top of page
Avrupa Kıtası
7 Nisan 2022
Somme Muharebesi nasıl gerçekleşti?
Somme Muharebesi, 1916 yılındaki Fransa'da gerçekleşen 1 milyondan fazla zayiat ile I. Dünya Savaşı'nın en büyük çarpışmalarından biri. İngilizler tarafından ilk defa tankın kullanıldığı savaştır. 1915 tarihinde İttifak Devletleri'nin büyük bir zafer kazandığı Doğu Cephesi'nde; 1916 yılında durum İtilaf Devletleri'nin lehine değişti. Alman Generali Von Hindenburg, 1915 yılında Tannenberg'te Rus ordusunu imha etti. Ayrıca, 40.000 esir almıştı. Ancak, Rusya 10 milyon talimli Rus askerini, Galiçya Cephesi'ne sevk etti. Bu nedenle, Avusturya Cephesi yarıldı. Bu nedenle, Almanya Batı Cephesi'nden Doğu Cephesi'ne sevk etmek zorunda kaldı. Dolayısıyla, Almanya'nın Batı Cephesi'nin zayıflamasına ve Fransa'nın Verdün şehrini ele geçirememesine neden oldu. Almanların amacı; Verdün'ü alıp, İngiltere-Fransa arasındaki Manş Denizi'ne kadar ilerlemekti. Böylece, iki devletin birbiri aralarındaki yardımlaşmayı engellemek istiyorlardı. Haziran 1916 tarihinde Rus orduları, Galiçya'ya büyük bir taarruz harekâtı ettiler. Bu nedenle, 200 bin Avusturya askerini esir aldılar. Doğu Cephesi'ni de savunmak zorunda kalan Almanya Batı Cephesi'ni zayıf bıraktı. Verdün şehrinin alınması haline, Fransa yenilebilirdi. Bu nedenle, Verdün şehrini kahramanca ve azimle savundular. Galiçya Saldırısı, nedeniyle Fransa cephesi rahatladı. Verdün'deki savaşta Almanya ve Fransa, 500 binden fazla kayıp verdiler. Doğu Cephesi'ndeki kayıplar da üstüne eklenirse, Rusya, Fransa, Avusturya ve Almanya 1 milyondan fazla kayıp verdiler. Nazi Almanyası Führer'i Adolf Hitler de bu savaşta onbaşı olarak yer almış ve bacağından yaralanmıştır.
1
dk.
24 Mart 2022
Batı'da Haçlı Seferleri nasıl algılanıyor?
Haçlı Seferlerinin Batı’daki algılanma biçiminin, daha doğrusu biçimlerinin, hem dönemsel olarak hem de farklı bakış açılarına sahip kişi ya da topluluklar açısından değişiklik arz ettiğini söyleyebiliriz. Bir başka ifadeyle, Haçlı Seferlerinin Batı imgelemindeki imajı, bakılan yere, bakılan zamana ve bakılırken istinat edilen temele göre değişiklik arz eder. Bununla birlikte, bütün bu farklılıklar, Haçlı Seferlerine katılım sağlayan kişi ya da toplulukları motive eden nedenlerin idrak edilme biçimleri ile alakalıdır. Öte yandan Haçlı Seferlerine genel manada yüklenen anlam bakımından hemen hepsinin ortaklaştığı bir kesişme noktası vardır: “Kurtarmak.” Haçlı Seferlerinin başlatıldığı süreçte çerçeve neden olarak kurulmak suretiyle sloganlaştırılan “Kudüs’ü kurtarmak” idealinin ihtiva ettiği “Batı’nın kurtarıcılığı” nosyonunun, özellikle 19. yüzyıldan itibaren Batı dünyası tarafından yeniden hatırlanarak tutkuyla benimsendiği takip edilebilmektedir. “Medeniyetler çatışması” distopyasını tarihsel bir temele oturtmak için “kadim Doğu-Batı çekişmesi” dediği kötü rüyayı inşa eden Batılı zihin, kendisine biçtiği “kurtarma” rolüne tarihsel bir süreklilik icat edebilmek için Haçlı Seferlerini sıkça kullanmıştır, kullanmaya da devam etmektedir. Osmanlı topraklarını yağmalamak isteyen Batılıların en verimli bir biçimde kullandıkları argüman olan “hor görülen Hıristiyan topluluklarına yardım etme” bahanesi ve Ortadoğu’daki varlıklarını bu bahane üzerinden meşru bir zemine taşıma çabaları, klasik Haçlı mantığı üzerine kurgulanan “kurtarıcı” tavrın örneği değil midir? Bu bakımdan Haçlı Seferlerinin Batı’da, özellikle de Batı-dışı dünya üzerinde tahakküm inşa etmeye odaklanan hegemonik siyaset anlayışının meşrulaştırılmasına zemin hazırlayan bir tür ideolojik referans noktası olarak algılandığı belirtilebilir.
1
dk.
19 Şubat 2022
Türkler tarafından Deli lakabıyla tanınan Çar I. Petro kimdir?
