top of page

Asya Kıtası

İpek Yolu tarih boyunca nasıl bir rol oynamış ve bu yolun modern dünyaya etkileri nelerdir?

20 Ocak 2025

İpek Yolu tarih boyunca nasıl bir rol oynamış ve bu yolun modern dünyaya etkileri nelerdir?

İpek Yolu, insanlık tarihinin en büyüleyici ticaret ağlarından biridir ve Çin'den başlayarak Avrupa'ya kadar uzanan geniş bir yol sistemini kapsar. Bu yol, sadece malların değil, kültürlerin, dinlerin, teknolojilerin ve fikirlerin de taşındığı bir köprü işlevi görmüştür. İpek Yolu'nun adı, Çin'de üretilen ve tüm dünyada büyük değer taşıyan ipekten gelir, ancak bu yol boyunca taşınan mallar çok çeşitlidir; baharatlar, değerli taşlar, metaller, kağıt, barut ve pusula gibi icatlar da bu yol üzerinden yayılmıştır. İpek Yolu'nun tarihi, Han Hanedanlığı döneminde başlar ve Tang, Song, Yuan hanedanlıkları döneminde altın çağını yaşar. Ancak zamanla, Osmanlı İmparatorluğu'nun yükselişi ve deniz yollarının keşfi ile önemini yitirir. Bu yol, tek bir rota değil, kuzey ve güney rotaları da dahil olmak üzere birçok yoldan oluşur. Kuzey rotası Orta Asya bozkırlarından geçerek İran ve Anadolu üzerinden Avrupa'ya uzanırken, güney rotası daha ılıman iklimlerden Hindistan ve Arabistan üzerinden Akdeniz'e varır. Ayrıca, deniz yolları da Çin'den Akdeniz'e kadar uzanan önemli ticaret hatları oluşturmuştur. Bu ticaret yolunun en büyük etkisi, farklı medeniyetler arasında kültürel bir köprü kurmuş olmasıdır. İpek Yolu, Budizm, Hristiyanlık ve İslam gibi dinlerin yayılmasında, sanatın, müziğin, yemek kültürlerinin, bilim ve teknolojinin paylaşılmasında merkezi bir rol oynamıştır. Örneğin, kağıt yapımı, barut ve pusula gibi Çin icatları, Batı medeniyetlerine bu yol üzerinden ulaşmıştır. Avrupa'da Rönesans'ın başlamasında bu bilgi alışverişinin büyük payı vardır. İpek Yolu'nun etkileri modern dünyada da görülmektedir. Küreselleşme fikri, kültürel ve ekonomik etkileşimlerin erken bir örneği olarak bu yolun mirasıyla doğrudan bağlantılıdır. Günümüzde Çin'in "Bir Kuşak, Bir Yol" girişimi, İpek Yolu'nun modern bir versiyonunu oluşturmayı hedeflemektedir. Ayrıca, bu tarihi yollar, turistik ve tarihi bir öneme sahip olarak, kültürel mirasın korunması ve tanıtılması açısından büyük değer taşımaktadır. Sonuç olarak, İpek Yolu sadece ticaretin değil, insanlık tarihinin ve kültürel evrimin de bir sembolüdür. Bu yolun mirası, bugün hala yeni ticaret yolları, kültürel etkileşimler ve ekonomik iş birlikleri için ilham kaynağı olmaya devam ediyor.

2

dk.

5 Soruda Hasan Sabbah ve Fedaileri

20 Nisan 2022

5 Soruda Hasan Sabbah ve Fedaileri

Dünya sinemasına konu olan ve hakkında çeşitli kitaplar yazılan Hasan Sabbah ve Fedaileri, günümüzde birçoğumuz tarafından tanınan tarihsel bir karakterdir. Evet, birçoğumuz ana hatlarıyla Hasan Sabbah’ı ve yaptıklarını biliyoruz ancak akla takılan birtakım soruların olduğunun da farkındayız. Bu çalışmamızda da Hasan Sabbah ve fedaileri hakkında akla takılan soruları kendimizce soru sorarak cevaplandırmaya çalışacağız. 1. Hasan Sabbah’ın Şia inancında güçlü bir makam olan İmam olma gibi bir hedefi var mıydı? Hasan Sabbah’ın edindiği dini misyon vesilesiyle öncelikle kendisini İslam’ın yeni peygamberi olarak sunduğu ve Şia inancında önemli bir makam olan İmam olma gibi amaçları olduğu çeşitli söylentilerle günümüze ulaşan iddialar arasında. Ancak tarihçi Bernand Lewis ve bazı tarihçiler Hasan Sabbah’ın imam temsilcisi olduğunu ve asla imamlık iddiasında bulunmadığını söylerler. Kendisini Nizâr’ın soyundan gelen imamın ortadan kaybolmasından sonra delil ve davet reisi olduğunu savunarak, aşama aşama öğrenmeye dayanan Ta’lim doktirinin ve Da’vetü’l-Cedide’nin kurucusu olarak etkin rol oynar. 2. Alamut’u kale olarak seçmesindeki amaç neydi? Hasan Sabbah ve stratejileri konusunda akıllara takılan bir diğer soru ise, daha düz, tarıma elverişli ve devletleşmenin daha rahat gerçekleşeceği bir zeminde devlet kurmak yerine neden sarp kayaların tepesinde bir kalede bulunduğudur. Bunun nedeni oldukça açıktır. Militarist bir yapı ve düzenli ordunu kurmanın zorluğunun ve karşısına çıkacak büyük devletlere direnemeyeceğinin farkında olan Hasan Sabbah, sarp, ulaşılması zor ve kayalık bir yeri merkez edinerek dış etkilerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalıştı. Esasen Hasan Sabbah’ın ideolojisi gereği de mekânlarının dağlar ve kaleler olması gerekliydi. Alamut Kalesi ele geçirildikten sonra surları sağlamlaştırıldı, dönemi içerisinde oldukça ileri yöntemlerle su kanalı ve gıdalar için soğuk depolar oluşturuldu. Bu şekilde kale uzun kuşatmalara direnecek güçlü bir mevzi haline getirildi. 3. Peki sadece kale içi yerleşimle mi sınırlı kaldılar, bu durum Haşhaşilerin hareket alanını sınırlamadı mı? Hasan Sabbah ve Haşhaşiler hakkındaki kısa makale ve çalışmaların barındırdığı kısıtlı bilgi haliyle akıllara bu soruyu getiriyor. Suikastçiler temel eğitimlerini her ne kadar Alamut’ta alsa da propaganda sürecinde İran’ın birçok yerinde hücre evleri oluşturuyorlardı. Bu vesileyle dağlık alandaki İsmaililer zamanla şehirlere inmeye başladı. Buna en iyi örnek ise, İsfahan’da faaliyet gösteren baş dai Abdûl Melik b.Attaş b. Ahmed, İsfahan yakınlarında bir davethane kurması ve bölgede tam otuz bin kişiyi Nizâri İsmailiğine kazandırmasıdır. Bununla birlikte İran düzlüklerine yerleşen Nizari İsmailileri, Selçukluların hakim olduğu bölgelerde vergi toplayarak maddi güç elde ediyorlardı. 4. Suikastçiler tarihe damga vuran eylemlerini nasıl gerçekleştiriyorlardı, özel bir stratejileri var mıydı? Vladimir Bartol’un “Alamut: Fedailerin Kalesi” adlı romanında her ne kadar suikastçilerin eğitimleri hakkında bilgi verilse de romanın bilimsel kaynak olarak kabul edilmemesi ve eğitimleri hakkında bilgilerin sınırlı olması bu soruya verilecek cevabın başlangıcını kısıtlıyor. Ancak kesin olan şudur ki, hançeri kurbanı göğsüne ne zaman ve nerede yerleştireceklerini çok iyi bildikleridir. Görevde gizlilik konusunda usta olan suikastçiler, suikast düzenleyecekleri kişilerin yanlarına seyis, öğrenci, hizmetçi, tüccar, vb. kılıklarda girer, gerekirse aylarca bekleyip doğru zamanda suikasti gerçekleştirirlerdi. Bununla birlikle suikast sırasında hedefleri dışındaki kişilere zarar vermemeye özen gösterirlerdi. Genellikle kaçmaya teşebbüs etmeyip, kurbanın korumaları tarafından yakalanarak öldürülmeyi seçerlerdi, çünkü böylesi bir ölüm onlar için övünç kaynağıydı. 5. Birbirleriyle düşman olan Hasan Sabbah ile Nizamülmülk bir dönem gerçekten dost muydu? Tarihi veriler Hasan Sabbah’ın Nizamülmülk ve hatta Ömer Hayyam ile arkadaş olduğunu doğrular nitelikte. Bunun dışında Hasan Sabbah ile Nizamülmülk’ün aralarında arkadaşlıktan öte bir dost samimiyetinin olduğunu gösteren güçlü rivayetler de mevcuttur. İkisinin birlikte eğitim aldığı ve kim daha önce makama ve servete erişirse onun diğerine yardım edeceğine dair karşılıklı yemin ettikleri söylenir. Nizamülmülk’ün vezir olmasıyla birlikte ettiği yemini yerine getirmek üzere Hasan Sabbah’a valilik teklif ettiği, ancak onun saraydan uzaklaşmamak için sarayda bir görev istediği, bu isteği kabul edildikten sonra Nizamülmülk’ün görevine göz diktiği de bu rivayetler arasındadır. Daha sonra iki büyük düşman haline gelen Nizamülmülk ile Hasan Sabbah’ın bir dönemler dost oldukları açıktır.

