top of page

Sanat ve Mimari Tarihi

Mısır Piramitlerinin Bilinmeyen Yönleri

21 Nisan 2022

Mısır Piramitlerinin Bilinmeyen Yönleri

İ.Ö 3000 yılına dayanan tarihi geçmişi ile Mısır, ulaştıkları medeniyetle bugün bile bizi etkilemeye devam ediyor. İlkçağ medeniyetlerine göre tıp, geometri, sanat, astronomi ve din gibi pek çok alanda ileri bir seviyede olan Mısır inşa ettikleri piramitleri ile bu durumu bize kanıtlıyor. Peki ‘piramit’ adı nereden geliyor? Osmanlı kaynaklarında piramitler, ‘Yusuf Ambarları’ olarak isimlendirilmektedir. Bunun nedeni Yusuf peygamber Firavun’un emri ile devletin mali işlerinden sorumlu tutulduğu zaman, Mısır’ın bolluk döneminde devasa boyutlarda ambarlar inşa ettirdi ve tüm hububatı bu ambarlarda saklayarak kıtlık döneminde halkın açlıktan kırılmasını önledi. Buradan yola çıkarak tarihte Yusuf Ambarı olarak anılırken bugün yabancıların literatüründen öğrendiğimiz piramit adıyla tanımlıyoruz. Yabancı sömürgeciler tarafından verilen piramit, sfenks, obelisk gibi pek çok tabir sanki tarihte de böyleymiş gibi kabul edilmiştir; oysa ki o topraklarda İngilizler 1 asır Osmanlı ise 4 asır kalmıştır. İnsan eliyle inşa edilen piramitlerin yapımına gelecek olursak, bir mühendislik harikasına şahit oluruz. Mısır’ın en meşhur piramitleri olan Gize piramitlerinin (Keops, Kefren, Mikerinos) her birinin köşesi bir diğerine tutturularak çizildiğinde ortaya pürüzsüz bir çizgi çıkacağı gibi güneşin hareketleri ile de büyük bir bağlantısı vardır. Güneş ışınlarının piramitlerin içinde oluşturduğu atmosfer ile hiçbir cesedin içeride çürümesi, ekmeğin küflenmesi ve hububatın güvelenmesi mümkün değildir. Bu dünyanın 7 harikasından biri olan piramitler peki nasıl inşa edildi? Bugünün teknolojisinden uzak olan Mısır, insan gücünü kullandı. 1926 yılında Gize Piramitlerinin yakınında bulunan bir işçi mezarlığındaki cesetler incelendiğinde neredeyse tüm sorularımız cevaplandı. Bu nekropoldeki cesetlerin her birinin iskelet sistemlerinin bozuk olduğu ve hemen hemen hepsinin 40 yaşına dahi gelemeden öldükleri anlaşıldı. Kölelerin Mısır’da hiçbir değerinin olmadığı, 15 yaşına gelen birçok çocuğun bu zorlu şartlar altında sadece mercimek lapasıyla beslenerek çalıştığı ve bu uğurda öldüğü ortadadır. 1. Gize Piramitleri Keops Piramidi 2 milyon taştan oluşur ve her bir taşın ağırlığı 2 ila 15 ton arasında değişir. 2. Kefren Piramidi ve Koruyucusu Sfenks Mısır’ın başkenti Kahire’de bulunur. En önemli özelliği piramidin ucundaki koruyucuların bozulmadan günümüze gelmiş olmasıdır. 3. Meydum Piramidi İ.Ö 2570 yılına tarihlenir. 8. Basamağı inşa edileceği sırada yıkılmıştır. 4. Sakkara Piramidi 63.17 metredir. Dünyanın ilk inşa edilen piramididir. 5. Dahşur Piramidi Mısır'ın ilk gerçek geometrik piramididir.

2

dk.