I. Petro 7 Mayıs 1682'den 1725'teki ölümüne kadar Rusya Çarlığı'nı ve daha sonra Rus İmparatorluğu'nu, 1696'ya kadar üvey ağabeyi V. İvan ile birlikte yönetti. Ivan ile birlikte taç giymesi Bazı gelenekçi ve çağdışı sosyal ve politik sistemleri modern, bilimsel, Batılılaştırılmış ve Aydınlanma'ya dayalı sistemlerle değiştiren kültürel devrime öncülük etmiştir. Peter'ın reformları Rusya üzerinde kalıcı bir etki bıraktı ve Rus hükümetinin birçok kurumunun kökenleri onun hükümdarlığına kadar uzanmaktadır. Ayrıca 1917'ye kadar Rusya'nın başkenti olarak kalan Sankt-Peterburg şehrini kurması ve geliştirmesiyle de tanınmaktadır. Bununla birlikte yurt içinden yerel seçkin sınıfların oluşturulması onun asıl önceliği değildi ve ilk Rus üniversitesi ölümünden sadece bir yıl önce, 1724'te kuruldu. İkinci olanı ise ölümünden 30 yıl sonra kızı Elizabeth'in hükümdarlığı sırasında kuruldu. Hayatı Çar I. Aleksey'in ikinci eşi Natalya Narişkina'dan olan oğludur. 1682'de, zayıf ve hastalıklı üvey ağabeyi V. İvan'la birlikte tahta çıktı. Taht naipliğine üvey ablası Sofia Alekseyevna atandı; Sofia’nın aşığı başdanışman Vasili Vasilyeviç Golitsın; ülkenin yönetiminde etkindi. Petro, bu dönemde annesiyle birlikte Moskova’nın dışındaki “Alman mahallesinde” yaşadı. Rusya’ya gelen Avrupalılar ile yakınlık kurarak uygarlıkları hakkında bilgi sahibi oldu. Burada Avrupalı askerlerden topçuluk ve istihkam eğitimi aldı. 14 yaşından itibaren gemilere büyük ilgi duydu. 1689’da annesinin zoruyla Eudoxia Lapoukine ile evlendi; ertesi yıl Alexis adında bir oğlu oldu. Son derece muhafazakâr bir aileden gelen eşi ile hiç uyuşamadı. Petro 17 yaşında bir saray darbesiyle yönetimi ablasının ve Golitsın’in elinden aldı. 1694’te annesinin ölümü ile ülke yönetiminin tek hakimi oldu. Tahtı Ivan’la paylaşmayı sürdürüyordu ancak devlet işlerinde Ivan’ın hiçbir rolü yoktu. 1696’da Ivan’ın ölümü ile tahtın tek sahibi oldu. Azak Kalesi’nin alınması Devletini genişletmeyi, dünya hakimiyetini ele geçirmeyi düşleyen Petro, bu amaçlarına ulaşmak için ticareti geliştirmenin önemini kavramıştı. Ancak Rusya kuzeyinde buzlarla kaplı denizler, güneyinde Osmanlı Devleti denetimi altındaki Karadeniz arasında sıkışmış bir ülke konumunda idi, ticarete uygun limanları yoktu. Petro, ticaret için sıcak denizlere inme gereğini fark eden ilk kişi oldu. Petro’nun sıcak denizlere inme planını gerçekleştirmek için ilk girişimi Azak Kalesi’nin kuşatılması idi. 1695 yılında ani bir baskınla Azak Kalesi’ni almayı denedi ancak deniz kuvvetlerinden yoksun Rus ordusu 96 günlük bir kuşatmadan sonra çekilmek zorunda kaldı. Bu başarısızlık üzerine Petro 1695-1696 kışında Don nehri kıyısındaki Voronej’de bir nehir donanması oluşturdu; kaleyi karadan ve denizden 31.000 asker ve 170 topla kuşatarak 6 Ağustos 1696 tarihinde teslim aldı. Asıl amacı Karadeniz’e ve ardından Boğazlara kadar gidebilmekti. Bu amacından hiç vazgeçmemiş ve bu politika kendisinden sonra da sürdürülmüştür. Avrupa seyahati Azak Kalesi kuşatması, Çar I. Petro’ya donanmaya ve düzenli bir orduya sahip olmanın önemini göstermişti. Bu amaçla ülkeye yabancı uzmanlar davet etmek yerine soylu ailelerden seçilen gençlerin eğitim için İngiltere, İtalya ve Hollanda’ya gönderilmesini emretti. Avrupa’nın başarısının hangi koşullar altında geliştiği ve mümkün hale geldiğini öğrenmek; Avrupa’daki ilerlemeyi Rusya’ya taşımak istiyordu. Kendisi de denizcilik eğitimi için 1697’de kimliğini gizleyerek yurtdışına çıktı. Sırasıyla Almanya, Hollanda ve İngiltere’ye gitti. Marangozluk, tıp, gemi yapımcılığı üzerinde çalıştı. Bir yandan da Osmanlılar’a karşı Avrupa’daki müttefik arayışı içindeydi ancak bu arayışı sonuçsuz kaldı. Venedik’e gitmeyi planlarken Moskova’da çıkan Streltsy ayaklanması nedeniyle Rusya’ya döndü. Kendisini devirerek Sofiya'yı yeniden naibeliğe getirmek isteyen streltsıy'ı dağıttı. Yüzlerce askeri idam ya da sürgün ettirdi. Avrupa seyahatinin sonunda kimi Avrupa adetlerinin Rus adetlerinden üstün olduğuna kanaat getiren Petro, tüm saraylıların ve memurların sakallarını kesmesini; batılı giysiler giymelerini istedi. Bu durum sakalını kesmeyen Rus aristokrasisi içinde büyük sıkıntı doğurunca boyarlara yıllık 100 ruble sakal vergisi karşılığında müsamaha gösterildi. Böylece sakal tıraşı Rus modernleşmesinin simgelerinden biri hâline geldi. Yeni yıl kutlamalarını 1 Eylül’den 1 Ocak’a aldı. Geleneksel Rus takvimi yerine Protestan takvimini kabul etti. Petro hiç anlaşamadığı eşi Eudoxia Lapoukine’den bu seyahatten döndükten sonra 1698’de boşandı ve onu bir manastıra kapanmaya zorladı. Sakal tıraşı İstanbul Anlaşması Avrupa Devletleri ile 16 yıldır savaşmakta olan Osmanlı Devleti’nin gerek Azak Kalesi’ni kaybetmesi gerekse Venedik ve Avusturya karşısında aldığı yenilgiler nedeniyle barış istemesi üzerine savaşan taraflar arasında müzakereler başladığında Çar Petro ısrarla Kerç Kalesi’ni istedi. Bu istek kabul olmadığı için Karlofça’da Rusya, Osmanlı Devleti ile barış imzalamadı; iki yıllık bir ateşkes imzalandı. Barış Anlaşması 1700’de imzalandı. Ruslar, İstanbul’da sürekli elçiliğe sahip oldu. Azak Rus hakimiyetine girdi, Ortodoksların Kudüs haccı serbest bırakıldı. İsveç ile savaş Petro, Osmanlı İmparatorluğu ile ateşkes imzaladıktan sonra Baltık Denizi kıyılarına ulaşmak hedefine yöneldi. 