top of page

Sorularla Tarih

Dimbos zaferi nasıl kazanıldı?

29 Haziran 2021

Dimbos zaferi nasıl kazanıldı?

Osman Gazi, Bapheus Muharebesi’nde elde ettiği zaferden sonra bölgenin önemli şehirlerinden birisi olan Bursa üzerine hareket etti. Bizans İmparatoru da Bapheus zaferinden sonra önemli bir tehdit hâline gelen Osman Gazi’yi durdurmak için Bursa civarındaki tekfurlara emir vermişti. Bursa, Kestel, Kite, Adranos ve Bidnos tekfurları birleşip, Yenişehir Ovası ile Bursa Ovası’nı birbirinden ayıran Dimbos Geçidi’ni geçerek Osman Gazi’nin merkezi Yenişehir’e doğru yürüdüler. Osmanlı kuvvetleri düşmanı Koyunhisarı’nda karşılayınca, tekfurlar Dimbos Geçidi’ne çekildiler. Osman Gazi, Dimbos Geçidi’nde meydana gelen muharebeyi kazandı. 1303’teki Dimbos zaferi ile Ulubad’a kadar Bursa ovası ve Uludağ, Türkmen yerleşmesine açıldı.

1

dk.

Anadolu’ya ne kadar Türk geldi?

29 Haziran 2021

Anadolu’ya ne kadar Türk geldi?

IX. yüzyılın ortalarından itibaren Türkler, Anadolu’da yerleşmeye başlamışlardı. Asıl yerleşme ise Malazgirt savaşıyla oldu. Malazgirt’ten sonra Ana dolu ile Türkistan arasında bir göç kanalı oluştu. Türkmenler, büyük kitleler hâlinde Anadolu’ya gelmeye başladılar. Ancak ne kadar Türk’ün geldiğini tam olarak bilemiyoruz. Claude Cahen’e göre ilk başta gelenlerin çok gelişi bir anda olmamış, birkaç yüzyıl sürmüştür. Cahen, ilk göç dalgasının büyük miktarda olamayacağını söyler. Anadolu’ya Türkmen dalgalarından birisi XIII. yüzyılda Türkistan’ın Moğol istilasına uğramasından sonra gerçekleşti. Türkmenler, Anadolu’ya her zaman direkt olarak gelmediler. Bir kısmı Azerbaycan, Irak ve Suriye’ye gidip, bir müddet oralarda kaldıktan sonra Anadolu’ya geçmişlerdi. Türkmenler’in göçü XVI. yüzyılda Safevî Devleti’nin kurulmasına kadar de vam etti. Safevîler zamanında Türkistan ile Anadolu arasındaki bu göç kanalı kapandı. Türkler’in gelmesinden sonra Anadolu’nun yerli ahalisinden bir kısmı zamanla din değiştirerek Türkleşti. Ancak bu rakam çok büyük miktarlarda değildir. Selçuklu tarihçileri hiçbir zaman toplu ihtidalara (din değiştirme) rastlanmadığını belirtirler. Claude Cahen bu konuda, Türkler ile Rumlar’ın iyi ilişkiler içerisinde olduklarını, ancak bir kaynaşmanın olmadığını söylemektedir. XVI. yüzyılın sonlarındaki Osmanlı kayıtları incelendiğinde, bu dönemde Anadolu’da yerleşik hayata tam olarak geçmemiş yaklaşık 1 milyon Yörük/Türkmenin bulunduğu görülür. Sadece İç Anadolu’daki Ulu Yörük ile Güney doğu ve Güney Anadolu’da bulunan Dulkadir Türkmenleri’nin nüfusu 300 bin civarındadır. Ayrıca, bu yüzyıla gelindiğinde Türkmenler’in önemli bir kısmı yerleşik hayata geçmişti. Bu durumda olanların da nüfusu 1 milyonu geçmektedir. Bütün bunlar Anadolu’nun yerli halkı ile çok büyük oranda karışmanın olmadığını açıkça gösterir. Anadolu’ya gelen Türkler’in büyük bir bölümü Oğuzlar’a mensuptur. Oğuzlar’ın (Türkmenler’in) 24 boyunun tamamı Anadolu’ya geldi. Bunların dışında Türkler’in diğer kabilelerinden Kıpçaklar (Kumanlar), Peçenekler (Oğuzlar’ın 24 boyundan birisi olan Peçeneklerden başka bir kabiledir), Ak-hunlar (Eftalitler) ve Bulgarlar da Anadolu’ya gelmişlerdir.

1

dk.

Ankara hangi padişah zamanında fethedildi?

29 Haziran 2021

Ankara hangi padişah zamanında fethedildi?

