top of page

Avrupa Kıtası

İkinci Dünya Savaşı'na ait renklendirilmiş 30 etkileyici fotoğraf

16 Nisan 2024

İkinci Dünya Savaşı'na ait renklendirilmiş 30 etkileyici fotoğraf

İkinci Dünya Savaşı koleksiyonundan çarpıcı renkli fotoğraflarla tarihi daha önce hiç olmadığı gibi deneyimleyin. Bu fotoğraflar, savaşın ön saflarından günlük hayata kadar modern tarihin en sansasyonel dönemlerinden birini canlı bir şekilde tasvir ediyor. O halde zamanda geriye gitmeye ve savaşı yeni bir ışık altında görmeye hazırlanın. Bir İngiliz askeri İngiltere'de bir sahilde nöbet tutuyor, 1941. Maori askerleri Kral II. George'un ziyareti sırasında Haka gösterisi yapıyor. Helwan, Mısır, 1941. Amerikan askeri David Kenyon Webster, Hollanda'nın Eindhoven kentinin yerel halkıyla birlikte poz veriyor, 1944. Bir Sovyet savaş esirinin 1944'te üç kurşun darbesine sahip SN-42 vücut zırhı giydiği fotoğrafı. Kazablanka Konferansı'ndan kısa bir süre sonra Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill ve Amerikan Başkan Franklin D. Roosevelt. Marakeş, Fas, 1943. Mısır çölünde pipo içen bir Yeni Zelanda askeri, 1942. Paraşütçüler İngiltere'nin Cheshire kentindeki RAF Ringway'de eğitim görüyor, 1942. Winston Churchill, Tommy silahıyla poz veriyor, 1940. Kaskında kurşun deliği olan bir ABD Deniz Kuvvetleri fotoğraf için poz veriyor. Betio Adası, 1943. Sekizinci Yol Ordusu askeri yemek yiyor. Shaanxi eyaleti, Çin, 1944. 101'inci Hava İndirme Tümeni'nden Lewis Nixon, yoğun geçen alkollü bir gecenin ardından biraz şarap almaya uzanıyor, 1945. İngiliz Albay Hubert Zemke, P-47 Thunderbolt'unun kokpitindeyken. Birleşik Krallık, 1944. Mohawk'larla birlikte ABD 17. Hava Paraşütçüleri Ren Nehri'ni geçmeden önce brifing alıyor. Er LC Byrd, 50 kalibrelik bir M4 Sherman'ı yönetiyor. Nancy, Fransa, 1944. Amerikan askerleri, 'Meşale' Operasyonu sırasında Cezayir'deki Oran sahillerine doğru ilerliyor, 1942. İtalyan partizan Prosperina Vallet, Valle d'Aosta dağlarında, 1944. İtalyan partizan Stefano Candela, Piedmont, İtalya, 1944. Buna-Gona Muharebesi sırasında bir ABD askeri dinleniyor. Papua Yeni Gine, 1943. Thompson hafif makineli tüfekle eğitim gören ABD Ordusu askerleri, Gürcistan, 1943. Hollandalı direniş savaşçıları, Breda'nın 1944'te Polonya 1. Zırhlı Tümeni tarafından kurtarılmasını kutluyor. Onbaşı Charles “Chuck” Lindberg, Iwo Jima Muharebesi sırasında, 1945. İngiliz askerleri Mısır çölünde 6 librelik bir topçu silahını çalıştırıyor, 1942. ABD 1. Piyade Tümeni, Haziran 1944'te İngiltere'nin Weymouth kentinden Normandiya'daki Omaha Plajı'na doğru yola çıktı. Bir Amerikan askeri, izci köpeğiyle poz veriyor, Guam, 1944. Noel Baba, Londra'daki Regent Caddesi'nde hediyeler taşıyor, 1940. Bir Alman mülteci, Almanya'nın Köln kentinin harabelerinde oturuyor, 1945. ABD kuvvetlerinin 1945'te şehri Japonlardan geri almasının ardından Manila, Filipinler'den uçakla getirilen yaralı Amerikan askerleri. Bir bomba ekibi, üzerinde "Mutlu Noeller" yazan bir bombayla poz veriyor. ABD Ordusu askerleri, İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda Avrupa'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne dönüyor. Ağustos 1945. Eylül 1941'de Rukajärvi'de bir Fin askeri.

2

dk.

Kraliçe I. Elizabeth'i makyajı mı öldürdü?

4 Haziran 2023

Kraliçe I. Elizabeth'i makyajı mı öldürdü?

