top of page
Biyografi
2 Mart 2025
Akşemseddin Kimdir? İstanbul’un Fethindeki rolü ve Mikrobu İlk Keşfeden Bilim İnsanı
Osmanlı tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olan Akşemseddin, hem bir tasavvuf ehli hem de bilim insanı olarak tarihe damga vurmuş eşsiz bir isimdir. Fatih Sultan Mehmed’in hocası olarak tanınan Akşemseddin, İstanbul’un fethinde manevi bir rehberlik yapmış ve aynı zamanda tıp, eczacılık gibi alanlarda çığır açan çalışmalarıyla bilim dünyasında iz bırakmıştır. Peki, bu çok yönlü alim kimdi ve neden hala adından söz ettiriyor? Gelin, Akşemseddin’in hayatına ve mirasına yakından bakalım. İlk Yıllar ve Eğitim Hayatı Akşemseddin, asıl adıyla Mehmed Şemseddin, 1389 yılında Şam’da dünyaya geldi. Babası Şeyh Hamza, dönemin önemli alimlerinden biriydi ve oğlu Şemseddin’i küçük yaşlardan itibaren ilimle tanıştırdı. Rivayetlere göre, Akşemseddin 7 yaşında hafız oldu; bu, onun zekasının ve ilme yatkınlığının erken yaşta ortaya çıktığının bir göstergesiydi. Ailesiyle birlikte Anadolu’ya, Amasya’ya göç eden Akşemseddin, burada ve Osmancık’ta medrese eğitimi aldı. Kısa sürede dinî ilimlerin yanı sıra tıp ve eczacılık gibi pozitif bilimlere de merak sardı. Genç yaşta Osmancık Medresesi’nde müderrislik yapmaya başladı, ancak onun ruhu sadece akademik bilgiyle yetinmeyecek kadar derindi. Tasavvuf Yolculuğu ve Hacı Bayram Veli Akşemseddin’in hayatındaki dönüm noktası, tasavvufa olan ilgisiyle başladı. Akademik başarıları ve müderrislik unvanı ona yetmedi; o, içsel bir arayış içindeydi. Bu arayış onu önce İran’a, ardından Halep’e yöneltti. Ancak aradığı mürşidi bulamayan Akşemseddin, bir gece rüyasında boynuna bir zincir takıldığını ve bu zincirin ucunun Hacı Bayram Veli’nin elinde olduğunu gördü. Bu rüya, onu Ankara’ya, Hacı Bayram Veli’nin yanına geri döndürdü. Hacı Bayram Veli’nin talebesi olarak sıkı bir riyazet ve mücahede sürecinden geçen Akşemseddin, kısa sürede tasavvufun inceliklerini öğrendi ve hocasından icazet aldı. Bu dönem, onun sadece bir alim değil, aynı zamanda bir mutasavvıf olarak şekillenmesini sağladı. İstanbul’un Fethindeki Rolü Akşemseddin’in adı, en çok Fatih Sultan Mehmed ile olan bağı ve İstanbul’un fethindeki manevi liderliğiyle anılır. II. Murad’ın isteğiyle genç Mehmed’in hocalığına tayin edilen Akşemseddin, ona hem ilim hem de manevi rehberlik sundu. 1453’teki İstanbul kuşatmasında, fetih ordusuna moral veren duaları ve Fatih’e yazdığı cesaretlendirici mektuplarıyla önemli bir rol oynadı. Fetih gerçekleştiğinde, Akşemseddin beyaz atının üzerinde Fatih’le birlikte şehre girdi. Şehir halkı, sakallı ve heybetli duruşuyla onu padişah sanıp çiçekler uzattı. Ancak o, tevazuyla Fatih’i işaret ederek, “Sultan Mehmed odur, çiçekleri ona verin,” dedi. Fatih ise, “Sultan benim, ama o benim hocamdır,” diyerek hocasına olan saygısını gösterdi. Fetihten sonra Ayasofya’da kılınan ilk Cuma namazını Akşemseddin kıldırdı. Ayrıca, Fatih’in isteğiyle Ebu Eyyub el-Ensari’nin kabrini keşfetti; bu olay, onun manevi ferasetinin bir kanıtı olarak kabul edilir. İstanbul’un fethi, sadece askeri bir zafer değil, aynı zamanda Akşemseddin’in manevi gücünün de bir yansımasıydı. Bilimdeki Öncü Rolü: Mikrobun İlk Bahsi Akşemseddin’in bilime katkıları, onu yalnızca bir din alimi olmaktan öteye taşır. Tıp ve eczacılıkla ilgilenen Akşemseddin, “Maddetü’l-Hayat” adlı eserinde hastalıkların “gözle görülmeyen tohumlar” yoluyla bulaştığını yazdı. Bu ifade, mikroorganizmalardan bahseden ilk bilimsel tespitlerden biri olarak kabul edilir ve Louis Pasteur’den yaklaşık 400 yıl önce mikrobu tanımlayan bir öncülük taşır. Ayrıca kanser (o dönemde “seratan” olarak bilinen hastalık) üzerine çalışmalar yapmış, bitkisel ilaçlarla tedaviler geliştirmiştir. Bu yönüyle, Akşemseddin hem İslam dünyasında hem de dünya bilim tarihinde önemli bir yere sahiptir. Son Yılları ve Mirası İstanbul’un fethinden sonra, Fatih’in ısrarına rağmen şehirde kalmayı reddeden Akşemseddin, Bolu’nun Göynük ilçesine çekildi. Burada sade bir hayat sürerek talebe yetiştirdi, eserler yazdı ve 16 Şubat 1459’da vefat etti. Türbesi, Göynük’te ziyaretgah olarak günümüze kadar geldi ve her yıl Mayıs ayında anma törenleriyle yad ediliyor. Çocuklarından Hamdullah Hamdi, devrin önemli şairlerinden biri olarak babasının mirasını devam ettirdi. Akşemseddin’in eserleri arasında “Risaletü’n-Nuriyye” ve “Hall-i Müşkilat” gibi tasavvuf ve tıp alanında yazılmış kitaplar bulunur. Onun öğretileri, Şemsiyye-i Bayramiyye adlı tasavvuf kolunu kurarak Osmanlı’da etkili bir manevi akım haline geldi. Neden Hala Önemli? Akşemseddin, ilimle irfanı, bilimle maneviyatı birleştiren nadir şahsiyetlerden biridir. Onun hayatı, gençler için tevazu, azim ve çok yönlülük örneğidir. İstanbul’un fethindeki manevi katkıları, mikrobu ilk kez tanımlaması ve tasavvuftaki derinliği, onu zamansız bir figür haline getirir. Bugün bile, onun mirası hem Türkiye’de hem de dünya çapında ilham vermeye devam ediyor.
3
dk.
13 Ocak 2025
10 Maddede Lefter Küçükandonyadis'in Hayatı
Lefter Küçükandonyadis, Türk futbolunun en büyük efsanelerinden biri olarak anılmaktadır. Fenerbahçe'nin ve Türk milli takımının unutulmaz forveti, "Ordinaryüs" lakabıyla da bilinir. Bu yazı 10 maddede, Lefter'in futbol kariyerini, başarılarını ve onun bıraktığı derin izleri anlatıyor. 1. Doğum ve Aile Kökeni: Lefter Küçükandonyadis, 22 Aralık 1925'te İstanbul'un Büyükada semtinde Rum kökenli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Hristo Küçükandonyadis bir balıkçı, annesi Argiro ise ev hanımıydı. 2. Futbola İlk Adımlar: Futbola Büyükada'da başladı ve yeteneği sayesinde genç yaşta Taksimspor'a transfer oldu. Ancak, yaşı lisans çıkarmak için yeterli olmadığından, yöneticiler mahkeme kararıyla yaşını büyüttüler. 3. Askerlik Dönemi: 1943'te askere gitti ve Diyarbakır'da 4 yıl askerlik yaptı. Bu dönemde bile futbola devam ederek, askeri takımlarda oynadı ve yeteneğiyle dikkat çekti. 4. Fenerbahçe'ye Transfer: 1947'de Fenerbahçe'ye transfer oldu ve burada uzun yıllar boyunca efsaneleşti. Sarı-lacivertli formayla İstanbul Profesyonel Lig'inde 2, Türkiye Şampiyonası'nda 3 kez şampiyonluk yaşadı. 5. Yurtdışı Kariyeri: Lefter, 1951-1952 sezonunda İtalya'nın Fiorentina ve 1952-1953 sezonunda Fransa'nın Nice takımlarında oynadı. Avrupa'da da başarılı performans sergileyerek adından söz ettirdi. 6. Gol Krallığı ve Rekorları: İstanbul Ligi'nde 1953-1954 sezonunda gol kralı oldu. Kariyeri boyunca 832 gol atarak Türk futbol tarihinde önemli bir rekoru elinde tuttu. 7. Milli Takım Kariyeri: 46 kez A Milli Takım formasını giydi ve 21 gol attı. 1954 FIFA Dünya Kupası'nda da Türkiye adına iki gol kaydetti. Milli takımda 9 kez kaptanlık yaptı. 8. Futbolculuk Sonrası: 1964'te futbolu bıraktı ve teknik direktörlük kariyerine başladı. Yunanistan'ın Egaleo ve Güney Afrika'nın Johannesburg takımlarında çalıştıktan sonra, Türkiye'de de çeşitli kulüplerde antrenörlük yaptı. 9. Sembol İsim: "Ver Lefter'e, yaz deftere" sloganı ile Fenerbahçe taraftarları arasında unutulmaz bir yer edindi. Futboldaki ustalığı ve kişiliği nedeniyle "Ordinaryüs" lakabını aldı. 10. Vefat ve Anma: Lefter Küçükandonyadis, 13 Ocak 2012'de 86 yaşında İstanbul'da hayatını kaybetti. Fenerbahçe'nin Şükrü Saracoğlu Stadyumu'nda düzenlenen törenle anıldı ve Büyükada'daki aile kabristanına defnedildi. Lefter, sadece futboluyla değil, insanlığı, vatan sevgisi ve mertliği ile de Türk ve Fenerbahçe tarihine adını altın harflerle yazdırdı.
