top of page

Osmanlı Tarihi

Ankara Savaşı: İki Cihan Hükümdarının Çarpışması

10 Eylül 2025

Ankara Savaşı: İki Cihan Hükümdarının Çarpışması

Ankara Savaşı, 28 Temmuz 1402 tarihinde Ankara’nın Çubuk Ovası’nda Osmanlı hükümdarı Yıldırım Bayezid ile büyük Türk-Moğol komutanı Timur arasında gerçekleşen tarihin en önemli savaşlarından biridir. Bu savaş, yalnızca iki büyük hükümdarın mücadelesi değil, aynı zamanda imparatorlukların kaderini değiştiren bir dönüm noktası olmuştur. Muharebeyi tasvir eden bir Babür minyatürü 14.yüzyılın sonlarında Osmanlı Devleti hızla büyüyordu. Sultan I. Murad’ın Kosova Savaşı’nda şehit olmasından sonra tahta geçen Yıldırım Bayezid, kararlılığı ve süratiyle kısa sürede büyük fetihler gerçekleştirdi. Balkanlar’da ilerleyişi sürerken Anadolu’da da pek çok beylik Osmanlı topraklarına katıldı. Bizans’ın üzerine giderek kuşatma altına alması, Avrupa’yı tedirgin ettiği kadar doğuda da yeni bir dengeler sorununa yol açtı. Çünkü aynı dönemde Orta Asya’da Timur’un yükselişi söz konusuydu. Tarafların temsili muharebe düzenleri Timur, Moğol geleneğini devralmış, İran’dan Hindistan’a kadar uzanan geniş bir imparatorluk kurmuştu. Güçlü ordusu, zekice stratejileri ve sert iradesiyle tanınan Timur, batıya yönelerek Anadolu’ya göz dikti. Anadolu beylikleri, Bayezid’in baskısından kaçarak Timur’a sığındığında, Timur bu beylikleri koruma bahanesiyle Osmanlı’ya karşı harekete geçti. Böylece iki büyük hükümdar arasında kaçınılmaz bir çatışma zemini doğdu. Diplomasi girişimleri sonuçsuz kaldı; iki taraf da geri adım atmadı. Osmanlı ordusunun muharebe öncesi iki koldan izlediği güzergah 1402 yazında Ankara yakınlarında iki ordu karşı karşıya geldi. Bayezid’in ordusu cesur ve tecrübeli askerlerden oluşuyordu, fakat Timur’un ordusu sayıca daha kalabalık, disiplinli ve fillerle desteklenmişti. Savaşın en kritik anı, Osmanlı safında bulunan bazı Anadolu beylerinin Timur tarafına geçmesiydi. Bu çözülme, Osmanlı ordusunun moralini bozdu ve düzenin sarsılmasına yol açtı. Timur’un ustaca kullandığı taktikler karşısında Osmanlı askerleri giderek dağılmaya başladı. Timur'un Ankara Muharebesi öncesinde ve sonrasında izlediği güzergah Savaşın sonucunda Osmanlı ordusu ağır bir yenilgi aldı ve Yıldırım Bayezid esir düştü. Onun esareti, Osmanlı tarihinde derin izler bıraktı. Rivayetlere göre Timur, Bayezid’i demir bir kafeste taşıttı; ancak bu anlatım tarihçiler arasında kesin kabul görmez. Yine de Osmanlı sultanının esir edilmesi, imparatorluğun gücüne büyük bir darbe vurdu. I. Bayezid'in muharebe sonunda esir düşmesini tasvir eden bir minyatür Ankara Savaşı’nın sonuçları oldukça ağır oldu. Osmanlı, Bayezid’in oğulları arasında başlayan taht kavgalarıyla yaklaşık on bir yıl sürecek Fetret Devri’ne girdi. Bu süreçte devletin siyasi bütünlüğü sarsıldı, Balkanlarda ilerleyiş durdu ve Avrupa bir süreliğine Osmanlı baskısından kurtuldu. Timur ise zafer kazanmış olsa da kurduğu imparatorluk uzun vadede Osmanlı kadar kalıcı olmadı. Esaret altında tutulan Bayezid'in resmedildiği bir tablo (Stanisław Chlebowski, 1878) Bu savaş, tarihin akışını değiştiren bir olay olarak önemini korur. Eğer Yıldırım Bayezid galip gelseydi, Osmanlı belki de Avrupa’ya daha hızlı bir şekilde ilerleyebilirdi. Ancak alınan yenilgi devletin toparlanmasını geciktirdi. Yine de Osmanlı, Fetret Devri’nin ardından yeniden güçlenmeyi başardı ve imparatorluk yolunda ilerlemeye devam etti. Chronicorum Turcicorum adlı eserde Bayezid'in demir kafeste resmedildiği bir çizim (Philipp Lonicer, 1584) Ankara Savaşı, iki büyük hükümdarın gururunun, kudretinin ve stratejisinin çarpıştığı bir sahneydi. Bu çarpışma, yalnızca Osmanlı tarihine değil, dünya tarihine de damga vurdu. Yıldırım Bayezid’in cesareti ve Timur’un dehası, yüzyıllar boyunca anlatılan destansı bir karşılaşmaya dönüştü.

2

dk.

Çanakkale Zaferi Nedir ve Neden Önemlidir?

17 Mart 2025

Çanakkale Zaferi Nedir ve Neden Önemlidir?

18 Mart Çanakkale Zaferi, Türk tarihinin en parlak sayfalarından birini oluşturan, I. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren bir kahramanlık destanıdır. Peki, bu zafer tam olarak nedir ve neden bu kadar önemlidir? Gelin, bu tarihi olayı detaylarıyla inceleyelim. Çanakkale Zaferi’nin Tarihi Arka Planı I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleri’ne (İngiltere, Fransa ve müttefikleri) karşı zorlu bir mücadele içindeydi. Çanakkale Boğazı, stratejik konumuyla savaşın kilit noktalarından biriydi. İtilaf Devletleri, 1915’te boğazı geçerek İstanbul’u ele geçirmeyi ve Rusya’ya yardım ulaştırmayı planlıyordu. Bu hedef, Osmanlı’yı savaş dışı bırakarak savaşın gidişatını değiştirebilirdi. Ancak, 18 Mart 1915’te başlayan deniz harekâtı, beklenmedik bir direnişle karşılaştı. 18 Mart 1915: Denizde Gelen Zafer İtilaf Devletleri’nin güçlü donanması, 18 Mart günü Çanakkale Boğazı’nı zorla geçmek için harekete geçti. İngiliz ve Fransız savaş gemileri, Osmanlı’nın kıyı savunmasını aşmaya çalıştı. Ancak, Osmanlı ordusunun topçu bataryaları ve özellikle Nusret Mayın Gemisi’nin boğaza döşediği mayınlar, düşman donanmasına ağır bir darbe vurdu. Nusret’in gizlice yerleştirdiği mayınlar, HMS Irresistible, HMS Ocean ve Fransız Bouvet gibi dev savaş gemilerinin batmasına neden oldu. Bu kayıplar, İtilaf Devletleri’nin geri çekilmesine yol açtı ve deniz harekâtı büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı. Zaferin Türk Tarihi Açısından Önemi Çanakkale Zaferi, sadece bir askeri başarı değil, aynı zamanda ulusal bir uyanışın simgesiydi. İşte bu zaferin neden önemli olduğuna dair bazı noktalar: - Stratejik Etki: İtilaf Devletleri’nin boğazı geçme planı çöktü, bu da savaşın uzamasına ve Osmanlı’nın direncinin kırılmamasına neden oldu. - Moral Gücü: Türk askerleri ve halkı için büyük bir moral kaynağı oldu. “Çanakkale geçilmez” sloganı, bu direnişin sembolü haline geldi. - Liderlik ve Gelecek:Mustafa Kemal Atatürk’ün Çanakkale’de sergilediği liderlik, onun Türk Kurtuluş Savaşı’nda önderlik yapmasının temel taşlarından biri oldu. Çanakkale’nin Mirası 18 Mart, Türkiye’de her yıl “Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü” olarak kutlanır. Bu gün, vatan için canını feda eden binlerce şehidi anma ve Çanakkale’nin kahramanlık ruhunu yaşatma günüdür. Zafer, Türk milletinin birlik, beraberlik ve bağımsızlık arzusunun en güçlü göstergelerinden biridir. Sonuç Çanakkale Zaferi, sadece bir savaşın kazanılması değil, bir milletin varoluş mücadelesinin zaferle taçlanmasıdır. 18 Mart 1915’te yazılan bu destan, bugün bile Türk halkına ilham vermeye devam ediyor. Sizce bu zaferin en etkileyici yanı neydi? Yorumlarınızı bekliyoruz!

