top of page
Cumhuriyet Tarihi
3 Mayıs 2026
Cumhuriyetin Sanat Devrimi: İlk Türk Operası "Özsoy"
Cumhuriyet tarihimizin en önemli kültürel dönüm noktalarından biri olan, ilk Türk operası Özsoy’u mercek altına alıyoruz. Uğur Hakan Hacıoğlu’nun anlatımıyla; 1934 yılında İran Şahı Rıza Pehlivevi’nin ziyareti şerefine, bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla Ahmet Adnan Saygun tarafından bestelenen bu eserin perde arkasını keşfedin. Bu Videoda Neler Var? Özsoy Operası'nın Doğuşu: Sadece iki ay gibi kısa bir sürede nasıl hazırlandı? Operanın diplomatik ve kültürel önemi nedir? Türk müziği ile Batı formları nasıl harmanlandı? Ferhat ile Şirin’den Firdevsi’nin Şehname’sine uzanan hikâye. Uğur Hakan Hacıoğlu, bu videoda sadece bir müzik eserini değil, bir ulusun modernleşme çabasını ve sanatla kurduğu köprüyü anlatıyor.
1
dk.
3 Mayıs 2026
6 Yaşındaki Deniz'den 23 Nisan Dersi!
Deniz bugün ekran karşısına geçti ve bize 23 Nisan ’ın kalbindeki yerini anlattı! Küçük kalplerden dökülen büyük kelimeleri dinlemek paha biçilemez. Dünyadaki tüm çocukların bayramı kutlu olsun! Deniz’in heyecanına ortak olmak için videoyu sonuna kadar izlemeyi unutmayın.
1
dk.
9 Kasım 2025
Bir Milletin En Hüzünlü Perşembesi: 10 Kasım 1938
Takvim yaprakları 10 Kasım'ı gösterdiğinde, Türkiye için zaman farklı bir anlam kazanır. Bu tarih, yalnızca bir takvim günü değil, modern bir ulusun kurucusuna olan bağlılığının, sevgisinin ve minnetinin topluca ifade edildiği kolektif bir hafıza anıdır. 10 Kasım 1938, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün İstanbul Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini yumduğu gündür. Ancak bu tarih, bir "son" olarak değil, onun fikirlerinin ve mirasının her zamankinden daha güçlü bir şekilde yaşatılmaya başlandığı bir "anma" ve "anlama" günü olarak tarihe geçmiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk Mustafa Kemal Atatürk'ün sağlık sorunları aslında 1937 yılının sonlarına doğru belirtiler göstermeye başlamıştı. Yoğun devlet işleri, aralıksız çalışmaları ve ülkenin geleceği için giriştiği projeler, sağlığını ciddi şekilde etkilemişti. 1938 yılının başlarında, Yalova'daki bir ziyaret sırasında yaşadığı rahatsızlık üzerine yapılan tetkikler, acı gerçeği ortaya çıkardı: Atatürk'e, o dönemde tedavisi oldukça zor olan siroz teşhisi konulmuştu. Bu teşhise rağmen, Atatürk'ün önceliği hiçbir zaman kendi sağlığı olmadı. Hastalığının ciddiyetini bilmesine rağmen, "Hatay Meselesi" gibi ulusal davalarla bizzat ilgilenmeye devam etti. Mersin ve Adana'ya yaptığı geziler, hastalığına rağmen vatan toprağı için son bir gayret gösterdiğinin kanıtıydı. Durumunun ağırlaşması üzerine, Fransa'dan ünlü doktor Noel Fissinger davet edildi. Doktorların tüm tavsiyeleri "mutlak istirahat" yönündeydi. Ancak o, Dolmabahçe Sarayı'ndaki odasında bile devlet evraklarını incelemeye, ülkenin gidişatını takip etmeye çalıştı. 1938 yılının sonbaharı, hem Atatürk için acı dolu bir bekleyiş hem de tüm ülke için endişeli bir sükunet içinde geçti. Hatay Anavatan'a katıldıktan sonra, kutlamalar sırasında. Hastalıkla geçen ayların ardından, 8 Kasım 1938'de Atatürk ağır bir komaya girdi. İki gün boyunca tüm Türkiye, radyo başında ve gazetelerde gelecek iyi bir haberi bekledi. Ancak 10 Kasım 1938 Perşembe sabahı, saatler 09:05'i (dokuzu beş geçe) gösterdiğinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin kalbi durdu. Atatürk hasta yatağında, Dolmabahçe, 1938 Atatürk'ün tedavi gördüğü Dolmabahçe Sarayı'ndaki 71 numaralı odada, doktorları Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Dr. Refik Saydam ve diğer hekimlerin tüm müdahalelerine rağmen, büyük lider ebediyete intikal etti. O anda odada bulunan saatin 09:05'te durdurulduğu rivayet edilir. Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak'ın gözyaşları içinde hazırladığı resmi tebliğ, kısa sürede tüm ülkeye ve dünyaya yayıldı: "Reisicumhur Atatürk, 10 İkinciteşrin (Kasım) 1938 Perşembe sabahı saat dokuzu beş geçe, büyük bir milletin ve beşeriyetin matemleri arasında terk-i hayat eylemişlerdir." O günden bu yana her 10 Kasım'da, saat tam 09:05'te Türkiye'de hayat durur. Bu, bir kanun veya zorunlulukla değil, tamamen toplumsal bir reflekse dönüşmüş bir saygı duruşudur. O an çalan sirenler, bir felaketi değil, bir milletin atasına olan vefa borcunu ve sevgisini haykırır. Trafikteki şoförler kontak kapatıp araçlarından iner, yolda yürüyen vatandaşlar durur, fabrikalardaki işçiler makinelerini susturur ve öğrenciler okullarında ayağa kalkar. İki dakika boyunca tüm