top of page
İslam Tarihi
24 Ocak 2025
Varaka bin Nevfel kimdir ve İslam Peygamberi Muhammed ile olan ilişkisi nasıldır?
Varaka bin Nevfel, İslam tarihinde özellikle İslam Peygamberi Muhammed'in hayatının ilk dönemlerinde önemli bir rol oynamış bir figürdür. Mekke'de doğmuş olan Varaka, Kureyş kabilesinden Esedoğulları kolunun bir üyesiydi ve Hatice bint Hüveylid'in amcasının oğluydu. Varaka, genç yaşlarında Hristiyanlığa ilgi duymuş ve Suriye'ye giderek Nasturi rahiplerinden dini eğitim almıştır. Orada Tevrat ve İncil'i inceleyerek, Arapça ile birlikte İbranice ve Aramice de öğrenmiştir. Bu dönemde, Hristiyan ilahiyatı, tarihi ve felsefesi konusunda derin bilgi edinmiştir. Mekke'de Varaka, putperestlikten uzak durarak Haniflik inancını benimsemiştir. Hanifler, İbrahim'in tevhid inancına bağlı kalarak tek tanrıya inanırlar. Bu durum, Varaka'yı Mekke'de saygı duyulan ve bilgi sahibi bir alim yapmıştır. Varaka'nın dini görüşleri ve bilgisi, onu Muhammed'in ilk vahiy sürecinde önemli bir rehber haline getirmiştir. Muhammed, ilk vahiy deneyimini yaşadığında, Hatice onu Varaka'ya götürmüştür. Varaka, Muhammed'in gördüğü meleğin Musa'ya gelen melek olduğunu ve onun beklenen son peygamber olabileceğini ifade etmiştir. Varaka, Muhammed'e destek vererek, onun peygamberliğini onaylamış ve "Keşke senin bu işin için sağlıklı kalacak olsam da sana yardım edebilsem" diyerek, Muhammed'in gelecekteki zorluklarını öngörmüştür. Varaka ayrıca Muhammed ile Hatice'nin evliliğinde şahitlik yapmıştır ki bu da onun Muhammed'in hayatındaki önemini gösteren bir başka örnektir. Ancak, Varaka Muhammed'in peygamberlik ilanından kısa bir süre sonra, yaklaşık 610 yılında yaşlılıktan dolayı vefat etmiştir. Varaka'nın ölümü, Muhammed için büyük bir kayıp olmuştur çünkü Varaka, Muhammed'in peygamberliğini destekleyen ve onaylayan nadir kişilerden biriydi. Varaka'nın ölümünden sonra, bazı hadislere göre, Muhammed'e bir süre vahiy gelmemiştir. Bu dönem, "İnkıta-ı Vahy" olarak bilinir ve Muhammed'in bu süreçte ruhsal ve manevi destekten yoksun kaldığı düşünülür. Bu durum, Varaka'nın İslam'ın doğuşundaki önemini ve etkisini daha da belirgin hale getirir. Varaka bin Nevfel'in hayatı ve Muhammed ile olan ilişkisi, İslam'ın nasıl doğduğunu ve yayıldığını anlamak isteyenler için derinlemesine bir bakış açısı sunar. Onun hikayesi, İslam'ın tarihi ve dini bağlamını anlamada önemli bir kaynak oluşturur.
2
dk.
6 Temmuz 2024
İbrahimi dinlerde ilk insan olarak kabul edilen Adem kimdir?
Adem, İbrahimî dinlere göre Tanrı tarafından yaratılan ilk insandır. Bunun yanı sıra Adem, tüm insanlığın ve onların yaratıcılarıyla olan ilişkilerinin bir sembolü olarak da görülebilir. Hristiyanlığa göre günah, Adem aracılığıyla dünyaya girmiştir. O, insanlığı doğası gereği günahkar yapardı. Bu nedenle Tanrı, insanları vaftiz ve çarmıha gererek özgür kılmak için İsa şeklinde Cennetten indi. İslam genellikle günahın dünyaya insanlar aracılığıyla girdiği fikrine bağlı kalmaz. İslam'a göre Adem, Allah tarafından Cennette günah işlemesi için yaratıldı, böylece insanlar yeryüzünde yaşayabilsinler. İnsanlar Allah'ın bütün sıfatlarını yeryüzünde yaşayabilirler. Ancak insanın Cennet fikrini oluşturabilmesi ve geri dönüşü özleyebilmesi için önce cennette yaratılmış olması gerekir. İnsan soyunun izini Adem'e kadar götürmeye çalışan İncil'de verilen gerçek tarihler, Yaratılışçılığı doğurmuştur. İnsan ırkının Adem'e kadar dayandığı fikri, ayrıca İslam'a Kur'an ayetleri ile girmiştir. Michelangelo'nun Adem'in Yaratılışı freski Mitolojik köken ve Etimoloji Babil sürgünü, Tevrat anlatılarının dili ve kaynakları konusunda özel bir öneme sahiptir. Tevrat'ta kullanılan dilin kök ve kaynağının Sümer uygarlığına dayandığı ifade edilir. Sami ırkın Mezopotamya bölgesine gelmesi ve varlığını sürdürmesiyle Yahudi ve Hristiyanların kutsal kitaplarına Mezopotamya uygarlıklarına ait bir takım düşünce, inanış ve mitler de girmiştir. Yaratılış mitosu ve Tufan öyküsünde görülebileceği gibi Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımlarda net bir şekilde Mezopotamya'ya ait mitolojik unsurlar görülmektedir. Ancak Kitab-ı Mukaddes yazarları Mezopotamya’ya ait mitleri aynı