2
dk.
12 Mayıs 2022
Milli Mücadele’nin Kadın Kahramanlarından Şerife Bacı Kimdir?
Milli Mücadele’de erkek, kadın, çocuk fark etmeksizin ortaya koyulan milli kurtuluş iradesi, memleketin farklı yerlerinden, farklı kahramanlık öyküleriyle dillerde dolanıyordu. İsimsiz onlarca, yüzlerce hatta binlerce kahraman bu uğurda canını vatan uğruna feda etti. Kastamonu insanı da bu noktada gerekli iradeyi koymaktan geri durmadı. Ancak Kastamonu erkekleri kadar kadınlarının da ortaya koyduğu fedakârlık örneklerinden biri var ki, kendini mücadelesiyle öne çıkartıyordu. Bu kadın kahraman Şerife Bacı’ydı. 1. Zorlu bir hayata sahipti Genç yaşta yuva kurmuştu Şerife Bacı. Henüz 16 yaşındayken evlenmesinden iki ay sonra memleketi cehenneme çeviren Harbi Umumi patlak vermişti. O dönem birçok Anadolu yiğidi gibi onun kocası da askere alındı. Çok çekmedi, altı ay sonra Çanakkale’den kocasının ölüm tezkeresi ulaştı eline. Dünyası başına yıkıldı Şerife Bacı’nın. Kimsesizdi, ne bir geliri ne bir kimsesi vardı. Genç yaşında dul kalmasını uygun görmedi köyün yaşlıları. Verdiler onu sakata ayrılmış bir asker gazisi olan Topal Yusuf’a. Bu evlilikten Elif adında şirince bir kızı oldu Şerife Bacı’nın. Ancak hayat ona adil davranmıyordu. Topal Yusuf’un bir bacağını ve gözünü kaybetmesi onu iş yapamaz duruma getirmişti. Tarla sürmek de, dağdan odun indirmek de ekin biçmek de Şerife Bacı’nın boynundaydı. Sırtındaki bebe ile evde bakıma muhtaç kocası da cabası. 2. Düşünmeden cephanenin taşınması için kendini öne sürdü Bir gün köyde bir akşam üzeri tellak avaz avaz bağırıyordu. Ankara’da kurulan yeni hükümetin düşmanı püskürtmesi için kışa hazırlık yapmaya ve cephaneye ihtiyacı vardı. Bu nedenle de Kastamonu- Ankara hattında öküz arabalarıyla bu cephanelerin taşınması gerekiyordu. Bu hayati emanetlerin taşıyıcılarından biri de kaderin omuzlarına derin bir ağırlık yüklediği Şerife Bacı’ydı. Çekinmeden aldı bu zor görevi üzerine. Küçük kızı Elif’e bakacak kimse olmadığından onu da yanına almak zorunda kaldı. Soğuk kış şartlarına el kadar bebek ne denli dayanırdı bilinmez. Şerife Bacı’nın kağnısına top mermileri yüklendi ve yola çıkıldı. Zora dayanamayan öküzüyle ite kaka yol almaya çalıştı. 3. Canını vatanının yoluna serdi Yol uzun, hava şartları çetin ve yükü taşıyan öküzlerden biri halsizdi. İlerlemede sorun yaşıyordu Şerife Bacı. Bir yandan soğuk ve açlık içinde topların arasına konulan, üşümesin diye de etrafına otlar serilen küçük Elif, bir yandan yol alamayan öküz Şerife Bacı’yı düşündürüyordu. Ancak onun cephaneyi Ankara'ya götürme azmi bütün zorluklara karşı güçlü tutuyordu kendini. Ancak yüce Ilgaz Dağı’nın sisli heybetinin arasından sızan dondurucu hava Şerife Bacı’nın da vücuduna sirayet etmeye başlamıştı. Yavrusunun ağlaması üzerine son bir kuvvet Elif’in yanına ulaşan Şerife Bacı, yavrusunu son gücüyle yorganla örttü. Ellerinden ve ayaklarından başlayan ısırıcı donma hissi zamanla bütün vücudunu kapladı. Bu uğurda canını vatanının uğruna serdi ve henüz 21 yaşında(1921 yılında) gencecik bir anayken şehit oldu. Bu kahraman Türk anası, evladını, top mermilerini ve vatanını korumak için kendini feda etti. 4. Milli Mücadele’de Türk kadınının gösterdiği fedakârlığın bayraklaşan sembollerinden biri Şerife Bacı’nın gösterdiği bu özveri, Anadolu kadınının bağımsızlık uğruna verdiği en önemli örneklerden biri olarak tarihe geçti. Erkek, kadın, çocuk demeden girişilen Milli Mücadele’nin isimsiz onlarca kahramanı arasından sıyrılarak Türk kadınının bu uğurda gösterdiği fedakârlığın en büyük sembolü olan Şerife Bacı, üstlendiği bilinç ve mücadele arzusuyla bayrak isimlerden biri oldu. 5. Kastamonu Hükümet Konağı’nın önüne ve İnebolu’da bir parka Şerife Bacı Anıtı dikildi Şerife Bacı’nın Kastamonu’dan başlayan bu yürüyüşü ne yazık ki tamamlanamadı. Evet, belki o bu yürüyüşü tamamlayıp Ankara'ya cephaneyi ulaştıramadı, ancak cephaneden daha önemli bir değeri tüm yurda yaydı. O da kurtuluş şuuruydu. Garip bir Anadolu kadını olan Şerife Bacı’nın ortaya koyduğu bu şuur daima hatırlarda kalsın diye Kastamonu Hükümet Konağı’nın önüne Şerife Bacı anıtı dikildi.
3
dk.
20 Nisan 2022
5 Soruda Hasan Sabbah ve Fedaileri
Dünya sinemasına konu olan ve hakkında çeşitli kitaplar yazılan Hasan Sabbah ve Fedaileri, günümüzde birçoğumuz tarafından tanınan tarihsel bir karakterdir. Evet, birçoğumuz ana hatlarıyla Hasan Sabbah’ı ve yaptıklarını biliyoruz ancak akla takılan birtakım soruların olduğunun da farkındayız. Bu çalışmamızda da Hasan Sabbah ve fedaileri hakkında akla takılan soruları kendimizce soru sorarak cevaplandırmaya çalışacağız. 1. Hasan Sabbah’ın Şia inancında güçlü bir makam olan İmam olma gibi bir hedefi var mıydı? Hasan Sabbah’ın edindiği dini misyon vesilesiyle öncelikle kendisini İslam’ın yeni peygamberi olarak sunduğu ve Şia inancında önemli bir makam olan İmam olma gibi amaçları olduğu çeşitli söylentilerle günümüze ulaşan iddialar arasında. Ancak tarihçi Bernand Lewis ve bazı tarihçiler Hasan Sabbah’ın imam temsilcisi olduğunu ve asla imamlık iddiasında bulunmadığını söylerler. Kendisini Nizâr’ın soyundan gelen imamın ortadan kaybolmasından sonra delil ve davet reisi olduğunu savunarak, aşama aşama öğrenmeye dayanan Ta’lim doktirinin ve Da’vetü’l-Cedide’nin kurucusu olarak etkin rol oynar. 2. Alamut’u kale olarak seçmesindeki amaç neydi? Hasan Sabbah ve stratejileri konusunda akıllara takılan bir diğer soru ise, daha düz, tarıma elverişli ve devletleşmenin daha rahat gerçekleşeceği bir zeminde devlet kurmak yerine neden sarp kayaların tepesinde bir kalede bulunduğudur. Bunun nedeni oldukça açıktır. Militarist bir yapı ve düzenli ordunu kurmanın zorluğunun ve karşısına çıkacak büyük devletlere direnemeyeceğinin farkında olan Hasan Sabbah, sarp, ulaşılması zor ve kayalık bir yeri merkez edinerek dış etkilerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalıştı. Esasen Hasan Sabbah’ın ideolojisi gereği de mekânlarının dağlar ve kaleler olması gerekliydi. Alamut Kalesi ele geçirildikten sonra surları sağlamlaştırıldı, dönemi içerisinde oldukça ileri yöntemlerle su kanalı ve gıdalar için soğuk depolar oluşturuldu. Bu şekilde kale uzun kuşatmalara direnecek güçlü bir mevzi haline getirildi. 3. Peki sadece kale içi yerleşimle mi sınırlı kaldılar, bu durum Haşhaşilerin hareket alanını sınırlamadı mı? Hasan Sabbah ve Haşhaşiler hakkındaki kısa makale ve çalışmaların barındırdığı kısıtlı bilgi haliyle akıllara bu soruyu getiriyor. Suikastçiler temel eğitimlerini her ne kadar Alamut’ta alsa da propaganda sürecinde İran’ın birçok yerinde hücre evleri oluşturuyorlardı. Bu vesileyle dağlık alandaki İsmaililer zamanla şehirlere inmeye başladı. Buna en iyi örnek ise, İsfahan’da faaliyet gösteren baş dai Abdûl Melik b.Attaş b. Ahmed, İsfahan yakınlarında bir davethane kurması ve bölgede tam otuz bin kişiyi Nizâri İsmailiğine kazandırmasıdır. Bununla birlikte İran düzlüklerine yerleşen Nizari İsmailileri, Selçukluların hakim olduğu bölgelerde vergi toplayarak maddi güç elde ediyorlardı. 