ülke, derin bir sessizlik içinde, o anı ve o büyük kaybı yeniden hisseder. Bu kolektif eylem, Atatürk'ün sadece bedenen aramızdan ayrıldığını, ancak fikirlerinin ve manevi varlığının bu topraklarda ne kadar güçlü bir şekilde yaşadığını gösteren en dokunaklı anlardan biridir. Dünya Liderleri ve Basını Gözünden "Atatürk" Atatürk'ün vefatı, sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada derin bir yankı uyandırdı. O'nun sadece bir ulusun kurtarıcısı değil, aynı zamanda sömürge altındaki tüm mazlum milletler için bir ilham kaynağı ve çağdaşı olan devlet adamları için de saygıdeğer bir lider olduğu, vefatının ardından yazılanlarda açıkça görülüyordu. İngiltere Başbakanı Winston Churchill: "Savaşta Türkiye'yi kurtaran, savaştan sonra da Türk Milletini yeniden dirilten Atatürk'ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de en büyük kayıptır." Fransız Gazetesi Le Temps: "Atatürk, yalnız kendi yurdunun tarihini değil, aynı zamanda Avrupa'nın da tarihini değiştirmiştir. O'nun ölümüyle, Avrupa'nın bir köşesinde bir denge unsuru kaybolmuştur." Alman Basını: "Atatürk, eskiyen ve köhnemiş bir imparatorluktan, taze bir güçle yaşayan, modern bir Türkiye yaratmıştır." Cenaze törenine katılan yabancı devletlerin sayısız temsilcisi ve askeri birlikleri, onun uluslararası alandaki saygınlığının bir göstergesiydi. Ebediyete Uğurlanış: İstanbul'dan Ankara'ya Yolculuk Atatürk'ün cenaze töreni, bir ulusun kurucusuna nasıl veda ettiğini gösteren, tarihe kazınan bir süreçti. Dolmabahçe Sarayı'nda (16-18 Kasım) Türk bayrağına sarılı naaşı, Dolmabahçe Sarayı'ndaki tören salonunda bir katafalk üzerine konuldu. Üç gün boyunca on binlerce insan, gözyaşları içinde son görevlerini yapmak için O'nun önünden saygıyla geçti. Atatürk'ün naaşı 16 Kasım Çarşamba günü Dolmabahçe Sarayı'nın muayede salonunda üzeri Türk bayrağına sarılmış şekilde katafalka konuldu ve Başbakan Celal Bayarın eşliğinde saygı geçişi başladı. 19 Kasım'da, naaşı Dolmabahçe'den alınarak, top arabasıyla Sarayburnu'na getirildi. Burada, Kurtuluş Savaşı'nın simgelerinden biri olan Yavuz Zırhlısı'na nakledildi. İstanbul Boğazı'nda, donanmanın ve yabancı gemilerin eşlik ettiği hüzünlü bir geçişle İzmit'e doğru yola çıktı. Atatürk'ün naaşı Sarayburnu'nda. 19 Kasım'da İzmit'ten özel bir trene alınan naaşı, yol boyunca istasyonlarda toplanan binlerce vatandaşın gözyaşları ve ağıtları eşliğinde Ankara'ya doğru ilerledi. Atatürk'ün naaşı, 19 Kasım 1938 Cumartesi günü sabahı Prof. Dr. Şerafettin Yaltkaya tarafından cenaze namazının kılınmasının ardından 12 generalin omuzunda sarayın dış kapısına çıkarıldı. Ankara Garı'nda devlet erkanı tarafından karşılanan cenaze, 21 Kasım'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin önündeki katafalka konularak milletvekillerinin ve halkın ziyaretine açıldı. Atatürk’ün naaşı Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde hazırlanan katafalka konuldu. Atatürk için, başkenti Ankara'da, "Rasattepe" (şimdiki Anıttepe) mevkiinde kalıcı bir anıt mezar yapılması kararlaştırılmıştı. Ancak bu anıtın (Anıtkabir) inşası yıllar sürecekti. Bu nedenle, 21 Kasım 1938'de yapılan büyük cenaze töreninin ardından, Atatürk'ün naaşı, Anıtkabir tamamlanana kadar Ankara Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrine defnedildi. Naaşı, tam 15 yıl boyunca Etnografya Müzesi'nde, ulusunun kalbinde bekledi. Anıtkabir'in inşasının tamamlanmasının ardından, Atatürk'ün vefatının 15. yıl dönümünde, 10 Kasım 1953'te, naaşı Etnografya Müzesi'nden alındı. Milyonların katıldığı görkemli ve bir o kadar da hüzünlü bir törenle, kurduğu Cumhuriyet'in başkentini seyreden ebedi istirahatgahı Anıtkabir'e nakledildi. O gün, Türkiye için bir yas günü olduğu kadar, O'na layık bir anıtı tamamlamanın da gurur günüydü. Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'de. 10 Kasım, Türkiye Cumhuriyeti için resmi bir tatil değildir. Bu bilinçli bir tercihtir. Atatürk, "Beni görmek demek, behemehal yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir" sözüyle, asıl olanın bedensel varlığı değil, fikirsel mirası olduğunu vurgulamıştır. Bu nedenle 10 Kasım, bir yas günü olmaktan çok, onun "en büyük eserim" dediği Cumhuriyete, bilime, akla, laikliğe ve tam bağımsızlığa olan bağlılığı tazelediğimiz bir "anlama" günüdür. Tarih blogları için 10 Kasım, sadece bir liderin ölümünü değil, bir ulusun O'nun fikirleri etrafında nasıl kenetlendiğini ve bu fikirlerin bir ulusu nasıl geleceğe taşıdığını incelemek için eşsiz bir fırsattır.
4
dk.
17 Eylül 2025
Struma Olayı Nasıl Yaşandı?
