top of page

Avrupa Kıtası

Kosova'nın bağımsızlık ilanına tepkiler nasıl olmuştur?

17 Şubat 2022

Kosova'nın bağımsızlık ilanına tepkiler nasıl olmuştur?

ABD, NATO ve AB, Kosova'nın bağımsızlığını tanıma konusunda hemfikirdir. 2008'in Şubat ayının 17'sinde tek taraflı bağımsızlık ilan edildi. Rusya, Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti, Sırbistan, İspanya ve Azerbaycan, bağımsızlığa karşı çıkan devletler olarak karşımıza çıkar. Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan'ın bağımsızlığa karşı çıkma nedeni, Kosova'nın, KKTC için bir örnek olmasıdır. Azerbaycan, Ermeniler tarafından işgal edilen ve (Ermenistan dâhil) tanınmayan "Dağlık Karabağ Cumhuriyeti"ne örnek teşkil edeceği için Kosova'nın bağımsızlığına karşı çıktı. İspanya ise toprakları içinde özerk durumda bulunan Bask Ülkesi ve Katalonya'nın benzer şekilde bağımsızlık ilan etmesinden korktuğu için Kosova'nın bağımsızlığını tanımadı. Rusya'nın mazereti ise tam tersine, batılı devletlerin diğer yeni bağımsız olan ülkeleri (Abhazya, Güney Osetya, KKTC vb.) tanımadıkları için uyguladıkları çifte standart olarak görülür. Rusya devlet başkanı Putin, KKTC'nin 40 yıldır tanınmadığı hâlde batılı devletlerin Kosova'yı hemen bağımsız hâle getirmelerini sağladıkları için batılı devletleri "ikiyüzlü" olarak nitelendirmiş ve "Bundan utanmalısınız..." demiştir. Kosova, 17 Şubat 2008 pazar günü bağımsızlığını ilan etti. Kosova'nın bağımsızlığının Bosna-Hersek sınırları içerisinde bulunan Sırp Cumhuriyeti'nin bağımsızlık taleplerinin artmasına ve Sırbistan içerisinde bulunan Voyvodina özerk bölgesindeki etnik istikrarsızlığın artarak sürmesine yol açması beklenmektedir. Yunanistan ise Kuzey Makedonya bölgesindeki bağımsızlık taleplerinin şiddetlenmesinden endişe etmektedir. KKTC'nin başarılı bir dış politika ile bağımsızlık yolunda önemli bir adım atması da beklenenler arasındadır.

1

dk.

Osmanlılar, Rumeli’ye geçtiklerinde Balkanlar’ın siyasî ve sosyal durumu nasıldı?

29 Haziran 2021

Osmanlılar, Rumeli’ye geçtiklerinde Balkanlar’ın siyasî ve sosyal durumu nasıldı?

