top of page

Sorularla Tarih

Kavalalı Mehmet Ali Paşa neden isyan etti?

24 Ocak 2022

Kavalalı Mehmet Ali Paşa neden isyan etti?

19. yüzyılın en kurnaz ve hırslı devlet adamlarından biri olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mısır Valiliği'ni elde ettikten sonra buradaki konumunu Osmanlı yönetimine rağmen muhafaza etmek istemişti. Kavalalı güçlenmeye çalıştığı sırada, Osmanlı tahtına oturan Sultan II. Mahmut, Rumeli ve Anadolu'da devletten bağımsız hareket eden yerel güçleri ortadan kaldırmaktaydı. Bu gelişmeleri yakından takip eden Kavalalı, aslında sıranın bir gün kendisine de geleceğinin farkındaydı. Bu nedenle askeri ve ekonomik yönden çok daha güçlü olması gerektiğini biliyordu. Ancak planlarını tam olarak hayata geçirebilmesi için Mısır'ın kaynakları yeterli değildi. Örneğin donanma için gerekli olan keresteyi Mısır'dan temin etmesi mümkün değildi. Ayrıca hayalindeki orduyu oluşturmak ve daha güçlü bir ekonomiye sahip olmak için Mısır'da bulunan insan sayısından çok daha fazla insan kaynağına ihtiyaç duymaktaydı. Bu nedenle Suriye ve Filistin bölgesine göz dikmiş ve buraları ele geçirmek için uygun fırsatları kollamaya başlamıştı. 1831 yılında beklediği ortam oluşunca Sayda Valisi Abdullah Paşa ile aralarındaki problemleri bahane edip, Osmanlı topraklarını istila etti. Aslında onun tam olarak nereleri ele geçirmek istediğini şu anki bilgilerimizle tespit etmemiz mümkün değildir. Ancak Kavalalı'nın Suriye'den çok daha fazlasını istediğine işaret eden belgeler bulunmaktadır. Onunla birlikte; Lübnan Dürzîlerinin lideri Mir Beşir, Adana'da Menemencioğlu Aşireti önde gelenlerinden Ahmet Bey, Nevşehir'de Pehlivanlı Aşireti Beyi Halit Bey, Kastamonu'da Tahmiscioğlu Mustafa gibi etkili insanlar Osmanlı yönetimine isyan etmişlerdi. Yukarıda ismi geçenlerin hepsinin ortak özelliği isyandan yıllar önce bir şekilde Mısır'a gidip, Kavalalı ile iletişime geçmiş olmalarıydı. Muhtemelen Kavalalı söz konusu müttefiklerinden alacağı desteği de hesaba katıp, belki de o dönemde hiç kimsenin tahmin edemeyeceği boyutta geniş bir istila hareketi başlatmıştı.

1

dk.

Ahi teşkilatı nasıl kuruldu ve amacı neydi?

8 Ekim 2021

Ahi teşkilatı nasıl kuruldu ve amacı neydi?

Ahi Teşkilatı, kökleri Orta Asya Türk cömertliği ve yiğitlik değerlerine dayanmakla birlikte Arap Fütüvvet geleneğinin etkisiyle Anadolu’da kurumlaşmış, Bizans loncalarının tesiriyle de sonuçta bir esnaf ve sanat teşkilatı olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Türkiye Selçuklu Devleti zamanında Abbasi Halifesi Nasır’dan fütüvvet şalvarı ve teşkilata bağlılık alametlerini almak üzere Selçuklu sultanı tarafından Bağdad’a gönderilen elçilik heyeti beraberinde Anadolu Ahi Teşkilatı’nın bilinen ilk kurucusu Ahi Evren, hocası Evhaduddin Kirmani ve müritleri ile birlikte önce Kayseri’ye sonra da Kırşehir’e geçerek buradaki faaliyetleriyle Anadolu Ahi Teşkilatı kurumlaşmasını tamamlamıştır. Ahi Evren dericiliğe dayanan ilk sanayi sitesini Kayseri’de kurmuştur. Özellikle 13. ve 14.yüzyıllarda çok etkili olan bu teşkilat Osmanlı merkeziyetçiliğinden sonra siyasi ve askeri fonksiyonlarını bırakarak sadece esnaf ve sanatkâr loncaları şeklinde şehirlerde fonksiyonlarını devam ettirmiştir. Ahi Teşkilatının amacı öncelikle siyasi mülahazalarla Selçuklu sultanının Abbasi halifesinden saltanat meşruiyetini almak için saltanat için meşruiyet kaynağı idi. Ancak bu teşkilat siyasi olduğu kadar, sosyal, ekonomik, sanat ve dini-tasavvufi açılardan Türk toplumunu örgütlemeyi amaçlamıştır. Göçebe ve yarı göçebe olarak hayvancılıkla geçinen bir toplumu yerleşik hayatın değerlerine adaptasyonunu sağlamak ve şehir ekonomisine entegre olabilmesi için toplumu bir sanat ve meslek dalı etrafında uzmanlaşmasına katkı sağlamıştır. Ahi reisleri şehirlerin en önde gelen kişileri oldukları için siyasi ve ekonomik açıdan son derece güçlü kimselerdi. Yeri gelince emrindeki esnaf ve sanatkârlarla istilalara karşı şehir avunmasında rol aldıkları gibi, siyasi istikrarsızlık zamanlarında toplumun dirlik ve düzenliğiyle de doğrudan ilgilenirlerdi. Ahi zaviyeleri, aynı zamanda toplumun eğitim ve öğretim faaliyetlerini organize ettikleri birer yaygın eğitim kurumları olarak fonksiyonlar ifa etmişlerdir.