II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa, Yahudi halkı için tehlikeli bir yer hâline gelmişti. Nazi işgali altındaki bölgelerden kaçan insanlar, hayatlarını kurtarabilmek için her yolu deniyordu. Bu tehlikeli yolculuklardan biri, 1942 yılında Karadeniz’de yaşanan Struma Olayı olarak tarihe geçti. Olay, savaşın sivil halk üzerindeki yıkıcı etkilerini ve mülteci krizlerinin denizde de trajik sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Struma, 1867 yılında inşa edilmiş, küçük ve yaşlı bir yolcu gemisiydi. 1941 yılında, Romanya’dan Filistin’e gitmek isteyen Yahudi mültecileri taşımak üzere kiralandı. Gemide yaklaşık 790 yolcu ve 10 mürettebat bulunuyordu. Yolcuların çoğu, Nazi zulmünden kaçmış ve yeni bir hayat kurma umuduyla gemiye binmişti. Geminin teknik durumu yolculuk için ideal olmasa da, mülteciler umutlarını kaybetmemişti. Bu yolculuk, birçok yolcu için hayatlarındaki en kritik adım olarak görülüyordu. 12 Aralık 1941’de Struma, Romanya’nın Köstence Limanı’ndan hareket etti. Yolcular, Filistin’e ulaşmayı umut ediyordu. Ancak kısa süre sonra gemi, motor arızası nedeniyle İstanbul’a yaklaşmadan önce durmak zorunda kaldı. Yolcuların umutları, geminin teknik sorunları nedeniyle sınanmış oldu. 15 Aralık 1941’de Struma, İstanbul Sarayburnu açıklarında demirledi. Türk yetkililer, geminin güvenliği ve yolcuların belgeleri ile ilgili incelemelerde bulundu. Gemi yaklaşık 2,5 ay boyunca İstanbul Boğazı’nda bekledi. Bu süre zarfında yolcular temel ihtiyaçlarını karşılamak için çaba sarf etti; yetkililer, gerekli lojistik ve güvenlik önlemlerini sağlamak için çalışmalar yürüttü. Yolcular, bu bekleyiş sırasında yiyecek, su ve tıbbi yardım konularında sınırlamalar yaşadı. Ancak hem yerel yetkililer hem de çevredeki kurumlar, gemideki insanlara mümkün olduğunca destek olmaya çalıştı. 23 Şubat 1942’de Struma, motor arızası nedeniyle Karadeniz’de sürüklendi. Ertesi gün, 24 Şubat 1942 sabahı, Sovyet denizaltısı Ş-213 tarafından torpillenerek batırıldı. Gemi hızla sulara gömüldü ve 781 kişi hayatını kaybetti. Sadece 19 yaşındaki David Stoliar hayatta kalmayı başardı. Enkazdan kurtarılan Stoliar, kısa bir süre İstanbul’da kaldıktan sonra Filistin’e ulaşabildi ve bu trajedinin canlı tanığı oldu. Struma Olayı, II. Dünya Savaşı’nın sivil halk üzerindeki yıkıcı etkilerini gözler önüne seren önemli bir örnektir. O dönemde savaşın tarafsız ülkeleri, karmaşık diplomatik ve lojistik sorunlarla karşı karşıyaydı. Türkiye gibi tarafsız ülkeler, mültecilere yardımcı olmak için çalıştı ancak geminin teknik sorunları ve uluslararası dengeler trajedinin önlenmesini zorlaştırdı. Tarihçiler, Struma’yı sadece bir deniz faciası olarak değil, aynı zamanda savaşın ve politik koşulların sivil halk üzerindeki etkilerini gösteren bir vaka olarak inceler. Bugün Struma Olayı, insanlık tarihi açısından önemli bir hatırlatıcıdır. Bu trajedi, mültecilerin güvenliği, insan hakları ve uluslararası dayanışma konularında dersler sunmaktadır. Struma, denizde kaybolan yüzlerce insanın anısı olarak, insanlık vicdanına bir çağrı niteliğindedir. Olayın üzerinden yıllar geçmesine rağmen Struma, savaşın, çaresizliğin ve insanlık dramının sembolü olarak tarih kitaplarında ve anıtlarda yaşamaya devam etmektedir. Modern çağda da mülteci krizleri ve insan hakları tartışmalarında, Struma’nın trajedisi hatırlatıcı bir örnek olarak kullanılmaktadır.
2
dk.
3 Mayıs 2026
Yeni Türkiye Nasıl Zenginleşecekti? İzmir İktisat Kongresi’nin Gizli Şifreleri
Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz. — Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyet henüz ilan edilmemişken, barut kokusunun üzerinden çekilmediği bir dönemde Türkiye'nin ekonomik yol haritası nasıl çizildi? Emre Akdemir ile birlikte, 1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresi’ni, alınan tarihi kararları ve Misak-ı İktisadi kavramını derinlemesine inceliyoruz. Bu videoda neler bulacaksınız? Kongrenin toplanma amacı ve dönemin zorlu şartları. Çiftçiden tüccara, işçiden sanayiciye: Toplumun her kesimi ne istedi? Yerli malı kullanımı ve ekonomik bağımsızlık kararları. İzmir İktisat Kongresi’nin günümüz Türkiye ekonomisine etkileri.
1
dk.