2

dk.

Çandarlı Ailesi: Osmanlı’yı Şekillendirenler Neden Tarihten Silindi?

23 Şubat 2025

Çandarlı Ailesi: Osmanlı’yı Şekillendirenler Neden Tarihten Silindi?

Osmanlı Devleti’nin ilk iki yüzyılında, devletin şekillenmesinde kritik roller üstlenen aileler arasında Çandarlı Ailesi, belki de en dikkat çekici olanıdır. Bu aile, yalnızca siyasi ve askeri başarılarıyla değil, aynı zamanda devletin kurumsal yapısına kattıkları yeniliklerle de Osmanlı tarihine derin bir iz bırakmıştır. Bu yazıda, Çandarlı Ailesi’nin kökenlerinden başlayarak, her bir önemli üyesinin katkılarını, yükseliş ve düşüş dönemlerini detaylı bir şekilde ele alacağız. Kökenler ve İlk Adımlar Çandarlı Ailesi’nin kökeni hakkında kesin bir belge bulunmamakla birlikte, tarihçiler ailenin Anadolu’nun Türkmen kökenli soylu ailelerinden geldiğini tahmin etmektedir. Aile adını, genellikle Eskişehir civarındaki Sivrihisar’a bağlı Cendere (veya Çandar) köyünden aldığı düşünülür. Alternatif bir görüş ise Ankara’nın Nallıhan ilçesindeki Çandır köyünü işaret eder. Bazı kaynaklar, ailenin Oğuzların Kayı boyuna mensup olabileceğini öne sürse de, bu konuda kesin bir kanıt yoktur. Ailenin Osmanlı tarihindeki ilk önemli temsilcisi, Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa’dır. Kara Halil’in kökeni ilmiye sınıfına dayanır; medrese eğitimi almış, alim kimliğiyle tanınmıştır. Osmanlı’nın erken döneminde, Şeyh Edebali’nin kızı ve Osman Gazi’nin eşi Rabia Bala Hatun ile akrabalık bağı kurması, onun devletin elit kesiminde yer almasını sağlamıştır. Bu ilişki, Çandarlı Ailesi’nin Osmanlı hanedanıyla yakın bağlar kurarak yükselişinin temel taşlarından biri olmuştur. Kara Halil, Osmanlı’da düzenli bir yönetim yapısının henüz oluşmadığı bir dönemde, I. Murad zamanında önce kadı olarak görev yapmış, ardından 1364 civarında kazaskerliğe atanmıştır. Kazaskerlik makamı, o dönemde hem adalet hem de askeri işlerden sorumlu bir pozisyondu ve Kara Halil’in bu görevdeki başarısı, onun vezirliğe uzanan yolunu açmıştır. Kara Halil Hayreddin Paşa: Devletin Mimarı Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa, Osmanlı Devleti’nin kurumsallaşmasında dönüm noktası sayılabilecek adımlar atmıştır. Onun en büyük katkılarından biri, Yeniçeri Ocağı’nın kurulmasıdır. 1360’larda, I. Murad ile birlikte, savaş esirlerinden oluşan bir düzenli ordu fikrini geliştirmiştir. “Pençik” sistemi adı verilen bu yöntemle, fethedilen topraklardaki gayrimüslim esirlerin beşte biri devlete alınarak asker olarak yetiştirilmiştir. Bu sistem, ileride devşirme yöntemine evrilecek ve Osmanlı ordusunun belkemiğini oluşturacaktır. Kara Halil’in bir diğer önemli katkısı, mali teşkilatın düzenlenmesi olmuştur. Osmanlı’nın erken döneminde gelir kaynakları genellikle ganimetlere dayalıyken, o, düzenli bir vergi sistemi ve defterdarlık makamının temellerini atmıştır. 1372’de vezirliğe yükselmesiyle, devletin hem iç hem de dış politikalarında söz sahibi olmuş, I. Murad’a Balkan fetihlerinde danışmanlık yapmıştır. 1387’de vefat ettiğinde, geride sadece bir miras değil, aynı zamanda Osmanlı’yı bir beylikten devlete dönüştüren bir yapı bırakmıştır. Ali Paşa: Fetret Devri’nin Kurtarıcısı Kara Halil’in oğlu Çandarlı Ali Paşa, babasının yolundan giderek veziriazamlık makamına yükselmiştir. I. Murad’ın 1389’daki I. Kosova Savaşı’nda şehit düşmesinden sonra, Yıldırım Bayezid döneminde sadrazamlık yapmış, devletin Balkanlardaki genişlemesinde önemli bir rol oynamıştır. Ali Paşa, İstanbul’un ilk kuşatmalarından birine katılmış, ancak bu girişim Bizans’ın direnişi ve Haçlı ittifakı tehdidi nedeniyle sonuçsuz kalmıştır. Ali Paşa’nın asıl sınavı, 1402’deki Ankara Savaşı’nda Osmanlı’nın Timur’a yenilmesiyle başlamıştır. Yıldırım Bayezid’in esir düşmesi ve ölümüyle başlayan Fetret Devri’nde, Osmanlı Devleti dağılmanın eşiğine gelmiştir. Ali Paşa, bu kaotik dönemde Süleyman Çelebi’yi Edirne’de tahta çıkararak devletin batı kanadını bir arada tutmaya çalışmıştır. Timur’un Anadolu’dan çekilmesinden sonra, Çelebi Mehmed’in taht mücadelesine destek vermiş, ancak 1407’de vefat etmiştir. Onun çabaları, Osmanlı’nın tamamen yok olmaktan kurtulmasında kritik bir rol oynamıştır. İkinci Nesil: İbrahim Paşa ve Halil Paşa Ali Paşa’dan sonra aile, veziriazamlık geleneğini sürdürmüştür. Çandarlı İbrahim Paşa, I. Mehmed ve II. Murad dönemlerinde sadrazamlık yapmış, devletin toparlanma sürecine katkıda bulunmuştur. İbrahim Paşa’nın oğlu Çandarlı Halil Paşa ise ailenin en tanınmış üyelerinden biri olmuş, II. Murad ve Fatih Sultan Mehmed dönemlerinde sadrazamlık yapmıştır. Halil Paşa, II. Murad döneminde devletin fiili yöneticisi konumundaydı. 1444’teki Varna Savaşı’nda, II. Murad’ın tahttan çekilip yerine oğlu II. Mehmed’in geçmesiyle başlayan krizi çözmek için padişahı geri dönmeye ikna etmiş, Haçlılara karşı büyük bir zafer kazanılmasını sağlamıştır. Bu zafer, Halil Paşa’nın gücünün zirvesi olarak görülür. Ancak II. Mehmed’in genç yaşta tahta çıkması, Halil Paşa ile padişah arasındaki ilişkilerde gerilim yaratmıştır. İstanbul’un Fethi ve Halil Paşa’nın Sonu Çandarlı Halil Paşa’nın hikayesi, İstanbul’un fethiyle trajik bir sona ulaşır. Fatih Sultan Mehmed’in sadrazamı olarak görev yapan Halil Paşa, genç padişahın İstanbul’u fethetme planlarına temkinli yaklaşmıştır. Onun bu tutumu, birkaç nedene dayanıyordu: Birincisi, Bizans’a karşı ılımlı bir politika izlenmesini savunuyor, fetih girişimini riskli buluyordu. İkincisi, Avrupa’dan gelebilecek bir Haçlı ittifakından çekiniyordu. Üçüncüsü ise, bazı tarihçilere göre, Bizans’tan rüşvet aldığına dair söylentilerdi. Fatih’in hocası Zağanos Mehmed Paşa, Halil Paşa’nın bu tutumuna karşı çıkmış ve fetih yanlısı bir politika izlemiştir. İki paşa arasındaki çekişme, kişisel bir rekabete dönüşmüştür. İstanbul’un 29 Mayıs 1453’te fethedilmesinden sadece üç gün sonra, 1 Haziran’da Halil Paşa görevinden azledilmiş ve hapse atılmıştır. Fatih, onun Bizans’la gizli anlaşmalar yaptığına inanmış, bu suçlamalar üzerine 10 Temmuz 1453’te Halil Paşa Yedikule’de idam edilmiştir. Bu olay, Osmanlı tarihinde bir padişah tarafından idam edilen ilk sadrazam vakası olarak kayıtlara geçmiştir. Ailenin Tasfiyesi ve Mirası Halil Paşa’nın idamıyla, Çandarlı Ailesi’nin siyasi gücü sona ermiş, mallarına el konulmuştur. Ailenin sonraki nesilleri, veziriazamlık gibi yüksek makamlardan uzak tutulmuş, daha alt düzeyde görevlerle yetinmek zorunda kalmıştır. Bu tasfiye, Osmanlı’da devşirme sisteminin yükselişine zemin hazırlamış, Fatih Sultan Mehmed, devlete sadık devşirme kökenli yöneticileri tercih etmiştir. Çandarlı Ailesi’nin mirası ise kalıcı olmuştur. Yeniçeri Ocağı, mali teşkilat ve merkeziyetçi yönetim yapısı gibi yenilikler, onların eseri olarak Osmanlı’ya güç katmıştır. Ayrıca İznik’teki Çandarlı Türbesi, Bursa’daki camiler ve Gelibolu’daki imaretler gibi eserler, ailenin kültürel katkılarını yansıtır. Özellikle Çandarlı Halil Paşa Camii, bugün bile ayakta duran önemli bir yapıdır. Tarihsel Tartışmalar ve Değerlendirme Çandarlı Halil Paşa’nın idamı, tarihçiler arasında tartışma konusu olmuştur. Bazılarına göre, Halil Paşa gerçekten Bizans’tan rüşvet almış ve fetih karşıtı bir tutum sergilemiştir. Diğerleri ise bu suçlamaların Zağanos Paşa tarafından uydurulduğunu, Fatih’in genç yaşta otoritesini pekiştirmek için Halil Paşa’yı kurban seçtiğini savunur. Hangi görüş doğru olursa olsun, Çandarlı Ailesi’nin düşüşü, Osmanlı’nın Türk aristokrasisinden devşirme sistemine geçişinin sembolü olmuştur. Sonuç Çandarlı Ailesi, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan İstanbul’un fethine kadar geçen yaklaşık 150 yıllık süreçte, devletin hem mimarı hem de yöneticisi olmuştur. Kara Halil’den Halil Paşa’ya kadar uzanan bu aile, Osmanlı’yı bir beylikten imparatorluğa taşıyan temel taşlarından biridir. Ancak İstanbul’un fethi, onların hem zirvesi hem de sonu olmuş, aile tarih sahnesinden silinmiştir. Bugün Çandarlılar, Osmanlı tarihinin en parlak ve en trajik hikayelerinden biri olarak hatırlanır; hem bir yükseliş destanı hem de bir düşüş öyküsü olarak, tarihin tozlu sayfalarında yerini korur.

