top of page
Cumhuriyet Tarihi
22 Mart 2023
Sabiha Gökçen'in Hayatı
Türkiye'nin ilk kadın pilotlarından biri olan Sabiha Gökçen, 22 Mart 1913'te Bursa'da dünyaya geldi. Gökçen, dünyadaki ilk kadın savaş pilotudur. Mustafa Kemal Atatürk’ün sekiz manevi evladından birisi idi. Uçuş kariyeri boyunca 8.000 saat civarı uçuş gerçekleştirdi ve 32 farklı askerî operasyona katıldı. Adı, İstanbul'un 2. havalimanı olan Sabiha Gökçen Havalimanı'na verilmiştir. 17 Kasım 1937'de Atatürk ile Pertek ziyareti sırasında. Edirne Deftardarı olan babası Hafız İzzet Bey, 'Jön Türk' olduğu gerekçesiyle Bursa'ya sürülmüştü. Anne ve babasını küçük yaşta kaybeden ve ağabeyi Neşet tarafından büyütülen Sabiha, 1925'te henüz 12 yaşındayken, Bursa ziyareti sırasında evlerinin yakınındaki Hünkar Köşkü’nde konaklayan dönemin Cumhurbaşkanı Atatürk’e ulaşmayı ve okumak istediğini iletmeyi başarmıştı. Atatürk, ağabeyinden izin alarak, zor şartlar altında yaşayan Sabiha'yı evlat edindi ve Ankara’ya götürdü. Sabiha, Çankaya İlkokulu, bugün ismi Robert Lisesi olan Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve Üsküdar Amerikan Lisesi’nde eğitim gördü. Rahatsızlığı nedeniyle öğrenimini yarıda kesip Heybeliada ve Viyana’da tedavi gördü. Bir süre Fransızcasını ilerletmek amacıyla Paris’te bulundu. 1934'te Soyadı Kanunu'nun çıkmasından sonra Mustafa Kemal, Sabiha'ya "Gökçen" soyadını verdi. Sabiha Gökçen, 1935'te Türkkuşu'nun açılış töreninde yapılan planör gösterilerinden etkilenerek havacılığa ilgi duydu. Atatürk’ün de destek vermesi ile 1935'te Türk Hava Kurumu'nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu'na girdi, Ankara'da yüksek planörcülük brövelerini aldı. Gökçen, yedi erkek öğrenciyle birlikte Kırım'a gönderilerek altı aylık yüksek planörcülük eğitimini Koktebel Yüksek Planör Okulu'nda tamamladı. Moskova'ya motorlu uçak okuluna gitmeyi planlıyordu. Ancak manevi kız kardeşi Zehra'nın ölüm haberini alınca bu düşünceden vazgeçerek ülkesine döndü. Sabiha Gökçen 1930'larda okul arkadaşları ile. Bir süre dünyaya küsen Sabiha, Atatürk'ün ısrarları ile yeniden çalışmalara başladı. Eskişehir Havacılık Okulu’nda Savmi Uçan ve Muhittin Bey’den özel uçuş eğitimi aldı. 25 Şubat 1936'da ilk defa motorlu uçak ile uçmaya başladı. Gökçen'in, uçuş eğitimde gösterdiği başarılardan dolayı, Atatürk kendisine şunları söyledi: “Beni çok mutlu ettin… Şimdi artık senin için planladığım şeyi açıklayabilirim… Belki de dünyada ilk askerî kadın pilot olacaksın… Bir Türk kızının dünyadaki ilk askerî kadın pilot olması ne iftihar edici bir olaydır, tahmin edersin değil mi? Şimdi derhal harekete geçerek seni Eskişehir’deki Tayyare Mektebi’ne göndereceğim. Orada özel bir eğitim göreceksin.” O yıllarda kızlar askerî okullara alınmadığı için özel bir üniforma giydirilerek Eskişehir Uçuş Okulu’nda, 1936-1937 döneminde 11 ay boyunca özel eğitim aldı. Bu eğitim sırasında kendisine ilkokul öğretmeni Nüveyre Uyguç eşlik etti. Gökçen, brövesini aldıktan sonra Eskişehir’deki 1. Hava Alayı’nda altı ay görev yaptı, bu sırada Trakya ve Ege manevralarına katıldı. 1937'de Fransa'nın, Hatay'ı Suriye'ye devretmeye hazırlandığı yolundaki haberler, Ankara'da sert tepkiyle karşılandı. Atatürk'ün emriyle üniformasını giyen Sabiha Gökçen, Fransız elçisinin önünde havaya üç el ateş etti ve "Hatay'ın vatana katılması için gerekirse silahlanırız" dedi. Olay sonunda yine Atatürk'ün emriyle tutuklanan ve mahkemeye çıkan ve yasa gereği bir gün hapis yatan Sabiha Gökçen'in çıkışı sayesinde Atatürk'ün planı tutmuş ve Fransızlara gözdağı verilmiş, kararlılık gösterilmiştir. 1938'de uçağıyla beş gün süren bir "Balkan Turu" yaptı. Ankara'da bulunan Balkan Paktı heyeti üyelerinin Sabiha Gökçen ile tanıştıktan sonra kendisine uçakla başkentlerine gelmeyi önermeleri üzerine bu tur fikri doğmuştu. Gökçen, Atatürk'ün arzusu üzerine bu turu yanına bir makinist dahi almadan, tek başına gerçekleştirdi. Vultee tipi bir uçakla İstanbul'dan havalandıktan sonra Atina'ya, ardından Sofya ve Belgrad'a gitti. Kendisine Yugoslav Genelkurmay Başkanı tarafından "Beyaz Kartal" nişanı verildi. İstek üzerine Bükreş'te bir gösteri uçuşu yaptıktan sonra 6. gün olan 22 Haziran'da İstanbul'a döndü. Bu Balkan turu, basının büyük ilgisini uyandırmış; her yerde göklerin kızı olarak anılmasına neden olmuştur. Manevi babası Atatürk öldükten sonra hayatını yeniden düzene sokan Gökçen, kadınların orduda görev yapmasına ilişkin yasa çıkmadığı için ordudan ayrıldı ve Türkkuşu Uçuş Okulu'na başöğretmen tayin edildi. 1955'e kadar bu görevini başarıyla sürdürdü. Türk Hava Kurumu Yönetim Kurulu Üyesi oldu. Hayatı boyunca toplam 22 değişik hafif bombardıman ve akrobatik uçakla uçtu. Atatürk'ün manevi kızları: (soldan sağa) Rukiye, Sabiha, Afet, Zehra. Gökçen, 1940 yılında Hava Okulu’nda askerî coğrafya ve topoğrafya öğretmeni Üsteğmen Kemal Esiner ile evlendi ve eşine kendi soyadını verdi; ancak üç yıl sonra, 12 Ocak 1943'te eşini kaybetti. 1953 ve 1959'da davet edildiği ABD'ye Türk toplumu ve Türk kadınını tanıtmak amacıyla giden Gökçen için büyük bir Amerika turu düzenlenmiştir. Son uçuşunu 1996'da 83 yaşında iken Fransız pilot Daniel Acton eşliğinde Falcon 2000 uçağıyla yapmıştır. 1996'da havacılık kariyerinin en büyük ödülünü almıştır. Amerikan Hava Kurmay Koleji'nin mezuniyet töreni için düzenlenen "Kartallar Toplantısı"nın onur konuğu olarak katıldığı Maxwell Hava Üssü'ndeki törende "dünya tarihine adını yazdıran 20 havacıdan biri" seçildi. Bu ödüle layık görülen ilk ve tek kadın havacı oldu. Ölümünden 2 yıl önce Hukukun Egemenliği Derneği tarafından onuruna verilen törende kendisine, adına bestelenen, klasik rock opera tarzındaki eser dinletildi. Sabiha Gökçen 22 Mart 2001 tarihinde Gülhane Askerî Tıp Akademisinde 88 yaşında kalp yetmezliği sebebiyle hayatını kaybetti. Fransa yapımı hafif bombardıman uçağı Breguet 19'un önünde bir bombayı tutarken.
3
dk.
