top of page
Çağhan Sarı
26 Mart 2026
Atatürk Hangi Hastalıklarla Mücadele Etti?
Atatürk’ün vefatına giden süreçte neler yaşandı? Tarihçi Çağhan Sarı, Mustafa Kemal’in bilinmeyen hastalıklarını ve sağlık raporlarının perde arkasını anlatıyor. Cumhuriyet tarihimizin en hüzünlü ve en çok tartışılan dönemine ışık tutuyoruz. Bu videoda: Atatürk'ün geçirdiği gizli rahatsızlıklar. Hastalığının seyrini değiştiren kritik anlar. Tarihsel belgelerle gerçekler.
1
dk.
13 Şubat 2026
İslamiyet Öncesi Türklerde Evlilik Geleneği
Tarihin en eski kavimlerinden olan Türklerde aileye verilen değer, Türk toplumunun güç kaynağı olmuştur. Türk toplumunda oguş adı verilen çekirdek aile ile tabir edilen anne baba ve çocuklardan oluşan aile tarih boyunca yer almıştır.[1] Dağınık, hayvancılık eksenindeki yaşam onların kümeler halinde bir arada yaşamalarına engeldi. Küçük aile nizamında yaşadıkları için daha hür bireyler olarak teşkil oluyorlardı.[2] Eski Türk ailesine yönelik bilgileri arkeolojik kazılarda elde edilen buluntular, anıtlar, tabletler ve mezarlardır. Devrin ilerlemesi ile de seyahatnameler, kararnameler bilgi kaynakları arasına girmektedir. Çok Eşlilik ve Tek Eşlilik Tartışmaları Türklerdeki evlilik geleneğini ana hatları ile ortaya koymaya çalıştığımızda evvela değinmemiz gereken nokta tek eşlilik ve çok eşlilik tartışmalarıdır. Eski Türklerde çok eşliliğin olduğuna dair kesin bir kanıt bulunmamıştır.[3] Aksine evliliklerin akrabalar içerisinden tercih edilmemesi ve dolaylı olarak geniş ailenin yerine çekirdek ailenin kurulması, araştırmacıların eski Türk dilinde çok eşliliği ifade eden bir sözcükle karşılaşmamaları, Dede Korkut hikayeleri ile diğer Oğuz destanlarında kahramanlar tek eşli olmaları, tek eşlilik tezine kanıt olarak ileri sürülebilir.[4] İkinci eş durumuna ise İl yani devletin hükümdarı olan Hakan’ın yaptığı siyasi nitelikli evlilikler örnek gösterilebilir. Ayrıca çocuk sahibi olunamaması durumunda ilk eşin rızası gözetilerek ikinci bir kadınla evlilik söz konudur. Bu gibi hallerde kesinlikle ilk eşin saygınlığının korunduğunu söyleyebiliriz. Çok eşliliğin yaygın olarak görüldüğünü iddia eden araştırmacılar neden olarak kadın sayısın erkek sayısından fazla olmasını vurgulamaktır. Kadınların korunmasız ve güvencesiz kalmalarını engellemek amacıyla ölen eşinin yakınlarıyla evlendirilmesi çok eşliliğe yol açmaktadır. Ölen eşin kardeşi ile evlendirilme[5] bir gelenek halini almıştır. Orta Asya’daki Türk hakanlarının Çinli prenseslerle yaptıkları siyasi evlilikler neticesinde aldıkları ikinci eşlerinin adı ‘kunçay’ oluyordu.[6] Ancak bu evliliklerde bile söz sahibi hakanın birinci eşi hatundur. Çinli prensesler dışındaki ikinci eşlere de kuma denilmekteydi. Kumaların dünyaya getirdikleri çocuklar taht varisi olamıyorlardı. Babalarının servetlerinden pay alamıyorlardı. Kunçayların çocukları içinde bu geçerliydi. Onlar kumadan üstte, hatundan aşağıda idiler. Kumaların çocukları bile kendi annelerine teyze demekte idiler, anne sadece birinci kadın için kullanılmakta olduğu bilinmektedir. Doğu Türkistan Türkleri ile Kırgızlarda olan çok eşlilik ise coğrafyadaki komşu olan Arap ve Acemlerden farklı olarak kendine özgü bir durumdu. Burada birinci eşin rızası alınıyordu ve diğer eşler ilk eşin yaşadığı şehrin dışında başka bir evde hayatlarını sürdürüyorlardı.[7] Türkistan’daki mollalar ancak bu şartlara göre ikinci eşlerle izdivaç yapılabilmesine müsaade ediyordu. Çok eşlilik iddiasının dayandırıldığı hikâyeler de bulunmaktadır. Tukyu menkıbesinde, Hükümdar Tukyu’nun on kadar zevcesinin bulunduğu yazmaktadır.[8] Henüz Müslüman olmamış Hazar Türkleri hakanlarının saraylarında hareme benzer bir yapının olması da ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur. Türk Boylarındaki Farklılıklar Eski Türklerde evliliklerin yapılarına baktığımızda dışarıdan evlenmenin (exogamy) yaygın olduğunu görmekteyiz.