankara'da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay'ın bestesini kabul etmiştir. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930'da değiştirilerek dönemin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör'ün 1922'de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuş, toplamda dokuz dörtlük ve bir beşlikten oluşan marşın armonilemesini Edgar Manas, bando düzenlemesini de İhsan Servet Künçer yapmıştır. Üngör'ün yakın dostu Cemal Reşit Rey'le yapılan bir röportajda da kendisinin belirttiğine göre beste, aslında başka bir güfte üzerine yapılmıştır ve İstiklâl Marşı olması düşünülerek bestelenmemiştir. Söz ve melodide yer yer görülen uyum (prozodi) eksikliğinin (Örneğin "Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak" mısrası ezgili okunduğunda "şafaklarda" sözcüğü iki müzikal cümle arasında bölünmüştür.) esas sebebi de budur. Protokol gereği, sadece ilk iki dörtlük beste eşliğinde günümüzde İstiklâl Marşı olarak söylenmektedir. 2013 yılında marşın bestesine okunma zorluğunu gidermek amacıyla çeşitli teknik düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Bu düzenlemeler sonucunda ortaya 2 versiyon çıkmıştır. Birinci versiyon gençlerin ve toplu grupların söylemesi için hazırlanmışken, ikinci versiyon ise ulusal ve uluslararası resmi üst düzey tören etkinliklerinde kullanılır.

3

dk.

Yerebatan Sarnıcı Hakkında Ziyaret Etmeden Bilinmesi Gereken 7 Şey

3 Mayıs 2022

Yerebatan Sarnıcı Hakkında Ziyaret Etmeden Bilinmesi Gereken 7 Şey

Yerli ve yabancı turistlerin uğrak noktası olan ve yıl içerisinde milyonlarca kişi tarafından ziyaret edilen Yerebatan Sarnıcı 1500 yıla yakın tarihiyle ziyaretçilerini büyülemeye devam ediyor. Gerek mimari yapısıyla, gerek romantik atmosferiyle gerekse de konu olduğu mitolojik efsaneleriyle günümüzde halen daha büyük ilgi görüyor. Birçoğumuzun eski sıradan bir sarnıç olarak bildiği bu yapı, bünyesinde farklı hikâyeler barındırıyor. Ziyaret etmeden önce Yerebatan Sarnıcı hakkında mutlaka bilmeniz gereken şeyleri sizler için derledik. 1. Yerebatan Sarnıcı’nı tanıyalım Birçok önemli tarihi yapıyı bünyesinde taşıyan Türkiye’nin kültür başkenti İstanbul’un en görkemli yapılarından biri olan Yerebatan Sarnıcı Bizans İmparatoru I. Justinanus (527-565) tarafından yaptırıldı. Ayasofya’ya yakın bir mesafede bulunan sarnıç, suyun içinden yükselen çok sayıda sütun nedeniyle halk arasında “Yerebatan Sarnıcı” olarak adlandırıldı. Ancak sarnıcın bulunduğu bölgede evvelde bazilika bulunduğundan Bazilika Sarnıcı olarak anıldığı da bilinir. Günümüzde sadece müze olarak sergilenen bu değerli yapı vaktiyle 100 bin ton su depolama kapasitesiyle bölgenin adeta yaşam kaynağıydı.52 basamaktan oluşan merdivenle inilen sarnıçta tam 336 adet birbirinden değerli sütun bulunuyor. Bu sütunlar sarnıcın asli görevlerini yerine getirmesine yardım etmekle birlikte birer sanat eseri değeri taşımakta. Farklı mimari üsluplarla yapılan bu sütunlardan 98 tanesi Corint üslubunu yansıtırken, bazı sütunlar da Dor üslubuna sahip. 2. Topkapı Sarayı’na su buradan temin edilirdi Bin yıla yakın bir süre bulunduğu bölge civarındaki Bizans oluşumlarına hizmet veren sarnıç, bu görevini Fatih’in 1453 yılında İstanbul’u fethetmesinden sonra da devam ettirdi. Topkapı Sarayı’nın inşasının ardından saray bahçelerinin sulanması için suyun temini Yerebatan Sarnıcı’ndan sağlandı. İslami yorumlara göre temizlik esasları gereği durağan sudan ziyade akan su tercih edildiğinden, Osmanlıların kendi su kanallarını yapmasıyla önemini kaybetti ve unutulmaya yüz tuttu. 