top of page

Düşünce ve Felsefe Tarihi

Servet-i Fünûn Dergisi: Türk Edebiyatının Modernleşme Yolculuğu

25 Mart 2025

Servet-i Fünûn Dergisi: Türk Edebiyatının Modernleşme Yolculuğu

Türk edebiyatı ve basın tarihinde derin izler bırakmış olan Servet-i Fünûn Dergisi, yalnızca bir yayın organı olmanın ötesine geçerek bir döneme adını veren eşsiz bir kültürel fenomendir. 27 Mart 1891 tarihinde yayın hayatına başlayan bu dergi, 26 Mayıs 1944’e kadar aralıklarla da olsa tam 2464 sayı yayımlanarak Türk basın tarihinin en uzun soluklu dergilerinden biri olmuştur. Fen, sanat, edebiyat ve magazin gibi geniş bir yelpazede içerik sunan Servet-i Fünûn, özellikle Türk edebiyatının modernleşme sürecinde bir köşe taşı niteliğindedir. Servet-i Fünûn Dergisi, 300. sayı. Başlangıç: Bir Fen Dergisinden Edebiyat Platformuna Servet-i Fünûn, ilk olarak Ahmet İhsan Tokgöz tarafından "Servet" gazetesinin bir eki olarak hayata geçirildi. Başlangıçta amacı, Batı’daki bilimsel ve teknolojik gelişmeleri Türk okuyucusuna tanıtmak, yeni buluşları duyurmak ve bu alanda merak uyandırmaktı. Ahmet İhsan, dergiyi kurarken özellikle Jules Verne gibi yazarların eserlerini tercüme ederek okuyucuların hayal dünyasını genişletmeyi hedefledi. Bu dönemde dergi, çinkografi gibi yenilikçi baskı teknikleriyle de dikkat çekti ve görsel açıdan zengin bir içerik sundu. Ancak derginin asıl dönüm noktası, 1896 yılında Recaizade Mahmut Ekrem’in önerisiyle Tevfik Fikret’in edebiyat bölümünün başına geçmesiyle yaşandı. 7 Şubat 1896 tarihli 256. sayıdan itibaren Servet-i Fünûn, bir fen dergisinden ziyade sanat ve edebiyatın merkezi haline geldi. Bu değişim, dergiyi Edebiyat-ı Cedide (Yeni Edebiyat) topluluğunun yayın organı yaparak Türk edebiyatında bir çığır açtı. Servet-i Fünûn Dergisi, 400. sayı. Edebiyat-ı Cedide ve Altın Dönem 1896-1901 yılları, Servet-i Fünûn’un en parlak dönemi olarak kabul edilir. Tevfik Fikret, Halit Ziya Uşaklıgil, Cenap Şahabettin, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın gibi dönemin önde gelen edebiyatçıları dergide bir araya geldi. Bu topluluk, Batı edebiyatından etkilenerek şiirde ve düz yazıda yenilikçi bir üslup geliştirdi. “Sanat için sanat” anlayışını benimseyen bu yazarlar, toplumsal meselelerden çok bireysel duygulara ve estetik kaygılara odaklandı. Şiirde sembolizm ve parnasizm etkileri görülürken, aruz vezni Türkçeye ustalıkla uyarlandı. Roman ve hikâyelerde ise aşk, melankoli ve içsel çatışmalar gibi temalar ön plandaydı. Bu dönemde dergide yayımlanan eserler arasında Halit Ziya’nın "Aşk-ı Memnu", Mehmet Rauf’un "Eylül" ve Tevfik Fikret’in "Rübab-ı Şikeste" gibi başyapıtlar yer aldı. Ancak, bu verimli süreç 1901 yılında Hüseyin Cahit’in Fransızcadan çevirdiği “Edebiyat ve Hukuk” makalesi nedeniyle sansür kurulunun dergiyi kapatmasıyla kesintiye uğradı. Makalede 1789 Fransız Devrimi’nden bahsedilmesi, II. Abdülhamid rejiminin tepkisini çekmişti. Servet-i Fünûn Dergisi, 500. sayı. Yeniden Doğuş ve Değişim Kapanışından bir buçuk ay sonra dergi tekrar yayımlanmaya başlasa da eski edebi ruhunu büyük ölçüde kaybetti. Ahmet İhsan yönetiminde fen ve teknoloji ağırlıklı bir magazin dergisine dönüştü. Ancak II. Meşrutiyet’in ilanıyla (1908) birlikte dergi, genç şair ve yazarların çabalarıyla edebi kimliğini yeniden canlandırdı. 1910’da Fecr-i Âtî topluluğunun yayın organı haline gelen Servet-i Fünûn, daha sonra Milli Edebiyat ve Yedi Meşaleciler gibi hareketlere de ev sahipliği yaptı. 1928’de Harf Devrimi’nin ardından dergi, "Servet-i Fünûn - Uyanış" adını aldı ve Halit Fahri Ozansoy’un yönetiminde yeni bir döneme adım attı. Bu dönemde Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba gibi isimler dergide yer alarak Türk edebiyatının 1930-1940 kuşağının yetişmesine katkı sağladı. Miras ve Etki Servet-i Fünûn Dergisi, 54 yıllık yayın hayatı boyunca Türk edebiyatının modernleşmesinde kritik bir rol oynadı. Batı’dan alınan nazım şekilleri (sone, terza-rima), ağır ve süslü dil kullanımı, bireysel temalara yöneliş gibi yenilikler, derginin edebiyatımıza kazandırdığı değerler arasında yer alıyor. Aynı zamanda, baskı teknikleri ve görsel içerik açısından da dönemin en ileri dergilerinden biriydi. 26 Mayıs 1944’te son sayısıyla veda eden Servet-i Fünûn, Türk basın ve edebiyat tarihinde bir hazine olarak kalmaya devam ediyor. Bugün, derginin sayıları dijital ortamlarda erişime açık; bu da onun mirasını yeni nesillere taşımayı mümkün kılıyor. Servet-i Fünûn, yalnızca bir dergi değil, aynı zamanda Türk edebiyatının modern dünyaya açılan kapısıdır.