3 Mayıs 2026
3 Mayıs Neden Türkçülük Günü Olarak Kutlanır?
İkinci Dünya Savaşı’nın dünyayı büyük bir belirsizlik ve yıkım cenderesine aldığı 1944 yılı, Türkiye Cumhuriyeti için yalnızca dış politikada dengelerin korunmaya çalışıldığı bir dönem değil, aynı zamanda iç siyasi fay hatlarının da harekete geçtiği kritik bir kırılma noktasıydı. "Milli Şef" döneminin hâkim olduğu bu yıllarda, Türkiye bir taraftan savaşın dış tehditlerine karşı tetikte kalmaya çalışırken, diğer taraftan toplumsal ve entelektüel yapısında köklü bir ideolojik hesaplaşmanın eşiğine gelmişti. 3 Mayıs tarihi, işte bu karmaşık atmosferde, sessizce biriken fikirsel birikimlerin, devletin güvenlik refleksleriyle çarpıştığı ve nihayetinde bir neslin hafızasında kalıcı bir iz bıraktığı o eşiğin adıdır. Irkçılık-Turancılık Davası duruşması Olayların fitili aslında bir gecede ateşlenmedi. Sürecin arka planında, dönemin Türk entelektüel dünyasındaki derin fikir ayrılıkları yatıyordu. Bir yanda devletin resmi ideolojisini ve katı bir batılılaşma vizyonunu savunan kesimler, diğer yanda ise Anadolu’nun kadim değerlerini, Türklük bilincini ve tarihsel köklerini merkeze alan milliyetçi aydınlar bulunuyordu. Hüseyin Nihal Atsız’ın dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı açık mektuplar ve Sabahattin Ali ile yaşadığı hukuki süreç, aslında basit bir şahsiyet kavgasından ziyade, iki farklı dünya görüşünün birbiriyle girdiği kaçınılmaz bir çarpışmaydı. Bu polemik, üniversite gençliği arasında bir kıvılcım etkisi yarattı. Gençler, bir ideolojik savunma mekanizması olarak birleşirken, devlet otoritesi de bu dalganın potansiyel etkilerinden ciddi şekilde endişelenmeye başlamıştı. Ankara’da 3 Mayıs 1944 günü yaşananlar, Türk demokrasi tarihinin en özgün ve en sert protestolarından birine sahne oldu. Sabahattin Ali ile Atsız arasındaki davanın görüleceği gün, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi başta olmak üzere pek çok genç, "Türkçülük" düşüncesini savunmak, fikirlerine destek vermek ve dönemin siyasi gidişatına bir tepki ortaya koymak amacıyla meydanlara çıktı. Binlerce gencin oluşturduğu o kalabalık, sadece bir davanın takibi için değil, ideolojik bir duruşu ve o günün ruhunu haykırmak adına oradaydı. Ancak devletin bu toplanmaya bakışı, demokratik bir hak arayışından ziyade, bir güvenlik sorunu olarak şekillenmişti. Gösterilerin bastırılması, gençlerin tutuklanması ve güvenlik güçlerinin sert müdahalesi, meselenin hukuki bir metin davasından çıkıp, topyekûn bir siyasi hesaplaşmaya evrilmesine yol açtı. Bu olayların ardından başlayan "Irkçılık-Turancılık Davası", Türk düşünce tarihinin en sancılı süreçlerinden biri olarak kayıtlara geçti. Alparslan Türkeş, Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkkan ve Hüseyin Nihal Atsız gibi fikir dünyasının önemli isimleri, "hükümeti devirmeye çalışmak" suçlamasıyla karşı karşıya kaldılar. Süreç boyunca cezaevlerinde yaşananlar, özellikle "tabutluk" olarak adlandırılan işkence ve tecrit odaları, sadece sanıkları değil, onları destekleyen kuşakları da derinden etkiledi. Bu davada yargılananlar, mahkeme salonlarını birer kürsüye dönüştürerek düşüncelerini savundular. Onlar için bu sadece bir ceza davası değil, inandıkları değerlerin meşruiyetini kanıtlama çabasıydı. Mahkemeler, yıllar süren savunmaların ardından pek çok sanık için beraat kararı verse de, yaşanan o acı tecrübe, Türk milliyetçiliği fikrinin tarihsel gelişiminde kalıcı bir mihenk taşı oluşturdu. Yıllar içerisinde 3 Mayıs günü, sadece bir "yürüyüş" veya bir "dava süreci" olmaktan çıkarak, Türkçülük ülküsüne gönül verenlerin bir araya geldiği, geçmişin muhasebesinin yapıldığı ve geleceğe dair ideallerin tazelendiği bir sembole dönüştü. Bugün geriye dönüp baktığımızda, 1944’ün o karanlık ve gerilimli atmosferinden bugüne kalan en somut mirasın, fikirleri uğruna bedel ödemeyi göze alan insanların azmi olduğunu görebiliriz. 3 Mayıs Türkçülük Günü, bir ideolojinin devlet mekanizmasıyla girdiği ilk büyük sınavın ve bu sınavdan başarıyla —ve bazen büyük acılarla— çıkışın hikayesidir. Bu gün, bir toplumun kendi kimliğini, tarihini ve geleceğini sorguladığı bir aynadır; aynı zamanda, düşünce hürriyetinin ve inançların ne kadar zor şartlar altında olursa olsun nasıl savunulabileceğine dair ibretlik bir derstir.
2
dk.
29 Ekim 2025
Türk Modernleşmesinin Dönüm Noktası Olarak Cumhuriyetin İlanı
