top of page
Osmanlı Tarihi
29 Haziran 2021
“Hüdavendigâr” ne demektir?
I. Murad, tarih kitaplarında Murad-ı Evvel (I. Murad), Murad Hüdavendigâr ve Gazi Hünkâr diye anılır. Avrupa kaynaklarında ise “Amurad” diye bahsedilir. Murad Hüdavendigâr en çok kullanılan ismidir. Farsça bir kelime olan Hüdavendigâr, “hükümdar” manasına gelir. I. Murad, babası ve dedesi gibi sadece “Bey” diye anılmamış, hükümdar olarak da zikredilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun ulaştığı çizgiyi göstermesi açısından ilginç bir noktadır. Onun bu ünvanı sonradan Bursa’nın merkez olduğu sancağın ismi oldu. Bu bölgeler Osmanlı taşra yönetiminde “Hüdavendigâr Sancağı” olarak geçer. "Hüdavendigâr" kelimesi, Farsça Hüdavend (efendi, sahip, hâkim) ve -gâr ekinin birleşmesiyle oluşmuştur. Sözlük anlamı itibarıyla "hükümdar, bey, efendi" veya "sahip" manalarına gelir. Ancak tarihsel bağlamda bu unvan, sadece dünyevi bir otoriteyi değil, aynı zamanda Allah'ın yeryüzündeki gölgesi olma ve ilahi bir meşruiyetle hükmetme iddiasını da içinde barındırır. Osmanlı kroniklerinde I. Murad için bu sıfatın seçilmesi, onun hem askeri hem de manevi otoritesini pekiştirme amacını taşımaktadır. Osmanlı padişahları arasında bu unvanı birincil isim olarak kullanan tek hükümdar I. Murad’dır. Tarihçiler, Murad Han’ın gerek devlet teşkilatlanmasındaki (Yeniçeri Ocağı'nın kuruluşu, Rumeli Beylerbeyliği gibi) dehası, gerekse derviş meşrep kişiliği nedeniyle bu unvanın ona yakıştırıldığını belirtirler. O, halkı tarafından hem bir "Gazi-Hünkar" hem de adil bir "Hüdavendigâr" olarak görülmüştür. Bu unvan o kadar benimsenmiştir ki, fethettiği ve Osmanlı’nın Avrupa’ya açılan kapısı olan Bursa sancağı, uzun yıllar boyunca "Hüdavendigâr Sancağı" olarak anılmıştır. I. Murad’ın 1389 yılındaki Kosova Savaşı sonunda, savaş meydanını gezerken bir Sırp asilzadesi olan Milos Obilic tarafından şehit edilmesi, "Hüdavendigâr" unvanına manevi bir boyut daha eklemiştir. Osmanlı geleneğinde savaş meydanında şehit düşen tek padişah olması, onun "Allah'ın rızasını kazanan hükümdar" imajını güçlendirmiştir. Bu nedenle bu unvan, sadece siyasi bir makamı değil, aynı zamanda kutsal bir davanın şehidi olma şerefini de temsil eder.
1
dk.
29 Haziran 2021
Divân-ı Hümâyûn nasıl kuruldu?
Osmanlı Devleti’nin bir uç beyliğinden cihan imparatorluğuna evrilmesindeki en büyük pay, şüphesiz kurumsal yapısındaki mükemmeliyettir. Bu yapının kalbi ise devletin tüm siyasi, askeri, adli ve mali işlerinin karara bağlandığı Divân-ı Hümâyûn’dur. Bir nevi bugünkü Bakanlar Kurulu ve Yüksek Mahkeme’nin görevlerini tek çatıda toplayan bu kurumun kuruluşu, devletin ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bir gelişim sürecidir. Bazı Osmanlı tarihleri Osman Gazi’nin zaman zaman Divân topladığını söylerler. Ancak bu muhtemelen aşiret yönetimindeki toplantılardan biridir. Üyeleri ve toplanma şekli belirlenmiş Divân-ı Hümâyûn değildi. Orhan Gazi devrinde devlet idaresinde vezir adı verilen bir görevlinin ortaya çıkmasından sonra Divân-ı Hümâyûn örgütlenmesi de gerçekleşmişti. Aşıkpaşazâde