1 Mayıs 2022
7 Maddede Kara Fatma'nın Hayatı ve Milli Mücadele'ye Katkıları
Milli Mücadele döneminde cepheden cepheye koşan, “Artık kadın erkek yok, artık İstiklal var” diyerek canını siper eden Kara Fatma, Milli Mücadele’nin sembol isimlerinden biridir. Türk toplumunun tarih sahnesinde yeniden var olma ve bağımsızlık elde etme amacıyla giriştiği Milli Mücadele’de eline silah alan, kendi kıtasını kuran ve çeşitli mevzilerde canını ortaya koyarak savaşan bu önemli Türk kadınını gelin birlikte tanıyalım. 1. Hayatının kısa özeti Türk toplumunun tarih sahnesinde yeniden var olma ve bağımsızlık elde etme amacıyla giriştiği Milli Mücadele’nin kadın kahramanlarından ve sembol isimlerinden Kara Fatma’nın esas adı Fatma Seher Hanım’dır. Erzurumlu Yusuf Ağa’nın kızı olan Fatma Seher, aynı zamanda asker olan bir eşe sahipti. Her ne kadar Milli Mücadele döneminin bir sembolü olsa da bu mücadele öncesinde de memleketi için her türlü zorluğu göze alıp siperlerde silah tutmaktan geri durmadı. 93 Harbi sırasında Rus ordularının Erzurum’u işgal etmesi üzerine Aziziye Tabyası’ndaki binlerce cengâverle birlikte savaşa tutuştu. Vatan müdafaası onun için bir tutku haline dönüşmüştü. Kara Fatma; Balkan Savaşı’na Edirne’de görev yapan kocası Subay Derviş Bey ile katıldı, Mondros Mütarekesi’nden sonra ise kardeşleri Ermeniler tarafından şehit edilen kadınları toplayarak, Ermenilere karşı savaştı. Gazi Mustafa Kemal’in emriyle kadınlardan kurduğu bir ekiple Bursa ve İzmit’i işgalden kurtarmaya çalıştı. Ünü sınırları aşan Kara Fatma, Sakarya ve Başkumandanlık Muharebeleri’ne de katıldı ve üsteğmenlik rütbesine kadar yükseldi. İstiklal Madalyası’na layık görülen Kara Fatma, 1955 yılında savaşırken bedel ödediği Erzurum’da vefat etti. 2. Kara Fatma adı Mustafa Kemal tarafından verildi Fatma Seher Hanım’ın giriştiği kahramanlık mücadelesi kulakta kulağa yayılarak Mustafa Kemal Atatürk’e kadar ulaştı. Sivas’ta Milli Mücadele’nin yapı taşlarını döşemek için emek harcayan Mustafa Kemal, onun Sivas’ta olduğunu öğrenmesi üzerine yanına gitti. Karşılaştıklarında ise ona; adını, silah kullanmayı ve ata binip binmeyi bilip bilmediğini sordu. Karşılığında aldığı cevaplar Atatürk’ü mutlu etti ve Fatma Seher’e “Bütün kadınlar senin gibi olsaydı Kara Fatma” demiş, bu hitaptan sonra Fatma Seher’in adı Kara Fatma olarak kalmıştır. 3. Askeri kıtasını bizzat kendi oluşturdu Fatma Seher Hanım, yeri geldi askere gıda desteği sağladı, yeri geldi, yaralı askerleri sırtında taşıdı ve yeri geldiğinde eline silahını aldı ve kurduğu birlikle birlikte göğüs göğüse çarpıştı. Hem hayat yoldaşı hem de siper arkadaşı olan kocası Binbaşı Derviş Bey’in ölümü onu her ne kadar sarssa da onun orduda bıraktığı yeri doldurma düşüncesini aklına koyarak savaşa bizzat iştirak etti ve kendi kıtasını kendi oluşturdu. Yine İzmit bölgesinin kurtarılması adına kadınlardan oluşturduğu birlikle durmaksızın mücadele etti. 4. Canını ortaya koydu, yakalandı, dayak yedi, yaralandı ancak hiçbir zaman mücadeleden vazgeçmedi Harp hayatı boyunca en çok yararlılık gösterdiği bölgelerden biri olan İzmit-Bursa ekseninde İzmit’teki Davulcular Ormanına gizlenen 150 kişilik bir milis gücünün başına geçen Kara Fatma, işgal edilen İzmit’teki cephanelerin Anadolu’ya kaçırılmasında çok önemli roller üstlendi. Bu faaliyetler sırasında yakalanan, hapis yatan, dayak yiyen ancak tüm bunlara rağmen bir yolunu bulup kaçan Kara Fatma, tüm yaşadığı olumsuzluklara rağmen savaşma kararlılığı hiç azalmadı. İznik Cephesi’nde göğsünün sağ tarafına bir mermi saplansa da kanlar içinde çarpışmaya devam eden Kara Fatma vatanını canını siper edercesine savaştı. 5. Kendi hayatıyla birlikte çocuklarının hayatını da vatana sunan bir anne Tabiatta var olan belki de bütün canlıların doğal dürtüsü olan yavrularını koruma arzusu, şüphe yok ki bir anne olan Kara Fatma için de geçerliydi. Ancak onun vatanı müdafaa arzusu içsel birçok dürtüsünü bastırmak zorunda bıraktı. Bir asker eşi olan Fatma, oğlunu da asker olarak yetiştirdi ve onunla birlikte savaşta saf tuttu. Bu uğurda giriştiği bir çarpışmada yanında bulunan dokuz yazındaki kızının eli parçalandı. 6. Yerel çarpışmaların yanı sıra büyük savaşlarda da yer aldı Şüphesiz ki Fatma Seher Hanım’ın giriştiği mücadele alanının büyük bir bölümü yereldedir ve bu nedenlerle de hafızalara sadece yerelde mücadele eden bir kahraman olarak yerleşmiştir. Ancak Fatma Hanım, Türk ulusunun bağımsızlık kararlılığını belirleyen oldukça büyük savaşlarda da bizatihi yer aldı. I. ve II. İnönü Muharebeleri’nden Dumlupınar Savaşı’na ve Sakarya Savaşı’na kadar katıldı. Müfrezesindeki pek çok asker şehit olduğu gibi kendisi de yaralandı. Sıhhatine kavuşmasının ardından ise Düzce çevresinde asker kaçaklarını vatan görevine çağırmak için faaliyetlerde bulundu. 7. Kendisine bağlanan üsteğmenlik maaşını Kızılay’a bağışladı Kara Fatma’nın giriştiği mücadeleden tek beklentisinin yurdunun bağımsızlığı olduğu kesindi. Bu uğurda ne can ne de mal onun için önemli değildi. Zaferden sonra terhis edilen Kara Fatma’ya gösterdiği üstün yararlılıkların nedeniyle üsteğmenlik maaşı bağlandı. Ancak o, yokluk içinde yaşamasına rağmen maaşını Kızılay’a bağışladı. Bu durumu ise şu sözlerle ifade etti: "Vatanımın büyük kurtarıcısı Ebedi Şef'in layık olmadığım büyük iltifatı beni son derecede sevindirmişti. Esasen bütün emel ve arzumla yapmış olduğum hizmetten hiç bir menfaat beklemiyordum. Bu itibarla, taltif edilmiş olduğum rütbenin mukabilinde verilecek maaşımı Kızılay'a terk etmekle son vazifemi yaptım."
3
dk.
27 Nisan 2022
E-Muhtıra Süreci Nasıl Yaşandı?
E-muhtıra, Türk Silahlı Kuvvetleri adına Genelkurmay Başkanlığının cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısı ile 27 Nisan 2007 tarihinde gece saat 23.20'de yaptığı, laiklikle ilgili açıklamadır. Türkiye kamuoyunda hâkim olan görüş, basın açıklamasının "muhtıra" olduğu yönündedir. Bildiri internet aracılığıyla verildiği için "e-muhtıra" olarak da adlandırılmıştır. Genelkurmay Başkanlığının 12 Nisan tarihinde, yapılacak Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde yaptığı ve birçok köşe yazarının katıldığı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin "Atatürkçülüğe, laikliğe ve cumhuriyetin temel ilkelerine sözde değil, özde bağlı" bir cumhurbaşkanı adayı profilinin çizildiği basın bilgilendirme toplantısının ardından yaşanan adaylık sürecinin ve rejim ile ilgili kaygıların değerlendirildiği ve şimdiye kadarki Genelkurmay Başkanlığı basın açıklaması metodolojisine uymayan açıklama ile başlayan süreç. Açıklamanın ardından birçok gazeteci ve yazar tarafından yapılan değerlendirmelerde bu açıklamanın olağan bir açıklama sayılamayacağını, bunun Genelkurmay Başkanlığı tarafından alışılmadık bir üslup ile kaleme alındığı ve bir muhtıra olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Açıklama, 29 Ağustos 2011'de Genelkurmay Başkanlığının sitesinden kaldırılmıştır. 27 Nisan gece yarısına az bir zaman kala resmî internet sitesi üzerinden yapılan açıklamada adaylık süreci ile 23 Nisan öncesi yurdun birçok yöresinde laiklik karşıtı ve din bezirgânlığı olarak nitelendirdikleri olayların gelişiminin vahim derecede olduğu ve bunun rejime meydan okuma olarak değerlendirilmesi gerektiği yer almış, bununla birlikte TSK'nin yasalar ile kendine düşen görev ve yetkileri kullanmaktan çekinmeyecekleri de dile getirilerek dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt 2009 yılında katıldığı bir TV programında bu internet açıklamasının kendisi tarafından yazıldığını fakat bunun bir muhtıra olmadığını söylemiştir. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt Türkiye Cumhuriyeti'nin 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in görev süresinin Mayıs ayında dolacak olması sebebi ile başlayan cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili olarak özellikle ana muhalefet partisi CHP'nin, Türkiye'nin tepedeki üç makamın da Millî Görüşçü olmaması ve cumhurbaşkanının tüm partilerin uzlaşısı ile seçilmesi gerektiği düşüncesine birçok sivil toplum kuruluşu ile (cumhurbaşkanının, TSK'nin başkomutanı sıfatı taşıdığı gerekçesi ile) müdahil olması, AK Parti ve diğer sivil toplum kuruluşlarının da kendi adayını desteklemek istemesi taraflar arasında gerginliği tırmandırmıştır. Sezer'in bu gibi tutumlarla, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve bazı medya organları tarafından cumhurbaşkanının tarafsızlığına aykırı olduğu belirtilmiştir. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt 12 Nisan'da cumhurbaşkanının Türk Silahlı Kuvvetleri'nin başkomutanı olması sıfatı ile bu seçimlerin kendilerini de yakından ilgilendirdiğini belirtmiş ve seçilecek cumhurbaşkanının cumhuriyetin temel ilke ve kuralları ile Atatürkçülüğün gereklerine sözde değil özde bağlı olması gerektiğini beyan etmesine ve birçok sivil toplum kuruluşu tarafından organize edilen 14 Nisan Cumhuriyet Mitingi'nin netice vermemesi sonucu süreç doğal olarak başlamıştır. AK Parti Merkez Yönetim Kurulu Erdoğan'a seçimle ilgili tam yetki vermişti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanı adayını belirlemek üzere AK Parti içerisinde ağırlığı olan ve Millî Görüşçü olarak anılan TBMM Başkanı Bülent Arınç ile yaptığı görüşmeler sonucunda, sunduğu birkaç isimden hiçbirinin istenmemesi ve Arınç'ın ya kendisinin ya da Abdullah Gül'ün olmasını istemesi sonucu Abdullah Gül'ü aday ilan etmiştir. Hükûmet bildiriyi üzerine almış ve Hükûmet Sözcüsü Cemil Çiçek ertesi gün bir basın açıklaması yaparak Hükûmetin de laiklikten yana olduğunu bildirmiştir. Hükûmet alışılmadık bir şekilde, daha önceki askerî müdahalelerin ardından hükûmetlerin takındığı tavırların aksine muhtırayı sert bir tepkiyle karşıladı. Cemil Çiçek konuşmasında Genelkurmay Başkanı'nın resmî olarak Başbakan'a bağlı olduğunu, görevleri itibarıyla Başbakan'a karşı sorumlu olduğunu belirtti. Eski Cumhurbaşkanı ve 12 Eylül darbesini yapan Kenan Evren, ordunun gerek gördüğü için böyle bir açıklama yapmış olduğunu ve bunun görevi olduğunu belirtmiştir. Mecliste temsil edilen CHP, ANAP, DYP, HYP, SHP ile TBMM'de sandalyesi olmayan DSP, MHP, İP liderleri erken seçim kararı alınarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yeni Meclis tarafından yapılması gerektiğini basın açıklamaları ile belirtmişlerdir. Ancak Hükûmet, böyle bir yolu tercih etmediklerini ve seçim sürecinin devam edeceğini açıklamışlardır. Abdullah Gül ise adaylıktan çekilmeyeceğini açıklamıştır. TBMM'de 27 Nisan 2007 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi 1. turunda toplantı yeter sayısı olan 367 sayısına ulaşılamadığı gerekçesiyle CHP tarafından Anayasa Mahkemesi'ne yapılan itiraz başvurusu 1 Mayıs 2007 tarihinde haklı bulunarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 1. turu iptal edilmiştir. Bu gelişmeler üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 24 Haziran ya da 1 Temmuz tarihinde erken seçime gidileceği açıklaması yaptı. Ayrıca, 1971 ve 1980'de olduğu gibi askerlerin cumhurbaşkanlığı sürecine artık müdahil olmalarını engellemek için, Anavatan Partisinin teklifi TBMM tarafından kabul edilerek Anayasa değişikliği yapıldı ve bundan sonra cumhurbaşkanlarının 5 senede bir doğrudan halk (cumhur) tarafından seçilmesi kabul edildi. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve CHP itiraz ettikleri için bu değişiklik referandum ile halkoyuna sunuldu ve %68 oy oranı ile kabul edilerek kesinleşti.