şekilde değil, değiştirerek, eklemelerde bulunarak ve bir takım mitleri birbirine katarak, eklektik şekilde bir araya getirmişlerdir. İbranicede “kızıl toprak” anlamına gelen Adam, Sanskritçede “Ada-Nath”dır ve “ad” kelimesi o dilde bütün kelimelerin önüne geldiğinde ilk anlamına gelmektedir. Türkçede ata diye kullanılan kelime pek çok eski kültürde aynı ses yapısıyla ve aynı anlamda kullanılmıştır (örneğin Samoa dilinde tata, Siyu dilinde atey). Sümer mitolojisinde yaratılmış ilk insan ve ilk kral olan Adapa'nın diğer bazı unsurlarla birlikte isimsel olarak da Adem anlatılarının kökenini oluşturduğu düşünülmektedir. Adem'in çamurdan, eşinin ise kaburga kemiğinden yaratılması (Nin-Ti), cennetten kovuluş, yasak meyve, yılan, Adem’in bin yıla yakın yaşaması vb. temaları Sümer efsaneleri ile örtüşen motiflerdir. Hristiyanlıkta Adem Adem kıssası Eski Ahit'in Tekvin (Yaratılış) bölümünde anlatılır. Hristiyanlıkta Adem'in cennette işlediği o ilk günah, büyük bir öneme sahiptir. Aynı zamanda insanın ölüm sebebi olduğuna inanılır. Daha sonra Batılı din dışı filozofları da etkilemiş ve kapitalizmin temel önermelerinden biri haline gelmiştir. Adem'in eylemi, Hristiyan öğretilerine göre, insanların doğuştan günah işleme arzusu olduğunu gösterir. Adem'in günahı yüzünden tüm çocukları kusurlu bir tabiatla doğarlar. Hristiyan inanışına göre Adem'in günahı tüm insanlığa geçmiştir ve İsa, bu günahı kaldırmak için gelen "Tanrı Kuzusu"dur, kendisini bu günah için feda etmiştir. Onun ölümüyle, insanlar artık günahlarının bir sonucu olarak ölmek zorunda kalmayacaklardı. Hristiyanlığın ilk yıllarında, Adem'in günahı nedeniyle insanların şeytana ait olduğuna inanılıyordu. İsa kendini feda ederek Şeytan'a fidye ödemiş olur ve insanlık yeniden özgür olur. (fidye teorisi). Alternatif olarak, "Tatmin edici teori", insanların ahlaki düzeyde Tanrı'ya borçlu olduğunu belirtir. Tanrı mükemmel olduğu ve insanlar olmadığı için, insanlar ve Tanrı birlikte yaşayamazlar. İnsanlar bu fidyeyi ancak canlarını vererek ödeyebilirdi. Tanrı ölümden kaçınmak için İsa kılığında yeryüzüne indi ve onun yerine öldü. İnsan olduğu için fidyeyi ödeyebildi ve Tanrı olduğu için ölümden sağ çıkabildi.(memnuniyet teorisi). Hristiyanlar Adem’in yasaklanan ağaca yaklaştığı için büyük günah işlediğine, Tanrı’nın öfkesiyle karşılaştığına, günahının yeni doğan her çocuğa geçtiğine, bu sebeple günahkar olarak doğduklarından dolayı ancak vaftiz ve çarmıh edilerek cehenneme girmekten kurtulduklarına inanırlar. Bu günah inancı, Hristiyan felsefesi ve kültürünün ana fikrini oluşturur. Hristiyanlık inancında insan kötülüklerin içerisinde rehbersiz, günahı ile baş başa bırakılmıştır. İlk Günah fikri, Hobbes gibi batılı seküler düşünürleri de etkiledi. İnsanların doğaları gereği kötü olacağı ve herkese karşı genel bir hareket etme dürtüsüne sahip olacağı fikri (herkesin herkesle savaş/bellum omnium contra omnes) ilk günah fikrine dayanmaktadır. İslam'da Adem Müslümanlar, Adem'in yaratılmış ilk insan ve ilk peygamber olduğuna inanırlar. Kur'an'da, Adem'in çamurdan yaratıldığına, Allah'ın ona diğer varlıklara öğretmediği isim koymayı, manalarını bulmayı öğrettiğine inanılır. Sonra bedenine ruhu üflediğini söylenir. Allah, meleklerin ona karşı secde etmesini istemiş, fakat İblis kibrinden ötürü ona secde etmemiştir. İblis bu yüzden cennetten kovulur. Kur'an'da Adem ile eşinin aynı nefsden yaratıldığı ifade edilir. Adem ve Havva cennette Allah'ın kendilerine yaklaşmalarını yasakladığı yasaklanmış bir ağaçtan Şeytan'in onlara yalan söyleyerek kandırmasıyla meyve yerler. Bunun üzerine cennetten kovulurlar. Cennet bahçesinin ahiretteki cennetle aynı olup olmadığı ulema arasında tartışılır. Kısas-ı enbiyâ göre, yaşamakta oldukları Adn cennetinden Adem Serendip adasına (Srilanka), Havva ise Etiyopya’ya indirilir. Daha sonra Mekke'de Arafat dağında buluşurlar. Bu kıssa, İslam kültüründe önemli bir yer kapsamaktadır. Adem'in 1000 veya 2000 yıl yaşadığına dair Yahudilerin inancı Kur'an'da zikredilmez, İslamiyet'e hadislerle girmiştir. Buhari ve Müslim gibi güvenilen hadis kaynaklarına göre Adem'in boyu 60 ziradır (yaklaşık 35-48 metre). Tevrat'a göre Adem'in soyağacı.