3

dk.

8 Akademisyenin Gözünden Sultan II. Abdülhamid

29 Nisan 2022

8 Akademisyenin Gözünden Sultan II. Abdülhamid

Sultan II. Abdülhamid yakın tarihimizin üzerinde tek bir görüşte mutabık kalınması mümkün olmayan padişahlarındandır. Tahta oturduğu dönemdeki dünya dengelerinin değişkenliği, gerek Batı, gerekse de Doğu’ya yönelik oluşturmaya çalıştığı politikaları, farklı tarihi kaynaklarda çoğu zaman siyasi sebeplerle kasıtlı çarpıklaştırılarak, onu adeta iki ayrı kimliğe bürümekte. Bu nedenle Cumhuriyet sürecine giden yolun taşlarını döşeyen II. Abdülhamid’in, ölümünün 100. yılında tekrardan irdelenip anlaşılması önemlidir. Biz de olağan bilgi kalabalığının arasından özgün fikirlere sahip 8 ayrı akademisyenin, daha önce Mehmet Tosun tarafından hazırlanan ve Yeditepe Yayınlarında yayınlanan soru ve cevapları konuya ışık tutması amacıyla sizler için derledik. 1. Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu Sultan II. Abdülhamid, halifeliği İslam dünyasını birleştirici bir unsur olarak aktif şekilde kullanmıştı. Bu konuda neler söylersiniz? Sultan Abdülhamid bir anlamda kadimin yani Osmanlı tarihi ile kanun-ı kadimin yalnız yaşayan, medeni olan Osmanlı’nın, siyasal anlamda son direnme gösteren sultanıdır. Bu anlamda da Sultan Abdülhamid, bir taraftan sömürgecilik karşısında direnmiş, diğer taraftan da kendi bildiği ve yüklediği kadimin içindeki toplulukların kaderleriyle ilgilenmeye çalışmıştır. O, bu politikası ile bir anlamda sömürgecilik karşısında bu son devletin ömrünü uzatan bir politika takip etmiştir. Sultan Abdülhamid’i sadece İslam tarihi, Osmanlı tarihi, Türk tarihi açısından değil, insanlık tarihi açısından önemli kılan husus budur. Aynı tarihlerde Hint’te böyle bir önem görülmemiştir. Sultan Abdülhamid şahsında, Osmanlı Devleti böyle bir döneme direnç gösterebilmiştir. Bu anlamda o, kadim kültürün son hükümdarıdır. 2. Prof. Dr. Mete Tunçay Abdülhamid’in Meşrutiyet’e bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bana göre Abdülhamid Meşrutiyet’i, yani anayasal yönetimi hiçbir zaman kötülememiştir. Yalnız "Meşruti yönetim iyi bir şeydir. " derken milletin, halkın buna hazır olması gerektiğini hâlbuki yeteri kadar hazır olmadığı ileri sürülmüştür. Eğitim yoluyla halkın meşruti hayat içinde yaşamasına yetecek olgunluk düzeyine erişmesini düşünmüştür. Bunun için de eğitim konusunda bir hayli çaba göstermiştir. Okullar hatta kız okulları açtırmıştır. Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki taş mekteplerin birçoğu onun zamanından kalmadır. 1908’de bir askeri darbeyle sıkıştırılınca; "Halk yeterince olgunlaştı. " gibi bir açıklamayla Kanun-ı Esasi’yi yeniden yürürlüğe koymuştur. İlginç olan Abdülhamid’in mantığına çok benzer bir mantığım Cumhuriyet yıllarında da geçerli oluşudur. Tek parti döneminde de hiçbir zaman demokrasiye karşı bir şey söylenmemiştir. Burada Kanân- ı Esasi ve meşrutiyet fikrinden demokrasi fikrine geçiyoruz; demokrasi ile yönetilmek için yine milletin hazır olması gerektiği hâlbuki bu nitelikte bulunmadığı söylenmiştir. Sırf bunun için iki dereceli seçim 1946’ya kadar devam etmiştir. Bugün bile zaman zaman işte demokrasi, AB’nin kuralları iyi fakat biz buna hazır değiliz, diye bir mantık yürütülüyor. Demek ki, Abdülhamid’in mirası daha sonra da devam ediyor. 3. Prof. Dr. Standford J. Shaw II. Abdülhamid’in bir İslam Birliği politikası mevcut muydu, II. Abdülhamid döneminde Hicaz Demiryolları bir İslam Birliği düşüncesinin başlangıcı mıydı? Abdülhamid, İslam’ı siyasal amaçları için kullandı. Güneydoğu Avrupa, Rusya gibi farklı ülkelerden gelen mültecilerle İslam Birliği meydana getirmek istiyordu. Avrupalı güçlerin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki yayılımcı ataklarını durdurabilmek için baskı aracı olarak kullandı ve yaptıklarıyla makul bir başarı elde etti. Bunun için Kemal Karpat’ın yeni kitabı, İslam’ın Siyasallaşmasına bakılabilir. 4. Prof. Dr. Mehmet İpşirli II. Abdülhamid’in Batı ile olan münasebetini anlatır mısınız? Bu konular daha yeni yeni fark ediliyor. II. Abdülhamid İmparatorluğun her tarafının fotoğraflarını çektiriyor. Bu fotoğraflardan özel bir seçme yaparak bir nüshasını ABD’deki bir kongreye gönderiyor. Yani İmparatorluğu tanıtıcı ve iki devlet arasındaki münasebetleri geliştirici faaliyetlerde bulunuyor. Abdülhamid her zaman her şeyi yerli yerinde kullanabiliyor. İnsanı hayrete düşüren nokta bu. Meşakkatli ve sıkıntılı bir aile hayatı var. Bir yandan bunu, bir yandan da devlet yönetimini bir arada idare etmek zorunda. Abdülhamid, sanata karşı da çok duyarlıdır. Çünkü kendisi marangozdur. O, işi yapıp yaptırmasını seven birisidir. Kendisine gelen yüzlerce, binlerce raporun özetini okuyup, memlekette neler döndüğünü iyi bir şekilde öğreniyor. Bunun neticesinde de devlet işlerini yaptıracağı güvenli adamları rahatlıkla seçebiliyor. İşi ehline veriyor. Yani II. Abdülhamid hem iyi bir idareci, hem de başkasına iş yaptırmasını bilen bir insandır. Abdülhamid bundan dolayı memleketin içindeki insanlara ve dış ülkelerdeki ilişkilerini rahatlıkla sürdürebiliyor. 