3
dk.
14 Nisan 2022
Nuri Demirağ Tayyare Atölyesi: Kurulması Faaliyetleri ve Kapanması
Cumhuriyetle birlikte başlatılmaya çalışılan ağır sanayi yatırımları ile bu yatırımların hazin sonları üzerine bir inceleme içeren bu resimlerle tarih çalışması büyük ümitlerle kurulan fabrikaların ilgisizlik yüzünden nasıl kapanmak zorunda bırakıldıklarını, milyonlarca lira harcanarak yapılan yatırımların değişik bürokratik, kırtasiyeci ve tutucu yaklaşımlarla desteklenmemesini, hatta çeşitli zorluklar çıkarılarak kapanmaya mahkûm edilmelerinin tarihsel sürecini ele almaktadır. 1. Nuri Demirağ’ın Hayatı ve İlk Yatırımları 1886 yılında Sivas’ın Divriği kasabasında dünyaya gelen Nuri Demirağ, Rüştiyeyi bitirerek Ziraat Bankasında memur olur ve sonraki yıllarda Maliye Vekâletinin sınavını kazanarak İstanbul’a yerleşir. Memuriyet hayatında bulunduğu yıllar aynı zamanda İstanbul’un işgal yılları ve Milli Mücadele’nin başlangıç tarihleridir. Memuriyet hayatına devam ettiği İstanbul’da maliye müfettişlerinin Tatavla şubesini teftişi esnasında gördüğü hakaret üzerine memuriyetten ayrılır. Demirağ’ın bu şekilde memuriyet hayatının bitmesi ticari hayatını başlatmış ve aynı yıllarda “Türk Zaferi” isimli sigara kâğıdı imalatına girmiştir. Sigara kâğıdına bu ismi vermesi de oldukça manidardır. Çünkü üretimi azınlıkların elinde olan sigara kâğıdının isimlerine Osmanlı hayır müesseselerinin ismi verilerek Türkler küçük düşürülmeye çalışılmakta ve buralardan kazandıkları paraları da kendi milletlerinin örgütlerine göndererek silahlanma sağlamaktadırlar. Bir yandan ticaret diğer yandan da Müdafaayı Hukuk Cemiyeti’nin Maçka mıntıkasında idarecilik yapan Demirağ aynı zamanda Milli Mücadeleyi desteklemekten de geri durmamıştır. 2. Cumhuriyetin Kurulması ve Ağır Sanayi Yatırımları Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte bütün alanlarda olduğu gibi ekonomik konularda da devletin sağlam temeller üzerine oturtulmasını arzulayan Atatrürk, ekonomik başarılarla desteklenmeyen askeri zaferlerin kalıcı olma imkânı bulunmadığını ifade eder ve bu amaçla yeni iktisadi politikaları belirlemek için 1923 yılında her gruptan insanın katılımıyla Türkiye İktisat Kongresi’ni düzenler. Atatürk kongrenin açılış nutkunda, “Türkiye’yi layık olduğu yüksek seviyeye getirebilmek için iktisadiyatımıza çok önem vermeliyiz. Zamanımız tamamen iktisat devrinden başka bir şey değildir. Gerçekten Türk tarihi incelenirse yükseliş ve çöküş sebeplerinin iktisat sorunları olduğu açıkça görülür ”diyerek ekonominin önemini ve bu kongrenin toplanma gerekçesini vurgulanır. Kongrede, pek çok alanda yatırımların yapılması özellikle ağır sanayi yatırımlarına ağırlık verilmesi benimsenir. 1929 yılında dünyayı etkileyen ekonomik krizin patlak vermesiyle Dünya'da olduğu gibi Türkiye'de de ekonomide “Devletçilik” olarak adlandırılan yeni bir yaklaşım benimsenir. Fakat bu ilke benimsenirken sanayide yine özel teşebbüsün destekleneceği, fakat içinde bulunulan durumun hassasiyetinden dolayı kalkınmada öncülüğün Kamu İktisadi Teşekküllerinde olacağı belirtilir. Bütün bu gelişme ve açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla 1930’lu yıllarda Devletçilik bir doktrin gereği değil, dönemin şartlarınca gerçekçi bir yaklaşım sonucu ortaya çıkmıştır. 3. Nuri Demirağ'ın Uçak Üretim İşine Girişi 1930’lu yıllarla Türk Hava Kurumu’nun düzenlediği kampanya ile her ilden toplanan paralarla veya iş adamlarının bağışlarıyla bir uçak satın alınmaya ve bu uçağa o ilin veya o şahsın ismi verilmeye başlanır. 1932 yılında Nuri Demirağ’a da böyle bir teklif gelir. Kendisine gelen yardım teklifi karşısında “Benden bu millet için bir şey istiyorsanız en mükemmelini istemelisiniz. Mademki bir millet tayyaresiz yaşayamaz öyleyse bu yaşama vasıtasını başkalarının lütfundan beklememeliyiz. Ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim” diyerek uçak yapım işine gireceğini ifade eder. Yine aynı yıllarda yapmış olduğu başka bir konuşmasında da Demirağ, “Göklerine hâkim olamayan milletlerin akıbeti felaket olacağına katiyen kaniyim. Bunun içindir ki, göklerine hâkim olmayan milletler yerlerde sürünmeye, yerin dibinde çürümeye mahkûmdur” sözleriyle yeni faaliyet alanını da belirler. Nuri Demirağ’ın tayyare fabrikası kurma fikrini öncelikle dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’a yazmış olduğu bir mektupla arz etmiş olduğu anlaşılmaktadır. Çakmak, mektuba verdiği cevapta “Memleketimizdeki hava sanayine yardım hususunda gösterdiğiniz vatandaşlık duygusu, şayanı takdirdir. Bu iş, büyük mali fedakârlıklara ihtiyaç gösterdiğinden bu uğurdaki maddi ve manevi azminizden de sizi tebrik ederim. İstanbul’da ki etüt atölyesiyle Divrik’de ki tayyare fabrikasının açılarak faaliyete geçmesini dilerim, saygılarımla” diyerek teşebbüsü desteklemiş ve hemen arkasından Nuri Demirağ’a gönderilen ikinci mektupla bu alanda çalışmasına müsaade edildiği belirtilir. 4. Yeni Girişim İçin Tebrikler Gelmeye Başlar Demirağ’ın İstanbul’da kuracağı Tayyare atölyesinin faaliyete geçmesinden kısa süre sonra Hava müsteşarı Z. Doğan tarafından ziyaret edilir ve Doğan, ziyarete yönelik gözlemlerini Nuri Demirağ’a 4 Ağustos 1938 tarihinde yazmış olduğu mektupla şu şekilde ifade eder; “..Memleketin bugün için en büyük ihtiyaçlarından birini karşılayan bu yurt sever ve temiz faaliyetinizin sonuna kadar Türk işçisini ve eserini bütün dünyaya tanıtacak gibi, inkişafını en temiz duygularımla dilden, sizi candan kutlarım." Mektuptan anlaşıldığı kadarıyla müsteşar İstanbul’daki bu faaliyetlerden ziyadesiyle etkilenmiştir. Aslında Beşiktaş’ta sadece bir atölye yapılması, esas fabrikanın da Divriği’de kurulması planlanır. Çekoslovak bir şirketle anlaşılarak Beşiktaş’ta bugün Hayrettin İskelesinde Deniz Müzesi olarak kullanılan ve dönemin en modern binası olarak kabul edilen fabrika inşa edilir. İlk defa bu fabrikada hem savaş uçağı hem de yolcu uçağı olarak kullanılabilecek Nu.D.38 ismini taşıyan, altı kişilik ve çift motorlu, gövdesi alüminyum kaplamalı bir uçak tasarlanarak üretilmiştir. Üretilen bu uçak saatte 270 km hıza ve 5 bin 500 metre yükseğe çıkabilme kapasitesine sahiptir. Atölyede yapılan uçakların testleri için de İstanbul Yeşilköy’de bugünkü Atatürk Havaalanının bulunduğu bölgedeki Elmas Paşa çiftliği satın alınarak uçuş sahası yapılır. İşlerin ilerlemeye başlamasıyla birlikte bu uçakları kullanacak pilotların yetiştirilmesi de gündeme gelerek yine bu saha içine Nuri Demirağ Gök Okulu yapılır. 150 yatak kapasiteli bir yurdu da bulunan okula üniversitede okuyan veya bitirmiş gençler alınmaya başlanır. Nuri Demirağ, fabrikada ve Gök okulundaki çalışma ilkelerini de “İşretten, oyundan, iffetsizlikten, eğrilikten, tembellikten, zulüm karlıktan sakınınız” ifadeleriyle açıklar. Yine çalışmalarını da “İnsan gücünün yarattığı her şeyi Türk de yaratabilir, zafer artık süngünün ucunda değil, tayyarenin kanatlarındadır” sloganıyla yürütmüştür. 5. Uçak Fabrikasının Basına Yansımaları Nuri Demirağ’ın havacılık alanındaki girişimlerine basın-yayın organları kayıtsız kalmamış, dönemin ulusal ve yerel basını konuyla ilgili haber ve yorumlara sayfalarında geniş yer vermiştir. Mesela 8 Temmuz 1941 tarihli Yeni Sabah Gazetesinde Emekli Binbaşı Bedri Cilasın; “Milli Havacılığın Uyanışı” isimli makalesinde müesseseyi gezdiğini ifade ettikten sonra, “Nuri Demirağ müessesesi fedakârlıkla kurulmuştur. Demirağ, ciğerparesi oğlunu, mesleğe vakfetmekle bu memleketin öz evlatlarına mahsusu fedakârlık ve feragati de göstermiştir. Böyle birçok müesseselere ihtiyaç vardır" diyerek takdir hislerini belirtir. 6. "Hava Sanayimizde Hayırlı Bir Adım" Yine 17 Ağustos 1941 tarihli Tasvir-i Efkâr Gazetesi’nde; “bugün bir Türkün tek başına kurmaya muvaffak olduğu muazzam ve kendi sahasında dünyanın en modern bir gök müessesesinin açılış töreni var” denilerek kurumun açılışı duyurulur. Aynı gazetede bir gün sonra “Hava Sanayimizde Hayırlı Bir Adım” isimli haberde fabrikanın açılışıyla ilgili yaşananlarla, açılışa katılanların listesi de verilir. Yine aynı gazetenin 24 Ağustos 1942 tarihli nüshasında; “Nuri Demirağ Gök Okulunda Tören” adıyla başlayan haberde “Dün hava alanına dolan mahşeri kalabalık Türk gençliğinin havacılığa karşı duyduğu derin aşkı açıkça ifade ediyordu” denilerek çalışmalar kamuoyuna duyurulmuştur. Vakit Gazetesi’nin 8 Ekim 1941 tarihli Ragıp Önen imzasıyla çıkan haberde; “Türk işçisi, Türk sermayesi ve Türk malzemesi ile memlekete ilk mektep tayyaresi veren, havacı gençler yetiştirmesi için hiçbir kazanç gayesi düşünmeden büyük bir çiftlik satın alıp burasını bir mektep haline getiren Nuri Demirağ’ı ne kadar tebrik edersek yeridir. Kendisine hayırlı mesaisinde muvaffakiyetler dilerim” denilerek takdir hisleri belirtilir. 