Ankara, bazı Osmanlı tarihlerinde I. Murad tarafından fethedilmiş olarak gösterilir. Ancak Ankara’nın Osmanlı topraklarına katılması Orhan Gazi devrinde olmuştur. I. Murad’ın hükümdarlığının ilk yıllarında Ankara’nın elden çıkıp, ikinci defa fethedilmesi bu karışıklığa sebep olmuştur. Ankara, Eretnaoğulları Beyliği’ne ait şehirlerden biriydi. Eretnaoğulları Beyi Gıyaseddin Mehmed, 1354’te devlet ileri gelenlerinin baskısıyla Karamanoğulları Beyliği’ne sığınmıştı. Bu karışıklıkları fırsat bilen Orhan Gazi’nin büyük oğlu Süleyman Paşa, 1354’te Ankara’yı Osmanlı topraklarına kattı. Ankara, Osmanlı topraklarına Orhan Gazi döneminde, 1354 yılında katılmıştır. Bu fetih, Osmanlı’nın Anadolu’daki siyasi birliğini kurma yolundaki en kritik adımlarından biri olarak kabul edilir. Ancak bu fethin şekli, alışılagelmiş kuşatmalardan biraz farklıdır; zira Ankara o dönemde askeri bir güçten ziyade, "Ahiler" adı verilen güçlü bir esnaf ve dayanışma teşkilatının yönetimindeydi. Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa, Rumeli’ye geçiş hazırlıkları yaparken aynı zamanda Anadolu’daki nüfuzunu artırmak istiyordu. Ankara’nın o dönemdeki yöneticileri olan Ahiler, hem ticari hem de manevi bir otoriteye sahipti. Süleyman Paşa’nın komutasındaki Osmanlı birlikleri şehre yöneldiğinde, Ahilerin büyük bir direnç göstermediği ve şehrin anahtarlarını teslim ettikleri rivayet edilir. Bu durum, Osmanlı’nın bölgedeki adil yönetim anlayışının ve yükselen gücünün bir sonucudur. Şehrin fethiyle birlikte Osmanlı, Orta Anadolu’da çok güçlü bir karakol kazanmış oldu. Ankara, ipek ve yün ticareti (özellikle meşhur Ankara keçisi sof kumaşı) sayesinde ekonomik bir merkez haline geldi. Ancak şehrin Osmanlı tarihindeki serüveni burada bitmedi; 1402 yılında Yıldırım Bayezid ile Timur arasında gerçekleşen Ankara Savaşı, şehrin bir süreliğine el değiştirmesine ve Osmanlı’nın Fetret Devri'ne girmesine neden olacaktı. Ankara Savaşı'ndan sonra sarsılan otorite, Çelebi Mehmed (I. Mehmed) döneminde yeniden sağlandı. Çelebi Mehmed, babasının kaybettiği toprakları geri toplarken Ankara’yı da tekrar Osmanlı sınırlarına dahil etti. O tarihten itibaren Ankara, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olana dek Osmanlı’nın en önemli sancaklarından biri olarak kalmaya devam etti.

2

dk.

Göktürklerde Osmanlı’yı görebilir miyiz?

29 Haziran 2021

Göktürklerde Osmanlı’yı görebilir miyiz?

Hegelci bir bakışla tarih çizgisinden söz edersek, Almanlardan çok Slav milletleri 19. asır tarihçiliğini belirlemiştir. Bunu abartılardan kaçınarak ve bir ihtiyat koyarak söyleyebiliriz. Âdeta o geçmiş asırlar boyunca Göktürkler, Selçuklular, birtakım “tavaif-i mülûk” dediğimiz Asya'daki devletlerimiz sanki Hegelyan bir çizgi üzerinde Osmanlı Devleti’ni ve Osmanlı medeniyetini inşa etmek için tarihi yolculuklarını yapmışlardır. Böyle bir tarihsel misyon söz konusudur. Ve bütün bunlar dolayısıyla da Türkiye bugün Türkiye Cumhuriyet Devleti’dir. Bu da ne demektir? Osmanlı Devletinin mirası Türklere yüklenmiştir. Her anlamıyla ordumuzla, bürokrasimizle, hatta 1853- 1856 Kırım Savaşı’ndan itibaren yaptığımız borçlarımızla. Biliyorsunuz Türkiye Cumhuriyeti ilan edildikten sonra borçlarını inkâr etmemiştir. Türkiye, Sovyetler Birliği gibi yapmadı. Sovyetler “Çarın borcu bizi ilgilendirmez” demiş, borçları reddetmiştir. Bu tavır SSCB’nin uluslararası ilişkilerini sekteye uğrattığı gibi bir müddet sonra da Rusya bunu ödemek zorunda kaldı. Borcu 70 sene geçse de ödediler. Kimse borcunu bırakmaz, siz de ödemek zorunda kalırsınız. Türkiye, o zamanki fakir Türkiye, o zamanki tahıl ülkesi Türkiye, Osmanlı borçlarını yüklenmiştir, öyle ki bu borçların teorik ve pratik olarak büyük bir kısmını da Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları dışında kalan eski vilayetlerin yaptığı bellidir. Yani Halep’in, Şam’ın, Lübnan’ın, Beyrut’un altyapısını bu devlet yapmıştır. Rumeli’deki birtakım müesseseleri bu devlet kurmuştur. (Borçlar o yeni devletlerin ödeme kapasitesine bırakılmamıştır. Bu borçları ödesinler denmemiştir.)

