top of page
Sorularla Tarih
27 Şubat 2022
Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski kimdir?
Ukrayna Anayasası'nın 102. maddesine göre, Ukrayna Cumhurbaşkanı devlet başkanı, devlet egemenliği, Ukrayna'nın toprak bütünlüğü, Ukrayna Anayasası'na uyulması, insan ve sivil haklar ve özgürlüklerin garantisidir. Ukrayna Anayasası ve Ukrayna yasalarına dayanarak ve bunlara göre, Cumhurbaşkanı Ukrayna topraklarını bağlayıcı kararlar ve emirler çıkarır. 2019 Ukrayna cumhurbaşkanlığı seçimi sonucunda Volodımır Zelenskyi, 20 Mayıs 2019'dan beri Ukrayna'nın başkanıdır. Ukrayna Cumhurbaşkanı, senarist, oyuncu ve yönetmendir. Aday olduğu 2019 Ukrayna cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kaldı ve kazandı. Adaylığını açıkladığı 31 Aralık 2018'den altı ay öncesinde yapılan anketlerde bile adı ilk sıralarda geçiyordu. Zelenski 2015'te Halkın Hizmetkârı adlı televizyon dizisinde Ukrayna cumhurbaşkanını canlandırdı. Halkın Hizmetkârı partisi ise Mart 2018'de dizinin yapımcı şirketi Kvartal 95 tarafından kuruldu. Zelenski, 25 Ocak 1978'de Yahudi bir ailede doğdu. Babası Oleksandr Zelenski Kriviy Rig Ekonomi Enstitüsü'nde profesör olarak çalışırken annesi Rimma Zelenska mühendistir. Liseye başlamadan önce babasının işi nedeniyle dört yıl Moğolistan'ın Erdenet şehrinde yaşadı. Kiev Ulusal Ekonomi Üniversitesi'nin Kriviy Rig kampüsünde hukuk eğitimi aldı ancak profesyonel olarak bu alanda çalışmadı. Zelenski, 2015'te Halkın Hizmetkârı adlı televizyon dizisinde Ukrayna cumhurbaşkanını canlandırdı. Dizide canlandırdığı karakter, bir viral videoda yolsuzluk karşıtı açıklamalar yaptıktan sonra cumhurbaşkanlığı seçimini kazanan otuzlu yaşlarında bir lise tarih öğretmeniydi. Zelenski, 2013-2014 Yevromaydan hareketini, Donbass Savaşı sırasında da Ukrayna Ordusu'nu destekledi. Ağustos 2014'te Ukrayna Kültür Bakanlığı'nın Rus sanatçıların ülkeye girişini yasaklama kararına karşı çıktı. 2018'de başrolünde yer aldığı romantik komedi filmi Love in the Big City 2 ülkede yasaklandı. Halkın Hizmetkârı partisi Mart 2018'de aynı adlı dizinin yapımcı şirketi Kvartal 95 çalışanları tarafından kuruldu. Zelenski, Mart 2019'da Der Spiegel'e verdiği röportajda siyasetçilere olan güveni yeniden tesis etmek için siyasete girdiğini, "profesyonel, düzgün insanları yönetime getirmek" ve "siyaset kurumunun havasını olabildiğince değiştirmek" istediğini söyledi. Zelenski, 31 Aralık 2018'de 2019 Ukrayna cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olduğunu açıkladı. Adaylık açıklamasından altı ay öncesinde yapılan anketlerde bile Zelenski'nin adı ilk sıralarda geçiyordu. Kampanya dönemi boyunca Kvartal 95 ile gösterilere devam etti. Seçilmesi durumunda bir dönem başkanlık yapacağını açıkladı.
2
dk.
4 Şubat 2022
Onur Anıtı'nın heykeltıraşı Heinrich Krippel kimdir?
Türkiye’de gerçekleştirdiği anıt heykeller ile tanınan Avusturyalı heykeltıraş, aynı zamanda ressam, bakır oymacısı ve illüstratör olarak eserler vermiştir. 27 Eylül 1883'te Viyana’da dünyaya geldi. Sanat eğitimini Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’nde Profesör Hemler atölyesinde tamamladı. Daha çok portre, büst ve mezar taşları üzerinde çalıştı ve tanındı. I. Dünya Savaşı’na topçu subayı olarak katıldı. 1925 yılında Atatürk anıtları yaptırılmak amacı ile Türk hükûmetinin davetlisi olarak Türkiye’ye geldi. 1938’e kadar on üç yıl Türkiye’de kalarak Atatürk heykelleri gerçekleştirdi. Atatürk, sanatçıyı köşkte misafir ederek hazırlayacağı tüm heykeller için kendisine poz vermiştir. Krippel, bu heykel ve anıtların ön çalışmaları ve taslaklarını Türkiye’de hazırladı. Bu taslaklardan tasarlanarak hazırlanan heykel kalıpları, sanatçının Viyana’daki atölyesinde üretildi ve Viyana Birleşik Maden işletmelerinde bronza döküldü. Bu heykeller daha sonra parçalar halinde Türkiye’ye getirildi ve yerlerinde monte edildi. Sanatçı, Viyana’ya dönmeden Ulus’ta Martin Elsaesser tarafından projelendirilerek inşa edilen Sümerbank binasında taştan bir Atatürk heykeli gerçekleştirdi ve 1938 yılında yeniden Türkiye’ye gelebilmek umudu ile Viyana’ya döndü. Krippel, II. Dünya Savaşı’nın başlaması nedeni ile bir daha Türkiye’ye dönemedi ve 5 Nisan 1945’te Viyana’da bir mide ameliyatı sonrası hayatı sona erdi.
1
dk.
27 Ocak 2022
Haricilik nedir?