Kraliçe I. Elizabeth, Avrupa tarihinin en ünlü hükümdarlarından biridir. Kraliçe, İspanyolların ülkeyi neredeyse fethettiği 1588 Armada krizi sırasında İspanya'ya karşı İngiliz direnişine öncülük etti. Son zamanlarda kraliçe hakkında sayısız kitap ve birçok film çekiliyor. Ancak I. Elizabeth hakkında daha az bilinen gerçeklerden biri, ölümünün güzellik tutkusundan kaynaklanmış olabileceğidir. Burada makyajının I. Elizabeth'i öldürüp öldürmediğini inceliyoruz. Elizabeth Tudor, 1533 yılında Kral VIII. Henry ve Anne Boleyn'in birlikteliğinden dünyaya geldi. Babasının karmaşık evlilik hayatı göz önüne alındığında, İngiliz tahtına veliahtlık sırasındaki yeri hiçbir zaman net değildi. Yine de, küçük üvey kardeşi Kral VI. Edward'ın 1553'te ve büyük üvey kız kardeşi Kraliçe I. Mary'nin 1558'de erken ölümü, onu Henry'nin hayatta kalan tek meşru çocuğu olarak bıraktı ve Elizabeth'in kraliçe olmasının yolunu açtı. Kraliçe 1603'e kadar 45 yıl hüküm sürdü ve bu onu İngiltere'nin en uzun süre hüküm süren hükümdarlarından biri yaptı. Elizabeth, nadiren kesin kararlar veren ve yalnızca hükümetin bütçelerini dengelemekle ilgileniyor gibi görünen, önyargılı bir birey olmasına rağmen, hükümdarlığı İngiltere'nin imparatorluğa yükselişine başladığı kraliçe olarak İngiliz milliyetçi tarih yazımında muazzam bir konum kazandı. İlk büyük koloniler İrlanda ve Kuzey Amerika'da denendi ve denizaşırı keşif seferleri yapıldı. Yurtdışında İngiltere, 1585 ile 1604 yılları arasında İspanyol İmparatorluğu'nun gücüyle karşı karşıya kaldı ve kıta genelinde Protestan davasını yönetti. Ülkesinde ise İngiliz Rönesansının devleri Shakespeare, Edmund Spenser ve Philip Sidney, Elizabeth'in sarayındaki figürler tarafından himaye edildi. Kraliçe Elizabeth'in Kibri 69 yaşına kadar yaşayan, on altıncı yüzyıl standartlarına göre ortalamanın üzerinde bir yaşam süresine sahip olan bir hükümdarın ölümünde herhangi bir ihmal olduğunu öne sürmenin uygunsuz olduğu düşünülebilir. İlk olarak, Elizabeth'in makyaja olan hayranlığını ve sonsuza kadar genç görünmeye çalışmasını inceleyelim. Elizabeth hiç evlenmedi ve "Bakire Kraliçe" olarak tanındı. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Virginia Eyaleti'ne bu sebeple onun adı verildi. Elizabeth, bu imajına uygun olarak, yaşlandıkça genç görünümünü korumaya çalıştı. Yıllar geçtikçe cildinin beyaz, dudaklarının kırmızı görünmesi için giderek daha fazla miktarda makyaj yapmaya başladı. Bu durum yaşlandıkça giderek zirveye ulaştı. Öyle ki, 1603'te öldüğünde, yüzünde bir santim kadar kalın bir makyaj tabakası olduğu söylendi. 16. Yüzyıl Makyajı Ölümcül Oldu Modern zamanlarda bu tek başına kişinin ölümüne pek neden olmaz. Yine de, erken modern Avrupa'da, Rönesans İtalya'sında geliştirilen ve 16. yüzyılda tüm kıtada moda olan kozmetiklerin çoğu zararlı ya da düpedüz tehlikeliydi. Örneğin, cildini aydınlatmak için kullandığı beyaz toz halindeki madde, ağır miktarda kurşun içeren bir madde olan 'Venedik ceruse' olarak biliniyordu. Bilindiği üzere kurşuna maruz kalma, zamanla feci sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Bu yeterince kötü değilmiş gibi, 16. yüzyılda ruj yapımında dudaklara kırmızımsı bir renk veren zinober maddesi kullanıldı. Zinober de zehirlidir ve esasen bir cıva sülfür mineralidir. Cıva zehirlenmesi, fiziksel ve nörolojik olarak çok geniş bir yelpazede sağlık sorunları yaratır. Dahası, kurşun ve cıva, Elizabeth'in 1580'ler ve 1590'larda yüzünü ve dudaklarını giderek daha fazla kapladığı farklı kozmetiklerde en yaygın iki toksik maddeydi. Arsenik gibi diğer zehirli maddeler erken modern makyajda kullanıldı. Kraliçe Elizabeth'in Makyajı onu öldürdü mü? Elizabeth'in güzellik tutkusunun ölümcül olduğu belirledikten sonra, onun kurşun veya cıva zehirlenmesinden öldüğüne dair açık bir kanıt olup olmadığını sormalıyız. Cevap belirsiz. Kraliçenin 1590'ların sonlarında ve 1600'lerin başlarında psikolojik durumu genellikle aşırı derecede düzensizdi. Bu durum makyaj malzemelerinden zehirlenme ile ilgili sorunlara işaret ediyor olabilir. Ama bunu bilmek kolay değildir. Elizabeth'in bu yıllarda psikolojik olarak zor birim durumda olması için yeterli nedeni vardı, özellikle İrlanda'daki büyük bir isyan, İspanya ile bir savaş ve eski saray gözdelerinden biri olan Essex'in ikinci Kontu Robert Devereux tarafından yapılan darbe girişimi. Dahası 1590'larda hayatı boyunca tanıdığı birçok kişinin ölümü, onu 1600'lerin başlarında izole edilmiş ve giderek daha fazla depresyona sokmuştu. Elizabeth, 24 Mart 1603'te Richmond Sarayı'nda öldüğünde otopsi yapılmadı. Günlerdir yatalaktı, ancak yaşı göz önüne alındığında, herhangi bir cinayetten şüphelenilmedi ve sonuç olarak hiçbir soruşturma yapılmadı. Dahası yetkililer, İskoçya Kralı VI. James'in Londra'ya gelmesinin beklediği süreçte I. Elizabeth'in naaşı günlerce yatağında bekletildi. Bütün bunlar, tarihçilerin onun ölüm nedeni hakkında spekülasyon yapmasına neden oldu. Önemli bir kaynak bu ölümün Kraliçenin 1558'den beri 45 yıl boyunca taç giyme yüzüğünü çıkarmayı reddetmesinin neden olduğu ciddi bir enfeksiyon sebebiyle olduğunu söylemektedir. Ek olarak, olası kanser, streptokok ve zatürre belirtileri vardı. Elizabeth'in makyajının onu öldürüp öldürmediğini belirlemek nihayetinde imkansızdır, ancak yıllar içinde ona önemli ölçüde zarar vermiş olduğuna şüphe yoktur.

3

dk.

Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları

20 Nisan 2022

Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları

Bütün ressamlar eziyetli, acı ve zor bir hayat yaşamadı. Ancak en meşhur sanatçıların bunalımlı bir yaşam sürdüğü ve birçoğunun mutlu sonla biten bir hayatının olmadığı bilinir. Buna en iyi örnek ise Hollandalı ressam Rembrandt’ın zirvede olan sanat hayatının birden bire yerle bir olması ve sefil bir halde ölmesidir. Kimi büyük sanatçılar suikasta kurban gitti, kimi (Van Gogh gibi) kendi uzuvlarını kesti. Kimi türlü ailevi sıkıntılar çekerken kimi sıra dışı eğilimlere sahipti. Bu yazıda belli başlı sanatçıların sıra dışı hikayelerine değineceğiz. Okullarda hocaların anlatmak istemedikleri sanatçıların hayatlarından birer parça olan bu hikayelerin es geçildiği bölümleri şimdi okuyacak ve kesinlikle sanata aynı gözle bakamayacaksınız. 1. Leonardo Da Vinci – İtalyan Maymun iştahlı Da Vinci. Rönesansın en büyük sanatçılarından biri olarak kabul edilse de geriye 20’den az resim ve yarım kalmış heykeller bıraktı. İlgisini çabuk kaybeder, bir projeden diğerine atlar ve genelde de pek çoğunu bitirmezdi. Ondan geriye kalan en büyük eser 13 bin sayfadan oluşan eskiz defteridir. Gayrimeşru bir çocuk, eşcinsel eğilime sahip ve bu nedenle Mona Lisa başta olmak üzere her kadın figürünü biraz erkeğe benzeten usta sanatçıdır. 2. Michelangelo Buonarroti – İtalyan Fevri ve patlayıcı eğilimlere sahip Rönesansın en büyük sanatçısı. Onu kızdırmanın en kolay yolu ise ona ressam demekti; kendisini heykeltraş sayar ve mektuplarını dahi ‘Michelangelo Buonarroti, Heykeltraş’ diye imzalardı. Oysa kendisini ressam olarak kabul etmeyen biri için Rönesansın en başarılı resim örneklerini de vermişti. Sistine Şapeli fresklerini yaparken alçıları karıştıran ve boyaları hazırlayan asistanları olmuştu ancak bu asistanları çok sık değişirdi. Çünkü Michelangelo’nun yıkanmak gibi derdi yoktu. Banyo yapmanın sağlığa zararlı olduğuna inanırdı ve yanında çalışanları vücut kokusuyla kaçırırdı. 3. Caravaggio – İtalyan En kavgacı sanatçılardan biri idi. Bir kavgadan diğerine girer, tutuklanır ve sonunda hamileri tarafından kurtarılırdı. Barok sanatın en iyi örneklerini vermiş olan Caravaggio ne yazık ki girdiği kavganın birinden katil olarak çıktı. Bıcaklayarak öldürdüğü adamı oracıkta bırakarak kaçmış ve onu yakalaması için başına ödül konmuştu. Bu nedenle resimlerinde şiddet önemli bir rol aldı. 4. Edgar Degas – Fransız Empresyonist tarzda resimler yapan Degas bu akım içinde kendi tarzını yakalamış usta bir isimdi. Ancak o yalnızlığı seven biriydi. Ömrü boyunca pek kız arkadaşı olmadığı gibi hiç evlenmedi. Hatta bu durum üzerine küçük bir açıklaması olan Degas ‘’Neden bir karım olmasını isteyeyim ki? Stüdyoda yorucu bir günün sonunda orada birisinin olup ‘güzel bir resim, canım.’ dediğini hayal edin hele.’’ demişti. Zaten onun dekolte giymiş bir kadına dahi bakamadığı bilinmektedir. 5. Paul Cezanne – Fransız Arkadaşları tarafından hoşgörülen tavırları son derece iticiydi. Suratsız ve öfkeli hem de ortamda espiri yapılıyorsa bağırıp çağırıp giden biriydi. ‘Espiri canımı çıkarıyor.’ onun en çok kullandığı cümleydi. Hödüğün biri olsa da post-empresyonist tarzda sanatsal değeri olan bir çok eser ortaya koyabildi. Bazen yavaşça ve acı çekerek çalışıyor, bazen tuvallerindeki tüm boyayı kazıyıp baştan başlıyordu; bazen öfkesi patlak veriyor ve tuvallerine palet bıçağıyla saldırıyordu. Ancak o yapmış olduğu resimlerle pek çok sanatçıyı etkiledi; Picasso onun için ‘hepimizin babası’ diyecekti. 6. Henri Rousseau – Fransız Kendi kendisini yetiştirmiş bir ressam, yeteneğiyle herkesi şaşırtan biriydi. Ki resim yapmaya 40 yaşında başladı. Naif tarzda eserler ortaya koysa da Kübizm ve Sürrealizm gibi akımları etkiledi. Kendisi ne kadar naif biri olsa da sicilinde hırsızlık ve banka dolandırmak vardır. 7. Vincent Van Gogh – Hollandalı ‘’Resimlerimin satmaması konusunda bir şey yapamam. Gene de bir gün gelecek, insanlar onların boya parasından fazlasına değdiğini anlayacak.’’ diyen sanatçı hayattayken yalnızca 1 eserini sattı (o da kardeşi Theo sayesinde) ve eserleri hiç kıymet görmedi. Ama o ileri görüşlüymüş ki, bugün onun eserlerinin kopyasının kopyası dahi milyonlar ediyor. Sanat hayatı oldukça zor olan Van Gogh deliliğinin aşırı dönemlerinde doğrudan tüpten boya yediği ve kulağını kestiği bilinir. 8. Gustav Klimt – Avusturyalı Altınyaldızlara boyanmış resimleri kesinlikle ona hastır. Kendi tarzını yaratan usta isim Avusturya dışına seyahat etmekten hoşlanmazdı ve elinden geldiğince bu durumdan da kaçardı. Seyahat korkusu olan Klimt, tren istasyonlarıyla başa çıkmaya hiç alışık değildi ve arkadaşları onu aktarma yapacağı trene kadar eşlik etmeseler asla binemezdi. 9. Edvard Munch – Norveçli Ekspresyonist tarzda resimler yapan sanatçı, ömrü boyunca kimsenin evinin ikinci katına girmesine izin vermedi. Ölümünden sonra burası açılınca zeminden tavana doğru istiflenmiş halde 1.008 resim, 4.443 çizim, 15.391 baskı, 378 litografi, 188 oyma baskı, 148 ağaç baskı, 143 litografik taş, 155 bakır plaka, sayısız fotoğraf ve tüm günlükleri oradaydı. 10. Picasso Abartılı, adeta büyükten büyük bir isim... Tutarsız ve sonu gelmez sevgi seliyle dolu bir yaşam. Kübizmin çığır açmış ismi, 1911 yılında Mona Lisa tablosunun çalınmasında bir bağlantısı vardı. Ayrıca gerçek bir pasaklı idi. Kağıt, makbuz, tuval, boş şişe ve ekmek kabuğundan oluşan yüksek yığınlar arasında çalışır ve yaşardı. Köpekler, kediler, fareler ve hatta küçük bir maymundan oluşan bir de koleksiyonu vardı.

3

dk.

Orta Çağ’da Cadılar neden kadınlarla özdeşleşti?

4 Nisan 2022

Orta Çağ’da Cadılar neden kadınlarla özdeşleşti?