1

dk.

Anadolu nasıl fethedildi?

29 Haziran 2021

Anadolu nasıl fethedildi?

1048’deki Hasankale zaferinden sonra Anadolu’da yayılmaya başlayan Türkmen kitleleri, 1059’da Sivas ve Malatya’yı ele geçirdiler. 1064’te Alparslan, Kars’ı fethetti. 1067’ye gelindiğinde Kayseri, Niksar ve Konya fethedilmişti. Afşin Bey, 1068’de Anadolu’yu boydan boya geçerek, İstanbul Boğazı’na kadar geldi. Türkmenler Anadolu’nun doğu ve orta kısımlarına yayılmışlarsa da, bu rası henüz onlar için emin bir yurt değildi. Zira Türkmenler’in düzenli Bizans ordularına karşı mücadele edecek güçleri yoktu. Bu yüzden Bizans orduları üzerlerine geldiği zaman Türkmenler, Kafkaslar’a çekilmek zorunda kalıyorlardı. Ayrıca Anadolu’nun fethedilememiş pek çok müstahkem mevki ve kaleleri vardı. Buraların yeterli muhasara silahına sahip olmayan Türkmenler tarafından ele geçirilmesi oldukça zordu. Selçuklu orduları da Türkmenler’i himaye için her zaman Anadolu’ya gelemiyordu. 26 Ağustos 1071’de kazanılan Malazgirt zaferi Bizans ordusunu ve mukavemetini çökertti ve Anadolu’nun kapılarını sonuna kadar Türkmenler’e açtı. Bizans’ın yediği bu büyük darbe Türkmenler’in Anadolu’ya sel hâlinde dolmalarını sağladı. Malazgirt zaferinden sonra esir Bizans İmparatoru Romanos Diogenis ile Alparslan’ın yaptığı antlaşma, yeni Bizans İmparatoru tarafından bozuldu. Bunun üzerine Alparslan, Artuk Bey’i Anadolu’nun fethiyle görevlendirdi. Artuk Bey’in, Alparslan’ın ölümünden sonra İran’a geri çağrılması üzerine onun yerini Tutak Bey aldı. Ancak asıl başarı Alparslan’a karşı taht mücadelesi yaparken öldürülen Kutalmış’ın oğulları sayesinde kazanıldı. Alparslan’ın oğulları ve kardeşleri arasındaki taht mücadelesi sırasında İran’da esaret altında bulunan Kutalmış’ın oğulları kaçarak, Anadolu’ya geldiler. Daha önce babalarına ve Alparslan’ın eniştesi Elbasan’a bağlı Yabgulu Türkmenleri ile İbrahim Yinal’a bağlı aşiretler de Anadolu’ya gelmişlerdi. Bunlar İran’daki taht mücadelelerinde başarıya ulaşamamış küskün Oğuz kitleleri idi ve Selçuklu hanedanından başlarına geçecek birisini bekliyorlardı. Kutalmışoğlu Süleyman Şah bu Türkmenler’in başına geçti ve kısa sürede Orta Anadolu’dan İznik’e kadar olan sahayı ele geçirerek, Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurdu. Bu devlet Büyük Selçuklular’a tâbi değildi, ayrıca aralarında düşmanlık da vardı. Alparslan’ın oğlu Melikşah, Kutalmışoğlu’nun kurduğu bu devleti ortadan kaldırmak için Bizans’la işbirliği yapmış, ancak ölümü üzerine teşebbüsü sonuçsuz kalmıştır. Türkler, Anadolu’da, Türkiye Selçukluları’nın yanısıra bir takım bey likler de kurdular. Artuk Beyin oğulları Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da (Diyarbakır-Mardin-Elazığ-Hasankeyf), Saltuk Bey (Erzurum), Danişmend Gazi (Sivas-Amasya-Tokat) ve Mengücek Gazi (Erzincan-Divriği) de Orta ve Doğu Anadolu’da kendi beyliklerini kurarak, o bölgelerin Türkleşmesini sağladılar. Ancak bunların hiçbirisi fazla büyüyemedi ve bu beylikler zamanla Türkiye Selçukluları tarafından ilhak edildi.