5. Prof. Dr. Vahdettin Engin II. Abdülhamid emperyalizme karşı mıydı? Sultan II. Abdülhamid emperyalist Batı ülkelerinin artan saldırıları karşısında ülkenin ayakta kalabilmesi için gerek insan unsurunun iyileştirilmesine, gerekse de sağlam müesseseler oluşturulmasına ihtiyaç bulunduğunu biliyordu. Dolayısıyla icraatları da bu yönde olmuştur. Bu icraatların olumlu sonuç vermesi ile de kendi döneminde, bütün emperyalist saldırılara rağmen, ülkeyi ayakta tutmayı başarabilmiştir. Bu yönüyle değerlendirildiği takdirde, II. Abdülhamid’i 19. Yüzyılın en önemli antiemperyalist lideri olarak nitelendirmek çok da yanlış olmaz. 6. Prof. Dr. Sebahattin Zaim Sultan II. Abdülhamid hakkında Türkiye’de iki görüş var. Birileri "Kızıl Sultan " diyor, birileri ise "Ulu Hakan " diyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? "Kızıl Sultan" tabiri, Yahudilerin sözüdür. Batılıların koyduğu bir tabirdir. Bu neyi gösterir? II. Abdülhamid’in Batı’ya karşı başarılı bir politika uyguladığını, Osmanlı’yı Batılıya yedirmediğini, parçalatmadığını, yem yapmadığını ve onların karşısında taş gibi durduğunu gösterir. Cumhuriyet Osmanlı’dan doğdu ama Cumhuriyet kurulduktan sonra Osmanlı kötülenmiştir. Bilinçli bir şekilde kötülenmiştir. Bunu normal buluyorum. Çünkü yeni rejim kuruluyor. Yeni rejim kurulunca eskiyi kötüleyeceksin ki kendi varlığını gösterebilesin. Bu bakımdan 1920’lerdei 19390’larda Cumhuriyet rejiminin Osmanlı’yı haksız yere kötülemesini, işin tabiatı gereği görüyorum. Ama bugünlerde yapılmaması lazım. Artık cumhuriyet oturdu. 7. Prof. Dr. Kemal H. Karpat Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Abdülhamid’in derviş olduğunu söylüyor. Bu konuda siz neler düşünüyorsunuz? II. Abdülhamid tam manası ile bir Osmanlı hükümdarıdır. Devleti bir arada tutmak için bilhassa 1878’den sonra meydana gelen şartlar altında elinden geleni yapmış ve geniş çapta da başarı sağlamıştır. Yani onun 30 sene kadar saltanatı esnasında Osmanlı Devleti bütünlüğünü koruyabilmiş, bugünkü Türkiye’nin temelini hazırlayan yeni oluşumların meydana gelmesine imkân vermiştir. Yeni bir toplum ortaya çıkması, yeni bir devletin oluşması, yeni şimendifer, demiryolları kurulması ve özel teşebbüsün ortaya çıkması, hepsi bu devirde olmuştur. Şüphesiz ki, Cumhuriyet’i kuran kuşak, tamamıyla Abdülhamid’i her şeyden evvel siyasi bir şahsiyet olarak, devlet idare eden bir padişah olarak görüp o şekilde değerlendirdim. Bence Abdülhamid ne göklere çıkartılmalı, ne de yerin dibine batırılmalıdır. Abdülhamid zamanında padişah olarak üzerine düşen görevi yapmış Osmanlı Devleti’ni ayakta tutabilmiştir. 8. Prof. Dr. İlber Ortaylı II. Abdülhamid ve İmparatorluğun sonu hakkında bilgi verir misiniz? "…Bazı insanlar sorsunlar kendilerine; mesela bugünkü yöneticiler "Acaba 100 sene sonra bizi anmak için de böyle bir takım adamlar konuşur mu? " diye. Bu çok önemli bir şey. İkincisi; tarihe mal olan bir kişilik vardır. I. Cihan Harbi’nin en zor günlerinde "hakan-ı sâbık" vefat ettiğinde Beylerbeyi Sarayı’ndan cenazesi kaldırılmış. Cenaze mahalle aralarından geçiyor. O dönemde İttihat ve Terakki’nin harp içinde diktası var. Malum, zaten harpte herkesin her istediğini yazıp söylenmesi de beklenmemeli; ama evlerin pencerelerinden bir takım kadınlar çıkıyor: " Bize ekmeği 10 paraya yediren, kömürün okkasını 5 paraya aldıran padişahım, nereye gidiyorsun bizi bırakıp? " diye ağlıyorlar. Demek ki bir insan, bir devlet orada kendini aklamıştır. Onun da kara tarafları vardır; ama muhasebeyi yaptığın zaman aklarla karaları ayırırsın, ortaya ne çıkmış ona bakarsın. Bilânço diye bir şey vardır. Tarihçi o bilânçoyu namusla, dikkatle, ilmi hassasiyetle yapmak zorundadır. Bunu yapmaz da çalakalem giderse işte o zaman Beylerbeyi sokaklarında pencereden uzanan ağlayan hatunlarla bu gibi törenleri, toplantıları fedakârlıkla tertipleyen arkadaşları adamı yalancı çıkarırlar, mahcup olursun. Bunların üzerine düşünmek gerekir, çünkü hakikat kaybolur. "

5

dk.