1701'in şubat ayının sonuna doğru Biržai'de II. Augustus ile tanıştı. Prusya, Danimarka-Norveç ve Lehistan bir araya gelip Kuzey İttifakı'nı kurarak İsveç’e savaş açtı. Rusya'nın ilk saldırısı 1700 yılında Narva Savaşı'nda eğitimsiz askerler dolayısıyla felaketle sonuçlandı. Savaş sırasında XII. Karl'ın orduları sisli kar fırtınasını kendi avantajlarına kullandılar. Petro, Narva’daki yenilgiden sonra ordusunu yeniden organize etmekle ve Avrupa şehirlerine benzer yeni bir şehir (Sankt Petersburg) kurmakla uğraştı. İsveç ile savaşı Polonya ve Litvanyalılar sürdürüyordu. 1708’de İsveç gözünü yeniden Rusya'ya çevirdi ve saldırıya geçti. 28 Eylül 1708’de gerçekleşen Lesnaya Savaşı, Büyük Kuzey Savaşı’nın kaderini belirledi. Yenilen İsveç Kralı Demirbaş Karl, Moskova’ya saldırıdan vazgeçip güneye hareket etti; Ukrayna’da iaşe sorununu giderdikten sonra tekrar Moskova’ya yürüdü ve büyük stratejik öneme sahip Poltova Kalesi’ni 1709 Mayıs’ında kuşattı. Petro, İsveç kralını Poltova Muharebesi'nde yendi. İsveç kralı yaralı olarak maiyetiyle birlikte Osmanlı toprakları yakınındaki Bender Kalesi’ne sığındı. Osmanlı Devleti ile savaş İsveç Kralı’nı takip eden Rus ordusunun Osmanlı sınırını geçerek tahribatta bulunması ile başlayan gelişmeler, İsveç Kralı Demirbaş Şarl'ın Bender Kalesi'nden İstanbul’a gönderdiği yardım dileyen mektuplarının da etkisi ile Osmanlılar’ın Rusya’ya savaş ilanına kadar vardı. Vezîriâzam Baltacı Mehmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Petro’nun ordusunu 19 Temmuz 1711’de Prut Nehri kıyısında kuşattı. Rus ordugâhında büyük bir ümitsizlik hüküm sürmeye başladı. Teslim olunması fikrini onaylayan Petro, esir düşmesi hâlinde kendisini hükümdar olarak tanımamalarına dair senatoya hitaben bir emirnâme hazırladı. Ruslar’ın görüşme talebi, saldırı hazırlığındaki Baltacı Mehmed Paşa’nın yeniçerilere güvenmemesi nedeniyle kabul edildi ve görüşmeler beklenmedik bir seyir takip ederek 24 saat içinde sonuçlandı. 21 Temmuz’da imzalanan Prut Antlaşması’nı Petro 22 Temmuz’da tasdik etti. Rus ordusu serbest bırakıldı. Anlaşma sonucunda Azak tekrar Osmanlılara geçmiş ve Çar Deli Petro'nun Karadeniz'e açılma emelleri bir süre ertelenmiştir. Katerina ile evlilik Petro, 1712’de Ekaterina Aleksiyevna ile evlendi. Asıl adı Marta Elena Skavronska olan yeni eşi, 1703’te Çardan bir çocuk dünyaya getirdikten sonra Ortodoks olup adını değiştirmişti. Petro’nun bu evlilikten on bir çocuğu dünyaya geldi ancak içlerinden sadece Anna ve Yelizaveta adlı iki kızı yaşadı. St.Petersburg'un başkent oluşu Çar Büyük Petro, Avrupa şehirlerine benzeyen yeni bir şehri sıfırdan başlayarak inşa etme çabasını 1703’ten beri sürdürüyordu. Şehri, 1703’te Büyük Kuzey Savaşı sırasında İsveç’ten aldığı Neva Nehri deltasında kurmaya karar vererek Aziz Petro ve Pavel Kalesi’nin temelini 16 Mayıs 1703 günü atmıştı. 10 yıl boyunca Neva Nehri deltasında büyük bir bataklık alan ıslah edildi. Yeni şehrin ilk yapısı olan Aziz Petro ve Pavel Kilisesi’nden sonra birçok bina Amsterdam'da olduğu gibi çamura gömülmüş direkler ve tahtalar ile kuvvetlendirilmiş temeller üstüne yapıldı. Rusya'nın ağaç mimarisinden farklı olarak Avrupa'dan getirttiği mimarlara şehrin planlarını, kanalizasyonunu ve binaların dağılımını çizdirdi. Fransa'daki Versailles Sarayı ile boy ölçüşecek derecede ihtişamlı bir kışlık saray (bugünkü Hermitage Müzesi) ile çizimlerini bizzat kendisinin yaptığı bir yazlık saray inşa ettirdi. Petersburg, 1712’de başkent ilan edildi. St. Petersburg'un inşası Edirne Antlaşması Petro, Prut Antlaşması’nı imzaladıktan sonra anlaşma hükümlerini yerine getirmemişti. Osmanlı Devleti, anlaşma hükümlerinin yerine getirilmesi için Rusya’ya iki defa daha savaş ilân etti. Osmanlı padişahı III. Ahmet’in sefer kararı alarak İstanbul’dan Edirne’ye hareket etmesi üzerine Petro kaygıya kapılarak bir özür mektubu gönderdi ve hemen görüşmelere başlanmasını diledi. Edirne’de yapılan görüşmelerin sonunda 24 Haziran 1713’te imzalanan Edirne Antlaşması ile iki taraf arasındaki anlaşmazlıklara geçici olarak ara verildi. Kuzey Savaşı Petro, Edirne Antlaşması’ndan sonra yeniden tüm çabasını Kuzey Savaşı üzerine yoğunlaştırdı. Türk topraklarında beş yıl kalan İsveç Kralı XII. Karl 1714’te memleketine dönmüştü. Petro, o yıl denizlerdeki ilk büyük