Osmanlılar, iç işlerini halletmiş olmaları ve düzenli fetih metotları sayesinde, Balkanlar’daki genişlemede fazla zorluk çekmediler. Balkanlar’ın müdafaası için siyasî birliğin veya işbirliğinin olması gerekmekteydi. XIV. yüzyılın son çeyreğinde Balkanlar siyasî bakımdan birlik hâlinde değildi. O devirde Balkanlar, birçok devletçikler ve feodal senyörlükler hâlinde parçalanmış durumdaydı. Aralarındaki rekabet ve çekişmeler Osmanlılar’a karşı birlikte mukavemet etmelerini engellediği gibi, Osmanlı İmparatorluğu’na bir yardımcı ve daha sonra hami olarak nüfuz ve hakimiyetini yayma imkânını verdi. Balkanlar, Stefan Duşan (1331-1355) idaresinde kurulan bir Sırp İmparatorluğu suretiyle birliği kazanır gibi olmuştu. “Sırp ve Rumlar’ın Çarı” ünvanını alan Duşan, Makedonya, Trakya, Teselya ve Epir’i topraklarına kattı. Bulgaristan’ı kendisine bağladı. Sınırlarını Akdeniz’de Korfu, Ege ve Selanik’e kadar uzattı. Sırp Kilisesi’ni yeniden düzenledi. Rumca’yı resmi dil olarak kabul etti. Bizans’da tahsil görmüş memurları idarî işlerde kullanmaya başladı. 1349’da “Duşanov Zakonik” kanunları kabul edildi. Fakat bütün bunlara rağmen 1355’te ölümünden sonra devletin hızlı bir şekilde parçalanmaya başlaması, Osmanlı baskısına dayanamaması, görünüşte kuvvetli olan bu devletin ne kadar kof bir imparatorluk olduğunu ortaya koydu. Halil İnalcık, Sırp İmparatorluğu’nun zayıflamasından sonra Osmanlılar’ın, Balkanlar’da hamilik rolünün başladığını söyler. İki büyük devlet, kuzeyde Macaristan, batıda ve güneyde ise Venedik siyasî parçalanmadan istifade ederek Balkanlar’da yayılma politikası güdüyorlardı. Bu iki devlet siyasî ve askerî hakimiyetle beraber Katolikliği de temsil ediyordu. Bundan dolayı hakimiyetleri Balkanlar’da halk kitleleri tarafından benimsenmedi. Fakat bu iki devletin yaptığı tazyik neticesinde Balkanlar, Katolik olmaya mahkûm gibiydi. Osmanlılar’ın bu devletlere karşı mücadele etmeleri bu tehlikeye bir set çekerek, Balkanlar’da, Ortodoks mezhebinin yaşamasını sağladı. Balkanlar’ın sosyal şartları da Osmanlı yayılışına yardım etti. Bizans’ın siyasî otoritesinin zayıflamasıyla birlikte vilayetlerde bulunan senyörler, malî ve hukukî imtiyazlarla merkeze karşı gittikçe daha bağımsız hâle geldiler. Bu durum onların köylü üzerindeki angarya ve vergileri arttırmalarıyla neticelendi. Osmanlı fethiyle mahalli senyörlükler yerine merkezî ve mutlak bir devlet otoritesi bölgeye yerleşti ve bu tür feodal angaryalar kaldırıldı.

2

dk.

Venedik'in İstanbul’la ilgisi ne zaman başladı?

29 Haziran 2021

Venedik'in İstanbul’la ilgisi ne zaman başladı?

Venedik, İstanbul’un uzantısı gibiydi. Derken Bizans’ın ekonomisini de ele geçirdi. Şehrimizin Galata semtini Venedikliler iktisaden kasıp kavurdular. Yerlilerle aralarında arbede çıktı. 1185 yılı ve 1204’te intikam için Haçlı sürülerini Konstantinopolis’e yönlendirip şehri zapt ettirdiler. Venedik bu güzel şehrin yağmalanmasında, halkın katliamında ve imparatorluğun parçalanmasında en masum rolünü oynadı, sonrasında aslan payını da aldı. Venedik’in İstanbul (o zamanki adıyla Konstantinopolis) ile olan derin bağı, 11. yüzyılın sonlarında, Bizans İmparatorluğu’nun askeri açıdan zayıfladığı bir dönemde başladı. 1082 yılında Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos, Norman istilasına karşı Venedik donanmasından yardım istemek zorunda kaldı. Bu yardımın bedeli olarak yayınlanan "Altın Mühür" (Chrysobull) fermanı, Venedikli tüccarlara Konstantinopolis’te vergisiz ticaret yapma ve Haliç kıyısında kendilerine ait bir mahalle kurma ayrıcalığı tanıdı. Bu olay, Venedik’in İstanbul ekonomisine attığı ilk ve en güçlü imzadır. Venedik ve İstanbul arasındaki ilişkinin en karanlık dönüm noktası kuşkusuz 1204 yılındaki Dördüncü Haçlı Seferi’dir. Başlangıçta Kudüs’ü kurtarmak için yola çıkan Haçlı ordusu, Venedik Dükü Enrico Dandolo’nun stratejik yönlendirmesiyle rotasını Konstantinopolis’e kırdı. Şehir istila edildi, yağmalandı ve bir Latin İmparatorluğu kuruldu. Bu olay, Bizans’ın belini büken bir darbe olurken, Venedik’in şehrin sanat eserlerini ve zenginliklerini (Bugün San Marco Meydanı'nda bulunan at heykelleri gibi) Venedik'e taşıyarak Akdeniz'in tartışmasız lideri olmasını sağladı. 1453 yılında İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethiyle Venedik’in şehirle olan ilişkisi yeni bir boyuta evrildi. Fatih Sultan Mehmed, şehrin ticari canlılığını korumak adına Venediklilere benzer imtiyazlar tanıdı ve İstanbul’da sürekli bir elçi (Balyos) bulundurmalarına izin verdi. Osmanlı-Venedik ilişkileri, yüzyıllar boyunca Akdeniz hakimiyeti için yapılan kanlı savaşlarla (İnebahtı, Girit Seferi gibi) diplomatik ve ticari iş birlikleri arasında gidip gelen bir denge üzerinde yürüdü. Venedikli ressam Gentile Bellini'nin Fatih’in portresini yapmak için İstanbul’a gelmesi, bu rekabetin içindeki kültürel hayranlığın en güzel örneğidir.