2

dk.

Anadolu’ya yalnız göçebe Türkler mi geldi?

29 Haziran 2021

Anadolu’ya yalnız göçebe Türkler mi geldi?

Anadolu’ya gelen Türkler’in büyük bir kısmı göçebedir. Ancak göçebe Türkler’in yanısıra önemli sayılabilecek miktarda yarı yerleşik ve tam yerleşik yaşayışta bulunan Türkler de gelmiştir. Divân-ı Lugat-ı Türk’teki yerleşik hayatla ilgili kelimeler ile Türkiye Türkçesindekiler karşılaştırıldığında birçoğunun aynı olduğu görülür. Faruk Sümer, göçebe Türkmenler’in haricinde birçok aydın, sanatkâr ve tüccarın da Anadolu’ya geldiğini belirtir. Anadolu’ya asıl yerleşik nüfus, XIII. yüzyılda Moğol istilası sonucu Türkistan’daki şehirlerin tahrip edilmesi üzerine gelmiştir. Türkmenler, Anadolu’ya gelirken çadırlarını, yetiştirdikleri hayvanlarını, göçebe ve şehirli yaşayışa ait kültürlerini, silah, kıyafet ve edebî değerlerini de beraberlerinde getirdiler.

1

dk.

Selefilik ile Vehhabilik arasındaki farklar nelerdir?

23 Ocak 2022

Selefilik ile Vehhabilik arasındaki farklar nelerdir?

Vehhâbî anlayış, hadis taraftarı olarak adlandırılan Selefî köklerden önemli ölçüde beslenmekle birlikte esasında Selefîliğin aşırı boyutlara ulaşmış bir tezahürüdür. Vehhâbî çevrelerin, son dönemlerde Selefiyye adını tercih etmeye başladıkları görülmektedir. Onların bu tercihinde muhtemel olarak, Hz. Peygamber sonrası ilk üç neslin dinî tasavvurları ile yaşam biçimlerine dönmeyi talep etmelerinin etkisi vardır. Selefîlik, dinin anlaşılması, özellikle itikâdî konularda Kur’an ve sünnetin lafzına bağlılık noktasında buluşan grupların ortak adıdır. Bu grupların bir diğer önemli niteliği, dinin anlaşılması noktasında önemli bir disiplin olan kelam ile yine bu noktada önemli bir yöntem olan te’vil’in kabul edilmemesidir. Bunun yanında Selefîler, ilim ve fazilet bakımından Müslümanların öncü nesilleri olan sahabe ve tâbiûnu ifade eden Selef’e kendilerini nispet eden kimseler ve selefin yolundan gidenler olarak görülmüştür. Vehhâbîlik ise, Selefîliğin ortaya çıkışından çok sonra XVIII. yüzyılda Muhammed b. Abdülvehhâb tarafından temelleri atılmış olan dinî-politik bir harekettir. Dolayısıyla tarihsel anlamda Selefîlik’le aralarında büyük bir fark vardır. Anlayış olarak aynı çizgide olduklarını ifade etseler de Vehhâbîler, dinî anlama ve yaşama noktasında Selefîlik’ten daha aşırı ve katı özelliklere sahiptir. Klasik Selefî düşünce ile tevhid, selefe dönüş, taklidi red ve bid’atlerle mücadele gibi konularda bazı ortak noktaları olmakla birlikte Vehhâbî hareketinin özgünlüğünden kaynaklanan kendine has yönlerinin de bulunduğu kabul edilmelidir. Ayrıca, Vehhâbîler, itikad ve amelde daha farklı ve yeni bir takım esaslar ortaya koydukları için Selefîlik’le bütünüyle özdeş biçimde görülmeleri pek mümkün görünmüyor. Vehhâbîlik, özellikle akıl karşıtı tavrı, sadece dinî metni öne çıkaran lafızcılığı, dar kalıplar arasında kalan fikir yapısı, yine dışlayıcı ve katı şekilci tavrı nedeniyle klasik Selefîlik’ten önemli ölçüde farklılaşmıştır. Vehhâbî çevreler, dinî metinleri sadece zahirlerine bağlı kalarak yüzeysel bir tarzda yorumlamaları, bu çerçevede akla, fikir hürriyetine ve hoşgörüye yer vermeyen özelliklerinden dolayı geniş kitlelere hitab etme noktasında bir hayli zorluk yaşamaktadırlar.