7. Eskişehir'e Giden Uçağın Pilotaj Hatasıyla Düşmesi ve THK'nın Siparişleri İptali 10 Kasım 1938 tarihinde Atatürk'ün vefat etmesiyle 11 Kasım tarihinde TBMM tarafından İnönü ikinci Cumhurbaşkanı olarak seçilir. İnönü’nün Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte her alanda olduğu gibi ekonomik politikalarda da Atatürk dönemi politikalarından ayrı uygulamalar hayata geçirilmeye başlanır. Nuri Demirağ tayyare atölyesinde araştırma-geliştirme ve üretime yönelik çalışmalar devam ederken Demirağ’ın ifadesiyle uçuş bilgisi az olan bir mühendisin kendisinden izinsiz olarak Eskişehir’de ki hava törenlerine katılmak üzere giderken, sahanın darlığı ve alanın kalabalık olmasından dolayı ekin tarlası içine inişi esnasında mühendisin ölümü ile sonuçlanan bir kaza yaşanır. Bu kazaya istinaden uçak mühendislerinden oluşan bir komisyon kaza raporu hazırlar ve uçakta herhangi bir kusur bulunmadığı, kazanın pilotaj hatasından kaynaklandığı ifade edilir. Bu rapora karşın Türk Hava Kurumu, verilen uçak siparişlerini iptal etmiştir. Sadece iptalle kalmayarak, Demirağ’ın vermiş olduğu teminat mektubu ve 14000 liraya el koyarak, THK’nun ödemiş olduğu 40 bin lirayı da geri alma yoluna gitmiştir. Siparişlerin bu şekilde iptal edilmesi Demirağ’ı maddi açıdan sıkıntıya sokarak fabrika işçilerinin ücretlerini ödenemez hale getirir. Nuri Demirağ, durumun ciddiyetini anlatmak maksadıyla dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye iki mektup yazmak durumunda kalır ve her iki mektupta da dönemin en yüksek otoritesi olan Cumhurbaşkanından, yatırımları ve THK ile arasındaki ihtilaf konusunda yardım ister. 8. "Büyük Şef" İsmet İnönü'den Medet 29 Kasım 1939 tarihli “Büyük Şefim” ifadeleriyle başlayan ilk mektubun ilk cümlelerinde Demirağ, uçak endüstrisinin önemini vurguladıktan sonra kendisinin ülke savunmasına katkı sağlamak maksadıyla havacılık sektörüne girdiğini belirtir. Başlangıçta bu çalışmalarının dönemin Genelkurmay Başkanı tarafından da desteklendiğini, Fevzi Çakmak’ın kendisine yazmış olduğu fezlekeyi de mektubuna ekleyerek ispatlamaya çalışan Demirağ, yine mektubun ilk sayfasında çalışmalara başlamadan önce dünyanın uçak sanayisinde önde gelen ülkelerine pek çok ziyaretler yaptığını ve bu alanda çalışacak mühendis ve işçilerin yetişmesine de maddi katkı sağladığını vurgular. Alt yapı çalışmalarının tamamlanmasından sonra da Beşiktaş’ta bir tayyare atölyesi ile Yeşilköy’de uçuş pisti ve hangarların yapımının tamamlandığı belirtilir. Esas büyük ve köklü yatırımın Divriği’de kurulacağını ifade ettikten sonra mektubun ikinci sayfasında Beşiktaş’taki atölyede yılda 300 mektep ile 150 antrenman uçağı veya 50 avcı uçağı imal edebileceğini belirtir. Bu ifadelerden sonra mektubun yazılış amacı vurgulanır ve buna göre Türk Hava Kurumu kendisinden uçak siparişinde bulunmuş, bu siparişlerden 65 planör kuruma teslim edilmiştir. 10 Eğitim uçağı siparişinin ise uçuş kabiliyeti az olan ve başmühendis olarak atölyede görev alan Selahattin Alan’ın kendisinden izinsiz olarak Eskişehir’de yapılan törenlere katılmak üzere gittiği esnada, İnönü yakınlarında düşmesi nedeniyle iptal edilmiştir. 9. Nuri Demirağ Umudunu Koruyor Demirağ’a göre yapılan tahkikat neticesinde uçağın düşmesiyle ilgili herhangi bir teknik arızaya rastlanılmamasına karşın Hava Kurumunun siparişleri iptal ettiği gibi, teminat mektubu bedeli olan 14 bin lira ile şirkete avans olarak verilen 40 bin lirayı geri alması şirketi mali açıdan zor duruma sokmuştur. Bu gelişmeleri anlattıktan sonra kendisinin şimdiye kadar yurt savunmasına katkı sağlamak amacıyla 1,5 milyon lira masraf yaptığını, hâlbuki bu para ile isterse 15-20 apartman yaparak buradan elde ettiği yaklaşık 150-200 bin lira ile çok rahat bir şekilde yaşayabileceğini ifade eder. Mektubun üçüncü ve son sayfasında havacılık alanında yapacaklarını sıralayarak “tayyare süratlidir ve mütemadiyen de süratleniyor. Havacılık işlerinin bu sürate ayarlanması için hepsi aynı rütbede ayrı ayrı noktayı nazar taşıyan hava komutanlarının başlarına tepeden tırnağa, başından sonuna kadar mesuliyeti nefsinde toplayan (üzerine toz kondurulmamış) yırtıcı, yaratıcı bir şahsiyetin (her memlekette olduğu gibi) bu mühim ve hayati işin başına geçirilmesi suretiyle tevsiini ve mahdut çerçeve dâhilinde bırakılmamasını vatanın yegane kurtarıcısı siz büyük milli şefimden yalvararak kemali hürmetle arz ve niyaz ederim” ifadeleriyle yardım talep eder. 10. Demirağ İsmet İnönü'den Yatırımın Arkasında Durmasını İstiyor Demirağ’ın mektubundan sonra İnönü ile bir görüşme gerçekleştirdikleri ikinci mektuptan anlaşılmaktadır. Bu görüşmede İnönü kendisine nasıl yardımcı olunabileceğini sormuş, Demirağ da ciddi bir araştırmadan sonra kendisine bildireceğini ifade etmiştir. 26 Ağustos 1940 tarihinde yazılan ikinci mektup, tayyare konusunda devlet yardımların mahiyeti ile ilgili olarak kaleme alınır. Demirağ’ın devletten istediği maddi yardımla birlikte Cumhurbaşkanı İnönü’nün yatırımın arkasında durmasını istemektedir. Demirağ, yatırımları konusunda devlet desteği sağlandığı takdirde önemli bir sanayi kuruluşunu hayata geçireceğini şu cümlelerle ifade eder; “bu para emrime tahsis edildiği takdirde, Amerika’da, Almanya’da, Fransa’da tahsil ettirdiğim genç yüksek tayyare motor ve maden ve izabe mühendislerinden 7-8 adedini beraberime alarak derhal bir tahrikle Amerika’ya hareket eder, orada bulunan ve sureti melfuf mukavelename ile fabrikamın organizatörlüğünü deruhte eden beynelmilel şöhrete haiz Amerika tebaasından Profesör Gasner’le birlikte satın alacağım lüzumlu makine, alet ve edevatı da emin yollardan memlekete getirir ve daha icabı kadar mütehassıslar angaje ederek işe sarılırım ve kurarım” diyerek bu işteki kararlılığını vurgular. İkinci mektuptan anladığımız kadarıyla Demirağ, ilk etapta 20 milyon gibi bir meblağdan bahsetmekte ve bu yardımın yapılmasını takip eden yıllarda da devletin Milli savunmaya ayrılan bütçeden yardım yapması durumunda Divriği’deki uçak fabrikasını hayata geçireceğini belirtmektedir. 11. Nuri Demirağ İçin Sonun Başlangıcı Diğer yandan Nuri Demirağ, THK ile arasındaki ihtilafın çözülmesi için gayret sarf etmesine karşın kesin bir anlaşmanın olmaması üzerine birinci mektupda bahsi geçen olaylar için THK’na Ankara Ticaret Mahkemesi nezdinde dava açar. Uzun duruşma ve savunmalardan sonra Ticaret Mahkemesi davayı THK lehine sonuçlandırır. Nuri Demirağ bu hadiseden sonra sermayesinin büyük bir kısmını kaybettiği gibi, Yeşilköy’deki uçak alanı da elinden alınır. Olayların seyrinden anlaşıldığı kadarıyla Nuri Demirağ karşısına çıkarılmış olan zorluklardan epey yorulmuş olmalıdır ki, 1944 yılının sonlarına doğru yaptığı bir açıklama ile artık faaliyetlerini fikir sahasında devam ettireceğini belirtir. Bu husustaki düşüncelerini de gazetecilere 4 Eylül 1944 tarihinde verdiği şu mülakatla duyurma gereğini hissetmiştir; “Harbin çeşitli müşkülatı, memleketimizin imarı yolundaki hamlelerimizde büyük güçlükler doğmuştur. Bundan sonra taahhüt işlerine girişmeyecek, tetkik ve tetebbularla memlekete fikir sahasında hayırlı hizmetler etmek arzusundayım”. diyerek Cumhuriyetin ilk yıllarında yatırımcıların önüne çıkarılan engelleri vurgulamış olur. Vecihi Hürkuş ile başlayan ve Nuri Demirağ ile devam eden ağır sanayi hamleleri bir kez daha ağır darbe alacak ve bu alanda uzunca bir dönem yatırım yapılamayacaktır. Nuri Demirağ hayatının sonlarına doğru bütün malını “aile ve evlatlarımın orta halde maişetlerine kifayet edecek ve yavrularımın yüksek tahsil masraflarını temin eyleyecek miktar çıkarıldıktan sonra, hali hayatımda yapmağa muvaffak olamayacağım hayırlı müesseseler vücuda getirilmek ve idame ettirilmek şartıyla, serveti zatiye mi vakfettim” diyerek mal varlığını vakfetmiştir. Türk ekonomi tarihinin en önemli müteşebbislerinden sayılan Demirağ 13 Kasım 1957 tarihinde vefat etmiş ve ölüm haberi gazetelerde küçük haberlerle duyurulmuştur. 12. Sonuç Bilindiği gibi Atatürk, ekonomide liberal politikaları benimseyerek özel teşebbüsün geliştirilmesi için çalıştı. Nuri Demirağ’da onun döneminde böyle büyük bir yatırıma kalkışmıştır. Demirağ’ın Genelkurmay Başkanlığı’yla yazışmalarından anlaşıldığı kadarıyla Atatürk döneminde böyle bir teşebbüs desteklenmiş ve takdir edilerek gerekli izinler ivedilikle verilmiştir. Fakat Atatürk’ün 1938’de ölümü üzerine ekonomik konularda onun takip etmiş olduğu politikalardan vazgeçilerek katı devletçi olarak nitelendirebileceğimiz ekonomik model uygulanmaya başlanmıştır. Hatta bu amaçla 1942 yılında Teşvik-i Sanayi Kanununu da yürürlükten kaldırılarak devlet kontrol ve müdahalesi artmıştır. Bu politikanın tabii bir sonucu olarak kişilerin yatırımları desteklenmediği gibi yatırım yapılmasına dahi fırsat verilmemiştir. Doğal olarak da milyonlar yatırılarak hayat bulan pek çok ekonomik müessese kapanmak durumunda kaldı. Türkiye’de ağır sanayi hamlesi olarak nitelendirilen iş kolları gelişememiş, bu tür sanayi müesseselerinin kurulamamasıyla hem istihdam sorunu yaşanmış, hem de dışa bağımlılığımız sürmüştür.