1

dk.

Osmanlıların böylesine güçlü olduğu Balkanlardaki gerilemesi ne zaman başladı?

29 Haziran 2021

Osmanlıların böylesine güçlü olduğu Balkanlardaki gerilemesi ne zaman başladı?

Türklerin Avrupa’daki hâkimiyetinin çözülüşü ise hiç şüphesiz ki, II. Viyana Kuşatması sonrasında başlamıştır. Hıristiyanların çoğunlukta olduğu vilayetler kaybedilmiş, ondan sonra da 1774 ve 1783’ten itibaren imparatorluğun Müslüman ve Türk eyaletleri elden çıkmıştır. Nihayet 19. asrın sonundan itibaren, özellikle Rumeli’deki vatan topraklarının kaybıyla, Türk İmparatorluğu'nun parçalanması süreci başlamış, bu durum gittikçe belirginleşmiştir. Osmanlı'nın Balkanlar'daki mutlak üstünlüğünün sarsıldığı asıl tarihsel eşik, 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması başarısızlığıdır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa önderliğindeki ordunun Viyana önlerinde aldığı bu ağır yenilgi, Avrupa'da "Türklerin yenilemez olduğu" algısını yıktı. Bu durum, Avrupalı devletlerin bir araya gelerek "Kutsal İttifak"ı kurmalarına ve Osmanlı'yı Balkanlar'dan tamamen atmak için topyekûn bir karşı saldırı başlatmalarına zemin hazırladı. 16 yıl süren uzun savaşların ardından 1699 yılında imzalanan Karlofça Antlaşması, Osmanlı tarihinin ilk büyük toprak kaybını simgeler. Bu antlaşma ile Macaristan’ın büyük bir bölümü ve Erdel gibi stratejik noktalar kaybedildi. Karlofça, Osmanlı’nın artık taarruz eden değil, savunma yapan bir güç haline geldiğinin resmi belgesiydi. Balkanlar üzerindeki psikolojik ve askeri kontrol bu tarihten itibaren geri dönülemez bir şekilde zayıflamaya başladı. Osmanlı'nın Balkanlar'daki gerilemesi sadece dış askeri baskılarla değil, içten gelen milliyetçilik dalgalarıyla da hızlandı. 1789 Fransız İhtilali'nin yaydığı milliyetçilik fikirleri, Balkanlar'daki Hristiyan tebaayı derinden etkiledi. 1804'teki Sırp İsyanı ve ardından 1821'deki Yunan İsyanı, merkezi otoritenin bölge üzerindeki hakimiyetini ciddi şekilde sarstı. Bu isyanlar sonucunda kurulan bağımsız veya özerk yapılar, Osmanlı’nın bölgedeki varlığını sadece askeri bir işgale dönüştürdü ve toplumsal bağları kopardı. Gerileme sürecinin artık bir "dağılma" evresine girdiği dönem, tarihimizde 93 Harbi olarak bilinen büyük savaştır. Bu savaşın sonunda imzalanan Berlin Antlaşması ile Sırbistan, Karadağ ve Romanya tam bağımsızlıklarını kazandı, Bulgaristan ise özerk bir prenslik haline geldi. Bu tarihten sonra Osmanlı'nın Balkanlar'daki varlığı, sadece 1912 Balkan Savaşları ile tamamen sona erecek olan dar bir şeride hapsoldu.