2

dk.

Osman Gazi’nin gerçek ismi nedir?

29 Haziran 2021

Osman Gazi’nin gerçek ismi nedir?

Moravcsik, Bizans kaynakları üzerine yaptığı araştırmadan hareketle, XIV. yüzyılda Osmanlılar’ın devlet ve hanedana adını veren kişiyi Ataman olarak tanıdıkları, bu ismin ya Arapça kökenli Osman adının Türkçeleştirilerek halk ağzında bu duruma getirildiği, ya da daha büyük bir ihtimalle babasının Ertuğrul, kardeşlerinin Gündüz, Savcı, oğlunun Orhan gibi tam Türkçe adlar taşıdıklarını göz önüne alarak, onun adının da aslen Ataman olduğunu, fakat İslâm medeniyetinin tesiri ile Osman şekline büründüğünü iddia etmişti. Daha sonra Adnan Erzi de, o devirlere ait bazı kaynaklarda Osman adının, Tuman ve Otman şekillerinde görüldüğünü belirtip, Moravcsik’in iddiasına yaklaşarak, Osman Gazi’nin gerçek isminin bunlardan birisi olduğunu ileri sürdü. Ancak her iki iddia da, tarihçiler arasında tasvip görmedi. Orhan Gazi devrinde Anadolu’yu dolaşan meşhur seyyah İbn Batuta ise Osman Gazi’yi, Osmancık olarak zikreder. 1. "Ataman" veya "Otman" Görüşü Bazı modern tarihçiler (özellikle Halil İnalcık gibi otoriteler), Osman Gazi’nin asıl isminin öz Türkçe olan Ataman olduğunu ileri sürmüştür. Bu tezin dayanakları şunlardır: Bizans Kaynakları: Dönemin Bizanslı tarihçisi Pachymeres, ondan "Ataman" (Atammanos) olarak bahseder. İsim Evrimi: "Ataman" isminin, uç beyliği liderliği (Ata-man) anlamına geldiği ve İslamiyet'in daha derin benimsenmesiyle zamanla fonetik olarak benzerlik gösteren Arapça "Osman" ismine dönüştürüldüğü düşünülmektedir. 2. Geleneksel "Osman" Görüşü Geleneksel İslam ve Osmanlı kroniklerinde ismi doğrudan Arapça kökenli Osman (عثمان) olarak geçer. Bu görüşe göre; babası Ertuğrul Gazi, oğluna İslam halifelerinden Hz. Osman’ın ismini vermiştir. Ancak Pachymeres dışındaki çağdaş kaynakların azlığı, "Osman" isminin sonradan mı benimsendiği yoksa baştan beri mi kullanıldığı konusunda kesin bir kanıt sunmayı zorlaştırır. Tarihsel belgeler ışığında, isminin orijinalinin Ataman olması ve beylik kurumsallaştıkça İslami bir kimlik vurgusuyla Osman olarak kaydedilmeye başlanması güçlü bir ihtimal olarak görülmektedir. Yine de akademik dünyada her iki isim de geçerliliğini korumaktadır.

1

dk.

Osman Gazi’nin Bursa ve iznik kuşatması ne kadar sürdü?

29 Haziran 2021

Osman Gazi’nin Bursa ve iznik kuşatması ne kadar sürdü?

Osman Gazi’nin Karacahisar, Bilecik, İnegöl ve Yenişehir gibi kaleleri fethi İznik ve İstanbul’u koruyan Sakarya kale hattını çökertmişti. Osmanlı hükümdarı 1300’lü yıllarda Bursa ve İznik’i fethetmeyi düşünüyordu. İznik, Türkiye Selçukluları’nın ilk başkenti olması hasebiyle Anadolu’da gaza yapan Türkmenler için önemli bir hedefti. Ancak Osmanlı ordusu bu dönemde büyük kuvvetlerden oluşmadığı için fethi hedeflenen Bursa ve İznik gibi büyük kalelere karşı uzun süreli abluka uygulandı. Fethedilmesi planlanan kalenin iaşe ve ikmal yolları kontrol altına alınmaya çalışılır, kalenin etrafına küçük kuşatma kuleleri yapılırdı. Bursa ve İznik’in ablukası 25-30 yıl sürdü. İznik önlerine bir kale inşa edilerek Draz (Taz) Ali isimli bir komutanın emrinde 100 asker bırakılmıştı. Osman Gazi, Bursa’yı 1300’lerden itibaren ablukaya almıştı. Babasının hastalığı yüzünden ordunun komutanlığını yürüten Orhan Gazi, Bursa’yı sıkıştırmaya devam etti. Başka çaresi kalmayan Bursa yöneticileri 6 Nisan 1326’da şehri Osmanlılar’a teslim ettiler. 1302’de başlayan İznik kuşatması da 2 Mart 1331’de neticelendi. 1337’de de yine bölgenin önemli merkezlerinden olan İzmit fethedildi.