8
dk.
12 Mart 2023
İstiklal Marşı Ne Zaman ve Nasıl Kabul Edildi?
İstiklal Marşı, Anadolu'da Milli Mücadele'nin devam ettiği sırada Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınmış şiirdir. Şairin Kurtuluş Savaşı'nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, Hakk'a, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirir. Cerîde-i Resmiye'nin 21 Mart 1921 tarihli nüshasında yayımlanan özgün metin. Maarif Vekaleti, Türk Kurtuluş Savaşı'nın başlarında, İstiklal Harbi'nin milli bir ruh içerisinde kazanılması imkanını sağlamak amacıyla 1921'de bir güfte yarışması düzenledi. Yarışmaya toplam 724 şiir katıldı. Eser gönderenler arasında Kazım Karabekir, Hüseyin Suat Yalçın, İsak Ferrara, Muhittin Baha Pars ve Kemalettin Kamu gibi tanınmış isimler de vardı. "Çanakkale Şehitlerine" ve "Bülbül" gibi şiirlerin sahibi Mehmet Akif'in "Milletin başarılarının para ile övülemeyeceğini" düşündüğü için yarışmaya katılmak istemediği bilinir. Son şiir gönderme tarihi olan 23 Aralık 1920'den sonra Eğitim Bakanlığı güfteleri incelemiş ancak içlerinde istiklal marşı olabilecek bir eser bulamamıştı. Mehmet Akif, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey'in kendisine yazdığı 5 Şubat 1921 tarihli davet mektubundan sonra fikrini değiştirerek Ankara'daki Taceddin Dergahı'ndaki odasında, Türk ordusuna hitap ettiği şiiri kaleme aldı ve Bakanlığa teslim etti. Şiirde şair; Kurtuluş Savaşı'nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, Hakk'a, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirmiştir. Hamdullah Suphi Bey, Akif'in şiirinin önce cephede asker arasında okunmasına karar verdi. Batı Cephesi Komutanlığına gönderilen şiir, askerin beğenisini kazandı. İstiklal Marşı, 17 Şubat 1921 tarihinde Hakimiyet-i Milliye ve Sebilürreşad gazetelerinde yayımlandı, on iki gün sonra ise Konya'da Öğüt gazetesinde yer aldı. Ön elemeyi geçen yedi şiir, 12 Mart 1921'de Mustafa Kemal'in başkanlığını yaptığı Meclis oturumunda tartışmaya açıldı. Mehmet Akif'in şiiri, Meclis kürsüsünde Hamdullah Suphi Bey tarafından okundu. Şiir okunduğunda milletvekilleri büyük bir heyecana kapıldı ve diğer şiirlerin okunmasına gerek görülmedi. Bazı mebusların itirazlarına rağmen Mehmet Akif'in şiiri coşkulu alkışlarla kabul edildi. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bahçesinde bulunan İstiklâl Marşı anıtı. Güfteye en sert eleştiri Kazım Karabekir'den geldi. Kazım Karabekir, 26 Temmuz 1922'de Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’e yazdığı mektupta yarışma sonucunun iptal edilmesini istemiş ve eleştirilerini sıralamıştır. Eleştirilere karşın güftede bir değişikliğe gidilmedi ve Paşa da bu konuda ısrarcı olmadı. Mehmet Akif, kazandığı beş yüz liralık ödülü yoksul kadın ve çocuklarına iş öğreterek yoksulluklarına son vermek için kurulan Darülmesaiye bağışladı. Şair ayrıca, İstiklal Marşı'nın Türk milletinin eseri olduğunu beyan etmiş ve İstiklal Marşı'nın güftesini, şiirlerini topladığı Safahat'a dahil etmemiştir. Ülke savaş içerisinde olduğu için Akif'in şiirinin bestelenmesi iki sene ertelendi, 1923'ün 12 Şubat'ında İstanbul Maarif Müdürlüğüne beste yarışması açma görevi verildi. Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katıldı. Ülkenin içinde bulunduğu zor koşullar nedeniyle sonucu belirleyecek bir değerlendirme yapılamadı. Bu nedenle güfte, ülkenin çeşitli yerlerinde farklı bestelerle okunmaya başlandı. Edirne'de Ahmet Yekta Bey'in, İzmir'de İsmail Zühtü Bey’in, Ankara'da Osman Zeki Bey'in, İstanbul'da Ali Rıfat Bey ve Zati Bey'in besteleri okunuyordu. 1924 yılında Ankara'da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay'ın bestesini kabul etmiştir. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930'da değiştirilerek dönemin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör'ün 1922'de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuş, toplamda dokuz dörtlük ve bir beşlikten oluşan marşın armonilemesini Edgar Manas, bando düzenlemesini de İhsan Servet Künçer yapmıştır. Üngör'ün yakın dostu Cemal Reşit Rey'le yapılan bir röportajda da kendisinin belirttiğine göre beste, aslında başka bir güfte üzerine yapılmıştır ve İstiklâl Marşı olması düşünülerek bestelenmemiştir. Söz ve melodide yer yer görülen uyum (prozodi) eksikliğinin (Örneğin "Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak" mısrası ezgili okunduğunda "şafaklarda" sözcüğü iki müzikal cümle arasında bölünmüştür.) esas sebebi de budur. Protokol gereği, sadece ilk iki dörtlük beste eşliğinde günümüzde İstiklâl Marşı olarak söylenmektedir. 2013 yılında marşın bestesine okunma zorluğunu gidermek amacıyla çeşitli teknik düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Bu düzenlemeler sonucunda ortaya 2 versiyon çıkmıştır. Birinci versiyon gençlerin ve toplu grupların söylemesi için hazırlanmışken, ikinci versiyon ise ulusal ve uluslararası resmi üst düzey tören etkinliklerinde kullanılır.
3
dk.
29 Nisan 2022
Tedavüldeki Banknotlarımızın Arka Yüzleri
1. Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı 5 Türk Lirası banknotunun arka yüzünde “güneş sistemi, atomun yapısı, DNA ve ilk çağ mağara resimleri” gibi motiflerle birlikte kompozisyon içinde Aydın Sayılı'nın da portresi yer alır. Aydın Sayılı, Türkiye’de bilim tarihinin yerleşmesinde önemli pay sahibidir. Harvard Üniversitesi’nde bilim tarihi üzerine doktora yapmış ve bu alanda bir ilke sahip olmuştur. Akademik çalışmalarının yanında, 1947’de Türk Tarih Kurumu üyeliğine seçilen Sayılı, Atatürk Kültür Merkezi başkanlığı da yaptı. Kopernik, Aristo, Farabi, İbni Sina ve bunun gibi birçok ünlü filozofla ilgili çalışmaları bulunan Sayılı, 1980’de UNESCO Uluslararası Yazar Editör Komitesi’ne seçilmiş ve üstün hizmetlerinden ötürü 1990’da UNESCO Ödülü’nü almıştır. 2. Ord. Prof. Dr. Cahit Arf Cahit Arf matematik dünyasındaki özgün çalışmalarıyla bilinir. 10 Türk Lirası banknotunun arka yüzünde Cahit Arf portresi ve matematikle alakalı simgeler kullanılmıştır. Başarılı akademik kariyeri sayesinde yurtdışındaki birçok üniversiteye misafir akademisyen olarak davet edilmiştir. Tübitak'ın kurulmasında emeği fazla olan Arf aynı zamanda Tübitak Bilim Kolu'nun ve Türk Matematik Derneği'nin başkanlığını yaptı.1974 Tübitak Bilim Ödülü'nün sahibidir. Hasse-Arf Teoremi adı ile bilinen teoremi matematik dünyasına kazandırdı. Her sene onun anısına ODTÜ'de sempozyum düzenlenmektedir. 3. Mimar Kemaleddin Beyazıt Camii'nin muhtemel mimarlarından Kemaleddin Bey ile isim benzerliği vardır. Asıl adı Ahmed Kemaleddin'dir. 20 Türk Lirası banknotunun arka yüzünde “Gazi Üniversitesi Rektörlük Binası”nın çizgisel bir çalışması ve Mimar Kemaleddin'in bir portresi yer alır. Osmanlı Mimar ve Mühendis Cemiyeti adı altında Türkiye'deki ilk meslek odasını kurmuştur. Ünlü Filibe Garı çalışması başarılı olunca Selanik ve Edirne Garı tasarımına imza atmıştır. Mescid-i Aksa'nın restorasyon çalışmaları için bir süre Kudüs'te kalmıştır. Bugün hala ayakta olan birçok yapıda onun imzası vardır. Mimari üzerine görüşlerini içeren notlarını, İlhan Tekeli 1997 yılında "Mimar Kemalettin'in Yazdıkları" ismiyle kitaplaştırmıştır. 4. Fatma Aliye Topuz Tarihçi Ahmet Cevdet Paşa'nın kızı ve İlk Osmanlı kadın feministlerden Emine Semiye'nin ablasıdır. 50 Türk Lirası banknotunun arka yüzünde “hokka, tüy kalem, kâğıt ve kitap” gibi figürler ile kadın zerafetini simgeleyen “çiçek” motifleri ve Fatma Aliye Topuz'un bir portresi yer alır. Türk edebiyatının ilk kadın romancısı olarak akla gelen ilk isimdir. İlk resmi kadın derneklerinden olan Nisvan-ı Osmaniye İmdat Cemiyeti'ni kurmuştur. Hilal-i Ahmer Cemiyeti'nin de ilk kadın üyesidir. Siyasete de atılan Fatma Aliye Topuz resmi tarihe muhalif görüşlerinden dolayı bir süre edebiyat dünyasından dışlanır. Günümüz yazarlarından Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ''Uzak Ülke'' isimli eseriyle Fatma Aliye Topuz'un biyografik romanını yazmıştır. 5. Buhurizade Mustafa Itri Çiçek ve meyve işleriyle meşgul olduğu için Itri mahlasını kullanıdığı rivayet edilir. 100 Türk Lirası banknotlarının arka yüzünde; notalar, kudüm ve ud gibi enstrümanlar ile Itri portresi bulunur. Mevlevi tarikatına katılmış ve sarayın fasıl heyetine girmiştir. Hâfız Post, Nasrullah Vakıf Halhali, Kasımpaşalı gibi dönemin ünlü isimleri onun ustaları arasındadır. Uzunca bir süre Enderun'da hocalık yapmıştır. Ünlü Segah bestesinin sahibidir. Padişahlara yakınlığından ötürü esirciler kethüdalığı yaparak o köleler sayesinde dünyanın başka yerlerindeki geleneksel müzik üzerine bilgiler edinmiştir. Unesco 2012 yılını Itri yılı ilan etmiştir. 6. Yunus Emre Doğumu, ölümü ve mezarı hakkında ihtilaflar vardır. 200 Türk Lirası banknotlarının arka yüzünde; anıt mezarı, dizelerinde yer verdiği gül motifi, barışı ve kardeşliği simgeleyen güvercin motifi ile felsefesini en iyi vurgulayan ‘Sevelim, Sevilelim’ dizesi ve Yunus Emre portresi bulunur. 14. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Orta Anadolu havzasında doğup yaşamış bir şair, mutasavvıf ve erendir. Taptuk Emre'nin dervişidir. Arı bir dille yazdığı şiirlerinden dolayı Türkçe'yi en iyi kullanan şair olarak bilinir. Mevlana Celaleddin-i Rumi, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evran-ı Veli gibi ilim ve irfan önderleriyle birlikte Yunus Emre, Allah sevgisini, aşk ve güzel ahlakla ilgili düşüncelerini, İslam tasavvufunu işleyerek yüceltmiştir. 1991 yılı UNESCO tarafından Yunus Emre'nin doğumunun 750. yılı olarak anılmıştır.