Birlik ve Beraberliğimize Armağan Edilen 10 Şiir

5 Mayıs 2022

Birlik ve Beraberliğimize Armağan Edilen 10 Şiir

Şiir hakkında toplum için mi yoksa sanat için mi olduğu tartışmaları devam ededursun edebiyat tarihimiz milli bağlılığın şiirsel anlatımları ile ilgili örneklerle dolu. Pesendi'den, Akif'e, Cahit Sıtkı'dan, Nazım'a birlik ve beraberliği konu edinen şairlerimizin şiirlerini sizler için derledik. 1. İstiklal Marşı - Mehmet Akif Ersoy Birlik ve beraberliğimizin en önemli sembollerinden olan bu marşı Mehmet Akif Ersoy, bir yarışma vesilesiyle yazar ve karşılığında ödül kazanmasına rağmen bundan feragat ederek milletine bahşeder. Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak; O benimdir, o benim milletimindir ancak. Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal! Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal? Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal... Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal! ... Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal! Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal. Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal: Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet; Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal! 2. Sakarya Türküsü - Necip Fazıl Kısakürek Şiir dinletilerinin vazgeçilmezi olan bu şiir, Necip Fazıl Kısakürek tarafından Türk milletinin 1949 yıllarındaki halini özetler niteliktedir. Bu şiirinde geleceği kuracak olan neslin dava çilesini Sakarya nehri temsilciğinde, onunla özdeşleştirerek verir. ... İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su; Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek; Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl! Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl! Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolu’nun, Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun! Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız; Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız! Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz; Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz! Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya; Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! 3. Davet - Nazım Hikmet Şiirde Türk medeniyetinin yolculuğundan bahseden Nazım Hikmet, herkesin kendi ayakları üzerinde durmasını ve sosyal eşitliğin sağlanmasını ister. İnsanların toplumda eşit olduğunu ve kardeşçe yaşaması gerektiğini vurgular. Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan Bu memleket, bizim. Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak Ve ipek bir halıya benziyen toprak, Bu cehennem, bu cennet bizim. Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, Yok edin insanın insana kulluğunu, Bu davet bizim.... Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür Ve bir orman gibi kardeşçesine, Bu hasret bizim... 4. Bayrak - Arif Nihat Asya Milli ve manevi değerlere bağlılık, tarih sevgisi, kahramanlık gibi temaları görülür. Şair, destansı bir dille kutsallaştırdığı bayrağa gölge düşürmemek için kıskançlıkla üstüne titrer. Çünkü onun dalgalandığı yerde korku ve keder yerine bağımsızlığın verdiği huzur ve güven vardır. Bağımsızlık aşkı, tarihimizden getirdiğimiz bir özelliğimizdir. Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü, Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü, Işık ışık, dalga dalga bayrağım! Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım. ... Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim: Yer yüzünde yer beğen! Nereye dikilmek istersen, Söyle, seni oraya dikeyim! 5. Memleket İsterim - Cahit Sıtkı Tarancı Hepimiz ülke olarak sıkıntılı günlerden geçtiğimiz şu günlerde zaman zaman yaşamanın bir ıstırap olduğunu düşünürüz. Cahit Sıtkı sanki bu günler için yazmışcasına imdadımıza yetişir. Her insanın bu dünyayı ve yaşamayı gönülden sevmesi gerektiğini vurgulayarak birlikte yaşamı ve yaşama sevincini kaybetmememizi bize bir nevi öğütler. ... Memleket isterim Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun; Kardeş kavgasına bir nihayet olsun. Memleket isterim Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun; Kış günü herkesin evi barkı olsun. Memleket isterim Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun; Olursa bir şikâyet ölümden olsun. 