1

dk.

Osman Gazi, amcası Dündar Bey’i neden öldürdü?

29 Haziran 2021

Osman Gazi, amcası Dündar Bey’i neden öldürdü?

Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk hükümdarı olan Osman Bey, Ertuğrul Gazi’nin en küçük oğlu olmasına rağmen, ağabeylerinin itirazı olmadan aşiretin başına geçmişti. Bu yüzden de kardeşler arasında bir çatışma olmadı. Ancak Osman Bey, özellikle 1288-1299 yılları arasında fetih politikasında köklü bir değişikliğe gitti ve bu durum Bizans tekfurları ile kaçınılmaz olarak karşı karşıya gelmesine neden oldu. Osman Gazi’nin amcası Dündar Bey ise fetih politikasındaki bu köklü değişime ve özellikle Bilecik Tekfuru ile savaşmaya karşı çıkmaktaydı. Osman Gazi de amcasının bu yöndeki fikirlerini kendi politikalarına bir cephe alma olarak görüp Dündar Bey’i 1300’lü yılların başında öldürdü. Böylece Osmanlı hanedanı içinde ilk kan dökülmüştü. Ertuğrul Gazi’nin vefatından sonra beyliğin başına kimin geçeceği konusunda ilk çatlaklar oluşmaya başlamıştı. Dündar Bey, yaşça büyük olması ve geleneksel aile hiyerarşisi nedeniyle liderliğin kendisine ait olduğunu düşünüyordu. Ancak boyun ileri gelenleri ve Alpler, dinamik ve askeri dehası öne çıkan Osman Bey’i desteklediler. Bu durum, amca ile yeğen arasında yıllar sürecek olan sessiz bir gerilimin fitilini ateşledi. Dündar Bey, Osman Gazi’nin agresif genişleme politikasından ve özellikle çevredeki güçlü Bizans tekfurlarıyla (Bilecik, İnegöl) doğrudan çatışmaya girmesinden endişe ediyordu. Dündar Bey’e göre bu kadar küçük bir beyliğin, bölgenin güçlü aktörlerini karşısına alması intihar demekti. O, daha barışçıl ve statükoyu koruyan bir çizgiyi savunurken; Osman Gazi, beyliğin ancak fetihlerle büyüyüp bağımsız bir devlet olabileceğine inanıyordu. Bardağı taşıran son damla, İnegöl Tekfuru’na karşı yapılacak olan harekat sırasında yaşandı. Bazı kaynaklara göre Dündar Bey, Bizans tekfurlarıyla gizli temaslarda bulunmuş veya onların gücünden korktuğu için beylik içindeki birliği bozacak söylemlerde bulunmuştu. Osman Gazi, stratejik bir hamle yapacağı sırada amcasının bu muhalefetini, beyliğin varlığına yönelik bir tehdit ve Alplerin moralini bozan bir "bozgunculuk" olarak nitelendirdi. Tarihi kayıtlara (özellikle Neşri ve Aşıkpaşazade gibi kroniklere) göre Osman Gazi, bir meclis sırasında amcasını okla vurarak bizzat cezalandırmıştır. Bu olay, Osmanlı tarihinde ileride çok tartışılacak olan "Nizam-ı Alem" veya "evlat/kardeş katli" uygulamalarının ilk örneği olarak kabul edilir. Osman Gazi bu hamlesiyle, devletin idaresinde iki başlılığa asla yer verilmeyeceğini ve şahsi bağların devlet menfaatlerinin önüne geçemeyeceğini kesin bir dille ilan etmiştir.

2

dk.

Çandarlı Halil Paşa neden idam edildi?

8 Ekim 2021

Çandarlı Halil Paşa neden idam edildi?