4

dk.

İpek Yolu tarih boyunca nasıl bir rol oynamış ve bu yolun modern dünyaya etkileri nelerdir?

20 Ocak 2025

İpek Yolu tarih boyunca nasıl bir rol oynamış ve bu yolun modern dünyaya etkileri nelerdir?

İpek Yolu, insanlık tarihinin en büyüleyici ticaret ağlarından biridir ve Çin'den başlayarak Avrupa'ya kadar uzanan geniş bir yol sistemini kapsar. Bu yol, sadece malların değil, kültürlerin, dinlerin, teknolojilerin ve fikirlerin de taşındığı bir köprü işlevi görmüştür. İpek Yolu'nun adı, Çin'de üretilen ve tüm dünyada büyük değer taşıyan ipekten gelir, ancak bu yol boyunca taşınan mallar çok çeşitlidir; baharatlar, değerli taşlar, metaller, kağıt, barut ve pusula gibi icatlar da bu yol üzerinden yayılmıştır. İpek Yolu'nun tarihi, Han Hanedanlığı döneminde başlar ve Tang, Song, Yuan hanedanlıkları döneminde altın çağını yaşar. Ancak zamanla, Osmanlı İmparatorluğu'nun yükselişi ve deniz yollarının keşfi ile önemini yitirir. Bu yol, tek bir rota değil, kuzey ve güney rotaları da dahil olmak üzere birçok yoldan oluşur. Kuzey rotası Orta Asya bozkırlarından geçerek İran ve Anadolu üzerinden Avrupa'ya uzanırken, güney rotası daha ılıman iklimlerden Hindistan ve Arabistan üzerinden Akdeniz'e varır. Ayrıca, deniz yolları da Çin'den Akdeniz'e kadar uzanan önemli ticaret hatları oluşturmuştur. Bu ticaret yolunun en büyük etkisi, farklı medeniyetler arasında kültürel bir köprü kurmuş olmasıdır. İpek Yolu, Budizm, Hristiyanlık ve İslam gibi dinlerin yayılmasında, sanatın, müziğin, yemek kültürlerinin, bilim ve teknolojinin paylaşılmasında merkezi bir rol oynamıştır. Örneğin, kağıt yapımı, barut ve pusula gibi Çin icatları, Batı medeniyetlerine bu yol üzerinden ulaşmıştır. Avrupa'da Rönesans'ın başlamasında bu bilgi alışverişinin büyük payı vardır. İpek Yolu'nun etkileri modern dünyada da görülmektedir. Küreselleşme fikri, kültürel ve ekonomik etkileşimlerin erken bir örneği olarak bu yolun mirasıyla doğrudan bağlantılıdır. Günümüzde Çin'in "Bir Kuşak, Bir Yol" girişimi, İpek Yolu'nun modern bir versiyonunu oluşturmayı hedeflemektedir. Ayrıca, bu tarihi yollar, turistik ve tarihi bir öneme sahip olarak, kültürel mirasın korunması ve tanıtılması açısından büyük değer taşımaktadır. Sonuç olarak, İpek Yolu sadece ticaretin değil, insanlık tarihinin ve kültürel evrimin de bir sembolüdür. Bu yolun mirası, bugün hala yeni ticaret yolları, kültürel etkileşimler ve ekonomik iş birlikleri için ilham kaynağı olmaya devam ediyor.

2

dk.