zaferini (Gangut Savaşı) kazandı. Bu arada Avrupa’ya geziler yaparak çeşitli başarılar elde etti. Ünlü bilim adamı Herman Boerhaave'yi görmek için 1716-1717 yıllarında Hollanda'yı ziyaret etti. Sonra Fransa'yı ziyaret etti. Prusya Krallığı ve Brunswick-Lüneburg Seçmenleri'nin desteğini aldı. Demirbaş Karl hala savaşı sürdürüyor, pes etmeyi reddediyordu. Ancak 1718'de gerçekleşen ölümünün ardında barış mümkün olabildi. Nystad Barış Antlaşması imzalandı ama hâlen süren gerginlik yüzünden ancak 1720'de imzalanabildi. Bu anlaşmadan dolayı senato Petro’ya “Büyük” ve “İmparator” sanlarını verdi. İran Seferi Orta Asya, Hazar ve Sibirya bölgelerine araştırma grupları gönderen Petro, 1722’de İran’ın zayıflığından faydalanarak Hazar bölgesine işgale başladı. Hazar Denizi’nin batı ve güney kıyılarını askeri yardım karşılığı İran’dan aldı. Bu sefer sırasında sağlığı bozuldu. Ölümü Petro, 1723 kışında idrar yolu ve mesanesiyle ilgili sorunlar yaşamaya başladı. 1724 yılında ağır bir mesane ve böbrek ameliyatına girdi. Ocak 1725'de üremi'ye yakalandı. Anlatılanlara göre Peter bilinçsizliğe girmeden önce bir kağıt ve kalem istedi ve "Artık hepsini bırak ..." yazan bitmemiş bir not karaladı. 8 Şubat 1725 sabahı öldü. Peter ve Paul Katedrali’ne defnedilmiştir. Otopsisinde mesanesine kangren bulaştığı açıklandı. Kişiliği 'Büyük Petro' olarak bilinen Rus hükümdar, Rönesans ve Reform döneminde yaptığı incelemeler ve deneyler sayesinde Rusya'nın Avrupa'nın gerisinde kalmasını önlemiştir. Sıcak denizlere inme planlarından dolayı daha çok denizcilik ve gemicilikle ilgili incelemeler yapan Petro; şanından öte bir gemide en alt rütbede çalışarak ilginç kişiliğini ön plana çıkarmıştır. Osmanlılar bu yüzden I. Petro'ya 'Deli Petro' lakabını takmıştır fakat söz konusu Prut Savaşı'nda Osmanlı'nın karşısına büyük ve dayanıklı gemilerle gelince Deli Petro'nun adı Büyük Petro olarak anılmaya başlanmıştır.
6
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlılar, Balkanları kan ve kılıçla mı fethettiler?
Halil İnalcık, Osmanlı fetihlerinin kılıçtan ziyade istimâlet (gönül çekme) ismi verilen uzlaştırıcı bir politika ile gerçekleştirildiğini belirtir. İstimâlet, Müslüman olmayan ahalinin çeşitli vaatlerle kazanılması sayesinde Osmanlı hakimiyet sahasının genişletilmesidir. Osmanlı idaresi yaptığı propagandayla İslâm’ın ananevi müsamaha politikası çerçevesinde gayrimüslimlere can ve mal güvenliği ile dinlerinde serbestlik tanıyor ve eski feodal bağlılıklarından kurtarıyordu. Örneğin, Duşanov Zakonik kanunlarına göre köylünün haftada iki gün angarya suretiyle prensin toprağında çalışması gerekiyorken, Osmanlı yönetiminde yılda sadece üç gün tımar sahibi olan sipahinin toprağında çalışma zorunluluğu vardı. Osmanlı idaresini kabul eden gayrimüslimler askerlik hizmeti yerine “cizye” vergisini ödedikleri taktirde hayatları, malları ve dinleri devletin teminatı altına alınırdı. Gazilerin akınlarından kaçarak, kalelere sığınan ahali, Osmanlı hakimiyetinin yerleşmesi ile birlikte düzenli bir devlet idaresinin koruyucu güvenliğine kavuşuyordu. Bunun sonucu olarak birçok yer kendiliğinden Osmanlı hakimiyetini tanımaktaydı. (Fatih döneminde Mora ve Sırp halkları, Osmanlı padişahını, kendilerini despotlardan kurtarması için çağırmışlardı). O zaman gaza sahası, bu bölgelerin ilerisi olmaktaydı. Balkanlar’daki Osmanlı fetihleri büyük ölçüde bu şekilde gerçekleşmiştir. Osmanlılar’ın, Balkanlar’da kılıç ve ateşle yerleştikleri iddiası artık bilimsel yayınlarda yer almamaktadır. Osmanlılar gayrimüslim halkın yanısıra, Ortodoks kilisesini ve manastırlarını da himaye ederek, vergilerden muaf tuttular ve onların dinî vakıflarına dokunmadılar. Osmanlılar feodal yerli askerî sınıfın imtiyazlarını ve feodal haklarını kaldırmakla beraber, onları kendi askerî sistemleri içine almışlardı. Böylece köylüyü, kiliseyi, şehirli halkı ve askerleri kendi saflarına çektiler. Bu yüzden Osmanlı idaresine direnen mahalli hanedanlar ortadan kaldırıldıktan sonra fethedilen yerlerde hakimiyet kolay kurulmuştur. Osmanlılar’ın bu idare tarzlarını yapılan araştırmalar açıkça ortaya koymaktadır. Bruce W. McGowan’ın Osmanlı idaresinde Sırbistan üzerine yaptığı araştırmalarda, Sırbistan’da nüfus başına (per capita) düşen gıda mahsulünün Avrupalı devletlerin sömürgelerindeki köylülerin elinde kalan gıda mahsulünden çok daha fazla olduğunu ortaya çıkarmıştır. Balkanlar’ın tek bir devlet çatısı altında uzun süre savaşsız bir ortama kavuşması, buralarda ticareti canlandırmış ve şehirleri geliştirmiştir. Michael Palariet’in XIX. yüzyıl Balkan ekonomileri üzerine yaptığı araştırmada Sırbistan’ın bağımsız olmadan önceki dönemde, müstakil devlet olduğu döneme göre daha hızlı büyüdüğü ve kalkındığı ortaya çıkmıştır.
2
dk.
5 Nisan 2022
Orta Çağ Avrupası'nda feodalite nedir?