Tarihînde, devlet adamlarının divân toplantılarına burmalı dülbend, yani bir çeşit sarıkla katıldıklarını yazar. Bu da Divân’ın belli kurallara göre düzenlendiğini gösterir. Divân-ı Hümâyûn, Orhan Gazi devrinde kurulduktan sonra devletin büyümesine paralel olarak gelişimini sürdürüp, FatihSultan Mehmed zamanında klasik hâlini aldı. Osmanlı’nın ilk yıllarında, beylik yapısının bir gereği olarak kararlar "kurultay" benzeri meşveret (danışma) toplantılarıyla alınıyordu. Osman Gazi döneminde beylik ileri gelenleri, akıncı beyleri ve ulema ile yapılan bu görüşmeler, Divân’ın en ilkel formunu oluşturuyordu. Kurumsallaşma yolundaki ilk gerçek adım ise Orhan Gazi döneminde atıldı. Devletin sınırlarının genişlemesi ve Bursa’nın fethiyle birlikte, sadece askeri değil idari bir mekanizmaya da ihtiyaç duyuldu. Bu dönemde ilk vezirlik makamı kuruldu ve devlet işleri belirli bir düzen dahilinde görüşülmeye başlandı. Divân-ı Hümâyûn’un tam anlamıyla bir devlet organı kimliği kazanması I. Murad (Hüdavendigâr) dönemine rastlar. I. Murad, Rumeli’deki hızlı fetihlerle birlikte devletin büyüyen yükünü yönetmek için bürokrasiyi derinleştirdi. Kazaskerlik ve Defterdarlık gibi makamlar bu dönemde ihdas edilerek Divân’ın asli üyeleri haline getirildi. Böylece Divân, sadece bir danışma meclisi olmaktan çıkıp; yargı, maliye ve idarenin profesyonelce yönetildiği bir merkez halini aldı. Bu dönemde kurulan sistem, Osmanlı’nın merkeziyetçi yapısının temelini oluşturmuştur. Divân-ı Hümâyûn’un işleyişindeki en radikal değişim ise Fatih Sultan Mehmed ile yaşanmıştır. İstanbul’un fethinden sonra devletin mutlak hakimi olan Fatih, padişahın Divân toplantılarına başkanlık etme geleneğini sona erdirdi. Bu görevi Sadrazam’a (Vezir-i Azam) devrederek, kendisi toplantıları "Kasr-ı Adl" adı verilen bir kafes arkasından takip etmeye başladı. Bu hamle, hem padişahın kutsiyetini ve otoritesini korumuş hem de Divân üyelerinin daha özgürce tartışabilmesine olanak sağlamıştır. Bu tarihten itibaren Divân, Topkapı Sarayı'ndaki "Kubbealtı" denilen mekanda toplanarak imparatorluğun kaderini tayin eden en yüksek makam olmuştur.
2
dk.
29 Haziran 2021
I. Murad tahta çıktığında kardeşlerine nasıl davrandı?
I. Murad tahta çıktığında hayatta iki kardeşi vardı: Halil ve İbrahim. Bunlardan Halil, Orhan Gazi’nin eşlerinden Theodora’dan doğmuştu. Theodora, daha önce Bizans İmparatorluğu yapan Kantakuzenos’un kızı idi. Şehzâde Halil aynı zamanda Bizans İmparatoru Ioannes’in kızı ile nişanlıydı. Bursa sancak beyliği yapan şehzâdenin babası tarafından çok sevildiği ve Osmanlı tahtına aday olarak gösterildiği rivayetleri vardır. Hayattaki diğer şehzâde İbrahim de, I. Murad’dan daha büyük olabilir. I. Murad, Osmanlı hakimiyetinden çıkan Ankara’yı geri aldıktan sonra Eskişehir civarına yönelerek, bu bölgede olan kardeşlerini ortadan kaldırdı. Osmanlı tarihleri bu olay hakkında fazla bilgi vermez. Şehzâdelerin isyan ettiklerine dair ufak kayıtlar vardır. Bu iki şehzâdenin öldürülmesi ile birlikte hanedanda ilk kardeş kanı akıtılmış oluyordu.
1
dk.