6. Bu Vatan Kimin? - Orhan Şaik Gökyay Orhan Şaik Gökyay, bu şiirin yazılma sebebini bir dostuyla şöyle paylaşır: “Yıl 1937. Bursa’dayım. Bir yerlerden geliyorum. Tam bizim evin oralarda resmî bir daire var. Karakol mu ne? Bayrağı direkte unutmuşlar. Rüzgar da yok. Bayrak kendisini bırakıvermiş. Bu bana öylesine dokundu ki… Bu, içimde bir yerlerde “asker” oluşumdan kaynaklanıyor. Biz İstiklal Savaşı’nda yetiştik. Gençliğim Harb-i Umumi'nin (Birinci Dünya Savaşı) bozgunlarıyla başladı. İşte bayrağımın bu hali bana hemen daha oracıkta şiirimin ilk mısralarını yazdırdı. Bu vatan, toprağın kara bağrında Sıradağlar gibi duranlarındır; Bir tarih boyunca, onun uğrunda Kendini tarihe verenlerindir... ... Tarihin dilinden düşmez bu destan: Nehirler gazidir, dağlar kahraman, Her taşı bir yakut olan bu vatan, Can verme sırrına erenlerindir... Gökyay'ım ne yazsan ziyade değil, Bu sevgi bir kuru ifade değil, Sencileyin hasmı rüyada değil, Topun namlusunda görenlerindir... 7. Anadolu - Abdurrahim Karakoç Memleket, birlik, beraberlik ve Anadolu temalı şiirleri kaleme alan Karakoç, cumhuriyet döneminden günümüze Anadolu insanının dertlerini, sıkıntılarını, sevinçlerini, topyekün duygularını şiirlerinde işler. Anadolu şiiri de Osmanlı'dan bu yana simgesel olarak bildiğimiz Anadolu şehirlerinin serüveniyle şiire manevi bir hava katar. Seni çok sevenler(!) çok örseledi Oy güzel vatanım, oy Anadolu... Açların çalıştı, tokların yedi Oy güzel vatanım, oy Anadolu... ... Ahlat’ın, Afşin’in, Söğüt’ün mahzun Evladın, aşığın, yiğidin mahzun Tebessümün mahzun, ağıdın mahzun Oy güzel vatanım, oy Anadolu... ... Şehit torununa “sen sus” diyorlar “Vatan sevmek bize mahsus” diyorlar Her taraf toz-duman, kabus diyorlar Oy güzel vatanım, oy Anadolu... 8. Birader-i Kalbi Pak - Aşık Ali Pesendi 1913'te vefat eden asıl ismi Ali Pesendi olan Anadolu'nun çok kültürlülüğünün edebiyattaki tezahürü Türkler ve Ermeniler arasında yaşanan ihtilaflara binaen bu şiiri kaleme almıştı. Pesendi'nin bu şiiri ile aynı zamanda Osmanlı'nın en uzun yüzyılındaki sorunların nasıl çözüleceğine dair emsal bir edebi eser mahiyetindedir. Gel dilerseniz vatan olsun asude, Evvela lazım olalım yek vücut, Derdimiz birdir bizim ağlar yürek, Her cihette dermanı bizden gerek. Birader-i kalb-i pak, Edelim biz ittifak Sevgili vatan için Eyleyelim sine çak Müslim gayr-i müslim hep kardaşlarız. Cümlemiz derd-i vatandan ağlarız, Biz verelim can-ı dilden el ele Etmesin kimse hariçten velvele Birader-i kalb-i pak, Edelim biz ittifak, Sevgili vatan için Eyleyelim sine çak Kaffemiz Osmanlıyuz unvan ile, Gezeriz ta haşra dek şan ile, Ayrı gayru bilmeyüz vatandaşuz, Bi-şüphe vatandaşuz hem kardaşuz 9. On Beş Yılı Karşılarken - Mithat Cemal Kuntay Mithat Cemal, şiirin bütününden koparak tek başına yaşamayı hak eden birer vecize halini alan ve bu yolla insanların hafızasına kazınan bazı beyitlerin de sahibidir. Bunların en ünlüsü, “On Beş Yılı Karşılarken” adlı şiirinin sonunda yer alan beyitidir. Ancak şiir baştan sona mukaddes değerlerin harmanlandığı bir metindir. Kim derdi yarılsın da nihayet yerin altı, Bir anda dirilsin de şu milyonla karaltı. Topraklaşan ellerde birer meşale yansın. Kim der ki şu milyonla adam birden uyansın. Kim derdi seher yıldızı doğsun da bir evden, Kaçsın da cehennemler o bir damla alevden, Canlansın ışık selleri olsun da o damla Beş devletin öldürdüğü devlet bir adamla. Kim der ki en son rakamlar da delirsin. On beş asır on beş yılın eb'adına girsin. Dünyaları bir fert evet oynattı yerinden, Sarsıldı demirler evet azmin demirinden. Mazi yıkılıp gitti evet fesli, kafesli: Lakin bugünün ey granit bünyeli nesli, Bir şey ele geçmez şerefin sade adından. Sen arşı bırak, varsa haber ver kanadından. Gökten ne çıkar? Gök ha büyükmüş ha değilmiş, Sen alnını göster ne kadar yükselebilmiş. Gökler çıkabildin, uçabildinse derindir, Tarihi kendin yazıyorsan, eserindir. Bahsetme bugün sade dünün mucizesinden, İnsan utanır sonra yarın kendi sesinden. Asrın yaşamak hakkını vermez sana kimse; Sen asrını üstünde izin varsa benimse; Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır. 10. Dua - Arif Nihat Asya Bayrak şiirinden ötürü ''Bayrak şairi'' olarak anılan Asya, bu şiiriyle de gönüllerde taht kurar. Mukaddes değerlerinin kaybedilmemesi için Allah'a bir yakarış içinde olan şairin bu şiiri, bir nevi münacaat örneğidir. Biz,kısık sesleriz...minareleri, Sen,ezansız bırakma Allahım! Ya çağır şurda bal yapanlarını, Ya kovansız bırakma Allahım! Mahyasızdır minareler...göğü de, Kehkeşansız bırakma Allahım! Müslümanlıkla yoğrulan yurdu, Müslümansız bırakma Allahım! Bize güç ver...cihad meydanını, Pehlivansız bırakma Allahım! Kahraman bekleyen yığınlarını, Kahramansız bırakma Allah'ım! Bilelim hasma karşı koymasını, Bizi cansız bırakma Allah'ım! Yarının yollarında yılları da, Ramazansız bırakma Allah'ım! Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü, Ya çobansız bırakma Allah'ım! Bizi sen sevgisiz,susuz,havasız; Ve vatansız bırakma Allah'ım! Müslümanlıkla yoğrulan yurdu, Müslümansız bırakma Allah'ım!