[9] Hunlarda dışarıdan evlenme mevcutken Yakutlarda dışarıdan evlenmenin esnetilmesiyle birlikte anaerkil yapının olması, Türk boyları ve devletleri arasında evlilik teamülleri açısından farklılıkların olabilecekleri hakkında ipucu vermektedir. Büyük Hun İmparatorluğuyla dışarıdan evlenmeye dayalı aileye benzerlik gösteren Göktürkler patrilokal bir yapı kurmuşlar ve çokeşliliğin bulunduğunu düşündürten izler bırakmışlardır. [10]Dışarıdan evlilik hakkında çalışmalarında değinen Abdülkadir İnan’a göre, dışarıdan evlilik, iki boyun birbirine kız alıp vermesi şeklinde vuku bulmaktadır. [11] Boy içerisinde evlilik yasaktı ve kız kaçırmalar görülebiliyordu. Hunlar da dışarıdan evliliğin haricinde amca kızları ile de evlendikleri destanlardan anlaşılmaktadır. Kutluk kadınlarının ömürleri boyunca bir defa evlendirilmeleri ile Göktürk ve Uygularda yüksek sınıftan olan bir kadının halktan biriyle evlenemeyeceği kuralının bulunması değindiğimiz farklılıkların delilleridir.[12] Kutluk kadınlarında eşleri ölse dahi bir daha evlenmelerine izin verilmiyordu. Kutluklarda boşanmanın iki taraf için de yasaktır ve hükümdarın bile tek eşi vardı. Türklerde evlilik yaşının bir kayda tutulduğu hakkında malumat olmamakla beraber evlenecek yaşa gelen gencin bir yiğitlik göstermesi gerekirdi. Ergen çağına ulaşıp yiğitlik göstererek il meclisinden yeni bir ad alırdı. İldaş ve erkek kıymetinin kazanılması olarak belirtilen husus, vatandaşlık hakkına sahip olmak anlamına gelmektedir. Evlenecek delikanlı anne ve babasının vefatını beklemeden aile mallarından kendi payını yuvasını kurmak için alırken kız da yumuş adı verilen çeyizini getirir.[13] Yeni çiftin evi ve malları böylece ortak derlenir. Evlenme, eb kelimesinden yani ev kelimesinden türetilmiştir. Uygurlarda evlenmeye kavuşma, Yakutlarda evlenmeye sönmez ateş yakma deyimleri kullanılmaktadır. Evlenmenin kelime olarak anlamı olan bark sahibi olmakta eski Türklerde iç güveysi durumuna fazla rastlanılmamasından kaynaklanmaktadır. Bark, Orhun anıtlarında mabet anlamına gelir.[14] Bu manada evlilik Türklerde kişilerin kutsal bir güvenceye kavuşması olarak ta yorumlanabilir. Türklerde aile içerisindeki oğulların her biri evlenmeleri ile birlikte yeni bir ev meydana getirirdi. Yeni evlenen gençlerin çadırına ak ev – ak çadır denilmekte idi. Yalnızca ailenin en küçük oğlu baba ocağının devamından mesuldü. O evlendiğinde dahi baba evinde kalırdı. [15] Başlık ve Nişan Adetleri Eski Türklerde evlilik öncesi başlık parasının olup olmadığı hakkında yapılan çalışmalar bu uygulamanın varlığını ortaya çıkarmıştır. Eski Türklerde başlık parasına kalın denilmektedir.[16] Kalın kelimesine de ilk defa Suci kitabesinde rastlanılmıştır.[17] Nişanlanma kurumuna verilen önem neticesinde kalın uygulaması da vazgeçilmez bir öğe olmaktadır. Kalın dört ayrı kısımdan oluşmaktaydı ve her biri ayrı bir amaca yönelikti. Birinci kısmın adı Kara Maldır. Kızın babasına verilir. Baba bunu sadece kızın çeyizi için kullanır. İkinci kısmın adı Yelü’dür. Nişanlı erkeğin, nişanlısını ilk kez ziyaret ettiğinde ona yüzgörümlüğü niteliğinde verdiği hediyedir. Üçüncü kısım Tüy-Mal’dır. Düğün giderlerinin karşılanması için verilen maldır. Genellikle bu at olur. Miktarı da 20 ile 60 arasında değişir. Dördüncü ve son kısım ise Süt Hakkı’dır. Nişanlı erkeğin kız anasına verdiği hediyedir.[18] Gelinin de damada bir miktar mal ve eşya getirmesi geleneği vardır. Buna ‘Koşantı’ adı verilirdi. Bunun en önemli nedeni ise kızın Türk evliliğinde satın alınan bir şeymiş gibi nitelenmesinin önüne geçilmek istenmesidir. Bazen kızın koşantısının erkeğin kalınından daha yüksek miktarlara çıktığı da görülmektedir. Kalındaki düşünülen maksat hakkında birbirine yakın görüşler bulunmaktadır. Batılı araştırmacılar kalının bir tür babaya anneye verilen yetiştirme bedeli, (süt hakkı) olarak nitelendirmektedir. Bahaeddin Ögel gibi araştırmacılar ise kalının bir güvenlik sigortası olduğunu meydana gelecek ayrılmaların önüne geçmek, önüne geçilemiyorsa da mağduriyeti en aza indirmenin amaçlandığını savunmaktadırlar. Başlık meselesinde Uygurlarda mal ve evin kurumu ortak iken dört aşamalı kalının daha yaygın olduğunu görüyoruz. Evlenmenin başlangıcı olarak kabul gören nişandır. Beşik kertmesi nişanlanma deyiminden gelmektedir. Kert veya Kirt kökü inanış veya sadakat kavramlarını bildiren kerti, kirtü kelimeleri ile birdir.