4. Suikastçiler tarihe damga vuran eylemlerini nasıl gerçekleştiriyorlardı, özel bir stratejileri var mıydı? Vladimir Bartol’un “Alamut: Fedailerin Kalesi” adlı romanında her ne kadar suikastçilerin eğitimleri hakkında bilgi verilse de romanın bilimsel kaynak olarak kabul edilmemesi ve eğitimleri hakkında bilgilerin sınırlı olması bu soruya verilecek cevabın başlangıcını kısıtlıyor. Ancak kesin olan şudur ki, hançeri kurbanı göğsüne ne zaman ve nerede yerleştireceklerini çok iyi bildikleridir. Görevde gizlilik konusunda usta olan suikastçiler, suikast düzenleyecekleri kişilerin yanlarına seyis, öğrenci, hizmetçi, tüccar, vb. kılıklarda girer, gerekirse aylarca bekleyip doğru zamanda suikasti gerçekleştirirlerdi. Bununla birlikle suikast sırasında hedefleri dışındaki kişilere zarar vermemeye özen gösterirlerdi. Genellikle kaçmaya teşebbüs etmeyip, kurbanın korumaları tarafından yakalanarak öldürülmeyi seçerlerdi, çünkü böylesi bir ölüm onlar için övünç kaynağıydı. 5. Birbirleriyle düşman olan Hasan Sabbah ile Nizamülmülk bir dönem gerçekten dost muydu? Tarihi veriler Hasan Sabbah’ın Nizamülmülk ve hatta Ömer Hayyam ile arkadaş olduğunu doğrular nitelikte. Bunun dışında Hasan Sabbah ile Nizamülmülk’ün aralarında arkadaşlıktan öte bir dost samimiyetinin olduğunu gösteren güçlü rivayetler de mevcuttur. İkisinin birlikte eğitim aldığı ve kim daha önce makama ve servete erişirse onun diğerine yardım edeceğine dair karşılıklı yemin ettikleri söylenir. Nizamülmülk’ün vezir olmasıyla birlikte ettiği yemini yerine getirmek üzere Hasan Sabbah’a valilik teklif ettiği, ancak onun saraydan uzaklaşmamak için sarayda bir görev istediği, bu isteği kabul edildikten sonra Nizamülmülk’ün görevine göz diktiği de bu rivayetler arasındadır. Daha sonra iki büyük düşman haline gelen Nizamülmülk ile Hasan Sabbah’ın bir dönemler dost oldukları açıktır.
3
dk.
23 Şubat 2025
Zağanos Paşa kimdir?
Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak dönemlerinden birinde, Fatih Sultan Mehmed’in yanında yer alan önemli isimlerden biri olan Zağanos Paşa, hem askeri dehası hem de siyasi etkisiyle tarihte derin izler bırakmış bir devlet adamıdır. İstanbul’un fethinde oynadığı kritik rol ve sadrazamlık makamına yükselişiyle tanınan Zağanos Paşa, aynı zamanda Osmanlı’da devşirme sisteminin yetiştirdiği yetkin yöneticilerden biridir. Peki, Zağanos Paşa kimdir ve tarihteki önemi nedir? Gelin, bu etkileyici figürün hayatına daha yakından bakalım. Zağanos Paşa’nın Kökeni ve Erken Dönemi Zağanos Paşa’nın tam adı Zağanos Mehmed Paşa’dır ve kendisi devşirme kökenlidir. Osmanlı’da devşirme sistemi, gayrimüslim ailelerden alınan çocukların Müslüman olarak yetiştirilip devlete hizmet etmesini sağlayan bir uygulamaydı. Zağanos’un kökeni konusunda kesin bir bilgi olmasa da, bazı kaynaklar onun Arnavut ya da Rum asıllı olabileceğini belirtir. “Zağanos bin Abdullah” olarak anılması, devşirme kökenini açıkça ortaya koyar; çünkü “Abdullah” ismi, genellikle devşirmelerin İslam’a geçişini simgeler. Eğitimini Edirne Sarayı’nda, Enderun’da tamamlayan Zağanos, zeki ve yetkin bir birey olarak dikkat çekti. Enderun, Osmanlı’nın elit yöneticilerini ve askerlerini yetiştiren bir okuldu ve Zağanos burada aldığı eğitimle kısa sürede ümera sınıfına, yani yönetici ve asker elitlere katıldı. Lakabı “Zağanos”un, denizcilikte gözetleme için kullanılan keskin görüşlü bir yırtıcı kuş türünden geldiği düşünülür. Bu lakap, onun stratejik zekâsını ve dikkatli bakış açısını yansıtır. Osmanlı Hizmetindeki Yükselişi Zağanos Paşa’nın kariyeri, II. Murad döneminde başladı. İlk resmi görevinin hazinedarbaşılık olduğu tahmin ediliyor. Daha sonra 1440’ta Arnavut-ili sancak beyliğine atanarak taşra hizmetine geçti. II. Murad’ın batı seferlerinde gösterdiği başarılar, onun vezirlik makamına yükselmesini sağladı. Bu dönemde, II. Murad’ın kızı Fatma Sultan ile evlenmesi, ona “damat” unvanını kazandırdı ve sarayla bağlarını daha da güçlendirdi. Zağanos Paşa’nın hayatındaki dönüm noktalarından biri, II. Mehmed’in (Fatih Sultan Mehmed) lalası olarak görevlendirilmesiydi. II. Murad, oğlu Mehmed’i Manisa sancakbeyi olarak gönderdiğinde, Zağanos Paşa onun eğitimi ve gelişimi için önemli bir rehber oldu. 1449’a kadar bu görevini sürdüren Zağanos, genç şehzadenin askeri ve siyasi vizyonunun şekillenmesinde büyük rol oynadı. İstanbul’un Fethindeki Rolü Zağanos Paşa, Osmanlı tarihinin en önemli olaylarından biri olan İstanbul’un fethinde kilit bir figürdü. II. Mehmed’in 1451’de ikinci kez tahta çıkmasıyla birlikte, Zağanos vezirlik makamına geri döndü ve fetih hazırlıklarında aktif bir şekilde yer aldı. Özellikle Rumeli Hisarı’nın inşasında büyük sorumluluk üstlendi. Hisarın üç büyük kulesinden birine onun adı verildi ve bu, padişah tarafından takdir edildiğinin bir göstergesiydi. Fetih sırasında Zağanos Paşa, gemilerin karadan yürütülmesi gibi dahiyane bir fikrin uygulanmasında etkili oldu. Haliç’in savunmasını kırmak için Osmanlı donanmasının Kasımpaşa’ya indirilmesi, onun stratejik zekâsının bir ürünü olarak tarihe geçti. Ayrıca, kuşatma sırasında Haliç surları karşısında konuşlanarak Bizans ve İtalyan gemilerine karşı önemli bir savunma hattı oluşturdu. Ulubatlı Hasan gibi kahramanların da onun komutasındaki birliklerde yer aldığı bilinir. Fetih sonrası Çandarlı Halil Paşa’nın azledilip idam edilmesiyle Zağanos Paşa, 1453’te vezir-i azam (sadrazam) oldu. Bu, onun kariyerinin zirvesiydi ve İstanbul’un fethinden sonra sadrazamlığa getirilen ilk kişi olarak tarihe geçti. Belgrad Kuşatması ve Sürgün Zağanos Paşa’nın sadrazamlığı, 1456’daki Belgrad Kuşatması’na kadar sürdü. Osmanlı ordusu, Sırbistan’ı fethetmesine rağmen Belgrad’ı alamadı ve János Hunyadi liderliğindeki Macar ordusuna yenildi. Bu başarısızlık, Zağanos Paşa’ya mal edildi ve sadrazamlıktan azledildi. Ardından kızı ile birlikte Balıkesir’e sürgüne gönderildi. Balıkesir’de geçen yıllarında Zağanos Paşa, şehir için önemli eserler bıraktı. Cami, medrese ve hamam gibi yapılar inşa ederek bölgenin gelişimine katkıda bulundu. Bugün Balıkesir’deki Zağanos Paşa Camii ve türbesi, onun mirasının somut birer kanıtıdır. Son Yılları ve Ölümü Zağanos Paşa’nın hayatının son dönemi hakkında farklı rivayetler vardır. Bazı kaynaklar, 1459’da İstanbul’a geri çağrıldığını ve 1463’te Kaptan-ı Derya olarak Osmanlı donanmasının başına geçtiğini söyler. 1466’da Teselya ve Makedonya valisi olduğu da iddia edilir. Bir başka anlatıya göre ise 1461’de Trabzon’un fethine katılmış, burada Prenses Anna ile evlenmiş ve 1467-1469 arasında Trabzon sancak beyliği yapmıştır. Ancak en yaygın görüş, onun 1462’de Balıkesir’de vefat ettiği yönündedir. Türbesi, eşi Fatma Sultan ile birlikte Balıkesir’deki cami avlusunda bulunmaktadır. Zağanos Paşa’nın Mirası Zağanos Paşa, Osmanlı’da devşirme kökenli bir devlet adamı olarak hem askeri hem de idari alanda büyük başarılar elde etmiştir. İstanbul’un fethindeki katkıları, onu Fatih Sultan Mehmed’in en güvendiği isimlerden biri haline getirmiştir. Aynı zamanda, sürgün yıllarında Balıkesir’e yaptığı katkılarla halk arasında da sevilen bir figür olmuştur. Onun hikayesi, Osmanlı’nın çok kültürlü yapısını ve devşirme sisteminin imparatorluğa sağladığı yetkin insan gücünü gözler önüne serer. Zağanos Paşa, cesareti, zekası ve sadakatiyle tarihte unutulmaz bir yer edinmiştir. Bugün bile, adını taşıyan eserler ve İstanbul’un fethindeki rolüyle anılmaya devam ediyor.