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri önemli hizmetleri bulunan Çandarlılar, soylu bir Türkmen ailesinden geliyordu. Devletin askeri, idari, mali, siyasi ve iktisadi müesseselerinin teşekkülünde çok önemli roller üstlendiler. İlk Osmanlı kadı ve kazaskeri, ailenin ilk önemli üyesi olan Kara Halil Efendi unvanı ile meşhur Halil Hayreddin Paşa’dır. Osman Bey’in oğlu Alaaddin Paşa’dan sonra ilk Osmanlı vezirleri bu aileden çıkmıştır. Çandarlı Vezir ailesinin son temsilcisi olan Halil Paşa, I.Mehmet Çelebi, II. Murad ve II.Mehmet Fatih dönemlerinde vezirlik ve baş vezirlik yapmıştı. Çandarlı Halil Paşa, II.Murad döneminde başvezir Bayezid Paşanın ayağını kaydırıp Veziriazam olduğu gibi, II.Murad döneminin en güçlü adamı idi. Sırası gelince II.Murad’ı tahttan indirip genç Şehzade Mehmed’i (Fatih) tahta geçirebilecek güçteydi. Siyaseten olduğu kadar ekonomik olarak da çok güçlü idi. Venedik ticaret devleti ile ticari anlaşmalar yapabilecek kadar güçlü bir hazineye de sahipti. Bugünkü anlamda devlet içinde devlet idi. Saray ve saltanat üzerinde derin bir etkisi bulunan Çandarlı Halil Paşa’yı devirmek ancak güçlü bir iktidarla mümkün olabilirdi. İşte bu gücü ancak İstanbul’un fethi gibi içeride ve dışarıda kendisine büyük bir prestij sağlayan bir başarı ile ortaya çıkan idealist Sultan Fatih başarabilmişti. Bu yüzden çeşitli bahaneler öne sürerek İstanbul’un fethine de karşı çıkacaktır. Üç Haçlı seferi görmüş olan Halil Paşa Haçlı seferini bahane göstererek Macar tehdidi ve Venedik donanmasını devletin bekası için önemli bir tehdit olarak görmüştü. Belki de Fethin, Fatih’e kazandıracağı şöhretten korkarak Fatih’i bu teşebbüsünden vaz geçirmek istemişti. Fethin iki ayı geçmesine rağmen gerçekleşememesi de Veziriazamın bahaneleri için geçerli neden olarak gösterilmişti. Nihayet 29 Mayıs 1453’te fetih gerçekleştikten sonra Fatih Sultan Mehmed, ilk iş olarak İstanbul’un fethedilmemesi için Bizans İmparatorundan rüşvet aldığını mesnet göstererek Çandarlı Vezir ailesinin bu son temsilcisi Halil Paşa’yı idam ettirmiş, ailesini dağıtmış, mallarını da müsadere etmiştir.

2

dk.

Osmanlılar hangi boya mensupturlar?

29 Haziran 2021

Osmanlılar hangi boya mensupturlar?