Bu konuda özellikle Cadı–Kadın eşleşmesinde aslında antikçağlardan beri süre gelen batıl inançların büyük etkisi vardır. Eskiden beri kadınlar, yaşanılan tüm felaketlerin sebebi ve Tanrı’nın laneti olarak görülmekteydi. Hatta tüm olumsuzluklar, kendini şeytana adayan cadıların bir işareti olarak kabul edilmekteydi. Bu noktada büyü ve kadın da birbiriyle özdeşleşmiş olup bunun temelini oluşturmuştu. Bu da o dönemlerde kötülüklerden ve hastalıklardan arınmak için ak büyü ile bitkilerin şifasına başvuran kadınların yakılması gibi çok üzücü olan kanlı olaylara zemin hazırlamıştır. Yani büyü ve kadın, batıl inançların bir bütünü olarak görülmekteydi. “Malleus Maleficarum” adlı eser, Engizisyon döneminde cadı avcılarına yol göstermeyi amaçlamaktaydı. Bu eserdeki tüm soru ve cevaplar ile şeytan ve kadın birlikteliği ve dönemin kadın düşmanlığı yansıtılmaktadır. Şöyle ki; kadınları düşündüğümüzde ilk akla gelen neden böyle bir hainliğin erkekten çok daha kırılgan bir cinsiyette arandığı ve özellikle batıl inanç ve büyücülük konusunda kadınların seçildiğidir. Tüm bunların sebebi, kadınların zayıf varlıklar olarak görülmeleridir. Yaratılış olarak sahip oldukları farklılıklar, onların zayıflığı olarak kabul edilmiştir. Çünkü genel anlamda toplum, eril bir yapıdadır. Kutsal Kitap İncil de bile “Efsuncu kadını yaşatmayacaksın” ya da Timotheus’a I.Mektup’ta yer alan “Kadın, kesinlikle birine bağımlı olarak sessizce öğrensin. Kadının öğretmesine ya da erkeğe egemen olmasına izin vermem. Kadın, sessiz kalmalıdır. Çünkü önce Adem yaratıldı, sonra Havva. Üstelik Adem kandırılmadı; ama kadın, kandırılarak suç işledi” tarzındaki ifadeler, kadının toplumdaki yerine ve acizliğine kanıt olarak görülmüştür. Cadı avı olarak adlandırılan dönemlerde XI.-XVIII. yüzyıllar arasında pek çok kadın, bu yüzden mahkûm edilmiştir. Orta Çağ’daki Cadı Avı süreci de çok sayıda yoksul ve savunmasız kadınının şeytanın kölesi olarak ölüme yürümesine neden olmuştur.

1

dk.

14 Şubat Sevgililer Günü tarihi nereye dayanır?

14 Şubat 2024

14 Şubat Sevgililer Günü tarihi nereye dayanır?

Şubat ayı ortasının aşk ile ilişkisi antik çağlara dayanmaktadır. Antik Yunan takvimlerinde, ocak ayı ortası ile şubat ayı ortasının arasında kalan zaman Gamelyon ayı olarak adlandırılmıştı ve Zeus ile Hera'nın kutsal evliliğine adanmıştı. 1712 yılına ait İsveç almanağında 14 Şubat Valentine olarak belirtilmiş. Antik Roma'da 15 Şubat, bereket tanrısı Lupercus'un onuruna, Lupercalia Günü olarak kutlanmaktaydı. Bu günde, Lupercus'un din adamları tanrıya keçi kurban ederlerdi. Daha sonra kafalarının üstüne koydukları bir parça keçi derisi ile Lupercus'u simgeleyerek, Roma sokaklarında koşturup, karşılaştıkları herkese dokunurlardı. Genç kızlar gönüllü olarak ileri atılır ve bereket tanrısının dokunuşundan paylarını almaya çabalarlardı. İnanışa göre bu dokunuş sayesinde doğurganlıkları kolaylaşacaktı. Lupercalia Bayramı'nın arifesi olan 14 Şubat'ta genç erkeklerin genç kızların isimleri yazlı kura çekerek bayram boyunca çift olma alışkanlığı vardı. 469'da Papa bu gayrihristiyan bayramını yasaklayarak sadece kura çekilişine izin verdi. Ancak artık kuralarda kızların değil, azizlerin isimlerini yazılıydı. Romantik aşk ile Valentine arasındaki bağlantı ilk olarak 14. yüzyıla ait kaynaklarda görülmektedir. 1381 tarihli Parlement of Foules adlı kitaba göre, Fransa'da ve İngiltere'da 14 Şubat geleneksel olarak kuşların çiftleşme günü olarak bilinmekteydi. Günün bu özelliğinden dolayı sevgililer birbirlerine güzel sözler yazan notlar vermekteydi ve bu notlarda birbirlerine Valentine diye hitap etmekteydiler. Hristiyan olduğu için öldürülmüş Din Adamı Valentine ile romantik aşk arasındaki ilişkiyi anlatan efsanelerin 14. yüzyılda ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu efsanelerde geçen başlıcaları şöyledir: Valentine, öldürüleceği günden bir gün önce gardiyanın kız kardeşine "Valentine'ninden" imzalı bir aşk notu vermişti. Romalı askerlerin evlenmesinin yasak olduğu dönemlerde gizlice evlenmelerine yardım etmişti.

1

dk.

İnsanlar Tarih Boyunca Neden Pudralı Peruk Takmışlardır?

31 Mart 2023

İnsanlar Tarih Boyunca Neden Pudralı Peruk Takmışlardır?

