top of page

Cumhuriyet Tarihi

Bir Milletin En Hüzünlü Perşembesi: 10 Kasım 1938

9 Kasım 2025

Bir Milletin En Hüzünlü Perşembesi: 10 Kasım 1938

Takvim yaprakları 10 Kasım'ı gösterdiğinde, Türkiye için zaman farklı bir anlam kazanır. Bu tarih, yalnızca bir takvim günü değil, modern bir ulusun kurucusuna olan bağlılığının, sevgisinin ve minnetinin topluca ifade edildiği kolektif bir hafıza anıdır. 10 Kasım 1938, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün İstanbul Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini yumduğu gündür. Ancak bu tarih, bir "son" olarak değil, onun fikirlerinin ve mirasının her zamankinden daha güçlü bir şekilde yaşatılmaya başlandığı bir "anma" ve "anlama" günü olarak tarihe geçmiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk Mustafa Kemal Atatürk'ün sağlık sorunları aslında 1937 yılının sonlarına doğru belirtiler göstermeye başlamıştı. Yoğun devlet işleri, aralıksız çalışmaları ve ülkenin geleceği için giriştiği projeler, sağlığını ciddi şekilde etkilemişti. 1938 yılının başlarında, Yalova'daki bir ziyaret sırasında yaşadığı rahatsızlık üzerine yapılan tetkikler, acı gerçeği ortaya çıkardı: Atatürk'e, o dönemde tedavisi oldukça zor olan siroz teşhisi konulmuştu. Bu teşhise rağmen, Atatürk'ün önceliği hiçbir zaman kendi sağlığı olmadı. Hastalığının ciddiyetini bilmesine rağmen, "Hatay Meselesi" gibi ulusal davalarla bizzat ilgilenmeye devam etti. Mersin ve Adana'ya yaptığı geziler, hastalığına rağmen vatan toprağı için son bir gayret gösterdiğinin kanıtıydı. Durumunun ağırlaşması üzerine, Fransa'dan ünlü doktor Noel Fissinger davet edildi. Doktorların tüm tavsiyeleri "mutlak istirahat" yönündeydi. Ancak o, Dolmabahçe Sarayı'ndaki odasında bile devlet evraklarını incelemeye, ülkenin gidişatını takip etmeye çalıştı. 1938 yılının sonbaharı, hem Atatürk için acı dolu bir bekleyiş hem de tüm ülke için endişeli bir sükunet içinde geçti. Hatay Anavatan'a katıldıktan sonra, kutlamalar sırasında. Hastalıkla geçen ayların ardından, 8 Kasım 1938'de Atatürk ağır bir komaya girdi. İki gün boyunca tüm Türkiye, radyo başında ve gazetelerde gelecek iyi bir haberi bekledi. Ancak 10 Kasım 1938 Perşembe sabahı, saatler 09:05'i (dokuzu beş geçe) gösterdiğinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin kalbi durdu. Atatürk hasta yatağında, Dolmabahçe, 1938 Atatürk'ün tedavi gördüğü Dolmabahçe Sarayı'ndaki 71 numaralı odada, doktorları Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Dr. Refik Saydam ve diğer hekimlerin tüm müdahalelerine rağmen, büyük lider ebediyete intikal etti. O anda odada bulunan saatin 09:05'te durdurulduğu rivayet edilir. Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak'ın gözyaşları içinde hazırladığı resmi tebliğ, kısa sürede tüm ülkeye ve dünyaya yayıldı: "Reisicumhur Atatürk, 10 İkinciteşrin (Kasım) 1938 Perşembe sabahı saat dokuzu beş geçe, büyük bir milletin ve beşeriyetin matemleri arasında terk-i hayat eylemişlerdir." O günden bu yana her 10 Kasım'da, saat tam 09:05'te Türkiye'de hayat durur. Bu, bir kanun veya zorunlulukla değil, tamamen toplumsal bir reflekse dönüşmüş bir saygı duruşudur. O an çalan sirenler, bir felaketi değil, bir milletin atasına olan vefa borcunu ve sevgisini haykırır. Trafikteki şoförler kontak kapatıp araçlarından iner, yolda yürüyen vatandaşlar durur, fabrikalardaki işçiler makinelerini susturur ve öğrenciler okullarında ayağa kalkar. İki dakika boyunca tüm ülke, derin bir sessizlik içinde, o anı ve o büyük kaybı yeniden hisseder. Bu kolektif eylem, Atatürk'ün sadece bedenen aramızdan ayrıldığını, ancak fikirlerinin ve manevi varlığının bu topraklarda ne kadar güçlü bir şekilde yaşadığını gösteren en dokunaklı anlardan biridir. Dünya Liderleri ve Basını Gözünden "Atatürk" Atatürk'ün vefatı, sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada derin bir yankı uyandırdı. O'nun sadece bir ulusun kurtarıcısı değil, aynı zamanda sömürge altındaki tüm mazlum milletler için bir ilham kaynağı ve çağdaşı olan devlet adamları için de saygıdeğer bir lider olduğu, vefatının ardından yazılanlarda açıkça görülüyordu. İngiltere Başbakanı Winston Churchill: "Savaşta Türkiye'yi kurtaran, savaştan sonra da Türk Milletini yeniden dirilten Atatürk'ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de en büyük kayıptır." Fransız Gazetesi Le Temps: "Atatürk, yalnız kendi yurdunun tarihini değil, aynı zamanda Avrupa'nın da tarihini değiştirmiştir. O'nun ölümüyle, Avrupa'nın bir köşesinde bir denge unsuru kaybolmuştur." Alman Basını: "Atatürk, eskiyen ve köhnemiş bir imparatorluktan, taze bir güçle yaşayan, modern bir Türkiye yaratmıştır." Cenaze törenine katılan yabancı devletlerin sayısız temsilcisi ve askeri birlikleri, onun uluslararası alandaki saygınlığının bir göstergesiydi. Ebediyete Uğurlanış: İstanbul'dan Ankara'ya Yolculuk Atatürk'ün cenaze töreni, bir ulusun kurucusuna nasıl veda ettiğini gösteren, tarihe kazınan bir süreçti. Dolmabahçe Sarayı'nda (16-18 Kasım) Türk bayrağına sarılı naaşı, Dolmabahçe Sarayı'ndaki tören salonunda bir katafalk üzerine konuldu. Üç gün boyunca on binlerce insan, gözyaşları içinde son görevlerini yapmak için O'nun önünden saygıyla geçti. Atatürk'ün naaşı 16 Kasım Çarşamba günü Dolmabahçe Sarayı'nın muayede salonunda üzeri Türk bayrağına sarılmış şekilde katafalka konuldu ve Başbakan Celal Bayarın eşliğinde saygı geçişi başladı. 19 Kasım'da, naaşı Dolmabahçe'den alınarak, top arabasıyla Sarayburnu'na getirildi. Burada, Kurtuluş Savaşı'nın simgelerinden biri olan Yavuz Zırhlısı'na nakledildi. İstanbul Boğazı'nda, donanmanın ve yabancı gemilerin eşlik ettiği hüzünlü bir geçişle İzmit'e doğru yola çıktı. Atatürk'ün naaşı Sarayburnu'nda. 19 Kasım'da İzmit'ten özel bir trene alınan naaşı, yol boyunca istasyonlarda toplanan binlerce vatandaşın gözyaşları ve ağıtları eşliğinde Ankara'ya doğru ilerledi. Atatürk'ün naaşı, 19 Kasım 1938 Cumartesi günü sabahı Prof. Dr. Şerafettin Yaltkaya tarafından cenaze namazının kılınmasının ardından 12 generalin omuzunda sarayın dış kapısına çıkarıldı. Ankara Garı'nda devlet erkanı tarafından karşılanan cenaze, 21 Kasım'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin önündeki katafalka konularak milletvekillerinin ve halkın ziyaretine açıldı. Atatürk’ün naaşı Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde hazırlanan katafalka konuldu. Atatürk için, başkenti Ankara'da, "Rasattepe" (şimdiki Anıttepe) mevkiinde kalıcı bir anıt mezar yapılması kararlaştırılmıştı. Ancak bu anıtın (Anıtkabir) inşası yıllar sürecekti. Bu nedenle, 21 Kasım 1938'de yapılan büyük cenaze töreninin ardından, Atatürk'ün naaşı, Anıtkabir tamamlanana kadar Ankara Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrine defnedildi. Naaşı, tam 15 yıl boyunca Etnografya Müzesi'nde, ulusunun kalbinde bekledi. Anıtkabir'in inşasının tamamlanmasının ardından, Atatürk'ün vefatının 15. yıl dönümünde, 10 Kasım 1953'te, naaşı Etnografya Müzesi'nden alındı. Milyonların katıldığı görkemli ve bir o kadar da hüzünlü bir törenle, kurduğu Cumhuriyet'in başkentini seyreden ebedi istirahatgahı Anıtkabir'e nakledildi. O gün, Türkiye için bir yas günü olduğu kadar, O'na layık bir anıtı tamamlamanın da gurur günüydü. Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'de. 10 Kasım, Türkiye Cumhuriyeti için resmi bir tatil değildir. Bu bilinçli bir tercihtir. Atatürk, "Beni görmek demek, behemehal yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir" sözüyle, asıl olanın bedensel varlığı değil, fikirsel mirası olduğunu vurgulamıştır. Bu nedenle 10 Kasım, bir yas günü olmaktan çok, onun "en büyük eserim" dediği Cumhuriyete, bilime, akla, laikliğe ve tam bağımsızlığa olan bağlılığı tazelediğimiz bir "anlama" günüdür. Tarih blogları için 10 Kasım, sadece bir liderin ölümünü değil, bir ulusun O'nun fikirleri etrafında nasıl kenetlendiğini ve bu fikirlerin bir ulusu nasıl geleceğe taşıdığını incelemek için eşsiz bir fırsattır.