Hâricîlik, İslam’ın erken dönemlerinde, özellikle Hz. Ali döneminde Müslümanlar arasında ortaya çıkan, Müslüman toplumun ana bünyesinden koparak ayrışan ilk farklılaşma hareketidir. Hariciliğin kökleri, esasında Hz. Osman dönemine dayanır; zira bu hareketin ilk liderlerinin, Hz. Osman dönemindeki muhalefet hareketi içinde etkili oldukları görülür. İlk dönemler farklı bir siyasal grup, hatta mezhep olarak ortaya çıkan Haricîlik, gelişen hadiselerle birlikte sonraki süreçte, özellikle siyasal görüşlerinin itikâdî boyutlar kazanmasıyla birlikte itikâdî bir mezhep haline gelmiştir. Hâricîlik, erken dönem İslam tarihinde ortaya çıkıp olay ve gelişmeleri ciddi anlamda yönlendirmiş olan mezheplerden biridir. Zira İslam dünyasında ilk toplumsal şiddet olayı olarak kabul edilen Hz. Osman’ın öldürülmesiyle sonuçlanan hadiseleri toptan üstlenmiş; arkasından Sıffîn ve Nehrevân savaşlarının ortaya çıkmasında etkin biçimde rol oynamışlardır. Nihayet bu sürecin sonunda Hz. Ali de onlar tarafından öldürülmüştür. Bu yüzden Hâricîler, sonraki dönemlerde de genel anlamda muhalif olan bu niteliklerini sürdürerek hem Emevîler, hem de Abbâsîler dönemlerinde siyasal iktidarlara karşı önemli bir muhalif güç olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Onların bu süreçte özellikle halifeliğin (devlet başkanlığı), Ümeyye oğulları, Haşim oğulları ve Abbas oğulları gibi kabilelerin tekelinde olmayıp gerekli şartları taşıyan tüm Müslümanların hakkı olduğunu savunmaları, o dönemin şartlarında oldukça dikkat çekicidir.
1
dk.
24 Ocak 2022
Kavalalı Mehmet Ali Paşa neden isyan etti?
19. yüzyılın en kurnaz ve hırslı devlet adamlarından biri olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mısır Valiliği'ni elde ettikten sonra buradaki konumunu Osmanlı yönetimine rağmen muhafaza etmek istemişti. Kavalalı güçlenmeye çalıştığı sırada, Osmanlı tahtına oturan Sultan II. Mahmut, Rumeli ve Anadolu'da devletten bağımsız hareket eden yerel güçleri ortadan kaldırmaktaydı. Bu gelişmeleri yakından takip eden Kavalalı, aslında sıranın bir gün kendisine de geleceğinin farkındaydı. Bu nedenle askeri ve ekonomik yönden çok daha güçlü olması gerektiğini biliyordu. Ancak planlarını tam olarak hayata geçirebilmesi için Mısır'ın kaynakları yeterli değildi. Örneğin donanma için gerekli olan keresteyi Mısır'dan temin etmesi mümkün değildi. Ayrıca hayalindeki orduyu oluşturmak ve daha güçlü bir ekonomiye sahip olmak için Mısır'da bulunan insan sayısından çok daha fazla insan kaynağına ihtiyaç duymaktaydı. Bu nedenle Suriye ve Filistin bölgesine göz dikmiş ve buraları ele geçirmek için uygun fırsatları kollamaya başlamıştı. 1831 yılında beklediği ortam oluşunca Sayda Valisi Abdullah Paşa ile aralarındaki problemleri bahane edip, Osmanlı topraklarını istila etti. Aslında onun tam olarak nereleri ele geçirmek istediğini şu anki bilgilerimizle tespit etmemiz mümkün değildir. Ancak Kavalalı'nın Suriye'den çok daha fazlasını istediğine işaret eden belgeler bulunmaktadır. Onunla birlikte; Lübnan Dürzîlerinin lideri Mir Beşir, Adana'da Menemencioğlu Aşireti önde gelenlerinden Ahmet Bey, Nevşehir'de Pehlivanlı Aşireti Beyi Halit Bey, Kastamonu'da Tahmiscioğlu Mustafa gibi etkili insanlar Osmanlı yönetimine isyan etmişlerdi. Yukarıda ismi geçenlerin hepsinin ortak özelliği isyandan yıllar önce bir şekilde Mısır'a gidip, Kavalalı ile iletişime geçmiş olmalarıydı. Muhtemelen Kavalalı söz konusu müttefiklerinden alacağı desteği de hesaba katıp, belki de o dönemde hiç kimsenin tahmin edemeyeceği boyutta geniş bir istila hareketi başlatmıştı.
1
dk.
19 Şubat 2022
Türkler tarafından Deli lakabıyla tanınan Çar I. Petro kimdir?