2

dk.

Altın Orda Devleti'ni Türk devleti olarak nitelendirmek doğru mudur?

29 Haziran 2021

Altın Orda Devleti'ni Türk devleti olarak nitelendirmek doğru mudur?

Altın Orda doğrudan doğruya Cengiz Han sülalesinin Doğu Avrupa’ya ve Rusya’ya, bir bakıma bugün Rusların, Ukraynalıların ve Kırım’ın bulunduğu bölgeye hediye ettiği bir alt devlet ve medeniyet dönemidir. Tatar ismini benimseyen Kıpçak Türklerinin devleti olan bu yapı, aynı zamanda Doğu Avrupa’nın da son Türk imparatorluğudur. Zirvede olduğu dönemde Kazakistan ve Sibirya gibi Asya ülkelerine de taşan devlet, zaman zaman Balkanların büyük kısmı ile Polonya’ya kadar da yayılmıştır. Kiev Rusya’sının 1240 yılında Batu Han tarafından alınmasıyla kuruluşu tamamlanan bu devletin başkenti, Volga üzerinde bulunan Saray şehridir. Altın Orda’nın içinde Kıpçaklar ağırlıklıdır. Kançılaryada tamamıyla Uygur kâtipler kullanılmaktadır ve terimler tamamıyla Türkçedir. Moğolca kelimeler istisnaidir, “Saray” gibi bina veya Yamçik gibi vergi adları Moğolcadır. Altın Orda Devleti diğer vassallar gibi Karakurum’daki Büyük Han’a tabidir. Tabiatıyla burada çok önemli bir sorun vardır, Altın Orda’nın kurucuları ve savaşçıları içinde Moğol Tatarlar azınlıkta oldukları için öbürkülerin arasında erimektedirler. Altın Orda’ya bilhassa Memluklar sayesinde İslam propagandası ve misyonerliği girdiği için başta Batu Han bu akıma kayıtsız kalmamış ve îlhanlılardan daha çabuk, daha önce hızla İslamlaşmışlardır, bu sırada Moğol unsur da giderek kaybolmuş, erimiştir. Batu Han’ın küçük kardeşi Berke Han’ın Müslümanlığı kabul etmesiyle Altın Orda tam manasıyla bir Türk-İslam devleti haline gelmiştir. Fakat burada artık Altın Orda’nın Moğol olmadığını da belirtmek zorundayız. Birtakım klasik Rusya tarihçileri “Mogalska-Tatarska İga” boyunduruğu diyorlar. Peki Moğol ile Tatar’ı neden ayırıyorlar ve Tatar unvanını neden bütün Kıpçaklara ad diye vermiyorlar? Burada sadece onların historik, filolojik bilgisizliğinden daha çok bizatihi o zamanki Kıpçak kabilelerin de bu ismi benimsemelerinin bir rolü vardır. Yani pek içinde olmadıkları bir kimliği sahiplenmişlerdir. Nitekim benzer bir vaka da Emir Timur’un Cengiz Han soyuna akrabalık merakı yüzünden Hind’de yaşanmıştır. Bunlar kendilerinde o mirası gördükçe halk da onlara “Moğol” veya “Mugal” yakıştırması yapmıştır. Sonraki Ingiliz idaresinin bu unvanı (Mugal) kullanışında gerçekten emperyalist asimilasyon politikası mı rol oynuyor, yoksa doğrudan doğruya mahalli kullanıma itaat mi ediliyor (çünkü İngilizlerin öyle bir gelenekleri vardır) tartışılır. Her halükârda Hind hükümdarlarına, Babür Devleti’ne ve o kurulan teşkilata Moğol demek ne kadar manasızsa, benzer bir şeyi Altın Orda’ya hamletmek de pek anlamlı sayılmamalıdır.

2

dk.

Bizans’ın Ermenilere yaklaşımı nasıldı?

29 Haziran 2021

Bizans’ın Ermenilere yaklaşımı nasıldı?