Pudralı peruk, 18. yüzyıl modasının en iyi bilinen ve çoğu zaman alay konusu olan unsurlarından biriydi. Peki bu tarz nasıl ortaya çıktı? Ve insanlar neden onları taktı? 16. yüzyıl İngiltere'sinde erkekler, kelliği örtmek için ilk perukları takıyorlardı. Peruklar 17. yüzyılda giderek daha popüler hale geldi ve 18. yüzyılda tüm sosyal sınıflardan kadın ve erkekler peruk takmaya başladı. Peruklar genellikle insan saçından yapılırdı. Aynı zamanda yün, at kılı ve hatta keçi kılından da peruk yapıldığı bilinir. İnsanlar perukları şekillendirmek ve onlara daha parlak bir görünüm vermek için pudra kullandılar. Bununla beraber sıcak yaz aylarında peruklardaki saç yağı kokusunu azaltmak ve perukların fazla terlemesini önlemek için de nişasta tozu kullanılırdı. Peki insanlar neden pudralı peruk taktı? Birçoğu için bu sadece bir moda meselesiydi. O zamanlar insanlar, belirgin bir saç çizgisini gençliğin ve güzelliğin bir işareti olarak görüyorlardı. Bu nedenle saçlarını kaybetmeye başlayanlar (veya daha genç görünmek isteyenler), daha dolgun bir saç görünümü vermek için peruklarını pudralardı. Diğerleri için pudralı peruklar, statülerini ve zenginliklerini göstermenin bir yoluydu. Peruklar oldukça yüksek fiyatlara çıkabilir ve peruk ne kadar ayrıntılı olursa, o kadar yüksek konumu temsil ederdi. Peruklar genellikle mücevherler ve tüylerle süslenir ve oldukça büyüktür. Bu sebeple takması coğu zaman zahmetli olabiliyordu. 18. yüzyılın sonlarında doğal saç stilleri popüler hale geldi ve böylelikle pudralı peruk modası bitti. Ancak bize geçmiş bir dönemin stillerine büyüleyici bir bakış bıraktılar. Kim Pudralı Peruk Takardı? 18. yüzyılda tüm sosyal sınıflardan kadın ve erkekler pudralı peruk takıyorlardı. Pudralı perukların maliyeti pahalı olduğu için aristokrasi ve üst sınıf arasında modaydı. Pudralı peruklar genellikle yargıçlar, avukatlar ve politikacılar gibi kamu görevlerinde bulunanlar tarafından takılırdı. Bunun nedeni, perukların bir otorite ve güç işareti olarak görülmesiydi. Pudralı Peruklar Nasıl Yapıldı? Pudralı peruklar genellikle insan saçından yapılırdı ama aynı zamanda yün, at kılı ve hatta keçi kılından da yapılabilirdi. Saçlar önce temizlenir, sonra “nişasta tozu” denilen bir madde ile pudralanırdı. Bu toz, peruğu yerinde tutmaya ve daha parlak bir görünüm kazandırmaya yardımcı olurdu. Nişasta tozu ayrıca saç yağı kokusunu kapatmak ve sıcak yaz aylarında perukların fazla terlemesini önlemek için de kullanılıyordu. Pudralı Peruklar Nasıl Takılırdı? İnsanlar şapka veya şapka ile pudralı peruk takıyorlardı. Ayrıca bir kafa bandı veya kurdele ile takılırlardı. Peruklar genellikle başın arkasından bir fiyonkla bağlanırdı. Pudralı peruklar oldukça büyük olabilir ve takılması zahmetli olabilirdi. Genellikle mücevherler ve tüylerle süslenirlerdi. Pudralı perukların da birkaç günde bir yeniden pudralanması gerekiyordu. Pudralı Perukların Modası Neden Düştü? 18. yüzyılın sonlarında birçok nedenden dolayı pudralı perukların modası geçti. İlk olarak, günlük kullanım için fazla resmi görülüyorlardı. Ayrıca tozlu olabileceği ve solunum problemlerine neden olabileceği için genellikle sağlıksız olarak görülüyordu. Son olarak, pudralı peruklar pratik değildi. Bakımları maliyetli ve genellikle takılmaları oldukça zahmetliydi. Daha düz ve doğal saç stilleri popüler hale geldikçe, pudralı perukların modası 18. yüzyılın sonlarında düşmeye başladı. Pudralı Peruk Takan Ünlüler 18. yüzyılda pek çok ünlü kişi pudralı peruk takıyordu: Fransız Kraliçesi Marie Antoinette Marie Antoinette'in her gün pudralı peruk taktığı biliniyordu. Genellikle aristokrasi arasında modayı popülerleştirmesiyle tanınır. George Washington, Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk başkanı George Washington genellikle pudralı bir peruk takan portrelerde tasvir edilmiştir. Ancak, gerçek hayatta ne sıklıkla giydiği belli değil. Benjamin Franklin, Amerika'nın Kurucu Babası Amerikalı mucit ve kurucu baba Benjamin Franklin genellikle pudralı peruk takıyordu. Hatta 1784'te bu moda hakkında hicivli bir makale yazdı. Fransa Kralı XVI. Louis Fransa Kralı XVI. Louis, bir başka ünlü pudralı peruk takan kişiydi. Resmi durumlarda bile sık sık ayrıntılı bir peruk taktığı görüldü.

3

dk.

Somme Muharebesi nasıl gerçekleşti?

7 Nisan 2022

Somme Muharebesi nasıl gerçekleşti?

Somme Muharebesi, 1916 yılındaki Fransa'da gerçekleşen 1 milyondan fazla zayiat ile I. Dünya Savaşı'nın en büyük çarpışmalarından biri. İngilizler tarafından ilk defa tankın kullanıldığı savaştır. 1915 tarihinde İttifak Devletleri'nin büyük bir zafer kazandığı Doğu Cephesi'nde; 1916 yılında durum İtilaf Devletleri'nin lehine değişti. Alman Generali Von Hindenburg, 1915 yılında Tannenberg'te Rus ordusunu imha etti. Ayrıca, 40.000 esir almıştı. Ancak, Rusya 10 milyon talimli Rus askerini, Galiçya Cephesi'ne sevk etti. Bu nedenle, Avusturya Cephesi yarıldı. Bu nedenle, Almanya Batı Cephesi'nden Doğu Cephesi'ne sevk etmek zorunda kaldı. Dolayısıyla, Almanya'nın Batı Cephesi'nin zayıflamasına ve Fransa'nın Verdün şehrini ele geçirememesine neden oldu. Almanların amacı; Verdün'ü alıp, İngiltere-Fransa arasındaki Manş Denizi'ne kadar ilerlemekti. Böylece, iki devletin birbiri aralarındaki yardımlaşmayı engellemek istiyorlardı. Haziran 1916 tarihinde Rus orduları, Galiçya'ya büyük bir taarruz harekâtı ettiler. Bu nedenle, 200 bin Avusturya askerini esir aldılar. Doğu Cephesi'ni de savunmak zorunda kalan Almanya Batı Cephesi'ni zayıf bıraktı. Verdün şehrinin alınması haline, Fransa yenilebilirdi. Bu nedenle, Verdün şehrini kahramanca ve azimle savundular. Galiçya Saldırısı, nedeniyle Fransa cephesi rahatladı. Verdün'deki savaşta Almanya ve Fransa, 500 binden fazla kayıp verdiler. Doğu Cephesi'ndeki kayıplar da üstüne eklenirse, Rusya, Fransa, Avusturya ve Almanya 1 milyondan fazla kayıp verdiler. Nazi Almanyası Führer'i Adolf Hitler de bu savaşta onbaşı olarak yer almış ve bacağından yaralanmıştır.

1

dk.

Batı'da Haçlı Seferleri nasıl algılanıyor?

24 Mart 2022

Batı'da Haçlı Seferleri nasıl algılanıyor?