İzmir’de Tarihe Doyacağınız 10 Mekan

18 Nisan 2022

İzmir’de Tarihe Doyacağınız 10 Mekan

İzmir’e gitmek istiyorsanız ancak nereye gideceğinizi bilemiyorsanız derlediğimiz gezi listesi tam size göre. Birbirinden önemli tarihi yapıları, arkeolojik eserleri ve tarihi şehirleri gezerek tarihe doyabileceğiniz listemiz hizmetinde. 1. Saat Kulesi İzmir denilince aklımızda ilk oluşan imge şüphesiz tarihi Saat Külesi’dir. Konak Meydanı’nda bulunan ve 1901 yılında II. Abdülhamit döneminde Alman mimarlar tarafından inşa edilen Saat Kulesi bu yönüyle resmi olmasa da İzmir’in gayriresmi sembolüdür. İzmir’i ziyaret edip anı fotoğrafı çekilmek isteyenlerin uğrak noktasıdır. Ha bu arada 25 metre uzunluğunda olan kulenin dört köşesinde birbirinden zarif çeşme de bulunmaktadır. 2. Tarihi Asansör Günümüzde asansör denen makinenin hayatımıza nasıl katkıda bulunduğunu biliyoruz. Ancak günümüz teknolojisiyle apartman asansörleri bizler için sıradandır. Bundan 100 yıl kadar önce uzun bayırın sonunda veya tepelik bir alanda oturduğunuzu düşünün. Ve buraya ulaşımı sağlamak için bir asansörün olduğunu düşleyin. Dönemine göre ileri bir teknoloji ve ferahlık olduğunda hemfikirizdir diye düşünüyoruz. İşte İzmir’in Karataş semtinde bulunan Tarihi Asansör 1907 yılında bu kolaylığı sağlamak için kuruldu. Mimarisi ve teknik yapısıyla dikkat çeken bu yapı yüzyılın başlarında Nesim Levi tarafından 155 basamaklı merdiveni çıkmakta zorlanan vatandaşlar için hayır amacıyla yapıldı. Bu yönüyle Nesim Levi Bey’in fazlasıyla sevaba girdiğini düşünüyoruz. Ziyaret etmeden geçmemenizi tavsiye ederiz. 3. Kadifekale İzmir’in en eski yerleşim alanlarından olan ve İzmir denilince akla gelen ilk yerlerden Kadife Kale, M.Ö. 4. yüzyılda kurulan kentte bugüne kadar varlığını koruyan önemli alanlardandır. O dönemden itibaren üzerinde kurulan farklı medeniyetlerin izlerini bünyesinde bulunduran alan Helen, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait kalıntılarla bezelidir. Ayrıca tepelik bir konumda bulunmasından dolayı da İzmir’i kapsayan eşsiz bir manzaraya sahiptir. 4. Kemeraltı Çarşı-pazar kültürünün halen daha canlılığını koruduğu, yüzyıllardır İzmir’de ticaretin odak noktası olan Kemeraltı, tarihi bir çarşı olmasının ötesinde geçmişte İzmir’in gözde yerleşim yerlerinden bir olarak konutların, ibadethanelerin ve diğer yaşam mekânlarının olduğu geniş bir alanı kapsar. Geleneksel ticari ilişkilerin yaşandığı ve daha çok yerlilere hizmet eden bu alanda Osmanlı Devleti’nin geleneksel “arasta” yapısını gözlemlemek mümkün. Ayrıca bu çarşıda Taşçılar içi, Mermerciler içi, Çiviciler içi, Şekerciler içi, Kavaflar içi, Kantarcılar içi, Yemiş Çarşısı gibi her sokağın isimle anıldığı, belli ürünlerde uzmanlaşmış yerler olduğunu görülebiliyor. Alışveriş yapmayı seviyorsanız ziyaret etmeden geçmemenizi tavsiye ederiz. 5. Agora Ören Yeri İddia ediyoruz! İzmir’de Agora Ören yerini gezerek tarihe doyacaksınız. Açık alan müzesi olarak faaliyet gösteren Agora Ören Yeri, M.S. 2. yüzyıl Roma Dönemi’nden kalmadır. Bu alan Hippodamos şehir planına göre merkeze yakın bir alanda üç katlı şeklinde inşa edildi. Ayrıca bu agora en iyi korunmuş agora olarak da ön plana çıkmaktadır. Ören yerinde Zeus sunağı, Tanrı Hermes, Dionysos, Eros, Herakles heykelinin yanı sıra pek çok erkek-kadın-hayvan heykeli, baş, kabartma, figürin vb. mermer, taş, kemik, cam, maden ve pişmiş topraktan eserler bulunmaktadır. 6. Efes Antik Kenti Bir zamanlar antik bir Yunan kenti olma özelliği taşıyan Efes Antik Kenti, Klasik Yunan döneminde İyonya’nın on iki şehrinden biriydi. İzmir’in yerleşim olarak en eski yerleşim yerlerinden biri olan bu alanın öz itibariyle kökeni M.Ö. 6000 gibi oldukça eski yıllara dayanır. Efes pek çok din ve ırktan insana ev sahipliği yapıyordu. Buradaki hoşgörü ortamına güvenen Aziz Yuhanna takriben MS. 36 yılında İsa’nın kendisine emanet ettiği annesi Meryem’i, İsa’nın Kudüs’te çarmıha gerilişinin ardından güvende olması için buraya getiriyor. Bugün Meryem Ana’nın yaşadığı ev dünyanın dört bir köşesinden gelen Hristiyanlar tarafından ziyaret edilen bir hac noktası. Helenistik çağda en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, günümüzde tarih severlerin mutlaka gezip görmesi gereken yerler arasında. 7. Meryem Ana Evi Meryem Ana Kilisesi olarak da bilinen Meryem Ana Evi tarihi ve dini değerleri bir arada taşıyan müstesna bir yapı olarak karşımıza çıkar. Efes civarında bulunan bu yapıya dair, Hz. Meryem’in Aziz John tarafından bu taş eve getirildiği ve cennete alınışına kadar burada yaşadığı inancı hakimdir. Bu nedenle de Katolikler bu alanı hacı olmak amacıyla düzenli olarak ziyaret eder. Tarihi ve manevi yönü ağır basan bu yapı Katolik hacılarla birlikte evrensel bir değer olarak her türlü inanca mensup ziyaretçilerini bekliyor. 8. St. Polycarp Kilisesi Büyük bir tarihsel derinliğe sahip İzmir şehrinin en eski dinsel yapılarından biri olan Polyvarp Kilisesi, Hristiyanlarca kutsal kabul edilen Küçük Asya'nın en ünlü yedi kilisesinden biridir. Osmanlı’nın farklı inançlara saygısının bir temsili olarak Kanuni Sultan Süleyman’ın özel izniyle 1630 yılında inşa edilen yapı, görkemli mimarisi ve iç yapısıyla ziyaretçileri kendisine hayran bırakıyor. 1688 İzmir depreminde ve daha sonra meydana gelen yangında hasar gördü. 1690-1691'de onarım geçirdi. 1763'teki yangında zarar gören kilisenin manastırı yok oldu. 1775'te Fransa Kralı XVI. Louis'nin katkısıyla restore edilen ve bir manastır ile mezarlık eklenen kilise, üç nefli bir bazilika hâline getirildi. 1820'de XIII. Louis onuruna kiliseye mermer bir plaka asıldı. 1892-1989 arasında gerçekleştirilen restorasyon sırasında şapellerin eklendiği kilise, Fransız mimar Raymond Charles Péré tarafından yapılan ve Polikarp'ın hayatını anlatan fresklerle dekore edildi. 