3
dk.
27 Ocak 2022
Haricilik nedir?
Hâricîlik, İslam’ın erken dönemlerinde, özellikle Hz. Ali döneminde Müslümanlar arasında ortaya çıkan, Müslüman toplumun ana bünyesinden koparak ayrışan ilk farklılaşma hareketidir. Hariciliğin kökleri, esasında Hz. Osman dönemine dayanır; zira bu hareketin ilk liderlerinin, Hz. Osman dönemindeki muhalefet hareketi içinde etkili oldukları görülür. İlk dönemler farklı bir siyasal grup, hatta mezhep olarak ortaya çıkan Haricîlik, gelişen hadiselerle birlikte sonraki süreçte, özellikle siyasal görüşlerinin itikâdî boyutlar kazanmasıyla birlikte itikâdî bir mezhep haline gelmiştir. Hâricîlik, erken dönem İslam tarihinde ortaya çıkıp olay ve gelişmeleri ciddi anlamda yönlendirmiş olan mezheplerden biridir. Zira İslam dünyasında ilk toplumsal şiddet olayı olarak kabul edilen Hz. Osman’ın öldürülmesiyle sonuçlanan hadiseleri toptan üstlenmiş; arkasından Sıffîn ve Nehrevân savaşlarının ortaya çıkmasında etkin biçimde rol oynamışlardır. Nihayet bu sürecin sonunda Hz. Ali de onlar tarafından öldürülmüştür. Bu yüzden Hâricîler, sonraki dönemlerde de genel anlamda muhalif olan bu niteliklerini sürdürerek hem Emevîler, hem de Abbâsîler dönemlerinde siyasal iktidarlara karşı önemli bir muhalif güç olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Onların bu süreçte özellikle halifeliğin (devlet başkanlığı), Ümeyye oğulları, Haşim oğulları ve Abbas oğulları gibi kabilelerin tekelinde olmayıp gerekli şartları taşıyan tüm Müslümanların hakkı olduğunu savunmaları, o dönemin şartlarında oldukça dikkat çekicidir.
1
dk.
23 Ocak 2022
Selefilik ile Vehhabilik arasındaki farklar nelerdir?
Vehhâbî anlayış, hadis taraftarı olarak adlandırılan Selefî köklerden önemli ölçüde beslenmekle birlikte esasında Selefîliğin aşırı boyutlara ulaşmış bir tezahürüdür. Vehhâbî çevrelerin, son dönemlerde Selefiyye adını tercih etmeye başladıkları görülmektedir. Onların bu tercihinde muhtemel olarak, Hz. Peygamber sonrası ilk üç neslin dinî tasavvurları ile yaşam biçimlerine dönmeyi talep etmelerinin etkisi vardır. Selefîlik, dinin anlaşılması, özellikle itikâdî konularda Kur’an ve sünnetin lafzına bağlılık noktasında buluşan grupların ortak adıdır. Bu grupların bir diğer önemli niteliği, dinin anlaşılması noktasında önemli bir disiplin olan kelam ile yine bu noktada önemli bir yöntem olan te’vil’in kabul edilmemesidir. Bunun yanında Selefîler, ilim ve fazilet bakımından Müslümanların öncü nesilleri olan sahabe ve tâbiûnu ifade eden Selef’e kendilerini nispet eden kimseler ve selefin yolundan gidenler olarak görülmüştür. Vehhâbîlik ise, Selefîliğin ortaya çıkışından çok sonra XVIII. yüzyılda Muhammed b. Abdülvehhâb tarafından temelleri atılmış olan dinî-politik bir harekettir. Dolayısıyla tarihsel anlamda Selefîlik’le aralarında büyük bir fark vardır. Anlayış olarak aynı çizgide olduklarını ifade etseler de Vehhâbîler, dinî anlama ve yaşama noktasında Selefîlik’ten daha aşırı ve katı özelliklere sahiptir. Klasik Selefî düşünce ile tevhid, selefe dönüş, taklidi red ve bid’atlerle mücadele gibi konularda bazı ortak noktaları olmakla birlikte Vehhâbî hareketinin özgünlüğünden kaynaklanan kendine has yönlerinin de bulunduğu kabul edilmelidir. Ayrıca, Vehhâbîler, itikad ve amelde daha farklı ve yeni bir takım esaslar ortaya koydukları için Selefîlik’le bütünüyle özdeş biçimde görülmeleri pek mümkün görünmüyor. Vehhâbîlik, özellikle akıl karşıtı tavrı, sadece dinî metni öne çıkaran lafızcılığı, dar kalıplar arasında kalan fikir yapısı, yine dışlayıcı ve katı şekilci tavrı nedeniyle klasik Selefîlik’ten önemli ölçüde farklılaşmıştır. Vehhâbî çevreler, dinî metinleri sadece zahirlerine bağlı kalarak yüzeysel bir tarzda yorumlamaları, bu çerçevede akla, fikir hürriyetine ve hoşgörüye yer vermeyen özelliklerinden dolayı geniş kitlelere hitab etme noktasında bir hayli zorluk yaşamaktadırlar.