3. Hollandalı gezgin P. Gyllius tarafından yeniden keşfedildi Şüphesiz ki tarihi yapıların gelecek nesillere sağlıklı bir şekilde aktarılması ancak bu yapılar üzerinde yapılan titiz ve özenli restorasyon çalışmalarıyla mümkündür. İlk olarak Osmanlı döneminde III. Ahmet tarafından onarılan yapının onarım işlemi Mimar Kayserili Mehmet Ağa tarafından gerçekleştirildi(1723). Bilinen ikinci onarım ise yine Osmanlı döneminde 2. Abdülhamid zamanında gerçekleşti. Cumhuriyet döneminde ise 1987 yılında bir gezi platformuna dönüştürülmek amacıyla önemli bir bakımdan geçen sarnıç, o dönemden itibaren gerekli görüldüğü noktalarda restorasyon görmeye devam ediyor. 4. Sütundan dikkatsizliğe kurban gitti Memleketimizde ne yazık ki tarihi yapılara olan ilgi, alaka ve özen günümüzde olduğu gibi geçmişte de yeteri düzeyde değildi. Gerek restorasyon çalışmalarında ortaya çıkan olumsuz sonuçlar gerekse tarihi alanlarda yapılan inşaat çalışmalarında bu tarihi yapıların sarsılması ihtimalinin göz ardı edilmesi üzücü sonuçlara sebebiyet veriyor. Bu olumsuzluklardan biri de Yerebatan Sarnıcı’nın ortasına doğru kuzeydoğu duvarı önünde yer alan 8 sütun üzerinde gerçekleşti. 1955-1960 yılları arasında yapılan inşaat çalışması nedeniyle bu 8 sütun kırılma tehlikesi geçirdi ve bu yüzden bunların her biri beton tabaka içine alınarak korunmaya çalışıldı. Ancak ne yazık ki bu sütunlar taşıdıkları tarihi özelliklerini kaybetti. 5. Geçirdiği onarımlar Şüphesiz ki tarihi yapıların gelecek nesillere sağlıklı bir şekilde aktarılması ancak bu yapılar üzerinde yapılan titiz ve özenli restorasyon çalışmalarıyla mümkündür. İlk olarak Osmanlı döneminde III. Ahmet tarafından onarılan yapının onarım işlemi Mimar Kayserili Mehmet Ağa tarafından gerçekleştirildi(1723). Bilinen ikinci onarım ise yine Osmanlı döneminde 2. Abdülhamid zamanında gerçekleşti. Cumhuriyet döneminde ise 1987 yılında bir gezi platformuna dönüştürülmek amacıyla önemli bir bakımdan geçen sarnıç, o dönemden itibaren gerekli görüldüğü noktalarda restorasyon görmeye devam ediyor. 6. Efsanelere konu olan Medusa başı Yerebatan Sarnıcı’nda ziyaretçilerin en çok dikkatini çeken yapı iki sütunun altında kaide olarak kullanılan Medusa başıdır. Roma dönemi heykel sanatının estetik değerini günümüze sunan bu şaheserin hangi yapılardan, nasıl ve ne şekilde buraya getirildiği kesin olarak bilinmemektedir. Ancak konuyla alakalı Yunan mitolojisinin ünlü karakterlerinden Medusa’nın efsanevi özelliklerinden dolayı da buraya getirildiği rivayet edilir. Bir görüşe göre yüz yüze geldiği herkesi taşa çevirme özelliği nedeniyle büyük yapıları ve önem verilen yerleri korumak amacıyla Gorona resim heykellerinin kullanılması, Medusa başının buraya getirilmesinin nedenidir. 7. Dünyaca ünlü kişiler tarafından ziyaret edildi Farklı din ve medeniyetlere sahip toplumların hükümdarlığına şahit olan ve taşıdığı önem itibariyle dünya tarihi mirasının ülkemizdeki önemli örneklerinden olan Yerebatan Sarnıcı, yerli ve yabancı turistlerin dikkatini çekerken, dünyaca ünlü kişilerin de dikkatini çekerek kendisine hayran bıraktı. ABD eski Başkanı Bill Clinton'dan Hollanda Başbakanı Wim Kok'a, İtalyan eski Dışişleri Bakanı Lamberto Dini'den İsveç eski Başbakanı Göran Persson'a ve Avusturya eski Başbakanı Thomas Klestil'e kadar yakın tarihin önemli siyasi figürlerini ve daha nicelerine ev sahipliği yaptı.