4

dk.

Struma Olayı Nasıl Yaşandı?

17 Eylül 2025

Struma Olayı Nasıl Yaşandı?

II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa, Yahudi halkı için tehlikeli bir yer hâline gelmişti. Nazi işgali altındaki bölgelerden kaçan insanlar, hayatlarını kurtarabilmek için her yolu deniyordu. Bu tehlikeli yolculuklardan biri, 1942 yılında Karadeniz’de yaşanan Struma Olayı olarak tarihe geçti. Olay, savaşın sivil halk üzerindeki yıkıcı etkilerini ve mülteci krizlerinin denizde de trajik sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Struma, 1867 yılında inşa edilmiş, küçük ve yaşlı bir yolcu gemisiydi. 1941 yılında, Romanya’dan Filistin’e gitmek isteyen Yahudi mültecileri taşımak üzere kiralandı. Gemide yaklaşık 790 yolcu ve 10 mürettebat bulunuyordu. Yolcuların çoğu, Nazi zulmünden kaçmış ve yeni bir hayat kurma umuduyla gemiye binmişti. Geminin teknik durumu yolculuk için ideal olmasa da, mülteciler umutlarını kaybetmemişti. Bu yolculuk, birçok yolcu için hayatlarındaki en kritik adım olarak görülüyordu. 12 Aralık 1941’de Struma, Romanya’nın Köstence Limanı’ndan hareket etti. Yolcular, Filistin’e ulaşmayı umut ediyordu. Ancak kısa süre sonra gemi, motor arızası nedeniyle İstanbul’a yaklaşmadan önce durmak zorunda kaldı. Yolcuların umutları, geminin teknik sorunları nedeniyle sınanmış oldu. 15 Aralık 1941’de Struma, İstanbul Sarayburnu açıklarında demirledi. Türk yetkililer, geminin güvenliği ve yolcuların belgeleri ile ilgili incelemelerde bulundu. Gemi yaklaşık 2,5 ay boyunca İstanbul Boğazı’nda bekledi. Bu süre zarfında yolcular temel ihtiyaçlarını karşılamak için çaba sarf etti; yetkililer, gerekli lojistik ve güvenlik önlemlerini sağlamak için çalışmalar yürüttü. Yolcular, bu bekleyiş sırasında yiyecek, su ve tıbbi yardım konularında sınırlamalar yaşadı. Ancak hem yerel yetkililer hem de çevredeki kurumlar, gemideki insanlara mümkün olduğunca destek olmaya çalıştı. 23 Şubat 1942’de Struma, motor arızası nedeniyle Karadeniz’de sürüklendi. Ertesi gün, 24 Şubat 1942 sabahı, Sovyet denizaltısı Ş-213 tarafından torpillenerek batırıldı. Gemi hızla sulara gömüldü ve 781 kişi hayatını kaybetti. Sadece 19 yaşındaki David Stoliar hayatta kalmayı başardı. Enkazdan kurtarılan Stoliar, kısa bir süre İstanbul’da kaldıktan sonra Filistin’e ulaşabildi ve bu trajedinin canlı tanığı oldu. Struma Olayı, II. Dünya Savaşı’nın sivil halk üzerindeki yıkıcı etkilerini gözler önüne seren önemli bir örnektir. O dönemde savaşın tarafsız ülkeleri, karmaşık diplomatik ve lojistik sorunlarla karşı karşıyaydı. Türkiye gibi tarafsız ülkeler, mültecilere yardımcı olmak için çalıştı ancak geminin teknik sorunları ve uluslararası dengeler trajedinin önlenmesini zorlaştırdı. Tarihçiler, Struma’yı sadece bir deniz faciası olarak değil, aynı zamanda savaşın ve politik koşulların sivil halk üzerindeki etkilerini gösteren bir vaka olarak inceler. Bugün Struma Olayı, insanlık tarihi açısından önemli bir hatırlatıcıdır. Bu trajedi, mültecilerin güvenliği, insan hakları ve uluslararası dayanışma konularında dersler sunmaktadır. Struma, denizde kaybolan yüzlerce insanın anısı olarak, insanlık vicdanına bir çağrı niteliğindedir. Olayın üzerinden yıllar geçmesine rağmen Struma, savaşın, çaresizliğin ve insanlık dramının sembolü olarak tarih kitaplarında ve anıtlarda yaşamaya devam etmektedir. Modern çağda da mülteci krizleri ve insan hakları tartışmalarında, Struma’nın trajedisi hatırlatıcı bir örnek olarak kullanılmaktadır.

2

dk.

22 Şubat Olayı nasıl gerçekleşti?

22 Şubat 2025

22 Şubat Olayı nasıl gerçekleşti?

Türkiye'nin siyasi tarihinde askeri müdahaleler ve darbe girişimleri, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında sıkça görülen olaylar arasında yer alır. Bunlardan biri de 22 Şubat 1962 tarihinde yaşanan ve Albay Talat Aydemir liderliğinde gerçekleştirilen "22 Şubat Olayı"dır. Kara Harp Okulu merkezli bu ayaklanma girişimi, 27 Mayıs 1960 darbesinin yarattığı çalkantılı dönemin bir yansıması olarak tarihe geçti. Peki, bu olay nasıl gelişti, neden ortaya çıktı ve sonuçları ne oldu? Gelin, bu önemli dönüm noktasına yakından bakalım. Olayın Kökeni: 27 Mayıs Sonrası Gerilimler 27 Mayıs 1960 darbesi, Türkiye'de Cumhuriyetin ilk askeri müdahalesi olarak büyük bir değişim yaratmıştı. Demokrat Parti iktidarını deviren Milli Birlik Komitesi (MBK), ülkeyi bir süre yönetmiş, ancak bu süreçte ordu içinde farklı görüşler ortaya çıkmıştı. Darbenin "devrimci ruhunu" koruma yanlısı subaylar ile sivillere yönetimi devretmeyi savunanlar arasında bir çekişme başlamıştı. 1961 seçimleriyle CHP-AP koalisyon hükümetinin kurulması, bazı subaylar tarafından "27 Mayıs ilkelerinden sapma" olarak görüldü. İşte bu atmosferde, Kara Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir, ordu içindeki huzursuzluğu bir eyleme dönüştürmeye karar verdi. 22 Şubat 1962: Ayaklanma Başlıyor 20 Şubat 1962'de, orduda "27 Mayısçı" subayların tasfiyesi için başlatılan atamalar ve gözaltılar, Aydemir'i harekete geçirdi. 22 Şubat günü, Kara Harp Okulu’nu üs olarak kullanarak bir darbe girişimi başlattı. Harp Okulu öğrencilerini ve kendisine sadık subayları organize eden Aydemir, hükümete karşı bir direniş sergilemeyi planladı. Öğrenciler, komutanlarını teslim etmeme konusunda kararlıydı ve okulda silahlı bir savunma hattı oluşturuldu. Aynı gün, Genelkurmay, Aydemir’in yerine Kurmay Albay Semih Sancar’ı Harp Okulu Komutanı olarak atadı. Ancak bu atama, direnişi durdurmaya yetmedi. Aydemir’in talepleri netti: Atamalar durdurulmalı, gözaltına alınan subaylar serbest bırakılmalı ve Hava Kuvvetleri’ndeki bazı cuntacılar cezalandırılmalıydı. Ne var ki, bu girişimi ordu içinde geniş bir destek bulamadı. Hükümet ve Genelkurmay’ın hızlı müdahalesiyle olay kontrol altına alındı. 23 Şubat sabahı, Aydemir direnişi sonlandırdığını açıklayarak teslim oldu. Sonuçlar ve Yankılar 22 Şubat Olayı, büyük bir kaosa yol açmadan bastırılmış olsa da önemli sonuçlar doğurdu: Talat Aydemir’in Kaderi: Aydemir tutuklandı ve Genelkurmay’da gözaltına alındı. Ancak bu olay, onun son girişimi değildi. Bir yıl sonra, 21 Mayıs 1963’te ikinci bir darbe girişimi düzenledi ve bu kez idam cezasına çarptırıldı. Ordu İçinde Temizlik: Ayaklanmaya katılan genç subayların bir kısmı emekliye sevk edildi, emeklilik hakkı olmayanlar ise ordudan uzaklaştırıldı. Harp Okulu Öğrencileri: Direnişe katılan öğrenciler memleketlerine gönderildi. Affın Gölgesinde: TBMM, 30 Nisan 1962’de olayla ilgili cezai kovuşturma yapılmamasına dair bir yasa çıkararak katılımcıları büyük ölçüde affetti. Neden Önemli? 22 Şubat Olayı, Türkiye’de askeri müdahalelerin yalnızca sivil hükümetlere değil, ordu içindeki farklı fraksiyonlara karşı da yöneldiğini gösteren çarpıcı bir örnektir. 1960’lı yıllar boyunca asker-sivil ilişkilerindeki gerilimlerin ve ordu içindeki bölünmelerin bir yansıması olarak, bu olay siyasi tarihte kendine özgü bir yer edinmiştir. Talat Aydemir’in liderliğindeki bu hareket, aynı zamanda genç subayların ideolojik motivasyonlarının ve ordu hiyerarşisine meydan okuma cesaretinin bir göstergesidir. 22 Şubat 1962, Türkiye için bir dönüm noktası olmasa da, yakın tarihin dalgalı sularında dikkat çeken bir dalga olarak kaldı. Talat Aydemir’in hikayesi, bir yandan cesaretin, diğer yandan ise başarısızlığın öyküsü olarak hafızalarda yer etti.