2
dk.
23 Kasım 2024
İbrahimi Dinlerde Yecüc ve Mecüc
Yecüc ve Mecüc, İbrahimi dinlerde kıyamet alametlerinden biri olarak kabul edilen efsanevi bir kavimdir. Bu kavim, hem İslam hem de Hristiyanlık ve Yahudilik'te farklı şekillerde anılır: Gog ve Magog devi Zakariya al-Qazwini (1203–1283). İslam'da Yecüc ve Mecüc: Kur'an-ı Kerim'de Yecüc ve Mecüc, Kehf Suresi'nde ve Enbiya Suresi'nde geçer. Kehf Suresi'nde, Zülkarneyn'in bu iki kavmi duvarla hapsettiği anlatılır. Bu duvarın yıkılışı ve Yecüc ile Mecüc'ün yeryüzüne yayılması, kıyamet alametlerinden biri olarak görülür. Yecüc ve Mecüc, bozguncu, fitne ve fesat çıkaran bir topluluk olarak tasvir edilir. Hadislerde, bu kavmin çok kalabalık olduğu, her türlü kötülüğü işlediği ve yeryüzünü talan edeceği belirtilir. Ayrıca, onların belirli bir zaman sonra Allah'ın izniyle yok edileceği anlatılır. İslam inancına göre, Yecüc ve Mecüc'ün ortaya çıkışı kıyametin büyük alametlerinden biridir. Onların yeryüzünde fesat çıkaracağına ve İsa'nın (aleyhisselam) dönüşüyle bu fesadın son bulacağına inanılır. Hristiyanlık ve Yahudilikte Gog ve Magog: Eski Ahit'te Hezekiel kitabında Gog ve Magog olarak geçerler. Gog, Magog ülkesinin kralı olarak anılır ve son günlerde İsrail'e karşı savaş açacağına inanılır. Bu isimler, kıyametten önce ortaya çıkacak kötülüğü simgeler. Yeni Ahit'te Vahiy kitabında Gog ve Magog, dünyanın dört bir yanından toplanıp kutsal şehir Kudüs'e karşı savaşmak için geldikleri anlatılır. Bu, kıyametin son aşamalarında bir savaşı temsil eder. Bir İran minyatürü, 16. yüzyıl, Zülkarneyn cinlerin yardımıyla Yecüc ve Mecüc'ü medenilerden uzak tutan seddi inşa ediyor. Ortak Noktalar: Her üç dinde de Yecüc ve Mecüc (veya Gog ve Magog), kıyametin yaklaştığını gösteren büyük bir işaret olarak kabul edilir. Bu kavimlerin bozgunculuğu, anarşi ve karmaşa yaratacağına inanılır. İslam'da Zülkarneyn'in inşa ettiği seddin yıkılması ve Hristiyanlıkta Gog ve Magog'un savaşı, dünyanın sonunun geldiğine dair işaretlerdir. Bu inançların kökeni ve sembolik anlamları, her dinin kendi kutsal metinlerinde ve tefsirlerinde detaylandırılmıştır. Ancak, bu kavramların tam olarak hangi ırk veya toplulukları temsil ettiği konusunda çeşitli yorumlar ve spekülasyonlar mevcuttur.
2
dk.
7 Nisan 2022
Kadızadeli hareketinin düşüncesi neydi?
17. yy.da Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu siyasi ve sosyal bunalımlar içerisinde ortaya çıkan Kadızadeliler, bir vaizler ve fakılar gurubunun ön ayak olduğu dini ve toplumsal bir hareketi ifade eder. Kadızadeliler hareketi, İslam Tarihinde eskiden beri tartışıla gelen ve zemin ve şartları oluştuğunda gün yüzüne çıkan iki önemli meselenin, tekke-medrese (şeriat-tarikat) ihtilafı ile bid’at sorununun Osmanlı Tarihinin bu sancılı dönemindeki tezahürlerinden başka bir şey değildir. Kadızadeliler, bir bakıma Selefiler veya Ehl-i hadis olarak bilinen İbn Teymiyye (ö.1328) mektebinin mirasçıları sayılabilir. Selefi düşüncenin en büyük temsilcisi Hanbeli mezhebinin imamı Ahmed İbn Hanbel idi. Bağnaz bir hareketi ve softa bir zihniyeti ifade eden Kadızadeliler hareketi, bidatlara karşı savaş açmak düşüncesiyle ortaya çıktı. Kuran ve sünnetin dışında her türlü İslami geleneği reddeden ilk tasfiyeci olan Birgivî Mehmed Efendi’den günümüze kadar bu dini ve toplumsal sorun gündemdeki yerini korumuştur. Mehmed Birgivî (ö.1573), Kadızadelilerin fikri seviyedeki lideri, İbn Teymiyye mektebinden etkilenen Türkçe bir ilmihal kitabı olan Risale-i Birgivî (Vasiyetname) adlı eseri en çok okunan kişidir. Bu hareket, adını ünlü vaiz Kadızade Mehmed Efendi’den (ö.1635) almıştır. Birgivî’nin etkisinde kalmış olan Kadızade Mehmed Efendi, Balıkesir’den İstanbul’a gelerek asıl şöhretini burada kazanmıştır. Selefi düşünceye dayanan bu hareketin görünürdeki hedefi, Peygamber zamanındaki (Asr-ı saadetteki) İslam anlayışını topluma ikame etmek, diğer bir ifadeyle Kuran ve Sünnet dışındaki bütün yenilik ve uygulamaları kaldırıp saf ve orijinal İslam anlayışını toplumda ve devlet kademelerinde yerleştirmek olarak özetlenebilir.