3

dk.

Haçlı Seferleri öncesi İslam dünyası ne durumdaydı?

26 Ocak 2022

Haçlı Seferleri öncesi İslam dünyası ne durumdaydı?

Haçlı seferleri arifesinde Müslüman coğrafyası siyasal ve mezhepsel bir birliktelik arz etmiyordu. Bölge birçok Arap emirlik, Selçuklulara bağlı Türk komutanlar, atabeylikler ve Selçuklu hanedan üyelerinin yönetimindeydi. Kuzey Afrika ile birlikte Filistin coğrafyasının bir bölümü ise Şii Fatımi Devleti’nin egemenliği altındaydı. Yine bölgedeki bazı kaleler, daha çok haşhaşi adıyla bilinen Nizari İsmaililerin elindeydi. Bu siyasal parçalanmışlık, bölge hakimlerinin farklı siyasal amaç ve çıkarlar peşinde koşmalarına neden oluyordu. Bu sebeple haçlılara karşı ortak hareket etme veya haçlıları ortak düşman olarak algılama gibi bir durum, ancak bölgenin tek bir siyasal yapı altında birleştiği dönemlerde mümkün olabilmiştir. Yakın Doğu’da toplum, dini inançlarına göre müminler ve zımmiler olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Zımmiler, yani Müslümanlar dışında kitâbî bir dine mensup olanlar, İslam devletlerinde ender bazı olaylar dışında takibata uğramıyorlar, baskı ve zulüm görmüyorlardı. Cizye adındaki vergilerini ödemeleri kaydıyla inanç hürriyetleri tanınıyordu. Özellikle doğu Hıristiyanları, Bizans döneminde bulamadıkları özgürlük ortamını İslam yönetimi altında bulmuşlardı. Ayrıca, her ne kadar cizye ödemek zorunda olsalar da, bu vergi Bizans döneminde ödedikleri vergilerin ağırlığının yanında önemsizdi. Bu sebeplerle zımmiler, yeni yöneticilerini memnuniyetle kabul ediyorlar, “kurtarılmak” gibi bir düşünceyi akıllarından bile geçirmiyorlardı. Bunlar zamanla Arapça’yı da dilleri olarak kabul ettiler; özellikle Suriye bölgesindeki Hıristiyanların büyük çoğunluğu Müslüman oldular. Müslümanlar fethettikleri bölgelerdeki kültürel çeşitlilikten yararlanmayı çok iyi bildiler. Yunanca bilen yerli halk, ister din değiştirerek Müslüman olsun, isterse kendi dininde kalmaya devam etsin, devletin idari kademelerinde kendilerine yer buldular. Antik Yunan felsefi metinlerinin Arapça’ya tercüme faaliyetleri bu şekilde başladı. Tercümeyle başlayan bilimsel etkinlikler tartışmaları, yeni felsefi akımları, teknolojik gelişimi, matematik ve tıp bilimlerinde çığır açacak kuram ve yöntemlerin ortaya çıkmasını sağladı. İslam dünyası bütünüyle bir entelektüel ortama dönüşmüştü; hem alimler, hem bilim tâlipleri İslam coğrafyasını baştan başa kat ederek rıhle seyahat denilen gezilere çıkıyor, bu seyahatler esnasında yeni alimlerle tanışıyor, onların kuramlarını öğrenerek kendilerininkilerle sentezliyorlardı. Tüm bu bilimsel faaliyetler, Haçlı Seferleri’nin ve coğrafi keşiflerin ardından Avrupa’da görülecek bilimsel ve felsefi atılımın da temellerini oluşturmuştur.

2

dk.

Kırım ile Osmanlı arasındaki ilişkilerde gerilim oluyor muydu?

29 Haziran 2021

Kırım ile Osmanlı arasındaki ilişkilerde gerilim oluyor muydu?