2

dk.

Madımak Katliamı'nın 31. yılı: 2 Temmuz 1993'te neler yaşandı?

2 Temmuz 2024

Madımak Katliamı'nın 31. yılı: 2 Temmuz 1993'te neler yaşandı?

2 Temmuz 1993, bir katliam tarihi olarak hafızalara kazındı. O gün, Pir Sultan Abdal Şenliklerine katılmak için Sivas'a giden aydın ve sanatçılardan 33'ü, kaldıkları otelin yakılması sonucu hayatını kaybetmişti. Olayda 2 otel görevlisi de yaşamını yitirmiş, 2 saldırgan da ölmüştü. Aydınlar, sanatçılar ve şairler 4 günlük şenlik programına katılmak, söyleşilere katılmak, kitaplarını imzalamak, şarkılarını söylemek için gitmişti Sivas'a. 1 Temmuz'da şenliğin açılışında konuşanlardan biri de yazar Aziz Nesin'di. Aziz Nesin, Behçet Aysan, Metin Altıok, Uğur Kaynar, Hasret Gültekin, Nesimi Çimen, Asım Bezirci ve daha pek çok şair, yazar, sanatçı, düşünür şenlikler için kente gelmişti. 33 kişinin en yaşlısı 66 yaşındaki Asım Bezirci, en genci ise folklor gösterisi için Sivas'a giden 12 yaşındaki Koray Kaya'ydı. Katliamdan iki gün önce dağıtılan bir bildiri, 2 Temmuz'da neler yaşanacağının habercisi olmasa da, işaret gibiydi. Bildiride Aziz Nesin'in o sırada başyazarı olduğu Aydınlık gazetesinde yayımlanan Salman Rüşdi'nin "Şeytan Ayetleri" kitabından bahsedilmiş, Nesin hedef gösterilmişti. Bildiride dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin'in şenliklere ev sahipliği yapması eleştirilmiş, Nesin için "Şehirde adeta Müslümanlarla alay edercesine gezebilmektedir" denmişti. 2 Temmuz 1993'te ne oldu? 2 Temmuz günü Cuma namazının ardından etkinliklerin yapıldığı kültür merkezinin önüne bir yürüyüş başladı. "Sivas laiklere mezar olacak" atılan sloganlardan biriydi. Saldırgan grubun bir kısmı yeni dikilen "Halk Ozanları" heykelini yıkıp, yerde sürüklerken; bir kısmı Valilik önünde Ahmet Karabilgin'i protesto etti. Valinin katliam sonrası İçişleri Bakanlığı'na gönderdiği rapora göre, saldırganların sayısı her saat artmıştı. Yine aynı rapora göre, akşam saat 18.00'da Madımak Oteli'nin önünde o ana kadar hiçbir aşamada dağıtılmamış 15 bin kişi vardı. Otel önündeki araçlar ve sürüklenen heykel ateşe verilmiş, otelin camları kırılmıştı. Yaklaşık 2 saat sonra otel ateşe verildi, saldırgan kalabalık sloganlarına devam etti. Madımak Oteli'nin önünden çekim yapan İhlas Haber Ajansı'nın görüntülerinde otelin etrafını kuşatanların sloganları yanında sözleri de duyulmuştu. Biri otelin birinci katına çıkan saldırgana "Lan yakın" diye seslenirken, bir diğeri ilk alevin görünmesiyle "Cehennem ateşi işte!" diye seslenmişti. Kente davet edilen takviye kuvvetler ise zamanında gelmedi veya gelenler yetersizdi. 35 kişi otelde hayatını kaybetti. Turgut Özal'ın ölümünden sonra Cumhurbaşkanı seçilen Süleyman Demirel'in yerine göreve gelen Başbakan ve DYP Genel Başkanı Tansu Çiller görevi devralalı henüz bir hafta olmuştu. Çiller'in Madımak Oteli'nde yaşananların ardından söylediği sözler ise siyasi tarihin hafızasına yazıldı: "Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir." Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise olayın münferit olduğunu ve Alevi-Sünni çatışmasına dönüşmemiş olduğunu iddia ediyordu: "Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş... Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır... Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır." Dönemin başbakanı Tansu Çiller olaylar ardından, "Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir" açıklamasını yaptı. İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu ise Aziz Nesin'i hedef gösterdi: "Aziz Nesin'in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstermiştir." Temel Karamollaoğlu nasıl bir tavır sergiledi? Madımak Oteli'nden sağ kurtulan Aziz Nesin, dönemin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu'nu "Gazanız mübarek olsun" diye bağırarak saldırgan grubu kışkırtmakla suçladı. O dönem bazı gazetelerde aracın üzerine çıkıp konuşma yapan ve daha sonra Nesin, itfaiye merdiveniyle otelden çıkartılırken onu tartaklayan bir kişinin fotoğrafları yayımlandı. Gazeteler, "provokatör" olarak nitelendirdikleri bu kişinin Belediye Başkanı Karamollaoğlu olduğunu öne sürdü. Karamollaoğlu, yangını başlatan kalabalığı azmettirdiği iddialarını hiçbir zaman kabul etmedi. Dönemin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu bugün Saadet Partisi'nin Genel Başkanı. İlerleyen günlerde fotoğraflarda görülen ve halka "Gazanız mübarek olsun" sözlerini sarf eden kişinin Sivas Belediye Meclisi'nin Refah Partili üyesi Cafer Erçakmak olduğu ortaya çıktı. Karamollaoğlu'nun ilerleyen yıllarda, baştan itibaren olayları yatıştırmaya çalıştığını ve ölümlere çok üzüldüğünü söylemekle birlikte olayları katliam olarak nitelememesi ve oteldekilerin pencereleri açmamalarını vurgulaması tartışma yarattı. Karamollaoğlu, 24 Haziran seçimleri öncesinde Artı TV'de katıldığı programda Sivas'la ilgili bir soru üzerinde şunları söyleyecekti: "Katliam olarak vasıflandırmadım. Bu üzücü bir hadisedir. Bu, hakikaten çok acı olarak tarif edilir. Ancak; katliam demek kasıtlı olarak ben bu insanları öldürmek için şunu yaptım denirse olur. Onun adı katliam olur. Ama orada bir hadise meydana gelmiş; oteldeki perdeler yakılmış, arabalar yakılmış... Arkasında da ateş bacayı sarmış. İçeridekiler de, benim hâlâ anlayamadığım, pencereleri açmadıklarından dolayı insanlar ölmüş." İlk dava sürecinde ne oldu? Çeşitli mahkemelerde başlatılan soruşturmalar o dönem kapatılmamış