I. Petro 7 Mayıs 1682'den 1725'teki ölümüne kadar Rusya Çarlığı'nı ve daha sonra Rus İmparatorluğu'nu, 1696'ya kadar üvey ağabeyi V. İvan ile birlikte yönetti. Ivan ile birlikte taç giymesi Bazı gelenekçi ve çağdışı sosyal ve politik sistemleri modern, bilimsel, Batılılaştırılmış ve Aydınlanma'ya dayalı sistemlerle değiştiren kültürel devrime öncülük etmiştir. Peter'ın reformları Rusya üzerinde kalıcı bir etki bıraktı ve Rus hükümetinin birçok kurumunun kökenleri onun hükümdarlığına kadar uzanmaktadır. Ayrıca 1917'ye kadar Rusya'nın başkenti olarak kalan Sankt-Peterburg şehrini kurması ve geliştirmesiyle de tanınmaktadır. Bununla birlikte yurt içinden yerel seçkin sınıfların oluşturulması onun asıl önceliği değildi ve ilk Rus üniversitesi ölümünden sadece bir yıl önce, 1724'te kuruldu. İkinci olanı ise ölümünden 30 yıl sonra kızı Elizabeth'in hükümdarlığı sırasında kuruldu. Hayatı Çar I. Aleksey'in ikinci eşi Natalya Narişkina'dan olan oğludur. 1682'de, zayıf ve hastalıklı üvey ağabeyi V. İvan'la birlikte tahta çıktı. Taht naipliğine üvey ablası Sofia Alekseyevna atandı; Sofia’nın aşığı başdanışman Vasili Vasilyeviç Golitsın; ülkenin yönetiminde etkindi. Petro, bu dönemde annesiyle birlikte Moskova’nın dışındaki “Alman mahallesinde” yaşadı. Rusya’ya gelen Avrupalılar ile yakınlık kurarak uygarlıkları hakkında bilgi sahibi oldu. Burada Avrupalı askerlerden topçuluk ve istihkam eğitimi aldı. 14 yaşından itibaren gemilere büyük ilgi duydu. 1689’da annesinin zoruyla Eudoxia Lapoukine ile evlendi; ertesi yıl Alexis adında bir oğlu oldu. Son derece muhafazakâr bir aileden gelen eşi ile hiç uyuşamadı. Petro 17 yaşında bir saray darbesiyle yönetimi ablasının ve Golitsın’in elinden aldı. 1694’te annesinin ölümü ile ülke yönetiminin tek hakimi oldu. Tahtı Ivan’la paylaşmayı sürdürüyordu ancak devlet işlerinde Ivan’ın hiçbir rolü yoktu. 1696’da Ivan’ın ölümü ile tahtın tek sahibi oldu. Azak Kalesi’nin alınması Devletini genişletmeyi, dünya hakimiyetini ele geçirmeyi düşleyen Petro, bu amaçlarına ulaşmak için ticareti geliştirmenin önemini kavramıştı. Ancak Rusya kuzeyinde buzlarla kaplı denizler, güneyinde Osmanlı Devleti denetimi altındaki Karadeniz arasında sıkışmış bir ülke konumunda idi, ticarete uygun limanları yoktu. Petro, ticaret için sıcak denizlere inme gereğini fark eden ilk kişi oldu. Petro’nun sıcak denizlere inme planını gerçekleştirmek için ilk girişimi Azak Kalesi’nin kuşatılması idi. 1695 yılında ani bir baskınla Azak Kalesi’ni almayı denedi ancak deniz kuvvetlerinden yoksun Rus ordusu 96 günlük bir kuşatmadan sonra çekilmek zorunda kaldı. Bu başarısızlık üzerine Petro 1695-1696 kışında Don nehri kıyısındaki Voronej’de bir nehir donanması oluşturdu; kaleyi karadan ve denizden 31.000 asker ve 170 topla kuşatarak 6 Ağustos 1696 tarihinde teslim aldı. Asıl amacı Karadeniz’e ve ardından Boğazlara kadar gidebilmekti. Bu amacından hiç vazgeçmemiş ve bu politika kendisinden sonra da sürdürülmüştür. Avrupa seyahati Azak Kalesi kuşatması, Çar I. Petro’ya donanmaya ve düzenli bir orduya sahip olmanın önemini göstermişti. Bu amaçla ülkeye yabancı uzmanlar davet etmek yerine soylu ailelerden seçilen gençlerin eğitim için İngiltere, İtalya ve Hollanda’ya gönderilmesini emretti. Avrupa’nın başarısının hangi koşullar altında geliştiği ve mümkün hale geldiğini öğrenmek; Avrupa’daki ilerlemeyi Rusya’ya taşımak istiyordu. Kendisi de denizcilik eğitimi için 1697’de kimliğini gizleyerek yurtdışına çıktı. Sırasıyla Almanya, Hollanda ve İngiltere’ye gitti. Marangozluk, tıp, gemi yapımcılığı üzerinde çalıştı. Bir yandan da Osmanlılar’a karşı Avrupa’daki müttefik arayışı içindeydi ancak bu arayışı sonuçsuz kaldı. Venedik’e gitmeyi planlarken Moskova’da çıkan Streltsy ayaklanması nedeniyle Rusya’ya döndü. Kendisini devirerek Sofiya'yı yeniden naibeliğe getirmek isteyen streltsıy'ı dağıttı. Yüzlerce askeri idam ya da sürgün ettirdi. Avrupa seyahatinin sonunda kimi Avrupa adetlerinin Rus adetlerinden üstün olduğuna kanaat getiren Petro, tüm saraylıların ve memurların sakallarını kesmesini; batılı giysiler giymelerini istedi. Bu durum sakalını kesmeyen Rus aristokrasisi içinde büyük sıkıntı doğurunca boyarlara yıllık 100 ruble sakal vergisi karşılığında müsamaha gösterildi. Böylece sakal tıraşı Rus modernleşmesinin simgelerinden biri hâline geldi. Yeni