1

dk.

Erken dönem Osmanlı ordusu ve ateşli silahlara geçiş süreci

29 Haziran 2021

Erken dönem Osmanlı ordusu ve ateşli silahlara geçiş süreci

Kırım ve Erdel’den gelen yardımcı kuvvetler ateşli silah kullanmaz, top da kullanmazdı. Kırım Hanlığı müstakil değildi, kullanacakları silahlar sınırlıydı ve orada top bulundurulamazdı. Top, sadece direkt olarak Osmanlı hâkimiyeti altındaki yerlerde, yani Kırım’ın sahil sancaklarında bulunurdu. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u kuşatırken ateşli silahlar ordusunun mareşalidir. Yavuz Sultan Selim de öyledir; zaten o sayede Memlukları ve Safevileri kolayca yenmiştir. Yoksa kılıç kuvvetinde onlar da bizden aşağı kalmazlardı; sonuçta aynı ırkın askerlerinden bahsediyoruz. Osmanlı orduları, ateşli silahlar konusundaki üstünlüğünü 17. asrın sonunda kaybetti. Bu, Girit’te hafif şekilde hissedildi, fakat II. Viyana Kuşatmasında açıkça ortaya çıktı. Bu tarihten sonraki ordu hayatımız zaten askerî reformlarla geçti. Osman Gazi döneminde ordu, büyük ölçüde gönüllü "Alp" ve "Gazi"lerden oluşan hafif süvari birliklerine dayanıyordu. Ancak kuşatmaların uzun sürmesi ve kalelerin fethindeki zorluklar, Orhan Gazi döneminde ilk düzenli birliklerin kurulmasını zorunlu kıldı. Yaya ve Müsellem adı verilen bu ilk nizami birlikler, Osmanlı’nın uç beyliği karakterinden çıkıp kurumsal bir devlet olma yolundaki ilk askeri adımıydı. Bu yapı, ileride kurulacak olan profesyonel Yeniçeri Ocağı'nın da temelini oluşturdu. Osmanlı Devleti, Avrupa'da bile henüz yeni olan ateşli silahları dünyada en etkin kullanan güçlerden biri olmuştur. Tarihçiler, Osmanlı ordusunda barutlu silahların ilk kez I. Murad döneminde (1380’ler) veya en geç I. Kosova Savaşı’nda (1389) kullanıldığını belirtir. İlk başta sadece kuşatmalarda kale duvarlarını dövmek için kullanılan devasa toplar, zamanla savaş meydanlarının kaderini tayin eden taşınabilir silahlara dönüşmüştür. yüzyıla gelindiğinde, Osmanlı askeri dehası dünyayı sarsacak bir yeniliğe imza attı: Tüfekli piyadeler. Yeniçeri Ocağı, dünyada ateşli silahları (arkebüz ve fitilli tüfekler) toplu ve disiplinli bir şekilde kullanan ilk daimi ordu birliklerinden biri oldu. Özellikle II. Murad döneminde Macaristan seferlerinde karşılaşılan ateşli silah teknolojisi hızla kopyalanıp geliştirildi. 1444 Varna ve 1448 II. Kosova savaşları, tüfekli Yeniçerilerin savaş meydanındaki durdurulamaz gücünü tüm Avrupa’ya kanıtladı. Ateşli silahlar konusundaki en büyük sıçrama kuşkusuz İstanbul’un fethinde yaşandı. Fatih Sultan Mehmet, bizzat matematiksel hesaplamalarını yaptığı devasa "Şahi" toplarıyla, o güne kadar yıkılamaz gözüken Orta Çağ surlarını yerle bir etti. Bu dönemde kurulan Topçu Ocağı, Osmanlı’yı ateşli silah teknolojisinde dünyanın zirvesine taşıdı. Artık savaşlar sadece kılıç ve kalkanla değil, mühendislik ve barut gücüyle kazanılıyordu.

2

dk.

Koyunhisar Muharebesi nasıl cereyan etti?

29 Haziran 2021

Koyunhisar Muharebesi nasıl cereyan etti?