1
dk.
26 Ocak 2022
Haçlı Seferleri öncesi İslam dünyası ne durumdaydı?
Haçlı seferleri arifesinde Müslüman coğrafyası siyasal ve mezhepsel bir birliktelik arz etmiyordu. Bölge birçok Arap emirlik, Selçuklulara bağlı Türk komutanlar, atabeylikler ve Selçuklu hanedan üyelerinin yönetimindeydi. Kuzey Afrika ile birlikte Filistin coğrafyasının bir bölümü ise Şii Fatımi Devleti’nin egemenliği altındaydı. Yine bölgedeki bazı kaleler, daha çok haşhaşi adıyla bilinen Nizari İsmaililerin elindeydi. Bu siyasal parçalanmışlık, bölge hakimlerinin farklı siyasal amaç ve çıkarlar peşinde koşmalarına neden oluyordu. Bu sebeple haçlılara karşı ortak hareket etme veya haçlıları ortak düşman olarak algılama gibi bir durum, ancak bölgenin tek bir siyasal yapı altında birleştiği dönemlerde mümkün olabilmiştir. Yakın Doğu’da toplum, dini inançlarına göre müminler ve zımmiler olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Zımmiler, yani Müslümanlar dışında kitâbî bir dine mensup olanlar, İslam devletlerinde ender bazı olaylar dışında takibata uğramıyorlar, baskı ve zulüm görmüyorlardı. Cizye adındaki vergilerini ödemeleri kaydıyla inanç hürriyetleri tanınıyordu. Özellikle doğu Hıristiyanları, Bizans döneminde bulamadıkları özgürlük ortamını İslam yönetimi altında bulmuşlardı. Ayrıca, her ne kadar cizye ödemek zorunda olsalar da, bu vergi Bizans döneminde ödedikleri vergilerin ağırlığının yanında önemsizdi. Bu sebeplerle zımmiler, yeni yöneticilerini memnuniyetle kabul ediyorlar, “kurtarılmak” gibi bir düşünceyi akıllarından bile geçirmiyorlardı. Bunlar zamanla Arapça’yı da dilleri olarak kabul ettiler; özellikle Suriye bölgesindeki Hıristiyanların büyük çoğunluğu Müslüman oldular. Müslümanlar fethettikleri bölgelerdeki kültürel çeşitlilikten yararlanmayı çok iyi bildiler. Yunanca bilen yerli halk, ister din değiştirerek Müslüman olsun, isterse kendi dininde kalmaya devam etsin, devletin idari kademelerinde kendilerine yer buldular. Antik Yunan felsefi metinlerinin Arapça’ya tercüme faaliyetleri bu şekilde başladı. Tercümeyle başlayan bilimsel etkinlikler tartışmaları, yeni felsefi akımları, teknolojik gelişimi, matematik ve tıp bilimlerinde çığır açacak kuram ve yöntemlerin ortaya çıkmasını sağladı. İslam dünyası bütünüyle bir entelektüel ortama dönüşmüştü; hem alimler, hem bilim tâlipleri İslam coğrafyasını baştan başa kat ederek rıhle seyahat denilen gezilere çıkıyor, bu seyahatler esnasında yeni alimlerle tanışıyor, onların kuramlarını öğrenerek kendilerininkilerle sentezliyorlardı. Tüm bu bilimsel faaliyetler, Haçlı Seferleri’nin ve coğrafi keşiflerin ardından Avrupa’da görülecek bilimsel ve felsefi atılımın da temellerini oluşturmuştur.
2
dk.
12 Temmuz 2024
Bizans İmparatoru Herakleios ve İslam ilişkisi nasıldı?