[19] Söz kesme de evliliğin bir aşamasıdır. Geleneklerine bağlı olan Türkler söz kesme merasimini at üzerinde yapmaktaydılar. İki tarafın aileleri at üzerinde görüşme yerine geliyordu. Kız bir rızalık sembolü göstererek isteğini belirtebiliyordu. Bu genellikle mendildi. Bu durum aile içerisinde babanın sonsuz bir velayet hakkı olmadığını göstermesi açısından önemlidir. Ataerkil aile ile Babaerkil ailede daha önce kastedilen ayrım işte bu noktadadır. Evlilik kararlarında kızın söz hakkı ve razı olması gerekmektedir. Oğuzlar ve Karluklar için bu söz konusudur.[20] Tabi bu durumun geçerli olmadığı Türk boyları da vardır. Yakutlarda kız babasının razı göstermesi durumunda nişan olurdu. Dede Korkut hikâyelerinde söz kesiminde erkeğin kıza kendi yüzüğünü çıkarıp verdiğini, kızında düğünde giymesi için erkeğe kendi diktiği kırmızı kumaştan bir kaftan verirdi. Söz ve nişandan geri dönüş vardı. Bazı hallerde bunun bozulması mümkündü. Kalından sonra dahi nişanın bozulabildiğini görebiliyoruz. Nişanın atılması sonucunda hediyelerin iadelerine dair bir prosedür uygulanmaktaydı. Evliliklerde görülen bir kaide nişan için de bulunmaktaydı. Eğer erkek nişanlı iken ölürse kız ailesinin rızası dâhilinde erkeğin kardeşi ile kız nişana devam edebilirdi. Aynı durum kızın ölümü durumunda da söz konusu olurdu ve baldız/kalın denilen bir hediye merasimi daha ilaveten olurdu. Şayet kızın kısır çıkması durumunda da kızın kardeşlerinden biri kalınsız olarak verilirdi. [21] Ölen gencinin kardeşinin bulunmaması üzerine hediyeler iade edilirdi. Nişanlı erkek düğünden önce ortadan kaybolup uzunca bir süre haber alınamazsa kız, kalını iade etmeden başka biri ile evlenebilirdi.[22] Kalındaki dört kısmın devamını, İslamiyet’in kabulünden sonraki Türk devletlerinde de görüyoruz. Uygurlarda Evlilik Uygurlarda çocuk evlenme çağına geldiğinde anne ve babasına talip olunmasını istediği kız varsa onun ismini bildirir. Anne ve babanın uygun görmesinden sonra kız tarafına bir temsilci gönderilir. Saye Kılgan denilen bu kişi kız tarafının da onayını getirmesinden sonra oğlan evi kız evine isteme için gider. Elbiselik kumaş, yüzük gibi hediyelerin yanında birhon tokaç denilen özel yapılan 12 ekmeği yanlarında kız evine götürülür. Kızın anne ve babası olumlu bir yanıt verecek ise ekmekten yerler. Sonra oğlan ailesinin ayrılması ile kızın akrabaları kız evine çaya gelerek görüş bildirirler. Kızın verilmesi bu ziyaretten sonra resmen duyurulur. Damat adayı kız evine ikinci defa gelerek alınacak eşyaların tespitinde bulunur. Hazırlıkların başlaması ile birlikte ahali düğüne davet edilir. Buna ‘Bargak’ denilir. Düğün kız evinde yapılır. Düğün bitmeden damat evine çekilir, düğünden sonra da hanımlar alayı gelini damadın yanına getirirler. Nişan adedi Uygurlarda bulunmamaktadır. Evlilikten sonra iki tarafın akrabalarının tanışıp kaynaşması için ‘Çıtlaku’ denilen bir yemek düzenlenirdi.[23] Uygurların farklılıklarının temelinde dini inanıştaki değişim olduğu üzerinde görüşler bulunmaktadır. Evlilik Töreni Evlilik merasimleri Türk boyları arasında farklılıklar göstermesine rağmen ortak paye dini törendi. Bir din adamı eşliğinde yapılan evlilik merasimi bazen kız evinde olurdu, bazen yaşanılan zümrenin meydanında kurulan beyaz bir çadırda gerçekleşirdi. Evlenme merasimine ‘gelin toyu’, ‘ulu düğün’ veya ‘ağır düğün’ denilirdi. [24]Düğüne misafir çağırma işine ‘okuma’ denirdi. Merasimde bayrak taşınır, düğün yemeği verilir, toy ateşi yakılır, yarışlar, güreşler gibi şenlikler düzenlenir ve eğlenceler yapılırdı. Gelin kızın yüzü daima kapalı olurdu. Damada ‘küdegü’ denilmekteydi. Türklerde eşlerin birbirlerine hitapları sevgi sözcüklerinden oluşmaktadır. Kadının eşine efendim manasına gelen ‘apışgayım’ erkeğinde kadına karıcığım anlamına gelen ‘apakayım’ diye hitap ettiği bilinmektedir.