Elbette, yani her zaman tabî-metbû ilişkisi içerisindeki bütün devletlerde olan, görülen bir durum var. Sonuçta iktidarın doğasıdır. Hâkim konumda olan devlet, kendi çıkarlarına ya da bölge üzerindeki konumuna herhangi bir zarar verebilecek durumlara sessiz kalmaz. Osmanlı da bunun istisnası değil. Mesela Osmanlılara tabi olan Mengli Giray Han, 1476 yılında kuşku yok ki Osmanlı’nın da kuvvetini arkasında hissederek Altın Orda Hanlığı’na saldırmış, fakat bu saldırıda herhangi bir başarı elde edemediği gibi mağlup da olmuştu. Üstelik bu şekilde uyuyan yılanı da uyandırmıştı. Nitekim Altın Orda Hanı Seyyid Ahmed Han düşmanını mağlup etmekle yetinmemiş, ardından giderek Kırım’ı istilaya bile girişmişti. Burada mesela Osmanlıların tutumu öyle hemen Altın Orda ile savaşmak gibi bir tepkisellik şeklinde olmamıştır. Mengli Giray sebep olduğu kayıplardan dolayı yakalanıp İstanbul’a getirilerek Yedikule’de hapsedilmiş ve yerine kardeşi Nurdevlet Han getirilmiştir. Fakat sonra Osmanlı taraftarı olan Eminek Bey’in ricası üzerine Mengli Giray geri gönderilmiştir. Mengli Giray akıllı bir adamdır esasen. 1478’de yeniden Kırım hanı olduktan sonra II. Bayezid’in Akkirman Seferi’ne iştirak etmiş, Yavuz Sultan Selim’in kızı ile evlenip hem ona damat olmuş hem de kendi konumunu güçlendirmiştir. Nitekim onun Kırım’a parlak bir dönem yaşattığını söylemekte bir mahzur yok. Altın Orda Hanlığı’ nı ortadan kaldıran odur. Yine Moskova’ya da sefer düzenlemiştir. Tüm bunların yanında Kuzey Türkçesinin iyi bir şairidir, bunu da burada ekleyelim. Bu dönem Kırım yüksek zümre kültürünün, Osmanlı Divan kültürünün edebiyat ve dil zevkiyle bütünleşmesinin başlangıcıdır. Burada bir noktaya daha temas etmeden geçmemek lazım ki, Osmanlılar, Kırım Hanlığı ile Devlet-i Âliyye arasında oluşabilecek muhtemel gerilimlere karşı önlem de alıyorlardı. Mesela Sahip Giray Han tarafından teşkil edilen Kırım kapıkulu ordusu (bunlar Çerkez gibi Kafkas kabilelerinden ve ödünç alınan birkaç yüz yeniçeriden oluşurdu) Ortadoğu devletlerinde olduğu gibi Kırım hanına bağımsızlık ve mutlak otorite sağlayacak bir merkezî güç olmaktan çok, Osmanlı sultanına bağlılığını pekiştirmişti. Altın Orda’dan kalma ulus beyleri olan mirzaların baskısına karşı han bu güçlerle durur; ne var ki bu güçler aslında handan çok, Osmanlı sarayı tarafından yönlendirilirdi. Bu nedenle han, mirzaların baskısına karşı İstanbul’a giderek daha fazla bağımlı olmaktaydı. Yani bunun bir doğal sonucudur, İslam Giray zamanında Kırım’daki iç mücadele kapıkulu ile devlet idaresinde önderliği kaptırmak istemeyen zadegan arasında başlamıştı.

2

dk.

Kara Ocak: Bakü Katliamı'nda neler yaşandı?

20 Ocak 2025

Kara Ocak: Bakü Katliamı'nda neler yaşandı?

Kara Ocak ya da Azerice'de "Qara Yanvar", 1990 yılının Ocak ayında, Sovyet birliklerinin Bakü şehrine düzenlediği kanlı müdahaleyi anlatır. Bu olay, Sovyetler Birliği'nin çöküşüne giden yolda önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Bu yazıda, Kara Ocak olarak bilinen bu katliamın tarihsel arka planını, olayların seyrini ve sonuçlarını inceleyeceğiz. 1980'lerin sonuna doğru, Sovyetler Birliği'nde milliyetçi hareketler yükselişteydi. Azerbaycan'da, özellikle Dağlık Karabağ'ın statüsü konusunda Ermenistan ile yaşanan gerilim, bölgedeki etnik gerginlikleri alevlendirmişti. Azerbaycan halkı, Karabağ'ın Azerbaycan'a geri verilmesini talep ederken, Sovyet yönetimi bu talepleri bastırmaya çalıştı. Bu süreçte, Bakü'de büyük gösteriler ve protestolar düzenlendi. 19-20 Ocak gecesi Sovyet Ordusu, Bakü sokaklarına tanklarla, askerî zırhlı araçlarla ve silahlı birliklerle girerek sivillerin üzerine ateş açtı. Bu müdahale, Sovyetler Birliği'nin askerî gücünü göstermek ve Azerbaycan'daki milliyetçi hareketleri sindirmek amacıyla yapıldı. Resmi rakamlara göre, 147 sivil hayatını kaybetti, 800'den fazla kişi yaralandı. Ancak, bazı kaynaklar ölü sayısının çok daha fazla olduğunu iddia eder. Bu olay, Sovyet güçlerinin sivillere karşı toplu bir şiddet uygulaması olarak tarihe geçti. Olay, sadece Azerbaycan'da değil, tüm Sovyetler Birliği'nde büyük yankı uyandırdı. Azerbaycan halkı arasında Sovyet yönetimine karşı öfke ve direniş duyguları pekişti. Bu, bağımsızlık hareketlerinin hız kazanmasına yol açtı. Kara Ocak olayı, Sovyetler Birliği'nin iç çelişkilerini ve otoriter yönetimin sürdürülemezliğini gözler önüne serdi. Bu olay, Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecinde önemli bir katalizör oldu. Azerbaycan, 1991 yılında bağımsızlığını ilan etti ve Sovyetler Birliği'nden ayrıldı. Kara Ocak, bu bağımsızlık sürecinin sembolik başlangıçlarından biri olarak görülür. Dünya kamuoyu, Sovyetler Birliği'nin bu vahşi hareketine tepki gösterdi. Olay, Sovyetler Birliği'nin insan hakları ihlallerine dair uluslararası eleştirilerin artmasına neden oldu. Her yıl, Azerbaycan'da 20 Ocak, "Kara Ocak" olarak anılır. Anma törenleri, kurbanların anısına düzenlenir ve bu olayın unutulmaması için çeşitli etkinlikler gerçekleştirilir. Bakü'de, olayda ölenler anısına bir anıt dikilmiştir. Kara Ocak, sadece Azerbaycan tarihi için değil, Sovyetler Birliği'nin son dönemi ve modern dünya tarihi için de önemli bir dönemeçtir. Bu olay, askeri güçle halkın taleplerini bastırmanın ne gibi sonuçlar doğurabileceğini gösterirken, aynı zamanda milliyetçi hareketlerin ve bağımsızlık arayışlarının ne denli güçlü olabileceğine dair bir örnektir. Kara Ocak, unutulmaması gereken bir trajedi olarak, gelecek nesillere barışın ve demokrasinin değerini hatırlatır.

2

dk.