yıl kutlamalarını 1 Eylül’den 1 Ocak’a aldı. Geleneksel Rus takvimi yerine Protestan takvimini kabul etti. Petro hiç anlaşamadığı eşi Eudoxia Lapoukine’den bu seyahatten döndükten sonra 1698’de boşandı ve onu bir manastıra kapanmaya zorladı. Sakal tıraşı İstanbul Anlaşması Avrupa Devletleri ile 16 yıldır savaşmakta olan Osmanlı Devleti’nin gerek Azak Kalesi’ni kaybetmesi gerekse Venedik ve Avusturya karşısında aldığı yenilgiler nedeniyle barış istemesi üzerine savaşan taraflar arasında müzakereler başladığında Çar Petro ısrarla Kerç Kalesi’ni istedi. Bu istek kabul olmadığı için Karlofça’da Rusya, Osmanlı Devleti ile barış imzalamadı; iki yıllık bir ateşkes imzalandı. Barış Anlaşması 1700’de imzalandı. Ruslar, İstanbul’da sürekli elçiliğe sahip oldu. Azak Rus hakimiyetine girdi, Ortodoksların Kudüs haccı serbest bırakıldı. İsveç ile savaş Petro, Osmanlı İmparatorluğu ile ateşkes imzaladıktan sonra Baltık Denizi kıyılarına ulaşmak hedefine yöneldi. 1701'in şubat ayının sonuna doğru Biržai'de II. Augustus ile tanıştı. Prusya, Danimarka-Norveç ve Lehistan bir araya gelip Kuzey İttifakı'nı kurarak İsveç’e savaş açtı. Rusya'nın ilk saldırısı 1700 yılında Narva Savaşı'nda eğitimsiz askerler dolayısıyla felaketle sonuçlandı. Savaş sırasında XII. Karl'ın orduları sisli kar fırtınasını kendi avantajlarına kullandılar. Petro, Narva’daki yenilgiden sonra ordusunu yeniden organize etmekle ve Avrupa şehirlerine benzer yeni bir şehir (Sankt Petersburg) kurmakla uğraştı. İsveç ile savaşı Polonya ve Litvanyalılar sürdürüyordu. 1708’de İsveç gözünü yeniden Rusya'ya çevirdi ve saldırıya geçti. 28 Eylül 1708’de gerçekleşen Lesnaya Savaşı, Büyük Kuzey Savaşı’nın kaderini belirledi. Yenilen İsveç Kralı Demirbaş Karl, Moskova’ya saldırıdan vazgeçip güneye hareket etti; Ukrayna’da iaşe sorununu giderdikten sonra tekrar Moskova’ya yürüdü ve büyük stratejik öneme sahip Poltova Kalesi’ni 1709 Mayıs’ında kuşattı. Petro, İsveç kralını Poltova Muharebesi'nde yendi. İsveç kralı yaralı olarak maiyetiyle birlikte Osmanlı toprakları yakınındaki Bender Kalesi’ne sığındı. Osmanlı Devleti ile savaş İsveç Kralı’nı takip eden Rus ordusunun Osmanlı sınırını geçerek tahribatta bulunması ile başlayan gelişmeler, İsveç Kralı Demirbaş Şarl'ın Bender Kalesi'nden İstanbul’a gönderdiği yardım dileyen mektuplarının da etkisi ile Osmanlılar’ın Rusya’ya savaş ilanına kadar vardı. Vezîriâzam Baltacı Mehmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Petro’nun ordusunu 19 Temmuz 1711’de Prut Nehri kıyısında kuşattı. Rus ordugâhında büyük bir ümitsizlik hüküm sürmeye başladı. Teslim olunması fikrini onaylayan Petro, esir düşmesi hâlinde kendisini hükümdar olarak tanımamalarına dair senatoya hitaben bir emirnâme hazırladı. Ruslar’ın görüşme talebi, saldırı hazırlığındaki Baltacı Mehmed Paşa’nın yeniçerilere güvenmemesi nedeniyle kabul edildi ve görüşmeler beklenmedik bir seyir takip ederek 24 saat içinde sonuçlandı. 21 Temmuz’da imzalanan Prut Antlaşması’nı Petro 22 Temmuz’da tasdik etti. Rus ordusu serbest bırakıldı. Anlaşma sonucunda Azak tekrar Osmanlılara geçmiş ve Çar Deli Petro'nun Karadeniz'e açılma emelleri bir süre ertelenmiştir. Katerina ile evlilik Petro, 1712’de Ekaterina Aleksiyevna ile evlendi. Asıl adı Marta Elena Skavronska olan yeni eşi, 1703’te Çardan bir çocuk dünyaya getirdikten sonra Ortodoks olup adını değiştirmişti. Petro’nun bu evlilikten on bir çocuğu dünyaya geldi ancak içlerinden sadece Anna ve Yelizaveta adlı iki kızı yaşadı. St.Petersburg'un başkent oluşu Çar Büyük Petro, Avrupa şehirlerine benzeyen yeni bir şehri sıfırdan başlayarak inşa etme çabasını 1703’ten beri sürdürüyordu. Şehri, 1703’te Büyük Kuzey Savaşı sırasında İsveç’ten aldığı Neva Nehri deltasında kurmaya karar vererek Aziz Petro ve Pavel Kalesi’nin temelini 16 Mayıs 1703 günü atmıştı. 