29 Ekim 1923, Türk tarihinin en kritik dönemeçlerinden birini temsil eder. Bu tarih, yalnızca bir yönetim biçiminin değişimi değil; Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras kalan siyasal, toplumsal ve hukuksal yapının köklü biçimde dönüşümünü ifade eder. Cumhuriyetin ilanı, Türkiye’nin egemenliğin kaynağını ilahi otoriteden millet iradesine taşıdığı, modernleşme sürecinde yeni bir aşamaya geçtiği tarihi bir olaydır. Bu yazı, Cumhuriyetin ilanına giden süreci tarihsel, siyasal ve düşünsel bağlamlarıyla ele alarak, 29 Ekim 1923’ün Türk modernleşmesi açısından taşıdığı çok boyutlu önemi irdelemektedir. 19.yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğu, hem içte hem dışta büyük bir meşruiyet kriziyle karşı karşıyaydı. Tanzimat (1839) ve Islahat Fermanı (1856) gibi reform girişimleri, merkezi otoriteyi güçlendirmeyi hedeflese de, devletin çöküşünü durdurmakta yetersiz kaldı. II. Meşrutiyet’in ilanı (1908) ile birlikte anayasal bir düzen arayışı yeniden gündeme gelse de, savaşlar, işgaller ve ekonomik yıkımlar, imparatorluğun siyasi bütünlüğünü koruyamadı. I. Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin fiilen sona ermesi, Türk milletini kendi kaderini tayin etme zorunluluğuyla karşı karşıya bıraktı. 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde başlatılan Milli Mücadele, yalnızca bir bağımsızlık savaşı değil, aynı zamanda yeni bir devlet ve toplum düzeninin inşası süreciydi. Samsun'da basılan Kurtuluş Savaşı propaganda afişi: Halaskaran-ı İslam 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması, egemenliğin kaynağının millet olduğu ilkesinin fiilen hayata geçtiği ilk dönüm noktasıdır. Bu, monarşik sistemin siyasal temellerini zayıflatan en önemli adımdır. 1922 yılında saltanatın kaldırılmasıyla (1 Kasım 1922), devletin yönetim biçiminin değişeceği artık açıkça görülmeye başlamıştır. Ancak bu değişimin hukuki ve anayasal zemine oturtulması için uygun siyasi koşulların olgunlaşması gerekiyordu. Son padişah Sultan VI. Mehmet Vahdettin İstanbul'dan Malta'ya gitmek üzere ayrılırken 1923 yılı başlarında Lozan Antlaşması görüşmeleri devam ederken, iç siyasette hükümet krizleri yaşanıyordu. Özellikle Meclis hükümeti sisteminin uygulamadaki tıkanıklıkları, yeni bir yönetim modelinin gerekliliğini ortaya koydu. Mustafa Kemal, bu dönemdeki siyasi belirsizlikleri Cumhuriyet’in ilanı için bir fırsata dönüştürdü. 28 Ekim 1923 gecesi yakın çalışma arkadaşlarına, “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” diyerek sürecin fiili başlangıcını yaptı. 29 Ekim 1923 günü, Meclis’te yapılan anayasa değişikliğiyle “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli Cumhuriyettir” hükmü kabul edildi. Ardından yapılan oylamada Mustafa Kemal, oy birliğiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi. Bu gelişme, Osmanlı’dan kalan monarşik-saltanat sisteminin hukuken tamamen sona erdiği, modern bir ulus-devletin doğduğu anı temsil eder. 3 Kasım 1923 tarihli Resimli Gazete'de Cumhuriyetin İlanı Cumhuriyetin temel felsefesi, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesine dayanır. Bu ilke, 1921 Anayasası’nda yer almakla birlikte, 1923 sonrasında tüm siyasal kurumların ve toplumsal düzenin merkezine yerleştirilmiştir. Cumhuriyet, bir yönetim biçiminden öte bir toplum projesidir. Mustafa Kemal’in önderliğinde gerçekleştirilen reformlar, yalnızca siyasi sistemin değil, aynı zamanda sosyal hayatın, eğitimin, hukukun ve kültürün yeniden yapılandırılmasını hedeflemiştir. Laikleşme, kadın-erkek eşitliği, eğitimde bilimsel yaklaşım ve çağdaş hukuk düzeni, Cumhuriyet’in dayandığı temel sütunlardır. Atatürk’ün şu sözü, Cumhuriyet’in toplumsal yönünü özetler: “Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir.” Bu ifade, Cumhuriyet’in sınıfsal ayrıcalıkları reddeden, tüm vatandaşların eşit haklara sahip olduğu bir yurttaşlık anlayışını temsil eder. Cumhuriyetin ilanı, Türkiye’nin modernleşme sürecini kurumsal hale getirmiştir. 1924 Anayasası, kuvvetler birliğine dayalı meclis hükümeti sistemini sürdürmekle birlikte, devletin laik ve ulusal kimliğini pekiştirmiştir. Ardından gelen inkılaplar — harf devrimi, eğitim reformu, medeni kanun, kadın hakları, ekonomik kalkınma hamleleri — Cumhuriyet’in modernleşme misyonunu pekiştirmiştir. Cumhuriyet, aynı zamanda Türkiye’yi uluslararası sistemde bağımsız ve saygın bir aktör haline getirmiştir. Lozan Antlaşması ile tanınan egemenlik, Cumhuriyet’in siyasi ve diplomatik temelini oluşturmuştur. İsmet Paşa Lozan Barış Antlaşması'nı imzalarken 29 Ekim 1923, bir tarihsel dönüm noktası olmanın ötesinde, Türkiye’nin siyasi kimliğini, toplumsal yapısını ve modernleşme yönelimini belirleyen bir mirastır. Cumhuriyet, yalnızca geçmişin bir hatırası değil; her neslin yeniden anlamlandırması gereken bir değerler sistemidir. Atatürk’ün “En büyük eserim” dediği Cumhuriyet, çağdaş Türkiye’nin varlığını borçlu olduğu temel ilkedir. Bu nedenle 29 Ekim, sadece bir bayram değil; ulusal kimliğin, egemenliğin ve çağdaşlaşma iradesinin sembolüdür.
3
dk.
9 Ağustos 2025
Birinci Anafartalar Muharebesi: İngilizler Neden Suvla’dan İlerleyemedi?