Herakleios veya Heraklius, Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'nun 610 - 641 yılları arasındaki imparatorudur. İslamiyet'in ortaya çıkışı ve yayılışı sırasında Bizans tahtında yer alması bakımından önemli görülmektedir. Herakleios'un döneminde İslam peygamberi Muhammed, Arabistan'ın birliğini sağlamayı başarmıştı. Hatta Muhammed peygamber, kendisine Dihye adındaki bir elçi aracılığıyla bir İslam'a davet mektubu gönderdi ancak Herakleios teklifi reddetti. 629 yılında, Muhammed peygamberin Bizans İmparatorluğu'na bağlı Busra kentinin valisine gönderdiği İslam'a davet mektubunu taşıyan elçi, Bizanslılar tarafından öldürülünce Muhammed peygamber, Busra valisi Şürahbil'in üzerine bir ordu göndermeye karar verdi. İmparator Herakleios da Konstantinopolis'ten büyük bir ordu hazırlayıp Müslümanların üzerine yürüyünce 629 yılında Mute Muharebesi yapıldı. Muhammed peygamber, bu savaş için Müslüman ordusunun başına kumandan olarak Zeyd bin Harise'yi tayin etti. 632 yılında Muhammed peygamberin ölümünden sonra Müslümanlar, Ömer bin Hattab önderliğinde 634'te Filistin ve Suriye'ye saldırdıklarında İmparator, savaşa gidemeyecek kadar hastaydı. 636'da gerçekleşen Yermük Savaşı'nda, Herakleios komutasındaki kalabalık Roma ordusu, Müslüman kumandan Halid bin Velid tarafından bozguna uğratıldı ve üç yıl içinde Suriye ve Filistin, Araplar tarafından ele geçirildi. Herakleios 641 yılında öldüğünde Mısır'ın da büyük bir kısmı elden çıkmıştı. Erken İslam ve Arap tarihlerinde Herakleios, uzun uzadıya tartışılan en popüler Roma imparatorudur. İslam'ın ortaya çıktığı dönemde Roma imparatoru olarak oynadığı rol nedeniyle, İslami hadis ve siyer gibi Arap edebiyatında anılır. Herakleios, Müslüman geleneğinde, yükselen İslami güçlerle doğrudan teması olan, büyük bir dindarlığın adil bir hükümdarı olarak görülüyor. 14. yüzyıl bilgini İbn Kesir daha da ileri giderek, "Herakleios en bilge adamlardan biriydi ve kralların en kararlı, kurnaz, derin ve düşünceli kişilerinden biriydi. Romalıları büyük bir liderlikle yönetti. Nadia Maria El-Cheikh ve Lawrence Conrad gibi tarihçiler, İslam tarihçilerinin, İslam'ı Hristiyanlıkla karşılaştırarak Herakleios'un İslam'ı "gerçek din" ve Muhammed'i onun peygamberi olarak kabul ettiğini iddia edecek kadar ileri gittiklerine dikkat çekiyorlar. İslam tarihçileri sık sık Herakleios'un Muhammed peygambere yazdığını iddia ettikleri bir mektuptan alıntı yaparlar: "Elçinizle birlikte mektubunuzu aldım ve Yeni Ahit'imizde bulunan Tanrı'nın elçisi olduğunuza tanıklık ediyorum. Meryem oğlu İsa sizi duyurdu." El-Cheikh'in bildirdiği Müslüman kaynaklara göre, imparatorluğun yönetici sınıfını kendi dinine döndürmeye çalıştı, ancak o kadar güçlü bir şekilde direndiler ki, rotasını tersine çevirdi ve sadece onların Hristiyanlığa olan inançlarını test ettiğini iddia etti. El-Cheikh, Herakleios'un bu anlatımlarının imparator hakkındaki tarihsel bilgimize çok az şey kattığını not eder; daha ziyade, Muhammed peygamberin bir peygamber olarak statüsünü meşrulaştırmaya çalışan İslami vaazlarının önemli bir parçasıdırlar. Batılı akademik tarihçilerin çoğu, bu tür gelenekleri taraflı, ilan edici ve çok az tarihsel değere sahip olarak görüyor. Ayrıca, Muhammed peygamber tarafından Herakleios'a gönderilen herhangi bir habercinin imparatorluk tarafından kabul edilmeyeceğini veya tanınmayacağını iddia ediyorlar. Kaegi'ye göre, İslami kaynaklar dışında Herakleios'un İslam'ı duyduğunu gösteren hiçbir kanıt yoktur ve o ve danışmanlarının Müslümanları aslında Yahudilerin özel bir mezhebi olarak görmüş olmaları mümkündür.
2
dk.
4 Nisan 2022
Babailik nedir?
Orta Asya’dan Maveraünnehir ve Horasan’a inen Türkler burada Müslüman Araplarla karşılarak peyderpey İslamlaşmaya başladılar. Ancak eski inançlarını birden terk etmeleri beklenemezdi. Eski kam ve şaman denilen din adamlarının yerini Bab, ata, baba, dede vb. lakap ve unvanlar taşıyan dini ve sosyal liderler aldılar. Ata Ahmed Yesevi, Dede Korkut, korkut Ata gibi önemli mistik şahsiyetleri göçebe Türkmenler arasında İslamiyet’in yayılmasına çalışıyorlardı. Bu yüzden Türkler arasında mistik bir Müslümanlık anlayışı hakim olmuştur ve Anadolu’ya da göçlerle aynı şekilde gelmiştir. Anadolu’ya Horasan üzerinden gelen ve aralarında Türkmen şeyh ve dervişlerinin başlıca yönlendiricisi olduğu Türkmen unsurları Horasan erenleri, Rum erleri, Abdal, ve baba unvanlı liderler halkı teşkilatlandırarak aşiret yapıları bozulmadan çeşitli tarikat yapılanmaları şeklinde varlıklarını ve Orta Asya’dan getirdikleri inançlarını Anadolu’da yaşatmışlardır. İşte Babaîler zümresi bu derviş tarikatlarından birisidir. Aslında bir Vefai şeyhi olan Baba İlyas-ı Horasanî, önderliğini yaptığı Babailer isyanı ile adını Selçuklu kaynaklarına geçmesine sebep olmuştur. Baba İshak, Geyikli Baba ve Hacı Bektaş Veli gibi önemli dervişler Baba İlyas’ın mürididirler. Babailer sıkı bir takibe uğrayınca siyasi kimliklerini bırakarak Abdalan-ı Rum şeklinde sadece dini ve mistik bir dönüşüm geçirmiştir. Kısaca Babailik, Anadolu’da Türkmen şeyh ve dervişlerin kurduğu heterodoks bir tarikat olarak Ortodoks yani devlet İslamı diyebileceğimiz Sünni İslam anlayışının karşısında muhalefet halkasını oluşturmuştur. Bugün Alevi-Bektaşi geleneği, Babailerin devamı sayılabilecek unsurlar taşımaktadır.