3
dk.
22 Mart 2023
Sabiha Gökçen'in Hayatı
Türkiye'nin ilk kadın pilotlarından biri olan Sabiha Gökçen, 22 Mart 1913'te Bursa'da dünyaya geldi. Gökçen, dünyadaki ilk kadın savaş pilotudur. Mustafa Kemal Atatürk’ün sekiz manevi evladından birisi idi. Uçuş kariyeri boyunca 8.000 saat civarı uçuş gerçekleştirdi ve 32 farklı askerî operasyona katıldı. Adı, İstanbul'un 2. havalimanı olan Sabiha Gökçen Havalimanı'na verilmiştir. 17 Kasım 1937'de Atatürk ile Pertek ziyareti sırasında. Edirne Deftardarı olan babası Hafız İzzet Bey, 'Jön Türk' olduğu gerekçesiyle Bursa'ya sürülmüştü. Anne ve babasını küçük yaşta kaybeden ve ağabeyi Neşet tarafından büyütülen Sabiha, 1925'te henüz 12 yaşındayken, Bursa ziyareti sırasında evlerinin yakınındaki Hünkar Köşkü’nde konaklayan dönemin Cumhurbaşkanı Atatürk’e ulaşmayı ve okumak istediğini iletmeyi başarmıştı. Atatürk, ağabeyinden izin alarak, zor şartlar altında yaşayan Sabiha'yı evlat edindi ve Ankara’ya götürdü. Sabiha, Çankaya İlkokulu, bugün ismi Robert Lisesi olan Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve Üsküdar Amerikan Lisesi’nde eğitim gördü. Rahatsızlığı nedeniyle öğrenimini yarıda kesip Heybeliada ve Viyana’da tedavi gördü. Bir süre Fransızcasını ilerletmek amacıyla Paris’te bulundu. 1934'te Soyadı Kanunu'nun çıkmasından sonra Mustafa Kemal, Sabiha'ya "Gökçen" soyadını verdi. Sabiha Gökçen, 1935'te Türkkuşu'nun açılış töreninde yapılan planör gösterilerinden etkilenerek havacılığa ilgi duydu. Atatürk’ün de destek vermesi ile 1935'te Türk Hava Kurumu'nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu'na girdi, Ankara'da yüksek planörcülük brövelerini aldı. Gökçen, yedi erkek öğrenciyle birlikte Kırım'a gönderilerek altı aylık yüksek planörcülük eğitimini Koktebel Yüksek Planör Okulu'nda tamamladı. Moskova'ya motorlu uçak okuluna gitmeyi planlıyordu. Ancak manevi kız kardeşi Zehra'nın ölüm haberini alınca bu düşünceden vazgeçerek ülkesine döndü. Sabiha Gökçen 1930'larda okul arkadaşları ile. Bir süre dünyaya küsen Sabiha, Atatürk'ün ısrarları ile yeniden çalışmalara başladı. Eskişehir Havacılık Okulu’nda Savmi Uçan ve Muhittin Bey’den özel uçuş eğitimi aldı. 25 Şubat 1936'da ilk defa motorlu uçak ile uçmaya başladı. Gökçen'in, uçuş eğitimde gösterdiği başarılardan dolayı, Atatürk kendisine şunları söyledi: “Beni çok mutlu ettin… Şimdi artık senin için planladığım şeyi açıklayabilirim… Belki de dünyada ilk askerî kadın pilot olacaksın… Bir Türk kızının dünyadaki ilk askerî kadın pilot olması ne iftihar edici bir olaydır, tahmin edersin değil mi? Şimdi derhal harekete geçerek seni Eskişehir’deki Tayyare Mektebi’ne göndereceğim. Orada özel bir eğitim göreceksin.” O yıllarda kızlar askerî okullara alınmadığı için özel bir üniforma giydirilerek Eskişehir Uçuş Okulu’nda, 1936-1937 döneminde 11 ay boyunca özel eğitim aldı. Bu eğitim sırasında kendisine ilkokul öğretmeni Nüveyre Uyguç eşlik etti. Gökçen, brövesini aldıktan sonra Eskişehir’deki 1. Hava Alayı’nda altı ay görev yaptı, bu sırada Trakya ve Ege manevralarına katıldı. 1937'de Fransa'nın, Hatay'ı Suriye'ye devretmeye hazırlandığı yolundaki haberler, Ankara'da sert tepkiyle karşılandı. Atatürk'ün emriyle üniformasını giyen Sabiha Gökçen, Fransız elçisinin önünde havaya üç el ateş etti ve "Hatay'ın vatana katılması için gerekirse silahlanırız" dedi. Olay sonunda yine Atatürk'ün emriyle tutuklanan ve mahkemeye çıkan ve yasa gereği bir gün hapis yatan Sabiha Gökçen'in çıkışı sayesinde Atatürk'ün planı tutmuş ve Fransızlara gözdağı verilmiş, kararlılık gösterilmiştir. 1938'de uçağıyla beş gün süren bir "Balkan Turu" yaptı. Ankara'da bulunan Balkan Paktı heyeti üyelerinin Sabiha Gökçen ile tanıştıktan sonra kendisine uçakla başkentlerine gelmeyi önermeleri üzerine bu tur fikri doğmuştu. Gökçen, Atatürk'ün arzusu üzerine bu turu yanına bir makinist dahi almadan, tek başına gerçekleştirdi. Vultee tipi bir uçakla İstanbul'dan havalandıktan sonra Atina'ya, ardından Sofya ve Belgrad'a gitti. Kendisine Yugoslav Genelkurmay Başkanı tarafından "Beyaz Kartal" nişanı verildi. İstek üzerine Bükreş'te bir gösteri uçuşu yaptıktan sonra 6. gün olan 22 Haziran'da İstanbul'a döndü. Bu Balkan turu, basının büyük ilgisini uyandırmış; her yerde göklerin kızı olarak anılmasına neden olmuştur. Manevi babası Atatürk öldükten sonra hayatını yeniden düzene sokan Gökçen, kadınların orduda görev yapmasına ilişkin yasa çıkmadığı için ordudan ayrıldı ve Türkkuşu Uçuş Okulu'na başöğretmen tayin edildi. 1955'e kadar bu görevini başarıyla sürdürdü. Türk Hava Kurumu Yönetim Kurulu Üyesi oldu. Hayatı boyunca toplam 22 değişik hafif bombardıman ve akrobatik uçakla uçtu. Atatürk'ün manevi kızları: (soldan sağa) Rukiye, Sabiha, Afet, Zehra. Gökçen, 1940 yılında Hava Okulu’nda askerî coğrafya ve topoğrafya öğretmeni Üsteğmen Kemal Esiner ile evlendi ve eşine kendi soyadını verdi; ancak üç yıl sonra, 12 Ocak 1943'te eşini kaybetti. 1953 ve 1959'da davet edildiği ABD'ye Türk toplumu ve Türk kadınını tanıtmak amacıyla giden Gökçen için büyük bir Amerika turu düzenlenmiştir. Son uçuşunu 1996'da 83 yaşında iken Fransız pilot Daniel Acton eşliğinde Falcon 2000 uçağıyla yapmıştır. 1996'da havacılık kariyerinin en büyük ödülünü almıştır. Amerikan Hava Kurmay Koleji'nin mezuniyet töreni için düzenlenen "Kartallar Toplantısı"nın onur konuğu olarak katıldığı Maxwell Hava Üssü'ndeki törende "dünya tarihine adını yazdıran 20 havacıdan biri" seçildi. Bu ödüle layık görülen ilk ve tek kadın havacı oldu. Ölümünden 2 yıl önce Hukukun Egemenliği Derneği tarafından onuruna verilen törende kendisine, adına bestelenen, klasik rock opera tarzındaki eser dinletildi. Sabiha Gökçen 22 Mart 2001 tarihinde Gülhane Askerî Tıp Akademisinde 88 yaşında kalp yetmezliği sebebiyle hayatını kaybetti. Fransa yapımı hafif bombardıman uçağı Breguet 19'un önünde bir bombayı tutarken.
3
dk.