olan Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde (DGM) son buldu. Mahkeme ise görevsizlik kararı vererek dosyayı Yargıtay'a gönderdi. Yargıtay ise dosyaya bakması gereken yerin Ankara DGM olduğuna karar vererek dosyayı geri gönderdi. Ankara 1 Nolu DGM'ye sunulan iddianamede olayların nedeni, "şenliklere katılanlar" olarak gösterildi, Aziz Nesin'in varlığı "eylemin hazırlayıcı sebepleri" arasında sayıldı. İddianamede şu ifadeler yer alıyordu: "Hele hele Aziz Nesin'in İslam dinine karşı tutum, davranış ve açıklamaları, kapalı bir salonda düzenlenen toplantıda terör örgütü militanları için saygı duruşunda bulunulması, eylemin hazırlayıcı nedenleri arasında sayılabilir." Eski DGM başsavcısı Nusret Demiral dava henüz sonuçlanmadan "Olayda örgüt yok, tahrik var" açıklaması yapmıştı. DGM Başsavcısı Nusret Demiral dava henüz sonuçlanmadan, "Olayda örgüt yok, tahrik var" açıklaması yaptı. Görülen davanın karar metninde de buna paralel bir yaklaşım göze çarpmıştı. Gerekçeli kararda Aziz Nesin vurgusu vardı: "...Sivas olaylarının devlete ve laik düzene yönelik olmadığı, Aziz Nesin'in Şeytan Ayetleri kitabını yayınlamasına duyulan öfke, kin ve nefretin oluşturduğu tahrik sonucu ve Aziz Nesin'e yönelik bir eylem olduğu, kast edilen Aziz Nesin olmasına rağmen hedefte sapma sonucu 37 masum insanın ölümü ile sonuçlanan bu olayların…" Kararla birlikte 22 sanık hakkında 15'er yıl, 3 sanık hakkında 10'ar yıl, 54 sanık hakkında 3'er yıl, 6 sanık hakkında 2'şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi. Ancak bu karar temyiz edildi. Uzun süren hukuk süreci 2001 yılında sonuçlandı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin onadığı karar uyarınca, Cumhuriyet'e karşı örgütlü kalkışma girişiminde bulunan sanıklardan 33'ü ölüm cezası aldı; dördü 20 yıl, biri 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dava neden kapatıldı? Süren davalar, temyizler, müdahil avukatların talepleri yıllarca devam etti. Sivas Katliamı Davası 20 yılın ardından 2014'te zaman aşımı gerekçesiyle kapatıldı. Mağdur yakınları davanın zaman aşımına uğramasına tepki gösteriyor. Aralarında katliamda yakınlarını kaybedenlerin aileleri başta olmak üzere, sivil toplum kuruluşları ve partiler "insanlık suçlarında zaman aşımının kaldırılmasını" talep etti ancak talepleri bir karşılık bulmadı. Mahkeme Başkanı, "İnsanlık suçunda zamanaşımı olmaz ama bu suçu işleyenler kamu görevlisi değil sivil oldukları için davanın düşmesine karar verilmiştir" dedi. Karar üzerine dönemin başbakanı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Yıllar yılı içerde olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı" dedi. Erdoğan kararı ayrıca, "İdam kalktığı için 33 kişi ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum oldu. Bunlar hep gözden kaçıyor. Hedef saptırılıyor" diyerek yorumladı. Erdoğan ayrıca Sivas davasında mağdurlar olduğunu söyleyerek, "Sivas'a birçok gidişimde babalarının haksız yere, herhangi bir taksiratı olmadığı halde idama mahkum olduğu için ağlayan 15, 18, 19 yaşında kızlar var. Bunları göz ardı etmek suretiyle tek tarafa siyasi bir servis yapmayı doğru bulmuyorum. Gidip Ankara Adalet Sarayı'nın önünde gösteri yapmak suretiyle belli bir ideolojinin borazanlığını yapmanın doğru olduğuna inanmıyorum" diye konuştu. Sivas davası avukatlarından CHP Ankara Milletvekili Şenal Sarıhan zaman aşımı kararını temyiz etti. Dava sürecini BBC Türkçe'ye değerlendiren Sarıhan, "Bu olayın arkasındaki örgütlerin bulunmamış olması ve hiçbir zanlı hakkında gerekli aramanın yapılmamış oluşu bizi sadece olaydan sonra yakalanan insanlarla sınırlı bir davanın peşinde bıraktı. Bugün bu olayı yaratan örgütler bulunabilmiş değildir. Bu olayı yönlendirenler, tahrik edenler bulunmuş değildir. Bu nedenle tamamlanmamış bir dava ile karşı karşıyayız" diyor. Sivas ile ilgili "Yüreklerimiz Hâlâ Yangın Yeri" adlı araştırma kitabının yazarı Orhan Tüleylioğlu ise olanları "Sivas katliamı, Cumhuriyete, demokrasiye, özgür düşünceye ve en önemlisi insanın yaşama hakkına bir saldırıydı" şeklinde değerlendirdi. Sivas Katliamı'na ilişkin firari 3 sanığın yargılandığı son davada da karar 14 Eylül 2023'te çıktı. Mahkeme heyeti, davanın düşmesine karar verdi. Firari sanıklar Murat Sonkur, Eren Ceylan ve Murat Karataş'ın yargılandığı davada savcı 30 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle davanın düşürülmesini talep etmişti. Son duruşma öncesi BBC Türkçe'ye konuşan avukatlar, dava konusunun insanlığa karşı suç olduğunu ve bu nedenle zamanaşımı gerekçesiyle düşürülmemesi gerektiğini söylemişti. Katliamın yaşandığı Madımak Oteli'ne ne oldu? Pir Sultan Abdal Kültür Derneği gibi Alevi örgütleri başta olmak üzere, her yıl olaylarla ilgili anma programı düzenleyen kurumlar, otelin 'Utanç Müzesi' olmasını talep ediyor. Ancak bu talep bugüne kadar hükümetler tarafından kabul edilmedi. Katliamı takip eden yıllarda otelin girişinde bir kebap lokantası açıldı. Bu, mağdur yakınlarının tepkisine neden oldu. Lokanta, tepkiler ardından 2009 yılında taşındı. Otel ise kamulaştırıldı, yenilendi ve 2011'de Bilim ve Kültür Merkezi olarak kullanıma açıldı. Merkezdeki anı köşesine, olaylarda ölen 33 aydın ve iki otel görevlisi yanında iki göstericinin de adının yer alması, katliam mağduru ailelerin tepkisini çekti. Sivas anmalarını düzenleyen kurumlar özellikle her yıl 2 Temmuz'da "Utanç Müzesi" taleplerini yineliyor. Kaynak: BBC News Türkçe

5

dk.