Tarihi Değiştiren Aşk: Kanuni ile Hürrem

2 Haziran 2025

Tarihi Değiştiren Aşk: Kanuni ile Hürrem

Osmanlı tarihinin en parlak dönemine damga vuran sadece fetihler, saray entrikaları ya da ihtişamlı padişahlar değildir; aynı zamanda kalplerde yer eden destansı bir aşk hikayesi de bu dönemin en dikkat çekici olaylarından biridir. Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan’ın aşkı, sadece bir hükümdarın gönül meselesi değil, aynı zamanda bir imparatorluğun kaderini etkileyen derin bir bağdır. Kölelikten Kraliçeliğe: Hürrem Sultan'ın Yükselişi Hürrem Sultan, asıl adıyla Aleksandra Lisowska, Lehistan topraklarından İstanbul’a köle olarak getirildiğinde kimse onun kaderini Osmanlı sarayının kalbine kadar yazacağını tahmin edemezdi. Haremdeki binlerce cariye arasında zekâsı, güzelliği ve özellikle eğitimiyle kısa sürede dikkat çekti. Ancak onu farklı kılan en önemli şey, Kanuni Sultan Süleyman’ın kalbine erişmesiydi. Sarayda Aşk: Yasaklı Bir Duygunun Meşrulaşması Osmanlı geleneğinde padişahların cariyeleriyle evlenmeleri olağan değildi. Ancak Kanuni, tüm gelenekleri yıkarak Hürrem Sultan’la nikâh kıydı. Bu evlilik, sadece sarayda değil tüm Osmanlı topraklarında şaşkınlıkla karşılandı. Bu olay, Hürrem’in statüsünü "padişahın gözdesi" olmaktan çıkarıp "padişahın nikâhlı eşi" mertebesine yükseltti. Tutkunun Gücüyle Şekillenen Siyaset Bu aşk, yalnızca duygusal bir bağla sınırlı kalmadı. Hürrem Sultan, zamanla saray siyasetinin en etkili figürlerinden biri haline geldi. Devlet işlerine olan ilgisi, dış ilişkilerdeki rolü ve özellikle kendi çocuklarının geleceği için yaptığı hamleler, onun gücünü gözler önüne serdi. Kanuni'nin onu dinlemesi, kararlarında fikirlerine önem vermesi bu ilişkinin karşılıklı güven ve akılla örülü olduğunu gösterir. Mektuplarla Yaşayan Aşk Kanuni Sultan Süleyman, sefere çıktığında Hürrem Sultan’a yazdığı şiirlerle ve mektuplarla duygularını dile getirirdi. Onun kaleminden dökülen dizelerde “Muhibbi” mahlasını kullanarak yazdığı aşk şiirleri, aralarındaki derin duygusal bağı açıkça ortaya koyar. Bu mektuplar, Osmanlı sarayında nadir görülen bir romantizmi de gözler önüne serer. Ölümsüz Bir Aşk Hürrem Sultan, Kanuni’nin yanına defnedilerek Topkapı Sarayı’ndan sonra Süleymaniye Camii avlusundaki türbeye yerleştirildi. Bu, onların bu dünyadaki birlikteliklerinin öbür dünyaya taşındığının simgesidir. Onların aşkı, aradan geçen asırlara rağmen hâlâ konuşulmakta, dizilere ve romanlara konu olmakta, sarayın soğuk taşlarını sıcak duygularla ısıtmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan’ın aşkı, sadece bir hükümdarla bir cariyenin aşkı değil; aynı zamanda bir medeniyetin kalbinde filizlenen ve imparatorluğun çehresini değiştiren eşsiz bir hikâyedir. Güç, tutku, entrika ve sadakatle örülü bu aşk, hâlâ tarih severlerin en merak ettiği konuların başında gelir.

2

dk.

Otlukbeli Savaşı Nasıl Yaşandı? Fatih Sultan Mehmet’in Doğu Zaferi Hakkında Bilmeniz Gerekenler

16 Mart 2025

Otlukbeli Savaşı Nasıl Yaşandı? Fatih Sultan Mehmet’in Doğu Zaferi Hakkında Bilmeniz Gerekenler

Fatih Sultan Mehmet denildiğinde akla ilk gelen fetih İstanbul’un alınması olsa da, onun hükümdarlık dönemi yalnızca bu büyük başarıyla sınırlı değildir. 11 Ağustos 1473 tarihinde gerçekleşen Otlukbeli Savaşı, Fatih’in askeri dehasını ve stratejik vizyonunu gözler önüne seren bir başka önemli olaydır. Osmanlı Devleti ile Akkoyunlu Devleti arasında geçen bu çarpışma, Anadolu’nun geleceğini şekillendiren bir dönüm noktası olarak tarihe kazınmıştır. Savaşın Arka Planı Otlukbeli Savaşı’nın kökenleri, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın yükselen gücüne dayanır. Uzun Hasan, Karakoyunlu Devleti’ni yenerek Doğu Anadolu ve İran coğrafyasında etkili bir güç haline gelmişti. Bu başarıları, onun Osmanlı Devleti’ne karşı cesaretlenmesine ve Anadolu’daki egemenlik iddiasını ortaya koymasına neden oldu. Üstelik Uzun Hasan, Osmanlı’ya karşı Venedik gibi Batılı güçlerle ittifak arayışına girerek Fatih Sultan Mehmet için ciddi bir tehdit oluşturmuştu. Fatih, bu gelişmeleri dikkatle izliyordu. Akkoyunlular’ın doğu sınırlarında yarattığı huzursuzluk ve Osmanlı otoritesine meydan okuyan tavırları, onun harekete geçmesini kaçınılmaz kıldı. Hem Anadolu’nun birliğini sağlamak hem de doğudan gelebilecek tehlikeleri bertaraf etmek amacıyla Fatih, büyük bir orduyla sefere çıktı. Savaşın Seyri Savaş, Erzincan yakınlarındaki Otlukbeli mevkiinde gerçekleşti. Osmanlı ordusu, Fatih’in liderliğinde dönemin en ileri teknolojilerinden biri olan topları ve iyi organize edilmiş askeri yapısıyla dikkat çekiyordu. Karşılarında ise Uzun Hasan’ın çoğunlukla süvari ağırlıklı, geleneksel savaş taktiklerine dayanan Akkoyunlu ordusu yer alıyordu. Çatışmanın kaderini belirleyen unsurlardan biri, Osmanlı’nın topçu gücünün etkili kullanımı oldu. Fatih’in ordusu, disiplinli yapısı ve stratejik üstünlüğüyle Akkoyunlu kuvvetlerini kısa sürede bozguna uğrattı. Uzun Hasan, savaş alanından kaçmak zorunda kaldı ve bu yenilgi, onun bölgedeki iddiasını büyük ölçüde zayıflattı. Sonuçları ve Önemi Otlukbeli Savaşı, Osmanlı Devleti için sadece bir askeri zafer değildi; aynı zamanda siyasi ve bölgesel bir dönüm noktasıydı. Bu galibiyetle Fatih, doğu sınırlarını güvence altına aldı ve Anadolu’daki Osmanlı hâkimiyetini pekiştirdi. Akkoyunlu Devleti’nin gücü kırılırken, Osmanlı’nın Orta Doğu’ya yönelik politikaları için de yeni bir zemin hazırlanmış oldu. Fatih Sultan Mehmet’in bu zaferi, onun yalnızca bir fetih padişahı olmadığını, aynı zamanda geniş bir coğrafyayı yönetme vizyonuna sahip bir lider olduğunu kanıtlar. Otlukbeli Savaşı, Osmanlı’nın yükseliş döneminde attığı sağlam adımlardan biri olarak tarihteki yerini aldı. Fatih Sultan Mehmet’in devri, yalnızca İstanbul’un fethiyle değil, Otlukbeli gibi stratejik zaferlerle de doludur. Bu olaylar, onun hem bir komutan hem de bir devlet adamı olarak ne denli büyük bir lider olduğunu gösteriyor. Otlukbeli Savaşı, Osmanlı tarihinin parlak sayfalarından birini oluştururken, Anadolu’nun birliğini koruma mücadelesinin de simgesi haline gelmiştir.

2

dk.

Zağanos Paşa kimdir?

23 Şubat 2025

Zağanos Paşa kimdir?

Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak dönemlerinden birinde, Fatih Sultan Mehmed’in yanında yer alan önemli isimlerden biri olan Zağanos Paşa, hem askeri dehası hem de siyasi etkisiyle tarihte derin izler bırakmış bir devlet adamıdır. İstanbul’un fethinde oynadığı kritik rol ve sadrazamlık makamına yükselişiyle tanınan Zağanos Paşa, aynı zamanda Osmanlı’da devşirme sisteminin yetiştirdiği yetkin yöneticilerden biridir. Peki, Zağanos Paşa kimdir ve tarihteki önemi nedir? Gelin, bu etkileyici figürün hayatına daha yakından bakalım. Zağanos Paşa’nın Kökeni ve Erken Dönemi Zağanos Paşa’nın tam adı Zağanos Mehmed Paşa’dır ve kendisi devşirme kökenlidir. Osmanlı’da devşirme sistemi, gayrimüslim ailelerden alınan çocukların Müslüman olarak yetiştirilip devlete hizmet etmesini sağlayan bir uygulamaydı. Zağanos’un kökeni konusunda kesin bir bilgi olmasa da, bazı kaynaklar onun Arnavut ya da Rum asıllı olabileceğini belirtir. “Zağanos bin Abdullah” olarak anılması, devşirme kökenini açıkça ortaya koyar; çünkü “Abdullah” ismi, genellikle devşirmelerin İslam’a geçişini simgeler. Eğitimini Edirne Sarayı’nda, Enderun’da tamamlayan Zağanos, zeki ve yetkin bir birey olarak dikkat çekti. Enderun, Osmanlı’nın elit yöneticilerini ve askerlerini yetiştiren bir okuldu ve Zağanos burada aldığı eğitimle kısa sürede ümera sınıfına, yani yönetici ve asker elitlere katıldı. Lakabı “Zağanos”un, denizcilikte gözetleme için kullanılan keskin görüşlü bir yırtıcı kuş türünden geldiği düşünülür. Bu lakap, onun stratejik zekâsını ve dikkatli bakış açısını yansıtır. Osmanlı Hizmetindeki Yükselişi Zağanos Paşa’nın kariyeri, II. Murad döneminde başladı. İlk resmi görevinin hazinedarbaşılık olduğu tahmin ediliyor. Daha sonra 1440’ta Arnavut-ili sancak beyliğine atanarak taşra hizmetine geçti. II. Murad’ın batı seferlerinde gösterdiği başarılar, onun vezirlik makamına yükselmesini sağladı. Bu dönemde, II. Murad’ın kızı Fatma Sultan ile evlenmesi, ona “damat” unvanını kazandırdı ve sarayla bağlarını daha da güçlendirdi. Zağanos Paşa’nın hayatındaki dönüm noktalarından biri, II. Mehmed’in (Fatih Sultan Mehmed) lalası olarak görevlendirilmesiydi. II. Murad, oğlu Mehmed’i Manisa sancakbeyi olarak gönderdiğinde, Zağanos Paşa onun eğitimi ve gelişimi için önemli bir rehber oldu. 1449’a kadar bu görevini sürdüren Zağanos, genç şehzadenin askeri ve siyasi vizyonunun şekillenmesinde büyük rol oynadı. İstanbul’un Fethindeki Rolü Zağanos Paşa, Osmanlı tarihinin en önemli olaylarından biri olan İstanbul’un fethinde kilit bir figürdü. II. Mehmed’in 1451’de ikinci kez tahta çıkmasıyla birlikte, Zağanos vezirlik makamına geri döndü ve fetih hazırlıklarında aktif bir şekilde yer aldı. Özellikle Rumeli Hisarı’nın inşasında büyük sorumluluk üstlendi. Hisarın üç büyük kulesinden birine onun adı verildi ve bu, padişah tarafından takdir edildiğinin bir göstergesiydi. Fetih sırasında Zağanos Paşa, gemilerin karadan yürütülmesi gibi dahiyane bir fikrin uygulanmasında etkili oldu. Haliç’in savunmasını kırmak için Osmanlı donanmasının Kasımpaşa’ya indirilmesi, onun stratejik zekâsının bir ürünü olarak tarihe geçti. Ayrıca, kuşatma sırasında Haliç surları karşısında konuşlanarak Bizans ve İtalyan gemilerine karşı önemli bir savunma hattı oluşturdu. Ulubatlı Hasan gibi kahramanların da onun komutasındaki birliklerde yer aldığı bilinir. Fetih sonrası Çandarlı Halil Paşa’nın azledilip idam edilmesiyle Zağanos Paşa, 1453’te vezir-i azam (sadrazam) oldu. Bu, onun kariyerinin zirvesiydi ve İstanbul’un fethinden sonra sadrazamlığa getirilen ilk kişi olarak tarihe geçti. Belgrad Kuşatması ve Sürgün Zağanos Paşa’nın sadrazamlığı, 1456’daki Belgrad Kuşatması’na kadar sürdü. Osmanlı ordusu, Sırbistan’ı fethetmesine rağmen Belgrad’ı alamadı ve János Hunyadi liderliğindeki Macar ordusuna yenildi. Bu başarısızlık, Zağanos Paşa’ya mal edildi ve sadrazamlıktan azledildi. Ardından kızı ile birlikte Balıkesir’e sürgüne gönderildi. Balıkesir’de geçen yıllarında Zağanos Paşa, şehir için önemli eserler bıraktı. Cami, medrese ve hamam gibi yapılar inşa ederek bölgenin gelişimine katkıda bulundu. Bugün Balıkesir’deki Zağanos Paşa Camii ve türbesi, onun mirasının somut birer kanıtıdır. Son Yılları ve Ölümü Zağanos Paşa’nın hayatının son dönemi hakkında farklı rivayetler vardır. Bazı kaynaklar, 1459’da İstanbul’a geri çağrıldığını ve 1463’te Kaptan-ı Derya olarak Osmanlı donanmasının başına geçtiğini söyler. 1466’da Teselya ve Makedonya valisi olduğu da iddia edilir. Bir başka anlatıya göre ise 1461’de Trabzon’un fethine katılmış, burada Prenses Anna ile evlenmiş ve 1467-1469 arasında Trabzon sancak beyliği yapmıştır. Ancak en yaygın görüş, onun 1462’de Balıkesir’de vefat ettiği yönündedir. Türbesi, eşi Fatma Sultan ile birlikte Balıkesir’deki cami avlusunda bulunmaktadır. Zağanos Paşa’nın Mirası Zağanos Paşa, Osmanlı’da devşirme kökenli bir devlet adamı olarak hem askeri hem de idari alanda büyük başarılar elde etmiştir. İstanbul’un fethindeki katkıları, onu Fatih Sultan Mehmed’in en güvendiği isimlerden biri haline getirmiştir. Aynı zamanda, sürgün yıllarında Balıkesir’e yaptığı katkılarla halk arasında da sevilen bir figür olmuştur. Onun hikayesi, Osmanlı’nın çok kültürlü yapısını ve devşirme sisteminin imparatorluğa sağladığı yetkin insan gücünü gözler önüne serer. Zağanos Paşa, cesareti, zekası ve sadakatiyle tarihte unutulmaz bir yer edinmiştir. Bugün bile, adını taşıyan eserler ve İstanbul’un fethindeki rolüyle anılmaya devam ediyor.

3

dk.

Osmanlı'da Devşirme Sistemi nasıl işliyordu?

5 Kasım 2024

Osmanlı'da Devşirme Sistemi nasıl işliyordu?