1922 İzmir Yangını sonucu yıkılmaya yüz tuttu ve 1929'da yeniden inşa edildi. Ekim 2020'deki Ege Denizi depremi kilisede hasara neden oldu. Taş ve tuğla kullanılarak inşa edilen Aziz Polikarp Kilisesi, günümüzde üç nefi olan dikdörtgen bir bazilikadır. Doğu-batı doğrultusunda konumlanmıştır. Kilisenin güneybatısında sekizgen gövdeli bir çan kulesi vardır. 9. İzmir Arkeoloji Müzesi Tarih seyahati için İzmir’e gitmişken İzmir Arkeoloji Müzesi’ni ziyaret etmeden olmaz. Birbirinden kıymetli eşyaları, seramik eşyaları ve taş eserleri bünyesinde barındıran müze, yönetiminin belirlediği saat ve gün aralarında misafirlerini ağırlamaya devam ediyor. Bayraklı (Smyrna), Efes, Bergama, Milet, Klazomenai, Teos ve İasos gibi Ege Bölgesi çeşitli bölgelerinde kazılarda ortaya çıkarılan ve Batı Anadolu tarihine ışık tutan buluntular müzede ve müze bahçesinde sergilenir. Taş Eserler Salonu, küçük bir Hazine Odası ve Ekrem Akurgal Seramik Eserler Salonu'ndan meydana gelmektedir. Taş eserler salonunda Roma dönemi ağırlıklı kadın ve erkek heykelleri mevcuttur. Dikkat çeken eserler arasında sağlık tanrısı Hygieia'nın tasviri büstü ve Bronz Koşan Atlet bulunmaktadır. Hazine Odasında ise Osmanlı ve Roma dönemlerinden kalma sikkeler kronolojik olarak sıralanmaktadır. Karşısında ise oldukça eski bir binada İzmir Etnografya Müzesi bulunmaktadır. Genel olarak üç katlı müze binasının ikinci ve üçüncü katlarında sergileme salonları, birinci katta idari bölümler, zemin katında, tüm eserlerin ayrı kategorilerde korunup saklandığı eser depoları, restorasyon laboratuvarı, kütüphane yer alır. 10. Hisar Camii Ege’nin incisi İzmir’in en büyük ve gösterişli camisi olarak bilinen Hisar Camii 1592 yılından beri Müslümanlara ibadethane olarak hizmet ediyor. Kalem işi süslemeler, hattatlar tarafından işlenmiş panolar ve mihrap-mimber işçiliği ile Türk sanat zevkini bizlere fazlasıyla hissettiren bu yapı bugünkü Kemeraltı çarşısında, Hisarönü mevkiindedir.

4

dk.

5 Maddede Osmanlı’da İktidarın ve Modernleşmenin Sembolü Saat Kuleleri

13 Nisan 2022

5 Maddede Osmanlı’da İktidarın ve Modernleşmenin Sembolü Saat Kuleleri

Osmanlı Devleti’nde 16. yüzyıldan itibaren görülmeye başlayan saat kuleleri, özellikle II. Abdülhamit döneminde memleketin dört bir yanına hızla yayıldı. Devletin başınca onca sıkıntı varken, her bir yana saat kulesi inşa ettirmeye çalışmak ise nedensiz değildi. Çünkü bu mimari yapılar yapıldığı her yerde devletin otoritesinin ve hanedanının meşruiyetinin bir sembolü olacak, hem de dünyanın dört bir yanında etkisini gösteren modernleşme olgusunu İstanbul dışına taşıyacaktı. 1. Zamanı gösterme dışında farklı işlevler için kullanıldılar Yapılırken sadece zaman sayar bir amaç güdülmekle kalmayıp, çeşitli amaçlara ve ideolojik olgulara hizmet etmesi için de yapılan saat kuleleri, kentin önemli kamu yapılarının cephelerine, ünlü meydanlara ya da yerleşim biriminin en yüksek tepelerine yerleştirilirdi. Yapılış yerlerinin belirlenmesi hususundaki bu hassasiyet ise kulelerin yangın kulesi, gözetleme alanı, sisli ve puslu havalarda yol gösterici ve taşıdıkları hava olaylarını ölçen rüzgârgülü gibi işlevleri yerine getirmeleri amacıyla da kullanılmalarıyla alakalıydı. 2. Tanzimat sonrası modernleşme sürecinin kentleşmeye yansıdığı sembollerdir Tüm dünyada etkisini gösteren modernleşme olgusu, özellikle Tanzimat Fermanı’ndan sonra kendisine Osmanlı topraklarında da etki alanı buldu. Toplumsal ve kültürel birçok olguyu çepeçevre saran modernleşmenin, mimariden bağımsız ilerlediğini düşünmek ise mümkün değildir. Özellikle II. Abdülhamit ile birlikte yurdun dört bir yanına Batı’da hakim barok, rokoko vb. üslup ve tarzlarda yapılan saat kuleleri, modernleşme olgusunu taşraya ilk ulaştıran olgular arasında yer alır. Bu vesileyle modernleşme sürecinin Osmanlı’daki kent yaşayışına yansıdığı en önemli sembollerdir. Bir açıdan da birer reform sembolleri olarak görülebilir. 3. İktidarın ve meşruiyet simgeleriydiler Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmadığı dönemlerde, ha deyince elin uzanamadığı bölgelerde devletin varlığının ve merkezi otoritenin varlığını her an hissettirmek oldukça güç bir meseleydi. Bu nedenle de devletin varlığını her bölgede hissettirmek için farklı araçlara ihtiyaç vardı. Dönem şartları ele alındığında ise akla en uygun ve uygulanabilir araç olarak mimari eserler gelmekteydi. Resmi otoriteyi hissettirmeye en elverişli mimari araçlardan birisi ise saat kuleleriydi. Özellikle 2. Abdülhamit döneminde üzerinde durulan bu durum ışığında 85 civarı saat kulesi inşa edilerek, otorite, meşruiyet ve varlık mesajını bilfiil vermek amacıyla saat kuleleri kullanıldı. Bu şekilde sultan, bürokratlar eliyle tahtını, hatta hayatını kaybeden sultanlarla beraber saltanat ve hanedanın kutsiyet ve imajını sergilemeyi amaçlıyordu. 4. II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yılında valilere gönderdiği ferman, kulelerin yayılmasını sağladı 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı’da seyrek olsa da görülen saat kuleleri II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yıl(1901) dönümünde valilere saat kulesi yapımı ile ilgili gönderdiği ferman, Osmanlı’da saat kulelerinin hızlı bir şekilde yayılmasına vesile oldu. Bu süre zarfını kapsayan 1901 yılı öncesi ve sonrasında 30’ya yakın yeni kule dikildi. Abdülhamit’in saltanatının başından itibaren dikilen kule sayısı ise neredeyse bu sayının üç katına kadar ulaştı. 5. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasına dair ilk izleri sunar Çoğunlukla şehrin odak noktalarında buluna saat kulelerinin yukarıda az önce ifade ettiğimiz gibi birden çok işlevi ve anlamı mevcuttur. Bu saat kulelerinin iki yüzündeki saat şekilleri alaturkayken, diğer iki yüzündeki saatler ise alafranga modelindeki saatlerdi. Bu çeşitlilik aynı zamanda din ve devlet işlerinin de yavaş yavaş birbirinden ayrılmaya başladığını simgeliyordu. Bununla birlikte aynı dönemde resmi kuruluşların ezani saati yerine batıda olduğu gibi güneş saatiyle çalışma düzenine geçmesi, bu anlamda bizlere sembolik izler sunmaktadır.