10 yıl boyunca Neva Nehri deltasında büyük bir bataklık alan ıslah edildi. Yeni şehrin ilk yapısı olan Aziz Petro ve Pavel Kilisesi’nden sonra birçok bina Amsterdam'da olduğu gibi çamura gömülmüş direkler ve tahtalar ile kuvvetlendirilmiş temeller üstüne yapıldı. Rusya'nın ağaç mimarisinden farklı olarak Avrupa'dan getirttiği mimarlara şehrin planlarını, kanalizasyonunu ve binaların dağılımını çizdirdi. Fransa'daki Versailles Sarayı ile boy ölçüşecek derecede ihtişamlı bir kışlık saray (bugünkü Hermitage Müzesi) ile çizimlerini bizzat kendisinin yaptığı bir yazlık saray inşa ettirdi. Petersburg, 1712’de başkent ilan edildi. St. Petersburg'un inşası Edirne Antlaşması Petro, Prut Antlaşması’nı imzaladıktan sonra anlaşma hükümlerini yerine getirmemişti. Osmanlı Devleti, anlaşma hükümlerinin yerine getirilmesi için Rusya’ya iki defa daha savaş ilân etti. Osmanlı padişahı III. Ahmet’in sefer kararı alarak İstanbul’dan Edirne’ye hareket etmesi üzerine Petro kaygıya kapılarak bir özür mektubu gönderdi ve hemen görüşmelere başlanmasını diledi. Edirne’de yapılan görüşmelerin sonunda 24 Haziran 1713’te imzalanan Edirne Antlaşması ile iki taraf arasındaki anlaşmazlıklara geçici olarak ara verildi. Kuzey Savaşı Petro, Edirne Antlaşması’ndan sonra yeniden tüm çabasını Kuzey Savaşı üzerine yoğunlaştırdı. Türk topraklarında beş yıl kalan İsveç Kralı XII. Karl 1714’te memleketine dönmüştü. Petro, o yıl denizlerdeki ilk büyük zaferini (Gangut Savaşı) kazandı. Bu arada Avrupa’ya geziler yaparak çeşitli başarılar elde etti. Ünlü bilim adamı Herman Boerhaave'yi görmek için 1716-1717 yıllarında Hollanda'yı ziyaret etti. Sonra Fransa'yı ziyaret etti. Prusya Krallığı ve Brunswick-Lüneburg Seçmenleri'nin desteğini aldı. Demirbaş Karl hala savaşı sürdürüyor, pes etmeyi reddediyordu. Ancak 1718'de gerçekleşen ölümünün ardında barış mümkün olabildi. Nystad Barış Antlaşması imzalandı ama hâlen süren gerginlik yüzünden ancak 1720'de imzalanabildi. Bu anlaşmadan dolayı senato Petro’ya “Büyük” ve “İmparator” sanlarını verdi. İran Seferi Orta Asya, Hazar ve Sibirya bölgelerine araştırma grupları gönderen Petro, 1722’de İran’ın zayıflığından faydalanarak Hazar bölgesine işgale başladı. Hazar Denizi’nin batı ve güney kıyılarını askeri yardım karşılığı İran’dan aldı. Bu sefer sırasında sağlığı bozuldu. Ölümü Petro, 1723 kışında idrar yolu ve mesanesiyle ilgili sorunlar yaşamaya başladı. 1724 yılında ağır bir mesane ve böbrek ameliyatına girdi. Ocak 1725'de üremi'ye yakalandı. Anlatılanlara göre Peter bilinçsizliğe girmeden önce bir kağıt ve kalem istedi ve "Artık hepsini bırak ..." yazan bitmemiş bir not karaladı. 8 Şubat 1725 sabahı öldü. Peter ve Paul Katedrali’ne defnedilmiştir. Otopsisinde mesanesine kangren bulaştığı açıklandı. Kişiliği 'Büyük Petro' olarak bilinen Rus hükümdar, Rönesans ve Reform döneminde yaptığı incelemeler ve deneyler sayesinde Rusya'nın Avrupa'nın gerisinde kalmasını önlemiştir. Sıcak denizlere inme planlarından dolayı daha çok denizcilik ve gemicilikle ilgili incelemeler yapan Petro; şanından öte bir gemide en alt rütbede çalışarak ilginç kişiliğini ön plana çıkarmıştır. Osmanlılar bu yüzden I. Petro'ya 'Deli Petro' lakabını takmıştır fakat söz konusu Prut Savaşı'nda Osmanlı'nın karşısına büyük ve dayanıklı gemilerle gelince Deli Petro'nun adı Büyük Petro olarak anılmaya başlanmıştır.
6
dk.
29 Ocak 2022
Osmanlı'nın ilk fotoğrafçıları Abdullah Biraderler kimdir?
Osmanlı Devleti’nin ilk fotoğrafçıları olan Abdullah Biraderler 1. Meşrutiyet sonrası İstanbul’unu fotoğraflama faaliyetleriyle bilinirler. Bir dönem Abdullah Freser adıyla da bilinen Kevork ve Vichen kardeşlerin doğum yerleri Diyarkabır’dır. Kevork Venedik’te resim, kardeşi Vichen ise Osmanlı’nın başkenti İstanbul’da fildişi üzerine minyatür çalışmaları yaptı. Alman kimyager Rabach’ın açtığı fotoğrafhanede çalışmaları ise onlar için dönüm noktası oldu. Rabach’ın Almanya’ya dönüşü üzerine stüdyoyu devralan kardeşler kısa zamanda şöhret kazandılar. Bu ünleri onları 2. Abdülhamid tarafından saray fotoğrafçısı olarak atanmalarına vesile oldu. Saraydan gördükleri ilgi ve himaye karşısında ise Müslüman olarak Abdullah Biraderler adını aldılar. 1867 yılında Paris Uluslararası Fuarı’na katılan kardeşler, sınır ötesine açıldıkları bu ilk sergide İstanbul manzarasını içeren iki fotoğrafla onur mansiyonu aldılar. Bu dönemlerde İngiltere Kralı VII. Edward, Alman İmparatoru III. Fredrick, Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph ve birçok tanınmış kişilerin fotoğraflarını çektiler. Abdullah Biraderler birkaç kuşak boyunca, İstanbul’daki insan tipleri ve manzaralarını fotoğraflayarak belgelediler. Bu açıdan sanatla aktüaliteyi birleştiren belgesel anlamda ilk fotoğraf çeken sanatçılar oldular.
1
dk.
26 Ocak 2022
Haçlı Seferleri öncesi İslam dünyası ne durumdaydı?