3

dk.

5 Maddede Bosna’daki Türk Sembolü: Drina Köprüsü

27 Nisan 2022

5 Maddede Bosna’daki Türk Sembolü: Drina Köprüsü

Bosna Hersek’in Visegard şehrinde bulunan Türk mimarisinin estetik ve güzelliğinin önemli bir örneği olan Drina Köprüsü, Osmanlı tarihinin önemli sadrazamlarından Sokullu Mehmed Paşa adına yapıldı. Bu değerli yapının mimarı ise, tarihin gördüğü en büyük mimarlardan biri olan Mimar Sinan’dı. 5 asra yakın tarihiyle halen daha işlevini sürdüren bu köprü yalnızca Türk kültürünün değil, dünya mirasının bir parçası durumunda. 1. Bosna’daki en güçlü Türk eseri Türk izlerinin ve eserlerinin saygıyla korunduğu Bosna Hersek’teki Osmanlı’dan kalma Türk eserlerinden en önemlisi şüphesiz ki Drina Köprüsü’dür. Gerek tarih boyunca üstlendiği görev gerekse de dahiyane mimarisiyle günümüzde halen daha işlevini sürdüren Drina Köprüsü, Osmanlı tarihinin en önemli sadrazamlarından olan Sokullu Mehmed Paşa adına Bosna’nın doğusunda yer alan Visegrad şehrinde inşa edildi. Halen daha üzerinde bulunan iki kitabeden birincisinde köprünün hayrat olarak Sokullu tarafından 1577-1578 yılları arasında yapıldığı belirtilir. Ancak kimi görüşlere göre ise bu tarih köprünün tamamlanış tarihidir. 2. Mimarların pusulası Mimar Sinan’ın elinden bir eser Osmanlı mimarisi dendiğinde akıllarda beliren ilk isim olan ve bu haklı bilinirliği yaptığı asırlık eserle sonuna kadar hak eden Mimar Sinan’ın yaptığı önemli eserlerden biri olan Drina Köprüsü’dür. Köprü, yapılışından itibaren Bosna’da doğu ve batı yönlü hem ticareti hem de gönülleri birbirine bağladı. Drina Nehri üzerine kurulan ve Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü adıyla da anılan 179 metre uzunluğundaki bu köprünün, muntazam işlenmiş kesme taşları, estetik yapısı ve sağlamlığıyla bir Mimar Sinan eseri olduğu hemen anlaşılmaktadır. 3. Şanı sınırları aştı, konu olduğu kitapla dünyaya mal oldu Mimari eserler insanlık için kullanışlı hale geldikçe onlarla bütünleşir, kültüre karışır ve deyimlere konu olur. Hatta bu durum o kadar ileri gidebilir ki bu yapılar yörüngesinde yazılan eserler yazıldığı ülke sınırlarını aşarak bir anda dünya tarafından kabul gören önemli değerlere dönüşür. Yazı yoluyla yerelden evrensele dönüşen yapılardan biri de Drina Köprüsü’dür. Dünya edebiyatında İvo Andriç’in yazdığı bir romanla sahneye çıkan Drina Köprüsü, eserin 1961 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almasıyla birlikte daha da tanınır hale geldi. 4. Drina Köprüsü UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde Bölge halkının ve kültürünün bir parçası olan, yalnız bununla kalmayıp tüm insanlığa dünya tarih mirası olarak armağan kalan Drina Köprüsü, UNESCO tarafından 2007 yılında Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alındı. Bu yönüyle dünya kültür mirası içerisinde yer alan 6 köprüden biri oldu. 5. Dünya savaşlarına ve bilinçli tahribe karşı direndi Dünyaya mal olmuş tarihi yapıların en büyük kadersizliği, çıkan savaşlarda işgalci güçlerin kendilerinden önceki bütün değerleri ve kültürel izleri yok edip yerine kendininkini dayatmalarıdır. Maalesef Drina Köprüsü de bu medeniyet düşmanı tavırdan nasibine düşeni almıştır. Kıtaları ateş topuna çeviren I. Dünya Savaşı sırasına köprünün batısında bulunan üç ve dördüncü ayaklarla birlikte üç kemeri tahrip edildi. Savaşın tamamlanmasının ardından 1939 yılı civarında köprünün muhtelif yerlerindeki sorunlar giderilse de II. Dünya Savaşı’nın başlamasının olumsuz etkileri tekrardan köprüye yansıdı. Savaş sırasında 1943 yılında dört ayak ve beş kemer tekrardan yıkıldı. Bunun üzerine onarımına başlanan köprü 1952 yılında tekrardan sağlıklı bir görünüme kavuştu. Yine Bosna Savaşı sırasında Sırpların bilinci olarak köprüyü tahrip etmeye çalıştıkları bilinmektedir.

2

dk.