Türk Modernleşmesinin Dönüm Noktası Olarak Cumhuriyetin İlanı

29 Ekim 2025

Türk Modernleşmesinin Dönüm Noktası Olarak Cumhuriyetin İlanı

29 Ekim 1923, Türk tarihinin en kritik dönemeçlerinden birini temsil eder. Bu tarih, yalnızca bir yönetim biçiminin değişimi değil; Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras kalan siyasal, toplumsal ve hukuksal yapının köklü biçimde dönüşümünü ifade eder. Cumhuriyetin ilanı, Türkiye’nin egemenliğin kaynağını ilahi otoriteden millet iradesine taşıdığı, modernleşme sürecinde yeni bir aşamaya geçtiği tarihi bir olaydır. Bu yazı, Cumhuriyetin ilanına giden süreci tarihsel, siyasal ve düşünsel bağlamlarıyla ele alarak, 29 Ekim 1923’ün Türk modernleşmesi açısından taşıdığı çok boyutlu önemi irdelemektedir. 19.yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğu, hem içte hem dışta büyük bir meşruiyet kriziyle karşı karşıyaydı. Tanzimat (1839) ve Islahat Fermanı (1856) gibi reform girişimleri, merkezi otoriteyi güçlendirmeyi hedeflese de, devletin çöküşünü durdurmakta yetersiz kaldı. II. Meşrutiyet’in ilanı (1908) ile birlikte anayasal bir düzen arayışı yeniden gündeme gelse de, savaşlar, işgaller ve ekonomik yıkımlar, imparatorluğun siyasi bütünlüğünü koruyamadı. I. Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin fiilen sona ermesi, Türk milletini kendi kaderini tayin etme zorunluluğuyla karşı karşıya bıraktı. 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde başlatılan Milli Mücadele, yalnızca bir bağımsızlık savaşı değil, aynı zamanda yeni bir devlet ve toplum düzeninin inşası süreciydi. Samsun'da basılan Kurtuluş Savaşı propaganda afişi: Halaskaran-ı İslam 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması, egemenliğin kaynağının millet olduğu ilkesinin fiilen hayata geçtiği ilk dönüm noktasıdır. Bu, monarşik sistemin siyasal temellerini zayıflatan en önemli adımdır. 1922 yılında saltanatın kaldırılmasıyla (1 Kasım 1922), devletin yönetim biçiminin değişeceği artık açıkça görülmeye başlamıştır. Ancak bu değişimin hukuki ve anayasal zemine oturtulması için uygun siyasi koşulların olgunlaşması gerekiyordu. Son padişah Sultan VI. Mehmet Vahdettin İstanbul'dan Malta'ya gitmek üzere ayrılırken 1923 yılı başlarında Lozan Antlaşması görüşmeleri devam ederken, iç siyasette hükümet krizleri yaşanıyordu. Özellikle Meclis hükümeti sisteminin uygulamadaki tıkanıklıkları, yeni bir yönetim modelinin gerekliliğini ortaya koydu. Mustafa Kemal, bu dönemdeki siyasi belirsizlikleri Cumhuriyet’in ilanı için bir fırsata dönüştürdü. 28 Ekim 1923 gecesi yakın çalışma arkadaşlarına, “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” diyerek sürecin fiili başlangıcını yaptı. 29 Ekim 1923 günü, Meclis’te yapılan anayasa değişikliğiyle “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli Cumhuriyettir” hükmü kabul edildi. Ardından yapılan oylamada Mustafa Kemal, oy birliğiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi. Bu gelişme, Osmanlı’dan kalan monarşik-saltanat sisteminin hukuken tamamen sona erdiği, modern bir ulus-devletin doğduğu anı temsil eder. 3 Kasım 1923 tarihli Resimli Gazete'de Cumhuriyetin İlanı Cumhuriyetin temel felsefesi, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesine dayanır. Bu ilke, 1921 Anayasası’nda yer almakla birlikte, 1923 sonrasında tüm siyasal kurumların ve toplumsal düzenin merkezine yerleştirilmiştir. Cumhuriyet, bir yönetim biçiminden öte bir toplum projesidir. Mustafa Kemal’in önderliğinde gerçekleştirilen reformlar, yalnızca siyasi sistemin değil, aynı zamanda sosyal hayatın, eğitimin, hukukun ve kültürün yeniden yapılandırılmasını hedeflemiştir. Laikleşme, kadın-erkek eşitliği, eğitimde bilimsel yaklaşım ve çağdaş hukuk düzeni, Cumhuriyet’in dayandığı temel sütunlardır. Atatürk’ün şu sözü, Cumhuriyet’in toplumsal yönünü özetler: “Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir.” Bu ifade, Cumhuriyet’in sınıfsal ayrıcalıkları reddeden, tüm vatandaşların eşit haklara sahip olduğu bir yurttaşlık anlayışını temsil eder. Cumhuriyetin ilanı, Türkiye’nin modernleşme sürecini kurumsal hale getirmiştir. 1924 Anayasası, kuvvetler birliğine dayalı meclis hükümeti sistemini sürdürmekle birlikte, devletin laik ve ulusal kimliğini pekiştirmiştir. Ardından gelen inkılaplar — harf devrimi, eğitim reformu, medeni kanun, kadın hakları, ekonomik kalkınma hamleleri — Cumhuriyet’in modernleşme misyonunu pekiştirmiştir. Cumhuriyet, aynı zamanda Türkiye’yi uluslararası sistemde bağımsız ve saygın bir aktör haline getirmiştir. Lozan Antlaşması ile tanınan egemenlik, Cumhuriyet’in siyasi ve diplomatik temelini oluşturmuştur. İsmet Paşa Lozan Barış Antlaşması'nı imzalarken 29 Ekim 1923, bir tarihsel dönüm noktası olmanın ötesinde, Türkiye’nin siyasi kimliğini, toplumsal yapısını ve modernleşme yönelimini belirleyen bir mirastır. Cumhuriyet, yalnızca geçmişin bir hatırası değil; her neslin yeniden anlamlandırması gereken bir değerler sistemidir. Atatürk’ün “En büyük eserim” dediği Cumhuriyet, çağdaş Türkiye’nin varlığını borçlu olduğu temel ilkedir. Bu nedenle 29 Ekim, sadece bir bayram değil; ulusal kimliğin, egemenliğin ve çağdaşlaşma iradesinin sembolüdür.

3

dk.

Birinci Anafartalar Muharebesi: İngilizler Neden Suvla’dan İlerleyemedi?

9 Ağustos 2025

Birinci Anafartalar Muharebesi: İngilizler Neden Suvla’dan İlerleyemedi?

Birinci Anafartalar Muharebesi, Çanakkale Cephesi’nin kuzey kanadında 9–10 Ağustos 1915 tarihlerinde gerçekleşen ve Osmanlı ordusunun kesin savunma başarısıyla sonuçlanan kritik bir çatışmadır. 1915 yılının yaz aylarına gelindiğinde, Gelibolu’daki kara savaşları aylarca süren siper muharebelerine dönüşmüş, Nisan ve Mayıs aylarında yapılan çıkarmalar İtilaf Devletleri’ne beklenen ilerlemeyi sağlayamamıştı. İngiliz komutanlığı bu çıkmazı aşmak için yeni bir plan hazırladı: Osmanlı savunmasını kuzeyden yararak Alçıtepe üzerinden Çanakkale Boğazı’na ulaşmak. Bunun için de Anafartalar Ovası ve Suvla Koyu üzerinden geniş çaplı bir çıkarma harekâtı başlatıldı. 6 Ağustos 1915 gecesi İngiliz 9. Kolordusu Suvla Koyu’na çıkarma yaptı. İlk saatlerde ciddi bir direniş görmeyen birlikler kolayca kıyıya yerleşti ancak iç bölgelere ilerlemekte yavaş davrandılar. Araziyi iyi tanımamaları, su kaynaklarının kıtlığı ve komuta kademesindeki kararsızlık bu duraklamanın başlıca nedenleriydi. Bu gecikme Osmanlı kuvvetleri için hayati bir fırsat oldu. 8 Ağustos’ta 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders, bölgedeki birlikleri tek elde toplamak amacıyla Anafartalar Grubu Komutanlığı’nı kurarak başına Arıburnu’nda gösterdiği üstün performansla tanınan Albay Mustafa Kemal’i atadı. Mustafa Kemal bölgeye gelir gelmez araziyi inceledi ve düşmanın Kocaçimen Tepeleri ile Conkbayırı’nı ele geçirmesi halinde kuzey savunmasının çökeceğini gördü. Hızla bir plan yaptı ve ertesi sabah taarruza geçme kararı aldı. 9 Ağustos sabahı Osmanlı birlikleri gece boyunca mevzilenmiş, hücum düzenine girmişti. Mustafa Kemal, ön saflarda askerlerine moral verirken süngü takmış piyadeler Kocaçimen, Azmakdere ve Damakçık Bayırı yönünde ilerledi. Şiddetli çatışmalar sonucunda İngiliz birlikleri mevzilerinden sökülüp geri atıldı. Ertesi gün, 10 Ağustos sabahı ise muharebenin dönüm noktası yaşandı. Mustafa Kemal, Conkbayırı’nda topladığı kuvvetlere kesin taarruz emri verdi. Sabahın erken saatlerinde sisin de yardımıyla başlayan süngü hücumu, düşmanı tamamen geri çekilmeye zorladı. Böylece Anafartalar hattı Osmanlı kontrolünde güvence altına alındı. Muharebe sonucunda İngilizlerin kuzeyden Çanakkale Boğazı’na ulaşma planı başarısız oldu. Osmanlı ordusu yaklaşık 2.500 kayıp verirken, İtilaf Devletleri’nin kayıpları 5.000’e yaklaştı. Birinci Anafartalar, yalnızca taktik bir savunma zaferi değil, aynı zamanda Çanakkale Cephesi’nde stratejik üstünlüğün Osmanlı’ya geçtiği bir dönüm noktasıydı. Mustafa Kemal bu muharebe ile komutanlık yeteneğini bir kez daha kanıtladı; bu başarısı ilerleyen yıllarda hem askeri hem de siyasi kariyerinin temel taşlarından biri oldu. İngilizler için ise bu yenilgi, Ağustos 1915’te başlattıkları son büyük taarruzun boşa çıkması anlamına geldi. Birkaç ay daha cephede tutunmaya çalışsalar da ilerleme umudu kalmamıştı ve Aralık 1915–Ocak 1916’da Gelibolu’dan tamamen çekilmek zorunda kaldılar. Birinci Anafartalar Muharebesi, Çanakkale Savaşı’nın kaderini tayin eden ve tarihe altın harflerle geçen savunma başarılarından biri olarak, hem askeri tarihte hem de Türk milletinin hafızasında özel bir yere sahiptir.