1
dk.
23 Ocak 2022
Tarihe Yön Veren Müslüman Filozoflar
Önce çevresine baktı insan, sonra gökyüzüne. Anlamaya çalıştı her şeyi. Var olanların kaynağı neydi, neydi tüm evrenin var olma nedeni? En temelde bu gayretle ortaya çıktı felsefe. Düşünmek bu yoldaki ilk adımdı. Uçsuz bucaksız okyanus kıyısında atılan ilk adım gibi küçük, ama ona temas etmek adına bir o kadar da mühim. İlk adımı kim attı bilinmez, ancak Antik Yunan’da verdi ilk olgun meyvelerini felsefe. Aristolar, Platonlar, Sokratesler ve niceleri. Dünyanın geleceğine nizam vermek adına ürettiler fikirlerini. Demokrasi, aristokrasi, teokrasi…. Bir etki alanı içerisinde ilerledi felsefe. Antik Yunan’dan esen bu rüzgar kendine zemin kuran ve dünyaya tesir etmeye başlayan İslam medeniyetiyle tanıştı. Bu tanışma oldukça mühimdi. Çünkü bu bütünleşme tarihe yön verecek Müslüman filozofların ortaya çıkmasına zemin hazırladı. 1. Kindi İlk İslam filozofu olarak kabul edilen Kindi, felsefeden tıbba, matematikten psikolojiye, kimyadan musikiye kadar çok çeşitli alanlarla ilgilenmiş bir İslam filozofudur. İlgilendiği her alanda eser veren ve gelecek nesillere zengin bir ilim ve felsefe literatürü bırakan Kindi aynı zamanda İslam felsefesinde önemli bir felsefi akım olarak görülen Meşşai Okulu'nun da kurucusu kabul edilir. Orta Çağ Avrupası’nda Alchindus olarak tanınan Kindi, Latince’ye çevrilen eserleriyle tanındı ve dünyaca ünlü filozoflar arasında görüldü. 2. İbn Bacce İslam dünyasının batı ucunda(Endülüs) yetişen ilk Müslüman filozof olarak tarihe geçen İbn Bacce rasyonalist bir düşünür olarak tanınır. Mantık, matematik, geometri ve tıp gibi çeşitli alanlarla ilgilendi. Aristo ve Farabi’nin felsefik anlayışlarından ziyadesiyle faydalanan Bacce, Kuran’daki akıl ve düşünceye dair ayetler üzerinde çalışmalar yaptı. Akıl onun için oldukça önemliydi. Bu nedenle de sağlam ve kesin bilginin ancak akılla kazanılabileceğini ileri sürdü. Bu düşüncesinde ileri giderek mutluluğa kavuşmanın da akıl ile mümkün olacağını savundu. Ahlak üzerindeki düşüncelerini de akıl ile temellendiren İbn Bacce, filozofun üstün ve ilahi bir insan olduğunu söyler. Ona göre filozof, her daim akli olanı ve en doğru olanı yapar. 3. Gazali İslam tarihindeki en bilinen düşünürler arasında yer alan Gazali, savunduğu görüşleri kadar filozoflara yönelttiği eleştirilerle de tanınır. Tasavvuf anlayışıyla erken yaşlarda tanışması onun felsefi düşünceye uzaklaşması riskini ortaya çıkartmış olsa da felsefe, fıkıh ve kelam ile ilgili konularda araştırmalar yaptı ve özümsenecek bir gerçek arayışından geri durmadı. Kırk yaşına kadar çeşitli ilim dallarında derinleşerek pek çok fırka hakkında ciddi araştırmalar yaptı, ancak bu alanların kendisini tatmin etmediğini ve aradığı gerçeği bulamadığını görünce tasavvufu daha derinden incelemeye başladı. Onun filozofları en çok eleştirdiği nokta ise, filozofların en çok hataya düştüğü alan olarak gördüğü metafizik üzerine gerçekleşti. 4. Farabi İslam felsefesinin bir diğer önemli ismi de Farabi’dir. Şöhretten haz etmeyen ancak ortaya koyduğu görüşleriyle yaşadığı dönemde dahi şöhret olmaktan kaçamayan ünlü filozof, İslam felsefesini metot, terminoloji ve problemler açısından temellendirdi. Yaşadığı dönemde ilimlerin tasnifini yapmış ve her ilmin tanımını, teorik ve pratik açıdan değerini belirtmiştir. İlimleri başlıklar altında sınıflandıran filozof, dil, mantık, matematik, fizik ve metafizik gibi konularda fikirler ortaya koydu. Farabi’nin din felsefesi alanındaki görüşlerine göre; insan aklının ulaşabildiği en genel kavram varlık, en kutsal kavram ise Allah’tır. ‘Farabi, “filozofun yapması gereken şey kendi gücü ölçüsünde Allah’a benzemektir’’ diyerek fikren aydınlanmanın Allah’ın varlığının evrensel bilgisine sahip olunmasıyla olacağını belirtiyordu. Aristocu gelenekten gelen ve mütevazı bir kişiliğe sahip olan Farabi’ye ’Sen mi daha bilginsin, Aristo mu?’’ diye sorulunca ‘’Eğer Aristo’ya yetişseydim onun en seçkin talebelerinden olurdum” diye cevap vermiştir. 