Rus tarihçiliğinin saptırdığı hadise: Basmacı Hareketi

11 Nisan 2022

Rus tarihçiliğinin saptırdığı hadise: Basmacı Hareketi

Güce hakim olanın ürettiği taraflı ve politik tarih anlayışın uluslararası alandaki en belirgin örneklerinden biri de “Basmacı Harekatı” olarak anılan ve Türkistan’da cereyan eden istiklal hareketidir. Türkmenistan, Başkırdistan ve Kırım’da gerilla tarzı faaliyet gösteren ve kendilerini “Vatan Müdafacıları”, “İslam Müdafaacıları” ve “Türkistan Azaldığının Askerleri” adlarıyla tanımlayan “Korbaşılar” Ruslar’dan bağımsız bir yönetim kurma hedefindeydi. Tarih yazıcılığının azizliğine uğrayan bu önemli harekatı ve tarih literatüründe oluşturulan kasıtlı yanlış algıyı sizler için yazdık. 1. Neden Basmacı adıyla anıldılar? Ne yazık ki disiplinlerin literatürüne yerleşen bazı adlandırmalar, bilimin asli görevi olan nesnelliği yakalayamamış ve ideolojilerin dar kalıplarının sınırlarından kendini sıyıramamıştır. Tarih literatürüne “Basmacı Hareketi” adıyla geçen ve etimolojik karşılığı, haydut, yol kesen, talancı ve yağmacı ifadelerine denk gelen bu adlandırma, Türkmenistan’da istiklal mücadelesi veren Türk unsurların giriştiği mücadelenin amacını saptırma hedefi gütmüştür. Çarlık Rusya döneminde Türkmenistan, Başkırdistan ve Kırım’da gerilla tarzı faaliyet gösteren gruplar için kullanılan ifade, aynı zamanda küçümseyici bir tavır takınmanın da karşılığıydı. Ruslar, bu hareket hakkında yaptıkları çok sayıda çalışmayla sistemli bir şekilde bilgi dağarcığı oluşturarak Türkmenistan’da verilen istiklal mücadelesinin gerçek yüzünün göz ardı edilmesini başardı ve kendilerini “Korbaşı Hareketi” olarak adlandırılan bu grubu tarih literatürüne “Basmacı” adıyla soktu. 2. Korbaşılar Hareketi’nin sosyal, siyasi ve ekonomik temelleri neydi? Belirli bir siyasal olgunun, siyasi aktivitenin veya girişilen silahlı mücadelenin, mevzunun gerçekleştiği topraklara has sosyal, ekonomik, siyasi ve coğrafi olgulardan bağımsız olarak değerlendirilmesi şüphesiz ki bize temelsiz ve yetersiz bilgiler sunacaktır. Bu nedenle “Korbaşılar Hareketi”ni değerlendirmek için, Türkistan topraklarında oluşmuş ve yüzlerce yıllık geçmişe sahip olan kültürün tecrübi sonucu olarak karşımıza çıktığını bilmemiz gerekir. Bahsettiğimiz bu tecrübi sonuç ise bağımsızlık ülküsüdür. Kendilerini “İslam Askerleri”, “Vatan Müdafacıları”, “İslam Müdafaacıları” ve “Türkistan Azaldığının Askerleri” gibi adlarla tanımlayan “Korbaşılar Hareketi”nin ideolojik muhtevası ise bu isimlendirmeler vesileyle kendini bizlere sunmaktadır. Bununla birlikte oluşan milli bilinç tesadüfi ve bir anda gerçekleşen bir şey değildi. Özellikle 1917 yılı sonrası gerçekleşen milliyetçi görüşe sahip Türk aydınlarının yaptığı çalışmaların halkta karşılık bulması, “Korbaşılar Hareketi”ni yükselten fikri değerlerdendir. Bu durum ayrıca “Korbaşılar Hareketi”nin bir çete hareketi olmadığının ve halkın bağımsızlık arayışı olduğunun açık kanıtıdır. Hareketin ekonomik temelli ateşleyicisi ise Rusya’nın Türkistan’ın genelinde uyguladığı pamuk politikasıdır. 3. Korbaşılar Hareketi’nin ulaşmak istediği hedef neydi? Çarlık Rusya döneminde başlayan ve Sovyet Rusya döneminde devam eden Kafkasya’da bulunan Türkleri kontrol altına alma ve asimile etme gayretleri Türkmenistan coğrafyasında literatürdeki adıyla “Basmacı Hareketi”nin doğmasına neden oldu. 1918 yılında Korbaşı Ergaş’ın önderliğinde başlayan ve kısa denilebilecek bir zamanda etki alanını arttıran bu mücadelenin ulaşmak istediği hedef kendini yöneten, Ruslardan arınmış, bağımsız bir devlet tahsis etmekti. Suçsuz Türkistanlıların öldürülmesi, Kızılordu ve silahlı Ermenilerin sürdürdükleri katliamların getirdiği olumsuz koşulların bağımsızlık arzusuyla perçinlenmesi mücadelenin temelini oluşturdu. Mevzunun amacını bir sloganla bitirmek gerekirse şu söz çok yerinde olacaktır: “Türkistan, Türkistanlılarındır” 4. Enver Paşa’nın hareketin başına geçmesi süreci nasıl etkiledi? Korbaşılar Hareketi Buhara, Fergana Vadisi ve Hive başta olmak üzere birçok yerde etkili olma gayretindeydi. Özellikle Fergana Vadisi’nde görev alan Mehmed Emin Beg, Şîr Muhammed Beg, Nur Muhammed Beg, Hal Hoca ve Korbaşı Parpi gibi önemli isimler mücadeleyi daha da sıkılaştırma hedefindelerdi. Ancak bu mücadelenin bedeli ağır oluyor, Ruslar ve Ermeniler tarafından yerleşim yerleri yakılıyor ve ağır kayıplar veriliyordu. Her ne kadar 1919’da Mehmed Emin Beg tarafından Fergana’da Fergana Hükümeti, 3 Mayıs 1920’de Şir Muhammed Beg tarafından da geçici Türkmenistan hükümeti kurulsa da uzun süreli olmadı ve ihtiyaç duyulan liderlik sorunu kendini ciddi anlamda gösterdi. Verilen mücadeleyi uzaktan takip eden Enver Paşa 2 Ekim 1921 tarihinde Buhara şehrine geçti, onun Buhara’ya ayak basması, Korbaşılar Hareketi’ni daha da körükledi. Elbette ki onun bu mücadeleye dahil oluşu çeşitli müzakereler sonucu gerçekleşti. Halk Buhara’da Enver Paşa’yı coşkuyla karşıladı ve Bolşevik kuvvetlerinden çekinmeyerek; “Yaşasın Turan, Yaşasın din-i Muhammediye, Yaşasın Enver Paşa sesleri semaya yükseldi. Enver Paşa Buhara’da bulunan basmacıların başı Lakaylı İbrahim’le görüşmesi sırasında esir alınsa da Afgan Kralı Amanullah Han’ın mektubu üzerine serbest bırakıldı. Bu süreçten sonra başarılı mücadeleler vererek Rusları kendilerine antlaşma talep edecek seviyeye getirdi. Ancak Enver Paşa’nın bu antlaşma teklifine karşı tavrı netti: “Sulh ancak Türkistan topraklarındaki Rus askerleri çekildikten sonra söz konusu olacaktır.” 5. Enver Paşa’nın şehit olmasından sonra mücadele nasıl seyretti? Sovyet Rusya, Korbaşılar Hareketi’ne can katan ve Rusların korkulu rüyaları haline gelen Enver Paşa’dan kurtulma planları yapıyordu. Takvimler 4 Ağustos 1922’yi gösteriyordu. Kurban Bayramı’nın ilk günüydü. Enver Paşa bugünü Satılmış köyünde geçiriyordu. Ancak Sovyet askeri müfrezesi bu sırada Enver Paşa’yı hazırlıksız yakaladı. Enver Paşa savaşmaktan geri durmadı. Yanında savaşacak cephane yoktu, ama süngüsü hala yanındaydı. Korkmadan sürdü atını düşman üstüne, yiğitçe savaştı ve açılan ateş sonucu şehit oldu. Enver Paşa’nın bu hazin ölümü, Korbaşılar Hareketi’nin sonunu getirecek diye düşünen Ruslar yanıldı. Korbaşılar mücadeleyi sürdürdü. Her ne kadar mücadeleyi sürdürseler de Enver Paşa’nın ölümü üzerine Ruslar daha da hakimiyet sağladı. Harekete destek veren Türkler hapislere atıldı ve çok geçmeden Basmacılığın birinci devri sona erdi. Ancak mücadele hala sona ermiş değildi. 1922’de başlayan ikinci dönemde mücahitler silah buldukça mücadeleye sürdürdü. Verilen mücadele yaklaşık 1935 yılına kadar devam etti. Ancak aynı yıl içerisinde Korbaşılar Hareketi Rusların üstünlüğüyle kesin olarak son buldu. 6. Hareket neden başarıya ulaşmadı? Fen ve matematik bilimlerinde olgular denklemlere bağlıdır. Varılacak sonuç ve sonuca gidilecek yol bellidir. Beşerin yaşantısında denklem çoğu zaman yoktur, hayat bazen mucizelere açıktır. Ancak öyle durumlar var ki beşer ile matematik arasında sonuca gitme yöntemi arasında hiçbir fark yoktur. Düşmanın uçağına, topuna ve tankına karşı senin makineli tüfeğin bile yoksa, düşman seni sinsice gafil avlarken sen düşmanın üzerine bir cesaret süngüyle gidiyorsan karşılaşılacak sonuç bellidir. İşte Korbaşıların başarıya ulaşamamasının bir nedeni budur. Bununla birlikte Korbaşıların aralarında düzenli birlik ile birlikte merkezi bir komutanlık kurma hususunda yaşadığı sorunlar, teknik yetersizlikler ile birleşince başarısızlık kaçınılmaz oldu. 7. Rus komutanları Basmacıları nasıl tanımlıyordu? Ruslar her ne kadar Korbaşılar Hareketi’ni tarih literatürüne yağmacı, bozguncu anlamına gelen Basmacılar adıyla soksalar da, birçok Sovyet komutanı ve aydını bu mücadelenin milli bir mücadele olduğunu itiraf etmiştir. Buna Rus cephesine mensup çok sayıda kişinin ifadeleri örnek gösterilebilir. Sovyet ordularının Türkistan cephesi kumandanı Frunze, Basmacılığın çetecilik olmadığını belirtirken, Sovyet komiseri olarak savaşlarda boy gösteren Skalov, “Basmacılık Türkistan halkının yabancı hakimiyeti karşısında milli isyanıdır” der. Örnekler daha da çoğaltılabilir. Türkistan’da Sovyet hâkimiyetini kuran Valeriy Kuybesev, Basmacılar Hareketi’nin yalnızca haydutluk kabul etmenin doğru olmayacağını ve onun siyasi bir inkılap olduğunu söylemiştir. Mevzunun asker ayağından son bir örnek verecek olursak, Ginzburg ve Vasilewskiy adlı Sovyet komiserleri de, “Basmacılığın gayesi, Türkistan’ı Rusya’dan kurtarmak ve zulümsüz bir Türkistan kurmaktan ibarettir” demektedirler. Ayrıca Sovyetlerin olaya dair arşiv belgelerini yayınlanmasına izin vermemesi, olayı kendi askerlerinin ifadeleriyle örtüşür mahiyete bürümektedir.