29 Haziran 2021
I. Kosova Savaşı neden çıktı ve önemi nedir?
Çirmen Savaşı’ndan sonra Orta kol komutanı Kara Timurtaş Paşa, Vardar ovasından, Balkan dağlarının kuzey ve batı yönüne doğru fetihler yaptı. Samakov’dan başlayarak Manastır ve Pirlepe’yi almıştı. 1386’da Sırbistan’a girerek Niş’i fethetti. Akınlarını Bosna’ya kadar uzatması üzerine Sırp Prensleri ve diğer mahalli prensler harekete geçerek, 1388’de Morava kıyısındaki Ploçnik’te, Timurtaş Paşa’yı mağlup ettiler. Bu, Türkler’e karşı kazanılan ilk Hristiyan zaferiydi. Bu zaferden cesaret alan ve I. Murad’ın Anadolu’da olmasını fırsat bilen Bosna, Sırp ve Bulgar Kralları ittifak kurdular. Osmanlılar ise bu ittifakı küçültmek için faaliyete geçtiler. Arnavutluk’taki bazı prenslerin bu ittifakın içinde yer almamaları sağlandı. 1388 sonbaharında, Çandarlı Ali Paşa süratli bir baskınla Bulgar Kralı’nı saf dışı bırakarak Osmanlı ordusunun arkasını emniyet altına aldı. 15 Haziran 1389’da meydana gelen Kosova sahasındaki savaşta ise Osmanlılar, büyük bir zafer kazandılar. I. Kosova zaferi neticesinde Tuna Nehri’nin güneyindeki Balkan bölgesinde Osmanlılar’a karşı direnebilecek bir kuvvet kalmadı ve Kuzey Sırbistan yolu açıldı. Güneydoğu Avrupa’da bu dönemde ayaktaki tek güçlü devlet ise Macaristan’dı. Sırp Prensi Lazar da bu savaşta ölmüştü. Kosova savaşından sonra Balkanlar’da, Macarlar’dan başka Osmanlılar’a karşı koyabilecek bir güç kalmadı. Macar desteği olmadan Balkan devletlerinin Osmanlılar’a karşı bir faaliyete girme durumları yoktu. Fetret Devri’nde bile Sırplar ve diğer Balkan milletleri bu bölgelerdeki Osmanlı teşkilatlanmasının güçlü olması ve kendilerinin eski güçlerinde olmamaları yüzünden bağımsızlıklarını tam olarak tekrar kazanamadılar. Sırp prenslikleri ve diğer Balkan devletlerinin Osmanlı hakimiyeti altına girmeleri artık an meselesiydi. Ankara Savaşı’ndaki mağlubiyet bu süreyi biraz uzatmışsa da, XV. yüzyılın ortalarında Balkanlar’ın hemen hemen tamamı, Osmanlı toprağı hâline geldi.
1
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlı kuruluş devri hakkında bilgi veren hangi kaynaklar vardır?
Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesine çıktığı XIII. yüzyılın sonlarıyla, XIV. yüzyılın başlarına ait kaynak eserler son derece azdır. Bu tarihlerde eserlerini kaleme almış üç Bizans tarihçisi (Pachymeres, Nicephoras, Kanta-kousenos) ile üç Arap seyyahı ve coğrafyacısı (İbn Batuta, İbn Said, El- Umarî) vardır. Bunların da eserlerinde Osmanlı Beyliği hakkında verdikleri bilgiler son derece azdır. Osmanlı Beyliği’nin ilk yıllarında yazılmış bir Türk tarihi yoktur. XV. yüzyılın başlarında yazılan Yahşi Fakih Menakıbnâmesi ise bugün mevcut değildir. Yahşi Fakih, Orhan Gazi’nin İmamı İshak Fakih’in oğludur. Eserini yazarken babasının şahit olduğu ve duyduğu hadiseleri kullanmış olmalıdır. İlk devirlere ait önemli bilgiler veren bir tarih kaleme alan Aşıkpaşazâde, 1413’te Geyve’den geçerken hastalanmış ve Yahşi Fakih’in evinde misafir olmuştu. Burada Yahşi Fakih’in yazdığı kitabı görüp, okudu. Kendi tarihini yazarken de bu bilgileri kullandı. Bu menakıbnâme Osmanlı Beyliği’nin ilk yıllarına ait bilgi veren Anonim Tevârih-i Âl-i Osmânlara da kaynak olmuştur. Bugün elimizde mevcut en erken Osmanlı tarihi XV. yüzyılın başlarında yazılan Ahmedî’nin İskendernâmesî’dir. Yine bu dönemlerde yazılmaya başlanan Anonim Tevârih-i Âli Osmânlar vardır. Osmanlı tarihine ait teferruatlı bilgi veren asıl eserler XV. yüzyılın ikinci yarısında yazılan Aşıkpaşazâde, Neşrî ve Oruç tarihleridir. Özellikle Aşıkpaşazâde Tarihi, Yahşi Fakih Menakıbnâmesi’ni kullandığı için teferruatlı bilgi vermektedir. Ancak Osmanlı’nın kuruluş yıllarına ait bilgi veren bu eserleri güvenilmez bulanlar da vardır. Colin Imber, “Bu tarihlerdeki bilgilerin hemen hemen tamamının hayal ürünü, bu yüzden de Osmanlı tarihinin başlangıcının bir kara delik olduğunu belirtir. Bu deliği doldurmak için yapılan girişimlerin, yalnızca yaratılan masalların sayısını artıracağını” söyler. Feridun Emecen ise “Osmanlı tarihinin ilk dönemlerini çalışacaklar için tekrar tekrar bu kaynaklara başvurmaktan başka çare bulunmadığına dikkat çeker ve Osmanlı tarihiyle ilgili çalışmalarda ortaya atılacak yeni fikirleri, bile bile dipsiz kuyuyu doldurmaya çalışma gibi ümitsiz bir uğraş olarak görmekten ziyâde, kör kuyuyu atılan taşlarla doldurabilir beklentisi olarak mütalaa etmenin daha umut verici bir yaklaşım” olduğunu belirtir. Colin Imber’e göre Aşıkpaşazâde, Bursa bölgesindeki yer isimlerinden hareketle bir Osman Gazi efsanesi meydana getirdi. Osman Gazi’nin arkadaşları olarak anlatılan Köse Mihal, Turgut Alp, Konur Alp, Akça Koca, Kara Mürsel ve Hasan Alp’ın gerçekte var olmadıklarını, folk-etimolojinin ürünleri olduklarını belirtir. Imber’in bu teorisi Halil İnalcık, İrene Beldiceanu gibi tarihçiler tarafından şiddetle tenkit edilmiştir. Osmanlı arşiv kayıtlarından ve saha araştırmalarından bu tarihî şahsiyetlerin izleri tespit edilmiş ve Aşıkpaşazâde Tarihi’nde anlatılan olayların belli bir gerçeklik payı taşıdığı ortaya çıkarılmıştır.