[25] Türk mitolojisine dikkatle bakıldığında tanrı ile tanrıça evliliğine rastlanılmamaktadır.[26]Kutsal evliliğin (Hierogamy’nin) yer almaması yarı tanrı (yarı tanrıça) figürlerinde bulunmamasını açıklamaktadır. Toplum içerisinde kadın ve erkeğin görüşmeleri doğaldı ve sosyal hayat içerisinde çağdaşı olan kavimler gibi direk sınırlandırıcı kayıtlar bulunmuyordu. Buna rağmen Türklerde veled-i zina yoktu.[27] Hem terim olarak karşılaşılmadığı gibi hem de ırza geçilme vakalarında sergilenen katı tutum bunda etkiliydi Türklerde zina en büyük suçlardan biriydi.[28] Irza geçme durumunda suçu işleyen mağdurun ailesine ve kendisine tazminat ödüyor onunla rıza dâhilinde evlendiriliyordu. Eğer evli bir kadına tecavüz edilmişse suçlu bacaklarından ikiye ayrılıyordu.[29]Lakin suçluyu cezalandırma hakkı fertlerin değil devletindi. Bu devlet için asayiş sorumluğunu da beraberinde getiriyordu. Ölüm cezalarının uygulanışında Karluk Türkleri suçluyu yakmayı, Göktürkler atlara bağlayarak vücudu ayırmayı sistemleştirmişlerdi. Uygurlarda ise ölüm cezası bulunmuyordu. Üç yüz değnek ile maddi bir ceza veriliyordu. Evlilik dışı ilişkinin de önünü almak için bir takım alınan tedbirler vardır. Bekârlık ayıp sayılıyordu. Evlenmek için yeterli malı olmayan gençler için dayanışma yoluna gidiliyor ve gençlerin evlenmeleri sağlanıyordu. Nitekim kırk haneli bir yerleşkede senede dört evliliğin gerçekleşmesi bekleniyordu. Bu rakama varılmıyorsa oradaki yönetici devlete sorumlu tutuluyordu. [30] Yoksul gençler için toplu nikâhların tertibi o dönemlerden günümüze uzanmıştır. Boşanma ve Dul Kalma Boşanma evliliğin yasal olarak sonlandırılmasıdır. Evlilikle tarihi eştir. Babil hükümdarı Hammurabi’nin koyduğu kanunlar çerçevesinde evlilik sözleşmesine boşanma hakkı konulabiliyordu. Hıristiyanlıktan önce Roma’da da boşanma hakkının toplum gelenekleri ve yasalarla sınırlandırılmış olsa da bulunduğunu görmekteyiz. Ancak Hıristiyanlığın kabulünden sonra Roma’da kilise, boşanma sistemine müdahale etmiştir ve yasaklamıştır. Eski Çin’de erkek karısının, erkek çocuk dünyaya getiremediğinde, hırsızlık veya zina yaptığında sorgusuz olarak boşayabilirdi. [31] Eski Türk ailesinde boşanma törelere göre hoş karşılanmazdı. Eşler arasında sadakat evliliğin olmazsa olmazı konumundaydı ve ihlali suçtu. Bir ölçüde Türk adetlerinin de kanunlaşmada katkısı olduğu Cengiz yasalarında, sadakatsizlikten ötürü boşanmanın cezası erkeğin idamıydı. [32]Böyle bir cezanın yasada bulunduğu göz önüne alınırsa erkeğin, kadın karşısındaki sorumluluğu hakkında fikir sahibi olunabilir. Cengiz yasalarının haricinde aynı suça aynı cezanın verildiği bir başka kanunda Kazak Hanı Tevke’nin koyduğu kanunlarda yer almaktadır.[33] Eski Türk hukukunda boşanma genelde kocanın yetkisindedir. Kadın, kocasının kendisine kötü davrandığını, başka bir kadın ile gayr-i meşru ilişki olması veya iktidarsız olması gibi durumlarda boşanmayı kendi talep edebilirdi. Evlilik öncesi verilen kalının yanmaması için aile fertlerinin de boşanmaya sıcak bakmadığı malumdur. Boşanmaya eğer kadının bir kusuru veya kabahati sebep olmuşsa aldığı kalını iade ederdi. Boşanma kocanın kusurundan ötürü meydana geldiyse koca da kalını geri alamadığı gibi kendisine verilen çeyizi de kadına bırakırdı. Bu uygulama olduğu gibi Cengiz yasalarında da yer almaktadır. Türk kültürüne ait destanlarda, anıtlarda, Dede Korkut Hikâyeleri’nde boşanmaya değinilmediği dikkati çekmektedir. Kutadgu Bilig’de gözü yaşlı, kederli, kimsesiz manasına gelecek şekilde kullanılan dul – kadın kavramı üzerine Kaşgarlı Mahmut’un eserinde de ‘tul’ kelimesini kullanmıştır. Kaşgarlı boşanmayı ‘baş yolmak’ ifadesi ile aktarmıştır. [34] Boşanmanın toplumda hoş karşılanmaması, iktisaden yüklediği zorlukları