2

dk.

Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları

20 Nisan 2022

Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları

Bütün ressamlar eziyetli, acı ve zor bir hayat yaşamadı. Ancak en meşhur sanatçıların bunalımlı bir yaşam sürdüğü ve birçoğunun mutlu sonla biten bir hayatının olmadığı bilinir. Buna en iyi örnek ise Hollandalı ressam Rembrandt’ın zirvede olan sanat hayatının birden bire yerle bir olması ve sefil bir halde ölmesidir. Kimi büyük sanatçılar suikasta kurban gitti, kimi (Van Gogh gibi) kendi uzuvlarını kesti. Kimi türlü ailevi sıkıntılar çekerken kimi sıra dışı eğilimlere sahipti. Bu yazıda belli başlı sanatçıların sıra dışı hikayelerine değineceğiz. Okullarda hocaların anlatmak istemedikleri sanatçıların hayatlarından birer parça olan bu hikayelerin es geçildiği bölümleri şimdi okuyacak ve kesinlikle sanata aynı gözle bakamayacaksınız. 1. Leonardo Da Vinci – İtalyan Maymun iştahlı Da Vinci. Rönesansın en büyük sanatçılarından biri olarak kabul edilse de geriye 20’den az resim ve yarım kalmış heykeller bıraktı. İlgisini çabuk kaybeder, bir projeden diğerine atlar ve genelde de pek çoğunu bitirmezdi. Ondan geriye kalan en büyük eser 13 bin sayfadan oluşan eskiz defteridir. Gayrimeşru bir çocuk, eşcinsel eğilime sahip ve bu nedenle Mona Lisa başta olmak üzere her kadın figürünü biraz erkeğe benzeten usta sanatçıdır. 2. Michelangelo Buonarroti – İtalyan Fevri ve patlayıcı eğilimlere sahip Rönesansın en büyük sanatçısı. Onu kızdırmanın en kolay yolu ise ona ressam demekti; kendisini heykeltraş sayar ve mektuplarını dahi ‘Michelangelo Buonarroti, Heykeltraş’ diye imzalardı. Oysa kendisini ressam olarak kabul etmeyen biri için Rönesansın en başarılı resim örneklerini de vermişti. Sistine Şapeli fresklerini yaparken alçıları karıştıran ve boyaları hazırlayan asistanları olmuştu ancak bu asistanları çok sık değişirdi. Çünkü Michelangelo’nun yıkanmak gibi derdi yoktu. Banyo yapmanın sağlığa zararlı olduğuna inanırdı ve yanında çalışanları vücut kokusuyla kaçırırdı. 3. Caravaggio – İtalyan En kavgacı sanatçılardan biri idi. Bir kavgadan diğerine girer, tutuklanır ve sonunda hamileri tarafından kurtarılırdı. Barok sanatın en iyi örneklerini vermiş olan Caravaggio ne yazık ki girdiği kavganın birinden katil olarak çıktı. Bıcaklayarak öldürdüğü adamı oracıkta bırakarak kaçmış ve onu yakalaması için başına ödül konmuştu. Bu nedenle resimlerinde şiddet önemli bir rol aldı. 4. Edgar Degas – Fransız Empresyonist tarzda resimler yapan Degas bu akım içinde kendi tarzını yakalamış usta bir isimdi. Ancak o yalnızlığı seven biriydi. Ömrü boyunca pek kız arkadaşı olmadığı gibi hiç evlenmedi. Hatta bu durum üzerine küçük bir açıklaması olan Degas ‘’Neden bir karım olmasını isteyeyim ki? Stüdyoda yorucu bir günün sonunda orada birisinin olup ‘güzel bir resim, canım.’ dediğini hayal edin hele.’’ demişti. Zaten onun dekolte giymiş bir kadına dahi bakamadığı bilinmektedir. 5. Paul Cezanne – Fransız Arkadaşları tarafından hoşgörülen tavırları son derece iticiydi. Suratsız ve öfkeli hem de ortamda espiri yapılıyorsa bağırıp çağırıp giden biriydi. ‘Espiri canımı çıkarıyor.’ onun en çok kullandığı cümleydi. Hödüğün biri olsa da post-empresyonist tarzda sanatsal değeri olan bir çok eser ortaya koyabildi. Bazen yavaşça ve acı çekerek çalışıyor, bazen tuvallerindeki tüm boyayı kazıyıp baştan başlıyordu; bazen öfkesi patlak veriyor ve tuvallerine palet bıçağıyla saldırıyordu. Ancak o yapmış olduğu resimlerle pek çok sanatçıyı etkiledi; Picasso onun için ‘hepimizin babası’ diyecekti. 6. Henri Rousseau – Fransız Kendi kendisini yetiştirmiş bir ressam, yeteneğiyle herkesi şaşırtan biriydi. Ki resim yapmaya 40 yaşında başladı. Naif tarzda eserler ortaya koysa da Kübizm ve Sürrealizm gibi akımları etkiledi. Kendisi ne kadar naif biri olsa da sicilinde hırsızlık ve banka dolandırmak vardır. 7. Vincent Van Gogh – Hollandalı ‘’Resimlerimin satmaması konusunda bir şey yapamam. Gene de bir gün gelecek, insanlar onların boya parasından fazlasına değdiğini anlayacak.’’ diyen sanatçı hayattayken yalnızca 1 eserini sattı (o da kardeşi Theo sayesinde) ve eserleri hiç kıymet görmedi. Ama o ileri görüşlüymüş ki, bugün onun eserlerinin kopyasının kopyası dahi milyonlar ediyor. Sanat hayatı oldukça zor olan Van Gogh deliliğinin aşırı dönemlerinde doğrudan tüpten boya yediği ve kulağını kestiği bilinir. 8. Gustav Klimt – Avusturyalı Altınyaldızlara boyanmış resimleri kesinlikle ona hastır. Kendi tarzını yaratan usta isim Avusturya dışına seyahat etmekten hoşlanmazdı ve elinden geldiğince bu durumdan da kaçardı. Seyahat korkusu olan Klimt, tren istasyonlarıyla başa çıkmaya hiç alışık değildi ve arkadaşları onu aktarma yapacağı trene kadar eşlik etmeseler asla binemezdi. 9. Edvard Munch – Norveçli Ekspresyonist tarzda resimler yapan sanatçı, ömrü boyunca kimsenin evinin ikinci katına girmesine izin vermedi. Ölümünden sonra burası açılınca zeminden tavana doğru istiflenmiş halde 1.008 resim, 4.443 çizim, 15.391 baskı, 378 litografi, 188 oyma baskı, 148 ağaç baskı, 143 litografik taş, 155 bakır plaka, sayısız fotoğraf ve tüm günlükleri oradaydı. 10. Picasso Abartılı, adeta büyükten büyük bir isim... Tutarsız ve sonu gelmez sevgi seliyle dolu bir yaşam. Kübizmin çığır açmış ismi, 1911 yılında Mona Lisa tablosunun çalınmasında bir bağlantısı vardı. Ayrıca gerçek bir pasaklı idi. Kağıt, makbuz, tuval, boş şişe ve ekmek kabuğundan oluşan yüksek yığınlar arasında çalışır ve yaşardı. Köpekler, kediler, fareler ve hatta küçük bir maymundan oluşan bir de koleksiyonu vardı.

3

dk.