Birinci Anafartalar Muharebesi, Çanakkale Cephesi’nin kuzey kanadında 9–10 Ağustos 1915 tarihlerinde gerçekleşen ve Osmanlı ordusunun kesin savunma başarısıyla sonuçlanan kritik bir çatışmadır. 1915 yılının yaz aylarına gelindiğinde, Gelibolu’daki kara savaşları aylarca süren siper muharebelerine dönüşmüş, Nisan ve Mayıs aylarında yapılan çıkarmalar İtilaf Devletleri’ne beklenen ilerlemeyi sağlayamamıştı. İngiliz komutanlığı bu çıkmazı aşmak için yeni bir plan hazırladı: Osmanlı savunmasını kuzeyden yararak Alçıtepe üzerinden Çanakkale Boğazı’na ulaşmak. Bunun için de Anafartalar Ovası ve Suvla Koyu üzerinden geniş çaplı bir çıkarma harekâtı başlatıldı. 6 Ağustos 1915 gecesi İngiliz 9. Kolordusu Suvla Koyu’na çıkarma yaptı. İlk saatlerde ciddi bir direniş görmeyen birlikler kolayca kıyıya yerleşti ancak iç bölgelere ilerlemekte yavaş davrandılar. Araziyi iyi tanımamaları, su kaynaklarının kıtlığı ve komuta kademesindeki kararsızlık bu duraklamanın başlıca nedenleriydi. Bu gecikme Osmanlı kuvvetleri için hayati bir fırsat oldu. 8 Ağustos’ta 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders, bölgedeki birlikleri tek elde toplamak amacıyla Anafartalar Grubu Komutanlığı’nı kurarak başına Arıburnu’nda gösterdiği üstün performansla tanınan Albay Mustafa Kemal’i atadı. Mustafa Kemal bölgeye gelir gelmez araziyi inceledi ve düşmanın Kocaçimen Tepeleri ile Conkbayırı’nı ele geçirmesi halinde kuzey savunmasının çökeceğini gördü. Hızla bir plan yaptı ve ertesi sabah taarruza geçme kararı aldı. 9 Ağustos sabahı Osmanlı birlikleri gece boyunca mevzilenmiş, hücum düzenine girmişti. Mustafa Kemal, ön saflarda askerlerine moral verirken süngü takmış piyadeler Kocaçimen, Azmakdere ve Damakçık Bayırı yönünde ilerledi. Şiddetli çatışmalar sonucunda İngiliz birlikleri mevzilerinden sökülüp geri atıldı. Ertesi gün, 10 Ağustos sabahı ise muharebenin dönüm noktası yaşandı. Mustafa Kemal, Conkbayırı’nda topladığı kuvvetlere kesin taarruz emri verdi. Sabahın erken saatlerinde sisin de yardımıyla başlayan süngü hücumu, düşmanı tamamen geri çekilmeye zorladı. Böylece Anafartalar hattı Osmanlı kontrolünde güvence altına alındı. Muharebe sonucunda İngilizlerin kuzeyden Çanakkale Boğazı’na ulaşma planı başarısız oldu. Osmanlı ordusu yaklaşık 2.500 kayıp verirken, İtilaf Devletleri’nin kayıpları 5.000’e yaklaştı. Birinci Anafartalar, yalnızca taktik bir savunma zaferi değil, aynı zamanda Çanakkale Cephesi’nde stratejik üstünlüğün Osmanlı’ya geçtiği bir dönüm noktasıydı. Mustafa Kemal bu muharebe ile komutanlık yeteneğini bir kez daha kanıtladı; bu başarısı ilerleyen yıllarda hem askeri hem de siyasi kariyerinin temel taşlarından biri oldu. İngilizler için ise bu yenilgi, Ağustos 1915’te başlattıkları son büyük taarruzun boşa çıkması anlamına geldi. Birkaç ay daha cephede tutunmaya çalışsalar da ilerleme umudu kalmamıştı ve Aralık 1915–Ocak 1916’da Gelibolu’dan tamamen çekilmek zorunda kaldılar. Birinci Anafartalar Muharebesi, Çanakkale Savaşı’nın kaderini tayin eden ve tarihe altın harflerle geçen savunma başarılarından biri olarak, hem askeri tarihte hem de Türk milletinin hafızasında özel bir yere sahiptir.
2
dk.
3 Mayıs 2026
23 Nisan Hakkında Hiç Duymadığınız Gerçekler!
23 Nisan sadece bir çocuk bayramı mı, yoksa bir milletin yok oluştan kurtuluşunun mührü mü? Tarihçi Çağhan Sarı, 23 Nisan 1920’de Ankara’da yaşanan tozlu ve umut dolu günleri, Meclis'in açılışındaki bilinmeyen detayları anlatıyor. Bu videoda; 1920 yılının imkansızlıkları içinde Meclis nasıl açıldı? Atatürk neden bu günü çocuklara armağan etti? 23 Nisan’ın Milli Mücadele’deki stratejik önemi neydi? ...gibi soruların yanıtlarını belgeler ve tarihsel perspektiflerle inceliyoruz.
1
dk.
3 Mayıs 2026
Uceymi Sadun Paşa'nın Atatürk'e Sadakati
Birinci Dünya Savaşı ve Türk İstiklal Harbi süreci, sadece düzenli orduların değil, aynı zamanda yerel unsurların ve aşiret yapılarının da jeopolitik dengeleri değiştirdiği bir dönemdir. Bu dönemin en nevi şahsına münhasır figürlerinden biri olan Müntefik Aşireti Reisi Uceymi Sadun Paşa, Osmanlı Devleti’ne olan bağlılığı ve Mustafa Kemal Atatürk ile kurduğu stratejik dostlukla modern Türk tarih yazımında müstesna bir yere sahiptir. I. Dünya Savaşı sırasında Irak Cephesi, İngilizlerin petrol sahalarını kontrol etme arzusu ve bölgedeki Arap aşiretlerini Osmanlı idaresine karşı kışkırtma faaliyetlerine sahne olmuştur. İngiliz istihbarat servisleri (özellikle Gertrude Bell ve T.E. Lawrence kanalıyla), bölgenin en güçlü yapılarından biri olan Müntefik Aşireti’ni kendi saflarına çekmek amacıyla Uceymi Paşa’ya müstakbel Irak Krallığı ve geniş finansal imkanlar vadetmiştir. Uceymi Paşa, dönemin konjonktürel tekliflerini reddederek Hilafet makamına ve Devlet-i Aliyye’ye biat ilkesine sadık kalmıştır. Bu duruşuyla bölgedeki İngiliz ilerleyişine karşı paramiliter bir direnç odağı oluşturmuş, Şuaybe ve Kut'ül Amare kuşatması gibi kritik süreçlerde Osmanlı ordusuna lojistik ve milis desteği sağlamıştır. Uceymi Paşa ile Mustafa Kemal Atatürk’ün yolları, 1917 yılında 7. Ordu Komutanlığı görevi sırasında kesişmiştir. Mustafa Kemal Paşa, bölgedeki aşiretlerin sadakatsizliği ve İngiliz etkisi altında olduğu bir dönemde, Uceymi Paşa’nın sergilediği karakterli duruşu takdirle karşılamıştır. Bu tanışıklık, askeri bir iş birliğinden öte, karşılıklı güvene dayalı bir şahsi dostluğa evrilmiştir. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nin ardından Osmanlı birliklerinin bölgeden çekilmesiyle Uceymi Paşa, işgal güçleri karşısında yalnız kalmıştır. İngilizlerin teslim olma veya iş birliği yapma baskılarını reddederek, binlerce atlısıyla birlikte kuzeye, Anadolu içlerine doğru bir stratejik hicret başlatmıştır. Mardin, Urfa ve Viranşehir hattında Fransız işgaline karşı yürütülen Kuvay-ı Milliye hareketine aktif katılım göstermiştir. Kendi aşiret kuvvetleriyle Fransız birliklerinin ilerleyişini yavaşlatmış ve bölgedeki direnişin moral motivasyon kaynağı olmuştur. Cumhuriyet’in ilanından sonra Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Uceymi Paşa’yı Ankara’ya davet ederek kendisine olan vefasını göstermiştir. Paşa’ya hizmetleri karşılığında geniş araziler ve mülkler teklif edilmiş olsa da, Paşa bu ödüllendirmelerin büyük kısmını feragatle karşılamış, mücadelesinin temel motivasyonunun şahsi kazanç değil, vatan savunması olduğunu vurgulamıştır. 1920'li yıllarda kendisine ve ailesine Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verilmiş, hayatının geri kalanını Urfa bölgesinde mütevazı bir şekilde sürdürmüştür. 1960 yılında Urfa'da vefat eden Uceymi Sadun Paşa, hem Osmanlı döneminin son sadık beylerinden biri hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş harcına ter dökmüş bir kahraman olarak tarihteki yerini almıştır. Uceymi Sadun Paşa’nın hayatı; etnik kökenin, milli aidiyet ve siyasi sadakatle nasıl mezcedilebileceğinin somut bir örneğidir. Atatürk’ün Kardeşim hitabına mazhar olan Paşa, imparatorluktan ulus devlete geçiş sürecinde vatan kavramının coğrafi sınırları aşan manevi boyutunu temsil etmiştir.