2

dk.

28 Ekim 1923 akşamı neler yaşandı?

29 Ekim 2024

28 Ekim 1923 akşamı neler yaşandı?

28 Ekim 1923 akşamı, Mustafa Kemal’in İzmir'den Ankara'ya gelmesiyle birlikte cumhuriyetin ilanına giden önemli olaylar yaşandı. Mustafa Kemal, İzmir'den Ankara'ya doğru yola çıktı. Bu yolculuk sırasında, cumhuriyetin ilanı konusunda fikirlerini netleştirdiği ve planlarını şekillendirdiği bilinmektedir. 28 Ekim gecesi Ankara'ya ulaştığında, Çankaya Köşkü'ne geldi. Burada İsmet İnönü, Fethi Okyar ve bazı bakanlarla birlikte cumhuriyetin ilanı hakkında son hazırlıkları yaptı. Mustafa Kemal, Çankaya Köşkü'nde bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda, hükümet şeklinin cumhuriyet olarak değiştirilmesi kararını kesinleştirdi. Bu toplantıda, mevcut hükümet sisteminin saltanat ve hilafet odaklı yapısından kurtulup daha modern ve halka dayalı bir yönetim biçimine geçilmesi gerektiği konuşuldu. Toplantıdan sonra, ertesi gün yapılacak TBMM oturumunda bu kararların yasallaşması için gerekli hazırlıklar yapıldı. Mustafa Kemal, İsmet İnönü'ye yasa tasarısını hazırlama görevini verdi. Bu olaylar, 29 Ekim 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin resmen ilan edilmesine öncülük etti. Bu tarihi akşam, Türkiye'nin modernleşme ve demokratikleşme yolunda önemli bir dönüm noktasını teşkil eder.

1

dk.

23 Nisan Neden Çocuk Bayramı Olarak Kutlanır?

22 Nisan 2024

23 Nisan Neden Çocuk Bayramı Olarak Kutlanır?

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin resmî bayramlarından biridir. Türkiye ve KKTC'nin yanı sıra Kosova Cumhuriyeti'nde "23 Nisan Kosova Türkleri Millî Bayramı" olarak kutlanır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından dünya çocuklarına armağan edilmiştir. Dönemin Devlet Başkanı Kenan Evren'in yaptığı değişiklikle 1981 Atatürk Yılı'ndan bu yana "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" adıyla kutlanmaktadır. 23 Nisan 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesinde 23 Nisan Bayramı 23 Nisan'ın Çocuk Bayramı oluşu yine TBMM'nin açılışıyla ilişkili olmasına rağmen, tamamen ayrı bir bayram olarak gelişmiş ve 1981 yılına kadar da öyle devam etmiştir. Bu Bayram 23 Nisan 1927'de Himaye-i Etfal Cemiyeti'nin (günümüz Çocuk Esirgeme Kurumu'nun) o günü "Çocuk Bayramı" olarak duyurmasıyla başlamış kabul edilir. Aslında Himaye-i Etfal Cemiyeti'nin 23 Nisan'la ilgili çalışmaları daha önceki yıllarda vardır ve hatta çocuklardan da söz edilmiştir. Kurum, 23 Nisan 1923'te millî bayram için pullar bastırmış ve satmıştır. 23 Nisan 1924'te Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde "Bugün Yavruların Rozet Bayramıdır" ibaresi yer almış, 23 Nisan 1926'da da yine aynı gazetede "23 Nisan Türklerin Çocuk Günüdür" başlıklı bir yazı kaleme alınmış ve bu yazıda cemiyetin bugünü çocuk günü yapmaya çalışarak doğru yolda olduğu ve para kazanan herkesin bugün cemiyete çocuklar için bağışta bulunması gerektiği vurgulanmıştır. Nihayet 23 Nisan 1927'de Himaye-i Etfal Cemiyeti o günü Çocuk Bayramı olarak şöyle duyurmuştur: Atatürk 1929'daki 23 Nisan kutlamalarında, Ankara "Millet Meclisimizle millî devletimizin Ankara'da ilk teşkile günü olan Millî bayram Cemiyetimizce çocuk günü olarak tesbii edilmiştir. Bize yeni bir vatan ve yeni bir tarih yaratıp bırakan mübarek şehitlerle fedakâr gazilerin yavruları fakir ve ıstırabın evladları ve nihayet alelıtlak bütün muhtac-ı himaye-i vatan çocukları namına milletin şevkatli ve alicenab hissiyatına müracaat ediyoruz. Kadın, erkek, genç, ihtiyar hatta vakti ve hali müsait çocuklardan mini mini vatandaşlar için yardım bekliyoruz. Her sayfası başka bir şan ve muvaffakiyetle temevvüç eden milletimizin, yarın azami derecede muavenet göstermekle beraber, çocuk gününün layıkı veçhiyle neşeli ve parlak geçirilmesi için aynı derecede alaka ve müzaheret göstereceğinden emin olan Himaye-i Etfal Cemiyeti, şimdiden arz-ı şükran eder." 23 Nisan 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde 23 Nisan Bayramı Bu tarihten itibaren bu üç kavram, aynı gün üzerinde birleşecek ve çocuk bayramı olma konusunda bir kanunla belirlenmişlik olmaksızın kutlanmaya başlanacaktır. Cemiyeti buna iten neden ise cemiyetin yetim çocukları için gelir kaydetme anlayışıdır. Böylece çocuk bayramı ortaya çıkmıştır. Çocuk bayramı adı daha resmiyet kazanmamış olsa da, bundan sonra 23 Nisan "Millî Hâkimiyet Bayramı"nın yanı sıra "Çocuk Bayramı" olarak da kutlanacaktı. 1927'de ilk kez kutlanan çocuk bayramı, başta kaynak oluşturma olmak üzere, çocuklara neşeli bir gün geçirtmeyi hedeflerinde bulunduruyordu. 23 Nisan 1927'deki ilk bayram Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu ve dönemin cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa himayesinde gerçekleştirilmiş, etkinlikler için Atatürk arabalarından birini çocuklara tahsis etmiş ve Cumhurbaşkanlığı Bandosu'nun konser vermesini sağlamıştır. O yıl cemiyetin Ankara'daki binalarından birine Çocuk Sarayı adı verilmiş ve burada düzenlenen çocuk balosuna İsmet (İnönü) Bey'in çocukları da katılmıştır. 23 Nisan 1936 tarihli Son Posta gazetesinde 23 Nisan Bayramı 1929'da çocuklara ilgi daha da artmış ve o yıl ve daha sonraki yıllarda 23-30 Nisan haftası "çocuk haftası" olarak kutlanmıştır. Daha sonraları, 70'li yıllara kadar ulusal boyutta ünlenerek ve katılımı artırarak ilerleyen 23 Nisan Çocuk Bayramı kutlamalarına 1975'te Türkiye Radyo Televizyon Kurumu da katılmış ve bir hafta çocuk programları yayımlamıştır. 1978'de Meclis Başkanlığı'nın izniyle meclisteki törenlere çocukların da katılması sağlandı. 1979'da bu uygulama Ankara ilkokullarından gelen çocuklarla düzenli olarak başlatıldı, 1980'de de bütün illerden gelen çocuklarla "Çocuk Parlamentosu" oluşturuldu. 1979 yılının UNESCO tarafından Dünya Çocuk Yılı olarak duyurulması üzerine, TRT tarafından dünyanın bütün çocuklarını kucaklamayı amaçlayan bir proje hazırlandı ve 1979 yılından itibaren TRT Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği adıyla uygulamaya kondu. Bayramın en son şeklini alışı ise 1981'de gerçekleşmiştir. Darbe döneminde Millî Güvenlik Konseyi bayramlar ve tatillerle ilgili kanunda yaptığı değişiklikle o güne kadar kanunen adı konmamış bir şekilde kutlanan bayrama "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" adını vermiştir. 23 Nisan 1930 tarihli Vakit gazetesinde 23 Nisan Bayramı

3

dk.

İstanbul’un Düşman İşgalinden Kurtuluşunun Tarihsel Önemi Nedir?

6 Ekim 2025

İstanbul’un Düşman İşgalinden Kurtuluşunun Tarihsel Önemi Nedir?