3
dk.
19 Nisan 2022
7 Maddede İlk Türk Kadın Doktor Safiye Ali’nin Mesleki Serüveni
Türkiye'nin ilk kadın doktoru olarak tanıdığımız Safiye Ali'nin meslek hayatına giden süreçte yaşadığı zorlukları ve doktorluk serüvenini sizler için derledik. 1. Kimdir bu Safiye Ali?
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın doktoru olarak tanıdığımız Safiye Ali, takvimler 2 Şubat 1894 yılını gösterdiği sıralar son demlerini yaşayan Osmanlı Devleti’nin başkenti olan İstanbul’da dünyaya geldi. Oldukça saygın bir aileye sahipti. Babası Abdülaziz ve II. Abdülhamit’in yaverlerinden Ali Kırat Paşa’ydı. Annesi ise Mekke’de tam 17 yıl boyunca şeyhülislam olarak görev yapan Şamlı Hacı Emin Paşa’nın kızı Emine Hasene Hanım’dı. Ailesi onun eğitimini önemsiyordu. Okul dışında da eğitim almaya devam eden Safiye Ali, İngilizce, Fransızca, Almanca ve İtalyanca dillerini öğrenmek için de çaba harcıyordu. Safiye Ali’nin ülke gerçekliklerini zorlayan hayalleri vardı. Doktor olmak istiyordu. Ülke içinde kadınların tıp eğitimi alması yasaktı. Sadece yurtdışında tıp eğitimi alan kadınlar doktorluk yapabiliyordu. Bunların çoğu ise gayrimüslimlerden oluşuyordu. Ancak o gereğini yaptı, hayallerinin peşinden koştu ve hedefine ulaştı. 2. Doktor olma yolunda önünü tıkayan zorlukları bir bir aştı
Safiye Ali’nin doktor olabilmesi için yurtdışında tıp eğitimi alması şarttı. Dönemin şartları göz önüne alındığında bir kadının tek başına yurtdışında hayallerinin peşinden koşması oldukça zor bir durumdu. Ancak o her şeyi göze alarak Almanya’ya gitti. Dünya Savaşı nedeniyle doğan doktor ihtiyacı şüphesiz ki onun Almanya’ya gidişini kolaylaştırdı. 1921 yılında “Bebeklerde İç Pakimenenjit Kanaması Hakkında” başlıklı teziyle eğitimini tamamladı. Berlin’de girdiği sınav sonrası doktorluk mesleğini icra etmesi yönünde onay aldıktan sonra İstanbul’a döndü. Bu vesileyle eğitim alıp memlekete dönen ilk kadın Türk doktor oldu. Ancak onun için bu eğitim tatmin edici değildi. İstanbul’da altı hafta kaldıktan sonra ihtisas yapmak için tekrardan Almanya’ya giderek giderek Wüerzburg Julius-Maximilians Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde bir sene kadın hastalıkları ve iki sene çocuk hastalıkları ihtisası yaptı. 3. Cumhuriyetin ilk kadın doktoru göreve başlıyor
Almanya’da eğitim görmüş genç bir Türk kadın doktor olarak memleketine dönen, ancak hayatı Almanya ve Türkiye arasında mekik dokuyarak geçen Safiye Ali, 1923’de Cumhuriyetin ilk kadın doktoru olarak tababet icazetnamesini yani doktorluk yapma iznini aldı. Bu şekilde Cumhuriyetin ilk kadın doktoru olma unvanını da elde etmiş oldu. Bu vesileyle şunu da belirtmek gerekir ki, sadece yurtdışında tıp eğitimi almak Türkiye’de doktor olmak için yeterli değildi. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının diplomaları Sıhhiye ve Muâvenet-i İçtimâiyye Vekâleti’nde kurulan bir komisyon tarafından onaylanması sonucu meşru hale geliyordu. 4. Yalnızca doktor olarak kalmadı, birikimini paylaşmak adına tıp dersleri verdi ve çocuk sağlığı için mücadele etti
Safiye Ali, meslek hayatının ilk dönemlerinde Alman ve Amerikan elçiliklerinin doktorluğunu yaptı. Ancak onun tek hedefi sahada doktorluk görevini icra etmek değildi. Aynı zamanda birikimini de paylaşma hedefindeydi. Bu arzusu doğrultusunda Amerikan Kız Koleji Tıp Bölümü’nde jinekoloji ve obstetrik dersleri verdi. Safiye Ali buralardaki çalışmalarıyla yetinmeyip memleketin ihtiyaç duyduğu alanda hizmet vermek arzusundaydı. Özellikle meslek hayatı boyunca çocuklara ayrı bir hassasiyet gösterdi. Bu hassasiyetten doğan sorumluluğu tek başına yerine getirmesi mümkün olmadığından dolayı önce Hilal-i Ahmer Cemiyeti Hanımlar Merkezi Küçük Çocuklar Muayenehanesi’nde, sonra da Himaye-i Etfal’in tesis ettiği Süt Damlası’nda hizmet verdi. Bu şekilde aç ve yeterli beslenemeyen çocukların beslenmesine katkı sağlayarak onların hasta olmalarının önüne geçmek için mücadele etti. 5. Uluslararası tıp kongrelerinde ülkesini temsil etti
Safiye Ali, tıp dünyasındaki bilgisini ve temsilini uluslararası akademik kongrelere de taşıyarak ülkesini temsil etme fırsatı buldu. İstanbul’da mesleğini icra ettiği yıllarda üç farklı uluslararası kongreye dahil oldu. Bunlardan ilki 18 farklı ülkeden tam 300 kadın doktorun katıldığı Londra’da düzenlenen Beynelmilel Kadın Doktorlar Cemiyeti’nin kongresidir. Bu kongrede gündeme getirilecek konuların seçimi için seçilen 25 kişilik delege meclisine dahil oldu ve çalışmaları takdir gördü. 1924 yılı içerisinde Budapeşte’de Etfale Muavenet Beynelmilel İttihadı Kongresi’ne Hilal-i Ahmer Cemiyeti delegesi olarak katıldı. Üçüncü olaraksa Beynelmilel Kadın Doktorlar Cemiyeti’nin 1928 yılında Bolonya’da yaptığı kongreye merkez heyeti üyesi bulunduğu bu Cemiyet’in davetiyle katılarak ülkeyi temsil etti. 6. II. Dünya Savaşı’nda Alman halkına destekte bulundu
Türkiye’den sonra memleket olarak gördüğü ve uzun yıllar yaşadığı Almanya’nın 2. Dünya Savaşı sırasında içinde bulunduğu zor günlerde Safiye Ali, Almanya’da ikamet ediyordu. Savaş mağduru halkın içinde bulunduğu durumunu görmeleri ise doktor kocası Ferdi Ali ile birlikte Alman halkının en zor günlerinde onlara hizmet vermelerine vesile oldu. Bu savaş sırasında gerçekleşen bombardımandan dolayı muayenehaneleri küle dönüştü. Meslekleri gereği yılmadan mücadele veren ikili savaşın ardından yorgun düştüler ve İstanbul’a döndüler. 7. Onlarca hayat kurtardı ancak, kansere karşı verdiği mücadeleyi kaybetti
Mesleğine adanmış bir hayat örneği sunan Safiye Ali, hayatın sunduğu ironik bir gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı. Kanser hastası olmuştu. Kansere yenilme niyetinde olmayan Safiye Ali, tedavi görmek amacıyla Almanya’ya giderek başarılı bir ameliyat geçirdi. 2. Dünya Savaşı sonrası İstanbul’a dönen çift, Kadıköy’de bir muayene açtı ve yaşamlarını burada sürdürmeye başladılar. Ne var ki, üstesinden gelmek için mücadele ettiği hastalığının tekrardan nüksetmesi üzerine Almanya’ya döndü. Ancak hastalığı her geçen gün ilerledi ve vücudu tedaviye yanıt vermedi. Onlarca hayat kurtaran Safiye Ali, 5 Temmuz 1952 günü Almanya’nın Dortmund şehrinde vefat etti.
3
dk.
4 Şubat 2022
Onur Anıtı'nın heykeltıraşı Heinrich Krippel kimdir?