Osmanlılar’ın, Oğuzlar’ın sağ kolu olan Günhan kolunun Kayı boyundan oldukları kabul edilir. Ancak bu mesele tarihçiler arasında derin tartışmalara sebep olmuştur. Paul Wittek, Osmanlılar’ın II. Murad’dan itibaren Oğuz şeceresinde şerefli bir yer sahibi olmak için böyle bir geleneğin vücuda gelmesini sağlayan bir harekete sebep olduklarını ileri sürerek, Kayı kökenini kabul etmez. Zeki Velidi Togan ise Osmanlılar’ın bir Moğol kabilesi olan Kaylardan olduğunu iddia eder. Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş dönemine ait önemli çalışmalar yapan Fuat Köprülü ise Osmanlı hanedanının Kayı boyundan olduğu fikrindedir. Nitekim Osmanlı Arşivi’nde yapılan çalışmalar sonucunda da, Osmanlı Beyliği’nin kurulduğu bölge civarında (Eskişehir, Bolu, Kastamonu, Kütahya) Kayı boyuna mensup cemaatlere rastlanmıştır. Osmanlılar, Moğol baskısı sonucu Batı Karadeniz ve İç Ege civarlarına gelip, burada bölünmüş olan büyük bir Kayı aşiretinden ayrılmış bir grup olmalıdır. Osmanlı hanedanının mensup olduğu cemaat ise Kayılar’dan Karakeçililer olarak kabul edilir. Bu husus imparatorluğun son zamanlarında tarih yazıcılığına girmiş ve bilhassa II. Abdülhamid zamanında ön plana çıkarılmıştır. Fakat bu durumun tarihi gerçeklerle bağlantısı vardır. Feridun Emecen’in dikkat çektiği 1673 tarihli bir kayıtta, Karakeçililer’in Söğütlü perakendesinden olduğu belirtilmektedir. Bu bilgi de Karakeçililer’in, Osmanlı İmparatorluğu’nun çekirdek coğrafyasından olduğunu ortaya koymaktadır. Kayı kelimesi, kelime anlamı olarak "kuvvet ve kudret sahibi" demektir. Oğuz geleneğinde, Kayı boyu Oğuz Kağan’ın büyük oğlu Gün Han’ın soyundan gelir ve bu durum onlara beylikler üzerinde doğal bir üstünlük (hükümranlık hakkı) tanır. Osmanlı tarihçiliğinde, Ertuğrul Gazi liderliğindeki bu grubun Anadolu'ya gelişi, iki ok ve bir yaydan oluşan ünlü Kayı tamgası ile mühürlenmiştir. İlginç olan şudur ki; en erken Osmanlı kaynaklarında "Kayı" vurgusu çok baskın değildir. Bu kimliğin bir devlet politikası haline gelmesi, daha çok II. Murad dönemine rastlar. Ankara Savaşı sonrasında Timur’un, Osmanlı padişahlarını "küçük bir uç beyi" olarak görüp küçümsemesine karşı, Osmanlı tarihçileri hanedanın soyunu Kayı boyuna dayandırarak meşruiyet devşirmişlerdir. Bu hamle, Osmanlı'nın diğer Anadolu beylikleri üzerindeki siyasi üstünlüğünü perçinlemek için kullanılan bilinçli bir diplomasi aracı olmuştur. Halil İnalcık gibi dev isimlerin de işaret ettiği üzere, Osmanlı’nın Kayı boyuna mensubiyeti akademik bir tartışma konusudur. Bazı tarihçiler, bu aidiyetin 15. yüzyılda üretilmiş bir "soyluluk belgesi" olduğunu savunurken; bazıları ise Bilecik ve Söğüt çevresindeki mezar taşları ve sikkelerde görülen Kayı tamgalarının, bu bağın sadece kurgu olmadığını, derin bir kültürel kökene dayandığını kanıtladığını belirtir. Sonuç olarak Osmanlılar, ister biyolojik olarak bu boydan gelsinler ister bu kimliği sonradan bir bayrak gibi sahiplensinler; Kayı ismi imparatorluğun genetik koduna işlenmiştir. Bu mensubiyet, küçük bir beyliğin cihan imparatorluğuna dönüşme sürecinde, halkın ve diğer Türkmen beylerinin gözünde ihtiyaç duyulan o "kutsal hükümdarlık" yetkisini temsil etmiştir.

2

dk.

Osmanlı imparatorluğu hangi tarihte kuruldu?

29 Haziran 2021

Osmanlı imparatorluğu hangi tarihte kuruldu?

Geleneksel Osmanlı tarih yazıcılığı, 1299’da Selçuklu hakimiyetinin sona erdiğini ve Osman Gazi’nin bu tarihte bağımsız olduğunu kabul eder. İlk büyük Osmanlı tarihini yazan Hammer de, Türkiye Selçuklu Devleti’nin yıkılış tarihi olarak 1299 yılını esas alır. Türkiye Selçukluları’nın yıkılmasıyla Osmanlı Beyliği’nin bağımsız kaldığını ileri sürerek, 1299’u imparatorluğun kuruluş tarihi olarak belirtir. Ancak Türkiye Selçuklu tarihi üzerine yapılan araştırmalar bu devletin 1318’e kadar devam ettiğini ortaya çıkarmıştır. Aşıkpaşazâde Tarihîne göre 1299’da Yarhisar, Bilecik, İnegöl ve Yenişehir fethedilmişti. Rivayete göre o zaman Osman Gazi kendi adına hutbe okutarak, bağımsızlık iddiasında bulundu. Bu şehirlerin fethi Osmanlı tarihi açısından önemlidir. Ancak fetih tarihleri tam olarak belli değildir. Osmanlı tarihleri, bu aşamada Osman Bey’i, Anadolu’daki diğer Türkmen beyleri gibi bağımsızlığa hak kazanmış, kendi adına hutbe okutabilecek bir İslâm hükümdarı gibi göstermeye çalışırlar. Araştırmacılar da, Osmanlı tarih yazıcılığındaki bu geleneği izleyerek, imparatorluğun kuruluş tarihi olarak 1299’u kabul etmişlerdir. Osmanlı tarihi üzerine yazılmış birçok kitapta 1299, imparatorluğun kuruluş yılı olarak zikredilir. Ancak bu tarih bugün tartışmalıdır. 1299’da Osmanlı tarihi için çok önemli bir hadise yoktur. Alternatif olarak Osman Gazi’nin beyliğin başına geçtiği 1281 yılının kuruluş tarihi olarak kabul edilebileceği iddiaları vardır. Halil İnalcık, Osmanlı tarihinin ilk devirlerindeki dönüm noktasını, 27 Temmuz 1302’de Bizans’la, Osman Gazi komutasındaki Türkmenler arasında meydana gelen Bapheus (Koyunhisar) Savaşı olarak kabul eder. Bu savaştan önce Osman Bey, Bursa ve Kocaeli bölgesindeki Türkmen beyleri arasında primus inter pares (benzerleri/eşitler arasında birinci) konumundaydı. Ancak Koyunhisar savaşında Bizans kuvvetlerine karşı kazandığı zafer, Osman Gazi’yi bölgede karizmatik bir bey durumuna getirip, ona hanedan kurucusu karizması kazandırdı. Bu yüzden 27 Temmuz 1302 tarihini Osmanlı hanedanının, dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun kesin kuruluş tarihi olarak kabul etmek, 1299’a göre çok daha doğru olacaktır.