Feodal sistem, toprak malikliği üzerine dayalı bir yönetim biçimi, bir toplum yapısı ve de bir ekonomik rejimdir. Asıl üretim aracı toprak olup köylüler, bu toprağı kendi tasarruflarında bulundurmaktaydılar. Serfler ise yarı özgür köylüler olup senyöre siyasi ve hukuki açıdan bağımlıydılar. Manorlar ise senyör işletmeleri olup tüm bunlar, feodal sistemin çekirdeğini oluşturmaktadırlar. Sahip olunan topraklar ise fief idi. Köken olarak Merovenj döneminde yaygınlaşmış olan “beneficium” yani askeri hizmet karşılığında yapılan ve geri alınabilen toprak temlikine dayanmaktaydı. Feodalite, manoryal bir temele sahipti. Bunun sebepleri de ticarete, piyasa ilişkilerine ve para ekonomisine dayanmasıdır. Manor, aslında bir düzen oluşturmuş köydür ve tepesinde manor lordu denen bir senyör bulunurdu. Köylüler de elde ettikleri ürünlerin bir kısmını senyörlere verirlerdi. Bu sistem içerisinde senyörlerin ilk görevi, emri altındaki kişilerin geçimlerini sağlamaktı. Buna örnek olarak Fransa’da IX. yüzyılın sonundan itibaren rençperlere meskûn bir toprak parçasının verilmiş olması gösterilebilir.
Feodal sistemin iki temel unsuru vardı: Bunlar, toprak ve kişisel ilişkilerdir. Kişisel ilişkiler, soyluların korunması ilkesine dayanmaktaydı. Vassal, senyöre saygı ve sadakat yemini ederdi. Buna karşılık olarak senyör, vassalını korumakla görevliydi. Ayrıca kişisel ilişkiler bağlamında her ikisi de birbirine karşı sorumluydu. Lord, vassalı koruyacak, adaleti sağlayacak, toprağını işletecek, sorunları çözecek ve vassalın ölümü durumunda mirasın bölüşülmesini sağlayacaktı. Vassallar ise lorda hizmet edecek ve vergi ödeyecekti.
Zaten Orta Çağ Avrupa’sının genel toplumsal yapısı içerisinde dua edenler (oratores) rahipler; savaşanlar (belatores) savaşçılar ve çalışanlar (laboratores) yani köylüler ve de zanaatkârlar bulunmaktadır. Yani bu sınıfsal ayrışmalar, Avrupa’daki feodal sistemin genel çerçevesini çizmekteydi. Feodalizm, neredeyse her yerde farklı şekilde karşılaştığımız bir kavram olup Orta Çağ’da da bir yerden diğerine derken yayılan bir hastalık virüsü gibi olmuştur. Sonradan da kaybolmuştur denilir. Ancak gerçekten kaybolmuş mudur yoksa şekil mi değiştirmiştir? Tartışılır.. Bu nedenle Ortaçağ siyasi ilişkilerinin açıklanmasında Feodalizm kavramı, yetersiz kalınca onun yerine “Lordluk” terimi kullanılmaya başlanmıştır. İngiliz feodalizmi İngiliz Orta Çağ devletinin güçlülüğünün nedeni, Fransız feodalizmi ise Fransız Orta Çağ devletinin güçsüzlüğünün nedeni olarak açıklanmıştır. Fransa, Orta Çağ boyunca güçsüz bir merkezi yapıya sahip olduğu için feodalizmi kendine göre İngiltere ise güçlü bir merkezi yapıya sahip olduğu için kendine göre geliştirmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki; feodal yapı, zaten merkezi yapı güçsüz olduğu için ortaya çıkmıştı.
2
dk.
22 Mart 2022
Nazi Almanyası'nda açılan ilk toplama kampı hangisidir?
Toplama kampı, düşman olarak görülen bir topluluğun, genelde çok kötü koşullarda toplatılıp tutsak edilmesi amacıyla yapılan büyük kapalı yerlerdir. Bu grup politik muhaliflerden, düşman bir devletin vatandaşlarından, belirli etnik veya dini gruplardan, kritik bir çatışma alanında yaşayan sivillerden veya başka insan gruplarından oluşabilir. İnsanların tutuklanması genel sebeplere bağlıdır ve hukuki bir sürecin veya gereğince bir yargılamanın sonucunda gerçekleşmez. Nazi Almanyası'nda açılan ilk toplama kampı Dachau toplama kampıdır. Dachau, Almanya'nın güneyinde bulunan Bavyera eyaletine bağlı Münih'in yaklaşık 16 km (9,9 mil) kuzeybatısında yer alan bölgede, terk edilmiş bir barut ve mühimmat fabrikası arazisinde açıldı. Dönemin Münih Polis Şefi Heinrich Himmler, terk edilmiş olan bu binaların gözaltına alınan tutsaklar ve mahkûmlar için kullanılıp kullanılamayacağını görmek için gezdi ve bu alanda bir toplama kampının kurulmasını emretti. Kamp komutanı olarak da Theodor Eicke'yi atadı. Kamp, 22 Mart 1933'te yaklaşık 200 mahkûmun Stadelheim Hapishanesi'nden nakledilmesiyle açıldı. Dachau Toplama Kampı, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi ve Alman Ulusal Halk Partisi'nin koalisyon hükûmeti tarafından kurulan ilk düzenli toplama kampı olmasının yanında, siyasi tutuklular için de ilk toplama kampıdır. Aralarında 23 Türk vatandaşının da bulunduğu 45 bin kişiye mezar olmuştur. Nazilerin Sovyet savaş esirlerine karşı işledikleri suçlar kapsamında çok sayıda kişi burada infaz edildi.
1
dk.
17 Şubat 2022
Kosova'nın bağımsızlık ilanına tepkiler nasıl olmuştur?