Barok Üslubun Osmanlı Yaşayışına İşlendiği Saray: Dolmabahçe Sarayı

16 Nisan 2022

Barok Üslubun Osmanlı Yaşayışına İşlendiği Saray: Dolmabahçe Sarayı

İstanbul’un fethinden önce kraliyet ailesinin küçük vadisi adıyla anılan Fındıklı ile Beşiktaş semtleri arasında yer alan bu koy, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmek için gerçekleştirdiği, gemileri Haliç’e indirme planın bu koydan başlaması ve fetih sonrasında da birçok Osmanlı padişahının konakladığı, etkinlikler düzenlediği bir alan olarak önemini tarih boyunca devam ettirmiştir. Takriben 16.yy.’dan itibaren yerleşilmeye başlanan bu alanın 19.yy.’a gelene kadar İstanbul’un en ihtişamlı saraylarından birine dönüştürüldüğü ve bu işi saray mimarı olan hassa mimarlarından Garabet Amira Balyan’a devredildiği bilinmektedir. Saray bugün ki halini almadan önce bir hasbahçe etrafında çeşitli köşklerin inşa edildiği ama bundan da önce I. Ahmet ve II. Osman’ın bu alana adını verecek olan deniz kıyısının doldurularak geniş bir kıyı şeridi elde edildi. Dolmabahçe Saray’ı adını bu tarihi geçmişinden alarak, önceleri küçük kasırlar, harem bölümü, tersane, Kavak Sarayları, Valide Sultan Dairesi gibi birbirinden bağımsız birimlerden oluşurken 1775 yılında çıkan bir yangında kısmen harap olması ve ardından III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde tamir ve eklemeler ile yenilenme çalışmaları, en sonunda bugünkü saraya bizi ulaştıran Sultan Abdülmecid’in bu alanı tamamen temizleyerek 1842/56 yıllarında planlı bir şekilde yeniden inşa edilmesi suretiyle oluştu. Sultan Abdülmecid’den önce bu sahil sarayı daimi bir ikametgah yeri olarak gören ilk padişah II. Mahmut olup bu amaçla yanan birimleri tamir ettirerek ve bazı eklemeler ile yenileyerek o güne kadar sayfiye yeri olan sarayın ihtiyaçlara cevap verecek bir konuma getirmiştir. Devletin yeni idari binası olan Dolmabahçe Sarayı, Topkapı Sarayı’ndan bağlarını koparak batılılaşma yolunda toplumu biçimlendiren bir padişahın ışığında yeni bir anlam kazanmıştır. Zira II. Mahmut’un yenilikçi, Batı terbiyesi görmüş bir padişah olması, oğlu Abdülmecid’in tahta geçtikten hemen sonra Avrupa saraylarına benzer bir tarzda plan ve dekor oluşturması normal karşılanmış; sadece kendi tebaasına değil Avrupa’ya da gücünü göstermek istemiştir. Bilindiği üzere kabul edilen sanat ve mimari tarzı kişi ve topluluk yaşayışına direkt tesir etmektedir. Bu bağlamda barok tarzı mimarinin Osmanlı yaşayışına tesir ettiğini söylemek de mümkündür. 1. Dolmabahçe Sarayına Dair İstanbul’da 18.yy.’da başlayan devasa yapı projeleri Dolmabahçe Sarayı ile noktalanmış olup; saray 110.000 metrekarelik bir alan kaplamaktadır. Sarayın ana birimlerini oluşturan Mabeyn, Muayede Salonu, Harem ve Veliaht Daireleri’nden başka Dolmabahçe Camii, tiyatro, saat kulesi, serasker dairesi gibi yapılar ve bunların arkasına düşen sarayı L biçiminde genişleten kısmında Kuşluk, Camlı Köşk, Hareket Köşkleri, Matbah-ı Amire gibi birçok yapı ve kayıklar için de bir liman yer almaktaydı. Dolmabahçe Sarayı’nın tarihsel süreçteki konumunu düşününce gerek kavram, gerek üslup ve boyut olarak gelenekle ilgisi olmayan dikkat çekici bir saray olarak karşımıza çıkmaktadır. II. Abdülhamid saltanatı boyunca burayı kullanmadı, dolayısıyla bu süreçte ciddi bir bakımdan geçmedi ve ne yazık ki doğal afetlerden dolayı tahrip oldu. Deprem, yangın, yanlış şehircilik planlaması yüzünden tiyatro, kayıkhane ve serasker daireleri tümüyle, Istabl-ı Amire ve Matbah-ı Amire gibi birimlerin ise kısmen ortadan kalkmasına neden oldu. Dolmabahçe Sarayı inşa edildiği tarihten Halife Abdülmecid’in buradan ayrıldığı tarihe kadar tam 68 yıl içinde sadece 35 yıl kullanılmış olup 6 padişahla son halife Abdülmecid’in burada oturduğu bilinmektedir. Cumhuriyetin ilanından sonra ise ‘milli saraylar’ kapsamına alındı ve bu tarihten sonra cumhurbaşkanının yazlık çalışma ve yabancı devlet adamlarını karşılama yeri olarak kullanıldı. Atatürk’ün başkanlık ettiği I. Dil ve Tarih Kurultayı bu sarayda gerçekleşti. 1984 yılında alınan bir kararla müze içinde müze örneklerinden birini oluşturan bir saray olarak düzenlendi. 2. Sergi Salonları 1984 yılında gerçekleştirilen bir sempozyumda sarayın müzeye dönüştürülmesi kararının ardından sarayın Mabeyn, Harem gibi birimlerinde geçici sergiler düzenlenirken bazı birimlerinde kalıcı sergiler oluşturulmuştur. Dolmabahçe Sarayı’nın bu farklı birimlerinde düzenlenen sergilerle halk tarih ile buluşturuldu ve toplum tarihiyle tekrardan bağ kurma fırsatı yakaladı. Sultan Mehmet Reşad dönemine ait Camlı Köşk ve bu köşkü saraya bağlayan koridor daimi bir serginin düzenlendiği bir sanat merkezi haline getirildi. Bu koridorun alt katı da kuş resmi ve fotoğraflarından oluşan bir galeriye dönüştürüldü. Yine II. Abdülhamid dönemine ait olan Hareket Köşkleri de birer sergi mekanı olarak karşımıza çıkmaktadır. 3. Saray Girişleri Toplamda Selamlık, Muayede Salonu ve Harem olmak üzere üç ana bölümden oluşan yapının karadan ve denizden olmak üzere pek çok girişi vardır. Bu kapıların en önemlileri Selçuklu Devleti’nin anıtsal taç kapı formunun yeni bir yorumu olarak okunan Saltanat ve Hazine kapılarıdır. Bu kapılar karadan girişi sağlayarak, Saltanat Kapısı Muayede Salon’una, Hazine Kapısı ise Mabeyn-i Hümayun’a girişi sağlar. Deniz tarafında ise büyük rıhtım üzerinde Muayede Salonu’nun merdivenlerine açılan kapı en önemli olanıdır. Rıhtım boyunca sıralanan diğer dört yalı kapısı ise daha küçük tutulmuş olup demir parmaklıklar ile çevrelenmiştir. Genel olarak bakıldığında belli bir üslup birlikteliği görülmemekle birlikte tek açıklıklı bir zafer takı niteliğinde kapılar abartılı ve gösterişli motiflerle bezelidir. 4. Mabeyn Salonu, Kırmızı Salon ve Zülvecheyn Salonu Sarayın dışarıya doğrudan bağlantısını sağladığı gibi saraya girildikten sonra ilk karşılaşılan salon Mabeyn, diğer adıyla Selamlıktır. Kareye yakın bir plana sahip olan oda içeriden kubbe dışarıdan ise çatıyla örtülü olup geleneksel bayramlaşma törenlerinin düzenlendiği yer olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu salonun ortasında ‘Kristal Merdiven’ adıyla anılan gösterişli bir merdiven vardır ve birinciyle ikinci katı birbirine bağladığı gibi bir merkez de oluşturmaktadır. Zira salon ve odalar bu merdivenin çevresine göre ayarlanmıştır. Üst katta dekorlarında kullanılan kırmızı renginden dolayı Kırmızı oda olarak anılan bu salonda padişahlar yabancı elçilerle görüşürlerdi. Devletin ihtişamını yansıtabilmek için oldukça gösterişli bir düzenlemeye sahip olan salon, sarayın en gözde odalarından biridir. Sarayın çok amaçlı kullanılan ve iki cepheli anlamına gelen Zülvecheyn Salonu ise, sarayın hem resmi hem de özel işlerinin yürütüldüğü bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Ramazan aylarında saray halkının cemaatle namaz kıldığı bu oda, harem ve selamlık bölümlerini birbirinden ayırmaktadır. 5. Harem ve Diğer Birimler Şüphesiz sarayın en önemli birimlerinden birini Harem bölümü oluşturmaktadır. Zira bu bölüm dışarıdan olağanüstü yüksek duvarlar ile ayrılmış olup planı ise karmaşıktır. Beş büyük salonu olan bu bölümde Mavi Salon, padişahın harem halkıyla bayramlaştığı yer, Pembe Salon ise harem halkının günlük muhabbetlerini sürdürdüğü yer olarak bilinmektedir. Mabeyn (Selamlık) Salon’unu 300 metrelik bir koridorla hareme bağlayan bu yol üzerinde altı kapı olup, deniz tarafından ilk karşılaşılan oda Valide Sultan’ın kabul odası; ondan sonraki oda ise Valide Sultan’ın yatak odası olarak bilinir. Cumhuriyet’in ilanından sonra İstanbul’a geldikçe burada kalan Mustafa Kemal Atatürk’ün çalışma ve yatak odası ise bu iki odanın ardında yer almaktadır. Sarayın diğer önemli birimlerinden Hünkâr Hamamı, sarayın gösterişli süslemelerinden eksik kalmayacak bir düzenlemeye sahip olup duvarların tamamı işlenmiş zemini ise Marmara mermeriyle kaplanmıştır. Mecid Efendi Kitaplığı ise son Osmanlı halifesi Abdülmecid Efendi tarafından oluşturulmuş olup Türkçe ve yabancı dillerden zenginleştirilerek oldukça değerli kitaplara sahiptir. Veliaht Dairesi, Hareket Köşkleri, Mefruşat ve Muhafızlar Dairesi, ahırlar, tiyatro, ambarlar, fırınlar, un fabrikası, kışlalar, eczaneler sarayın diğer birimleri arasında sayılabilir. 6. Sarayın Süslemelerine Dair Paris opera binasının dekoratörü Ch. Sechan tarafından yapılan saray içi süslemeleri, 18. yüzyılda başlayan Batı etkilerinin tipik bir örneğini oluşturmaktadır. İç ve dış süslemeleri birbirinden bağımsız özellikler gösteren sarayın kapıları barok üslubu taşırken, iç süslemeleri Neo-Klasik üslup barındırmaktadır. Sarayın Mabeyn (Selamlık) Salon’u neo-klasik bir düzenleme içinde antik motifler, bordürler, pano ve üçgen alınlıklarla sıralanmış olup süslemelerin mimariyle bir bütünlük oluşturması göz önünde bulundurulmuştur. Muayede Salon’u daha farklı özellikle daha yoğun bir süslemeyle karşımıza çıkmakta; bu da süslemenin farklı biri tarafından düzenlendiğini düşündürmektedir. Salonun deniz cephesinde neo-klasik anlayışın varlığı pencere alınlıklarında ve süslemelerinde kendini göstermektedir. Sarayın en gösterişli odalarından biri olarak anılan Kırmızı Salon’un tavanı kaset tavan olarak düzenlenmiştir. Tavan kornişlerinden tutup işçiliğine kadar barok etkiler gösteren bu salon kesinlikle padişahın ve çevresinin Batı modasını yakinen takip ettiğini göstermektedir. Bu salonda kullanılan kristal avize İngiltere’den getirtildiği gibi sarayın genelinde gördüğümüz bu özenli durum için sarayın içinde kullanılan tüm mobilyalar ve avizeler Avrupa atölyelerinden ve fabrikalarından çıkmadır. Sarayın dış cephelerindeki eklektik süsleme anlayışının bir uzantısı olarak Osmanlı Devleti’nin geleneksel kalem işi ve bazı kesimlerde duvar resmi niteliğinde manzara ve natürmortlara da yer verildiği görülmektedir. Süslemede horasan sıva veya alçı üzerine boya uygulandığı bilinmekle birlikte alçı kabartma üzerine altın yaldız boyama da uygulanmıştır. 7. Piyanolar Dolmabahçe Sarayı’nın görkemini daha da perçinleyen on iki piyano, sarayın farklı odalarına yerleştirilmiştir. Bu piyanolar Milli Saraylar Rehberi Osman Nihat Bişgin’den edindiğimiz bilgiye göre Batı’nın sadece sanatsal üslubunu değil, müziğini de aldığımızı göstermektedir. Tanzimat döneminin bütün özelliklerini yansıtarak saray içinde vücut bulan bu piyanolar, yaklaşık olarak 1856 yılından sonra saraya getirilmiştir. Osmanlı tarihi açısından belki de en önemli husus ise burada başlamaktadır; Osmanlı kadınlarının aldıkları piyano dersleri onları bu piyanoların başına oturtmuş ve bu on iki piyanonun da sürekli kullanılmasını sağlamıştır. Hiçbirinin atıl olmadığı bu piyanolar Hertz, Pleyel, Gaveau ve Erard gibi markalardan oluşmaktadır. Mimari üslup olarak diğer saraylardan ayrılarak daha çok Batı tarzı barok mimari esintilerinin gözlemlendiği Dolmabahçe Sarayı, Osmanlı Devleti’nin gerek mimari gerekse de sanatsal diğer alanlarda yüzünü Batı medeniyetine döndüğünü göstermektedir. Mimari ve sanat insan yaşayışını ve algısını direkt etkileyen iki önemli unsur olduğundan, Dolmabahçe Sarayı, bir saray olma özelliğinden çok Osmanlı hanedanına yeni bir yaşam tarzı sunması yönüyle önemlidir. 8. Saray Planı Dolmabahçe Sarayı’nın genel tasarımı Hassa Mimarları Ocağı’nda yetişmiş Garabet Balyan’a ait olup çeşitli birimlerde Nikogos Balyan’ın etkileri okunmaktadır. Saray deniz kıyısından dikilen ahşap direklere oturtulan platformlar üzerine uygulanan taş temeller üzerinde yükselmektedir. Bu yüksek duvarlar için dıştan taş malzeme kullanılmış iç taraftan ise tuğla malzeme ile örülmüştür. Görkemli Muayede Salonu’nun beş buçuk tonluk avizesini taşıması için çatıdan destekleyici bir strüktür vardır ve çatı kurşun ile kaplanmıştır.