2
dk.
6 Ekim 2025
İstanbul’un Düşman İşgalinden Kurtuluşunun Tarihsel Önemi Nedir?
6 Ekim 1923 tarihi, modern Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun son safhasında yaşanan işgal döneminin nihai olarak sona erdiği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik iddiasının fiilen hayata geçtiği gündür. Bu olay, yalnızca bir askerî tahliye sürecinin tamamlanması değil, aynı zamanda ulusal bağımsızlığın uluslararası hukuk düzeyinde tescil edilmesinin sembolik karşılığıdır. Türk birlikleri İstanbul'a giriyor (6 Ekim 1923) İstanbul’un kurtuluşu, 1918–1923 arasındaki beş yıllık bir dönemin kapanışını temsil eder. Bu dönem, Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinin son aşamasını ve Türkiye’nin ulus-devlet formuna evrilişini gözlemlemek açısından son derece kritik bir tarihsel laboratuvar işlevi görür. 1. İşgalin Başlangıcı ve Siyasi Arka Plan (1918–1920) Mondros Mütarekesi’nin 30 Ekim 1918’de imzalanmasıyla Osmanlı Devleti fiilen teslim olmuş, İtilaf Devletleri bu anlaşmayı geniş biçimde yorumlayarak İstanbul dâhil birçok stratejik bölgeyi işgal etmiştir. 13 Kasım 1918 tarihinde, 55 parçadan oluşan İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan savaş gemilerinin İstanbul Boğazı’na demirlemesiyle başkent, fiilen İtilaf kuvvetlerinin kontrolüne girmiştir. İşgal sürecinde, özellikle İngiliz yönetimi İstanbul üzerinde doğrudan bir vesayet tesis etmeye çalışmış, Osmanlı yönetimini kontrol altında tutmak amacıyla hem sivil hem askerî kurumlara müdahalelerde bulunmuştur. 16 Mart 1920’de Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması ve milletvekillerinin sürgün edilmesi, bu işgalin siyasal egemenlik boyutunu açık biçimde göstermektedir. Bu dönemde İstanbul, ulusal direniş hareketinin hem kısıtlandığı hem de örgütlendiği paradoksal bir mekâna dönüşmüştür. 2. Gizli Direniş Ağları ve İstanbul’un Stratejik Rolü İşgalin hemen ardından İstanbul’da çeşitli gizli direniş örgütleri ortaya çıkmıştır. Karakol Cemiyeti, Felah Grubu ve Mim Mim (Millî Müdafaa) Teşkilatı, Anadolu’daki ulusal direnişin lojistik ve istihbarat ağlarını oluşturmuştur. Bu yapılar, Anadolu’ya silah ve cephane sevkini, ayrıca haberleşmeyi sağlayarak Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde gelişen Millî Mücadele’nin altyapısını güçlendirmiştir. Dolayısıyla İstanbul, işgal altında olmasına rağmen, Millî Mücadele’nin lojistik, diplomatik ve entelektüel merkezlerinden biri olarak işlev görmüştür. Bu durum, kentin yalnızca politik bir başkent değil, aynı zamanda direniş ideolojisinin üretildiği bir odak noktası olduğunu göstermektedir. 3. Diplomatik Süreç: Mudanya’dan Lozan’a Kurtuluş Savaşı’nın askerî safhası, 1922 sonbaharında Mudanya Mütarekesi ile sona ermiştir. 11 Ekim 1922’de imzalanan bu mütareke, İstanbul ve Boğazlar bölgesinin İtilaf kuvvetleri tarafından boşaltılmasını öngörmüştür. Ancak İngiltere, İstanbul’un tahliyesini geciktirerek yeni kurulan Ankara Hükûmeti’nin uluslararası meşruiyetini sınamaya çalışmıştır. Bu durum, Lozan Barış Antlaşması (24 Temmuz 1923) ile kesin biçimde son bulmuştur. Lozan’da Türkiye’nin sınırları, Boğazlar rejimi ve siyasi egemenliği uluslararası düzeyde tanınmıştır. Böylece İstanbul’un kurtuluşu, yalnızca bir askerî zaferin sonucu değil, diplomatik bir sürecin nihai başarısı olarak da değerlendirilmelidir. 4. Kurtuluşun Fiilî Gerçekleşmesi: 6 Ekim 1923 Lozan Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinin ardından, İtilaf kuvvetlerinin İstanbul’u terk etmesi kararlaştırılmıştır. 2 Ekim 1923’te son İngiliz birliği şehri terk etmiş, 6 Ekim 1923 günü ise Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu İstanbul’a girmiştir. Türk ordusunun şehre girişi, yalnızca bir askerî hareket değil, aynı zamanda ulusal egemenliğin sembolik olarak yeniden tesisi anlamına gelmiştir. Bu nedenle 6 Ekim, hem askerî hem de siyasal açıdan Cumhuriyet’in ilanına giden sürecin öncülü olarak görülmelidir. 6 Ekim 1923 tarihinde Millî Ordu askerleri Kadıköy'e giriyor. 