6 Ekim 1923 tarihi, modern Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun son safhasında yaşanan işgal döneminin nihai olarak sona erdiği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik iddiasının fiilen hayata geçtiği gündür. Bu olay, yalnızca bir askerî tahliye sürecinin tamamlanması değil, aynı zamanda ulusal bağımsızlığın uluslararası hukuk düzeyinde tescil edilmesinin sembolik karşılığıdır. Türk birlikleri İstanbul'a giriyor (6 Ekim 1923) İstanbul’un kurtuluşu, 1918–1923 arasındaki beş yıllık bir dönemin kapanışını temsil eder. Bu dönem, Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinin son aşamasını ve Türkiye’nin ulus-devlet formuna evrilişini gözlemlemek açısından son derece kritik bir tarihsel laboratuvar işlevi görür. 1. İşgalin Başlangıcı ve Siyasi Arka Plan (1918–1920) Mondros Mütarekesi’nin 30 Ekim 1918’de imzalanmasıyla Osmanlı Devleti fiilen teslim olmuş, İtilaf Devletleri bu anlaşmayı geniş biçimde yorumlayarak İstanbul dâhil birçok stratejik bölgeyi işgal etmiştir. 13 Kasım 1918 tarihinde, 55 parçadan oluşan İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan savaş gemilerinin İstanbul Boğazı’na demirlemesiyle başkent, fiilen İtilaf kuvvetlerinin kontrolüne girmiştir. İşgal sürecinde, özellikle İngiliz yönetimi İstanbul üzerinde doğrudan bir vesayet tesis etmeye çalışmış, Osmanlı yönetimini kontrol altında tutmak amacıyla hem sivil hem askerî kurumlara müdahalelerde bulunmuştur. 16 Mart 1920’de Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması ve milletvekillerinin sürgün edilmesi, bu işgalin siyasal egemenlik boyutunu açık biçimde göstermektedir. Bu dönemde İstanbul, ulusal direniş hareketinin hem kısıtlandığı hem de örgütlendiği paradoksal bir mekâna dönüşmüştür. 2. Gizli Direniş Ağları ve İstanbul’un Stratejik Rolü İşgalin hemen ardından İstanbul’da çeşitli gizli direniş örgütleri ortaya çıkmıştır. Karakol Cemiyeti, Felah Grubu ve Mim Mim (Millî Müdafaa) Teşkilatı, Anadolu’daki ulusal direnişin lojistik ve istihbarat ağlarını oluşturmuştur. Bu yapılar, Anadolu’ya silah ve cephane sevkini, ayrıca haberleşmeyi sağlayarak Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde gelişen Millî Mücadele’nin altyapısını güçlendirmiştir. Dolayısıyla İstanbul, işgal altında olmasına rağmen, Millî Mücadele’nin lojistik, diplomatik ve entelektüel merkezlerinden biri olarak işlev görmüştür. Bu durum, kentin yalnızca politik bir başkent değil, aynı zamanda direniş ideolojisinin üretildiği bir odak noktası olduğunu göstermektedir. 3. Diplomatik Süreç: Mudanya’dan Lozan’a Kurtuluş Savaşı’nın askerî safhası, 1922 sonbaharında Mudanya Mütarekesi ile sona ermiştir. 11 Ekim 1922’de imzalanan bu mütareke, İstanbul ve Boğazlar bölgesinin İtilaf kuvvetleri tarafından boşaltılmasını öngörmüştür. Ancak İngiltere, İstanbul’un tahliyesini geciktirerek yeni kurulan Ankara Hükûmeti’nin uluslararası meşruiyetini sınamaya çalışmıştır. Bu durum, Lozan Barış Antlaşması (24 Temmuz 1923) ile kesin biçimde son bulmuştur. Lozan’da Türkiye’nin sınırları, Boğazlar rejimi ve siyasi egemenliği uluslararası düzeyde tanınmıştır. Böylece İstanbul’un kurtuluşu, yalnızca bir askerî zaferin sonucu değil, diplomatik bir sürecin nihai başarısı olarak da değerlendirilmelidir. 4. Kurtuluşun Fiilî Gerçekleşmesi: 6 Ekim 1923 Lozan Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinin ardından, İtilaf kuvvetlerinin İstanbul’u terk etmesi kararlaştırılmıştır. 2 Ekim 1923’te son İngiliz birliği şehri terk etmiş, 6 Ekim 1923 günü ise Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu İstanbul’a girmiştir. Türk ordusunun şehre girişi, yalnızca bir askerî hareket değil, aynı zamanda ulusal egemenliğin sembolik olarak yeniden tesisi anlamına gelmiştir. Bu nedenle 6 Ekim, hem askerî hem de siyasal açıdan Cumhuriyet’in ilanına giden sürecin öncülü olarak görülmelidir. 6 Ekim 1923 tarihinde Millî Ordu askerleri Kadıköy'e giriyor. 5. Kurtuluşun Siyasal ve Kültürel Yansımaları İstanbul’un yeniden Türk egemenliğine geçmesi, Cumhuriyet rejiminin inşasında iki yönlü bir anlam taşır: Egemenlik yeniden merkezi bir karakter kazanmıştır. Ulusal yönetim artık dış müdahaleden bağımsızdır. Modernleşme ve kültürel dönüşüm süreci İstanbul üzerinden somutlaşmıştır. 1924 sonrasında eğitim, basın, sanat ve ekonomi alanlarında atılan adımlar, şehrin yeniden bir kültürel merkez haline gelmesini sağlamıştır. Bu bağlamda 6 Ekim 1923, yalnızca geçmişin bir hatırlatması değil, Cumhuriyet’in toplumsal ve kültürel temellerinin güçlenmesinde bir başlangıç noktası olarak değerlendirilmelidir. İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşu, Türk ulusunun bağımsızlık mücadelesinin hem askeri hem de diplomatik boyutunun başarıyla tamamlandığı bir dönüm noktasıdır. 6 Ekim 1923, yalnızca bir kentin değil, bir medeniyetin yeniden ayağa kalktığı gündür. Bugün, 102 yıl sonra, bu olayın tarihsel anlamı; egemenliğin, bağımsızlığın ve ulusal kimliğin sürekliliğini koruma bilinciyle yakından ilişkilidir. İstanbul’un kurtuluşu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi olan “tam bağımsızlık” ilkesinin tarihsel tezahürlerinden biri olarak, ulusal hafızada hak ettiği yeri korumaya devam etmektedir. 6 Ekim 1932 tarihli Cumhuriyet gazetesinde İstanbul'un kurtuluşuna dair çizim.

3

dk.

Çanakkale Zaferi Nedir ve Neden Önemlidir?

17 Mart 2025

Çanakkale Zaferi Nedir ve Neden Önemlidir?

18 Mart Çanakkale Zaferi, Türk tarihinin en parlak sayfalarından birini oluşturan, I. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren bir kahramanlık destanıdır. Peki, bu zafer tam olarak nedir ve neden bu kadar önemlidir? Gelin, bu tarihi olayı detaylarıyla inceleyelim. Çanakkale Zaferi’nin Tarihi Arka Planı I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleri’ne (İngiltere, Fransa ve müttefikleri) karşı zorlu bir mücadele içindeydi. Çanakkale Boğazı, stratejik konumuyla savaşın kilit noktalarından biriydi. İtilaf Devletleri, 1915’te boğazı geçerek İstanbul’u ele geçirmeyi ve Rusya’ya yardım ulaştırmayı planlıyordu. Bu hedef, Osmanlı’yı savaş dışı bırakarak savaşın gidişatını değiştirebilirdi. Ancak, 18 Mart 1915’te başlayan deniz harekâtı, beklenmedik bir direnişle karşılaştı. 18 Mart 1915: Denizde Gelen Zafer İtilaf Devletleri’nin güçlü donanması, 18 Mart günü Çanakkale Boğazı’nı zorla geçmek için harekete geçti. İngiliz ve Fransız savaş gemileri, Osmanlı’nın kıyı savunmasını aşmaya çalıştı. Ancak, Osmanlı ordusunun topçu bataryaları ve özellikle Nusret Mayın Gemisi’nin boğaza döşediği mayınlar, düşman donanmasına ağır bir darbe vurdu. Nusret’in gizlice yerleştirdiği mayınlar, HMS Irresistible, HMS Ocean ve Fransız Bouvet gibi dev savaş gemilerinin batmasına neden oldu. Bu kayıplar, İtilaf Devletleri’nin geri çekilmesine yol açtı ve deniz harekâtı büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı. Zaferin Türk Tarihi Açısından Önemi Çanakkale Zaferi, sadece bir askeri başarı değil, aynı zamanda ulusal bir uyanışın simgesiydi. İşte bu zaferin neden önemli olduğuna dair bazı noktalar: - Stratejik Etki: İtilaf Devletleri’nin boğazı geçme planı çöktü, bu da savaşın uzamasına ve Osmanlı’nın direncinin kırılmamasına neden oldu. - Moral Gücü: Türk askerleri ve halkı için büyük bir moral kaynağı oldu. “Çanakkale geçilmez” sloganı, bu direnişin sembolü haline geldi. - Liderlik ve Gelecek:Mustafa Kemal Atatürk’ün Çanakkale’de sergilediği liderlik, onun Türk Kurtuluş Savaşı’nda önderlik yapmasının temel taşlarından biri oldu. Çanakkale’nin Mirası 18 Mart, Türkiye’de her yıl “Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü” olarak kutlanır. Bu gün, vatan için canını feda eden binlerce şehidi anma ve Çanakkale’nin kahramanlık ruhunu yaşatma günüdür. Zafer, Türk milletinin birlik, beraberlik ve bağımsızlık arzusunun en güçlü göstergelerinden biridir. Sonuç Çanakkale Zaferi, sadece bir savaşın kazanılması değil, bir milletin varoluş mücadelesinin zaferle taçlanmasıdır. 18 Mart 1915’te yazılan bu destan, bugün bile Türk halkına ilham vermeye devam ediyor. Sizce bu zaferin en etkileyici yanı neydi? Yorumlarınızı bekliyoruz!