Türkiye’de gerçekleştirdiği anıt heykeller ile tanınan Avusturyalı heykeltıraş, aynı zamanda ressam, bakır oymacısı ve illüstratör olarak eserler vermiştir. 27 Eylül 1883'te Viyana’da dünyaya geldi. Sanat eğitimini Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’nde Profesör Hemler atölyesinde tamamladı. Daha çok portre, büst ve mezar taşları üzerinde çalıştı ve tanındı. I. Dünya Savaşı’na topçu subayı olarak katıldı. 1925 yılında Atatürk anıtları yaptırılmak amacı ile Türk hükûmetinin davetlisi olarak Türkiye’ye geldi. 1938’e kadar on üç yıl Türkiye’de kalarak Atatürk heykelleri gerçekleştirdi. Atatürk, sanatçıyı köşkte misafir ederek hazırlayacağı tüm heykeller için kendisine poz vermiştir. Krippel, bu heykel ve anıtların ön çalışmaları ve taslaklarını Türkiye’de hazırladı. Bu taslaklardan tasarlanarak hazırlanan heykel kalıpları, sanatçının Viyana’daki atölyesinde üretildi ve Viyana Birleşik Maden işletmelerinde bronza döküldü. Bu heykeller daha sonra parçalar halinde Türkiye’ye getirildi ve yerlerinde monte edildi. Sanatçı, Viyana’ya dönmeden Ulus’ta Martin Elsaesser tarafından projelendirilerek inşa edilen Sümerbank binasında taştan bir Atatürk heykeli gerçekleştirdi ve 1938 yılında yeniden Türkiye’ye gelebilmek umudu ile Viyana’ya döndü. Krippel, II. Dünya Savaşı’nın başlaması nedeni ile bir daha Türkiye’ye dönemedi ve 5 Nisan 1945’te Viyana’da bir mide ameliyatı sonrası hayatı sona erdi.
1
dk.
12 Mayıs 2022
Milli Mücadele’nin Kadın Kahramanlarından Şerife Bacı Kimdir?
Milli Mücadele’de erkek, kadın, çocuk fark etmeksizin ortaya koyulan milli kurtuluş iradesi, memleketin farklı yerlerinden, farklı kahramanlık öyküleriyle dillerde dolanıyordu. İsimsiz onlarca, yüzlerce hatta binlerce kahraman bu uğurda canını vatan uğruna feda etti. Kastamonu insanı da bu noktada gerekli iradeyi koymaktan geri durmadı. Ancak Kastamonu erkekleri kadar kadınlarının da ortaya koyduğu fedakârlık örneklerinden biri var ki, kendini mücadelesiyle öne çıkartıyordu. Bu kadın kahraman Şerife Bacı’ydı. 1. Zorlu bir hayata sahipti Genç yaşta yuva kurmuştu Şerife Bacı. Henüz 16 yaşındayken evlenmesinden iki ay sonra memleketi cehenneme çeviren Harbi Umumi patlak vermişti. O dönem birçok Anadolu yiğidi gibi onun kocası da askere alındı. Çok çekmedi, altı ay sonra Çanakkale’den kocasının ölüm tezkeresi ulaştı eline. Dünyası başına yıkıldı Şerife Bacı’nın. Kimsesizdi, ne bir geliri ne bir kimsesi vardı. Genç yaşında dul kalmasını uygun görmedi köyün yaşlıları. Verdiler onu sakata ayrılmış bir asker gazisi olan Topal Yusuf’a. Bu evlilikten Elif adında şirince bir kızı oldu Şerife Bacı’nın. Ancak hayat ona adil davranmıyordu. Topal Yusuf’un bir bacağını ve gözünü kaybetmesi onu iş yapamaz duruma getirmişti. Tarla sürmek de, dağdan odun indirmek de ekin biçmek de Şerife Bacı’nın boynundaydı. Sırtındaki bebe ile evde bakıma muhtaç kocası da cabası. 2. Düşünmeden cephanenin taşınması için kendini öne sürdü Bir gün köyde bir akşam üzeri tellak avaz avaz bağırıyordu. Ankara’da kurulan yeni hükümetin düşmanı püskürtmesi için kışa hazırlık yapmaya ve cephaneye ihtiyacı vardı. Bu nedenle de Kastamonu- Ankara hattında öküz arabalarıyla bu cephanelerin taşınması gerekiyordu. Bu hayati emanetlerin taşıyıcılarından biri de kaderin omuzlarına derin bir ağırlık yüklediği Şerife Bacı’ydı. Çekinmeden aldı bu zor görevi üzerine. Küçük kızı Elif’e bakacak kimse olmadığından onu da yanına almak zorunda kaldı. Soğuk kış şartlarına el kadar bebek ne denli dayanırdı bilinmez. Şerife Bacı’nın kağnısına top mermileri yüklendi ve yola çıkıldı. Zora dayanamayan öküzüyle ite kaka yol almaya çalıştı. 3. Canını vatanının yoluna serdi Yol uzun, hava şartları çetin ve yükü taşıyan öküzlerden biri halsizdi. İlerlemede sorun yaşıyordu Şerife Bacı. Bir yandan soğuk ve açlık içinde topların arasına konulan, üşümesin diye de etrafına otlar serilen küçük Elif, bir yandan yol alamayan öküz Şerife Bacı’yı düşündürüyordu. Ancak onun cephaneyi Ankara'ya götürme azmi bütün zorluklara karşı güçlü tutuyordu kendini. Ancak yüce Ilgaz Dağı’nın sisli heybetinin arasından sızan dondurucu hava Şerife Bacı’nın da vücuduna sirayet etmeye başlamıştı. Yavrusunun ağlaması üzerine son bir kuvvet Elif’in yanına ulaşan Şerife Bacı, yavrusunu son gücüyle yorganla örttü. Ellerinden ve ayaklarından başlayan ısırıcı donma hissi zamanla bütün vücudunu kapladı. Bu uğurda canını vatanının uğruna serdi ve henüz 21 yaşında(1921 yılında) gencecik bir anayken şehit oldu. Bu kahraman Türk anası, evladını, top mermilerini ve vatanını korumak için kendini feda etti. 4. Milli Mücadele’de Türk kadınının gösterdiği fedakârlığın bayraklaşan sembollerinden biri Şerife Bacı’nın gösterdiği bu özveri, Anadolu kadınının bağımsızlık uğruna verdiği en önemli örneklerden biri olarak tarihe geçti. Erkek, kadın, çocuk demeden girişilen Milli Mücadele’nin isimsiz onlarca kahramanı arasından sıyrılarak Türk kadınının bu uğurda gösterdiği fedakârlığın en büyük sembolü olan Şerife Bacı, üstlendiği bilinç ve mücadele arzusuyla bayrak isimlerden biri oldu. 5. Kastamonu Hükümet Konağı’nın önüne ve İnebolu’da bir parka Şerife Bacı Anıtı dikildi Şerife Bacı’nın Kastamonu’dan başlayan bu yürüyüşü ne yazık ki tamamlanamadı. Evet, belki o bu yürüyüşü tamamlayıp Ankara'ya cephaneyi ulaştıramadı, ancak cephaneden daha önemli bir değeri tüm yurda yaydı. O da kurtuluş şuuruydu. Garip bir Anadolu kadını olan Şerife Bacı’nın ortaya koyduğu bu şuur daima hatırlarda kalsın diye Kastamonu Hükümet Konağı’nın önüne Şerife Bacı anıtı dikildi.
3
dk.
28 Nisan 2022
Cumhuriyet’in İlk Anıt Heykelleri
Anıt, şehir meydanlarına dikilen bir kişinin yahut bir olayın kalıcılığını sağlamak ve sonraki kuşaklara sanatsal ve tarihi değerler bırakmak için yapılan heykellerdir. İslam kültürü ile yetişmiş Türk toplumunda heykele karşı durulan tavır, bu sanat alanının gelişimini engellemiş ve ancak Cumhuriyet Döneminde güzel örneklerini ortaya koymaya başlamıştır. Ancak Türk sanatçıları anıt kültürü ile yetişmediği için ve Cumhuriyetin ilk yıllarında plastik sanatlar alanında sanatçı azlığı olduğu için görülen bu ilk anıt heykeller Avrupalı sanatçılara yaptırılmıştır. Avusturyalı sanatçı Heinrich Krippel, İtalyan sanatçı Pietro Canonica, Alman sanatçı Thorak ve Hanak Cumhuriyetin ilk anıtlarını yapan sanatçılar oldular. Anıt heykellerinin yapılmasındaki amaç tamamen ideolojik sebeplerden olup ulusal bilinci güçlendirmek ve ülkede yeni düzeni yerleştirmek adına yapılmıştır. Daha sonraki anıt çalışmalarında ise Türk sanatçılarımız Nijat Sirel, Nusret Suman ve Kenan Yontunç gibi isimlerin de heykelleri Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yükseldi. Öyle ki bu anıt heykeller Türkiye’nin her yerine yayılarak en ücra köylerdeki Türk halkının dahi benimsemesine ve çocukların Atatürk büstlerini gördükten sonra ilk heykel yapma özentisinin başlamasına neden oldu. 1. Heinrich Krippel – Samsun, Atatük Anıtı Kaidesi ile birlikte tasarlanan anıt heykelde Atatürk savaşan bir kahraman gibi betimlenmiştir. Bu heykelin çekilmiş ilk fotoğrafıdır. 2. Heinrich Krippel – Ankara Ulus Zafer Anıtı Kaidesi ile birlikte tasarlanan anıt heykelin kaidesinde çeşitli yazılar ve kabartmalar vadır. Atatürk at üzerinde zafer kazanmış kumandan edasıyla betimlenirken, kaidenin önünde bir asker figürü görülür. 3. Pietro Canonica – İzmir, Cumhuriyet Anıtı Kaidesi ile birlikte tasarlanan anıt heykelin kaidesinde yer alan yazılarda ve kabartmalarda İzmir’e girerken yaşadığı olaylar anlatılıyor. At üzerinde görülen Atatürk anıtı bronz malzemeden yapılmıştır. 4. Pietro Canonica – İstanbul, Taksim Anıtı Mezarlıklar kaldırılarak belediye tarafından yaptırılmıştır. Kaidesi ile birlikte 13 metre yüksekliğindedir. 4 yöndede askerler, kadınlar, erkekler görülür ve yüzü peçeli kadınlar Osmanlı Devleti’ni yüzü açık kadınlar yeni Türkiye’yi temsil etmektedir. 5. Nusret Suman – Gaziantep, Atatürk Anıtı Atatürk şaha kalkmış at üzerinde betimlenir. 6. Nijat Sirel – İzmit, Atatürk Anıtı Kaidesi mermer, heykel bronzdan yapılmıştır. Kaidesinde görülen defne yaprakları zaferi simgelemektedir. Heykel 6.5 metre yüksekliğindedir. 7. Kenan Yontunç – Çankırı, Atatürk Heykeli Kaidesiyle birlikte tasarlanan heykelde Anadolu kadını görülmektedir. Atatürk bu heykelinde ayakta olup elinde şapka tutmaktadır. Çünkü şapka devrimi burada yapılmıştır.
2
dk.