Osman Gazi, merkezi Yenişehir’i güvence altına almak için Marmaracık ve Koyunhisar kaleleri üzerine bir sefer yapmış, tekfurlarını itaat altına almıştı. Bu harekâttan sonra Osman Gazi 1302’de İznik seferine çıktı. İznik yakınlarına bir havale kulesi yaptırttı. İznik çevresi suyla dolu surlarla korunuyordu. Osman Gazi, bu yüzden uzun süreli bir kuşatma ile şehirdekilerin açlıktan teslim olmalarını sağlamayı düşünmüştü. Draz (Uzun) Ali isimli bir komutanı ile bir miktar askeri kuleye bırakarak, İznik’e giriş çıkışı engelledi. İznikliler, bu durum üzerine İstanbul’dan yardım istediler. Bizans kuvvetlerinin harekete geçtiğini haber alan Osman Gazi de çevredeki Türkmenler’i toplayarak düşmanı karşılamak üzere hareket etti. Bizans ordusu, Heteriarch Mouzalon’ın komutasında İstanbul’dan gelen askerler, bölgedeki Bizans tekfurlarının birlikleri ve paralı askerler olan Alanlar’dan meydana geliyordu. Ordunun mevcudu iki bin kişiydi ve çoğunluğu piyade idi. Bu muharebenin meydana geldiği yer Halil İnalcık’ın araştırmalarına kadar karıştırılmıştır. Koyunhisarı, Yalova’ya gelmeden önceki tepede bulu nan bir kaledir. Bursa’ya yakın Dimbos üzerinde bir başka Koyunhisarı daha vardır ve bu ikisi karıştırılmaktadır. Osman Gazi’nin öncü kuvvetleriyle Bizans ordusu önce Koyunhisarı’nda çatışmışlar ardından asıl muharebe Yalova’da meydana gelmiştir. Osman Gazi, Yalova’da karaya çıkan düşmanı önce bir gece baskınıyla yıprattı. Ertesi gün ovada meydana gelen muharebede Bizans ordusunda bulu nan Rum ve Alanlar arasındaki çekişme ve kıskançlık Osmanlılar’ın zaferinde önemli rol oynadı. Muharebede ilk olarak Rumlar aceleyle saldırıya geçmiş fakat Alanlar’a verilen ayrıcalıklardan dolayı gevşek davranınca Osman Gazi’nin kuvvetleri karşı saldırıya geçerek Bizans kuvvetlerini mağlup etmişti.

1

dk.

Karesi Beyliği nasıl ilhak edildi?

29 Haziran 2021

Karesi Beyliği nasıl ilhak edildi?

Karesi Beyliği, kökü Danişmendlilere kadar giden bir hanedan tarafın dan, Kuzeybatı Anadolu’da kurulmuştu. 1334’te Batı Anadolu’yu Türkler’den kurtarmak için harekete geçen Haçlı donanmasından büyük bir darbe yedi ler. Karesi Beyliği, hükümdarları Yahşi Bey’in ölümünden sonra büyük bir kargaşanın içerisine düştü. Demirhan Bey ile Dursun Bey arasında mücadele başladı. Demirhan Bey’den memnun olmayan Karesi ileri gelenleri, Dursun Bey’i tahta çıkarmak için harekete geçerek Orhan Gazi’den yardım istediler. Dursun Bey, Karesi Beyi olması hâlinde Bergama, Edremid ve Balıkesir’i Osmanlılar’a vermeyi teklif etti. Orhan Gazi, Dursun Bey’le birlikte Karesi topraklarına girip, şehirleri bir bir ele geçirmeye başladı. Bergama Kalesi’ne sığınan Demirhan Bey burada kuşatıldı. Dursun Bey ağabeyini teslime ikna için Karesi ileri gelenleriyle kalenin önüne gittiğinde, atılan bir okla öldürüldü. Bu durum üzerine paniğe kapılan Bergamalılar, Demirhan Bey’i teslim olmaya zorladılar. Bursa’ya götürülen Demirhan Bey iki yıl sonra burada ölünce bütün Karesi toprakları Osmanlılar’ın eline geçti. Orhan Gazi, 1345’te fethi tamamlanan Karesi bölgesinin idaresini oğlu Süleyman Paşa’ya verdi. Karesi Beyliği’nin toprakları olan Balıkesir, Manyas, Kapıdağı gibi yerlerin alınması, o zamana kadar Bizanslılar’a karşı kazanılan zaferlerden daha önemliydi. Çünkü artık Boğaz’ın güney sahillerini ellerinde bulundurmaya başlayan Osmanlılar, bu beyliğin denizcilik tecrübelerinden de istifade ederek, ilk fırsatta Rumeli’ye geçeceklerdi. Ayrıca Karesi Beyliği’nin hizmetinde bulunan ve gelecekte Osmanlılar’ın ileri gelen askerî ve idarî yöneticisi olacak olan Hacı İlbeyi, Ece Halil, Gazi Fazıl Bey gibi kimseler Osmanlı hizmetine girmişlerdi. Bu beyler Osmanlılar’ı, Rumeli’ye geçişe teşvik ettiler ve burasının fethinde büyük rol oynadılar.