Osmanlı İmparatorluğu, tarih boyunca birçok yenilikçi yönetim ve idari sistemler geliştirmiştir. Bu sistemlerden belki de en dikkat çekici olanı, devşirme sistemidir. Bu sistem, Osmanlı'nın askeri ve bürokratik yapısında önemli bir rol oynamış ve imparatorluğun gücünün artmasında etkili olmuştur. Devşirme Sistemi Nedir? Devşirme sistemi, Osmanlı İmparatorluğu'nun Hristiyan tebaasından genç erkek çocuklarını alarak, onları İslam dinine geçirip askeri ve idari elitler olarak yetiştirdiği bir sistemdir. Bu çocuklar, genellikle Balkanlar ve Anadolu'daki Hristiyan köylerinden toplanırdı. Bu uygulama, özellikle XIV. yüzyıldan itibaren, Osmanlı'nın güçlenmesi ve yayılması ile birlikte giderek daha sistematik hale geldi. Sistemin İşleyişi: Seçim ve Toplama: Devşirme, belirli aralıklarla uygulanırdı. Osmanlı memurları, belirlenen bölgelerde uygun yaştaki (genellikle 8-20 yaş arası) ve sağlıklı çocukları seçerdi. Bu seçimler sırasında, çocukların zeka, fiziksel kuvvet ve potansiyeli göz önünde bulundurulurdu. Eğitim ve Yetiştirme: Seçilen çocuklar, İstanbul'a getirilir ve burada sünnet edilir, İslam dinine geçirilir ve Türkçe öğrenirdi. Eğitimleri ise iki ana yolda ilerlerdi: Acemi Ocağı: Askeri eğitim alanları. Burada askeri disiplin, savaş taktikleri ve silah kullanımı öğretilirdi. Bu çocuklar, zamanla Yeniçeri ordusunun temelini oluştururdu. İç Oğlanları ve Enderun: Daha zeki ve yetenekli bulunanlar, sarayda eğitilir, burada hem askeri hem de idari eğitim alırlardı. Enderun, Osmanlı'nın en yüksek bürokratlarını yetiştiren bir okuldu. Sistemin Etkileri: Sosyal ve Kültürel: Devşirme sistemi, Osmanlı'da sosyal hareketliliği artırdı. Hristiyan kökenli birçok kişi, imparatorluğun en üst kademelerine kadar yükselebildi. Bu, Osmanlı'nın çok kültürlü yapısının bir yansıması olarak da görülebilir. Askeri Güç: Yeniçeriler, Osmanlı ordusunun bel kemiğini oluşturdu. Avrupa'da disiplinli ve korkusuz askerler olarak tanındılar. Bürokratik Sistem: Enderun'dan çıkan devşirmeler, imparatorluğun idari sisteminde önemli görevler üstlendi. Bu, devletin merkeziyetçi yapısını güçlendirdi. Tartışmalar ve Eleştiriler: Devşirme sistemi, modern insan hakları perspektifinden bakıldığında eleştirilere maruz kalır. Çocukların ailelerinden zorla alınması, günümüzde etik olmayan bir uygulama olarak değerlendirilir. Ancak, o dönemin bağlamında, bu sistem Osmanlı'nın genişlemesine ve idari yapısının güçlenmesine katkı sağlamıştır. Devşirme sistemi, Osmanlı İmparatorluğu'nun yükseliş döneminde önemli bir rol oynamıştır. Bu sistem, imparatorluğun askeri, idari ve sosyal yapısına derin etkiler bırakmıştır. Ancak, zamanla Osmanlı'nın zayıflaması ile birlikte, bu sistemin de işlevselliği ve uygulanabilirliği azalmıştır. Bugün, devşirme sistemi, tarihsel bir fenomen olarak, Osmanlı'nın karmaşık ve zengin idari yapısının bir parçası olarak incelenmektedir.

2

dk.

Osmanlı’da Ramazan Ayı Nasıl Yaşanırdı?

25 Mart 2025

Osmanlı’da Ramazan Ayı Nasıl Yaşanırdı?

Osmanlı İmparatorluğu’nda Ramazan ayı, dini bir ibadetten çok daha fazlasıydı; toplumsal düzenin, kültürel mirasın ve devlet yönetiminin bir yansımasıydı. 14. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar uzanan bu geniş zaman diliminde, Ramazan’a dair uygulamalar hem halkın hem de sarayın hayatında derin izler bıraktı. Osmanlı arşivlerinden ve tarihçilerin notlarından yola çıkarak, bu kutsal ayın tarihsel detaylarına göz atalım. Ramazan’ın İlk Yılları ve Devlet Geleneği Osmanlı’da Ramazan, devletin kuruluşundan itibaren önem verilen bir dönemdi. Orhan Gazi döneminde (1326-1362), Ramazan’ın toplumsal dayanışmayı güçlendiren bir ay olarak ele alındığına dair kayıtlar bulunur. İlk Osmanlı camilerinden biri olan Bursa’daki Orhan Camii’nde, Ramazan’da toplu iftarların düzenlendiği ve halka yemek dağıtıldığı bilinir. Bu, devletin halkla bağlarını güçlendirme politikasının bir parçasıydı. Fatih Sultan Mehmet döneminde ise (1451-1481), Ramazan ayı devlet protokolüne daha resmi bir şekilde entegre edildi. Fatih, Ayasofya’yı camiye çevirdikten sonra burada ilk Ramazan namazlarını kıldırarak bu geleneği simgeleştirdi. Top Sesleri ve Astronomik Gözlemler Ramazan’ın başlangıcı, Osmanlı’da hilalin gözlenmesiyle belirlenirdi ve bu süreç devletin bilimsel yönünü de ortaya koyardı. 16. yüzyılda, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, müneccimbaşılar hilali gözlemlemek için özel görevlendirilirdi. Takiyüddin Efendi gibi dönemin ünlü astronomları, bu gözlemlerde rol alırdı. Hilal göründüğünde, İstanbul’da surlardan ya da Topkapı Sarayı’ndan atılan toplarla halk bilgilendirilirdi. Bu gelenek, 19. yüzyılda III. Selim zamanında standardize edildi ve “Ramazan topu” Osmanlı’nın sembollerinden biri haline geldi. Sarayda Ramazan: Huzur Sofraları ve Baklava Alayı Sarayda Ramazan, hem dini hem de siyasi bir atmosferde geçerdi. Padişahlar, “huzur sofraları” adı verilen iftarlarda vezirler, şeyhülislamlar ve diğer devlet adamlarıyla bir araya gelirdi. Örneğin, II. Mahmud döneminde (1808-1839), bu sofralar sadeleşmiş olsa da gelenek devam etmişti. Bir diğer dikkat çekici uygulama ise “Baklava Alayı”ydı. 18. yüzyıldan itibaren, Ramazan’ın 15. günü yeniçerilere baklava dağıtılır, bu tatlılar törenle kışlalara taşınırdı. 1826’da yeniçeriliğin kaldırılmasıyla bu gelenek sona erse de, Osmanlı tarihinde renkli bir sayfa olarak kaldı. Halkın Ramazan Hayatı: İmaretten Direklerarası’na Osmanlı halkı için Ramazan, hayır işlerinin yoğunlaştığı bir dönemdi. 16. yüzyılda Hürrem Sultan’ın yaptırdığı Haseki İmareti gibi kurumlar, Ramazan’da binlerce kişiye ücretsiz yemek dağıtıyordu. Bu imaretler, Osmanlı vakıf sisteminin bir parçasıydı ve özellikle fakirlerin ay boyunca aç kalmamasını sağlardı. Eğlence ise Ramazan gecelerinin vazgeçilmeziydi. 19. yüzyılda, II. Abdülhamid döneminde, İstanbul’un Direklerarası bölgesi tiyatro ve gölge oyunu gösterileriyle dolup taşardı. Karagöz-Hacivat oyunları, bu dönemde hem dini mesajlar içerir hem de halkı güldürürdü. Mahyalar: Minareler Arasındaki Sanat Osmanlı’ya özgü bir Ramazan geleneği olan mahyalar, 17. yüzyılda başladı. İlk kez I. Ahmed döneminde (1603-1617), Süleymaniye Camii’nde minareler arasına kandillerle “Allah” yazıldığına dair kayıtlar var. 18. yüzyılda ise bu sanat, hattatlar ve ustalar tarafından geliştirildi. “Hoş geldin Ramazan”, “Oruç tut sıhhat bul” gibi mesajlar, halkı hem bilgilendirir hem de manevi bir coşku yaratırdı. Mahya geleneği, elektrikli aydınlatmalara geçişle 20. yüzyılda modernleşti, ancak Osmanlı’nın estetik mirası olarak kaldı. Ramazan’da Adalet ve Yönetim Osmanlı’da Ramazan, adaletin de vurgulandığı bir aydı. Kadılar, bu dönemde halkın şikâyetlerini daha dikkatle dinler, cezalar hafifletilir ya da ertelenirdi. IV. Mehmed döneminde (1648-1687), Ramazan’da hapishanelerdeki bazı mahkûmlara af çıkarıldığına dair fermanlar bulunur. Bu, devletin “merhamet” anlayışını Ramazan’a yansıtma çabasını gösterir. Bayram ve Toplumsal Barış Ramazan’ın bitişi, bayramla taçlanırdı. Osmanlı’da bayram namazları, büyük camilerde padişahın katılımıyla kılınır, ardından “Bayramlaşma Töreni” düzenlenirdi. 19. yüzyılda Abdülmecid döneminde (1839-1861), bu törenler Dolmabahçe Sarayı’nda yapılmaya başlandı. Halk ise bayramı şeker ve lokum dağıtarak kutlar, çocuklara “bayram harçlığı” verilirdi. Osmanlı’da Ramazan, tarihin her döneminde devletin ve halkın ortak değerlerini yansıtan bir ay oldu. İbadet, hayır, eğlence ve yönetimsel uygulamalarla şekillenen bu gelenekler, Osmanlı’nın çok katmanlı yapısını gözler önüne seriyor. Günümüzde bu mirasın izleri, hem kültürel hem de manevi anlamda hâlâ hissediliyor.