4

dk.

Anadolu’ya yalnız göçebe Türkler mi geldi?

29 Haziran 2021

Anadolu’ya yalnız göçebe Türkler mi geldi?

Anadolu’ya gelen Türkler’in büyük bir kısmı göçebedir. Ancak göçebe Türkler’in yanısıra önemli sayılabilecek miktarda yarı yerleşik ve tam yerleşik yaşayışta bulunan Türkler de gelmiştir. Divân-ı Lugat-ı Türk’teki yerleşik hayatla ilgili kelimeler ile Türkiye Türkçesindekiler karşılaştırıldığında birçoğunun aynı olduğu görülür. Faruk Sümer, göçebe Türkmenler’in haricinde birçok aydın, sanatkâr ve tüccarın da Anadolu’ya geldiğini belirtir. Anadolu’ya asıl yerleşik nüfus, XIII. yüzyılda Moğol istilası sonucu Türkistan’daki şehirlerin tahrip edilmesi üzerine gelmiştir. Türkmenler, Anadolu’ya gelirken çadırlarını, yetiştirdikleri hayvanlarını, göçebe ve şehirli yaşayışa ait kültürlerini, silah, kıyafet ve edebî değerlerini de beraberlerinde getirdiler.

1

dk.

Anadolu’ya ne kadar Türk geldi?

29 Haziran 2021

Anadolu’ya ne kadar Türk geldi?

IX. yüzyılın ortalarından itibaren Türkler, Anadolu’da yerleşmeye başlamışlardı. Asıl yerleşme ise Malazgirt savaşıyla oldu. Malazgirt’ten sonra Ana dolu ile Türkistan arasında bir göç kanalı oluştu. Türkmenler, büyük kitleler hâlinde Anadolu’ya gelmeye başladılar. Ancak ne kadar Türk’ün geldiğini tam olarak bilemiyoruz. Claude Cahen’e göre ilk başta gelenlerin çok gelişi bir anda olmamış, birkaç yüzyıl sürmüştür. Cahen, ilk göç dalgasının büyük miktarda olamayacağını söyler. Anadolu’ya Türkmen dalgalarından birisi XIII. yüzyılda Türkistan’ın Moğol istilasına uğramasından sonra gerçekleşti. Türkmenler, Anadolu’ya her zaman direkt olarak gelmediler. Bir kısmı Azerbaycan, Irak ve Suriye’ye gidip, bir müddet oralarda kaldıktan sonra Anadolu’ya geçmişlerdi. Türkmenler’in göçü XVI. yüzyılda Safevî Devleti’nin kurulmasına kadar de vam etti. Safevîler zamanında Türkistan ile Anadolu arasındaki bu göç kanalı kapandı. Türkler’in gelmesinden sonra Anadolu’nun yerli ahalisinden bir kısmı zamanla din değiştirerek Türkleşti. Ancak bu rakam çok büyük miktarlarda değildir. Selçuklu tarihçileri hiçbir zaman toplu ihtidalara (din değiştirme) rastlanmadığını belirtirler. Claude Cahen bu konuda, Türkler ile Rumlar’ın iyi ilişkiler içerisinde olduklarını, ancak bir kaynaşmanın olmadığını söylemektedir. XVI. yüzyılın sonlarındaki Osmanlı kayıtları incelendiğinde, bu dönemde Anadolu’da yerleşik hayata tam olarak geçmemiş yaklaşık 1 milyon Yörük/Türkmenin bulunduğu görülür. Sadece İç Anadolu’daki Ulu Yörük ile Güney doğu ve Güney Anadolu’da bulunan Dulkadir Türkmenleri’nin nüfusu 300 bin civarındadır. Ayrıca, bu yüzyıla gelindiğinde Türkmenler’in önemli bir kısmı yerleşik hayata geçmişti. Bu durumda olanların da nüfusu 1 milyonu geçmektedir. Bütün bunlar Anadolu’nun yerli halkı ile çok büyük oranda karışmanın olmadığını açıkça gösterir. Anadolu’ya gelen Türkler’in büyük bir bölümü Oğuzlar’a mensuptur. Oğuzlar’ın (Türkmenler’in) 24 boyunun tamamı Anadolu’ya geldi. Bunların dışında Türkler’in diğer kabilelerinden Kıpçaklar (Kumanlar), Peçenekler (Oğuzlar’ın 24 boyundan birisi olan Peçeneklerden başka bir kabiledir), Ak-hunlar (Eftalitler) ve Bulgarlar da Anadolu’ya gelmişlerdir.

1

dk.