vb. nedenlerle sık olmadığı anlaşılmaktadır. Kadınların dul kalmasının nedeni, boşanmadan ziyade eşlerinin ölmeleridir. Ancak uzun süre dul kalmalarına da müsaade edilmezdi. Daha önce belirttiğimiz gibi levirat uygulamasının yanında kadının diğer yollarla da evlendirilmesi için toplumsal bir dayanışma oluşurdu. Dulun eğer küçük çocukları varsa vasiyi anneleri idi. Eğer ergen oğlu varsa annesinin evlenmesi hususunda mes’uldü ve evin idaresinde ölen babasının sorumluğunu üstlenirdi. İslamiyete Geçiş Sürecinde Türk Evliliği Türkler, İslamiyete geçtikten sonra evlenme sistemindeki eski geleneklerinin birçoğunu devam ettirmişlerdir. Hukuk ve birçok alanda Türklerin hayatlarındaki kuralların ve esasların İslamiyet’in getirdiği yeniliklere intibakının çabuk bir şekilde hızlı olması buna olanak sağlamıştır. Esaslı bir değişiklik olmamakla beraber İslam fıkıhçıları da Türkler deki evlilik adetleri ile ilgilenmişlerdir.[35] İslam Dini girdiği her toplum hayatında önemli değişiklikler meydana getirmekle beraber, bütünüyle o toplum hayatını değiştirmeye zorlamamıştır. Çünkü eski olan her şeyin yıkılmasından ziyade İslam esaslarına uygun olmayan uygulamaların kaldırılması gayesi güdülmüştür.[36] İslamiyete geçiş sürecindeki sosyal hayat ile ilgili en önemli kaynaklar yine destanlar ve o dönemden günümüze uzanan yapıtlardır. Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat-it Türk eseri, Selçuklular dönemindeki evlilik hakkında önemli bilgiler içermektedir. Kız isteme adedi İslamiyet öncesi ile aynı olmakla beraber kalına artık başlık denilmekteydi. İslamiyet’te yer alan mehr uygulamasına da geçildiğini görüyoruz. Evlenme işinde çok defa “Arkuçı” ya da “Savcı” adı verilen aracılar gerekliydi. Bugün “Elbir” denen bu aracılar dünürler arasında gidip geliyorlardı. Akrabalık kurmak isteyen iki taraf, bu aracı eliyle birbirinden karşılıklı kız istiyordu. Evlenme kararı ‘Aldım’ ve ‘Verdim’ kelimeleri ile ifade ediliyordu.[37] Nikâh için böylece aileler söz vermiş oluyorlardı. Başlık Selçuklularda baba için bir at, anne için elbise, erkek kardeş için kılıç, çeşitli hediyeler, para vs şeklinde idi. Evlenecek kızın çeyizinin hazırlanması da sadece kızın anası ve babasına değil tüm akrabalarına düşen bir görevdi.[38]Evliliğin düğün yapılarak duyurulması gerekiyordu. Saçı adı verilen para düğünde saçılıyordu. Hükümdarın düğünlerinde büyük sofralar kuruluyordu. Yemekler han-ı yağma olarak yapılıyordu. Damadın yardımcıları düğünde bulunuyor ve bunlara sağdıç deniliyordu. [39]Sağdıç ismi Göktürklerden bu yana değişmeden günümüze ulaşmıştır. Nikâh, aynı zamanda devlet görevlisi olan kadılar tarafından kıyılmaktaydı.[40] Devletin nikâhı kayıt altında tutması ve evliliği denetlemesi Memluklarda da görülmekteydi. Nikâh akdi ve nikâha ilişkin işlemlerin belgelendirilmesi için günümüzdeki notere denk sayılabilir görevliler yer alırdı. [41] İslamiyet’i benimsedikten sonra, İslam’ın kurallarına bağlı yaşayan Türkler aile hayatlarını da buna göre tanzim etmişlerdir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşa kadar geçen süreçte dinin esaslarına uyulmuş ve diğer Müslüman Türk devletlerinde de evliliklerin kayıtlara işlenmesine dikkat edilmiştir. Bu dönemde diğer Müslüman devletler ile gerek evlilik merasimi yönünden, gerek sosyal hayattaki ailenin işlevi yönünden belirgin farklar olmamıştır. Dipnotlar [1]Türk tarihi hakkındaki ilk yazılı kaynak Orhun Anıtlarından ve sonraki destanlardan edinilen bilgiye göre çekirdek aile en yaygın aile modelidir. [2] İbrahim Kafesoğlu, ‘Türk Milli Kültürü’, Ötüken Neşriyat, İstanbul Ağustos 2010, s.220 [3]Nezahat Seçkin, Ülker Kayhan, ‘Aile Yapısı‘ Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 1999 s.20 [4]Orhan Türkdoğan; ‘Eski Türklerde Aile Tipolojisi’, I. Aile Şurası Bildirileri, T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, Ankara, 1990, s.435 [5]Leviratus = Ölen baba amca ve ağabeyin, öz anne ve kardeşler dışında onların dul ve yetimleriyle