3

dk.

Akşemseddin Kimdir? İstanbul’un Fethindeki rolü ve Mikrobu İlk Keşfeden Bilim İnsanı

2 Mart 2025

Akşemseddin Kimdir? İstanbul’un Fethindeki rolü ve Mikrobu İlk Keşfeden Bilim İnsanı

Osmanlı tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olan Akşemseddin, hem bir tasavvuf ehli hem de bilim insanı olarak tarihe damga vurmuş eşsiz bir isimdir. Fatih Sultan Mehmed’in hocası olarak tanınan Akşemseddin, İstanbul’un fethinde manevi bir rehberlik yapmış ve aynı zamanda tıp, eczacılık gibi alanlarda çığır açan çalışmalarıyla bilim dünyasında iz bırakmıştır. Peki, bu çok yönlü alim kimdi ve neden hala adından söz ettiriyor? Gelin, Akşemseddin’in hayatına ve mirasına yakından bakalım. İlk Yıllar ve Eğitim Hayatı Akşemseddin, asıl adıyla Mehmed Şemseddin, 1389 yılında Şam’da dünyaya geldi. Babası Şeyh Hamza, dönemin önemli alimlerinden biriydi ve oğlu Şemseddin’i küçük yaşlardan itibaren ilimle tanıştırdı. Rivayetlere göre, Akşemseddin 7 yaşında hafız oldu; bu, onun zekasının ve ilme yatkınlığının erken yaşta ortaya çıktığının bir göstergesiydi. Ailesiyle birlikte Anadolu’ya, Amasya’ya göç eden Akşemseddin, burada ve Osmancık’ta medrese eğitimi aldı. Kısa sürede dinî ilimlerin yanı sıra tıp ve eczacılık gibi pozitif bilimlere de merak sardı. Genç yaşta Osmancık Medresesi’nde müderrislik yapmaya başladı, ancak onun ruhu sadece akademik bilgiyle yetinmeyecek kadar derindi. Tasavvuf Yolculuğu ve Hacı Bayram Veli Akşemseddin’in hayatındaki dönüm noktası, tasavvufa olan ilgisiyle başladı. Akademik başarıları ve müderrislik unvanı ona yetmedi; o, içsel bir arayış içindeydi. Bu arayış onu önce İran’a, ardından Halep’e yöneltti. Ancak aradığı mürşidi bulamayan Akşemseddin, bir gece rüyasında boynuna bir zincir takıldığını ve bu zincirin ucunun Hacı Bayram Veli’nin elinde olduğunu gördü. Bu rüya, onu Ankara’ya, Hacı Bayram Veli’nin yanına geri döndürdü. Hacı Bayram Veli’nin talebesi olarak sıkı bir riyazet ve mücahede sürecinden geçen Akşemseddin, kısa sürede tasavvufun inceliklerini öğrendi ve hocasından icazet aldı. Bu dönem, onun sadece bir alim değil, aynı zamanda bir mutasavvıf olarak şekillenmesini sağladı. İstanbul’un Fethindeki Rolü Akşemseddin’in adı, en çok Fatih Sultan Mehmed ile olan bağı ve İstanbul’un fethindeki manevi liderliğiyle anılır. II. Murad’ın isteğiyle genç Mehmed’in hocalığına tayin edilen Akşemseddin, ona hem ilim hem de manevi rehberlik sundu. 1453’teki İstanbul kuşatmasında, fetih ordusuna moral veren duaları ve Fatih’e yazdığı cesaretlendirici mektuplarıyla önemli bir rol oynadı. Fetih gerçekleştiğinde, Akşemseddin beyaz atının üzerinde Fatih’le birlikte şehre girdi. Şehir halkı, sakallı ve heybetli duruşuyla onu padişah sanıp çiçekler uzattı. Ancak o, tevazuyla Fatih’i işaret ederek, “Sultan Mehmed odur, çiçekleri ona verin,” dedi. Fatih ise, “Sultan benim, ama o benim hocamdır,” diyerek hocasına olan saygısını gösterdi. Fetihten sonra Ayasofya’da kılınan ilk Cuma namazını Akşemseddin kıldırdı. Ayrıca, Fatih’in isteğiyle Ebu Eyyub el-Ensari’nin kabrini keşfetti; bu olay, onun manevi ferasetinin bir kanıtı olarak kabul edilir. İstanbul’un fethi, sadece askeri bir zafer değil, aynı zamanda Akşemseddin’in manevi gücünün de bir yansımasıydı. Bilimdeki Öncü Rolü: Mikrobun İlk Bahsi Akşemseddin’in bilime katkıları, onu yalnızca bir din alimi olmaktan öteye taşır. Tıp ve eczacılıkla ilgilenen Akşemseddin, “Maddetü’l-Hayat” adlı eserinde hastalıkların “gözle görülmeyen tohumlar” yoluyla bulaştığını yazdı. Bu ifade, mikroorganizmalardan bahseden ilk bilimsel tespitlerden biri olarak kabul edilir ve Louis Pasteur’den yaklaşık 400 yıl önce mikrobu tanımlayan bir öncülük taşır. Ayrıca kanser (o dönemde “seratan” olarak bilinen hastalık) üzerine çalışmalar yapmış, bitkisel ilaçlarla tedaviler geliştirmiştir. Bu yönüyle, Akşemseddin hem İslam dünyasında hem de dünya bilim tarihinde önemli bir yere sahiptir. Son Yılları ve Mirası İstanbul’un fethinden sonra, Fatih’in ısrarına rağmen şehirde kalmayı reddeden Akşemseddin, Bolu’nun Göynük ilçesine çekildi. Burada sade bir hayat sürerek talebe yetiştirdi, eserler yazdı ve 16 Şubat 1459’da vefat etti. Türbesi, Göynük’te ziyaretgah olarak günümüze kadar geldi ve her yıl Mayıs ayında anma törenleriyle yad ediliyor. Çocuklarından Hamdullah Hamdi, devrin önemli şairlerinden biri olarak babasının mirasını devam ettirdi. Akşemseddin’in eserleri arasında “Risaletü’n-Nuriyye” ve “Hall-i Müşkilat” gibi tasavvuf ve tıp alanında yazılmış kitaplar bulunur. Onun öğretileri, Şemsiyye-i Bayramiyye adlı tasavvuf kolunu kurarak Osmanlı’da etkili bir manevi akım haline geldi. Neden Hala Önemli? Akşemseddin, ilimle irfanı, bilimle maneviyatı birleştiren nadir şahsiyetlerden biridir. Onun hayatı, gençler için tevazu, azim ve çok yönlülük örneğidir. İstanbul’un fethindeki manevi katkıları, mikrobu ilk kez tanımlaması ve tasavvuftaki derinliği, onu zamansız bir figür haline getirir. Bugün bile, onun mirası hem Türkiye’de hem de dünya çapında ilham vermeye devam ediyor.

3

dk.

Osmanlı'nın yükseliş döneminde hangi olaylar ve liderler etkili oldu?

24 Ocak 2025

Osmanlı'nın yükseliş döneminde hangi olaylar ve liderler etkili oldu?