2

dk.

Cumhuriyet Bayramı’nın tarihsel arka planı ve önemi nedir?

29 Ekim 2024

Cumhuriyet Bayramı’nın tarihsel arka planı ve önemi nedir?

Her yıl 29 Ekim'de kutladığımız Cumhuriyet Bayramı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve modern Türkiye'nin doğuşunu simgeleyen, ulusal bilincimizin ve bağımsızlığımızın en önemli göstergelerinden biridir. Bu yazıda, Cumhuriyet Bayramı'nın tarihsel arka planını, önemini ve bugünkü anlamını inceleyeceğiz. Cumhuriyet Bayramı, 1923 yılında, Türkiye'nin yeni bir devlet yapısına kavuştuğu günü anmak için kutlanır. Osmanlı İmparatorluğu'nun ardından gelen bu yeni dönem, Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde gerçekleşen Kurtuluş Savaşı'nın başarısının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile başlar. 29 Ekim 1923 tarihinde, TBMM (Türkiye Büyük Millet Meclisi) saltanatı kaldırarak cumhuriyeti ilan etti ve bu, Türk milletinin kendi kaderini tayin etme iradesinin bir göstergesi oldu. Cumhuriyet'in Önemi Demokrasi ve Laiklik: Cumhuriyet'in ilanı ile Türkiye, saltanattan demokratik bir yönetim biçimine geçiş yapmış, laiklik ilkesi devletin temel taşlarından biri haline gelmiştir. Bu, din ve devlet işlerinin ayrılması anlamına gelir ve herkesin inanç özgürlüğünü güvence altına alır. Toplumsal Dönüşüm: Cumhuriyet, sadece bir yönetim biçimi değişikliği değil, aynı zamanda eğitimden kadın haklarına, hukuktan ekonomiye kadar pek çok alanda köklü reformların başlangıcı olmuştur. Kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması, eğitimde fırsat eşitliği, alfabe değişikliği gibi devrimler, Türkiye'nin modernleşme sürecinde önemli adımlardır. Milletin Egemenliği: Cumhuriyet, halkın kendi kendini yönetmesi ilkesini benimser. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ilkesi, Türk halkının kendi kaderini belirleme hakkını tescillemiştir. Ulusal Birlik ve Beraberlik: Cumhuriyet Bayramı, Türkiye'nin dört bir yanında farklı kültürlerden, inançlardan gelen insanları bir araya getirir ve ulusal birlik duygusunu pekiştirir. Bu bayram, bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ortak sevincidir. Günümüzde Cumhuriyet Bayramı, sadece tarihi bir olayı anmak değil, aynı zamanda demokrasiye, özgürlüğe ve barışa olan bağlılığın yeniden teyit edildiği bir gündür. Resmî törenlerin yanı sıra, konserler, geçit törenleri, fener alayları gibi çeşitli etkinliklerle kutlanır. Bu kutlamalar, genç nesillere Cumhuriyet'in değerlerini aktarmanın bir yolu olarak görülür. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı sadece bir kutlama günü değil, aynı zamanda ülkenin geçmişine saygı, bugününe sorumluluk ve geleceğine umutla bakmanın bir ifadesidir. Bu bayram, bizlere bağımsızlığımızın, özgürlüğümüzün ve demokrasimizin ne kadar değerli olduğunu hatırlatır. Cumhuriyet'in kuruluş felsefesini anlamak ve bu değerleri korumak, her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının görevidir.

2

dk.

Hatay Anavatan'a ne zaman katıldı?

23 Temmuz 2023

Hatay Anavatan'a ne zaman katıldı?

Hatay Devleti, İskenderun Sancağı'nın 2 Eylül 1938'de bağımsızlığını ilan etmesi ile kurulmuş olan Türk devletidir. 29 Haziran 1939 günü 22 üyesi Türk olan 40 üyeli Hatay Devleti Millet Meclisinin aldığı karar gereği Türkiye'ye katılmış ve Hatay ili olmuştur. Hatay Devleti, 1937'de Milletler Cemiyeti kararıyla Hatay sorununun çözümü için kurulmuştur. Devletin kuruluşu Hatay Millet Meclisi'nin 2 Eylül 1938 tarihli kararıyla ilan edilmiştir. Devlet Başkanlığına Tayfur Sökmen, Meclis Başkanlığı'na Abdülgani Türkmen, Başbakanlığa ise Abdurrahman Melek seçilmiştir. Devletin resmî dili Türkçe, ikinci dili ise Fransızca olmuştu ancak Arapça eğitim veren okullar Arapça eğitime devam etmişti. Kuruluş taslağında iç işlerinde bağımsız olarak düşünülmüş; dış ilişkiler, mali ilişkiler, gümrüklerin ve toprak bütünlüğünün Fransa ve Türkiye tarafından denetim ve güvence altına alınmasına karar verilmişti. Bütün karar ve yürütme organları Türk nüfusunun yönetiminde olan devletin statü gereği Fransız Suriye mandasına olan bağımlılığı sorun yaratıyordu. Bu nedenle, aşama aşama gerçekleştirilen değişikliklerle Türkiye'ye bağlanmaya doğru giden Hatay, II. Dünya Savaşı'nın yaklaşması nedeniyle Fransa'nın da ısrarcı olamamasından ve Türkiye ile savaşmayı göze alamaması sonucunda, Fransa ile Türkiye arasında 23 Haziran 1939 tarihinde Ankara'da, “Türkiye ile Suriye Arasında Toprak Sorunlarının Kesinlikle Çözümüne İlişkin Antlaşma”nın imzalanması ile Fransa, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul etti ve 29 Haziran 1939'da Hatay Devleti Millet Meclisi'nin aldığı karar doğrultusunda Türkiye'ye katıldı. Türkiye ise, 7 Temmuz 1939 günü çıkarılan bir yasa ile "Hatay" ilini kurarak katılma işlemini sonuçlandırdı. 23 Temmuz 1939 tarihinde de Fransız birlikleri Hatay'ı terk ettiler. 1921'den itibaren Fransızlar tarafından "Otonom İskenderun Sancağı / Autonome Sandjak d'Alexandrette" (bugünkü tabirle yaklaşık olarak "İskenderun Özerk Bölgesi") olarak adlandırılan bölge hızla sadece "Sancak" olarak anılmaya başlanmıştır. Özetle Osmanlı devletinde pek çok yerde idari bölgeleri tanımlayan "Sancak" kelimesi özel ada dönüşmüştür. İsmail Müştak Mayakon 10 Ekim 1936’da Cumhuriyet gazetesinde “Tarihten Bir Yaprak” başlıklı yazısında bölgenin tarihsel olarak ezelden beri Türk olduğunu vurgular. Yazıya göre Orta Asya’dan gelen Türkler (Hıtay/Kıtay/Katay kavmi), tarihsel olarak kendi isimleri olan Hata ve Ata kelimelerinden yola çıkarak o bölgeye Hatay demişlerdir. Konu Hititler (Etiler) hatta onlardan önce Anadolu'da yaşayan Hattiler ile ilişkilendirilir. Konuya dair ikinci makale aynı yazar tarafından 22 Ekim günü "Hata-Hatay" başlığıyla yayınlanır.

2

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png
bottom of page