ABD, NATO ve AB, Kosova'nın bağımsızlığını tanıma konusunda hemfikirdir. 2008'in Şubat ayının 17'sinde tek taraflı bağımsızlık ilan edildi. Rusya, Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti, Sırbistan, İspanya ve Azerbaycan, bağımsızlığa karşı çıkan devletler olarak karşımıza çıkar. Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan'ın bağımsızlığa karşı çıkma nedeni, Kosova'nın, KKTC için bir örnek olmasıdır. Azerbaycan, Ermeniler tarafından işgal edilen ve (Ermenistan dâhil) tanınmayan "Dağlık Karabağ Cumhuriyeti"ne örnek teşkil edeceği için Kosova'nın bağımsızlığına karşı çıktı. İspanya ise toprakları içinde özerk durumda bulunan Bask Ülkesi ve Katalonya'nın benzer şekilde bağımsızlık ilan etmesinden korktuğu için Kosova'nın bağımsızlığını tanımadı. Rusya'nın mazereti ise tam tersine, batılı devletlerin diğer yeni bağımsız olan ülkeleri (Abhazya, Güney Osetya, KKTC vb.) tanımadıkları için uyguladıkları çifte standart olarak görülür. Rusya devlet başkanı Putin, KKTC'nin 40 yıldır tanınmadığı hâlde batılı devletlerin Kosova'yı hemen bağımsız hâle getirmelerini sağladıkları için batılı devletleri "ikiyüzlü" olarak nitelendirmiş ve "Bundan utanmalısınız..." demiştir. Kosova, 17 Şubat 2008 pazar günü bağımsızlığını ilan etti. Kosova'nın bağımsızlığının Bosna-Hersek sınırları içerisinde bulunan Sırp Cumhuriyeti'nin bağımsızlık taleplerinin artmasına ve Sırbistan içerisinde bulunan Voyvodina özerk bölgesindeki etnik istikrarsızlığın artarak sürmesine yol açması beklenmektedir. Yunanistan ise Kuzey Makedonya bölgesindeki bağımsızlık taleplerinin şiddetlenmesinden endişe etmektedir. KKTC'nin başarılı bir dış politika ile bağımsızlık yolunda önemli bir adım atması da beklenenler arasındadır.
1
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlılar, Rumeli’ye geçtiklerinde Balkanlar’ın siyasî ve sosyal durumu nasıldı?
Osmanlılar, iç işlerini halletmiş olmaları ve düzenli fetih metotları sayesinde, Balkanlar’daki genişlemede fazla zorluk çekmediler. Balkanlar’ın müdafaası için siyasî birliğin veya işbirliğinin olması gerekmekteydi. XIV. yüzyılın son çeyreğinde Balkanlar siyasî bakımdan birlik hâlinde değildi. O devirde Balkanlar, birçok devletçikler ve feodal senyörlükler hâlinde parçalanmış durumdaydı. Aralarındaki rekabet ve çekişmeler Osmanlılar’a karşı birlikte mukavemet etmelerini engellediği gibi, Osmanlı İmparatorluğu’na bir yardımcı ve daha sonra hami olarak nüfuz ve hakimiyetini yayma imkânını verdi. Balkanlar, Stefan Duşan (1331-1355) idaresinde kurulan bir Sırp İmparatorluğu suretiyle birliği kazanır gibi olmuştu. “Sırp ve Rumlar’ın Çarı” ünvanını alan Duşan, Makedonya, Trakya, Teselya ve Epir’i topraklarına kattı. Bulgaristan’ı kendisine bağladı. Sınırlarını Akdeniz’de Korfu, Ege ve Selanik’e kadar uzattı. Sırp Kilisesi’ni yeniden düzenledi. Rumca’yı resmi dil olarak kabul etti. Bizans’da tahsil görmüş memurları idarî işlerde kullanmaya başladı. 1349’da “Duşanov Zakonik” kanunları kabul edildi. Fakat bütün bunlara rağmen 1355’te ölümünden sonra devletin hızlı bir şekilde parçalanmaya başlaması, Osmanlı baskısına dayanamaması, görünüşte kuvvetli olan bu devletin ne kadar kof bir imparatorluk olduğunu ortaya koydu. Halil İnalcık, Sırp İmparatorluğu’nun zayıflamasından sonra Osmanlılar’ın, Balkanlar’da hamilik rolünün başladığını söyler. İki büyük devlet, kuzeyde Macaristan, batıda ve güneyde ise Venedik siyasî parçalanmadan istifade ederek Balkanlar’da yayılma politikası güdüyorlardı. Bu iki devlet siyasî ve askerî hakimiyetle beraber Katolikliği de temsil ediyordu. Bundan dolayı hakimiyetleri Balkanlar’da halk kitleleri tarafından benimsenmedi. Fakat bu iki devletin yaptığı tazyik neticesinde Balkanlar, Katolik olmaya mahkûm gibiydi. Osmanlılar’ın bu devletlere karşı mücadele etmeleri bu tehlikeye bir set çekerek, Balkanlar’da, Ortodoks mezhebinin yaşamasını sağladı. Balkanlar’ın sosyal şartları da Osmanlı yayılışına yardım etti. Bizans’ın siyasî otoritesinin zayıflamasıyla birlikte vilayetlerde bulunan senyörler, malî ve hukukî imtiyazlarla merkeze karşı gittikçe daha bağımsız hâle geldiler. Bu durum onların köylü üzerindeki angarya ve vergileri arttırmalarıyla neticelendi. Osmanlı fethiyle mahalli senyörlükler yerine merkezî ve mutlak bir devlet otoritesi bölgeye yerleşti ve bu tür feodal angaryalar kaldırıldı.
2
dk.
4 Nisan 2022
Orta Çağ’da Cadılar neden kadınlarla özdeşleşti?
Bu konuda özellikle Cadı–Kadın eşleşmesinde aslında antikçağlardan beri süre gelen batıl inançların büyük etkisi vardır. Eskiden beri kadınlar, yaşanılan tüm felaketlerin sebebi ve Tanrı’nın laneti olarak görülmekteydi. Hatta tüm olumsuzluklar, kendini şeytana adayan cadıların bir işareti olarak kabul edilmekteydi. Bu noktada büyü ve kadın da birbiriyle özdeşleşmiş olup bunun temelini oluşturmuştu. Bu da o dönemlerde kötülüklerden ve hastalıklardan arınmak için ak büyü ile bitkilerin şifasına başvuran kadınların yakılması gibi çok üzücü olan kanlı olaylara zemin hazırlamıştır. Yani büyü ve kadın, batıl inançların bir bütünü olarak görülmekteydi.