Stonehenge Anıtı'nın tarihsel serüveni

5 Şubat 2024

Stonehenge Anıtı'nın tarihsel serüveni

İngiltere'nin güneyinde bulunan Stonehenge, dünyanın en ikonik arkeolojik alanları arasında yer alıyor ve aynı zamanda tarihin en büyük gizemlerinden biri. Salisbury Ovası'ndaki megalitik daire, her ne kadar hayranlık uyandırsa da aynı zamanda hakkında hiçbir yazılı kayıt bırakmayan antik Britanyalılar tarafından inşa edilmesinden dolayı günümüzde hala yoğun tartışmalara yol açıyor. Anıtın gizemli geçmişi sayısız hikaye ve teoriyi doğurdu. Folklora göre Stonehenge, devasa taşları devlerin onları bir araya getirdiği İrlanda'dan sihirli bir şekilde taşıyan Arthur efsanesinin büyücüsü Merlin tarafından yaratıldı. Başka bir efsane, işgalci Danimarkalıların taşları diktiğini söylüyor; başka bir teori ise bunların bir Roma tapınağının kalıntıları olduğunu söylüyor. Modern zamanın yorumları da daha az renkli değil: Bazıları Stonehenge'in uzaylılar için bir uzay aracı iniş alanı olduğunu iddia ediyor ve hatta bunun bir kadın cinsel organı şeklindeki dev bir doğurganlık sembolü olduğunu söylüyor. Anıtın arkeolojik araştırması, antikacı John Aubrey tarafından ilk kez araştırıldığı 1660'lara kadar uzanıyor. Aubrey, yanlışlıkla Stonehenge'i çok daha sonraki Keltlere atfetti ve buranın Druid rahiplerinin başkanlık ettiği dini bir merkez olduğuna inanıyordu. O günden bu yana yüzyıllar süren saha çalışmaları, anıtın yapımının bin yıldan fazla sürdüğünü, 5000 yıl önce dairesel bir toprak set ve hendek olarak başladığını gösteriyor. Karmaşık bir ahşap direk deseni, MÖ 2600 civarında Galler'den gelen 80 dolerit mavi taşla değiştirilmiş ve birkaç yüz yıl sonra daha büyük sarsen taşları eklendiğinde en az üç kez yeniden düzenlenmiştir. Her biri yaklaşık 25 ton ağırlığındaki bu devasa kumtaşı blokları, içinde bir at nalı oluşturan beş triliton (üstte bir lento bulunan dikme çifti) bulunan sürekli bir dış daire oluşturmak için yaklaşık 30 kilometre taşındı. Stonehenge'i inşa etmenin 20 milyon saatten fazla sürdüğü tahmin ediliyor. Anıtın yapılış amacına ilişkin modern tartışmanın iki ana düşüncesi var: onu kutsal bir yer olarak görenler ve onun bilimsel bir gözlemevi temsil ettiğine inananlar. Her iki düşünce de teorilerini, değişen mevsimler ve yaz ve kış gündönümleriyle bağlantılı ritüellerin kanıtı olarak alınan güneş ve ay hizalamalarıyla bölgenin göksel etkisine dayandırıyor. Alternatif olarak, özellikle yıldızlarla tanımlanan hizalamalar, tarihleri ​​hesaplamak veya güneş tutulmaları gibi astronomik olayları yansıtmak veya tahmin etmek için kullanılan megalitik bir takvime işaret ediyor. Son zamanlarda radikal yeni bir teori ortaya çıktı: Stonehenge, insanların iyileşmek için geldiği "tarih öncesi bir Lourdes" olarak hizmet ediyordu. Bu fikir, araştırmacıların, batı Galler'den 233 kilometre uzağa sürüklenmeleri için büyülü güçlere sahip olması gerektiğini ileri sürdüğü daha küçük mavi taşlar etrafında dönüyor. İngiltere'deki Bournemouth Üniversitesi'nden Tim Darvill liderliğindeki bir ekip, 2005 yılında mavi taşların geldiği taş ocağının yerini tespit ettiğini duyurdu; ancak başka bir çalışma, taşların buzul çağındaki buzullardan doğal olarak güç alarak yolculuğu daha erken yaptığını öne sürdü. Stonehenge'de 2008 yılında Darvill'in ortak yönetmenliğini yaptığı kazılar, yine bölgede ortaya çıkarılan ve kemik deformasyonu belirtileri gösteren bir dizi Tunç Çağı iskeletine dayanan hipotezi destekledi. Bu zorlu tarih öncesi bulmacayı çözmek için yarışan, National Geographic tarafından finanse edilen Stonehenge Nehir Kenarı Projesi'nin eş lideri olan Sheffield Üniversitesi'nden Mike Parker Pearson'dur. Proje ekibinin keşifleri, Parker Pearson'un Stonehenge'in, Avon Nehri ve iki tören caddesi ile yakındaki Durrington Duvarları'ndaki eşleşen ahşap daireye bağlanan bir atalara tapınma merkezi olduğu yönündeki iddiasını destekledi. Parker Pearson'a göre, geçici ve kalıcı yapılarıyla iki daire, sırasıyla yaşayanların ve ölülerin alanlarını temsil ediyordu. "Stonehenge tek başına bir anıt değil" diyor. "Aslında bir çiftten biri, biri taştan, diğeri ahşaptan. Teoriye göre Stonehenge ataların bir tür ruh yuvasıdır."

2

dk.

Müzeler Neden Önemlidir?

5 Mayıs 2022

Müzeler Neden Önemlidir?