1

dk.

Osman Gazi beyliğin başına hangi tarihte geçti?

29 Haziran 2021

Osman Gazi beyliğin başına hangi tarihte geçti?

Osman Gazi 1257 veya 1258’de Söğüd’de doğdu. Babası Ertuğrul Gazi 1281’de öldüğünde üç oğlu hayattaydı. Gündüz, Saru Yatı (Savcı) ve Osman Bey. Osman Gazi, yaşça kardeşlerin en küçüğü idi. Ancak atılganlığı ve lider karakteriyle ön plana çıktığı için Ertuğrul Gazi’nin sağlığında babasının vekilliğini yapmaya başlamıştı. Osman Bey, bu yüzden 1281’de kardeşlerinin itirazı olmadan aşiretin başına geçti. Osman Bey, babasından devraldığı aşireti kısa zamanda bir beyliğe dönüştürdü. Halefleri, Osman Gazi’nin kurduğu beyliği dünyanın en büyük imparatorluğu hâline getirdiler. Bu büyük imparatorluk da kurucusunun ismini alarak Devlet-i Âliyye-i Osmaniye (Yüce Osmanlı Devleti) ismiyle anıldı. Osman Gazi’nin beyliğin başına geçişi, Osmanlı tarihçiliğinin en temel ancak üzerinde en çok tartışılan konularından biridir. Bu tarih, sadece bir liderlik değişimi değil, altı asır sürecek bir imparatorluğun da fiilen doğum sancılarını temsil eder. Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey’in babası Ertuğrul Gazi’nin vefat tarihi net olmamakla birlikte, genel kabul gören görüşe göre 1281 yılı civarında vefat etmiştir. Ertuğrul Gazi’nin ölümüyle birlikte Kayı boyunun liderliği için bir belirsizlik dönemi yaşanmış olsa da, Osman Gazi’nin karizmatik kişiliği ve askeri başarıları onu ön plana çıkarmıştır. Çoğu geleneksel kaynak, Osman Bey'in beyliğin idaresini 1281 yılında devraldığını kabul eder. Beyliğin başına geçmek ile bağımsız bir devlet kurmak arasındaki fark, tarihçiler arasında farklı tarihlerin telaffuz edilmesine neden olur. Geleneksel Osmanlı tarih yazıcılığında (Aşıkpaşazade gibi kaynaklarda), Osman Gazi’nin kendi adına hutbe okutup sikke bastırdığı tarih olan 1299, beyliğin tam bağımsızlığını kazandığı ve bir "devlet" hüviyetine büründüğü yıl olarak kutlanır. Bu tarih, Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Mesud’un saltanatının zayıfladığı ve uç beyliklerinin serbest kaldığı döneme denk gelir. Ünlü tarihçimiz Prof. Dr. Halil İnalcık’ın titiz araştırmaları, Osmanlı’nın gerçek kuruluş tarihini ve Osman Gazi’nin liderliğinin tescillendiği dönemi 27 Temmuz 1302 olarak işaret eder. Bu tarihte gerçekleşen Bafeus (Koyunhisar) Savaşı, Osman Gazi’nin Bizans merkezi ordusuna karşı kazandığı ilk büyük zaferdir. İnalcık’a göre bir beyliğin devlet statüsü kazanması, askeri bir başarıyla meşruiyet kazanmasına bağlıdır ve bu yüzden Osman Gazi’nin gerçek anlamda tarih sahnesine "hanedan kurucusu" olarak çıkışı 1302’dir.

2

dk.

Kırım Hanlığı Osmanlı’nın bir dairesi gibi midir?

29 Haziran 2021

Kırım Hanlığı Osmanlı’nın bir dairesi gibi midir?