2
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlı’nın mareşal padişahları kimlerdir?
İmparatorluğun ilk sekiz padişahı çok önemli mareşallerdir ve bu devleti kuranlar çok kısa bir sürede uluslararası bir kabul görmüşlerdir. Hiç şüphesiz ki halifeden menşur almak gibi âdetler dışında asıl önemlisi, Osmanlıların Doğuda ve Batı’da imparatorluk niteliğine sahip olmalarıdır. Türklerin mareşalleri var. Mesela padişahların hepsi mareşaldir. Orhan Gazi, savaş teknikleriyle Murat Hüdavendigar, Bayezid mareşaldir. Kendisi o kadar olmasa da Çelebi Mehmed’in adamları iyidir. Fakat taht kavgası yapağı Emir Süleyman için aynı şey söylenemez. II. Murad da Fatih de iyi askerlerdir. Osmanlı tarihinin ilk büyük askeri dehası hiç kuşkusuz II. Mehmed’dir. O, sadece bir fatih değil, aynı zamanda döneminin çok ötesinde bir askeri mühendistir. İstanbul’un fethi sırasında tasarladığı "Şahi" topları ve gemileri karadan yürütme stratejisi, onun mareşallik yeteneğinin en somut kanıtlarıdır. Fatih, hükümdarlığı boyunca bizzat 25 sefere katılmış; Balkanlar’dan Kırım’a, Anadolu’dan İtalya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada ordusunu bir orkestra şefi titizliğiyle yönetmiştir. Onun askeri mirası, Osmanlı ordusunun ateşli silahlar çağına dünya lideri olarak girmesini sağlamıştır. Sadece sekiz yıllık saltanatına sığdırdığı devasa fetihlerle Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tarihinin en başarılı saha komutanlarından biri kabul edilir. Çaldıran ve Ridaniye gibi büyük meydan muharebelerinde, lojistik açıdan imkansız görülen çöl geçişlerini ve coğrafi engelleri aşarak ordusunu zafere taşımıştır. Yavuz’un mareşallik yeteneği, özellikle ateşli silahlar ile süvari birliklerini savaş meydanında koordine etme becerisinde gizlidir. Mısır Seferi sırasında Sina Çölü’nü 13 günde geçmesi, askeri tarihçiler tarafından bugün bile bir lojistik mucizesi olarak derslerde okutulmaktadır. Batılıların "Muhteşem", Doğuluların ise "Kanuni" olarak andığı I. Süleyman, 46 yıllık saltanatının 10 yıldan fazlasını bizzat at sırtında, seferlerde geçirmiştir. Mohaç Meydan Muharebesi gibi tarihin en kısa süren (yaklaşık 2 saat) kesin sonuçlu zaferlerinden birine imza atması, onun taktiksel dehasının zirvesidir. Kanuni, sadece karada değil, Barbaros Hayreddin Paşa aracılığıyla denizlerde de bir askeri doktrin oluşturmuştur. Onun dönemi, Osmanlı askeri teşkilatının lojistik ve strateji açısından altın çağını yaşadığı, devletin bir "ordu-millet" yapısına büründüğü dönemdir.
2
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlı Beyliği hangi sebeplerden büyüyerek, bir imparatorluk hâline geldi?