Haçlı seferleri arifesinde Müslüman coğrafyası siyasal ve mezhepsel bir birliktelik arz etmiyordu. Bölge birçok Arap emirlik, Selçuklulara bağlı Türk komutanlar, atabeylikler ve Selçuklu hanedan üyelerinin yönetimindeydi. Kuzey Afrika ile birlikte Filistin coğrafyasının bir bölümü ise Şii Fatımi Devleti’nin egemenliği altındaydı. Yine bölgedeki bazı kaleler, daha çok haşhaşi adıyla bilinen Nizari İsmaililerin elindeydi. Bu siyasal parçalanmışlık, bölge hakimlerinin farklı siyasal amaç ve çıkarlar peşinde koşmalarına neden oluyordu. Bu sebeple haçlılara karşı ortak hareket etme veya haçlıları ortak düşman olarak algılama gibi bir durum, ancak bölgenin tek bir siyasal yapı altında birleştiği dönemlerde mümkün olabilmiştir. Yakın Doğu’da toplum, dini inançlarına göre müminler ve zımmiler olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Zımmiler, yani Müslümanlar dışında kitâbî bir dine mensup olanlar, İslam devletlerinde ender bazı olaylar dışında takibata uğramıyorlar, baskı ve zulüm görmüyorlardı. Cizye adındaki vergilerini ödemeleri kaydıyla inanç hürriyetleri tanınıyordu. Özellikle doğu Hıristiyanları, Bizans döneminde bulamadıkları özgürlük ortamını İslam yönetimi altında bulmuşlardı. Ayrıca, her ne kadar cizye ödemek zorunda olsalar da, bu vergi Bizans döneminde ödedikleri vergilerin ağırlığının yanında önemsizdi. Bu sebeplerle zımmiler, yeni yöneticilerini memnuniyetle kabul ediyorlar, “kurtarılmak” gibi bir düşünceyi akıllarından bile geçirmiyorlardı. Bunlar zamanla Arapça’yı da dilleri olarak kabul ettiler; özellikle Suriye bölgesindeki Hıristiyanların büyük çoğunluğu Müslüman oldular. Müslümanlar fethettikleri bölgelerdeki kültürel çeşitlilikten yararlanmayı çok iyi bildiler. Yunanca bilen yerli halk, ister din değiştirerek Müslüman olsun, isterse kendi dininde kalmaya devam etsin, devletin idari kademelerinde kendilerine yer buldular. Antik Yunan felsefi metinlerinin Arapça’ya tercüme faaliyetleri bu şekilde başladı. Tercümeyle başlayan bilimsel etkinlikler tartışmaları, yeni felsefi akımları, teknolojik gelişimi, matematik ve tıp bilimlerinde çığır açacak kuram ve yöntemlerin ortaya çıkmasını sağladı. İslam dünyası bütünüyle bir entelektüel ortama dönüşmüştü; hem alimler, hem bilim tâlipleri İslam coğrafyasını baştan başa kat ederek rıhle seyahat denilen gezilere çıkıyor, bu seyahatler esnasında yeni alimlerle tanışıyor, onların kuramlarını öğrenerek kendilerininkilerle sentezliyorlardı. Tüm bu bilimsel faaliyetler, Haçlı Seferleri’nin ve coğrafi keşiflerin ardından Avrupa’da görülecek bilimsel ve felsefi atılımın da temellerini oluşturmuştur.
2
dk.
23 Ocak 2022
Selefilik ile Vehhabilik arasındaki farklar nelerdir?
Vehhâbî anlayış, hadis taraftarı olarak adlandırılan Selefî köklerden önemli ölçüde beslenmekle birlikte esasında Selefîliğin aşırı boyutlara ulaşmış bir tezahürüdür. Vehhâbî çevrelerin, son dönemlerde Selefiyye adını tercih etmeye başladıkları görülmektedir. Onların bu tercihinde muhtemel olarak, Hz. Peygamber sonrası ilk üç neslin dinî tasavvurları ile yaşam biçimlerine dönmeyi talep etmelerinin etkisi vardır. Selefîlik, dinin anlaşılması, özellikle itikâdî konularda Kur’an ve sünnetin lafzına bağlılık noktasında buluşan grupların ortak adıdır. Bu grupların bir diğer önemli niteliği, dinin anlaşılması noktasında önemli bir disiplin olan kelam ile yine bu noktada önemli bir yöntem olan te’vil’in kabul edilmemesidir. Bunun yanında Selefîler, ilim ve fazilet bakımından Müslümanların öncü nesilleri olan sahabe ve tâbiûnu ifade eden Selef’e kendilerini nispet eden kimseler ve selefin yolundan gidenler olarak görülmüştür. Vehhâbîlik ise, Selefîliğin ortaya çıkışından çok sonra XVIII. yüzyılda Muhammed b. Abdülvehhâb tarafından temelleri atılmış olan dinî-politik bir harekettir. Dolayısıyla tarihsel anlamda Selefîlik’le aralarında büyük bir fark vardır. Anlayış olarak aynı çizgide olduklarını ifade etseler de Vehhâbîler, dinî anlama ve yaşama noktasında Selefîlik’ten daha aşırı ve katı özelliklere sahiptir. Klasik Selefî düşünce ile tevhid, selefe dönüş, taklidi red ve bid’atlerle mücadele gibi konularda bazı ortak noktaları olmakla birlikte Vehhâbî hareketinin özgünlüğünden kaynaklanan kendine has yönlerinin de bulunduğu kabul edilmelidir. Ayrıca, Vehhâbîler, itikad ve amelde daha farklı ve yeni bir takım esaslar ortaya koydukları için Selefîlik’le bütünüyle özdeş biçimde görülmeleri pek mümkün görünmüyor. Vehhâbîlik, özellikle akıl karşıtı tavrı, sadece dinî metni öne çıkaran lafızcılığı, dar kalıplar arasında kalan fikir yapısı, yine dışlayıcı ve katı şekilci tavrı nedeniyle klasik Selefîlik’ten önemli ölçüde farklılaşmıştır. Vehhâbî çevreler, dinî metinleri sadece zahirlerine bağlı kalarak yüzeysel bir tarzda yorumlamaları, bu çerçevede akla, fikir hürriyetine ve hoşgörüye yer vermeyen özelliklerinden dolayı geniş kitlelere hitab etme noktasında bir hayli zorluk yaşamaktadırlar.