Osmanlı İmparatorluğu, 13. yüzyılda Anadolu'da küçük bir beylik olarak ortaya çıkmış ve 16. yüzyıla kadar süren bir yükseliş dönemi yaşamıştır. Bu dönem, imparatorluğun hem topraklarını genişlettiği hem de kültürel ve idari yapılarını geliştirdiği bir zaman dilimidir. Osman Gazi'nin liderliğinde başlayan bu süreç, ilk olarak Bizans İmparatorluğu'nun Anadolu'daki topraklarını fethetmekle başladı. 1326 yılında Bursa'nın alınmasıyla Osmanlılar, ilk başkentlerini kurmuş oldular. Bu fetih, hem stratejik hem de sembolik öneme sahipti; çünkü Bursa, ticaret yolları üzerindeydi ve Osmanlıların gücünü gösteriyordu. Yükseliş döneminin belki de en önemli figürü, Fatih Sultan Mehmet'tir. 1453 yılında İstanbul'un fethi, sadece Bizans İmparatorluğu'na son vermemiş, aynı zamanda Osmanlı Devleti'ni bir cihan imparatorluğuna dönüştürmüştür. Bu olay, Doğu ve Batı arasındaki tarihi dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. İstanbul'un alınmasıyla, Osmanlılar, Akdeniz ve Karadeniz ticaret yollarının kontrolünü ele geçirmiş, bu da imparatorluğun ekonomik gücünü artırmıştır. Fatih Sultan Mehmet'in ardından Kanuni Sultan Süleyman dönemi, Osmanlı İmparatorluğu'nun altın çağı olarak anılır. Kanuni, doğuda Safevi İmparatorluğu'na karşı zaferler kazanmış, batıda ise Macaristan'ı fethetmiş ve Viyana kapılarına dayanmıştır. Bu dönemde Osmanlı, Avrupa'da saygı duyulan bir güç haline gelmiş, diplomatik ilişkileri ve kültürel etkileşimleri zirveye ulaşmıştır. Osmanlı'nın yükseliş dönemi, sadece askeri fetihlerle değil, aynı zamanda idari ve kültürel reformlarla da önem kazanmıştır. Devşirme sistemi sayesinde imparatorluk, yetenekli yöneticiler ve askerler yetiştirmiştir. Kanuni'nin yasaları, adaletin sağlanmasında etkili olmuş, toplumun her kesiminden insanın yaşamını düzenlemiştir. Kültürel olarak ise, bu dönem, mimari, edebiyat ve sanatın zirve yaptığı bir zaman dilimi olmuştur. Sinan'ın eserleri, Türk mimarisinin dünyadaki yerini sağlamlaştırmış, Osmanlı edebiyatı da klasik döneminin en parlak örneklerini vermiştir. Ancak, bu yükseliş dönemi, sürekli fetihler ve genişlemelerle sürdürülemez bir hal almış, 17. yüzyılda Osmanlı, Duraklama Dönemi'ne geçiş yapmıştır. Yine de, Osmanlı İmparatorluğu'nun yükseliş dönemi, dünya tarihinde iz bırakan ve hala etkileri tartışılan bir zaman dilimidir.

2

dk.

Hünkar İskelesi Antlaşması neden imzalandı?

8 Temmuz 2024

Hünkar İskelesi Antlaşması neden imzalandı?

Hünkâr İskelesi Antlaşması 8 Temmuz 1833 tarihinde İstanbul'un Beykoz ilçesinde bulunan Hünkar Kasrı'nda imzalanmıştır. Kasrın denize açılan kapısına da Hünkâr İskelesi denir. Antlaşmanın adı da buradan gelmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun Rus İmparatorluğu ile imzaladığı bir karşılıklı yardımlaşma ve saldırmazlık antlaşmasıdır. Hünkar Kasrı (Beykoz Mecidiye Kasrı) günümüzde Milli Saraylara bağlı bir müze olarak kullanılmaktadır. Sultan II. Mahmud 1829 yılında Rusya'yla yapılan savaşı sonuçlandıran Edirne Antlaşması'nı imzaladı. Bu arada Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı ayaklandı. Fransa, Mehmet Ali Paşa'yı destekliyor, İngiltere ise tereddütlü kalıyordu. Osmanlı İmparatorluğu isyanı bastırmak için Rusya'dan yardım istemek zorunda kaldı. Padişah, Tuna kıyılarındaki otuz bin kişilik Rus birliğinin İstanbul'u korumak üzere gönderilmesini istedi. Rusya bu isteği kabul edince Padişah, Mehmet Ali Paşa ile anlaşmak için yeni çareler aramaya başladı. Fakat Fransa bu çabaları etkisiz kıldı. Bunun üzerine Amiral Lazanev'in komutasında dokuz savaş gemisinden kurulu Rus filosu, Boğaz'ı geçerek Büyükdere önünde demirledi. Rusya'nın Mısır'a baskısı ve durumun çıkarlarına uygun olmadığını gören Fransa ve İngiltere'nin girişimleri sonucu 14 Mayıs 1833'te Osmanlılarla Mehmet Ali Paşa arasında Kütahya Antlaşması yapıldı. Kütahya Antlaşması, Mısır valisi ile olan anlaşmazlıkları çözümleyecek ilkelerden çok uzaktı. II. Mahmud barışı sağlamış olmakla birlikte kendini güvencede hissetmiyordu. O yüzden Rusya'yla bir karşılıklı yardımlaşma ve saldırmazlık antlaşması yapmaya karar verdi. Rusya yardımlarının mükafatını almak için bir antlaşma yapmak istiyordu. Süresi 8 yıl olan antlaşmanın gizli bir maddesine göre boğazlar bir harp durumunda diğer devletlere kapalı ancak Rus donanmasına açık olacaktı. Böylece Hünkar İskelesi Antlaşması imzalandı. II. Mahmut kendisini valisi karşısında küçük düşüren ve önemli toprak kaybına neden olan Kütahya Antlaşmasını kabullenememişti. İlk fırsatta Mehmet Ali Paşa’dan Suriye, Filistin ve hatta mümkünse Mısır’ı geri almayı istiyordu. Yani Kütahya Antlaşması aslında Sultan ile Mısır Valisi arasında sorunları çözen bir barış değil, her an sonlanabilecek bir mütarekeydi. Bu durumun farkında olan İngilizler muhtemel bir savaşı engellemek için çaba harcadılar. Antlaşmaya adını veren Hünkar İskelesi Antlaşmanın içeriği 8 Temmuz 1833’te imzalanan antlaşma, bir önsöz, altı açık ve bir gizli maddeden meydana geliyordu. Antlaşmanın ön sözünde, Osmanlılar ile Ruslar arasında kurulmuş olan barış sistemi ve bu antlaşmanın savunma düşüncesiyle hazırlandığına işaret ediliyordu. Birinci maddede, iki devletin sadece savunma kaygısıyla bu antlaşmayı yaptıkları, huzur ve güvenlikleri için birbirlerine yardımda bulunacakları belirtiliyordu. İkinci maddede, 1829 Edirne Antlaşması ile bu antlaşmada geçen diğer maddeleri yeniden onanmaktaydı. Üçüncü maddede, Osmanlılar, Rusya'dan yardım istedikleri takdirde, Rusya'nın karadan ve denizden, iki taraf arasında kararlaştırılacak sayıda bir kuvvetle yardım edeceğine ilişkindi. Dördüncü maddeye göre, yardım isteyen taraf, yardıma gelen tarafın bütün masraflarını karşılayacaktı. Beşinci maddeye göre, antlaşma süresi sekiz yıl olarak tespit ediliyordu. Altıncı madde, bu savunma antlaşmasının iki ay içinde onanacağı ve onanmış nüshalarının İstanbul'da karşılıklı olarak değiştirileceği ile ilgiliydi. Antlaşmanın gizli maddesine göre, Rusya ile batı devletlerinden biri arasında savaş olursa, Osmanlı Devleti, Çanakkale Boğazı'nı Rusya ile savaşan devletin donanmasına kapayacak; buna karşılık Rusya'nın dostu olduğu için, Rus gemileri boğazlardan serbestçe geçebilecekti. Fransa ve İngiltere antlaşmanın imzalandığını öğrenir öğrenmez antlaşmayı protesto ettiler. Bir İngiliz donanması İzmir önlerine geldi. Avusturya, Hünkar İskelesi Antlaşması'nın sakıncaları konusunda Çar'ı ikna etti. Çar I. Nikolay antlaşmayı bozmamakla birlikte, şartlarını yerine getirmeyeceğini söyleyerek ortamı yumuşattı. Daha sonra da Avusturya ve Prusya ile 18 Eylül 1833'te Munchergratz Antlaşması'nı yaptı. Hünkar İskelesi Antlaşması, Boğazlar Sorununun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Boğazlar Sorunu 1841'deki Londra Boğazlar Konferansı'nda tekrar ele alınmıştır.

2

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png
bottom of page