Osmanlı Beyliği’nin, XIV. yüzyılın başlarında Anadolu’da mevcut olan beyliklerin içerisinde gerek toprak gerekse insan potansiyeli açısından en küçüklerinden birisi iken, onların arasından nasıl sıyrılıp büyük bir İmparatorluğa dönüştüğü devamlı tartışılan ve merak edilen konulardan birisi olmuştur. Osmanlı tarihçileri çeşitli teorilerle bu konuyu açıklamaya çalışmaktadırlar. XX. yüzyılın başlarında Herbert Adams Gibbons adlı bir tarihçi, Osmanlılar’ın Marmara bölgesinde bulunan Rumlar’la karışarak, yeni bir millet meydana getirdiklerini ve bu insan potansiyelinin de imparatorluğun doğuşuna sebep olduğunu ileri sürdü. Bu teori Fuad Köprülü, Paul Wittek, Friedrich Giese gibi tarihçilerden büyük tepki aldı ve reddedildi. Fuad Köprülü, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşu meselesinin, XIII. ve XIV. yüzyıllar Anadolu tarihi çerçevesinde ele alınması gerektiğini vurgular. Paul Wittek ise Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşunda en önemli faktörün gazâ fikri olduğunun üzerinde durur. Wittek’e göre gazâ kavramı Osmanlı Beyliği’nin yegâne varoluş sebebi, savaşçılar için de tek motivasyon kaynağıydı. Bu teoriye Colin Imber, Rudi Paul Lindner gibi tarihçiler çeşitli eleştiriler yönelttiler. Bu tarihçilere göre, Osmanlı Beyliği’nin ilk devirlerde gazâ ile uzaktan yakından ilgisi yoktu. Komşuları olan Rumlar’la dostane ilişkilerini, heterodoks unsurlara müsamahalarını ve sınırdaş oldukları Müslüman beyliklerle savaşmalarını buna delil olarak gösterirler. Feridun Emecen ve Cemal Kafadar’ın yaptığı araştırmalar ise Wittek’i eleştirenlerin fikirlerinin tersine gazâ fikrinin XIV. yüzyılda var olduğunu ortaya çıkardı. Gazâ kavramı, Wittek’in ileri sürdüğü ölçüde olmasa da Osmanlı Beyliği’nin fütuhat yoluyla büyümesinin en önemli faktörlerinden birisidir. Halil İnalcık, Osmanlı Beyliği’nin büyümesini açıklarken doğudan mütemadiyen devam eden Türkmen göçü ve gazâ fikrinin üzerinde durur. Moğol baskısı sonucu önce Kafkaslar’dan Doğu ve Orta Anadolu’ya, daha sonra da Orta Anadolu’dan batıya göç etmek zorunda kalan yüz binlerce Türkmen, Ege bölgesini ele geçirerek, burada gazi Türkmen beyliklerini kurmuşlardı. Türkmenler arasında, bu devirde mevcut olan gazâ ruhunu Batı Anadolu’daki Germiyan, Aydınoğlu, Menteşe, Karesi, Hamid ve Saruhan beylikleri ile Karadeniz bölgesindeki Çobanoğlu Beyliği yaşatıyorlardı. Bu beylikler hem gazâ adına Hristiyanlar’la savaştılar, hem de fethettikleri bölgelere doğudan gelmeye devam eden Türkmenler’i yerleştirdiler. XIII. yüzyılın sonlarında Sakarya bölgesinde gazânın temsilcisi olan Çobanoğulları, Bizans’la barış yaparak gazâyı bıraktı. Bundan sonra ise bölgede Bizans’a karşı akınların liderliğini daha önce Çobanoğulları’na tâbi olan Osman Gazi aldı ve şiddetli bir gazâ faaliyetine başladı. Osman Gazi’nin gazâyı son derece atılgan tavırla sürdürmesi, onu gazilerin gerçek önderi durumuna yükseltti. 1302’de Bizans’a karşı kazandığı Koyunhisar Savaşı, onun sınır boyunda bulunan Türkmenler arasındaki gazi şöhretini artırdı. Değişik bölgelerden gelen gaziler akın akın onun bayrağı altına koştular. Daha sonraki yıllarda Batı Anadolu’da meydana gelen gelişmeler de, Osmanlılar’ın lehine oldu. 1320’li yıllarda Batı Anadolu’da gazâyı sürdüren beyliklere karşı teşkil edilmiş Haçlı donanmasının baskısı sonucu, Karesi, Menteşe gibi beylikler Haçlılarla anlaşarak gazâ faaliyetlerini bıraktılar. Gazâ bayrağını taşıyan son beylik olan Aydınoğulları da, Umur Bey’in, Hristiyanlar’ın eline geçen İzmir’i geri almaya çalışırken şehid olması sonucu devre dışı kaldı. Böylece Osmanlılar, Hristiyanlar’a karşı sürdürülen gazâ faaliyetlerinde tek başına kaldılar. Osmanlılar’ın gittikçe genişleyen gazâ faaliyetleri, doğudan gelmeye devam eden Türkmen kitlelerini, onların bayrağı altına soktu. Bu savaşçı potansiyeli de, Osmanlı Beyliği’nin fütuhat yolu ile büyümesini sağladı.
2
dk.
29 Haziran 2021
Çirmen Savaşı’nın önemi nedir?