evlenme geleneği. Bkz, Sencer Divitçioğlu, Kök Türkler, Ada Yayınları, İstanbul, 1987. [6] Ali Erkul, ‘Eski Türklerde Aile’, Türkler, c.3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s.60 [7] Bilge Kozenoğlu, ‘Aile ve Ailenin Korunması’, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2006, s. 20 [8] Erkul, a.g.m s.60 [9]Zeynep Özlem, Üskül Engin ‘Hukuk Sosyolojisi Açısından Türkiye’de Evlenmenin Evrimi,’ Beşir Kitabevi, İstanbul 2008, s. 8 [10]A.g.e s.9 [11]Abdülkadir İnan, ‘Altay-Yenisey Şamanlığında Eski Unsurlar’, Makaleler ve İncelemeler, TTK Yayınları, Ankara 1987, s. 341 [12]Orhan Türkdoğan, ‘Türk Ailesinin Genel Yapısı’, Sosyokültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, C. 1, T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, Ankara 1992, s.45 [13]Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları’, Bordo Siyah Yayınları, İstanbul 2005, s. 212 [14]İsmail Doğan, ‘Dünden Bugüne Türk Ailesi Sosyolojik Bir Değerlendirme’, Atatürk Kültür Merkezi, Ankara 2009, s.29 [15]Kafesoğlu, a.g.e. s.220 [16]Mahmut Tezcan, ‘Kültürel Antropoloji Açısından Başlık Parası Geleneği’, Kadıoğlu Matbaası, Ankara 1981, s.22: İsmail Kara ise bu görüşü reddeder. O başlık parasının kalınla örtüşmediğini, kalının mirastan düşen payın verilmesi şeklinde yorumlanılmasının daha doğru olacağını vurgular. Bkz. Orhan Türkdoğan, ‘Türk Ailesinin Genel Yapısı’, Sosyokültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, C. 1, T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, Ankara 1992, s.27 [17]Latife Kabaklı Çimen, ‘Türk Töresinde Kadın ve Aile’, IQ Kültür ve Sanat Yaıncılık, İstanbul 2008, s.128 [18]Halil Cin, ‘İslam ve Osmanlı Hukukunda Evlenme’, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara 1974, s. 274 [19]A.g.e s.129 [20]Engin, a.g.e s. 14 [21]Ayşe İrmiş, ‘Eski Türklerde Kadın ve Toplumdaki Yeri, ‘Türk Yurdu Dergisi’ c.14 sayı 87, Kasım 1994, s.16 [22]Cin, a.g.e s.278 [23]Harun Güngör, ‘Türk Bodun Bilimi Araştırmaları’ Kumsaati Yayınları, İstanbul 2005 s. 357-359 [24]Bahaeddin Ögel, ‘Türk Mitolojisi’ c.I, TTK Basımevi, Ankara 2010, s.267 [25]Çimen, a.g.e, s. 113 [26]Harun Güngör, a.g.e, s. 26 [27]Laszlo Rasonyi, ‘Tarihte Türklük’, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara. 1993, s.58 ; Rasonyi’ye göre veled-i zina anlamına gelen piç kelimesi Farsçadan geçmiştir. [28]Çimen, a.g.e s.115; Ayrıca İbn-i Fazlan’ın seyahatnamesinde zina ve ırza geçme suçları karşısında tatbik olunan ceza hakkında izlenimler bulunmaktadır. [29]İrmiş, a.g.m s. 14 [30]A.g.e s.126; Gökalp a.g.e s.214 [31]Ali Erkul, ‘Eski Türklerde Evlenme Gelenekleri’, Türkler, c.3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s.64 [32]Çimen, a.g.e, s. 134 [33]Cin, a.g.e. s.274 [34]Erkul, a.g.m s. 65 [35] Doğru, a.g.m, s.42 [36]Emin Işık, Türk Aile Yapısında İslami Dönem, ‘Tarih Akışı İçerisinde Türklerde Aile Yapısı Sempozyumu Bildirileri‘, Erciyes Üniversitesi Yayınları, Kayseri, 1990. [37] A.g.m s. 42 [38] Mehmet Altay Köymen, ‘Alparslan ve Zamanı’, MEB Yayınları, Ankara 1983, s.310 [39]Köymen, a.g.e, s.312 [40] Engin a.g.e, s.26 [41] Cin, a.g.e, s.282.
11
dk.
19 Mart 2026
Atatürk Hangi Takımlıydı?
Tarihçi Çağhan Sarı yıllardır süregelen o büyük tartışmayı anlatıyor: Atatürk hangi takımlıydı? Fenerbahçe mi, Beşiktaş mı, yoksa Galatasaray mı? Bu videoda, her kulübün öne sürdüğü kanıtları, tarihi belgeleri ve Atatürk'ün kulüplere yaptığı ziyaretlerin perde arkasını inceliyoruz. Atatürk'ün spor kulüplerine olan yaklaşımı aslında bir taraftarlıktan çok daha derin bir anlam taşıyordu. Peki, gönlünde yatan bir aslan var mıydı yoksa o sadece 'Türk sporunun' tarafında mıydı? Bu videoda neler bulacaksınız? Atatürk’ün Fenerbahçe kulüp defterine yazdıkları. Beşiktaş’ın Akaretler’deki komşuluk ilişkisi ve ordu desteği. Galatasaray’ın müzesindeki tarihi mektup ve ziyaretin detayları. Atatürk’ün Türk sporu hakkındaki vizyonu. Atatürk'ün Güneşspor ile ilişkisi.
1
dk.