Haçlı Seferlerinin Batı’daki algılanma biçiminin, daha doğrusu biçimlerinin, hem dönemsel olarak hem de farklı bakış açılarına sahip kişi ya da topluluklar açısından değişiklik arz ettiğini söyleyebiliriz. Bir başka ifadeyle, Haçlı Seferlerinin Batı imgelemindeki imajı, bakılan yere, bakılan zamana ve bakılırken istinat edilen temele göre değişiklik arz eder. Bununla birlikte, bütün bu farklılıklar, Haçlı Seferlerine katılım sağlayan kişi ya da toplulukları motive eden nedenlerin idrak edilme biçimleri ile alakalıdır. Öte yandan Haçlı Seferlerine genel manada yüklenen anlam bakımından hemen hepsinin ortaklaştığı bir kesişme noktası vardır: “Kurtarmak.” Haçlı Seferlerinin başlatıldığı süreçte çerçeve neden olarak kurulmak suretiyle sloganlaştırılan “Kudüs’ü kurtarmak” idealinin ihtiva ettiği “Batı’nın kurtarıcılığı” nosyonunun, özellikle 19. yüzyıldan itibaren Batı dünyası tarafından yeniden hatırlanarak tutkuyla benimsendiği takip edilebilmektedir. “Medeniyetler çatışması” distopyasını tarihsel bir temele oturtmak için “kadim Doğu-Batı çekişmesi” dediği kötü rüyayı inşa eden Batılı zihin, kendisine biçtiği “kurtarma” rolüne tarihsel bir süreklilik icat edebilmek için Haçlı Seferlerini sıkça kullanmıştır, kullanmaya da devam etmektedir. Osmanlı topraklarını yağmalamak isteyen Batılıların en verimli bir biçimde kullandıkları argüman olan “hor görülen Hıristiyan topluluklarına yardım etme” bahanesi ve Ortadoğu’daki varlıklarını bu bahane üzerinden meşru bir zemine taşıma çabaları, klasik Haçlı mantığı üzerine kurgulanan “kurtarıcı” tavrın örneği değil midir? Bu bakımdan Haçlı Seferlerinin Batı’da, özellikle de Batı-dışı dünya üzerinde tahakküm inşa etmeye odaklanan hegemonik siyaset anlayışının meşrulaştırılmasına zemin hazırlayan bir tür ideolojik referans noktası olarak algılandığı belirtilebilir.

1

dk.

Stonehenge Anıtı'nın tarihsel serüveni

5 Şubat 2024

Stonehenge Anıtı'nın tarihsel serüveni

İngiltere'nin güneyinde bulunan Stonehenge, dünyanın en ikonik arkeolojik alanları arasında yer alıyor ve aynı zamanda tarihin en büyük gizemlerinden biri. Salisbury Ovası'ndaki megalitik daire, her ne kadar hayranlık uyandırsa da aynı zamanda hakkında hiçbir yazılı kayıt bırakmayan antik Britanyalılar tarafından inşa edilmesinden dolayı günümüzde hala yoğun tartışmalara yol açıyor. Anıtın gizemli geçmişi sayısız hikaye ve teoriyi doğurdu. Folklora göre Stonehenge, devasa taşları devlerin onları bir araya getirdiği İrlanda'dan sihirli bir şekilde taşıyan Arthur efsanesinin büyücüsü Merlin tarafından yaratıldı. Başka bir efsane, işgalci Danimarkalıların taşları diktiğini söylüyor; başka bir teori ise bunların bir Roma tapınağının kalıntıları olduğunu söylüyor. Modern zamanın yorumları da daha az renkli değil: Bazıları Stonehenge'in uzaylılar için bir uzay aracı iniş alanı olduğunu iddia ediyor ve hatta bunun bir kadın cinsel organı şeklindeki dev bir doğurganlık sembolü olduğunu söylüyor. Anıtın arkeolojik araştırması, antikacı John Aubrey tarafından ilk kez araştırıldığı 1660'lara kadar uzanıyor. Aubrey, yanlışlıkla Stonehenge'i çok daha sonraki Keltlere atfetti ve buranın Druid rahiplerinin başkanlık ettiği dini bir merkez olduğuna inanıyordu. O günden bu yana yüzyıllar süren saha çalışmaları, anıtın yapımının bin yıldan fazla sürdüğünü, 5000 yıl önce dairesel bir toprak set ve hendek olarak başladığını gösteriyor. Karmaşık bir ahşap direk deseni, MÖ 2600 civarında Galler'den gelen 80 dolerit mavi taşla değiştirilmiş ve birkaç yüz yıl sonra daha büyük sarsen taşları eklendiğinde en az üç kez yeniden düzenlenmiştir. Her biri yaklaşık 25 ton ağırlığındaki bu devasa kumtaşı blokları, içinde bir at nalı oluşturan beş triliton (üstte bir lento bulunan dikme çifti) bulunan sürekli bir dış daire oluşturmak için yaklaşık 30 kilometre taşındı. Stonehenge'i inşa etmenin 20 milyon saatten fazla sürdüğü tahmin ediliyor. Anıtın yapılış amacına ilişkin modern tartışmanın iki ana düşüncesi var: onu kutsal bir yer olarak görenler ve onun bilimsel bir gözlemevi temsil ettiğine inananlar. Her iki düşünce de teorilerini, değişen mevsimler ve yaz ve kış gündönümleriyle bağlantılı ritüellerin kanıtı olarak alınan güneş ve ay hizalamalarıyla bölgenin göksel etkisine dayandırıyor. Alternatif olarak, özellikle yıldızlarla tanımlanan hizalamalar, tarihleri ​​hesaplamak veya güneş tutulmaları gibi astronomik olayları yansıtmak veya tahmin etmek için kullanılan megalitik bir takvime işaret ediyor. Son zamanlarda radikal yeni bir teori ortaya çıktı: Stonehenge, insanların iyileşmek için geldiği "tarih öncesi bir Lourdes" olarak hizmet ediyordu. Bu fikir, araştırmacıların, batı Galler'den 233 kilometre uzağa sürüklenmeleri için büyülü güçlere sahip olması gerektiğini ileri sürdüğü daha küçük mavi taşlar etrafında dönüyor. İngiltere'deki Bournemouth Üniversitesi'nden Tim Darvill liderliğindeki bir ekip, 2005 yılında mavi taşların geldiği taş ocağının yerini tespit ettiğini duyurdu; ancak başka bir çalışma, taşların buzul çağındaki buzullardan doğal olarak güç alarak yolculuğu daha erken yaptığını öne sürdü. Stonehenge'de 2008 yılında Darvill'in ortak yönetmenliğini yaptığı kazılar, yine bölgede ortaya çıkarılan ve kemik deformasyonu belirtileri gösteren bir dizi Tunç Çağı iskeletine dayanan hipotezi destekledi. Bu zorlu tarih öncesi bulmacayı çözmek için yarışan, National Geographic tarafından finanse edilen Stonehenge Nehir Kenarı Projesi'nin eş lideri olan Sheffield Üniversitesi'nden Mike Parker Pearson'dur. Proje ekibinin keşifleri, Parker Pearson'un Stonehenge'in, Avon Nehri ve iki tören caddesi ile yakındaki Durrington Duvarları'ndaki eşleşen ahşap daireye bağlanan bir atalara tapınma merkezi olduğu yönündeki iddiasını destekledi. Parker Pearson'a göre, geçici ve kalıcı yapılarıyla iki daire, sırasıyla yaşayanların ve ölülerin alanlarını temsil ediyordu. "Stonehenge tek başına bir anıt değil" diyor. "Aslında bir çiftten biri, biri taştan, diğeri ahşaptan. Teoriye göre Stonehenge ataların bir tür ruh yuvasıdır."