1360’lı yılların ortalarında, Osmanlı fetihleri ile iyice baskı altına alınan, Edirne’nin fethine girişildi. Şehir halkı hiçbir yerden yardım alamayınca şehri teslim etti. Edirne’nin fethi Osmanlılar’ın Avrupa’da kati şekilde yerleştiğini gösteren bir hadiseydi. Edirne’nin fethi, Anadolu Türk tarihi için olduğu kadar, Balkanlar ve Avrupa için de bir dönüm noktası oldu. Bunun ardından 1371’deki Çirmen zaferiyle, Edirne ve Batı Trakya emniyete alındı. Meriç Nehri tama men Osmanlı kontrolüne girdi. Osmanlılar’a karşı Balkanlar’da oluşturulmaya çalışılan direniş kırıldı ve Balkanlar’daki Macar nüfuzu azaldı. Ayrıca bu savaş sonunda Makedonya’daki Sırp prenslikleri, Bulgar Kralı ve Bizans İmparatoru, Osmanlı hakimiyetini tanıdılar. Çirmen Savaşı’ndan sonra Bulgarların elinden Trakya’nın Karadeniz kıyıları alındı. Böylece Bizans’ın Avrupa ile olan son karayolu irtibatı da kesilmişti. Daha sonra Orta Bulgaristan’a kadar ilerlendi ve 1385’te Sofya fethedildi. Batı Trakya ve Makedonya’nın bir kısmı alındı. Bu arada Kavala, Drama, Serez ve Selanik fethedildi. Arnavutluk içlerine kadar gidildi.
1
dk.
29 Haziran 2021
I. Murad nasıl öldü?
Kosova Savaşı’nda düşmanın bozguna uğrayıp kaçmasından sonra, büyük bir zafer kazanan I. Murad harp sahasını dolaşmaya başlamıştı. Zafer için Allah’a şükrediyordu. Bu sırada savaşta yaralanan Sırp despotunu damadı Miloş Obiliç (Kobiliç), Müslüman olacağını ve önemli bilgiler vereceğini söyleyerek hükümdarın yanına geldi. Bir hançer ile Murad Hüdavendigâr’a saldıran Miloş Obiliç, hükümdarı kalbinden yaralayarak attan düşürdü. Saldırgan, hükümdarın etrafındaki adamlar tarafından hemen öldürüldü. I. Murad’ın yaralandığı yerde bir çadır kurularak hükümdar tedavi altına alındı. Ancak yarası ağırdı. Hayatından ümit kesildiği için büyük oğlu Yıldırım Bâyezid çağrıldı ve hükümdar ilân edildi. 15 Haziran 1389 tarihinde, müttefik Haçlı ordusu ile Osmanlı ordusu Kosova Ovası’nda karşı karşıya geldi. Şiddetli çarpışmaların ardından Osmanlı ordusu büyük bir zafer kazandı ve Haçlı kuvvetleri dağılmaya başladı. Savaşın sona ermesiyle birlikte Sultan I. Murad, gelenek olduğu üzere savaş meydanını gezmeye ve yaralıların durumunu incelemeye başladı. İşte tam bu sırada, tarihin akışını değiştirecek o beklenmedik olay gerçekleşti. Osmanlı kroniklerinde (Aşıkpaşazade ve Neşri gibi) anlatılan genel kabul görmüş rivayete göre; yaralılar arasında bulunan Miloş Obiliç adındaki bir Sırp asilzadesi, Sultan’ın huzuruna çıkıp Müslüman olmak istediğini veya gizli bir bilgi vereceğini söyleyerek yaklaşmıştır. Muhafızların arasından süzülen Obiliç, sakladığı zehirli hançeri aniden çekerek Sultan I. Murad’ı ağır şekilde yaralamıştır. Suikastçı olay yerinde derhal öldürülse de Sultan Murad, aldığı derin yaranın etkisiyle kısa süre sonra şehadet mertebesine erişmiştir. Sultan I. Murad’ın şehit edilmesi üzerine iç organları, İslam geleneğine uygun olarak öldüğü yer olan Kosova Meydanı’na defnedilmiş ve üzerine bugün hâlâ ayakta olan Meşhed-i Hüdavendigâr türbesi inşa edilmiştir. Naaşı ise tahnit edilerek (ilaçlanarak) başkent Bursa’ya getirilmiş ve Çekirge semtindeki kendi yaptırdığı külliyeye defnedilmiştir. Bu durum, onu iki farklı ülkede türbesi olan nadir hükümdarlardan biri yapmıştır. Onun ölümü, yerine oğlu Yıldırım Bâyezid’in geçmesiyle Osmanlı Devleti’nde yeni ve daha agresif bir genişleme döneminin başlamasına neden olmuştur.
2
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlılar, Rumeli’ye nasıl yerleştiler?