Bizans’ta İzavriyalılar gibi Ermeni hanedanlar ve Ermeni asıllı imparatorlar olmasına karşın, temelde yaklaşımları iyi değil. Bunun sebeplerinden birisi, Ermenistan’da 5. asırdan beri var olan kilise ve inanç ayrılığı (Bizans kilise çevreleri bu doktrine monofizit derler ki menfi bir tanımdır.), öte yandan, Ermeniler eski bir millet, dilleri ayrı ve Ermenice ibadet ediyorlar. Edebi kültüre de erken geçmiş bu millet, 5. asırda artık Hıristiyanlık içinde ayrı bir kültürü oluşturuyor. Bizans’ın Ermenilere yaklaşımını belirleyen en temel unsur dindir. 451 yılındaki Kalkedon (Kadıköy) Konsili’nde alınan kararları Ermeni Kilisesi’nin reddetmesi, iki toplum arasında derin bir uçurum açmıştır. Bizans, Ortodoksluğu imparatorluğun birleştirici gücü olarak görüyor ve Ermenileri "monofizit" (İsa'nın tek bir tabiatı olduğuna inanan) kabul ederek heretik (sapkın) sayıyordu. Bu durum, Bizans imparatorlarının Ermeni halkını ve din adamlarını zorla Ortodoksluğa geçirme çabalarına ve bu baskılara direnen Ermeni topluluklarının sürgün edilmesine yol açmıştır. Jeopolitik açıdan Ermenistan, Bizans için Doğu’dan gelen Sasaniler ve daha sonra Araplara karşı hayati bir "tampon bölge"ydi. Bizans, bu stratejik bölgeyi kontrol altında tutmak için sık sık Ermeni asilzadelerini ve halkını imparatorluğun iç kısımlarına, özellikle de Kapadokya, Kilikya ve Trakya bölgelerine zorunlu göçle yerleştirmiştir. Bu iskan politikası, hem Ermenilerin askeri gücünden yararlanmayı hem de sınır bölgelerindeki ayrılıkçı hareketleri zayıflatmayı amaçlıyordu. Bugün Anadolu'nun içlerindeki Ermeni kültürel mirasının bir kısmı, Bizans’ın bu stratejik yer değiştirme politikalarının sonucudur. Baskılara ve sürgünlere rağmen, Ermeniler Bizans askeri ve idari yapısının vazgeçilmez bir parçası olmuştur. İmparatorluğun en parlak dönemlerinden biri olan "Makedon Hanedanı" döneminde, aralarında I. Basileios gibi isimlerin de bulunduğu pek çok imparator ve yüksek rütbeli general Ermeni kökenliydi. Bizans ordusunun en seçkin birlikleri genellikle Ermeni askerlerinden oluşuyordu. Yani Bizans, Ermeni kimliğini dini olarak reddederken, onların askeri yeteneklerini imparatorluğu ayakta tutmak için sonuna kadar kullanmıştır. Bizans’ın Ermenilere yönelik en kritik hatası, 11. yüzyılın ortalarında Ermeni beyliklerini tamamen ortadan kaldırıp doğrudan merkeze bağlaması olmuştur. Bu durum, bölgedeki yerel savunma mekanizmalarını çökertmiş ve Ermeni halkının Bizans’a olan bağlılığını tamamen koparmıştır. Malazgirt Savaşı (1071) öncesinde Bizans’ın uyguladığı bu sert asimilasyon ve vergi politikaları, Türklerin Anadolu’daki ilerleyişini kolaylaştıran bir sosyal zemin hazırlamıştır.

2

dk.

Osmanlılar, Balkanları kan ve kılıçla mı fethettiler?

29 Haziran 2021

Osmanlılar, Balkanları kan ve kılıçla mı fethettiler?