2
dk.
17 Şubat 2022
Kosova'nın bağımsızlık ilanına tepkiler nasıl olmuştur?
ABD, NATO ve AB, Kosova'nın bağımsızlığını tanıma konusunda hemfikirdir. 2008'in Şubat ayının 17'sinde tek taraflı bağımsızlık ilan edildi. Rusya, Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti, Sırbistan, İspanya ve Azerbaycan, bağımsızlığa karşı çıkan devletler olarak karşımıza çıkar. Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan'ın bağımsızlığa karşı çıkma nedeni, Kosova'nın, KKTC için bir örnek olmasıdır. Azerbaycan, Ermeniler tarafından işgal edilen ve (Ermenistan dâhil) tanınmayan "Dağlık Karabağ Cumhuriyeti"ne örnek teşkil edeceği için Kosova'nın bağımsızlığına karşı çıktı. İspanya ise toprakları içinde özerk durumda bulunan Bask Ülkesi ve Katalonya'nın benzer şekilde bağımsızlık ilan etmesinden korktuğu için Kosova'nın bağımsızlığını tanımadı. Rusya'nın mazereti ise tam tersine, batılı devletlerin diğer yeni bağımsız olan ülkeleri (Abhazya, Güney Osetya, KKTC vb.) tanımadıkları için uyguladıkları çifte standart olarak görülür. Rusya devlet başkanı Putin, KKTC'nin 40 yıldır tanınmadığı hâlde batılı devletlerin Kosova'yı hemen bağımsız hâle getirmelerini sağladıkları için batılı devletleri "ikiyüzlü" olarak nitelendirmiş ve "Bundan utanmalısınız..." demiştir. Kosova, 17 Şubat 2008 pazar günü bağımsızlığını ilan etti. Kosova'nın bağımsızlığının Bosna-Hersek sınırları içerisinde bulunan Sırp Cumhuriyeti'nin bağımsızlık taleplerinin artmasına ve Sırbistan içerisinde bulunan Voyvodina özerk bölgesindeki etnik istikrarsızlığın artarak sürmesine yol açması beklenmektedir. Yunanistan ise Kuzey Makedonya bölgesindeki bağımsızlık taleplerinin şiddetlenmesinden endişe etmektedir. KKTC'nin başarılı bir dış politika ile bağımsızlık yolunda önemli bir adım atması da beklenenler arasındadır.
1
dk.
28 Ocak 2022
Sarıkamış’taki gerçek şehit sayısı kaçtır?
On yıllar boyunca okul kitaplarından anma törenlerine kadar her yerde zikredilen 90 bin rakamı, aslında akademik bir veriden ziyade duygusal bir sembolizme dayanmaktadır. Bu sayının kaynağı, harekat döneminde bölgede bulunan Şerif İlden Bey'in hatıratına dayanır. Ancak modern tarihçiler, o dönemdeki 3. Ordu’nun toplam mevcudunun zaten 100-120 bin civarında olduğunu, dolayısıyla lojistik ve geri hizmetteki birlikler çıkarıldığında muharip gücün tamamının yok olması durumunda bile bu rakama ulaşmanın teknik olarak zor olduğunu belirtmektedir. Genelkurmay ve Arşiv Kayıtları Ne Diyor? Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı arşivlerine ve o dönemin askeri kayıtlarına göre gerçek tablo oldukça dramatiktir ancak sayılar farklıdır. Resmi kayıtlara göre; donarak, hastalıktan (özellikle tifüs) ve çatışarak şehit düşen asker sayısı yaklaşık 35 bin ile 45 bin arasındadır. Rus kaynakları ise kendi bölgelerinde defnettikleri ve esir aldıkları Türk askeri sayılarını birleştirdiğinde, toplam kaybın (şehit, yaralı ve esir dahil) 60 bin civarında olduğunu iddia etmektedir. Sarıkamış’ı sadece "donma" olayıyla sınırlamak, oradaki mücadelenin büyüklüğünü anlamayı zorlaştırır. Şehitlerimizin büyük bir kısmı kuşatma manevrası sırasında Allahuekber Dağları'ndaki dondurucu soğuklara yenik düşmüş olsa da, binlerce askerimiz de açlık, yetersiz giyim ve bölgeyi kasıp kavuran salgın hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Erzurum ile cephe hattı arasındaki nakliye yollarının kesilmesi, bu trajedinin boyutlarını katlamıştır. Rakamlar 35 bin, 60 bin ya da 90 bin olsun; Sarıkamış’ın ifade ettiği gerçek, vatan savunması uğruna imkansız bir coğrafyada gösterilen insanüstü fedakarlıktır. Tarihsel gerçeklik noktasında 60 bin toplam zayiat (yaklaşık 40 bin şehit) akademik olarak en kabul gören veri olsa da, her bir canın bedeli sayılamayacak kadar büyüktür. Bugün bize düşen, rakamların ötesine geçerek o zorlu şartlarda son nefesine kadar mücadele eden askerlerimizin hatırasını yaşatmaktır. Sarıkamış Harekâtı’nda Türk ordusunun şehit sayısı 41.000 civarındadır. Net bir rakam verilememesinin başlıca nedenleri vardır. Öncelikli olarak yürüyüş sırasında büyük kayıp veren tümen ve alaylara ait harp ceridelerinin kaybolmasıdır. Ortalama düzene giren ordudan kayıpları doğrulamak mümkündür. Fakat esir, firari, kayıp, yaralı ve şehit ayrımı yapmak mümkün değildir. 90 bin rakamı harekât sırasında esir düşen bir subayın esaret sonrası hatıraları ile yabancı bir askeri tarihçinin gerçekle bağdaşmayan rakamlarıyla ortaya çıkmış zaman içerisinde folklorik bir yapıya bürünmüştür. Fakat gerçeklikle uzaktan yakından ilgisi yoktur.