1 Mayıs 2022
7 Maddede Kara Fatma'nın Hayatı ve Milli Mücadele'ye Katkıları
Milli Mücadele döneminde cepheden cepheye koşan, “Artık kadın erkek yok, artık İstiklal var” diyerek canını siper eden Kara Fatma, Milli Mücadele’nin sembol isimlerinden biridir. Türk toplumunun tarih sahnesinde yeniden var olma ve bağımsızlık elde etme amacıyla giriştiği Milli Mücadele’de eline silah alan, kendi kıtasını kuran ve çeşitli mevzilerde canını ortaya koyarak savaşan bu önemli Türk kadınını gelin birlikte tanıyalım. 1. Hayatının kısa özeti Türk toplumunun tarih sahnesinde yeniden var olma ve bağımsızlık elde etme amacıyla giriştiği Milli Mücadele’nin kadın kahramanlarından ve sembol isimlerinden Kara Fatma’nın esas adı Fatma Seher Hanım’dır. Erzurumlu Yusuf Ağa’nın kızı olan Fatma Seher, aynı zamanda asker olan bir eşe sahipti. Her ne kadar Milli Mücadele döneminin bir sembolü olsa da bu mücadele öncesinde de memleketi için her türlü zorluğu göze alıp siperlerde silah tutmaktan geri durmadı. 93 Harbi sırasında Rus ordularının Erzurum’u işgal etmesi üzerine Aziziye Tabyası’ndaki binlerce cengâverle birlikte savaşa tutuştu. Vatan müdafaası onun için bir tutku haline dönüşmüştü. Kara Fatma; Balkan Savaşı’na Edirne’de görev yapan kocası Subay Derviş Bey ile katıldı, Mondros Mütarekesi’nden sonra ise kardeşleri Ermeniler tarafından şehit edilen kadınları toplayarak, Ermenilere karşı savaştı. Gazi Mustafa Kemal’in emriyle kadınlardan kurduğu bir ekiple Bursa ve İzmit’i işgalden kurtarmaya çalıştı. Ünü sınırları aşan Kara Fatma, Sakarya ve Başkumandanlık Muharebeleri’ne de katıldı ve üsteğmenlik rütbesine kadar yükseldi. İstiklal Madalyası’na layık görülen Kara Fatma, 1955 yılında savaşırken bedel ödediği Erzurum’da vefat etti. 2. Kara Fatma adı Mustafa Kemal tarafından verildi Fatma Seher Hanım’ın giriştiği kahramanlık mücadelesi kulakta kulağa yayılarak Mustafa Kemal Atatürk’e kadar ulaştı. Sivas’ta Milli Mücadele’nin yapı taşlarını döşemek için emek harcayan Mustafa Kemal, onun Sivas’ta olduğunu öğrenmesi üzerine yanına gitti. Karşılaştıklarında ise ona; adını, silah kullanmayı ve ata binip binmeyi bilip bilmediğini sordu. Karşılığında aldığı cevaplar Atatürk’ü mutlu etti ve Fatma Seher’e “Bütün kadınlar senin gibi olsaydı Kara Fatma” demiş, bu hitaptan sonra Fatma Seher’in adı Kara Fatma olarak kalmıştır. 3. Askeri kıtasını bizzat kendi oluşturdu Fatma Seher Hanım, yeri geldi askere gıda desteği sağladı, yeri geldi, yaralı askerleri sırtında taşıdı ve yeri geldiğinde eline silahını aldı ve kurduğu birlikle birlikte göğüs göğüse çarpıştı. Hem hayat yoldaşı hem de siper arkadaşı olan kocası Binbaşı Derviş Bey’in ölümü onu her ne kadar sarssa da onun orduda bıraktığı yeri doldurma düşüncesini aklına koyarak savaşa bizzat iştirak etti ve kendi kıtasını kendi oluşturdu. Yine İzmit bölgesinin kurtarılması adına kadınlardan oluşturduğu birlikle durmaksızın mücadele etti. 4. Canını ortaya koydu, yakalandı, dayak yedi, yaralandı ancak hiçbir zaman mücadeleden vazgeçmedi Harp hayatı boyunca en çok yararlılık gösterdiği bölgelerden biri olan İzmit-Bursa ekseninde İzmit’teki Davulcular Ormanına gizlenen 150 kişilik bir milis gücünün başına geçen Kara Fatma, işgal edilen İzmit’teki cephanelerin Anadolu’ya kaçırılmasında çok önemli roller üstlendi. Bu faaliyetler sırasında yakalanan, hapis yatan, dayak yiyen ancak tüm bunlara rağmen bir yolunu bulup kaçan Kara Fatma, tüm yaşadığı olumsuzluklara rağmen savaşma kararlılığı hiç azalmadı. İznik Cephesi’nde göğsünün sağ tarafına bir mermi saplansa da kanlar içinde çarpışmaya devam eden Kara Fatma vatanını canını siper edercesine savaştı. 5. Kendi hayatıyla birlikte çocuklarının hayatını da vatana sunan bir anne Tabiatta var olan belki de bütün canlıların doğal dürtüsü olan yavrularını koruma arzusu, şüphe yok ki bir anne olan Kara Fatma için de geçerliydi. Ancak onun vatanı müdafaa arzusu içsel birçok dürtüsünü bastırmak zorunda bıraktı. Bir asker eşi olan Fatma, oğlunu da asker olarak yetiştirdi ve onunla birlikte savaşta saf tuttu. Bu uğurda giriştiği bir çarpışmada yanında bulunan dokuz yazındaki kızının eli parçalandı. 6. Yerel çarpışmaların yanı sıra büyük savaşlarda da yer aldı Şüphesiz ki Fatma Seher Hanım’ın giriştiği mücadele alanının büyük bir bölümü yereldedir ve bu nedenlerle de hafızalara sadece yerelde mücadele eden bir kahraman olarak yerleşmiştir. Ancak Fatma Hanım, Türk ulusunun bağımsızlık kararlılığını belirleyen oldukça büyük savaşlarda da bizatihi yer aldı. I. ve II. İnönü Muharebeleri’nden Dumlupınar Savaşı’na ve Sakarya Savaşı’na kadar katıldı. Müfrezesindeki pek çok asker şehit olduğu gibi kendisi de yaralandı. Sıhhatine kavuşmasının ardından ise Düzce çevresinde asker kaçaklarını vatan görevine çağırmak için faaliyetlerde bulundu. 7. Kendisine bağlanan üsteğmenlik maaşını Kızılay’a bağışladı Kara Fatma’nın giriştiği mücadeleden tek beklentisinin yurdunun bağımsızlığı olduğu kesindi. Bu uğurda ne can ne de mal onun için önemli değildi. Zaferden sonra terhis edilen Kara Fatma’ya gösterdiği üstün yararlılıkların nedeniyle üsteğmenlik maaşı bağlandı. Ancak o, yokluk içinde yaşamasına rağmen maaşını Kızılay’a bağışladı. Bu durumu ise şu sözlerle ifade etti: "Vatanımın büyük kurtarıcısı Ebedi Şef'in layık olmadığım büyük iltifatı beni son derecede sevindirmişti. Esasen bütün emel ve arzumla yapmış olduğum hizmetten hiç bir menfaat beklemiyordum. Bu itibarla, taltif edilmiş olduğum rütbenin mukabilinde verilecek maaşımı Kızılay'a terk etmekle son vazifemi yaptım."
3
dk.
19 Nisan 2022
7 Maddede İlk Türk Kadın Doktor Safiye Ali’nin Mesleki Serüveni
Türkiye'nin ilk kadın doktoru olarak tanıdığımız Safiye Ali'nin meslek hayatına giden süreçte yaşadığı zorlukları ve doktorluk serüvenini sizler için derledik. 1. Kimdir bu Safiye Ali?