13 Şubat 2026
Sanayi İnkılabında Osmanlı Devleti ve Şirket-i Hayriye Örneği
Dünyada bir tarih dilimine damgasını vuran Sanayi İnkılâbı şüphesiz Osmanlı Devleti’ni de etkilemiştir. Ekonomisi tarıma dayalı, geniş yüzölçümüne sahip olan Osmanlı Devleti, sanayileşme hareketine uyum sağlamak için mekanizmalarını harekete geçirmiştir. El tezgâhlarından büyük atölyelere, büyük atölyelerden de fabrikalara uzanan bir dizi aşama sonucunda Osmanlı Devleti sanayileşmeye başlamıştır. Kapitülasyonlar ve dış ticaretin uzantısı olan etkenler sanayileşme sürecinde Osmanlı Devleti’nin karşısına çıkan zorluklardır. Bununla birlikte, iktisadi hayatta, sermaye birikimine engel bir ticaret düzeni söz konusudur. Sermayenin tek bir elde toplanmasını engelleyen bu yapı sonucunda Osmanlı Devleti’nin sanayileşmesinin ilk dönemlerinde müteşebbislerden çok söz edemiyoruz. Yatırımların devlet eli ile gerçekleştirildiğini görmekteyiz. Osmanlı Devleti’nde sanayileşmeyi ele almayı gaye edinen bu yazı bir dizi sorulara yanıt arama metoduyla şekillenmiştir. Osmanlı Devleti, hangi alanda sanayileşti? Sanayileşmeye yönelme aşaması nasıl gerçekleşti? Sanayileşme adına ne gibi adımlar atıldı? Bu soruları örnek gösterebiliriz. Bu yazının kapsamı 1850’li yıllar itibari ile tamamlanmaktadır. Bu sebeple manifaktürden fabrikalaşmaya dönen süreç, yazının kapsamı dışında kalıyor. Telif eserler bazındaki eserlerin çoğunun Tanzimat Fermanı sonrasını konu edinmeleri, istediğimiz derinliği sağlayamamış olabilir. Bununla birlikte, Yed-i Vahid uygulaması ve uygulamaya son verdiren Balta Limanı Antlaşması ile Osmanlı Devleti pazarını inceleme imkânına erişmeye çalıştık. Sanayileşmeye örnek olarak ta Türk Denizcilik Tarihi ve Türk İktisat Tarihi için kıymetli bir örnek olan ‘Şirket-i Hayriye’yi aktaracağız. Şirket-i Hayriye’nin kuruluşundan sonraki dönemleri çalışma kapsamı dışında kaldığı için değinemeyeceğiz. SANAYİ İNKILÂBI Avrupa’da 18. ve 19. Yüzyıllara yeni buluşlar damgasını vurdu. Tıp, endüstri, denizcilik ve askeri alanda birçok teknolojik ilerleme kaydedildi. Bu ilerlemeler artık yeni bir dönemin başladığını ortaya koydu. Döneme milat olarak buharlı makinelerin icadı gösterildi. Bu yeni dönemin perde açılışına da Sanayi İnkılâbı denildi.[1] 16. yüzyıldan itibaren Avrupa nüfusu hızlı olarak arttı. Tarım etkinlikleri bu nüfus hızını karşılayamayacak bir duruma düştü. Kentlere göç başladı. Göçle beraber bu sefer kentlerde çok fazla insan gücü oluştu. Şeker, kahve, çay gibi bir dönem Avrupa da lüks telakki edilen mallar doğal gereksinim halini aldı. İki asır boyunca Avrupa’ya gelen altın ve gümüş gibi madenler olağanüstü birikime ulaştı. Askeri ve ekonomik gereksinimlerden sonra sanayi inkılâbının doğuşunu alabileceğimiz olay, 1763’te James Watt tarafından, buharla çalışan makinenin icadıdır. 1807’de buhar makinesi Robert Fulton adlı bir Amerikalı tarafından gemilerde uygulanmaya başladı. 1840 itibari ile buharlı gemiler okyanus ötesi seferlere başladı. Buhar makineleri 1825’te lokomotiflerde uygulanmaya başladı. 1844’te telgraf sistemi Amerika da başladı. Sanayi İnkılabının öncü ülkesi İngiltere oldu. İngiltere’de parlamento iç piyasa da liberal politikalara geçmişti. Bütün engelleyici vergiler kaldırıldı. O tarihe kadar bankacılık ve borsa sektöründe de lider konumda olan İngiltere üretimde sanayileşme için başka avantajlara sahipti. Geniş sömürge toprakları sayesinde ham madde ve pazar sıkıntısı yoktu. Donanma ve deniz ticaret filosu ham madde ile işlenen maddelerin ulaşımında önemli bir kozdu. İngiltere dokumacılıkta o zamana kadar ki en ileri durumdaki ülke konumunda olduğundan sanayileşmeyi de ilk dokuma alanında başladı. Fabrikalaşma için en önemli kaynaklar olan demir ve kömür, İngiliz sömürgelerinde bolca bulunmaktaydı. Ve üretim taleplerinin yükselmesi ile fabrikalaşma süreci başladı. Buharlı makine icadından sonra imal edilen büyük dokuma makineleri evlerde üretimi engelliyordu. Üretim için ayrıca binaların inşası ilk fabrikaları beraberinde getirdi. Fabrikalaşma iktisadi alanla olumlu yenilikler getirmekle beraber sonuçları 21. Yüzyıla değin sürecek sosyo-ekonomik sorunları ve yeni bir sınıfı beraberinde getirdi. 