“Malleus Maleficarum” adlı eser, Engizisyon döneminde cadı avcılarına yol göstermeyi amaçlamaktaydı. Bu eserdeki tüm soru ve cevaplar ile şeytan ve kadın birlikteliği ve dönemin kadın düşmanlığı yansıtılmaktadır. Şöyle ki; kadınları düşündüğümüzde ilk akla gelen neden böyle bir hainliğin erkekten çok daha kırılgan bir cinsiyette arandığı ve özellikle batıl inanç ve büyücülük konusunda kadınların seçildiğidir. Tüm bunların sebebi, kadınların zayıf varlıklar olarak görülmeleridir. Yaratılış olarak sahip oldukları farklılıklar, onların zayıflığı olarak kabul edilmiştir. Çünkü genel anlamda toplum, eril bir yapıdadır.
Kutsal Kitap İncil de bile “Efsuncu kadını yaşatmayacaksın” ya da Timotheus’a I.Mektup’ta yer alan “Kadın, kesinlikle birine bağımlı olarak sessizce öğrensin. Kadının öğretmesine ya da erkeğe egemen olmasına izin vermem. Kadın, sessiz kalmalıdır. Çünkü önce Adem yaratıldı, sonra Havva. Üstelik Adem kandırılmadı; ama kadın, kandırılarak suç işledi” tarzındaki ifadeler, kadının toplumdaki yerine ve acizliğine kanıt olarak görülmüştür. Cadı avı olarak adlandırılan dönemlerde XI.-XVIII. yüzyıllar arasında pek çok kadın, bu yüzden mahkûm edilmiştir. Orta Çağ’daki Cadı Avı süreci de çok sayıda yoksul ve savunmasız kadınının şeytanın kölesi olarak ölüme yürümesine neden olmuştur.
1
dk.
27 Şubat 2022
Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski kimdir?
Ukrayna Anayasası'nın 102. maddesine göre, Ukrayna Cumhurbaşkanı devlet başkanı, devlet egemenliği, Ukrayna'nın toprak bütünlüğü, Ukrayna Anayasası'na uyulması, insan ve sivil haklar ve özgürlüklerin garantisidir. Ukrayna Anayasası ve Ukrayna yasalarına dayanarak ve bunlara göre, Cumhurbaşkanı Ukrayna topraklarını bağlayıcı kararlar ve emirler çıkarır. 2019 Ukrayna cumhurbaşkanlığı seçimi sonucunda Volodımır Zelenskyi, 20 Mayıs 2019'dan beri Ukrayna'nın başkanıdır. Ukrayna Cumhurbaşkanı, senarist, oyuncu ve yönetmendir. Aday olduğu 2019 Ukrayna cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kaldı ve kazandı. Adaylığını açıkladığı 31 Aralık 2018'den altı ay öncesinde yapılan anketlerde bile adı ilk sıralarda geçiyordu. Zelenski 2015'te Halkın Hizmetkârı adlı televizyon dizisinde Ukrayna cumhurbaşkanını canlandırdı. Halkın Hizmetkârı partisi ise Mart 2018'de dizinin yapımcı şirketi Kvartal 95 tarafından kuruldu. Zelenski, 25 Ocak 1978'de Yahudi bir ailede doğdu. Babası Oleksandr Zelenski Kriviy Rig Ekonomi Enstitüsü'nde profesör olarak çalışırken annesi Rimma Zelenska mühendistir. Liseye başlamadan önce babasının işi nedeniyle dört yıl Moğolistan'ın Erdenet şehrinde yaşadı. Kiev Ulusal Ekonomi Üniversitesi'nin Kriviy Rig kampüsünde hukuk eğitimi aldı ancak profesyonel olarak bu alanda çalışmadı. Zelenski, 2015'te Halkın Hizmetkârı adlı televizyon dizisinde Ukrayna cumhurbaşkanını canlandırdı. Dizide canlandırdığı karakter, bir viral videoda yolsuzluk karşıtı açıklamalar yaptıktan sonra cumhurbaşkanlığı seçimini kazanan otuzlu yaşlarında bir lise tarih öğretmeniydi. Zelenski, 2013-2014 Yevromaydan hareketini, Donbass Savaşı sırasında da Ukrayna Ordusu'nu destekledi. Ağustos 2014'te Ukrayna Kültür Bakanlığı'nın Rus sanatçıların ülkeye girişini yasaklama kararına karşı çıktı. 2018'de başrolünde yer aldığı romantik komedi filmi Love in the Big City 2 ülkede yasaklandı. Halkın Hizmetkârı partisi Mart 2018'de aynı adlı dizinin yapımcı şirketi Kvartal 95 çalışanları tarafından kuruldu. Zelenski, Mart 2019'da Der Spiegel'e verdiği röportajda siyasetçilere olan güveni yeniden tesis etmek için siyasete girdiğini, "profesyonel, düzgün insanları yönetime getirmek" ve "siyaset kurumunun havasını olabildiğince değiştirmek" istediğini söyledi. Zelenski, 31 Aralık 2018'de 2019 Ukrayna cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olduğunu açıkladı. Adaylık açıklamasından altı ay öncesinde yapılan anketlerde bile Zelenski'nin adı ilk sıralarda geçiyordu. Kampanya dönemi boyunca Kvartal 95 ile gösterilere devam etti. Seçilmesi durumunda bir dönem başkanlık yapacağını açıkladı.
2
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlıların böylesine güçlü olduğu Balkanlardaki gerilemesi ne zaman başladı?