5. Biruni Biruni de İslam tarihinin çok yönlü düşünürleri arasında yer alan şahsiyetlerdendir. Matematik, tıp, coğrafya, tarih, fizik, astronomi ve dinler başta olmak üzere çok sayıda alanda eser veren Biruni, İslam ve dünya tarihinin en tanınmış ilim insanlarındandır. Nitekim onun bu üretkenliğine karşı Sarton onun yaşadığı döneme “Biruni asrı” demekte tereddüt etmemiştir. Farklı alanlarda çok sayıda eseri olan Biruni’nin en başarılı olduğu alan ise astronomidir. Felsefe ile de uğraşan Biruni’nin bu alanda yazmış olduğu eserlerinin hiçbirisi günümüze ulaşamamıştır. 6. İbn Sina İbn Sina ismi her ne kadar tıp bilimiyle özdeşleşmiş olsa da, O, İslam dünyasının en sistemci filozofuydu. İslam felsefesinin kurucusu olarak görülen Kindi’nin kurduğu felsefeyi geliştirip kurumsallaştıran İbn Sina bu yönüyle oldukça büyük bir öneme sahiptir. Batı’da Avicenna olarak bilinip “filozofların prensi” olarak nitelendirilmektedir. İbn Sina’nın aynı zamanda felsefe tarihçisi, tabip ve ilim tarihçisi olması onu değerli kılan unsurlardır. Ayrıca, İslam bilim ve düşünce tarihinde ilk defa felsefe ve ilimlerin ansiklopedisini vücuda getirdiği gibi aynı zamanda nesir, nazım ve hikâye tarzında felsefi eserler kaleme alan sanatkâr bir filozoftur. Bilimler sınıflamasına göre yazdığı büyük, orta ve küçük hacimli bütün eserlerinde İbn Sina salt akılla başladığı felsefeyi nübüvvetle taçlandırır. Neredeyse bütün felsefi içerikli eserlerinde dinin birey ve toplumun mutluluğu için gerekliliği görüşünü savunur. 9. İbn Haldun Tarihçi, filozof, sosyolog ve siyasetçi kimlikleriyle tanınan, İslam düşünce tarihinin en önemli alimlerinden İbn Haldun yaşadığı dönemde tanınan bir kişi değildi. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren Mukaddime adlı eseriyle, Doğu’da ve Batı’da araştırmacıların ilgi odağı haline geldi. Bilhassa Batı akademilerinde hakkında önemli araştırmalar yapıldı. Çeşitli vasıflarıyla birlikte önemli bir çöküş dönemi teorisyeni olan Haldun’un devlet, siyaset ve toplumların yapılarına dair görüşleri Osmanlı gerileme dönemi aydınları üzerinde etkili oldu. Onun düşünce merkezini ilk defa kendinin temellendirdiği “umran” ilmi oluşturur. Haldun’a göre her şey ve her oluş bir amaca yöneliktir. Ona göre; insan varlık şartları açısından toplumsallığa, toplumsallık asabiyete, asabiyet de mülke mâtuf olarak var olur. İnsanın toplumsal bir varlık oluşu İbn Haldun’un düşüncesinin hareket noktasını teşkil eder. Kaynakça İbrahim Agah Çubukçu, İslam Düşünürleri, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1989 Atilla Arkan, Kindi ve İbn Rüşd’de İnsan Tasavvuru, İslam Araştırmaları Dergisi, sayı.12, 2004 Mahmut Kaya, Kindi, Ya’küb b. İshak, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt.26, 2002 Yaşar Aydınlı, İbn Bacce, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt.19, 1999 Çağrıcı, Mustafa, Gazali, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt 13, 1996 Mahmut Kaya, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt 12, 1995 Günay Tümer, Biruni, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt 6, 1992 M. Ömer Alper, İbn Sina, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt 20, 1999 H. Bekir Karlığa, İbn Rüşd, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 1999, cilt.20, sf. 257-288 Süleyman Uludağ, İbn Haldun, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 1999, cilt.19, sf.538-543 İsmail Yakıt, İbn Haldun’a Göre Devletlerin Ömrü ve Osmanlı İmparatorluğu, Süleyman Demiren Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2001, sayı.8 Atilla Arkan, Kindi ve İbn Rüşd’de İnsan Tasavvuru, İslam Araştırmaları Dergisi, sayı.12, 2004 Yunus Çelik, İbn Sina’nın Akıl-Aşk İlişkisi, Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, 2016
4
dk.
bottom of page














.png)