6

dk.

7 Maddede Kültürümüze İşleyen Mimari Yapı: Haydarpaşa Garı

12 Nisan 2022

7 Maddede Kültürümüze İşleyen Mimari Yapı: Haydarpaşa Garı

20. yüzyılın başından beri İstanbul’un mimari, estetik ve sosyal açıdan simgesi haline gelen Haydarpaşa Garı, oluşturduğu estetik görüntüyle hafızalara kazınan ve bir dönem Anadolu’nun İstanbul’a açılan kapısı olan önemli bir yapıdır. Yalnız gar işleviyle kalmayıp, kültürümüze, edebiyatımıza, filmlerimize ve en önemlisi zihinlerimize yerleşen bu değerli mimari yapı, İstanbul’daki gar binaları arasında en görkemlisi ve en büyüğüdür. 1. Yapılışına dair kısa bilgi İstanbul’un Anadolu yakasında oluşturduğu estetik görüntüyle hafızalara kazınan ve bir dönem Anadolu’nun İstanbul’a açılan kapısı olan Haydarpaşa Garı, İstanbul’daki gar binaları arasında en görkemlisi ve en büyüğüdür. Anadolu-Bağdat-Hicaz Demiryollarının başlangıç noktası konumunda bulunan Haydarpaşa Garı’nın yapımına 1906 yılında başlandı. 1908 yılında ise hizmete girdi. İstanbul’un sıfır noktası olan halkın kültürüne işlenmiş bu değerli yapının açılış konuşmasını ise Ermeni kökenli Milletvekili Bedros Halaçyan yaptı. 2. Oryantal unsur taşıyan bir Rönesans ürünü Esasında tam bir İstanbul özetidir Haydarpaşa Garı’nın mimari tasarımı. Nasıl ki İstanbul’un bir kolu Avrupa’ya uzanıyorken diğer kolu Asya’daysa, Haydarpaşa’nın mimari üslubu da ʺOryantalistʺ esintili ve Orta Avrupa Barok mimarisi, Alman Rönesansı ve Neoklasik sentezli ʺeklektikʺ bir yapıdadır. Mimarları ise Otto Riter ve Helmut Cuno adını taşıyan iki Alman’dır. Yapı her ne kadar Rönesans ve neoklasik mimariden esintiler taşısa da asıl olarak Alman ulusal mimarlığından beslenmektedir. 3. Çeşitli dönemlerde geçirdiği yangınlara karşı direndi Haydarpaşa Garı’nın başı geçmişten beri yangınlarla dertte. Eskiden ahşap olan çatı 1917 yılında geçirdiği yangın sonrası özgün yapısını kaybetti. Bu süreçten sonra çeşitli tamiratlar gördü. Ancak 2010 yılında tekrardan çatı bölgesinde meydana gelen yangın, hafızalara işlenen o görüntüsüne büyük darbe vurdu. Uzun bir süre olduğu gibi olduğu gibi duran çatının yapımına günümüzde tekrardan başlandı. ( Anılarda ve hatıralardaki görüntüsünden uzak olmaması temennisiyle.) 4. Denizi ve toprağı birleştiren iki yönlü ulaşımın merkezi Haydarpaşa Garı her ne kadar tren ulaşımı ile zihinlerimize yerleşse de bünyesinde bulunan vapur iskelesiyle Anadolu-Bağdat-Hicaz demiryollarının İstanbul’un Avrupa yakasına bağlayan önemli bir ulaşım merkezidir. Tarihi garın bünyesinde yer alan küçük ve şirin vapur iskelesi, oryantalist çizgideki bir mimari üslupla inşa edildi. İçi Kütahya çiniciliğinin önemli ustalarından Mehmed Emin Bey’in çinileri ile kaplı olan iskele, Haydarpaşa Garı’nın tamamlayıcı şirin bir unsurudur. 5. Cumhuriyet sonrası edebi metinlere ilham kaynağı oldu 20. yüzyılın başından beri kentsel, mimari, estetik ve sosyal açıdan somut ve somut olmayan unsurlarıyla kentsel imgenin önemli bir parçası olan Haydarpaşa Garı, tıpkı sinemada olduğu gibi edebiyatta da etki gücünü hissettirdi. Ayrılıkların, özlem dolu buluşmaların, hasretin, kavuşmanın ve hayal kırıklıklarının mekânı olan bu önemli yapının toplum nezdindeki yeri bu nedenle oldukça duygu doludur. Edebiyatı besleyen birçok duygu ve olguya dokunabildiğinden dolayı da roman, şiir ve öykülerde çokça yer etti. Örneğin; Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” Haydarpaşa Garı’nda başlar. Ahmet Hamdi Tanpınar ise, “yalnız kendisinin olduğu Haydarpaşa Garı’nın bu sefer büyük ve karanlık bir lahit gibi geldiğinden” söz eder “Bir Yol” isimli öyküsünde. Ve bununla birlikte Ali Cengizkan, Behçet Aysan, Attila İlhan, Bekir Sıtkı Erdoğan ve Abdülkadir Bulut birçok edebiyatçının kaleminde yer bulmuştur kendisine. 6. Kamusal bir alan olan Haydarpaşa’nın geleceği Toplumun zihninde yer edinen ve bir kültürel öğe haline gelen Haydarpaşa Garı, 2000’li yıların başından beri yalnızlaştırma çabalarına maruz kalmış durumda. Geliştirilen yeni ulaşım projeleri, Gebze banliyö hattının kapatılması, tarihi iskelenin işlevsiz hale getirilmesi vb. birçok nedenden dolayı, Haydarpaşa ulaşımın önemli bir merkezi olma konumundan uzaklaştırılmakta. oldukça geniş bir çevreye sahip olan alanın bu şekilde tamamen işlevsiz hale getirilmesi ise akla farklı yönde şeyler getirmektedir. Zihnimize, hayatımıza, edebiyatımıza ve filmlerimize bu denli işleyen Haydarpaşa Garı’nın içinde bulunduğu bu belirsizlik ise ne yazık ki onun geleceği hakkında soru işaretleri oluşturmaktadır. 7. Türk sinemasının vazgeçilmez mekânlarından biridir İstanbul’un sıfır noktası ve Anadolu’nun İstanbul’a açılan kapısı olan Haydarpaşa Garı, Türk sinemasının vazgeçilmez mekânlarından biridir. Biraz hafızamızı zorladığımızda burada çekilen onlarca sahne zihnimizde canlanabilir. Bu vazgeçilmezlik yapının sinematografik yapısı kadar, İstanbul’a yönelik iç göç olgusunun anlatılarında bizzat özne olmasıyla da alakalıdır. Bu gerçekten de öyledir. Bir dönem Anadolu’dan İstanbul’a gelmenin yegâne yolu olan, elinde valizi ve yöresel kıyafetiyle zihinlerde yerleşen Anadolu insanının Haydarpaşa merdivenlerindeki görüntüsü bu yönüyle bir sosyal gerçekliğin ürünüdür.

3

dk.