Evet, bir yerde o öyle de söylenebilir. Arada çok ciddi bir yakınlık var, yani normal şartlar altında devletler arasında görülebilecek türden olmayan bir dostluk, hatta tabir doğru olur mu bilmiyorum, ağabey-kardeş ilişkisi var. Kırım Hanlığı, 1475 yılından itibaren Osmanlı’nın vassalı durumundaydı. Ancak tabiiyeti unutmamak lazım, Osmanlılara bağlı olmakla birlikte imtiyazlı beylikler statüsündeki diğer müstakil devletlere benziyordu. Kırım Hanlığı mümtaz bir eyalet olarak tıpkı Eflak-Boğdan, Transilvanya (Erdel) gibi dış ülkelerle elçi teatisinde bulunmuş, hatta Eflak ve Erdel gibi yerlerde daimi elçilikler de kurmuştu. Neden? Çünkü dış ülkelerde mukim elçilik Bab-ı Ali’nin pek tenezzül etmediği bir kurumdur. Bu nedenle Kırım Hanlığı elçileri bu görevi yerine getirirdi. Bu elçi kapısında Kırım hanlarının Moskova, Polonya, Litvanya ve Macaristan’ın Erdel hatta müstakil Danimarka Krallığı gibi ülkelerle temasını görmek mümkün olmaktadır.28 Fakat şunu da göz ardı etmemek gerekir ki, Kırım Hanlığı’nın her devlede temas kurmasına izin verilmiyordu. Mesela Avusturya Habsburgları, îran, Fransa gibi ülkelere elçi gönderemezlerdi. Âdeta bu alanda Osmanlı sarayının ikinci sınıf devletlerle kurulacak ilişkiyi Kırım Hanlığı’na bıraktığını görüyoruz. Burada önemli bir hususa daha işaret etmek gerekir ki, bu da Kırım Hanlığı’nın Rusya ile Osmanlı arasındaki ilişkiler bağlamındaki durumudur. Kırım’ın Rusya ile Osmanlı Devleti arasında bir diplomatik aracı rolü ve mevkiinde bulunduğu görülür. Halil İnalcık hocanın değindiği üzere ta Karlofça Antlaşması sonrasına kadar Rusya elçileri Bahçesaray’da hanla görüşüp meseleleri arz etmeden, doğrudan İstanbul’a gidemezlerdi. l686 ’ya kadar Ruslar bu nedenlerle anti-Osmanlı koalisyonlara da katılmazlardı. Demek ki Kırım Hanlığı üzerinde Osmanlı hâkimiyeti Kırım’ın masuniyetini sağladığı gibi (zira ateşli silahlar devrinde Rusya, Altın Orda kalıntısı devletleri yok edebilmekteydi), aynı zamanda Kırım Hanlığı, Osmanlı birliğinin Doğu Avrupa sahasındaki kişilikli bir temsilcisi olarak belirli politikalara yön veren, onları yürüten bir siyasî varlıktı. Kırım Hanlığı ile Osmanlı arasındaki ilişkileri ele alırken bu noktanın da dikkatlerden kaçmaması gerekiyor

2

dk.

Bizans, Osmanlılar’ı durdurmak için nasıl bir siyaset takip etti?

29 Haziran 2021

Bizans, Osmanlılar’ı durdurmak için nasıl bir siyaset takip etti?

Bizans, topraklarını ele geçiren Türkmenler’e karşı paralı Katalan ve Alan askerlerini kullanıyorsa da bir netice elde edemiyordu. Osmanlılar ve Batı Anadolu’da Türk beylikleri karşısında çaresiz duruma düşünce daha önce yaptığı gibi yine İlhanlılar’ı Türkmenler’in üzerine kışkırtmaya çalıştı. Bizans İmparatoru, İlhanlı Hükümdarı Gazan Han’a bir elçi göndererek İlhanlı hükümdarını Bizanslı bir prenses ile evlendirmek istemiş ve bir ittifak antlaşması yapmıştı. Gazan Han’la II. Andronikos’un gayrimeşru kızı İrene Paliolog evlendirilecekti. İlhanlı hükümdarı Türkmenlere karşı harekete geçeceğini vadetmişti. Bu haber Türkmenler arasında yayılınca bir tereddüt meydana geldi ve saldırılar durakladı. Ancak Moğollar gelmeyince Türkmenler Bizans topraklarına tekrar saldırıya başladı. Bizans, Gazan Han’ın 1304’te ölmesi üzerine bir Bizanslı prensesini İlhanlı tahtına çıkan Olcayto Han’la evlendirip, yardım almaya çalıştı. İmparatorun kızkardeşi Maria’nın evlendirilmesi düşünüldü. İmparator, İlhanlı hükümdarının müstakbel eşi Maria’yı bir birlikle kuşatma altındaki İznik’e göndererek şehri kurtarmaya çalıştı. İznik’e gelen Maria, Osman Gazi’yi İlhanlılar’ı ça ğırmakla tehdit ettiyse de kuşatmayı kaldırtamadı. Ancak Osmanlılar Moğol tehdidi yüzünden bazı ufak askerî faaliyetlerin dışında öncekiler gibi seferler düzenleyemediler.

1

dk.

Hukuki açıdan bakacak olursak, Kırım'ın nasıl bir statüsü vardı?

29 Haziran 2021

Hukuki açıdan bakacak olursak, Kırım'ın nasıl bir statüsü vardı?