Halil İnalcık, Osmanlı fetih metotlarını şu şekilde sistematize eder; Osmanlı yayılışı tamamen muhafazakâr bir karakter taşımaktaydı. Ani bir fetih ve yerleşme siyaseti yoktu. Fetihler sistematik bir şekilde çeşitli safhaları izleyerek yürütüldü. İlk safhası bir alışma ya da alıştırma zamanı olarak gerçekleşirdi. Gazilerin daimi baskısı altındaki komşu senyörler veya devletler bu baskıdan kurtulmak için sultanın tabiliğini ve haraç ödemeyi kabul ediyorlardı. Haraç miktarı ne kadar küçük olursa olsun bir kere bu sistem yerleşti mi Osmanlılar ülke halkını İslâm hukukuna göre kendi tebaası sayıyordu. Tâbiiyet şartlarının herhangi bir şekilde ihlali hâlinde, o ülke darülharb durumuna düşüyor ve buraya gazilerin aralıksız akınları tekrar başlıyordu. Tabiiyet bağlarının sıklaştırılması ve nihayet yerli hanedanın bertaraf edilerek, o ülkenin doğrudan doğruya bir Osmanlı sancağı hâline getirilmesi siyasî şartlara ve fırsatlara göre bir zaman alıyordu. Osmanlı fütuhatı bu tedrici fetih politikasını XVI. yüzyıla kadar sürdürmüş; Tuna’nın kuzeyindeki memleketlerin Macaristan hariç, doğrudan doğruya ilhakı için hiçbir zaman şartlar tamamıyla uygun görülmemişti. Macaristan’da da başlangıçta bu sistem uygulanmış, fakat Habsburglar karşısında müdafaa ihtiyaçları, buranın birkaç beylerbeyilik hâline getirilmesi neticesini vermiştir. Yerli hanedanın tasfiyesiyle fetih metodunun ikinci basamağı başlardı. Eski devlete ait unsurlar kısmen muhafaza edilir ve bu bölgeler tımar sistemine sokulurdu. Tımar sisteminin kuruluşu bütün yerleşik halkın ve gelir getiren mülkiyet ünitelerinin defterlere kaydedilmesini gerektirirdi. Yapılan bir tahrirle (vergi nüfusu yazımı) bu bölgeler Osmanlı nizamına intibak ettirilirdi. Hiçbir zaman eski nizamın birden ilgası ve Osmanlı kanunlarının hemen uygulanması söz konusu değildi. Mukavemetin uzun müddet devam ettiği yerlere kalabalık Türk grupları yerleştirilerek, nüfusun etnik yapısı değiştirilirdi. Balkanlar’da Osmanlılar’a mukavemet etmeyen, ya da az mukavemet eden yerlerde Türk unsurların yüzdesi daha azdır. Bu işlemin tersi olarak da Rumeli’den Anadolu’ya Hristiyan zümreler sürülerek, o bölgenin daha rahat Türkleşmesi sağlanmıştır.
2
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlılar, ilk defa ne zaman Rumeli’ye geçtiler?
Osmanlılar’ın, ilk defa 1353’te Rumeli’ye geçtiği hemen hemen her kitapta yer alan bir husustur. Ancak 1353’ten önce Osmanlı askerleri, defalarca Rumeli’ye geçmiş ve burada faaliyet göstermişlerdir. Anadolu Türkleri, Rumeli’ye ilk defa 1261’de Türkiye Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keykavus’la beraber geçerek, Dobruca’ya yerleşmişlerdi. 1308’de Halil isimli bir Türk’ün 800 süvari ve 2000 piyade ile Rumeli’ye geçerek, burada Katalanlarla işbirliği yaptığını görüyoruz. 2 yıl burada kalan Türkler, Anadolu’ya geri dönerken Bizans-Ceneviz işbirliği sonucu yok edildiler. Osmanlılar, Rumeli’ye ilk defa 1322’de, Bizans’taki iç savaş sırasında geç tiler. 8000 kişilik bir Osmanlı kuvveti, ihtiyar Andronikos’un ordusunda yer alıyordu. Bundan sonra 1329’daki Pelekanon (Eskihisar) Savaşı’nın ardından Orhan Bey’in gönderdiği kuvvetler Meriç’in denize döküldüğü yerin batısına çıktılarsa da, başarılı olamadılar. 1331’de 15 bin kişilik bir Osmanlı kuvvetinin Trakya’ya çıktığını görüyoruz. 1334’te Türk askerleri yine Trakya’da faaliyet gösteriyorlardı. Osmanlılar, bu örneklerde görüldüğü gibi 1353’ten önce defalarca ve büyük miktarda kuvvetlerle Rumeli’ye geçmişlerdir.
1
dk.
29 Haziran 2021
Anadolu beylikleri Osmanlı hakimiyeti altına nasıl alındı?