2
dk.
25 Ocak 2022
Kadızadeliler nasıl yok edildi?
Toplumu geren ve bidat suçlamalarıyla ihtilaflara sebep olan Kadızadelilerin hoşgörüsüzlüğünden padişahlar bile şikayetçiydi. Tekkeler kapatılıp da dervişler hapse atılınca halk da umutsuzluk içinde, bu huzursuzluktan kendi çıkarlarına yararlanmak isteyen Celali isyancıların himayesine giriyorlardı. Kadızadelilerin saraydaki nüfuzu, 1656 Çınar Vakasına kadar sürdü. Aynı tarihte geniş yetkilerle sadaret makamına getirilen Köprülü Mehmed Paşa (ö.1661), tayinlerde ulema ve fakılara danışmaktan vaz geçti. Bunun üzerine Kadızadeliler son bir hamle ile vaiz kürsülerinde halkı tahrik ederek devletin yaşadığı siyasi ve iktisadi bunalımlara sebep olarak, bid’atların artmasından ve tarikat ehlinin kayırılmasından kaynaklandığını ileri sürdüler. Selatin camilerinde tek minare dışındaki minareleri yıkmaya, tekkeleri yakmaya, dervişleri öldürmeye, onları himaye edenleri dahil hepsini tecdid-i imana davet etmeye, padişaha çıkıp bid’atları kaldırmak için izin istemeye kadar çeşitli teşebbüslere giriştiler. Bardağı taşıran bu hareketi, nihayet devletin içerisinde bulunduğu siyasi ve sosyal buhranlara son vermek isteyen veziriazam Köprülü Mehmed Paşa, ortadan kaldırmaya karar vermişti. Devrin önemli alimlerinden, Kadızadeliler aleyhinde fetva almış, onların bir fitne grubu haline geldiğini tespit ederek padişahtan katli fermanını da istemişti. Ulemayı da arkasına alan Köprülü, Kadızadelilerin mallarına el koydu. Hareketin liderlerini yakalatıp Kıbrıs’a sürgüne gönderdi. Böylece senelerce toplumu geren, saraya ve padişaha istedikleri her şeyi yaptırmaya muvaffak olan Kadızadeliler hareketi kısa süre sonra sönüp gitti.
1
dk.
8 Ekim 2021
Çandarlı Halil Paşa neden idam edildi?
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri önemli hizmetleri bulunan Çandarlılar, soylu bir Türkmen ailesinden geliyordu. Devletin askeri, idari, mali, siyasi ve iktisadi müesseselerinin teşekkülünde çok önemli roller üstlendiler. İlk Osmanlı kadı ve kazaskeri, ailenin ilk önemli üyesi olan Kara Halil Efendi unvanı ile meşhur Halil Hayreddin Paşa’dır. Osman Bey’in oğlu Alaaddin Paşa’dan sonra ilk Osmanlı vezirleri bu aileden çıkmıştır. Çandarlı Vezir ailesinin son temsilcisi olan Halil Paşa, I.Mehmet Çelebi, II. Murad ve II.Mehmet Fatih dönemlerinde vezirlik ve baş vezirlik yapmıştı. Çandarlı Halil Paşa, II.Murad döneminde başvezir Bayezid Paşanın ayağını kaydırıp Veziriazam olduğu gibi, II.Murad döneminin en güçlü adamı idi. Sırası gelince II.Murad’ı tahttan indirip genç Şehzade Mehmed’i (Fatih) tahta geçirebilecek güçteydi. Siyaseten olduğu kadar ekonomik olarak da çok güçlü idi. Venedik ticaret devleti ile ticari anlaşmalar yapabilecek kadar güçlü bir hazineye de sahipti. Bugünkü anlamda devlet içinde devlet idi. Saray ve saltanat üzerinde derin bir etkisi bulunan Çandarlı Halil Paşa’yı devirmek ancak güçlü bir iktidarla mümkün olabilirdi. İşte bu gücü ancak İstanbul’un fethi gibi içeride ve dışarıda kendisine büyük bir prestij sağlayan bir başarı ile ortaya çıkan idealist Sultan Fatih başarabilmişti. Bu yüzden çeşitli bahaneler öne sürerek İstanbul’un fethine de karşı çıkacaktır. Üç Haçlı seferi görmüş olan Halil Paşa Haçlı seferini bahane göstererek Macar tehdidi ve Venedik donanmasını devletin bekası için önemli bir tehdit olarak görmüştü. Belki de Fethin, Fatih’e kazandıracağı şöhretten korkarak Fatih’i bu teşebbüsünden vaz geçirmek istemişti. Fethin iki ayı geçmesine rağmen gerçekleşememesi de Veziriazamın bahaneleri için geçerli neden olarak gösterilmişti. Nihayet 29 Mayıs 1453’te fetih gerçekleştikten sonra Fatih Sultan Mehmed, ilk iş olarak İstanbul’un fethedilmemesi için Bizans İmparatorundan rüşvet aldığını mesnet göstererek Çandarlı Vezir ailesinin bu son temsilcisi Halil Paşa’yı idam ettirmiş, ailesini dağıtmış, mallarını da müsadere etmiştir.
2
dk.
bottom of page
















.png)