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın doktoru olarak tanıdığımız Safiye Ali, takvimler 2 Şubat 1894 yılını gösterdiği sıralar son demlerini yaşayan Osmanlı Devleti’nin başkenti olan İstanbul’da dünyaya geldi. Oldukça saygın bir aileye sahipti. Babası Abdülaziz ve II. Abdülhamit’in yaverlerinden Ali Kırat Paşa’ydı. Annesi ise Mekke’de tam 17 yıl boyunca şeyhülislam olarak görev yapan Şamlı Hacı Emin Paşa’nın kızı Emine Hasene Hanım’dı. Ailesi onun eğitimini önemsiyordu. Okul dışında da eğitim almaya devam eden Safiye Ali, İngilizce, Fransızca, Almanca ve İtalyanca dillerini öğrenmek için de çaba harcıyordu. Safiye Ali’nin ülke gerçekliklerini zorlayan hayalleri vardı. Doktor olmak istiyordu. Ülke içinde kadınların tıp eğitimi alması yasaktı. Sadece yurtdışında tıp eğitimi alan kadınlar doktorluk yapabiliyordu. Bunların çoğu ise gayrimüslimlerden oluşuyordu. Ancak o gereğini yaptı, hayallerinin peşinden koştu ve hedefine ulaştı. 2. Doktor olma yolunda önünü tıkayan zorlukları bir bir aştı
Safiye Ali’nin doktor olabilmesi için yurtdışında tıp eğitimi alması şarttı. Dönemin şartları göz önüne alındığında bir kadının tek başına yurtdışında hayallerinin peşinden koşması oldukça zor bir durumdu. Ancak o her şeyi göze alarak Almanya’ya gitti. Dünya Savaşı nedeniyle doğan doktor ihtiyacı şüphesiz ki onun Almanya’ya gidişini kolaylaştırdı. 1921 yılında “Bebeklerde İç Pakimenenjit Kanaması Hakkında” başlıklı teziyle eğitimini tamamladı. Berlin’de girdiği sınav sonrası doktorluk mesleğini icra etmesi yönünde onay aldıktan sonra İstanbul’a döndü. Bu vesileyle eğitim alıp memlekete dönen ilk kadın Türk doktor oldu. Ancak onun için bu eğitim tatmin edici değildi. İstanbul’da altı hafta kaldıktan sonra ihtisas yapmak için tekrardan Almanya’ya giderek giderek Wüerzburg Julius-Maximilians Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde bir sene kadın hastalıkları ve iki sene çocuk hastalıkları ihtisası yaptı. 3. Cumhuriyetin ilk kadın doktoru göreve başlıyor
Almanya’da eğitim görmüş genç bir Türk kadın doktor olarak memleketine dönen, ancak hayatı Almanya ve Türkiye arasında mekik dokuyarak geçen Safiye Ali, 1923’de Cumhuriyetin ilk kadın doktoru olarak tababet icazetnamesini yani doktorluk yapma iznini aldı. Bu şekilde Cumhuriyetin ilk kadın doktoru olma unvanını da elde etmiş oldu. Bu vesileyle şunu da belirtmek gerekir ki, sadece yurtdışında tıp eğitimi almak Türkiye’de doktor olmak için yeterli değildi. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının diplomaları Sıhhiye ve Muâvenet-i İçtimâiyye Vekâleti’nde kurulan bir komisyon tarafından onaylanması sonucu meşru hale geliyordu. 4. Yalnızca doktor olarak kalmadı, birikimini paylaşmak adına tıp dersleri verdi ve çocuk sağlığı için mücadele etti
Safiye Ali, meslek hayatının ilk dönemlerinde Alman ve Amerikan elçiliklerinin doktorluğunu yaptı. Ancak onun tek hedefi sahada doktorluk görevini icra etmek değildi. Aynı zamanda birikimini de paylaşma hedefindeydi. Bu arzusu doğrultusunda Amerikan Kız Koleji Tıp Bölümü’nde jinekoloji ve obstetrik dersleri verdi. Safiye Ali buralardaki çalışmalarıyla yetinmeyip memleketin ihtiyaç duyduğu alanda hizmet vermek arzusundaydı. Özellikle meslek hayatı boyunca çocuklara ayrı bir hassasiyet gösterdi. Bu hassasiyetten doğan sorumluluğu tek başına yerine getirmesi mümkün olmadığından dolayı önce Hilal-i Ahmer Cemiyeti Hanımlar Merkezi Küçük Çocuklar Muayenehanesi’nde, sonra da Himaye-i Etfal’in tesis ettiği Süt Damlası’nda hizmet verdi. Bu şekilde aç ve yeterli beslenemeyen çocukların beslenmesine katkı sağlayarak onların hasta olmalarının önüne geçmek için mücadele etti. 5. Uluslararası tıp kongrelerinde ülkesini temsil etti
Safiye Ali, tıp dünyasındaki bilgisini ve temsilini uluslararası akademik kongrelere de taşıyarak ülkesini temsil etme fırsatı buldu. İstanbul’da mesleğini icra ettiği yıllarda üç farklı uluslararası kongreye dahil oldu. Bunlardan ilki 18 farklı ülkeden tam 300 kadın doktorun katıldığı Londra’da düzenlenen Beynelmilel Kadın Doktorlar Cemiyeti’nin kongresidir. Bu kongrede gündeme getirilecek konuların seçimi için seçilen 25 kişilik delege meclisine dahil oldu ve çalışmaları takdir gördü. 1924 yılı içerisinde Budapeşte’de Etfale Muavenet Beynelmilel İttihadı Kongresi’ne Hilal-i Ahmer Cemiyeti delegesi olarak katıldı. Üçüncü olaraksa Beynelmilel Kadın Doktorlar Cemiyeti’nin 1928 yılında Bolonya’da yaptığı kongreye merkez heyeti üyesi bulunduğu bu Cemiyet’in davetiyle katılarak ülkeyi temsil etti. 6. II. Dünya Savaşı’nda Alman halkına destekte bulundu
Türkiye’den sonra memleket olarak gördüğü ve uzun yıllar yaşadığı Almanya’nın 2. Dünya Savaşı sırasında içinde bulunduğu zor günlerde Safiye Ali, Almanya’da ikamet ediyordu. Savaş mağduru halkın içinde bulunduğu durumunu görmeleri ise doktor kocası Ferdi Ali ile birlikte Alman halkının en zor günlerinde onlara hizmet vermelerine vesile oldu. Bu savaş sırasında gerçekleşen bombardımandan dolayı muayenehaneleri küle dönüştü. Meslekleri gereği yılmadan mücadele veren ikili savaşın ardından yorgun düştüler ve İstanbul’a döndüler. 7. Onlarca hayat kurtardı ancak, kansere karşı verdiği mücadeleyi kaybetti
Mesleğine adanmış bir hayat örneği sunan Safiye Ali, hayatın sunduğu ironik bir gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı. Kanser hastası olmuştu. Kansere yenilme niyetinde olmayan Safiye Ali, tedavi görmek amacıyla Almanya’ya giderek başarılı bir ameliyat geçirdi. 2. Dünya Savaşı sonrası İstanbul’a dönen çift, Kadıköy’de bir muayene açtı ve yaşamlarını burada sürdürmeye başladılar. Ne var ki, üstesinden gelmek için mücadele ettiği hastalığının tekrardan nüksetmesi üzerine Almanya’ya döndü. Ancak hastalığı her geçen gün ilerledi ve vücudu tedaviye yanıt vermedi. Onlarca hayat kurtaran Safiye Ali, 5 Temmuz 1952 günü Almanya’nın Dortmund şehrinde vefat etti.
3
dk.
26 Ocak 2025
Kobe Bryant: Bir Basketbol Dahisinin Yaşam Öyküsü
Kobe Bryant'ın hayatı, bir basketbol efsanesinin doğuşunu, yükselişini ve unutulmaz mirasını anlatıyor. Philadelphia'da doğup İtalya sokaklarında yetişen Kobe, NBA dünyasına adım attığı andan itibaren milyonların kalbini kazandı. Bu yazı, onun zorlu mücadelesini, şampiyonluklarını, kişisel başarılarını ve trajik sonunu detaylı bir şekilde ele alıyor. Çocukluk ve Gençlik Yılları Kobe Bean Bryant, 23 Ağustos 1978'de Philadelphia'da doğdu. Babası Joe "Jellybean" Bryant, eski bir NBA oyuncusuydu ve anne tarafından da eski bir WNBA oyuncusu olan Pam Cox ile evliydi. Bu basketbol dolu aile ortamı, Kobe'nin sporla erken yaşta tanışmasını sağladı. 1984'te ailesi İtalya'ya taşındı çünkü babası burada profesyonel basketbol oynayacaktı. Kobe, İtalya'nın farklı şehirlerinde (Reggio Calabria, Pistoia, Reggio Emilia) büyüdü ve burada İtalyanca öğrendi, farklı bir kültüre maruz kaldı. Bu dönemde, zaman zaman babasının maçlarında sahaya çıktı ve basketbol becerilerini geliştirdi. İtalya'da geçirdiği yıllar, onun çok yönlü bir oyuncu olmasına katkıda bulundu. 1991'de ailesi ABD'ye döndü ve Kobe, Lower Merion Lisesi'ne kaydoldu. Lise yıllarında, basketbol takımında olağanüstü bir performans sergiledi. Lise son sınıfta, 30.8 sayı, 12.0 ribaund, 6.5 asist, 4.0 blok ve 2.3 top çalma ortalaması tutturdu. Takımı ile eyalet şampiyonluğu kazandı ve "Mr. Pennsylvania" unvanını aldı. NBA Kariyeri Başlangıcı 1996 yılındaki NBA Draft'ında, Kobe direkt olarak liseden profesyonel liglere adım attı. Charlotte Hornets tarafından 13. sırada seçilse de, hemen Los Angeles Lakers'a takas edildi. İlk yıllarında, Shaquille O'Neal ile birlikte oynadı ve bu ikili "Showtime Lakers" olarak bilinen dönemin sonunu getirdi. 1997'de, Lakers ile ilk NBA şampiyonluğunu kazandılar, ancak Kobe'nin rolü o dönemde daha küçüktü. 2000, 2001 ve 2002'de üç kez üst üste şampiyon oldular. Bu süreçte, Kobe'nin bireysel yetenekleri öne çıkmaya başladı. 2003'te, NBA All-Star Maçı'nda çıktığı Slam Dunk Contest'i kazandı. Yıldız Oyuncuya Dönüşüm ve Zirve Shaq'in 2004'te takımdan ayrılmasının ardından, Lakers'ın kaptanlığı Kobe'ye geçti. Bu dönemde, çok çalışarak bireysel performansını zirveye taşıdı. 2005-2006 sezonunda, 35.4 sayı ortalamasıyla ligin en skorer oyuncusu oldu. Kobe, 2007-2008 sezonunda Phil Jackson ile tekrar bir araya geldi ve bu birliktelik, 2009 ve 2010'da iki şampiyonluk daha getirdi. Bu şampiyonluklarda, Finals MVP ödüllerini kazandı. Kariyeri boyunca, 18 kez All-Star seçildi, 2 kez All-Star MVP, 1 defa normal sezon MVP, 2 kez Finals MVP ve 5 kez NBA şampiyonu oldu. Emeklilik ve Sonrası 2016'da basketbolu bıraktığını açıkladı ve son maçında 60 sayı atarak unutulmaz bir veda yaptı. Emeklilik sonrasında, spor ve medya dünyasında aktif kaldı. "Dear Basketball" adlı kısa animasyon filmi, ona 2018'de bir Oscar kazandırdı. Granity Studios adlı yapım şirketini kurdu ve "The Mamba Mentality" gibi kitaplar yazdı. Ayrıca, gençlere yönelik eğitim ve spor girişimlerinde bulundu. "Mamba Sports Academy" ile genç sporculara koçluk ve mentorluk yaptı. Kızı Gianna ile birlikte sıkça bu akademide vakit geçirdi. Trajik Son ve Miras 26 Ocak 2020'de, Kobe Bryant, kızı Gianna ve yedi kişi daha, Calabasas, Kaliforniya'da bir helikopter kazasında hayatını kaybetti. Bu trajik olay, dünya çapında derin bir üzüntüye neden oldu. Kobe'nin mirası, sadece basketbol alanında değil, eğitim, liderlik ve azim konularında da devam ediyor. Adına kurulan vakıflar, burslar ve eğitim programları ile genç sporculara ilham vermeye devam ediyor. NBA, 2020'den itibaren All-Star Maçı'nın En Değerli Oyuncusu'na verilen ödülün adını "Kobe Bryant MVP Ödülü" olarak değiştirdi. Kobe Bryant, sadece bir basketbolcu değil, bir ikon, bir lider ve gerçek bir "Mamba" olarak anılmaya devam edecek.