2

dk.

5 Maddede Bosna’daki Türk Sembolü: Drina Köprüsü

27 Nisan 2022

5 Maddede Bosna’daki Türk Sembolü: Drina Köprüsü

Bosna Hersek’in Visegard şehrinde bulunan Türk mimarisinin estetik ve güzelliğinin önemli bir örneği olan Drina Köprüsü, Osmanlı tarihinin önemli sadrazamlarından Sokullu Mehmed Paşa adına yapıldı. Bu değerli yapının mimarı ise, tarihin gördüğü en büyük mimarlardan biri olan Mimar Sinan’dı. 5 asra yakın tarihiyle halen daha işlevini sürdüren bu köprü yalnızca Türk kültürünün değil, dünya mirasının bir parçası durumunda. 1. Bosna’daki en güçlü Türk eseri Türk izlerinin ve eserlerinin saygıyla korunduğu Bosna Hersek’teki Osmanlı’dan kalma Türk eserlerinden en önemlisi şüphesiz ki Drina Köprüsü’dür. Gerek tarih boyunca üstlendiği görev gerekse de dahiyane mimarisiyle günümüzde halen daha işlevini sürdüren Drina Köprüsü, Osmanlı tarihinin en önemli sadrazamlarından olan Sokullu Mehmed Paşa adına Bosna’nın doğusunda yer alan Visegrad şehrinde inşa edildi. Halen daha üzerinde bulunan iki kitabeden birincisinde köprünün hayrat olarak Sokullu tarafından 1577-1578 yılları arasında yapıldığı belirtilir. Ancak kimi görüşlere göre ise bu tarih köprünün tamamlanış tarihidir. 2. Mimarların pusulası Mimar Sinan’ın elinden bir eser Osmanlı mimarisi dendiğinde akıllarda beliren ilk isim olan ve bu haklı bilinirliği yaptığı asırlık eserle sonuna kadar hak eden Mimar Sinan’ın yaptığı önemli eserlerden biri olan Drina Köprüsü’dür. Köprü, yapılışından itibaren Bosna’da doğu ve batı yönlü hem ticareti hem de gönülleri birbirine bağladı. Drina Nehri üzerine kurulan ve Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü adıyla da anılan 179 metre uzunluğundaki bu köprünün, muntazam işlenmiş kesme taşları, estetik yapısı ve sağlamlığıyla bir Mimar Sinan eseri olduğu hemen anlaşılmaktadır. 3. Şanı sınırları aştı, konu olduğu kitapla dünyaya mal oldu Mimari eserler insanlık için kullanışlı hale geldikçe onlarla bütünleşir, kültüre karışır ve deyimlere konu olur. Hatta bu durum o kadar ileri gidebilir ki bu yapılar yörüngesinde yazılan eserler yazıldığı ülke sınırlarını aşarak bir anda dünya tarafından kabul gören önemli değerlere dönüşür. Yazı yoluyla yerelden evrensele dönüşen yapılardan biri de Drina Köprüsü’dür. Dünya edebiyatında İvo Andriç’in yazdığı bir romanla sahneye çıkan Drina Köprüsü, eserin 1961 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almasıyla birlikte daha da tanınır hale geldi. 4. Drina Köprüsü UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde Bölge halkının ve kültürünün bir parçası olan, yalnız bununla kalmayıp tüm insanlığa dünya tarih mirası olarak armağan kalan Drina Köprüsü, UNESCO tarafından 2007 yılında Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alındı. Bu yönüyle dünya kültür mirası içerisinde yer alan 6 köprüden biri oldu. 5. Dünya savaşlarına ve bilinçli tahribe karşı direndi Dünyaya mal olmuş tarihi yapıların en büyük kadersizliği, çıkan savaşlarda işgalci güçlerin kendilerinden önceki bütün değerleri ve kültürel izleri yok edip yerine kendininkini dayatmalarıdır. Maalesef Drina Köprüsü de bu medeniyet düşmanı tavırdan nasibine düşeni almıştır. Kıtaları ateş topuna çeviren I. Dünya Savaşı sırasına köprünün batısında bulunan üç ve dördüncü ayaklarla birlikte üç kemeri tahrip edildi. Savaşın tamamlanmasının ardından 1939 yılı civarında köprünün muhtelif yerlerindeki sorunlar giderilse de II. Dünya Savaşı’nın başlamasının olumsuz etkileri tekrardan köprüye yansıdı. Savaş sırasında 1943 yılında dört ayak ve beş kemer tekrardan yıkıldı. Bunun üzerine onarımına başlanan köprü 1952 yılında tekrardan sağlıklı bir görünüme kavuştu. Yine Bosna Savaşı sırasında Sırpların bilinci olarak köprüyü tahrip etmeye çalıştıkları bilinmektedir.

2

dk.

Orta Çağ Avrupası'nda feodalite nedir?

5 Nisan 2022

Orta Çağ Avrupası'nda feodalite nedir?