Halil İnalcık, Osmanlı fetihlerinin kılıçtan ziyade istimâlet (gönül çekme) ismi verilen uzlaştırıcı bir politika ile gerçekleştirildiğini belirtir. İstimâlet, Müslüman olmayan ahalinin çeşitli vaatlerle kazanılması sayesinde Osmanlı hakimiyet sahasının genişletilmesidir. Osmanlı idaresi yaptığı propagandayla İslâm’ın ananevi müsamaha politikası çerçevesinde gayrimüslimlere can ve mal güvenliği ile dinlerinde serbestlik tanıyor ve eski feodal bağlılıklarından kurtarıyordu. Örneğin, Duşanov Zakonik kanunlarına göre köylünün haftada iki gün angarya suretiyle prensin toprağında çalışması gerekiyorken, Osmanlı yönetiminde yılda sadece üç gün tımar sahibi olan sipahinin toprağında çalışma zorunluluğu vardı. Osmanlı idaresini kabul eden gayrimüslimler askerlik hizmeti yerine “cizye” vergisini ödedikleri taktirde hayatları, malları ve dinleri devletin teminatı altına alınırdı. Gazilerin akınlarından kaçarak, kalelere sığınan ahali, Osmanlı hakimiyetinin yerleşmesi ile birlikte düzenli bir devlet idaresinin koruyucu güvenliğine kavuşuyordu. Bunun sonucu olarak birçok yer kendiliğinden Osmanlı hakimiyetini tanımaktaydı. (Fatih döneminde Mora ve Sırp halkları, Osmanlı padişahını, kendilerini despotlardan kurtarması için çağırmışlardı). O zaman gaza sahası, bu bölgelerin ilerisi olmaktaydı. Balkanlar’daki Osmanlı fetihleri büyük ölçüde bu şekilde gerçekleşmiştir. Osmanlılar’ın, Balkanlar’da kılıç ve ateşle yerleştikleri iddiası artık bilimsel yayınlarda yer almamaktadır. Osmanlılar gayrimüslim halkın yanısıra, Ortodoks kilisesini ve manastırlarını da himaye ederek, vergilerden muaf tuttular ve onların dinî vakıflarına dokunmadılar. Osmanlılar feodal yerli askerî sınıfın imtiyazlarını ve feodal haklarını kaldırmakla beraber, onları kendi askerî sistemleri içine almışlardı. Böylece köylüyü, kiliseyi, şehirli halkı ve askerleri kendi saflarına çektiler. Bu yüzden Osmanlı idaresine direnen mahalli hanedanlar ortadan kaldırıldıktan sonra fethedilen yerlerde hakimiyet kolay kurulmuştur. Osmanlılar’ın bu idare tarzlarını yapılan araştırmalar açıkça ortaya koymaktadır. Bruce W. McGowan’ın Osmanlı idaresinde Sırbistan üzerine yaptığı araştırmalarda, Sırbistan’da nüfus başına (per capita) düşen gıda mahsulünün Avrupalı devletlerin sömürgelerindeki köylülerin elinde kalan gıda mahsulünden çok daha fazla olduğunu ortaya çıkarmıştır. Balkanlar’ın tek bir devlet çatısı altında uzun süre savaşsız bir ortama kavuşması, buralarda ticareti canlandırmış ve şehirleri geliştirmiştir. Michael Palariet’in XIX. yüzyıl Balkan ekonomileri üzerine yaptığı araştırmada Sırbistan’ın bağımsız olmadan önceki dönemde, müstakil devlet olduğu döneme göre daha hızlı büyüdüğü ve kalkındığı ortaya çıkmıştır.

2

dk.

Avrupa Osmanlı’yı nasıl etkiledi?

29 Haziran 2021

Avrupa Osmanlı’yı nasıl etkiledi?