10 Maddede 2. Abdülhamit’in Hicaz Demiryolu Projesi

4 Mayıs 2022

10 Maddede 2. Abdülhamit’in Hicaz Demiryolu Projesi

Osmanlı Devleti’nin ekonomik ve siyasi zorluklarla boğuştuğu bir dönemde, tamamlanması mucize olarak bakılan ve bizzat II. Abdülhamit’in önderlik ettiği bir komisyonun çalışmalarıyla yapımına başlanan, Osmanlı halkı kadar dünya Müslümanlarının da verdiği bağış desteğiyle yapılan Hicaz Demiryolu, dönemine göre yapılması oldukça güç bir projeydi. Yapımında askeri ve içtimai amaç güdülen bu proje, 1900-1908 yılları dönemin ekonomik şartlarına rağmen yabancı sermayeye bulaşmadan sekiz yıl gibi kısa bir sürede inşa edilerek imkansıza yakın olan bir işe imza atıldı. 1. Hicaz Demiryolu'nun yapım nedeni yalnızca askeri ve iktisadi değildi Ekonomik darboğazın içinde olan Osmanlı Devleti’nin büyük bir mali yük altına girerek oldukça önemli bir demiryolu ağı oluşturması istemesindeki ilk amaç esasen iktisadi gelir elde etmek ve askeri ihtiyaçların karşılanması olarak düşünülebilir. Ancak Hicaz’ın Osmanlı için teşkil ettiği önem iktisadi anlamda bu yükün altına girmeyi gerektirecek cinsten değildi. Eyaletin başlıca gelir kaynağı olan gümrük vergileri, bölgenin yönetim masraflarının çok altında kalmaktaydı. Bu açıdan bakıldığında bu önemli projedeki amacın iktisadi bir gelir sağlama amacıyla yapılmadığı görülmektedir. Hicaz Demiryolu'nun yapımındaki ana amaçlar askeri, siyasi ve dini içeriklidir. Böyle bir projenin tamamlanası her şeyden önce bölgeye askeri sevki hızlandıracak, olası ayaklanmaları bastırarak merkezi otoriteyi kuvvetlendirecekti. Bununla birlikte yapımın amacına dair asıl ön plana çıkartılan husus dini ziyaretlerin kolaylıkla yapılması yönündeydi. Bu yolun yapılmasıyla hac yolunda çekilen büyük zahmet ve zorluklardan kurtulunacaktı. Üstelik bu yol daha da güvenli bir yolculuk imkânı sağlayacaktı. Proje, aynı zamanda bir itibar meselesiydi. Bu vesileyle zamanda II. Abdülhamit’in İslam âlemindeki itibar ve nüfuzunu da kuvvetlendirecek, Müslümanların ortak bir eser ve amaç etrafında dayanışmasını sağlayacaktı. 2. İnşaat faaliyetlerinin gerçekleşmesi için Padişahın başkanlığındaki Komisyon-ı Ali kuruldu Bu devasa projenin hayata geçirilmesi, ancak sistemli bir çalışmayla mümkün olacaktı. Bu nedenle de inşaat organizasyonlarını yürütecek olan padişahın başkanlık edeceği Komisyon-ı Âli kuruldu. Padişahın altında ise Sadrazam Mehmed Ferid Paşa, Ticaret ve Nâfia Nâzırı Zihni Paşa, Mâbeyin ikinci kâtibi Ahmed İzzet Paşa, Bahriye Nâzırı Hasan Hüsnü Paşa ve Bahriye İmalât Komisyonu Reisi Hüsnü Paşa gibi isimler faaliyet gösterdi. 3. Proje maliyeti bütçeye çok ciddi bir yük bindirdi Osmanlı Devleti’nin dönem içerisinde içinde bulunduğu mali durum şüphesiz ki projenin yapımı için akıllarda soru işareti oluşturuyordu. Yerli ve yabancı kamuoyu bu anlamda projenin tamamlanmasının mümkün olmadığında hemfikirdi. Bununla birlikte Hicaz Demiryolu'nun tahmini maliyeti 4 milyon liraydı, yani yıllık bütçenin % 18’ini aşıyordu. Ancak projenin dini mahiyete bürünmesi ile birlikte gelecek bağışlar da projenin finansmanında önemli yer tuttu. İnşaatın başlangıcında ortaya çıkacak acil para ihtiyacını karşılamak üzere de Ziraat Bankası’ndan kredi alınmasına karar verildi ve ciddi maaş kesintileriyle giderler karşılandı. 4. Hicaz Demiryolu projesinin yalnız Osmanlılar’ın değil bütün Müslümanların ortak eseri olduğu yönünde propaganda faaliyetleri yürütüldü Projenin yalnız Osmanlıların değil bütün İslam âleminin ortak eseri olduğu yönünde oluşturulmaya çalışılan kamuoyu ve propaganda faaliyetleri sonuç vermeye başlamıştı. Bağış miktarının istenilen seviyeye ulaşması yönünde yapılan bu çalışmalarda din adamları, inançlı gazeteciler vb. unsurlardan faydalanıldı ve amaca ulaşıldı. Projeye dair mali gelirin üçte biri civarı bir oran bağışlardan elde edildi. 5. Çeşitli ülke Müslümanları projeye destek verdi Osmanlı Devleti, finansmanıyla, çalışanlarıyla ve kullanılan ürünüyle tamamıyla Müslüman yapımı bir demiryolu inşa etme arzusundaydı. Bu yönde oluşturulan kamuoyu çalışmalarıyla netice elde edilmeye başlanmıştı. Binlerce Osmanlı vatandaşının yanı sıra başta Hindistan, Mısır, Rusya ve Fas Müslümanları olmak üzere, Singapur, Güney Afrika, Endonezya ve bazı Avrupa’daki İslam cemiyetlerinden proje için bağış yağıyordu. Bu kitlesel katılımsa, Hicaz Demiryolu projesinin bütün dünya Müslümanlarınca benimsendiğinin açık kanıtıdır. 6. Demiryolunun yapımında farklı milletlerden çok sayıda mühendis görev aldı Her ne kadar Müslüman sermayeyle yapılma amacı güdülse de yabancı teknik destek almadan projeyi tamamlamak oldukça zordu. Bu nedenle projenin teknik işleri 1901’de Alman mühendis Meissner’e verildi. Onunla birlikte on yedisi Türk, on ikisi Alman, beşi İtalyan, ikisi Avusturyalı, biri Belçikalı ve biri Rum olmak üzere toplamda 43 mühendis projede görev aldı. Türk mühendislerin tecrübelenmesi üzerine ise yabancı mühendis sayısı giderek azaldı. Kutsal topraklardaki inşaatı tamamen Müslüman mühendisler gerçekleştirdi. 7. Hicaz Demiryolu bizzat II. Abdülhamit tarafından açıldı Projenin yapılması için tüm zorluklara karşı güçlü bir irade ortaya koyan II. Abdülhamit, Hayfa şubesiyle birlikte 1464 kilometreyi bulan Hicaz Demiryolu 1 Eylül 1908 tarihinde yapılan bir törenle bizzat kendi açtı. Bu açılışın ardından ise Hayfa-Şam arasında her gün, Şam ile Medine arasında ise haftada üç gün yolcu ve eşya taşımacılığına başlandı. 8. Birçok engele rağmen kısa denilebilecek bir sürede tamamlandı Her ne kadar projenin tamamlanmasındaki en büyük zorluk olarak mali konular görünse de bir o kadar daha zorlayan farklı beşeri unsurlar söz konusuydu. İnşaatın yapımı sırasındaki yüksek sıcaklık, su sorunu, arazi koşulları ve bedevi saldırıları süreci olumsuz etkiliyordu. Özellikle projeye karşı girişilen saldırılarda yalnızca 1908’de telgraf tellerine yapılan saldırı sayısı 128’i bulmuştu. Aynı yıl içinde yapılan bir baskınla da 300’e yakın Osmanlı askeri katledildi. Ancak buna rağmen bu zorlu inşaat dönemine göre oldukça kısa denilebilecek bir sürede tamamlandı. 9. Genişletilmesi II. Abdülhamid’in tahtan indirilmesinden sonra da devam etti Hicaz Demiryolu, yapılışında ve sürecin yürütülmesinde büyük rol oynayan II. Abdülhamit’in tahtan indirilmesinden sonra çeşitli dönemlerde genişletildi. Akkâ-Beledüşşeyh, Afûle-Lüd, Vâdiüssûr-el-Avca, et-Tin-Beytülhanum, şube hatları ve Kademişerif’ten Şam’a döşenen raylarla yolun uzunluğu 1750 kilometreye kadar uzadı. 10. Hicaz Demiryolu'nun getirdiği kazanımlar Hicaz demiryolunun tamamlanması Osmanlı Devleti’nin kalan kısa ömrüne rağmen, askeri, iktisadi, sosyal ve siyasi birçok alanda çeşitli kazanımlar elde etmesini sağladı. Havran, Kerek ve Cebelidüruz olayları bu yol sayesinde kısa zamanda bastırıldı. Hicaz ve Yemen bölgesine askeri sevkiyat bu yolla taşındı ve 1914’te 147.587 askerin sevki bu yolla sağlandı. Yine I. Dünya Savaşı sırasında da bölgeye ulaşım ve bölgedeki kutsal emanetlerin İstanbul’a taşınması bu yolla gerçekleşti. Demiryolu, yiyecek, kömür, hayvan vb. ürünlerin taşınmasında kolaylık sağladı. Bölgesel ticaret hareketlendi. Ancak elbette ki bazı konularda sorunlar yaşandı ve beklentiler karşılanamadı.