2
dk.
12 Mayıs 2022
5 Maddede Arabistanlı Lawrence'ın Serüveni
Osmanlı İmparatorluğu’na karşı İngilizlerin desteği ile planlanan Arap ayaklanmasında rol üstlenen Thomas Edward Lawrence İngiltere'nin Kuzey Galler bölgesinde evlilik dışı bir çocuk olarak dünyaya geldi. Özellikle kaleme aldığı anıların kitaplaştırılması ve adına çekilen filmle şöhreti daha da artan Lawrence dünya çapında tanınan bir figüre dönüştü. Ancak onun kahraman olduğu yönündeki yaygın görüşün aksine Batı kamuoyuna pohpohlanan suni bir kahraman olduğu görüşü mevcut. Benliğinin oluştuğu süreçten suni kahraman iddialarına kadar çeşitli yönleriyle Arabistanlı Lawrence tarihi fotoğraflarla bu çalışmada. 1. Aile içi sarsıntılarla geçen bir çocukluk Thomas Edward Lawrence’in yani namı değer Arabistanlı Lawerence’in doğduğu ortamın sağlıklı olduğunu söylemek pek mümkün değil. Evli ve 4 kız çocuğu bir babanın evlilik dışı ilişkisinden doğan Thomas Edward, babasının sosyal baskılara dayanamaması üzerine yeni eşi Sara’yı ve ondan doğan Lawrence ile birlikte kardeşini de alıp İskoçya’ya gitti. İlköğrenimini değişik bölgelerde bölünerek gördü. Bu o yaşlarda bir çocuğun sağlıklı eğitim görmesi için her ne kadar olumsuz bir durum olsa da bu sayede farklı diller ve hayatlar tanıma fırsatı buldu. Ancak çocuk dönemindeki asıl sarsıntıyı annesi ve babasının resmen evli olmadıklarını öğrenince yaşadı. Bu durum psikolojik durumunu oldukça etkiledi. Lawrence zaman zaman ailesinden uzaklaştı. 2. Lawrence’nin hayatını değiştiren dokunuş hocası Hogart’tan geldi Lawrence’in geleceği için endişelenen babası, onu Canon Christopher aracılığı ile Oxford Üniversitesi’nin iki şarkiyatçısıyla tanıştırdı. Bunlardan ilki Oxford’da Arapça profesörü olan David Margoliouth, ikincisi Ashmolean Müzesi müdürü, arkeolog ve İngiliz istihbarat örgütünde danışmanlık yapan David George Hogarth idi. Özellikle Hogarth ile tanışması onun hayatının bütününü etkiledi. Lawrence’in adeta babalığını üstlenen Hogarth ona arkeoloji sevgisi aşıladı ve kendi sahip olduğu değerler olan İngiliz milliyetçiliği düşüncesini benimsemesine vesile oldu. Gerek tez çalışmaları yapmasına gerek ise İngiliz istihbaratı için çalışıp tanınan bir ajan olmasında büyük katkıları olan Hogarth, Lawrence’in Ortadoğu’daki çalışmaların kolaylaşması için de gerekli gayreti gösterdi. Kısacası Lawrence, bir Hogarth ürünü olarak ortaya çıktı. 3. Arkeolojik çalışmaları İngiliz istihbaratına hizmete dönüştü Akıl hocası Hogarth’ın yönlendirmesiyle arkeolojiye ilgi duyan ve 1907 yılında yine hocasının yönlendirmesiyle Fransız şatoları ve savaşları konusunda çalışmalar yapan Lawrence, sonraki yıl yönünü Ortadoğu’ya çevirerek Suriye ve civarında Haçlı askeri mimarisi konulu bir tez hazırladı. Kaynayan kazan olan Ortadoğu coğrafyasındaki çalışmaları ise onu İngiliz istihbaratının bir parçası olmasına daha da yaklaştırdı. İngiliz ordusundan yüzbaşı S. F. Newcombe’un nezaretinde gerçekleşen bu gezi, aslında Sînâ Çölü’nde geçitlerin ve su kaynaklarının yerini belirlemek için yapılan bir askeri istihbarat çalışmasıydı. Böylece Lawrence’in o güne kadar İngiliz istihbaratı ile dolaylı ilişkisi doğrudan ilişkiye dönüştü. 4. İstihbarat Çalışmaları Lawrence’i bir istihbaratçı ve ajan olarak değerli kılan en önemli özelliği kuşkusuz bir turistten ziyade yerli gibi hareket edip, Arap yiyecekleri yiyerek yine Arap kıyafetleri giymesi yoluyla kendini yörenin bir parçası haline getirmesiydi. Sina Çölü’ndeki su kaynaklarının ve geçitlerinin yerini belirlemek için giriştiği çalışmalar sonucunda İngiliz istihbaratıyla doğrudan iş tuttuğunu söylediğimiz Lawrence, I. Dünya Savaşı sırasında Hogarth’ın tavsiyesi üzerine Kahire’deki Askeri Haber Alma Örgütü’nde görev aldı. Daha sonra ise Arap Bürosu adı verilen örgütte teğmen olarak askeri haritalar hazırladı ve Kanal Harekâtı’nın ardından İngilizler’in eline geçen Osmanlı esirlerini sorgulama ve bilgi toplama çalışmalarında görev aldı. Kısıtlı görev kapsamında yüzbaşılığa yükseldi. Büro hizmetleri dışında kendisine verilen ilk görev, Kūtül‘amâre’de İngiliz kuvvetlerini kuşatan Osmanlı kuvvetleri kumandanı Halil Paşa’yı kuşatmayı kaldırması için ikna etmekti, ancak Halil Paşa’nın Lawrence tarafından kendisine teklif edilen rüşveti kabul etmemesi üzerine başarısız oldu. Bir Arap isyanı başlatmak amacıyla görevlendirilen Lawrence ilk iş olarak eski Osmanlı Meclis-i Meb‘ûsanı üyelerinden Süleyman Feyzi ile görüşerek kendisinden İngilizler’in hazırlayacağı isyana öncülük etmesini istedi ancak bu girişim de başarısız oldu. Ancak Şerif Hüseyin önderliğindeki Arap ayaklanmasında edindiği rolle düzenli olarak Osmanlı’ya karşı bir Arap ayaklanması üzerine çalıştığının göstergesidir. 5. Peki zannedildiği kadar önemli bir ajan mıydı? Arabistanlı Lawrence adlı filmle dünya çapında bilinirliğe ulaşan Lawrence gerçekten de şöhretine layık bir ajan mıydı? Lawrence’in, 1916 yılının son günlerinden 1918 Ekim’inde Şam’ın İngiliz kuvvetlerince alınmasına kadar geçen yirmi iki ay boyunca ayaklanan Arapların başında bulunduğu ve bütün eylemleri onun yönettiği iddia edilir. Halbuki isyanın planlanmasından dahi haberi olmayan Lawrence’in, isyandan sonraki sürenin bir yıl kadarını karargâh merkezinde geçirdiği tarihi vesaiklerden anlaşılmaktadır. Doğrudan askeri faaliyetlere ve cephe gerisindeki bilgi toplama faaliyetlerine katıldığı süre 5 ay civarıdır. Bahsi geçen süredeki faaliyetleri ise Hicaz demiryolunun tahrip edilmesi, bazı Türk birliklerine baskın düzenlenmesi ve Akabe Limanı’nın ele geçirilişinde yer almasıdır. Şerif Hüseyin isyanındaki rolü de askeri olmaktan daha çok siyasidir. Savaş sonrasında İngiliz istihbaratının kendisinden istifade etme tenezzülünde bulunmaması da onun Batı kamuoyunca kahramanlaştırılan suni bir figür olduğunun göstergesidir. Batı kamuoyuna Osmanlı’ya karşı tek başına mücadele eden kahraman bir figür olarak pohpohlanan Lawrence kendisine verilen masa başı işlerin ardından emekli oldu. Böylece suni bir kahramanın hayatı son buldu.
3
dk.
21 Nisan 2022
Dünyanın İlk Siyah Pilotu: Arap Ahmet Kimdir?