Kırım Hanları hutbeyi Osmanlı sultanı adına okutur ve parayı kendi adlarına bastırırlardı. İslam Giraydan sonra özellikle Giray Han devrinde bu bağımlılık daha da arttı. Altın Orda ananesi olarak emirnamelerde ve yazışmalarda hâkimiyet sembolü olarak damga kullanılır ve orduda ve törenlerde Gökbayrak taşınırdı. Kırım hanları beş tuğlu idi ve bundan dolayı da Eflak-Boğdan voyvodası ile birlikte Hidiyâne unvanını taşıdıkları protokolde, imparator olma vasfına hâiz olan sultanın hemen altında sadrazamla aynı mevkide yer alıyorlardı. Fakat bu mesele sıklıkla tartışma konusu olduğu için mesela padişahın yer almadığı seferlerde buna bağlı bazı sorunların ortaya çıktığından haberdarız. Kırım Hanlığı Osmanlı idare sistemi içinde tıpkı Erdel (Transilvanya) Krallığı, Eflak-Boğdan gibi mümtaz eyaletlerdendi. Mümtaz eyalet ne demektir? Bunu bugün anlatmak için çağdaş bir örnek vermek gerekirse, eski Doğu Bloku Varşova Paktı üyeleri gibi düşünmeliyiz. Silahlanma konusunda belirli sınırlamalar vardır ve kesinlikle Devlet-i Âliyye’nin koyduğu normlar geçerlidir. Kırım süvari ülkesidir. Kırımlılara ağır ateşli silahlar kullandırılmaz, hafif ateşli silahlara izin verilir ve burada yerli askerin yanında asıl silahlı kuvvet sancaktaki yeniçeri garnizonudur. Merkezden, İstanbul’dan tayin edilen kadılar hukuk işlerini düzenlerler, ama bunun yanı başında yerli ulemanın kadı naibi olarak ve bürokraside çok önemli rolü vardır. Nitekim Kırım yarımadası daha ahidnameden, yani II. Mehmed’in ilhakından evvel Osmanlı ülkesine önemli ölçüde âlim ve fakih sevk eden bir bölge olarak tanınır. Gene aynı şekilde Kefe sancağından gelen bazı görevliler de vardır. İki devlet arasındaki tabiiyyet ilişkilerini analiz ederken bunu göz ardı etmemek gerekir. Bir kere Kırım Hanlığı özellikle dış politikası noktasında Osmanlı sultanlarının çıkar ve eylemleriyle paralel hareket etmeye dikkat etmiştir. Yine üç yüz yıllık Osmanlı egemenliği sayesindedir ki, Kırım Hanlığı’nın devlet teşkilatı ve iktisadi, toplumsal durumunda göçebelikten yerleşik tarım toplumuna doğru bazı değişmeler görülmüştür. Ayrıca 15- asır sonuna kadar Kırım hanlarının belirli bir veraset sistemi olmadığından, süregelen taht kavgaları da Osmanlı döneminde bitmiştir. Bu bakımdan Kırım’daki Osmanlı idaresinin bir anlamda hanlık için istikrar temin ettiği de söylenebilir. Doğal olarak hanlığın Devlet-i Âliyye’ye karşı yükümlülükleri de vardır. Aralarındaki tabiiyet ilişkisinin hukukî karşılığı olarak elbette hanlığın Osmanlı hanedanına karşı birtakım sorumlulukları vardı. Mesela Kırım ordusu, yardımcı hafif süvari kıtalarıyla Osmanlı savaş gücünün önemli bir kısmını meydana getirmekteydi. 16. ve 17. asırlarda Osmanlı ordusunun seçkin atlı birlikleri Kırımlılardan oluşmaktaydı. Şimdi genel olarak şöyle bir baktığınızda Kırım’ın bu anlamda âdeta sürekli bir sefer ve seferberlik halinde olduğunu görürsünüz. Her yetişkin erkek süvariydi ve gerek Avrupa cephesi, gerekse İran harbinde Osmanlı ordusunun en büyük desteği de bu hafif süvari kuvvetleriydi. 16. asır sonlarında Don ve Zaporojye Kazaklarının ateşli silahlarla donatılması, Kırım ordusunu bu cephede müşkül duruma sokmuştu. Diğer yandan sonuçsuz İran harplerinin insan eritmesi, Kırım Hanlığı’nı Bab-ı Âli’den daha evvel, orduda ve diğer alanlarda Avrupa usulü reforma sevk etti. Burası tabi Kırım Hanlığı’nın kendini geliştirme iradesi ve hatta tabir yerindeyse bir anlamda bağımsızlık eşiğini göstermesi açısından çok enteresandır. Nitekim daha 18. asırda Kırım ordusunun düzenlenmesi için Rus teknisyenler hanlık bünyesine celbediliyor ve hatta bizzat Şahin Giray, kalgaylığı (veliahtlığı) sırasında Rusya’da askerlik tahsil ediyordu. Fransız edebiyatından çeviriler ve hayat tarzındaki değişiklikler bunu izledi, Baron de Tott’un gözlediği gibi sarayda oynanan Moliere oyunları da bu cümledendi. Osmanlı’nın Kırım üzerinde somut diyebileceğimiz etkilerine gelince; Kırım’ın Osmanlı’dan her anlamda etkilendiğini söylemekte herhangi bir sakınca yoktur. Mesela bilhassa 16. asırda Kırım yarımadasında klâsik Osmanlı mimarisinin etkileri görülmektedir. Bunu Gözleve’deki camide, Hansaray içindeki yazıtlarda görmek mümkündür. Yine Kırım hanlarının ikametgâhı Hansaray, Topkapı Sarayı’nın bir taklidi niteliğindedir. 18. yüzyıldaki yeniden biçimlendirme ve ilâveler de böyledir. Bahçesaray şehri de bu saray etrafında gelişmiştir. Daha 15. asırdaki eserlerde artık Anadolu mimarisinin etkileri çok açık bir biçimde göze çarpmaktadır. Kuşkusuz Osmanlı etkileri bu kadarla sınırlı değildir, mesela Kırım halkının mutfak zevki, bilhassa Bahçesaray’da, Osmanlı Anadolu ülkesiyle, Balkanlar’la büyük bir benzerlik içindedir ve bu konuda bir yabancılaşma görülmez. Bu ülkenin, Rus Çarlığı tarafından ilhak edilmesinden, yani 1783’ten sonra da Osmanlı ülkesiyle yakın ilişkileri olmuştur. Siyasi açıdan kopuş sürecinin başlaması ve hız kazanması iki taraf arasındaki ilişkileri sona erdirmemiş, belki bu durum ilişkilerin daha da yoğunlaşması gibi bir sonuç da ortaya koymuştur. Her şeyden evvel Osmanlı coğrafyasına çok büyük ölçüde göç yöneldiği görülmektedir bu dönemde. Ayrıca Kırım Türklerinin yine Osmanlı ülkesine eğitim için gittiği de görülmektedir. Kırım Savaşı’ndan sonra gene büyük bir göç dalgasıyla Bulgaristan ve Romanya’da Dobruca bölgesi Kırımlılarla dolmuştur. Mithad Paşanın bu iskânda büyük bir rolü vardır. Şunu belirtelim; Kırım yarımadasının eğitim konusundaki bağı sadece Müslüman din görevlisi, medrese konusunda da değildir. Askeri okula giden, hukuk eğitimi gören, Darülfünunda, Tıbbiye’de okuyan gençler de her zaman olmuştur. Bunu da eklemek lazım. Dil meselesi var bir de, tabii onu da unutmamak gerekiyor. Sovyet devrinden evvel Kırımlı münevverlerin Osmanlıca diyebileceğimiz İstanbul lehçesi ve jargonu ve yazı diliyle çok iyi yetiştirildiklerini biliyoruz. Hatta uzun bir dönem Kırımlı münevverler içerisinden, yaşlıların İstanbul Türkçesini çok iyi kullandıklarını bizzat hatırlıyorum. Yerel lehçenin hâkim olması Sovyet devrine ait bir gelişmedir.