1

dk.

Türkler geldiğinde Anadolu’da kimler vardı?

29 Haziran 2021

Türkler geldiğinde Anadolu’da kimler vardı?

Selçuklular, Anadolu’ya geldiğinde burada Rumlar, Ermeniler, Süryaniler ve Araplar vardı. Ancak Bizans Anadolu’nun tek hakimiydi. İlk Türk akınlarının başladığı sırada Ani, Van, Lori ve Kars’ta Ermeni prenslikleri bulunuyordu. Bizans İmparatorluğu, II. Basilios’un 1021’deki Doğu Anadolu seferlerinden itibaren bu bölgedeki Ermeni prensliklerini ortadan kaldırdı. Son Ermeni prensliği de 1064’te Selçuklular’ın korkusundan Bizans’a tâbi oldu. Bizans İmparatorluğu, Ermeni prensliklerinin siyasî hakimiyetlerine son verdikten sonra, önemli miktarda Ermeni nüfusunu sürgün ederek İç Anadolu’ya yerleştirdi. Bizans, Ermeni ve Süryaniler’i Ortodoksluğu kabule zorluyordu. Bu yüzden söz konusu halklar, Anadolu’nun Türkler’e karşı müdafaasında Bizanslılar’a yardım etmedi. Ermeni tarihçi Urfalı Matheos ile Süryani tarihçi Mihael’in eserlerinde Bizanslılar’a karşı olan bu kinin izleri görülür. Süryani Mihael’in şu sözleri bu durumu açıkça göstermektedir; “Türkler, şerir ve rafın Rumlar gibi kimsenin dinine ve inancına karışmıyor; hiçbir baskı ve zulüm düşünmüyorlardı”. Anadolu’da bu milletlerin dışında bulunan bir diğer topluluk da Hristiyan Türkler’di. Bizans, Selçuklular’ın akınlarına karşı Balkanlar’a yerleşmiş ve burada Hristiyan olmuş Oğuz (Guz), Kıpçak (Kuman) ve Peçenek Türkleri’ni zaman zaman Anadolu’ya getirip iskân ederek, bir savunma hattı oluşturmaya çalışmıştı. Bilhassa Bizans İmparatoru Laskarides ve Paliologlar zamanında Hristiyan Türkler geniş ölçüde Anadolu’ya getirildi. Hristiyan Türkler’in önemli bir kısmı zaman içerisinde Müslümanlaşmışsa da, bir kısmı günümüze kadar Hristiyan kimliklerini devam ettirdiler. Hatta Yunanistan’la yapılan nüfus mübadelesi sırasında Hristiyan oldukları için bu Türkler’den de gönderilenler oldu.

1

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png

'Keyifli Tarih' parolası ile yayın hayatına başlayan Sanal Tarih, bilgiye ulaşabileceğiniz en hızlı ve en güvenli internet adresidir. Tarihi ve güncel konular üzerine özel hazırlanmış dosyalar, makaleler, kültür-sanat yayınları ve ansiklopedi maddeleri ile akademisyenlerin yazıları eşliğinde yaşanmış tarihi öğrenmek adına gerçeğe vakıf olacağınız bir tarih platformudur.

  • X
  • Youtube
  • Beyaz Instagram Simge
  • TikTok
  • Spotify

© 2015 - 2026 Vida Medya. Her hakkı saklıdır.

Bu sitede yer alan yazı, makale, fotoğraf, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. Vida Medya ve Ticaret Limited Şirketi'nin yazılı izni olmaksızın sitede yayımlanan eserler kısmen veya tamamen kaynak gösterilerek dahi çoğaltılamaz, yayımlanamaz, işlenemez, umuma iletilemez ve temsil edilemez.

bottom of page