4

dk.

Yahudiler için Kudüs neden önemlidir?

6 Nisan 2022

Yahudiler için Kudüs neden önemlidir?

Yahudi kaynaklarında Yeruşalim diye bilinen Kudüs Yahudilerin kıblesi, kutsal şehridir. Yahudilere göre Kudüs ile Yahve arasında özel bir bağ vardır. Tanrı bu şehri kendi şehri olarak seçmiştir ve ebedilik bu şehirde yaşar. Yahudi kutsal metinlerinde Kudüs şehrini ifade etmek için pek çok isim ve sıfat mevcuttur. Yahudi ibadet ve dualarında Kudüs önemli yer tutmaktadır. Kudüs kıbledir ve tüm Yahudilerin ibadet sırasında Kudüs’e yönelmeleri gerekmektedir. Günlük dualarda Kudüs sürekli hatırlanır. Rabbiler Kudüs’ün dünyanın merkezi olduğunu, tüm dünyanın Siyon’dan yaratıldığını, göklerin kapısının Kudüs olduğunu, Hz. Âdem’in yaratılması için yeryüzünden alınan toprağın Kudüs’ten alındığını belirtmişlerdir. Yahudiler gelecek bir zamanda Mesih’in geleceğine ve Yahudilerin yeniden Kudüs’ü ele geçirerek devlet kurarak Kudüs’ün yeniden eski ihtişamına kavuşacağına inanırlar. Kudüs’le ilgili eskatolojik bilgiler, Yahudi düşüncesinde ahir zamanda evrensel egemenlik ve Kudüs’ün dünyanın kraliyet başkenti olduğunu anlatmaktadır. Başlangıçta Kudüs İsrailoğulları için sıradan bir şehir olmuştur. Hz. Musa’nın halefi Hz. Yuşa bu şehri ele geçirse de sonra onu, uğrunda savaşılacak bir şehir görmediğinden olmalı ki bırakmıştır. Kudüs, İsrailoğulları’nın gündemine Hz. Davud ve oğlu Hz. Süleyman ile birlikte girmiştir. Hz. Davut şehri ele geçirmiş ve onu başkent yapmıştır. Hz. Süleyman zamanında şehre mabet yapılmış ve Yahudiler için kutsal sayılan sandık buraya getirilerek mabedin “kutsalların kutsalı” adlı odasına konmuştur. Bununla da Kudüs dini bir anlam ifade etmeye başlamış, yalnızca siyasi merkez değil aynı zamanda dini bir merkeze dönüşmüştür. Kudüs’ün kutsallaşması Hizkiya (M.Ö. 727–697), Yoşiyahu (M.Ö. 640–609) ve Babil Sürgünü (M.Ö. 586-538) zamanında aşamalı olarak gerçekleşmiştir. Bir zamanlar Yehuda Devleti’nin başkenti olup sadece bu devletin vatandaşları için özel olan Kudüs, vatanı sembolize eden bir şehir kimliğine bürünerek Yahudilerin tamamı için manevi bir merkeze, kıbleye dönüşmüştür.

1

dk.

Türkler geldiğinde Anadolu’da kimler vardı?

29 Haziran 2021

Türkler geldiğinde Anadolu’da kimler vardı?

Selçuklular, Anadolu’ya geldiğinde burada Rumlar, Ermeniler, Süryaniler ve Araplar vardı. Ancak Bizans Anadolu’nun tek hakimiydi. İlk Türk akınlarının başladığı sırada Ani, Van, Lori ve Kars’ta Ermeni prenslikleri bulunuyordu. Bizans İmparatorluğu, II. Basilios’un 1021’deki Doğu Anadolu seferlerinden itibaren bu bölgedeki Ermeni prensliklerini ortadan kaldırdı. Son Ermeni prensliği de 1064’te Selçuklular’ın korkusundan Bizans’a tâbi oldu. Bizans İmparatorluğu, Ermeni prensliklerinin siyasî hakimiyetlerine son verdikten sonra, önemli miktarda Ermeni nüfusunu sürgün ederek İç Anadolu’ya yerleştirdi. Bizans, Ermeni ve Süryaniler’i Ortodoksluğu kabule zorluyordu. Bu yüzden söz konusu halklar, Anadolu’nun Türkler’e karşı müdafaasında Bizanslılar’a yardım etmedi. Ermeni tarihçi Urfalı Matheos ile Süryani tarihçi Mihael’in eserlerinde Bizanslılar’a karşı olan bu kinin izleri görülür. Süryani Mihael’in şu sözleri bu durumu açıkça göstermektedir; “Türkler, şerir ve rafın Rumlar gibi kimsenin dinine ve inancına karışmıyor; hiçbir baskı ve zulüm düşünmüyorlardı”. Anadolu’da bu milletlerin dışında bulunan bir diğer topluluk da Hristiyan Türkler’di. Bizans, Selçuklular’ın akınlarına karşı Balkanlar’a yerleşmiş ve burada Hristiyan olmuş Oğuz (Guz), Kıpçak (Kuman) ve Peçenek Türkleri’ni zaman zaman Anadolu’ya getirip iskân ederek, bir savunma hattı oluşturmaya çalışmıştı. Bilhassa Bizans İmparatoru Laskarides ve Paliologlar zamanında Hristiyan Türkler geniş ölçüde Anadolu’ya getirildi. Hristiyan Türkler’in önemli bir kısmı zaman içerisinde Müslümanlaşmışsa da, bir kısmı günümüze kadar Hristiyan kimliklerini devam ettirdiler. Hatta Yunanistan’la yapılan nüfus mübadelesi sırasında Hristiyan oldukları için bu Türkler’den de gönderilenler oldu.

1

dk.

Hukuki açıdan bakacak olursak, Kırım'ın nasıl bir statüsü vardı?

29 Haziran 2021

Hukuki açıdan bakacak olursak, Kırım'ın nasıl bir statüsü vardı?