Şüphe yok ki toplumların kendilerini ve başka toplumları tanıma gereksinimini en iyi karşılayacak kurumlardan biri de müzelerdir. Peki bu durum müzeleri ziyaret etmek için güçlü bir neden midir? Müzelerin önemini, gezilip görüldüğü takdirde bizlere neler katacağını, bireysel ve toplumsal gelişim için neden bu kadar önemli olduklarını anlatmaya çalıştık. 1. Müzeler ulusların ve insanlığın toplumsal hafızalarıdır Sanat, bilim, tarih ve kültürle ilgili birikimlerin sergilenme alanı olan müzeler, özellikle insanlığın ortaya koyduğu, geçmişi günümüze taşıyan ölümsüz hafızalardır. Günümüzden yüzlerce, binlerce hatta fosil sergilenen müzeler ele alınırsa milyonlarca yıl öteden bilgi sunan bu alanlar özellikle ulus bazında düşünüldüğünde ulusların toplumsal hafızaları niteliğindedir. Bu yönüyle müzeler, bir toplumun, kültürü, yaşayış biçimi, ekonomik ve bilimsel faaliyetleri vb. unsurları saklı tutan ve bizlere sunan önemli alanlardır. Elbette müzeleri geçmişteki kültür varlıkların sergilendiği yer olarak sınırlamak doğru olmaz. Aynı zamanda etnografya, fen, doğa ve folklor müzelerinde yakın geçmişin sanat ve zeka ürünlerinin ortaya konduğu yerlerdir. 2. Kültürlerarası iletişim ve etkileşim için eşsiz mekânlardır Kültür turizmi denilen olgu, farklı uluslara, dinlere ve çeşitli etnik yapılara ait tarihsel ögelerin görülüp tanınması amacıyla yapılan önemli bir turizm faaliyetidir. Bu yönüyle farklı kültürlere ait objeler taşıyan müzelere gerçekleştirilen turistik geziler farklı kültürel değerlere sahip kişilerin etkileşimi açısından da oldukça değerlidir. Ayasofya Müzesi, bu anlamda sahip olduğumuz en değerli kültürlerarası iletişim mekânı olarak görülebilir. 3. Güzel olandan zevk almak ve estetik algıyı geliştirmek için gereklidir Müze ve müzecilik olgusunu salt tarihle bağdaşım kurma mekânları olarak ele almak doğru olmayacaktır. El sanatları, kültürel motifler, modern sanatlar vb. konsepte sahip müze alanlarının tanınıp bilinmesi şüphesiz ki kişinin estetik algısını geliştirerek çevresindeki birçok unsura daha nitelikli bakmasını sağlayacaktır. ABD’deki Newark Müzesi’nin kurucusu John Cotton’un ifadesiyle, müzecilik halkın güzel olandan zevk almasını ve estetik algıları geliştirmeyi amaçlamalıdır. 4. Sosyal öğrenme alanlarıdır Tarihi binalar, mekânlar ve özellikle müzeler sosyal öğrenme koşullarının en elverişli olduğu alanlardır. Özellikle ulusal, yerel veya genel konularda farklı konseptlerle oluşturulan müzeler, bireylere seyirlik keyifli bir öğrenme imkânı sunmakta. Bu yönüyle bakıldığında müzelerin yalnızca, araştırma, tarihi objeleri toplama ve koruma görevleri dışında eğitici rollerinin de olduğu ortaya çıkmaktadır. 5. Çocukların ve gençlerin eğitimi adına tamamlayıcı unsurlardır Tarih, fen, sosyal bilgiler, hayat bilgisi vb. derslerin canlı laboratuvarı olan müzeler, eğitim aşamasında olan çocukların ve gençlerin, eğitimlerini destekleyici, sahada deneyleyici ve öğrenmeyi keyifli hale getirici önemli alanlardır. Özellikle tarihi mekânlar ve müzeler öğrencilere canlı bir çevrede zengin tarihi kaynakları görüp inceleme fırsatı sunar. Bu durum ise öğrencilerin tarihin doğasının ve arka bahçesinin farkına varmalarını sağlar. Bu yönüyle tarihin ne olduğunu ve nasıl anlaşılması gerektiği hususu öğrencilere müze ziyareti vesilesiyle tecrübe yoluyla öğretilmesi birçok eğitimci tarafından desteklenmektedir. ABD’de, Avrupa’da ve ülkemizin de dahil olduğu bazı ülkelerde müze ve tarihi mekânların okullar tarafından ziyaretleri resmi olarak teşvik edilmektedir. 6. Tarihi bir dönemi, eseri veya olguyu incelemek adına en uygun ortamlardır Müzelerin tarihin belirli bir döneminden günümüze ulaşan eserleri incelemek adına en uygun ortamlar olduğunu söylemek mütevazı bir cümle olacaktır. Müzecilik mesleğinin gereği, yaşına, yapısına, bulunduğu yere ve birçok değişkene bağlı özelliklere göre sınıflandırılması, sergilenen ürün hakkında kolay ulaşılabilir ve anlaşılır bir bilgi kaynağı sunar. Bu yönüyle öğrencilerin, öğretmenlerin, tarihçilerin ve her sosyal gruptan vatandaşın müzedeki eserlerden üst seviyede faydalanılmasını sağlar.

2

dk.