Mimar Sinan'ın Yaptığı Birbirinden Önemli 7 Cami

19 Nisan 2022

Mimar Sinan'ın Yaptığı Birbirinden Önemli 7 Cami

Osmanlı mimarisinin zirve noktası; Koca Sinan. Yaşadığı dönemden günümüze yaptığı eserlerle ışık tutan, muazzam mimari dehası sayesinde günümüzde dahi adından söz ettiren ve yaşadığı dönem itibariyle yaptığı mimari hesapların halen daha çözümlenememesiyle tanınan Mimar Sinan, yaşadığı fani hayatı boyunca birbirinden değerli eserler verdi. Camiler, hamamlar, kervansaraylar, medreseler ve onlarca mimari çalışmanın altına imzasını attı. Biz de bu çalışmamızda Mimar Sinan’ın yaptığı mimari eserler arasından seçtiğimiz 7 önemli camiyi sizlere tanıtmaya çalışacağız. 1. Şehzade Camii Mimar Sinan’ın çıraklık eseri olarak anılan, çıraklık unvanına rağmen usta işi bir yapı olan Şehzade Camii, Kanuni Sultan Süleyman’ın Manisa sancağında valiyken vefat eden oğlu Mehmed adına yaptırdığı Şehzade Külliyesi içerisinde yer almaktadır. Mimar Sinan’ın tasarladığı ilk selatin külliye olan yapı, Beyazıt’tan Edirnekapı’ya giden cadde üzerindeki Şehzadebaşı diye anılan mevkide bulunmaktadır. 1543 yılının Haziran ayında yapımına başlanan külliyedeki caminin temeli 23 Mayıs 1544 yılında atıldı ve 1548 yılının Ağustos ayında ibadete açıldı. İki minaresi bulunan Şehzade Camii’nin her iki minaresinde iki tane şerefe bulunmaktadır. Osmanlı mimarisinin en etkili örneklerinden biri olan cami avlusunun ve klasik mimari usullerinin hazırlayıcısı olan minarelerin bütüne olan uyumu estetik açıdan oldukça doyurucudur. Mimari yapıların süslenmesinde oldukça önemli bir yere sahip olan çini işçiliğinin en nadide örneklerine rastlayabileceğiniz cami, içerisinde bulunan Şehzade Mehmet türbesindeki işlemeler taş işçiliğinin en güzel örneklerindendir. 2. Süleymaniye Camii Mimar Sinan’ın kalfalık eserim olarak adlandırdığı, 16. yüzyıla ait en büyük cami ve külliye olan Süleymaniye Camii’nin 13 Haziran 1550 yılında temeli atıldı ve 7 yılı aşkın bir çalışmanın ardından 15 Ekim 1557 yılında ibadete açıldı. Kanuni Sultan Süleyman’ın isteği üzerine inşa edilen bu görkemli yapı, ibadethane özelliğinin yanı sıra farklı yapı tiplerini bir arada planlayan geleneksel külliye kavramının ilk sırada gelen örneklerinden biridir. İstanbul’un Fatih ilçesinde Eminönü’nün hemen yukarısında inşa edilen cami, Mimar Sinan’ın mimari dehası ve zekâsı vesilesiyle dönemi itibariyle ileri mimari tekniklerle yapıldı ve defalarca büyük deprem geçirmesine rağmen hasarsız bir şekilde günümüze kadar ulaştı. Dört tane minareye on adet de şerefe sahip olan yapının etrafında toplamda 28 revak bulunmaktadır. Şekilsel olarak dikdörtgen bir şema üzerine kurulan bu avlunun orta bölümünde caminin şadırvanı bulunurken Kanuni Sultan Süleyman ile eşi Hürrem Sultan’ın bulunduğu bir hazire bulunmaktadır. Ayrıca Süleymaniye Camii’nin bahçesindeki eşsiz İstanbul manzarası yerli ve yabancı turistlere güzel bir İstanbul seyri sunuyor. 3. Selimiye Camii Sarı Selim lakabıyla anılan Osmanlı padişahı II. Selim’in tahta geçmesinin ardından yapılması planlanan Selimiye Camii, Mimar Sinan tarafından “ustalık eserim” olarak adlandırılmaktadır. 1568-1574 yılları arasında Edirne’de inşa edilen yapı için Osmanlı mimarisinin ulaştığı en üst düzeyi temsil ettiğini söylesek yersiz olmaz. Bu önemli mimari eser 130 × 190 m. ölçüsünde düzgün dikdörtgen biçimindeki avlunun ortasında birkaç basamakla yükseltilmiş bir zemin üzerinde yer almaktadır. Kuzeyde bulunan revaklı avlu ile harim bölümü yaklaşık aynı büyüklükte dikdörtgen alanlara oturmaktadır. Külliye içerisinde yer alan cami sekiz destekli merkezi kubbe plan şemasıyla inşa edildi. Merkezi kubbenin etrafında bulunan sekiz ağırlık kulesi, ağırlığı hafifletirken kubbe eteğindeki eksedralar ve kemerli pencereler de kubbede statik görev üstlenir. Harim kısmı sivri kemerlerle ayrılmış galeri şeklindedir. Bu mimari yapının bir diğer önemli özelliği ise iç mekânın bütünlüğü mimari açıdan eşsiz olup dünya sanat tarihine geçmiştir. Oldukça süslü bir mihraba sahip olan cami çinilerle kaplıdır. Dört köşesinde bulunan minareler cepheleri nişler ile hareketlendirilmiş çokgen bir kaide üzerinde yükselir. Türk-İslam kültürünün yansıdığı bu eşsiz yapı, tarih meraklılarını, mimari tutkunları ve ibadet etmek isteyenleri bekliyor. 4. Üsküdar Mihrimah Sultan Camii Osmanlı sarayının önemli hanımlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan adına yaptırılan Mihrimah Sultan Camii Üsküdar İskele Meydanı civarında bulunmaktadır. Mimar Sinan’ın mimarbaşı olduktan sonra Şehzade Külliyesi ile eş zamanlı yaptığı yapının yapımına 1540’ların ilk yıllarında başlandı ve külliye kitabesine göre 1547 yılında tamamlandı. Yapı mimarisinin Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a dair yoğun duygularını yansıtan bir aşk öyküsü taşıdığı da rivayet edilir. Camiye ait teknik özelliklere değinecek olursak yapının kubbesi on metre çapındadır. Tek şerefeli iki minaresi, mukarnaslı mihrabı ve mermerden yapılan minberi klasik mimarinin en güçlü biçimlerini yansıtır. Caminin avlusuna gelince, çağdaş camilere bakıldığında daha küçük bir avluya sahip olduğu söylenebilir. Yapıya iskele tarafından bakıldığında ise konmuş bir kartal siluetini andırmaktadır. Şadırvan tarafı avlunun bir kısmı son cemaat yerine ilave edilerek denizden gelecek rüzgâra karşı korunmalı şekilde yapılmıştır. Kolay ulaşımı ve güzel manzarası, sık sık ziyaret edilmesine vesile olmaktadır. 5. Kılıç Ali Paşa Camii Mimar Sinan’ın Türk mimari tarihine bir değer olarak kazandırdığı bir diğer eser ise Kılıç Ali Paşa Camii’dir. İstanbul’un güzide semtlerinden Tophane’de 16. yüzyılda denizin doldurulması sonucu elde edilen zemin üzerine inşa edilen ve yüzlerce yıllık mazisiyle dünya kültür mirasının nadide yapılarından biri olan Kılıç Ali Paşa Camii ve Külliyesi, 1580 yılında tamamlandığı düşünülmektedir. Yapının Ayasofya ile benzerliğinden dolayı aralarında sürekli olarak bağ kuruldu. Bu mimari benzerliği destekleyen en önemli unsur ise yapının iki yanında da bulunan birer çift destek payandasıdır. Burada Sinan, iyi incelediği Ayasofya’nın planı ile üst yapısının gerek estetik gerek statik bakımdan kusursuz olarak değişik bir mimari anlayışla yorumladığı görülmektedir. Bu yönüyle bakıldığında Kılıç Ali Paşa sıradan taklit bir yapı olmaktan öte Ayasofya mimarisinin geliştirilmiş ve statik açıdan çok daha güvenli bir modelidir denilebilir. 6. Rüstem Paşa Camii-Tekirdağ Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’ın eşi Rüstem Paşa tarafından 16. yüzyılda Mimar Sinan’a yaptırılan Rüstem Paşa Camii, yüzyıllardır ayakta duran ve Osmanlı mimarisinin canlı bir örneği olarak tarihe meydan okuyan önemli bir yapıdır. Tekirdağ’da bulunan yapı, medrese, hamam ve bedestenin bulunduğu külliyenin içerisinde yer almaktadır. Dikdörtgen bir plan üzerine inşa edilen tarihi yapı, kubbe eteklerine kadar Osmanlı motiflerinin yer aldığı çinilerle kaplıdır ve lale motifli bu çiniler Osmanlı çini sanatının en önemli örneklerindendir. Asırlık ömrünün en kapsamlı restorasyonunu 1800’lü yıllarda Abdülmecid zamanında geçiren Rüstem Paşa Camii’nin kubbe yapısının Mimar Sinan’ın ustalık eseri olduğu net bir şekilde ortadadır. 7. Sokollu Mehmet Paşa(Azapkapı) Camii Osmanlı tarihinin en önemli sadrazamları arasında yer alan Sokullu Mehmed Paşa tarafından usta mimar Koca Sinan’a yaptırılan Sokullu Mehmed Paşa Camii, Beyoğlu ile Tarihi Yarımada’yı birleştiren Unkapanı Atatürk Köprüsü’nün Galata ayağının hemen dibindeki Azapkapı semtinde bulunmaktadır. Osmanlı’dan günümüze kalan önemli yapılar arasında yer alan Sokullu Mehmed Paşa Camii, ne yazık ki doğal afetlerden ve tarihi yapılara olan ilgisizlikten otuz yıldan fazla harabe halinde kaldığından zengin süslemelerinin bir kısmını yitirdi. Ancak günümüzdeki hali de geçmişten günümüze önemli bir mimari mirasın devrini sunmaktadır. Yapılış itibariyle benzeri birçok yapıdan mimari yönüyle ayıran yapının en önemli farklılığı minaresinin yerleştiriliş şeklidir. Son cemaat yerinin kuzey tarafında yükselen bir mekândan, sivri kemerli ve yüksek bir köprüye oturan kapalı bir geçitten minare kürsüsüne geçilir. Sonradan yapılmış olması mümkün olmayan böyle bir mimari çözüme neden başvurulduğu halen daha anlaşılamamaktadır.

4

dk.