Kırım Hanları hutbeyi Osmanlı sultanı adına okutur ve parayı kendi adlarına bastırırlardı. İslam Giraydan sonra özellikle Giray Han devrinde bu bağımlılık daha da arttı. Altın Orda ananesi olarak emirnamelerde ve yazışmalarda hâkimiyet sembolü olarak damga kullanılır ve orduda ve törenlerde Gökbayrak taşınırdı. Kırım hanları beş tuğlu idi ve bundan dolayı da Eflak-Boğdan voyvodası ile birlikte Hidiyâne unvanını taşıdıkları protokolde, imparator olma vasfına hâiz olan sultanın hemen altında sadrazamla aynı mevkide yer alıyorlardı. Fakat bu mesele sıklıkla tartışma konusu olduğu için mesela padişahın yer almadığı seferlerde buna bağlı bazı sorunların ortaya çıktığından haberdarız. Kırım Hanlığı Osmanlı idare sistemi içinde tıpkı Erdel (Transilvanya) Krallığı, Eflak-Boğdan gibi mümtaz eyaletlerdendi. Mümtaz eyalet ne demektir? Bunu bugün anlatmak için çağdaş bir örnek vermek gerekirse, eski Doğu Bloku Varşova Paktı üyeleri gibi düşünmeliyiz. Silahlanma konusunda belirli sınırlamalar vardır ve kesinlikle Devlet-i Âliyye’nin koyduğu normlar geçerlidir. Kırım süvari ülkesidir. Kırımlılara ağır ateşli silahlar kullandırılmaz, hafif ateşli silahlara izin verilir ve burada yerli askerin yanında asıl silahlı kuvvet sancaktaki yeniçeri garnizonudur. Merkezden, İstanbul’dan tayin edilen kadılar hukuk işlerini düzenlerler, ama bunun yanı başında yerli ulemanın kadı naibi olarak ve bürokraside çok önemli rolü vardır. Nitekim Kırım yarımadası daha ahidnameden, yani II. Mehmed’in ilhakından evvel Osmanlı ülkesine önemli ölçüde âlim ve fakih sevk eden bir bölge olarak tanınır. Gene aynı şekilde Kefe sancağından gelen bazı görevliler de vardır. İki devlet arasındaki tabiiyyet ilişkilerini analiz ederken bunu göz ardı etmemek gerekir. Bir kere Kırım Hanlığı özellikle dış politikası noktasında Osmanlı sultanlarının çıkar ve eylemleriyle paralel hareket etmeye dikkat etmiştir. Yine üç yüz yıllık Osmanlı egemenliği sayesindedir ki, Kırım Hanlığı’nın devlet teşkilatı ve iktisadi, toplumsal durumunda göçebelikten yerleşik tarım toplumuna doğru bazı değişmeler görülmüştür. Ayrıca 15- asır sonuna kadar Kırım hanlarının belirli bir veraset sistemi olmadığından, süregelen taht kavgaları da Osmanlı döneminde bitmiştir. Bu bakımdan Kırım’daki Osmanlı idaresinin bir anlamda hanlık için istikrar temin ettiği de söylenebilir. Doğal olarak hanlığın Devlet-i Âliyye’ye karşı yükümlülükleri de vardır. Aralarındaki tabiiyet ilişkisinin hukukî karşılığı olarak elbette hanlığın Osmanlı hanedanına karşı birtakım sorumlulukları vardı. Mesela Kırım ordusu, yardımcı hafif süvari kıtalarıyla Osmanlı savaş gücünün önemli bir kısmını meydana getirmekteydi. 16. ve 17. asırlarda Osmanlı ordusunun seçkin atlı birlikleri Kırımlılardan oluşmaktaydı. Şimdi genel olarak şöyle bir baktığınızda Kırım’ın bu anlamda âdeta sürekli bir sefer ve seferberlik halinde olduğunu görürsünüz. Her yetişkin erkek süvariydi ve gerek Avrupa cephesi, gerekse İran harbinde Osmanlı ordusunun en büyük desteği de bu hafif süvari kuvvetleriydi. 16. asır sonlarında Don ve Zaporojye Kazaklarının ateşli silahlarla donatılması, Kırım ordusunu bu cephede müşkül duruma sokmuştu. Diğer yandan sonuçsuz İran harplerinin insan eritmesi, Kırım Hanlığı’nı Bab-ı Âli’den daha evvel, orduda ve diğer alanlarda Avrupa usulü reforma sevk etti. Burası tabi Kırım Hanlığı’nın kendini geliştirme iradesi ve hatta tabir yerindeyse bir anlamda bağımsızlık eşiğini göstermesi açısından çok enteresandır. Nitekim daha 18. asırda Kırım ordusunun düzenlenmesi için Rus teknisyenler hanlık bünyesine celbediliyor ve hatta bizzat Şahin Giray, kalgaylığı (veliahtlığı) sırasında Rusya’da askerlik tahsil ediyordu. Fransız edebiyatından çeviriler ve hayat tarzındaki değişiklikler bunu izledi, Baron de Tott’un gözlediği gibi sarayda oynanan Moliere oyunları da bu cümledendi. Osmanlı’nın Kırım üzerinde somut diyebileceğimiz etkilerine gelince; Kırım’ın Osmanlı’dan her anlamda etkilendiğini söylemekte herhangi bir sakınca yoktur. Mesela bilhassa 16. asırda Kırım yarımadasında klâsik Osmanlı mimarisinin etkileri görülmektedir. Bunu Gözleve’deki camide, Hansaray içindeki yazıtlarda görmek mümkündür. Yine Kırım hanlarının ikametgâhı Hansaray, Topkapı Sarayı’nın bir taklidi niteliğindedir. 18. yüzyıldaki yeniden biçimlendirme ve ilâveler de böyledir. Bahçesaray şehri de bu saray etrafında gelişmiştir. Daha 15. asırdaki eserlerde artık Anadolu mimarisinin etkileri çok açık bir biçimde göze çarpmaktadır. Kuşkusuz Osmanlı etkileri bu kadarla sınırlı değildir, mesela Kırım halkının mutfak zevki, bilhassa Bahçesaray’da, Osmanlı Anadolu ülkesiyle, Balkanlar’la büyük bir benzerlik içindedir ve bu konuda bir yabancılaşma görülmez. Bu ülkenin, Rus Çarlığı tarafından ilhak edilmesinden, yani 1783’ten sonra da Osmanlı ülkesiyle yakın ilişkileri olmuştur. Siyasi açıdan kopuş sürecinin başlaması ve hız kazanması iki taraf arasındaki ilişkileri sona erdirmemiş, belki bu durum ilişkilerin daha da yoğunlaşması gibi bir sonuç da ortaya koymuştur. Her şeyden evvel Osmanlı coğrafyasına çok büyük ölçüde göç yöneldiği görülmektedir bu dönemde. Ayrıca Kırım Türklerinin yine Osmanlı ülkesine eğitim için gittiği de görülmektedir. Kırım Savaşı’ndan sonra gene büyük bir göç dalgasıyla Bulgaristan ve Romanya’da Dobruca bölgesi Kırımlılarla dolmuştur. Mithad Paşanın bu iskânda büyük bir rolü vardır. Şunu belirtelim; Kırım yarımadasının eğitim konusundaki bağı sadece Müslüman din görevlisi, medrese konusunda da değildir. Askeri okula giden, hukuk eğitimi gören, Darülfünunda, Tıbbiye’de okuyan gençler de her zaman olmuştur. Bunu da eklemek lazım. Dil meselesi var bir de, tabii onu da unutmamak gerekiyor. Sovyet devrinden evvel Kırımlı münevverlerin Osmanlıca diyebileceğimiz İstanbul lehçesi ve jargonu ve yazı diliyle çok iyi yetiştirildiklerini biliyoruz. Hatta uzun bir dönem Kırımlı münevverler içerisinden, yaşlıların İstanbul Türkçesini çok iyi kullandıklarını bizzat hatırlıyorum. Yerel lehçenin hâkim olması Sovyet devrine ait bir gelişmedir.

3

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png
bottom of page