Marmara'nın Görülmesi Gereken 7 Tarihi Mirası

1 Mayıs 2022

Marmara'nın Görülmesi Gereken 7 Tarihi Mirası

Marmara Bölgesi'nin, İstanbul'un tarihi alanları dışında kalan ve onlar kadar önem arz eden 7 tarihi durağını sizler için derledik. İşte mutlaka görmeniz gereken 7 eser; 1. Muradiye Külliyesi-Bursa Muradiye Külliyesi, Bursa’da Osmanlı sultanları tarafından yaptırılan son külliyedir. Sultan II. Murad tarafından 1425-1426 yılları arasında yaptırılmış ve içinde bulunduğu semte ismini vermiştir. Cami, medrese, hamam, darüşşifa ve türbeden oluşan Muradiye Külliyesi’ne Fatih Sultan Mehmed, II. Bayezid ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde yapıldığı bilinen türbeler de eklenmiştir. Ölüm ile yaşamı, rüya ile hakikati, hüzün ile huzuru bir arada tadabileceğiniz, hissedebileceğiniz, bu mistik mekanın bahçesinde, yer alan çınarlar servilerin gölgesinde, çiçekler arasında, bedenen ve ruhen dinlenebilirsiniz. 2. Gelibolu Tarihi Alanı-Çanakkale Bu alan Çanakkale Savaşı'nın yoğun olarak yaşandığı bölgede yer alır. Yarımada'nın Eceabat ilçesi sınırları içinde kalan alan, 33 bin hektarlık bir bölgeyi kaplıyor. Bu tarihi alanın keşfi için Kabatepe'deki Çanakkale Savaşları Tanıtma Merkezi ve Müzesi'nden başlanabilir. Burada milli parkla ilgili detaylı bilgiler ve broşürler bulunmaktadır. Merkezin içindeki müzede ise savaş malzemeleri, savaşanların eşyaları, savaş sırasında kullanılan çeşitli silahlar, mektuplar ve fotoğraflar sergileniyor. Çanakkale Savaşları Tanıtma Merkezi ve Müzesi, Seyit Onbaşı ve Rumeli Mecidiye Tablası, Havuzbaşı Şehitliği, 57. Alay Şehitliği, Conk Bayırı gezilmesi gereken en önemli yerler arasındadır. 3. Koza Han-Bursa Bursa Ulu Camisi ile Orhan Camisi arasında bulunan Koza Hanı’nı, Sultan II.Beyazıt’ın İstanbul’da yaptırdığı Beyazıt Külliyesine akar olarak 1490-1491 tarihleri arasında yaptırılmıştır. Mimarı Abdul-ula bin Pulad Şah, inşaat emini de Sücca bin Karaca’dır. Koza Hanı çeşitli dönemlerde Han-ı Cedid Evvel, Şimşek Hanı, Sırmakeş Hanı, Beylik Kervansaray, Beylik Han-ı Cedidi Amire, Beylik Yeni Kervansaray isimleri ile de anılmıştır. Han dikdörtgen bir avlunun çevresinde iki katlı olarak yapılmıştır. Doğusunda ise ahır ve depoların bulunduğu ikinci bir avlu bulunmaktadır. Hanın kuzeyindeki giriş kapısı taş kabarma bezeli abidevi bir görünümdedir. Girişin iki yanında dükkanların sıralandığı bir üst yapıya sahiptir. Üst kattan güneye, avluda depolara ve Orhan Camisi yönüne açılan üç kapısı daha bulunmaktadır. Üst katta 50, alt katta 45 odası olan hanın avlusunun ortasına bir mescit yapılmıştır. Sekiz yüzlü olan mescit, köşelerindeki sekiz ve arkadaki bir ayak üzerindedir. 4. Ertuğrul Gazi Türbesi-Bilecik Osmanlı Beyliği'nin kurucusu Osman Gazi'nin babası ve Selçuklu Uçbeyi Ertuğrul Gazi'nin Bilecik ilinin Söğüt ilçesinde bulunan türbesidir. 13. yüzyıl sonlarında inşa edilen yapının yapım tarihi kesin olarak bilinmemektedir. İlk olarak Osman Gazi tarafından açık mezar olarak yaptırılmış, daha sonra I. Mehmet Çelebi tarafından türbe haline getirilmiştir. Sultan III. Mustafa zamanında 1757’de yeniden yapılırcasına onarılmış ve ilk yapılıştaki hali değişmiştir. 1886 yılında II. Abdülhamit tarafından yeniden onartılmış ve yanına çeşme eklenmiştir. Yemyeşil bir bahçeden girilen türbenin sağ tarafında bir çeşme de bulunuyor. 5. Selimiye Camii ve Külliyesi-Edirne İstanbul’un fethinden önce Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olan Edirne’nin en önemli anıtsal eseri olan ve şehrin siluetini taçlandıran Selimiye Camii ve Külliyesi, 16. yy.’da Sultan II. Selim adına yaptırılmıştır. Teknik mükemmelliği, boyutları ve estetik değerleriyle döneminin ve sonraki zamanların en muhteşem eseri olan Camii ve Külliye, Osmanlı mimarlarından en önemlisi Sinan’ın 'Ustalık Dönemi' eseri, mimarlık sanatının en görkemli örneklerinden biri ve insanın yaratıcı dehasının bir başyapıtı olarak kabul edilmektedir. Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi, UNESCO Dünya Miras Komitesi’nin Dünya Miras Listesi’ne dahil edildi. 6. Osman Hamdi Bey Evi ve Müzesi-Gebze İzmit, Gebze, Eskihisar Köyü istasyona 2200 m. Gebze'ye 5 km. mesafededir. Osman Hamdi Bey Eskihisar'ı, babasının Gebze' deki konağından tanır. 1884 yılında köyün batı sahiline köşkünü, resimhanesini, kayıkhane ve müştemilatını inşa ederek 26 yıl yazlarını burada geçirir. Giriş katının ahşap kapılarının tablalarına 1901-1903 yıllarında yaptığı çok güzel çiçek resimlerinin her biri bugünkü tablolarının değeri düzeyindedir. Köşk 1. Cihan Harbinde karargah komutanına tahsis edilmiş, İsmet Paşa (İnönü) İstiklal Harbi'ne giderken birkaç gün burada kalmış, 1933 yılında Atatürk, köşkü ve bahçeyi ziyaret etmiştir. 1945 yılında resimhanede yangın çıkmış, ahşap üst kat yanmıştır. Koru ve binalar 1966 yılında tescil edilmiş, 1982 yılında müze binası, müştemilatı ve arsası Kültür ve Turizm Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nce kamulaştırılmıştır. 7. Ayasofya Camii-İznik İznik’in tam ortasında , surlarla çevrili kentin dört kapısından gelen yolların kesiştiği yerde inşa edilmiş olan yapıdır. Hıristiyanlıkla ilgili önemli kararların alındığı 7. konsül 787 yılında bu kilisede toplandı. 1331’den sonra Orhan Gazi camiye dönüştürdü. Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde, Mimar Sinan bir mihrap ilave edip yan neflerde büyük kemer açıklıkları oluşturulmuştur. 2007 yılında yapıda restorasyon çalışmaları başlatılmıştır. Restorasyon öncesi minareye dönüştürülen çan kulesi çok harap ve yıkık durumdaydı. Özellikle yabancı turistlerin oldukça ilgilendiği bir yapıdır.