Dünya havacılık tarihinde özel bir yere sahip olan Arap Ahmet'i tanıyor musunuz? Nijerya asıllı bir Türk olan Ahmet Ali’nin anneannesi 19.yy.’da Afrika’dan alınarak İstanbul’da satılan son kölelerden biriydi. Türkiye’ye gelişleri bu şekilde olan aile sonradan İzmir’e yerleşti. Ahmet Ali de İzmir’de 1883 yılında dünyaya geldi ve ‘’Arap Ahmet’’ olarak tanındı. 1904 yılında Haddehane Mektebi’ne girerek iyi bir eğitim aldı ve 4 yıl sonra mülazım-ı evvel, yani üsteğmen olarak mezun oldu. Ahmet Ali’nin amacı denizci olmaktı yalnız ilk uçakların havalanması ile Alman, Fransız ve İngiliz ordularının pilot yetiştirmeye başlaması Osmanlı Devleti’ni de harekete geçirdi ve 1910 yılında askeri havacılığın kurulması için çalışmalar başladı. 1912 yılında Yeşilköy yakınlarında bir uçuş alanı, 2 hangar ve bir tayyare mektebi açıldı. Bundan 2 yıl sonra da bu okulun yanına Deniz Tayyare Mektebi de kuruldu ve Ahmet Ali buraya atanan ilk deniz subaylarından biri oldu. Yalnız Ahmet Ali eğitim almaya devam etti ve Yeşilköy’de kurulan bu alanda uçuş eğitimi aldı ve tayyarecilik sınavlarını başarılı bir şekilde verdi. Böylece 1916 yılında dünyanın ilk siyahi pilotu oldu. 1917 yılında yüzbaşı rütbesi ile Berlin’e gönderilerek eğitim uçuşlarını tamamlayan Ahmet Ali, I. Dünya Savaş’ından kalan Haliçteki uçakların Anadolu’ya kaçırılmasına yardım etti. Bunun dışında İstanbul Boğazı çıkışından itibaren Batı Karadeniz’deki düşman gemilerini takip etti, bunlar hakkında rapor hazırladı ve deniz harekatını koruma görevini üstlendi. Bahri Tayyare Madalyası ödülü alan Ahmet Ali Çelikten 1949 yılında emekli oldu, 1969 yılında ise hayatını kaybetti. Çocukları hala İzmir’de yaşamaktadır.
1
dk.
18 Nisan 2022
Anılarda ve Hatıralarda Latife Hanım
Kültürlü ve zengin bir ailenin çocuğu olan Latife Hanım; iyi eğitimli, İngilizce, Fransızca ve Almanca gibi dillere vakıf, Avrupa’nın ünlü üniversitelerinden Sorbonne’da hukuk eğitimi görmüş değerli bir hanımefendiydi. Ancak onu tarih sayfalarımıza taşıyan asıl değerleri olgun ve kültürlü kişiliğinden ziyade yaptığı evlilikti. Bu evliliğin diğer tarafı ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’tü. Bu durum onu daha çok tanınması gereken, merak edilen bir karakter haline bürüdü. Gelin Latife Hanım’ı anılarda ve hatıralarda aktarılış şekliyle tekrardan tanıyalım. 1. Latife Hanım'ı kısaca tanıyalım Uşak’tan İzmir’e göçmüş varlıklı bir ailenin çocuğu olan Latife Hanım hafızalara Mustafa Kemal Atatürk’ün eşi olarak kazındı. Kültürlü, güzel ve hoşsohbet bir hanımefendi olan Latife Hanım, 1889 yılının Haziran ayında İzmir’de dünya geldi. Dedesi Sadık Bey açık görüşlü biriydi. Bu nedenle de kız erkek ayırt etmeden çocukların okutulmasından yanaydı. Bu düşüncesiyle Latife Hanım ilk eğitimini dedesinin şahsi imkânlarıyla getirdiği öğretmenlerden aldı. İlköğrenimini bu şekilde tamamlamasının ardından ortaokul ve liseyi İstanbul’da Amerikan Koleji’nde okudu. Burada Halide Edip Adıvar’ın öğrencisi oldu. Halit Ziya Uşaklıgil ve Tevfik Fikret gibi Türk edebiyatının önemli isimlerinden özel ders alan Latife Hanım, Avrupa’nın saygın üniversitelerinden Sorbonne Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. Avrupa’nın birçok yerini gezen, Fransızca, Almanca ve İngilizce dillerine oldukça hakim olan ve musikiye dair büyük kabiliyetiyle bilinen Latife Hanım, dönemin şartlarına göre oldukça donanımlı bir hanımefendiydi. 2. Uşakizade Köşkü’nün hayatındaki önemi İnsanların yaşadığı mekânların hayatına olan etkisinin en belirgin örneğini Latife Hanım’ın yaşadığı Uşakizade Köşkü’nde görmek mümkün. Yurtdışında bulunduğu dönemlerde ülkede devam eden Milli Mücadele’nin kendisinde oluşturduğu şuurla memleketine dönmeyi arzulayan Latife Hanım, Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanılmasının ardından İzmir’in kurtuluşuna olan inancıyla dadısıyla birlikte İzmir’de bulunan dedesine ait Uşakizade Köşkü’ne döndü. Bu köşkün stratejik konumu ve yapısı ise o dönemlerde sıkça İzmir’de bulunan Mustafa Kemal için önemli bir karargâh konumundaydı. Gazi Mustafa Kemal Paşa ilk defa İzmir’in kurtuluşunun altıncı günü, 14 Eylül 1922’de Uşakizade Köşkü’ne geldi. Bu gün itibariyle onun için Latifeli günler başladı. Bir halk kahramanı olan Büyük Komutana derin bir hürmet ve hayranlık besleyen Latife Hanım, bu süre içinde Mustafa Kemal ve yaveri Salih Bozok ile yakın ilişkiler kurmaya özen gösterdi. Latife Hanım’ın Atatürk ile olan ilişkisi yine aynı köşkte gerçekleşen sade bir nikâh töreniyle taçlandı. 3. Ali Fuat Cebesoy’un hatıralarında Latife Hanım Bir insanı görmeden tanımanın en hoş yolu belki de kişilerin birilerinde bıraktığı güzel anıları dinlemektir. Ali Fuat Cebesoy Uşakizade Köşkü’nde geçen hatıralarında Latife Hanım’ı şöyle anlatır: “Gazi Paşa’nın karargâh olarak seçtiği köşkte, Uşakizade Muammer Bey’in kızı Latife Hanım bizzat hizmet ediyordu. Latife Hanım çok iyi bir öğrenim ve eğitim görmüş, dil bilir, genç ve güzel bir Türk kızıydı. Türk Edebiyatına da aşinaydı. Köşk gerçek bir Başkumandanlık Karargâhı gibi bir hayli işlek olmasına rağmen düzeni pek mükemmeldi Herkese şefkat ve nezaketle muamele ediyor, karşılığında herkesten saygı görüyordu. Her dediği adeta karargâh komutanının emri gibi kabul olunuyordu. Hatta Gazi Paşa bu hareket tarzını memnuniyetle kabul etmişti. Gülerek: Karargâh Kumandan’ı ‘Hanım’ın emri budur.’ diyordu.” 4. Halide Edip Adıvar’ın kaleminden Mustafa Kemal’in Latife Hanım’a olan hisleri Şu açıktır ki Mustafa Kemal Atatürk, Latife Hanım’dan etkilendiğini dile getirmekten çekinmiyordu. Kültürlü, genç ve güzel bir hanımefendiden etkilenmemek bir lider dahi olsanız mümkün değildir. Atatürk’ün Latife Hanım’dan ne denli etkilendiğini bir de Halide Edip Adıvar’ın kaleminden dinleyelim: “Ben, İsmet Paşa’dan gazete muhabirlerine harp sahasını göstermek için izin istedim. Son raporumu yazacaktım. İsmet Paşa gereken hazırlıklar için emirler verdi ve ayın on sekizinde Latife Hanım; İsmet Paşa’yı gazetecileri ve beni İzmir Zaferi’ni kutlamak için evine davet etti. Mustafa Kemal Paşa otomobiliyle beni oraya götürürken hep Latife Hanım’dan bahsediyordu. Sesinde Mustafa Kemal Paşa’nın nihayet bir yuva kurmak için hazırlandığını ifade eden bir şey vardı. Bu konuda bağlılığı çok samimi görünüyordu.” 5. Boşanmalarının ardından M. Kemal’in ricası ve Latife Hanım’ın tutumu Savaş şartlarında yeşeren aşk evlilikle taçlandırıldı, ancak ne yazık ki bu evliliğin ömrü sadece 2 yıl 5 ay kadar sürdü. Devletin kurucu liderinin her sözü haber niteliği taşıdığı gibi boşanmasının da basın yoluyla halka iletilmesi uzun sürmedi. Boşanmalarının sebebine dair o dönemde birçok şey yazılıp çizilmişse de; gerek Mustafa Kemal gerekse Latife Hanım evliliklerinin sona ermesine ve genel olarak evliliklerine dair çevreye tek bir söz etmedi. Ayrılırken Mustafa Kemal, Latife Hanım’dan şu ricada bulundu: “Latife asker sözü vereceksin, müşterek hayatımıza dair hiçbir şeyi kimseye bahsetmeyeceksin.” Aralarında geçen ilişkiyi kimseyle paylaşmayan Latife Hanım, tüm ısrarlara rağmen Atatürk’e verdiği sözü tuttu ve onun hatırasına saygı duydu.
3
dk.
bottom of page
















.png)