Türklerin Avrupa’daki hâkimiyetinin çözülüşü ise hiç şüphesiz ki, II. Viyana Kuşatması sonrasında başlamıştır. Hıristiyanların çoğunlukta olduğu vilayetler kaybedilmiş, ondan sonra da 1774 ve 1783’ten itibaren imparatorluğun Müslüman ve Türk eyaletleri elden çıkmıştır. Nihayet 19. asrın sonundan itibaren, özellikle Rumeli’deki vatan topraklarının kaybıyla, Türk İmparatorluğu'nun parçalanması süreci başlamış, bu durum gittikçe belirginleşmiştir. Osmanlı'nın Balkanlar'daki mutlak üstünlüğünün sarsıldığı asıl tarihsel eşik, 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması başarısızlığıdır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa önderliğindeki ordunun Viyana önlerinde aldığı bu ağır yenilgi, Avrupa'da "Türklerin yenilemez olduğu" algısını yıktı. Bu durum, Avrupalı devletlerin bir araya gelerek "Kutsal İttifak"ı kurmalarına ve Osmanlı'yı Balkanlar'dan tamamen atmak için topyekûn bir karşı saldırı başlatmalarına zemin hazırladı. 16 yıl süren uzun savaşların ardından 1699 yılında imzalanan Karlofça Antlaşması, Osmanlı tarihinin ilk büyük toprak kaybını simgeler. Bu antlaşma ile Macaristan’ın büyük bir bölümü ve Erdel gibi stratejik noktalar kaybedildi. Karlofça, Osmanlı’nın artık taarruz eden değil, savunma yapan bir güç haline geldiğinin resmi belgesiydi. Balkanlar üzerindeki psikolojik ve askeri kontrol bu tarihten itibaren geri dönülemez bir şekilde zayıflamaya başladı. Osmanlı'nın Balkanlar'daki gerilemesi sadece dış askeri baskılarla değil, içten gelen milliyetçilik dalgalarıyla da hızlandı. 1789 Fransız İhtilali'nin yaydığı milliyetçilik fikirleri, Balkanlar'daki Hristiyan tebaayı derinden etkiledi. 1804'teki Sırp İsyanı ve ardından 1821'deki Yunan İsyanı, merkezi otoritenin bölge üzerindeki hakimiyetini ciddi şekilde sarstı. Bu isyanlar sonucunda kurulan bağımsız veya özerk yapılar, Osmanlı’nın bölgedeki varlığını sadece askeri bir işgale dönüştürdü ve toplumsal bağları kopardı. Gerileme sürecinin artık bir "dağılma" evresine girdiği dönem, tarihimizde 93 Harbi olarak bilinen büyük savaştır. Bu savaşın sonunda imzalanan Berlin Antlaşması ile Sırbistan, Karadağ ve Romanya tam bağımsızlıklarını kazandı, Bulgaristan ise özerk bir prenslik haline geldi. Bu tarihten sonra Osmanlı'nın Balkanlar'daki varlığı, sadece 1912 Balkan Savaşları ile tamamen sona erecek olan dar bir şeride hapsoldu.
2
dk.
29 Haziran 2021
Altın Orda Devleti'ni Türk devleti olarak nitelendirmek doğru mudur?
Altın Orda doğrudan doğruya Cengiz Han sülalesinin Doğu Avrupa’ya ve Rusya’ya, bir bakıma bugün Rusların, Ukraynalıların ve Kırım’ın bulunduğu bölgeye hediye ettiği bir alt devlet ve medeniyet dönemidir. Tatar ismini benimseyen Kıpçak Türklerinin devleti olan bu yapı, aynı zamanda Doğu Avrupa’nın da son Türk imparatorluğudur. Zirvede olduğu dönemde Kazakistan ve Sibirya gibi Asya ülkelerine de taşan devlet, zaman zaman Balkanların büyük kısmı ile Polonya’ya kadar da yayılmıştır. Kiev Rusya’sının 1240 yılında Batu Han tarafından alınmasıyla kuruluşu tamamlanan bu devletin başkenti, Volga üzerinde bulunan Saray şehridir. Altın Orda’nın içinde Kıpçaklar ağırlıklıdır. Kançılaryada tamamıyla Uygur kâtipler kullanılmaktadır ve terimler tamamıyla Türkçedir. Moğolca kelimeler istisnaidir, “Saray” gibi bina veya Yamçik gibi vergi adları Moğolcadır. Altın Orda Devleti diğer vassallar gibi Karakurum’daki Büyük Han’a tabidir. Tabiatıyla burada çok önemli bir sorun vardır, Altın Orda’nın kurucuları ve savaşçıları içinde Moğol Tatarlar azınlıkta oldukları için öbürkülerin arasında erimektedirler. Altın Orda’ya bilhassa Memluklar sayesinde İslam propagandası ve misyonerliği girdiği için başta Batu Han bu akıma kayıtsız kalmamış ve îlhanlılardan daha çabuk, daha önce hızla İslamlaşmışlardır, bu sırada Moğol unsur da giderek kaybolmuş, erimiştir. Batu Han’ın küçük kardeşi Berke Han’ın Müslümanlığı kabul etmesiyle Altın Orda tam manasıyla bir Türk-İslam devleti haline gelmiştir. Fakat burada artık Altın Orda’nın Moğol olmadığını da belirtmek zorundayız. Birtakım klasik Rusya tarihçileri “Mogalska-Tatarska İga” boyunduruğu diyorlar. Peki Moğol ile Tatar’ı neden ayırıyorlar ve Tatar unvanını neden bütün Kıpçaklara ad diye vermiyorlar? Burada sadece onların historik, filolojik bilgisizliğinden daha çok bizatihi o zamanki Kıpçak kabilelerin de bu ismi benimsemelerinin bir rolü vardır. Yani pek içinde olmadıkları bir kimliği sahiplenmişlerdir. Nitekim benzer bir vaka da Emir Timur’un Cengiz Han soyuna akrabalık merakı yüzünden Hind’de yaşanmıştır. Bunlar kendilerinde o mirası gördükçe halk da onlara “Moğol” veya “Mugal” yakıştırması yapmıştır. Sonraki Ingiliz idaresinin bu unvanı (Mugal) kullanışında gerçekten emperyalist asimilasyon politikası mı rol oynuyor, yoksa doğrudan doğruya mahalli kullanıma itaat mi ediliyor (çünkü İngilizlerin öyle bir gelenekleri vardır) tartışılır. Her halükârda Hind hükümdarlarına, Babür Devleti’ne ve o kurulan teşkilata Moğol demek ne kadar manasızsa, benzer bir şeyi Altın Orda’ya hamletmek de pek anlamlı sayılmamalıdır.
2
dk.
bottom of page
















.png)