Osmanlılar’ın Rumeli’deki fetihler sonucu zenginleşmeleri, durgun bir ekonomik yapıya sahip Anadolu’daki diğer beyliklerin ahalilerini ve askerî zümrelerini etkilemiş ve onları Osmanlı İmparatorluğu’na yönlendirmişti. Osmanlılar’ın Hristiyanlar’a karşı Rumeli’de yürüttüğü, kutsal savaş yani gazâ siyaseti onlara büyük bir ün ve itibar kazandırmıştı. Osmanlı Beyliği gazi yönünü Anadolu beylikleri arasında çok iyi propaganda yaparak, kendilerine saygınlık ve diğer beylikler karşısında üstünlük kazandı. İlhanlılar’ın zayıflaması ve Germiyan Beyliği’nin de Batı Anadolu’daki Türk men beylikleri üzerindeki denetimini kaybetmesinden sonra Karaman Beyliği bu bölgeler üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışıyordu. Ancak Osmanlılar’ın gazâ siyaseti o kadar tesirliydi ki Selçuklular’ın mirasçılığına soyunan ve Anadolu’daki Türkmen beyliklerinin en büyüğü olan Karamanoğulları, bunun karşısında duramamışlardı. Karamanoğulları’nın bu bölgelerdeki ahali ve askerlerin üzerindeki Osmanlılar’ın nüfuzunu kırmak için kendilerinin daha büyük gaziler olduklarını ispatlamaları gerekiyordu. 1367’de Karaman Beyliği’nin önderliğinde Türkmen beylikleri, Latin hakimiyetindeki Gorigos Kalesi’ne bir sefer düzenlediler. Bu sefer, Anadolu beyliklerinin bir nevi güç gösterisi idi. Osmanlılar’a karşı kendilerinin de büyük gaziler olduklarını ispat etmeye çalışıyorlardı. Memluk Devleti tarafından da desteklenen bu sefer istenen neticeyi vermedi ve başarısızlıkla sona erdi. Bu başarısızlık Karamanlılar’ın nüfuzunu sarstı ve Osmanlılar’ı daha fazla ön plana çıkardı. 1387’de Frenk Yazısı savaşında Karamanlılar’ın, Osmanlı İmparatorluğu karşısında mağlup olmaları, Batı Anadolu’daki Türkmen beylikleri üzerinde izledikleri siyasetin sonunu getirdi. Bu savaşın ardından Batı Anadolu beylikleri, Karamanoğulları ve Kuzey Anadolu’daki Candaroğulları, Osmanlı hakimiyetini kabul ettiler. Karaman Beyliği’nin taarruzundan çekinen Germiyan Beyi Süleyman Bey kızı Devlet Hatun’u I. Murad’ın büyük oğlu Yıldırım Bâyezid’le evlendirerek Osmanlı himayesini kazanmayı düşünüyordu. Teklifi I. Murad da olumlu karşılayınca evlilik gerçekleşti. Ancak Osmanlılar, Kütahya, Simav, Eğrigöz (Emet) ve Tavşanlı’yı çeyiz olarak aldılar. Muhtemelen bu şehirlerin terki gönüllü olmamış, Osmanlılar’ın siyasî baskısı sonucu gerçekleşmişti. Fakat iki beylik arasında kalan Germiyanlılar’ın yaşam sürelerini uzatmak için başka çareleri de yoktu. Gorigos seferinden sonra Karaman Beyliği’nin etkisinden kurtulmak isteyen Hamidoğulları Osmanlılar’a yaklaşmıştı. Bu durumdan istifade eden I. Murad, Hamidoğlu Beyi Kemaleddin Hüseyin Bey’e, Karamanoğulları’nın saldırıları karşısında yardım etmek için Karaman sınırındaki bazı kalelerini Osmanlılar’a satmasını teklif etti. Daha sonra I. Murad oğlu Bâyezid’in evliliği ile elde edilen Germiyan topraklarını görmek için Kütahya tarafına hareket ettiğinde telaşla nan Hamid Beyi, bir elçi göndererek istenilen yerleri satmaya razı olduğunu belirtti. 1381 veya 1382’de yapılan satış antlaşmasına göre Hamidoğulları 80 bin altın karşılığında Akşehir, Beyşehir, Seydişehir, Yalvaç ve Karaağaç’ı Osmanlılar’a verdiler. Aslında bu durum iki beyliğin arasında kalan ve direnme güçleri bulunmayan Hamidoğulları’nın gördükleri baskı sonucu topraklarını Osmanlılar’a terketmelerinden başka bir şey değildi. Osmanlılar bu fetihlerini meşrulaştırmak için bu bölgeleri para ile aldıkları propagandasını yaptılar. Fakat bu topraklarda gözü olan Karamanlılar ile Osmanlılar’ın arası açıldı. İki beylik bu şehirler yüzünden defalarca savaştı. I. Murad daha sonra 1387’deki Karaman seferi sırasında, Hamidoğullarının merkezi Eğirdir’i de aldı.
2
dk.
bottom of page
















.png)