5. Kurtuluşun Siyasal ve Kültürel Yansımaları İstanbul’un yeniden Türk egemenliğine geçmesi, Cumhuriyet rejiminin inşasında iki yönlü bir anlam taşır: Egemenlik yeniden merkezi bir karakter kazanmıştır. Ulusal yönetim artık dış müdahaleden bağımsızdır. Modernleşme ve kültürel dönüşüm süreci İstanbul üzerinden somutlaşmıştır. 1924 sonrasında eğitim, basın, sanat ve ekonomi alanlarında atılan adımlar, şehrin yeniden bir kültürel merkez haline gelmesini sağlamıştır. Bu bağlamda 6 Ekim 1923, yalnızca geçmişin bir hatırlatması değil, Cumhuriyet’in toplumsal ve kültürel temellerinin güçlenmesinde bir başlangıç noktası olarak değerlendirilmelidir. İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşu, Türk ulusunun bağımsızlık mücadelesinin hem askeri hem de diplomatik boyutunun başarıyla tamamlandığı bir dönüm noktasıdır. 6 Ekim 1923, yalnızca bir kentin değil, bir medeniyetin yeniden ayağa kalktığı gündür. Bugün, 102 yıl sonra, bu olayın tarihsel anlamı; egemenliğin, bağımsızlığın ve ulusal kimliğin sürekliliğini koruma bilinciyle yakından ilişkilidir. İstanbul’un kurtuluşu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi olan “tam bağımsızlık” ilkesinin tarihsel tezahürlerinden biri olarak, ulusal hafızada hak ettiği yeri korumaya devam etmektedir. 6 Ekim 1932 tarihli Cumhuriyet gazetesinde İstanbul'un kurtuluşuna dair çizim.
3
dk.
17 Mart 2025
Çanakkale Zaferi Nedir ve Neden Önemlidir?
18 Mart Çanakkale Zaferi, Türk tarihinin en parlak sayfalarından birini oluşturan, I. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren bir kahramanlık destanıdır. Peki, bu zafer tam olarak nedir ve neden bu kadar önemlidir? Gelin, bu tarihi olayı detaylarıyla inceleyelim. Çanakkale Zaferi’nin Tarihi Arka Planı I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleri’ne (İngiltere, Fransa ve müttefikleri) karşı zorlu bir mücadele içindeydi. Çanakkale Boğazı, stratejik konumuyla savaşın kilit noktalarından biriydi. İtilaf Devletleri, 1915’te boğazı geçerek İstanbul’u ele geçirmeyi ve Rusya’ya yardım ulaştırmayı planlıyordu. Bu hedef, Osmanlı’yı savaş dışı bırakarak savaşın gidişatını değiştirebilirdi. Ancak, 18 Mart 1915’te başlayan deniz harekâtı, beklenmedik bir direnişle karşılaştı. 18 Mart 1915: Denizde Gelen Zafer İtilaf Devletleri’nin güçlü donanması, 18 Mart günü Çanakkale Boğazı’nı zorla geçmek için harekete geçti. İngiliz ve Fransız savaş gemileri, Osmanlı’nın kıyı savunmasını aşmaya çalıştı. Ancak, Osmanlı ordusunun topçu bataryaları ve özellikle Nusret Mayın Gemisi’nin boğaza döşediği mayınlar, düşman donanmasına ağır bir darbe vurdu. Nusret’in gizlice yerleştirdiği mayınlar, HMS Irresistible, HMS Ocean ve Fransız Bouvet gibi dev savaş gemilerinin batmasına neden oldu. Bu kayıplar, İtilaf Devletleri’nin geri çekilmesine yol açtı ve deniz harekâtı büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı. Zaferin Türk Tarihi Açısından Önemi Çanakkale Zaferi, sadece bir askeri başarı değil, aynı zamanda ulusal bir uyanışın simgesiydi. İşte bu zaferin neden önemli olduğuna dair bazı noktalar: - Stratejik Etki: İtilaf Devletleri’nin boğazı geçme planı çöktü, bu da savaşın uzamasına ve Osmanlı’nın direncinin kırılmamasına neden oldu. - Moral Gücü: Türk askerleri ve halkı için büyük bir moral kaynağı oldu. “Çanakkale geçilmez” sloganı, bu direnişin sembolü haline geldi. - Liderlik ve Gelecek:Mustafa Kemal Atatürk’ün Çanakkale’de sergilediği liderlik, onun Türk Kurtuluş Savaşı’nda önderlik yapmasının temel taşlarından biri oldu. Çanakkale’nin Mirası 18 Mart, Türkiye’de her yıl “Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü” olarak kutlanır. Bu gün, vatan için canını feda eden binlerce şehidi anma ve Çanakkale’nin kahramanlık ruhunu yaşatma günüdür. Zafer, Türk milletinin birlik, beraberlik ve bağımsızlık arzusunun en güçlü göstergelerinden biridir. Sonuç Çanakkale Zaferi, sadece bir savaşın kazanılması değil, bir milletin varoluş mücadelesinin zaferle taçlanmasıdır. 18 Mart 1915’te yazılan bu destan, bugün bile Türk halkına ilham vermeye devam ediyor. Sizce bu zaferin en etkileyici yanı neydi? Yorumlarınızı bekliyoruz!
2
dk.
bottom of page
.png)