5

dk.

Yabancı Seyyahların Sözleriyle İstanbul

17 Nisan 2022

Yabancı Seyyahların Sözleriyle İstanbul

Tarih boyunca üç İmparatorluğa başkentlik yapmış İstanbul, güzelliğiyle her dönem şairleri tarafından kendisine hayranlık uyandırmıştır. Bulunduğu konum itibariyle doğu batı arasında bir kesişme noktası olan ve evvel zamanda bir kayık ile sonra bir yelkenliyle, feribotla ve araba ile derken kolayca kıta değiştirme imkanının olduğu bu şehir kendisini ziyaret eden her insanın aklında hayranlık hissi, şehirden ayrılan her insanda ise özlem duygusunu miras bırakır. Yabancı seyyahların yazdığı mısralardan derlenen sözler İstanbul'un sadece bir şehir olmadığı izah ediyor. 1. "İstanbul'a bir bakışımı bile bir imparatorluğa değişmezdim." E. de Amicis, 1874 2. "Sizi kalbinizden yakalıyor İstanbul" J. Freely, 1972 3. "Kedi gibi dokuz canlı olsam, bir hayatım mutlaka İstanbul'da geçerdi." Juan Goytisolo, 2008 4. "Tüm kentler zamanın erozyonuna uğrayacaktır. Yalnız İstanbul ölümsüzdür." Petrus Gyllius, 16. yy. 5. "İstanbul tabiatın özenerek yarattığı bir şehir. Öyle bir mevkide kurulmuş ki, bundan daha güzel daha uygun bir yer düşünülemez." O. Busbecq, 1554

1

dk.