3

dk.

Osmanlı'nın Şair Padişahları

22 Nisan 2022

Osmanlı'nın Şair Padişahları

Osmanlı padişahları, devletin kuruluşundan itibaren bilim, sanat ve edebiyat gibi çeşitli alanları destekleyerek önemli adımlar attılar. Sadece desteklemekle kalmayarak, şehzadelere küçük yaşlardan itibaren edebiyat ve sanat eğitimi vererek, onların sanatsever bireyler haline dönüşmelerine katkı sağladılar. Özellikle Osmanlı sultanlarının II. Murad’dan itibaren İslam kültür ve edebiyatını çok iyi bildiklerini ve bununla birlikte büyük bir bölümünün şair olduğunu görmekteyiz. Çeşitli mahlaslarla şiirler yazan padişahların birçoğunun divanı olduğu gibi padişahlar dışında hanedan mensubu kişilerin de bu alanda kendini geliştirdiği bilinmektedir. Biz de bu çalışmamızda duygularını kaleme aktaran şair padişahların bir bölümünü sizlere aktararak onların öne çıkan özelliklerini anlatmaya çalışacağız. 1. II. Murad Osmanlı tahtına iki defa oturan ve Muradi mahlasıyla önemli şiirler kaleme alan II. Murad’ın ince, hassas, romantik ve eğlenceyi seven kişiliği şiirlerine fazlasıyla yansır. I. Murad ve Yıldırım Bayezid’in savaşçı ve sert mizacını onda görmek mümkün olmamakla birlikte kendini kültüre adamış biridir. Şüphesiz ki onun duygusal yapısının yansıdığı şiirlerinde Mara Hatun’a olan büyük tutkusunun rolü büyüktür. Eşleri arasında en değer verdiği ve güzel gördüğü Mara Hatun’a beslediği duyguları ifade etmek için kaleminden şu dizeler dökülür. Saki, getür, getür yine dünki şarabumı Söylet dile getür yine çeng ü rebabumı Ben var iken gerek bana, bu zevk ü bu safa Bir gün gele kim görmeye kimse türabum (Ey şarap sunan güzel, yine dünkü şarabını getir, yine çeng ve rebâbımı söylet de gönlüm neşelensin. Bu zevk ve safa ben hayatta iken gereklidir. Bir gün (nasıl olsa) kimse toprağını bile görmeyecek) 2. Fatih Sultan Mehmed Edebiyata, sanata ve bilime gösterdiği özel ilgiyle bilinen ve bu alanların gelişmesi için gayret gösteren Fatih Sultan Mehmed de şair kişiliğine sahip padişahlar arasındadır. Bir yanıyla devletin bekası için savaşçı, kahraman ve lider olurken diğer yanıyla da duygularını naif ifadelerle kaleme döken bir şairdir. Avni mahlasıyla şiirler yazan Sultan Mehmed, duygularını şiir yoluyla söylemede hiçbir sakınca görmemiş, sevdiği kadına kul olduğunu olduğunu "Bir şâha kulam ki kulı sultân-ı cihândır" diyerek hiç de kolay söylenmeyecek bir mısra kaleme almıştır. 3. II. Bayezid Şiirlerinde Adli mahlasını kullanan ve Amasya’da hat eğitimi aldığı Şeyh Hamdullah’ı İstanbul’a getirerek sanatın birçok dalına el uzatan II. Bayezid, divanı olan padişahlar arasındadır. Duygularının yansıması olarak kaleme aldığı şiirlerinin en önemlileri, kardeşi Cem Sultan ile arasındaki ilişkiyi ve mücadeleyi anlatanlardır. Cem Sultan’a yazdığı bu şiirler bir yönüyle tarihe ayna tutmaktadır. Şiirlerini topladığı Divanı 1890 yılında basılmıştır. 4. Cem Sultan Her ne kadar Osmanlı padişahı olmadıysa da şiir yazmadaki yetkinliğinden dolayı bu çalışmada Cem Sultan’a yer vermemek doğru olmazdı. Kardeşi II. Bayezid ile olan çekişmesinden dolayı İstanbul’dan ayrıldığı sırada çevresindeki şairlerle birlikte kaçması, onun şiire olan düşkünlüğünü gösterir niteliktedir. Fransa’da ve İtalya’da özlem içinde buruk bir hayat yaşayan Cem Sultan, şiirlerinde ardında bıraktığı annesine ve çocuklarına dair duyduğu özlemi şiirlerinde dile getirmektedir. Hele ki oğlu Oğuz’un Bayezid tarafından öldürülmesinden duyduğu ızdırap, şiirlerinde derin olarak hissedilir durumda. Batı’da Zizimi olarak anılan Cem Sultan, yazdığı Türkçe şiirlerin yanı sıra Farsça divan oluşturmuştur. Şiirlerini derlediği divanı 1989 yılında Ankara’da basılmıştır. 