Feodal sistem, toprak malikliği üzerine dayalı bir yönetim biçimi, bir toplum yapısı ve de bir ekonomik rejimdir. Asıl üretim aracı toprak olup köylüler, bu toprağı kendi tasarruflarında bulundurmaktaydılar. Serfler ise yarı özgür köylüler olup senyöre siyasi ve hukuki açıdan bağımlıydılar. Manorlar ise senyör işletmeleri olup tüm bunlar, feodal sistemin çekirdeğini oluşturmaktadırlar. Sahip olunan topraklar ise fief idi. Köken olarak Merovenj döneminde yaygınlaşmış olan “beneficium” yani askeri hizmet karşılığında yapılan ve geri alınabilen toprak temlikine dayanmaktaydı. Feodalite, manoryal bir temele sahipti. Bunun sebepleri de ticarete, piyasa ilişkilerine ve para ekonomisine dayanmasıdır. Manor, aslında bir düzen oluşturmuş köydür ve tepesinde manor lordu denen bir senyör bulunurdu. Köylüler de elde ettikleri ürünlerin bir kısmını senyörlere verirlerdi. Bu sistem içerisinde senyörlerin ilk görevi, emri altındaki kişilerin geçimlerini sağlamaktı. Buna örnek olarak Fransa’da IX. yüzyılın sonundan itibaren rençperlere meskûn bir toprak parçasının verilmiş olması gösterilebilir. Feodal sistemin iki temel unsuru vardı: Bunlar, toprak ve kişisel ilişkilerdir. Kişisel ilişkiler, soyluların korunması ilkesine dayanmaktaydı. Vassal, senyöre saygı ve sadakat yemini ederdi. Buna karşılık olarak senyör, vassalını korumakla görevliydi. Ayrıca kişisel ilişkiler bağlamında her ikisi de birbirine karşı sorumluydu. Lord, vassalı koruyacak, adaleti sağlayacak, toprağını işletecek, sorunları çözecek ve vassalın ölümü durumunda mirasın bölüşülmesini sağlayacaktı. Vassallar ise lorda hizmet edecek ve vergi ödeyecekti. Zaten Orta Çağ Avrupa’sının genel toplumsal yapısı içerisinde dua edenler (oratores) rahipler; savaşanlar (belatores) savaşçılar ve çalışanlar (laboratores) yani köylüler ve de zanaatkârlar bulunmaktadır. Yani bu sınıfsal ayrışmalar, Avrupa’daki feodal sistemin genel çerçevesini çizmekteydi. Feodalizm, neredeyse her yerde farklı şekilde karşılaştığımız bir kavram olup Orta Çağ’da da bir yerden diğerine derken yayılan bir hastalık virüsü gibi olmuştur. Sonradan da kaybolmuştur denilir. Ancak gerçekten kaybolmuş mudur yoksa şekil mi değiştirmiştir? Tartışılır.. Bu nedenle Ortaçağ siyasi ilişkilerinin açıklanmasında Feodalizm kavramı, yetersiz kalınca onun yerine “Lordluk” terimi kullanılmaya başlanmıştır. İngiliz feodalizmi İngiliz Orta Çağ devletinin güçlülüğünün nedeni, Fransız feodalizmi ise Fransız Orta Çağ devletinin güçsüzlüğünün nedeni olarak açıklanmıştır. Fransa, Orta Çağ boyunca güçsüz bir merkezi yapıya sahip olduğu için feodalizmi kendine göre İngiltere ise güçlü bir merkezi yapıya sahip olduğu için kendine göre geliştirmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki; feodal yapı, zaten merkezi yapı güçsüz olduğu için ortaya çıkmıştı.

2

dk.

Nazi Almanyası'nda açılan ilk toplama kampı hangisidir?

22 Mart 2022

Nazi Almanyası'nda açılan ilk toplama kampı hangisidir?

Toplama kampı, düşman olarak görülen bir topluluğun, genelde çok kötü koşullarda toplatılıp tutsak edilmesi amacıyla yapılan büyük kapalı yerlerdir. Bu grup politik muhaliflerden, düşman bir devletin vatandaşlarından, belirli etnik veya dini gruplardan, kritik bir çatışma alanında yaşayan sivillerden veya başka insan gruplarından oluşabilir. İnsanların tutuklanması genel sebeplere bağlıdır ve hukuki bir sürecin veya gereğince bir yargılamanın sonucunda gerçekleşmez. Nazi Almanyası'nda açılan ilk toplama kampı Dachau toplama kampıdır. Dachau, Almanya'nın güneyinde bulunan Bavyera eyaletine bağlı Münih'in yaklaşık 16 km (9,9 mil) kuzeybatısında yer alan bölgede, terk edilmiş bir barut ve mühimmat fabrikası arazisinde açıldı. Dönemin Münih Polis Şefi Heinrich Himmler, terk edilmiş olan bu binaların gözaltına alınan tutsaklar ve mahkûmlar için kullanılıp kullanılamayacağını görmek için gezdi ve bu alanda bir toplama kampının kurulmasını emretti. Kamp komutanı olarak da Theodor Eicke'yi atadı. Kamp, 22 Mart 1933'te yaklaşık 200 mahkûmun Stadelheim Hapishanesi'nden nakledilmesiyle açıldı. Dachau Toplama Kampı, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi ve Alman Ulusal Halk Partisi'nin koalisyon hükûmeti tarafından kurulan ilk düzenli toplama kampı olmasının yanında, siyasi tutuklular için de ilk toplama kampıdır. Aralarında 23 Türk vatandaşının da bulunduğu 45 bin kişiye mezar olmuştur. Nazilerin Sovyet savaş esirlerine karşı işledikleri suçlar kapsamında çok sayıda kişi burada infaz edildi.

1

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png

'Keyifli Tarih' parolası ile yayın hayatına başlayan Sanal Tarih, bilgiye ulaşabileceğiniz en hızlı ve en güvenli internet adresidir. Tarihi ve güncel konular üzerine özel hazırlanmış dosyalar, makaleler, kültür-sanat yayınları ve ansiklopedi maddeleri ile akademisyenlerin yazıları eşliğinde yaşanmış tarihi öğrenmek adına gerçeğe vakıf olacağınız bir tarih platformudur.

  • X
  • Youtube
  • Beyaz Instagram Simge
  • TikTok
  • Spotify

© 2015 - 2026 Vida Medya. Her hakkı saklıdır.

Bu sitede yer alan yazı, makale, fotoğraf, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. Vida Medya ve Ticaret Limited Şirketi'nin yazılı izni olmaksızın sitede yayımlanan eserler kısmen veya tamamen kaynak gösterilerek dahi çoğaltılamaz, yayımlanamaz, işlenemez, umuma iletilemez ve temsil edilemez.

bottom of page