Yasakçılarından Daha Uzun Yaşayan Kitaplar

4 Mayıs 2022

Yasakçılarından Daha Uzun Yaşayan Kitaplar

Basıldığında büyük yankı uyandıran fakat içerik olarak döneminin yönetimleri tarafından uygun görülmeyip yasak uygulanan en popüler kitapları sizler için derledik. 1. Vahidüddin - Necip Fazıl Kısakürek Sultan Vahdettin'in hayatını anlatan bu biyografik eser, 1968'de basıldı. 1968, 1977 ve 1980 yıllarında üç kez toplatıldı. Necip Fazıl Kısakürek hasta yatağında bu kitap yüzünden ceza aldı ancak infazına ölümü engel oldu. 2. Zabit ve Kumandan ile Hasbihal - Mustafa Kemal Atatürk Atatürk'ün 1914'te Sofya'da yazdığı kitap, yakın arkadaşı Ali Fethi Okyar'la birlikte 1918'de Mondros Mütarekesi dönemi başlarında İstanbul'da bir süre çıkardıkları Minber Gazetesi'nin matbaasında bin nüsha olarak basıldı. 7,5 kuruş fiyat konan kitabın birkaç nüshasını tanıdıklarına hediye etmek için yanına alan Mustafa Kemal, Anadolu'ya geçtikten sonra kitabın kalan nüshaları Damat Ferit Paşa tarafından toplatılarak imha edildi. 1956 yılında Hasan Ali Yücel öncülüğünde İş Bankası Kültür Yayınları'nın ilk kitabı olarak yeniden yayımlandı. 3. Sırça Köşk - Sabahattin Ali Aşk hikayeleriyle başladığı öykü serüveni, yaşadığı fırtınalı hayat ve kıstırılmışlıkla git gide sertleşmiş, ideolojikleşmiş, sonunda hırçın yaklaşımlarla birlikte başkaldırıya dönüşmüş olan Sabahattin Ali’nin 1947 yılında yayınlandığı son öyküsü Sırça Köşk, devlete bir başkaldırış olduğu iddiasıyla yayından kaldırıldı. 4. Medar-ı Maişet Motoru - Sait Faik Abasıyanık Çok açık bir siyasi söylemin bulunmamasına rağmen bu romanda yazar, kahramanlarından birine eski bir asker kaputu giydirmiş olduğu için yayımlandığı yıl olan 1944’te Türkiye'de sıkıyönetim mahkemelerince toplatıldı. 5. 835 Satır - Nazım Hikmet 6 Mayıs 1931 günü Nazım Hikmet, yazdığı ilk beş şiir kitabında (835 Satır (1929), Jokond ile Sİ-YA-U (1929), Varan 3 (1930), 1+1=1 (1930), Sesini Kaybeden Şehir (1931) ‘bir zümrenin başka zümreler üzerinde hakimiyetini temin etmek gayesiyle halkı suça teşvik ettiği iddiasıyla mahkemeye sevk edildi ve kitaplar yasaklandı. 6. Darağacında Üç Fidan - Nihat Behram Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan'ın yakalanmalarından idamlarına kadar olan süreci ele alan kitap 1976 yılında yayınlandıktan hemen sonra yasaklandı ve tam 22 yıllık sansürün ardından tekrar 1998 yılında piyasaya sürüldü. 7. Rengahenk - Can Yücel Muhalif yapısıyla bilinen Can Yücel'in bu kitabı, Türkiye'de 1980 yılında müstehcen unsurları içeriğinde barındırdığı gerekçesiyle toplatıldı. 8. Sınıf - Rıfat Ilgaz Rıfat Ilgaz 1940’lı yıllar için oldukça anlamlı olarak görülen ”Sınıf” sözcüğünü kitabının adı olarak seçince hakim karşısına çıkmak zorunda kaldı.1944 yılının Ocak ayında yayımlanan Ilgaz’ın ikinci şiir kitabı “Sınıf”ın kapak rengi de kırmızı olunca, kitap yasaklanmaktan kurtulamadı ve yazarı 6 aya mahkum edildi. 9. Georges Politzer - Felsefenin Başlangıç İlkeleri George Pulitzer’in Paris İşçi Üniversitesi’ndeki öğrencileri tarafından alınan notlara dayanan ve ölümünden sonra (1945) yayımlanan eseri Felsefenin Temel İlkeleri (Principes Elementaires de Philosophie), Türkiye'de de geniş yankı uyandırdı ama 12 Eylül darbesi sonrasında yasaklanan ilk kitap oldu. 10. Fikrimin İnce Gülü - Adalet Ağaoğlu Fikrimin İnce Gülü, Adalet Ağaoğlu'nun hem Almanya ve öteki olmak gerçeğine, hem de sistemin insanı neye çevirebildiği üzerine öncü ve farklı bakışıyla öne çıkan ikinci romanıdır. Roman hakkında, ‘askeri kuvvetleri tahkir ve tezyif (küçük düşürmek)’ suçlamasıyla dava açıldı. Kitap, 1 Haziran 1981 yılında dördüncü basımından sonra toplatıldı ama iki yıl süren davanın ardından Ağaoğlu aklandı. 11. Asılacak Kadın - Pınar Kür 12 Eylül'den sonra Pınar Kür'ün sırasıyla 'Yarın Yarın' ve 'Bitmeyen Aşk' adlı kitapları yasaklanıp toplandı. Kür, 'Yarın Yarın'da "komünizm propagandası" yapmakla suçlandı ve askeri mahkemede yargılandı. 1986'da yayımlanan 'Bitmeyen Aşk'la birlikte 'Asılacak Kadın' romanı da mahkemelik oldu. Müstehcen unsurların da fazlaca bulunduğu kitaplar oldukça tepki aldı. 12. Mahmut Makal - Bizim Köy 1948 yılında ‘Köy Edebiyatı’nın da çığır açıan bir yazar olarak görülen Mahmut Makal’ın “Bizim Köy” adlı romanına toplatılma kararı alındı. Makal, ‘Anadolu köylerinin ekonomik ve sosyal yapısını kötü göstererek komünizm propagandası yaptığı’ gerekçesiyle 1949 yılında tutuklandı. Makal 1967'de Unesco tarafından dünya gençliğine örnek insan olarak seçildi. 13. Böyle Bir Sevmek - Attila İlhan Ne kadınlar sevdim zaten yoktular / yağmur giyerlerdi sonbaharla bir / azıcık okşasam sanki çocuktular / bıraksam korkudan gözleri sislenir / ne kadınlar sevdim zaten yoktular / böyle bir sevmek görülmemiştir… Dizeleriyle başlayan ‘Böyle Bir Sevmek’ isimli şiirin de yer aldığı 1979 yılında basılan Attila İlhan kitabı 80 darbesi sonrası yayından kaldırılan ve toplatılan kitaplar arasında yer aldı. 14. Trabzonlu Delikanlı - Yaşar Miraç Şair Yaşar Miraç’ın şiir kitapları da 12 Eylül 1980 sonrasında yasaklanan kitaplar arasında yerini aldı. “Trabzonlu Delikanlı”, “Taliplerin Ağıdı” ve “Gül Ekmek” adlı şiir kitapları yasaklanan şairin kitaplarının yasağı tam yedi yıl sürdü.