5. Yavuz Sultan Selim Osmanlı padişahları arasında şiir yazım konusunda en yetkin padişahlar arasında yer alan Yavuz Sultan Selim, padişahlık dönemi boyunca, şiirin, sanatın ve edebiyatın yaşaması adına özel ilgi gösterdi. Onun zamanında kültür etkinlikleri farklı bir boyut kazandı. Gittiği seferlerden yanında şairlerle dönmesi dönemin edebi hayatını önemli oranda canlandırdı. Selim ya da Selimî mahlasıyla Farsça şiirler yazan Yavuz Sultan Selim’in Türkçe şiirler yazdığına dair rivayetler de mevcuttur. Şiirlerinin toplandığı Farsça divanı 1888-1889 yılları arasında İstanbul’da, Alman imparatoru II. Wilhem’in emriyle de Berlin’de basıldı. 6. Kanuni Sultan Süleyman 46 yıllık padişahlık hayatına onlarca zafer, sefer ve yaşanmışlık sığdıran Kanuni Sultan Süleyman, edebiyatı ve sanatı hiçbir zaman ihmal etmedi. Kendini edebi alanda çok iyi geliştiren Sultan, Osmanlı saltanatında bulunduğu dönemde birçok yönüyle altın çağı yaşadığı gibi edebiyatta da Kanuni ile birlikte doruklara çıktı. Muhibbi mahlasını kullanan ve üç binden fazla şiiri bulunan Kanuni divanı olan şair padişahlar arasındadır. Günümüzde sıklıkla kullanılan ve devletin sıhhatinin önemini belirten o çok bilinen dizeler Kanuni’nin kaleminden şu şekilde döküldü: Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi Ayrıca eşi Hürrem Sultan’a beslediği aşk dolu yoğun duygularını kaleme aldığı şiirleri binlerce şiirlerini birçok yönüyle geride bırakmaktadır. 7. II. Selim Sarı Selim lakabıyla tanınan II. Selim şiirlerinde Selimî mahlasını kullandı. Edebiyat alanında yaptığı en önemli işlerden biri, daha şehzadelik günlerinden başlayarak çevresine şairleri toplamış olmasıdır. Ayrıca çok sayıda kitabı bulunan Sarı Selim, edebiyat içeriklileri başta olmak üzere kitaplara ilgi duymuş ve kitaplarını Selimiye Camii’ne vakfetmiştir. 8. III. Murad Edebiyata, eğlenceye ve keyfe düşkün olan III. Murad, duygularını naklettiği şiirlerini Muradî mahlasıyla kaleme aldı. Bir divanda topladığı şiirlerinin en güzel örneklerinden bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. 9. I. Ahmed Divan sahibi şair padişahlar arasında yer alan I. Ahmed Bahtî mahlasıyla şiirlerini kaleme aldı. Kösem Sultan’a olan yoğun hislerine tıpkı Kanuni’nin yaptığı gibi şiirlerinde hayat verdi. Beste ve güfte türü şiirleriyle şairlik yeteneklerini ortaya koyan I. Ahmed, ünlü İran şairi Hafız ve Faris’i yazmış olduğu şiire nazire söylemeye davet eder ve onlara meydan okurdu. Özellikle ordularının savaştan zaferle döndüğünde büründüğü hissiyatı şiirleriyle ifade ederdi: Minnet Allaha ki erişdi beşaret haberi Geldi can kulağına yine meserret haberi Mal u rızkıyle iki kal'a bırakmış küffar Erdi hoş peyk-i saba ile ganimet haberi (Allaha şükürler olsun ki müjde geldi, can kulağına mutlu haber ulaştı. Kâfir mal ve içindeki erzakıyla iki kale bırakmış, saba ulağı ile bu ganimet haberi bize ulaştı.) 10. III. Ahmed Lale devrinin getirdiği sanat ve edebiyat ortamının sağlanmasında önemli rol oynayan III. Ahmed, dönemin ruhunu kendi bünyesinde taşıyarak Ahmed ve Necib mahlaslarıyla şiirler kaleme aldı. Osmanlı Devleti’nin her yönüyle yeniliğe açık ve farklı padişahı III. Ahmed divan sahibi padişahlar arasındadır. 11. III. Mustafa Cihangir mahlasıyla duygularını şiirle hayat bulduran III. Mustafa’nın kaleme aldığı ünlü bir dörtlüğü vardır ki onunla ilgili araştırma yapan herkes mutlaka bu dizelere ulaşır. III. Mustafa’nın kaleminden o dizeler şu şekilde dökülür: Yıkılıptur bu cihân sanma ki bir dem düzele Devleti çarh-ı denî verdi kamu mübtezele Şimdi ebvâb-ı saâdetde gezen hep hezele İşimiz kaldı hemân merhamet-i Lem-yezele 12. III. Selim Divan sahibi şairler arasında Kanuni Sultan Selim ve Cem Sultan ile birlikte üzerinde en çok durulması gereken padişahlar arasında yer alan III. Selim, İlhami mahlasıyla şiirler yazdı. Devrinin özellikleri olan mahalileşmenin etkilerini III. Selim’i şiirlerinde görmek mümkündür. Divanında yer alan şiirlerini nasıl yazdığını ve neden İlhami mahlasını kullandığını uzun bir manzume ile anlatır. Şiirlerinin yanında farklı bir uygulamaya giderek şiirlerindeki kusurlar için özür diler. Günümüzde onun mahlasıyla saptanabilen altı Divan nüshası mevcuttur.

4

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png
bottom of page