18 Nisan 2022
Anılarda ve Hatıralarda Latife Hanım
Kültürlü ve zengin bir ailenin çocuğu olan Latife Hanım; iyi eğitimli, İngilizce, Fransızca ve Almanca gibi dillere vakıf, Avrupa’nın ünlü üniversitelerinden Sorbonne’da hukuk eğitimi görmüş değerli bir hanımefendiydi. Ancak onu tarih sayfalarımıza taşıyan asıl değerleri olgun ve kültürlü kişiliğinden ziyade yaptığı evlilikti. Bu evliliğin diğer tarafı ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’tü. Bu durum onu daha çok tanınması gereken, merak edilen bir karakter haline bürüdü. Gelin Latife Hanım’ı anılarda ve hatıralarda aktarılış şekliyle tekrardan tanıyalım. 1. Latife Hanım'ı kısaca tanıyalım Uşak’tan İzmir’e göçmüş varlıklı bir ailenin çocuğu olan Latife Hanım hafızalara Mustafa Kemal Atatürk’ün eşi olarak kazındı. Kültürlü, güzel ve hoşsohbet bir hanımefendi olan Latife Hanım, 1889 yılının Haziran ayında İzmir’de dünya geldi. Dedesi Sadık Bey açık görüşlü biriydi. Bu nedenle de kız erkek ayırt etmeden çocukların okutulmasından yanaydı. Bu düşüncesiyle Latife Hanım ilk eğitimini dedesinin şahsi imkânlarıyla getirdiği öğretmenlerden aldı. İlköğrenimini bu şekilde tamamlamasının ardından ortaokul ve liseyi İstanbul’da Amerikan Koleji’nde okudu. Burada Halide Edip Adıvar’ın öğrencisi oldu. Halit Ziya Uşaklıgil ve Tevfik Fikret gibi Türk edebiyatının önemli isimlerinden özel ders alan Latife Hanım, Avrupa’nın saygın üniversitelerinden Sorbonne Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. Avrupa’nın birçok yerini gezen, Fransızca, Almanca ve İngilizce dillerine oldukça hakim olan ve musikiye dair büyük kabiliyetiyle bilinen Latife Hanım, dönemin şartlarına göre oldukça donanımlı bir hanımefendiydi. 2. Uşakizade Köşkü’nün hayatındaki önemi İnsanların yaşadığı mekânların hayatına olan etkisinin en belirgin örneğini Latife Hanım’ın yaşadığı Uşakizade Köşkü’nde görmek mümkün. Yurtdışında bulunduğu dönemlerde ülkede devam eden Milli Mücadele’nin kendisinde oluşturduğu şuurla memleketine dönmeyi arzulayan Latife Hanım, Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanılmasının ardından İzmir’in kurtuluşuna olan inancıyla dadısıyla birlikte İzmir’de bulunan dedesine ait Uşakizade Köşkü’ne döndü. Bu köşkün stratejik konumu ve yapısı ise o dönemlerde sıkça İzmir’de bulunan Mustafa Kemal için önemli bir karargâh konumundaydı. Gazi Mustafa Kemal Paşa ilk defa İzmir’in kurtuluşunun altıncı günü, 14 Eylül 1922’de Uşakizade Köşkü’ne geldi. Bu gün itibariyle onun için Latifeli günler başladı. Bir halk kahramanı olan Büyük Komutana derin bir hürmet ve hayranlık besleyen Latife Hanım, bu süre içinde Mustafa Kemal ve yaveri Salih Bozok ile yakın ilişkiler kurmaya özen gösterdi. Latife Hanım’ın Atatürk ile olan ilişkisi yine aynı köşkte gerçekleşen sade bir nikâh töreniyle taçlandı. 3. Ali Fuat Cebesoy’un hatıralarında Latife Hanım Bir insanı görmeden tanımanın en hoş yolu belki de kişilerin birilerinde bıraktığı güzel anıları dinlemektir. Ali Fuat Cebesoy Uşakizade Köşkü’nde geçen hatıralarında Latife Hanım’ı şöyle anlatır: “Gazi Paşa’nın karargâh olarak seçtiği köşkte, Uşakizade Muammer Bey’in kızı Latife Hanım bizzat hizmet ediyordu. Latife Hanım çok iyi bir öğrenim ve eğitim görmüş, dil bilir, genç ve güzel bir Türk kızıydı. Türk Edebiyatına da aşinaydı. Köşk gerçek bir Başkumandanlık Karargâhı gibi bir hayli işlek olmasına rağmen düzeni pek mükemmeldi Herkese şefkat ve nezaketle muamele ediyor, karşılığında herkesten saygı görüyordu. Her dediği adeta karargâh komutanının emri gibi kabul olunuyordu. Hatta Gazi Paşa bu hareket tarzını memnuniyetle kabul etmişti. Gülerek: Karargâh Kumandan’ı ‘Hanım’ın emri budur.’ diyordu.” 4. Halide Edip Adıvar’ın kaleminden Mustafa Kemal’in Latife Hanım’a olan hisleri Şu açıktır ki Mustafa Kemal Atatürk, Latife Hanım’dan etkilendiğini dile getirmekten çekinmiyordu. Kültürlü, genç ve güzel bir hanımefendiden etkilenmemek bir lider dahi olsanız mümkün değildir. Atatürk’ün Latife Hanım’dan ne denli etkilendiğini bir de Halide Edip Adıvar’ın kaleminden dinleyelim: “Ben, İsmet Paşa’dan gazete muhabirlerine harp sahasını göstermek için izin istedim. Son raporumu yazacaktım. İsmet Paşa gereken hazırlıklar için emirler verdi ve ayın on sekizinde Latife Hanım; İsmet Paşa’yı gazetecileri ve beni İzmir Zaferi’ni kutlamak için evine davet etti. Mustafa Kemal Paşa otomobiliyle beni oraya götürürken hep Latife Hanım’dan bahsediyordu. Sesinde Mustafa Kemal Paşa’nın nihayet bir yuva kurmak için hazırlandığını ifade eden bir şey vardı. Bu konuda bağlılığı çok samimi görünüyordu.” 5. Boşanmalarının ardından M. Kemal’in ricası ve Latife Hanım’ın tutumu Savaş şartlarında yeşeren aşk evlilikle taçlandırıldı, ancak ne yazık ki bu evliliğin ömrü sadece 2 yıl 5 ay kadar sürdü. Devletin kurucu liderinin her sözü haber niteliği taşıdığı gibi boşanmasının da basın yoluyla halka iletilmesi uzun sürmedi. Boşanmalarının sebebine dair o dönemde birçok şey yazılıp çizilmişse de; gerek Mustafa Kemal gerekse Latife Hanım evliliklerinin sona ermesine ve genel olarak evliliklerine dair çevreye tek bir söz etmedi. Ayrılırken Mustafa Kemal, Latife Hanım’dan şu ricada bulundu: “Latife asker sözü vereceksin, müşterek hayatımıza dair hiçbir şeyi kimseye bahsetmeyeceksin.” Aralarında geçen ilişkiyi kimseyle paylaşmayan Latife Hanım, tüm ısrarlara rağmen Atatürk’e verdiği sözü tuttu ve onun hatırasına saygı duydu.
3
dk.
29 Haziran 2021
Bu coğrafyaya başından beri Türkiye mi deniyordu?
Hayır, Otlukbeli Savaş’ına kadar, çoğunlukla Doğu Anadolu’ya bu adı verirler. Otlukbeli’nde, Selçuklu hâkimiyetinin Moğollar ve Timur’dan sonraki varislerinden biri olan Uzun Hasan yenilince, Akkoyunlu Devleti’nin aşiretleri İran yaylasına göçtüler ve Azerbaycan’a çekildiler. Onlardan boşalan yerlerde, zaten orada bulunan Kürtler ve bir takım yerleşik şehirlerde yaşayan Ermeniler ve Türkler kaldı. O dönemde Anadolu, boş bir bölgedir ve İran yaylasından akan nüfusun yerleşimine açık bir haldedir. Tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış olan bu topraklar, üzerinde yaşayan her toplulukla birlikte yeni bir isim kuşanmıştır. Bugün gururla kullandığımız "Türkiye" ismi, sanılanın aksine bizim kendimize verdiğimiz bir isimden ziyade, bu topraklara dışarıdan bakanların yakıştırdığı bir kimliktir. Anadolu’nun "Küçük Asya"dan "Turchia"ya dönüşümü, bin yıllık bir yerleşme ve kabullenilme öyküsüdür. Türklerin gelişinden önce bu coğrafya, Batılı kaynaklarda ağırlıklı olarak "Asia Minor" (Küçük Asya) olarak anılıyordu. Grek dünyası ise güneşin doğduğu yönü işaret ederek buraya "Anatolia" (Doğu/Güneşin Doğduğu Yer) ismini vermişti. Bizans döneminde de bu isimlendirmeler korunmuş, bölge bir Roma toprağı olarak görülmüştü. Ancak 1071 Malazgirt Zaferi ile başlayan büyük göç dalgası, sadece bölgenin demografisini değil, haritalardaki adını da kökten değiştirecekti. İlginç bir tarihsel paradoks olarak, bu topraklara "Türkiye" diyen ilk kesim Türkler değil, İtalyan tüccarlar ve Haçlı seferlerine katılan Batılılardı. 11. yüzyılın sonlarından itibaren Anadolu’nun içlerine giren Haçlılar, karşılarında buldukları yoğun Türk nüfusu ve askeri gücü karşısında burayı "Turchia" (Türklerin ülkesi) veya "Turcomannia" olarak adlandırmaya başladılar. Cenevizli ve Venedikli tüccarların ticaret rotalarında bu isim kalıcı hale geldi. Yani dünya bizi bizden önce "Türkiye" olarak tanımıştı. Türkler ise bu coğrafyaya yerleştiklerinde ona çok daha kapsayıcı ve politik bir isim verdiler: "Diyar-ı Rum" (Roma Toprağı). Selçuklu sultanları kendilerini "Sultan-ı Rum" olarak tanımlarken, aslında Roma (Bizans) mirasının üzerine oturduklarını ve o büyük medeniyetin yeni sahipleri olduklarını vurguluyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de "Devlet-i Aliyye" (Yüce Devlet) ismi tercih edilirken, Batı dünyası haritalarında ısrarla "Empire of Turkey" (Türkiye İmparatorluğu) ifadesini kullanmaya devam etti. yüzyılın sonlarında gelişen Türkçülük akımıyla birlikte, "Türkiye" ismi entelektüel çevrelerde ve edebiyatta bir kimlik simgesi haline dönüştü. Kurtuluş Savaşı döneminde kurulan meclisin adının "Türkiye Büyük Millet Meclisi" olarak belirlenmesi, bu ismin artık resmi bir devlet kimliği olarak benimsendiğinin en somut kanıtıydı. 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla, dış dünyanın yüzyıllardır kullandığı bu coğrafi terim, ulus-devletin sarsılmaz ismi olarak tescillendi.
2
dk.
bottom of page
















.png)