3

dk.

Tarihe Yön Veren Müslüman Filozoflar

23 Ocak 2022

Tarihe Yön Veren Müslüman Filozoflar

Önce çevresine baktı insan, sonra gökyüzüne. Anlamaya çalıştı her şeyi. Var olanların kaynağı neydi, neydi tüm evrenin var olma nedeni? En temelde bu gayretle ortaya çıktı felsefe. Düşünmek bu yoldaki ilk adımdı. Uçsuz bucaksız okyanus kıyısında atılan ilk adım gibi küçük, ama ona temas etmek adına bir o kadar da mühim. İlk adımı kim attı bilinmez, ancak Antik Yunan’da verdi ilk olgun meyvelerini felsefe. Aristolar, Platonlar, Sokratesler ve niceleri. Dünyanın geleceğine nizam vermek adına ürettiler fikirlerini. Demokrasi, aristokrasi, teokrasi…. Bir etki alanı içerisinde ilerledi felsefe. Antik Yunan’dan esen bu rüzgar kendine zemin kuran ve dünyaya tesir etmeye başlayan İslam medeniyetiyle tanıştı. Bu tanışma oldukça mühimdi. Çünkü bu bütünleşme tarihe yön verecek Müslüman filozofların ortaya çıkmasına zemin hazırladı. 1. Kindi İlk İslam filozofu olarak kabul edilen Kindi, felsefeden tıbba, matematikten psikolojiye, kimyadan musikiye kadar çok çeşitli alanlarla ilgilenmiş bir İslam filozofudur. İlgilendiği her alanda eser veren ve gelecek nesillere zengin bir ilim ve felsefe literatürü bırakan Kindi aynı zamanda İslam felsefesinde önemli bir felsefi akım olarak görülen Meşşai Okulu'nun da kurucusu kabul edilir. Orta Çağ Avrupası’nda Alchindus olarak tanınan Kindi, Latince’ye çevrilen eserleriyle tanındı ve dünyaca ünlü filozoflar arasında görüldü. 2. İbn Bacce İslam dünyasının batı ucunda(Endülüs) yetişen ilk Müslüman filozof olarak tarihe geçen İbn Bacce rasyonalist bir düşünür olarak tanınır. Mantık, matematik, geometri ve tıp gibi çeşitli alanlarla ilgilendi. Aristo ve Farabi’nin felsefik anlayışlarından ziyadesiyle faydalanan Bacce, Kuran’daki akıl ve düşünceye dair ayetler üzerinde çalışmalar yaptı. Akıl onun için oldukça önemliydi. Bu nedenle de sağlam ve kesin bilginin ancak akılla kazanılabileceğini ileri sürdü. Bu düşüncesinde ileri giderek mutluluğa kavuşmanın da akıl ile mümkün olacağını savundu. Ahlak üzerindeki düşüncelerini de akıl ile temellendiren İbn Bacce, filozofun üstün ve ilahi bir insan olduğunu söyler. Ona göre filozof, her daim akli olanı ve en doğru olanı yapar. 3. Gazali İslam tarihindeki en bilinen düşünürler arasında yer alan Gazali, savunduğu görüşleri kadar filozoflara yönelttiği eleştirilerle de tanınır. Tasavvuf anlayışıyla erken yaşlarda tanışması onun felsefi düşünceye uzaklaşması riskini ortaya çıkartmış olsa da felsefe, fıkıh ve kelam ile ilgili konularda araştırmalar yaptı ve özümsenecek bir gerçek arayışından geri durmadı. Kırk yaşına kadar çeşitli ilim dallarında derinleşerek pek çok fırka hakkında ciddi araştırmalar yaptı, ancak bu alanların kendisini tatmin etmediğini ve aradığı gerçeği bulamadığını görünce tasavvufu daha derinden incelemeye başladı. Onun filozofları en çok eleştirdiği nokta ise, filozofların en çok hataya düştüğü alan olarak gördüğü metafizik üzerine gerçekleşti. 4. Farabi İslam felsefesinin bir diğer önemli ismi de Farabi’dir. Şöhretten haz etmeyen ancak ortaya koyduğu görüşleriyle yaşadığı dönemde dahi şöhret olmaktan kaçamayan ünlü filozof, İslam felsefesini metot, terminoloji ve problemler açısından temellendirdi. Yaşadığı dönemde ilimlerin tasnifini yapmış ve her ilmin tanımını, teorik ve pratik açıdan değerini belirtmiştir. İlimleri başlıklar altında sınıflandıran filozof, dil, mantık, matematik, fizik ve metafizik gibi konularda fikirler ortaya koydu. Farabi’nin din felsefesi alanındaki görüşlerine göre; insan aklının ulaşabildiği en genel kavram varlık, en kutsal kavram ise Allah’tır. ‘Farabi, “filozofun yapması gereken şey kendi gücü ölçüsünde Allah’a benzemektir’’ diyerek fikren aydınlanmanın Allah’ın varlığının evrensel bilgisine sahip olunmasıyla olacağını belirtiyordu. Aristocu gelenekten gelen ve mütevazı bir kişiliğe sahip olan Farabi’ye ’Sen mi daha bilginsin, Aristo mu?’’ diye sorulunca ‘’Eğer Aristo’ya yetişseydim onun en seçkin talebelerinden olurdum” diye cevap vermiştir. 5. Biruni Biruni de İslam tarihinin çok yönlü düşünürleri arasında yer alan şahsiyetlerdendir. Matematik, tıp, coğrafya, tarih, fizik, astronomi ve dinler başta olmak üzere çok sayıda alanda eser veren Biruni, İslam ve dünya tarihinin en tanınmış ilim insanlarındandır. Nitekim onun bu üretkenliğine karşı Sarton onun yaşadığı döneme “Biruni asrı” demekte tereddüt etmemiştir. Farklı alanlarda çok sayıda eseri olan Biruni’nin en başarılı olduğu alan ise astronomidir. Felsefe ile de uğraşan Biruni’nin bu alanda yazmış olduğu eserlerinin hiçbirisi günümüze ulaşamamıştır. 6. İbn Sina İbn Sina ismi her ne kadar tıp bilimiyle özdeşleşmiş olsa da, O, İslam dünyasının en sistemci filozofuydu. İslam felsefesinin kurucusu olarak görülen Kindi’nin kurduğu felsefeyi geliştirip kurumsallaştıran İbn Sina bu yönüyle oldukça büyük bir öneme sahiptir. Batı’da Avicenna olarak bilinip “filozofların prensi” olarak nitelendirilmektedir. İbn Sina’nın aynı zamanda felsefe tarihçisi, tabip ve ilim tarihçisi olması onu değerli kılan unsurlardır. Ayrıca, İslam bilim ve düşünce tarihinde ilk defa felsefe ve ilimlerin ansiklopedisini vücuda getirdiği gibi aynı zamanda nesir, nazım ve hikâye tarzında felsefi eserler kaleme alan sanatkâr bir filozoftur. Bilimler sınıflamasına göre yazdığı büyük, orta ve küçük hacimli bütün eserlerinde İbn Sina salt akılla başladığı felsefeyi nübüvvetle taçlandırır. Neredeyse bütün felsefi içerikli eserlerinde dinin birey ve toplumun mutluluğu için gerekliliği görüşünü savunur. 9. İbn Haldun Tarihçi, filozof, sosyolog ve siyasetçi kimlikleriyle tanınan, İslam düşünce tarihinin en önemli alimlerinden İbn Haldun yaşadığı dönemde tanınan bir kişi değildi. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren Mukaddime adlı eseriyle, Doğu’da ve Batı’da araştırmacıların ilgi odağı haline geldi. Bilhassa Batı akademilerinde hakkında önemli araştırmalar yapıldı. Çeşitli vasıflarıyla birlikte önemli bir çöküş dönemi teorisyeni olan Haldun’un devlet, siyaset ve toplumların yapılarına dair görüşleri Osmanlı gerileme dönemi aydınları üzerinde etkili oldu. Onun düşünce merkezini ilk defa kendinin temellendirdiği “umran” ilmi oluşturur. Haldun’a göre her şey ve her oluş bir amaca yöneliktir. Ona göre; insan varlık şartları açısından toplumsallığa, toplumsallık asabiyete, asabiyet de mülke mâtuf olarak var olur. İnsanın toplumsal bir varlık oluşu İbn Haldun’un düşüncesinin hareket noktasını teşkil eder. Kaynakça İbrahim Agah Çubukçu, İslam Düşünürleri, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1989 Atilla Arkan, Kindi ve İbn Rüşd’de İnsan Tasavvuru, İslam Araştırmaları Dergisi, sayı.12, 2004 Mahmut Kaya, Kindi, Ya’küb b. İshak, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt.26, 2002 Yaşar Aydınlı, İbn Bacce, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt.19, 1999 Çağrıcı, Mustafa, Gazali, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt 13, 1996 Mahmut Kaya, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt 12, 1995 Günay Tümer, Biruni, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt 6, 1992 M. Ömer Alper, İbn Sina, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt 20, 1999 H. Bekir Karlığa, İbn Rüşd, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 1999, cilt.20, sf. 257-288 Süleyman Uludağ, İbn Haldun, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 1999, cilt.19, sf.538-543 İsmail Yakıt, İbn Haldun’a Göre Devletlerin Ömrü ve Osmanlı İmparatorluğu, Süleyman Demiren Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2001, sayı.8 Atilla Arkan, Kindi ve İbn Rüşd’de İnsan Tasavvuru, İslam Araştırmaları Dergisi, sayı.12, 2004 Yunus Çelik, İbn Sina’nın Akıl-Aşk İlişkisi, Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, 2016

4

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png
bottom of page