3

dk.

Türkler niçin Anadolu’ya geldiler?

29 Haziran 2021

Türkler niçin Anadolu’ya geldiler?

Büyük Selçuklu Devleti kurulmadan önce Oğuzlar’dan kopan bir kısım boylar Azerbaycan, Güneydoğu Anadolu ve Irak’a gitmişlerdi. Göktaş, Buka, Mansur ve Anasıoğlu idaresi altındaki Türkmenler, Cizre ve Diyarbakır havalisi ile Musul’u ele geçirmişlerse de, uzun süre buralarda hakim olamadılar ve Azerbaycan’a geri döndüler. Kendilerine yurt, hayvanlarına da otlak arayan Türkmen kitleleri, Büyük Selçuklu topraklarına gelmeye devam ediyordu. Selçuklular Türkmenleri, kargaşa çıkarmalarını ve otlak sıkıntısına sebebiyet vermelerini önlemek için Anadolu’ya sevk etti. Türkler, Suriye ve Irak’a da gidip, yerleşmişlerse de, ülkelerin iç bölgelerine girmemişlerdi. Bu bölgelerin iklim ve otlak durumunun hayvanları için uygun olmaması, Türkler’in buralarda yoğun bir şekilde yayılmasına engel oldu. Claude Cahen, Türkler’in Mezopotamya ve Suriye’de gerçek bir yerleşim göstermeyip, askerî hakim sınıf olarak kalmalarının sebebini, bu bölgede Bedevi ve Kürt çobanların bulunması ve Türk develerinin sıcak iklime uyum gösterememesi olarak zikreder. Anadolu ise iklimi ve geniş otlakları ile Türkler’in yaşantısına uygundu. Aynı zamanda Anadolu’nun yoğun bir nüfusa sahip olmaması ve burada Türkler’e direnecek güçlü bir askerî organizasyonun bulunmaması da Türkmenler’in buraya gelmesini teşvik edici unsurlar oldu.

1

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png
bottom of page