Türkler askerî örgütlenme bakımından daha başlangıçtan itibaren, Batı’daki gelişmeleri eş zamanlı olarak takip etmişlerdir. Ateşli silahları kullanmaya başlamışlardır. Hatta %90’ı göçebeler ve köylülerden oluşan bir imparatorluktan beklenilmeyecek şekilde tersaneler ve tophaneler inşa etmişler ve savaş topu üretiminde ileri adımlar atarak konvansiyonel silahlarla savaşan bir Rönesans ordusu ortaya çıkarmışlardır. Bu Rönesans ordusu Avrupa’ya karşı başarı kazandığı gibi, doğuda Memluklar ve İranlılara karşı da büyük başarılar kazanmıştır. Yoksa Safevi Şah İsmail’in ordusu da Türklerden oluşuyordu, onlar da Osmanlılar kadar cesurdu ve kahramanca çarpışan askerlerdi. Orada ateşli silahlar sayesinde savaşlar kazanılmıştır. Dolayısıyla bu durum Avrupa’da top ve tüfekle harp eden -özellikle bu iki kelime önemlidir- bir Müslüman imparatorluk imajı ortaya çıkarmıştır. 15.ve 16. yüzyıllarda Osmanlı’nın İpek ve Baharat yollarını kontrol etmesi, Avrupalıları yeni ticaret rotaları aramaya itmiştir. Coğrafi Keşifler sonucunda ticaret yollarının Akdeniz’den Atlas Okyanusu’na kayması, Osmanlı ekonomisi için uzun vadeli bir gerilemenin başlangıcı olmuştur. Avrupa’ya akan Amerikan gümüşü, Osmanlı piyasalarında büyük bir enflasyona (akçenin değer kaybına) yol açmış ve klasik Osmanlı ekonomik düzenini derinden sarsmıştır. Bu durum, Osmanlı’yı Avrupa merkezli yeni küresel ekonomik sisteme karşı savunmasız bırakmıştır. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa’nın askeri teknolojide (özellikle ateşli silahlar, lojistik ve tabya sistemlerinde) elde ettiği üstünlük, Osmanlı’nın Avrupa’ya bakışını kökten değiştirmiştir. İlk kez Lale Devri ile başlayan ve ardından III. Selim ile II. Mahmud dönemlerinde hız kazanan reformlar, tamamen Avrupa modeline dayalıdır. Nizam-ı Cedid ordusunun kurulması, Avrupa’dan getirilen askeri uzmanlar (Humbaracı Ahmed Paşa gibi) ve açılan teknik okullar (Mühendishane-i Bahr-i Hümayun), Avrupa’nın teknik üstünlüğünün kabul edildiğinin en somut kanıtlarıdır. 1789 Fransız İhtilali ile Avrupa’dan yayılan "milliyetçilik" ve "özgürlük" fikirleri, çok uluslu bir yapıya sahip olan Osmanlı İmparatorluğu üzerinde yıkıcı bir etki yaratmıştır. Balkanlar’da başlayan isyanlar, Avrupa devletlerinin "Şark Meselesi" çerçevesinde Osmanlı iç işlerine müdahale etmesine zemin hazırlamıştır. Bu etkiye cevap olarak Osmanlı, Tanzimat ve Islahat fermanları ile hukuk sistemini Avrupa normlarına yaklaştırmaya çalışmış; nihayetinde Kanun-i Esasi (Meşrutiyet) ile Avrupa tarzı bir anayasal düzene geçiş yapmıştır. Avrupa etkisi sadece siyaset ve orduyla sınırlı kalmamış, Osmanlı’nın günlük yaşamına da sızmıştır. 19. yüzyıl İstanbul’unda mimariden giyim kuşam tarzına, mobilyadan edebiyat türlerine (roman, tiyatro, gazete) kadar her alanda bir "Alafranga" rüzgarı esmeye başlamıştır. Pera (Beyoğlu) gibi semtler Avrupa modasının merkezi haline gelirken, yeni nesil Osmanlı aydınları Avrupa dillerini öğrenerek Batı felsefesiyle tanışmışlardır. Bu kültürel etkileşim, bugünkü modern Türkiye’nin entelektüel temellerinin atılmasında en büyük paya sahiptir.

2

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png

'Keyifli Tarih' parolası ile yayın hayatına başlayan Sanal Tarih, bilgiye ulaşabileceğiniz en hızlı ve en güvenli internet adresidir. Tarihi ve güncel konular üzerine özel hazırlanmış dosyalar, makaleler, kültür-sanat yayınları ve ansiklopedi maddeleri ile akademisyenlerin yazıları eşliğinde yaşanmış tarihi öğrenmek adına gerçeğe vakıf olacağınız bir tarih platformudur.

  • X
  • Youtube
  • Beyaz Instagram Simge
  • TikTok
  • Spotify

© 2015 - 2026 Vida Medya. Her hakkı saklıdır.

Bu sitede yer alan yazı, makale, fotoğraf, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. Vida Medya ve Ticaret Limited Şirketi'nin yazılı izni olmaksızın sitede yayımlanan eserler kısmen veya tamamen kaynak gösterilerek dahi çoğaltılamaz, yayımlanamaz, işlenemez, umuma iletilemez ve temsil edilemez.

bottom of page