Osmanlı'da Tılsımlı Gömlek Geleneği

14 Nisan 2022

Osmanlı'da Tılsımlı Gömlek Geleneği

Türk kültüründeki örneklerini ilk olarak Dede Korkut hikâyelerinde ‘’kurşun geçirmeyen, kılıç kesmeyen, mutluluk getiren’’ gibi ifadelerle gördüğümüz tılsımlı gömlekler, Türk tarihinin çeşitli dönemlerinde kullanıldığı gibi farklı kültür ve inanç yapılarında da bulunduğu görülmüştür. Giyen kişiyi her türlü kötülükten koruduğuna, savaşta giyenin galip kıldığına inanıldığı için çoğunlukla hükümdarlar, komutanlar, yöneticiler ve din adamları tarafından tercih edilmiştir. İslamiyet’in kabulünden önceki Şaman geleneklerine bağlı olan Türklerin uğur getirdiğine inandığı tılsım sembolleri, İslamiyet’in kabulüyle birlikte üzerinde ayetlerin yazdığı gömlekler şekline dönüştü. En erken örneklerine Hititlerde rastladığımız bu gömlekler, İslamiyet öncesi Türklerden, Selçuklu Devleti’ne, oradan ise Osmanlı Devleti’ne kadar olan süreçli farklılaşarak günümüze ulaştı. Tılsımlı gömlekler özellikle Osmanlı padişahları tarafından sıklıkla giyildi. Bununla birlikte padişahların cülus törenlerinde, harp ilanlarında, ordunun hareketlerinde, yani önemli olaylarda müneccim başlarından uğurlu günlerin tespit edilmesi istenmiş ve ona göre hareket edilmiştir. Bu gömlekler üzerine müneccimlerin belirlediği eşref saatinde yazılmaya başlanır, tezhip ustaları tarafından bezemeleri yapılırdı. Özellikle ayetlere yer verilen bu gömleklerde Kuran-ı Kerim’in 55 süresi geçmektedir. Onlar; Fatiha, Bakara, Ali-İmran, Nisa, Maide, A’raf, Enfal, Tevbe, Yunus, Yusuf, İbrahim, En’am, Hicr, İsra, Kehf, Meryem, Taha, Kasas, Ahzab, Yasin, Sad gibi ayetler olup bunlar dışında Ayete’l Kürsi muhakkak bulunmaktadır. Ayrıca sure başlarında açıklanamayan harfler, Esma-i Hüsna, dört meleğin adı, nübüvvet mührü, Hz.Ali’nin Zülfikar kılıcı ve Mühr-i Süleyman ve çeşitli bitkisel motiflere rastlanılır. 1. Aziz Mahmut Hüdai’ye ait gömlek Topkapı Sarayı, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, İstanbul Vakıf Hat Sanatları Müzesi başta olmak üzere çeşitli müze ve koleksiyonlara dağıtılan bu tılsımlı gömlekler; türbe, dergâh, askeri ve kent müzelerinde de karşımıza çıkmaktadır. Aziz Mahmut Hüdai’ye ait olan bu tılsımlı gömlek örneği, şu an Aziz Mahmut Hüdai Türbesi’nde bulunmaktadır. Bu tür gömleklerin sergilendiği müze türlerine göre hangi vasıfta kişilere ait olduklarını söylemek mümkün. Şehir müzelerinde sergilenen gömlekler halktan kişilere, askeri müzede sergilenen gömlekler komutanlara, türbede sergilenen gömlekler ise din adamlarına ait olduğu bilinmektedir. 2. Cem Sultan’a ait 13/1404 envanter numaralı gömlek Topkapı Sarayı, Padişah Elbiseleri Koleksiyonunda bulunan 87 adet gömlekten çok azının kime ait oldukları bilinmektedir. Onlardan biri de Cem Sultan’a ait olan bu gömlektir ve üzerinde yer alan Farsça kitabesinden 3 yılda tamamlandığı öğrenilmektedir. 127 cm boyunda olan bu gömlek üzerinde Nasr, İhlas, Felak, Âl-i İmran, İbrahim, Şura, Maide, A’raf, Tevbe, Feth, Saf, Kamer sureleri, Esma-i Hüsna, ha-mim ayn-sin-kaf ve çeşitli rakamsal şifromenler ve Allah’ın sıfatları yer almaktadır. 3. II. Selim’e ait Topkapı Sarayı'ında bulunan 13/1133 envanter numaralı gömlek Kitabeli gömleklerden bir diğeri de Sultan II. Selim’e ait olan bu gömlektir. Şehzadelik döneminde ağırbaşlı ve sade olarak tasarlanan bu gömlek 1564/65 yıllarına tarihlenir. Derviş Ahmet tarafından yapılan gömleğin üzerinde Ayete’l Kürsi ve İnşirah sureleri yazılmış olup, kitabesi arkasında yer almaktadır. Yakanın altında üçgen içindeki ibareden kime ait olduğu anlaşılmıştır. 4. Milli Saraylar Tekstil Koleksiyonu Milli saraylar içinde tek örnek olan 28 Kasım 1890 tarihli gömlek, en son tarihli gömlek olma özelliği taşımakta olup envanter numarası 38/671’dir. Gömleğin üzerinde yer alan yazılar Nakşibendi Şeyhi Hamdi Efendi tarafından yazılmış; yazanı belli tılsımlı gömlekler arasında olması açısından da önem kazanmıştır. Söz konusu tarihte II. Abdülhamid’in tahtta olması ve dua beyitleri arasında ‘’Dünya durdukça gömleğin sahibinin korunması’’ dizesinin yer alması ancak padişahlara atfedilecek bir dua olması nedeniyle gömleğin sahibinin II. Abdülhamid olduğu sanılmaktadır. 5. İstanbul Vakıf Hat Sanatları Müzesi İstanbul Vakıf Hat Sanatları Müzesi’nde 1743 ve 1741 envanter numaralı 2 gömlek bulunmaktadır. Pamuklu bir kumaş üzerine işlenmiş bu çok ince yazıların bozulmadan bugüne gelmesinin birkaç nedeni vardır. Öncelikle yazılar yazılmadan önce kumaşın yüzeyi aharlanır, sonra kesilir ve ardından usta terziler tarafından birleştirilir. Gömlekler tamamlandıktan sonra bozulmaması için yıkanmaz hatta birçok tılsımlı gömleğin giyilmeden günümüze ulaştığı bilinmektedir. İstanbul Vakıf Hat Sanatları Müzesi’nde bulunan tılsımlı gömleklerde diğer örneklerde olduğu gibi üzerinde ayetlerin, duaların, şifromen rakamların yazılı olmasının dışında Hz.Ali’nin Zülfikar kılıcının da işlendiği görülmektedir. 6. III. Mehmet’e ait gömlek 1595 yılına tarihlenen bu gömleğin üzerinde besmele, nasrun minallahi ve fethün karibün başta olmak üzere bir çok yazı ve motif işlenmiştir. En sık kullanılan renkler siyah, kırmızı, mavi, yeşil, altın ve gümüş yaldızdır. Gömlekler üzerinde yer alan yazı ve motifler dışında farklı sembolik anlamlar da taşır. Renklerin kullanımı buna örnek verilebilir. Mavi sihir gücü olan bir renk olarak kabul edilir. Gömleklerin kumaşı genellikle beyaz renk olarak tercih edilir; yıkanamadığından günümüze giyilmemiş olarak gelenleri dahi korundukları yerde lekelenmiştir. 7. Tılsımlı gömlek kumaş örneği Büyük bir özenle hazırlanan ve gücüne inanılan bu tılsımlı gömleklerin kumaşı da en az gömleğin kendisi kadar gizemlidir. Büyük bir estetik ruhla hazırlanan kumaşlar Denizli’den saraya getirtilmektedir. Kumaşlar beyaz pamuktan dokunduğu gibi lacivert renkte de olabilmektedir. Kumaşların üzerinde bitkisel motiflerin işlendiği görülmektedir. Örneğin gömlek üzerine işlenen servi ağacı sonsuzluğu ifade etmekte ve giyene uzun ömürler verdiği düşünülmektedir. 16. yüzyıl ortalarında karanfil, sümbül gibi çiçekler demet halinde karşımıza çıkmaktadır. 8. Tılsımlı gömlek örneği Osmanlı Devleti’nde ilmiye sınıfına mensup ve astroloji ile ilgilenen çok sayıda müneccim vardı ki, onlar içinde en önemlisi şüphesiz Şerefeddin Musa’dır. Davetname adlı kitabı 6 bölümden oluşur ve tılsımı hazırlayan din adamlarının el kitabı niteliğindedir. Osmanlı Devlet’inde görev alan diğer önemli müneccimler ise Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Hüseyin Efendi’dir. İbrahim Hakkı Efendi tarafından yazılan Marifetname adlı eser, dönem içinde öne çıkan psikolojik çalışmalar arasında yer alır. Hüseyin Efendi’nin ise bulunduğu tahminlerin olumlu sonuçlanmasıyla önemli işler başarmış ve büyük ganimetlerin kazanılmasına vesile olmuştur.

4

dk.

Onur Anıtı'nın heykeltıraşı Heinrich Krippel kimdir?

4 Şubat 2022

Onur Anıtı'nın heykeltıraşı Heinrich Krippel kimdir?

Türkiye’de gerçekleştirdiği anıt heykeller ile tanınan Avusturyalı heykeltıraş, aynı zamanda ressam, bakır oymacısı ve illüstratör olarak eserler vermiştir. 27 Eylül 1883'te Viyana’da dünyaya geldi. Sanat eğitimini Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’nde Profesör Hemler atölyesinde tamamladı. Daha çok portre, büst ve mezar taşları üzerinde çalıştı ve tanındı. I. Dünya Savaşı’na topçu subayı olarak katıldı. 1925 yılında Atatürk anıtları yaptırılmak amacı ile Türk hükûmetinin davetlisi olarak Türkiye’ye geldi. 1938’e kadar on üç yıl Türkiye’de kalarak Atatürk heykelleri gerçekleştirdi. Atatürk, sanatçıyı köşkte misafir ederek hazırlayacağı tüm heykeller için kendisine poz vermiştir. Krippel, bu heykel ve anıtların ön çalışmaları ve taslaklarını Türkiye’de hazırladı. Bu taslaklardan tasarlanarak hazırlanan heykel kalıpları, sanatçının Viyana’daki atölyesinde üretildi ve Viyana Birleşik Maden işletmelerinde bronza döküldü. Bu heykeller daha sonra parçalar halinde Türkiye’ye getirildi ve yerlerinde monte edildi. Sanatçı, Viyana’ya dönmeden Ulus’ta Martin Elsaesser tarafından projelendirilerek inşa edilen Sümerbank binasında taştan bir Atatürk heykeli gerçekleştirdi ve 1938 yılında yeniden Türkiye’ye gelebilmek umudu ile Viyana’ya döndü. Krippel, II. Dünya Savaşı’nın başlaması nedeni ile bir daha Türkiye’ye dönemedi ve 5 Nisan 1945’te Viyana’da bir mide ameliyatı sonrası hayatı sona erdi.

1

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png
bottom of page