1850’lere kadar sanayide öncü konumda olan İngiltere, o tarihten sonra bu konumunu ABD’ye kaptırdı. Demiryolu, köprü ve inşaatta Amerika öncülüğü ele aldı.[2] OSMANLI DEVLETİ’NDE ÜRETİM 19.yy da Osmanlı Devleti sanayileşme hareketine geçiş zorunlu görünüyordu. Ülke içerisindeki üretim dallarını tek tek inceleme altına alarak ve tablolarla Osmanlı Devleti’ndeki üretimi mercek altına alalım. 19.yy başlarında devlet bir önceki dönemlerdeki manifaktür düzeyindeki üretimi ‘Fabrika-i Hümayun’ adı ile büyütmeye başladı.[3] Bunun en önemli amacı askeri ihtiyaçların yurt içi kaynaklarla karşılanması ve bu ihtiyaçların karşılanması aşamasında tasarruf sağlanma amacıydı. Paranın yurt dışına çıkışını önlemek, dış ticaret dengesini kurmak amaçlar arasındaydı. İlk aşamada sınaî eğitime önem verildi. Usta yetiştirmek için yurt dışına öğrenci gönderildi. Oluşturulan fabrikalar için devlet, miri mubayaa adı verilen ham madde alımları yaptı. Makineler getirildi. İşçiler vergi ve askerlikten muaf tutularak ödüllendirilmesi amaçlandı. Osmanlı’da sanayileşmenin başını dericilik çeker. Bu sektördeki talepler sonucunda devlet tarafından işletmeler açıldı. İlk iplik ve dokuma fabrikaları Harbiye Nezareti ya da Hazine-i Hassa idaresi altında kuruldu. Osmanlı’da kurulan ilk fabrikalardan biri olma özelliği taşıyan Feshane Fabrikası’dır. Fabrikanın bir diğer adı defterdar fabrikasıdır. Yeni kurulan ordunun fes giymesi kararlaştırıldıktan sonra bu fabrikada fes üretimine başlandı. 1835’e kadar Tunus’tan karşılanan feslerin maliyetini düşürmek maksadı ile kurulduğunu belirtmeliyiz. Fabrikanın kurulduğu yer Kadırga’dadır. Darüssınaa diye adlandırılan bir teknoloji ile üretim yapan Feshane, 1839’da Abdülmecid’in fermanı ile Haliç’te III. Selim’in kız kardeşi Hatice Sultan’ın ikamet ettiği sarayın feriyye kısmına taşındı.[4] Zamanla üretim fes dışına da yöneldi. Aba ve halı dokuma makineleri getirildi. Makinelerin çarklarını hayvanlar döndürüyordu. Bu sebeple kırk kadar katır besleniyordu. Feshane 1843-1851 yılları arasında teknolojik seviyesini yükseltti. Buhar gücü ile çalışan makineler getirildi. Feshane bir dokuma imalathanesi halini aldı. Tanzimat sonrasında yine devlet eliyle İzmit Çuha, Hereke ve Bakırköy fabrikaları da faaliyete geçti. 1849’a kadar fabrika yönetimi Darphane-i Ameri tarafından yürütüldü. Devlet ihtiyaçları dışında üretilen mallar pazara da çıkarıldı. Bu tarihten sonra ise Hazine-i Hassa feshaneyi ve Bakırköy’deki fabrikanın yönetimini doğrudan eline aldı.[5] 1866’da talihsiz bir kaza sonucu feshane yandı. 2 sene sonra ise yeniden faaliyete geçti. 1840lı yılların ikinci yarısında açılan bir diğer dokuma fabrikası ise ihale usulü yapıldı. Ohannes ve Bagos Dadyan biraderler tarafından işletilen İzmit Çuha fabrikası kısa bir sürede gelişti ve halı üretimine geçti. [6] Serasker Rıza Paşa’nın izni üzerine bu iki müteşebbis Hereke’deki fabrikayı da kurdular. 50 pamuklu ve 25 ipekli canfes tezgâhıyla açıldı. Ancak kısa bir süre sonra işletme saray tarafından kamulaştırıldı. Debbağ üretimi de önceleri müteşebbis tarafından gerçekleştirilmiş ve devlet tarafından işletmesi alınmıştır. 1801’de Beykoz deresinde açılan debbağhane 1810’da devlete intikal etti. Debbağhane-i Amire kuruldu. İşletmeyi Harbiye Nezareti tarafından ele alındıktan sonra 1842’de makinelerle donatıldı. [7] Tekstilde ham pamuk imalatında Osmanlı Devleti’nde Selanik ve Adana yöresi çok önemlidir. 1830larda Selanik’te 15.000, Adana’da 30.000 balya olarak yapılan üretim 1850lerde 50.000’er balyaya ulaştı. Ancak üretim elle eğrilerek yapıldığından oldukça üretimi uzun ve zahmetlidir. Osmanlı Devleti ham pamuk ihracında ise rakamlara bakıldığında Makedonya’da 1879 senesinde üretilen 7.000 balyanın yarısından fazlasının yurtdışına ihraç edildiğini görüyoruz.[8] Ham maddelerin ihracına ilişkin bilgiler bu çalışmanın ilerideki kısımlarında ayrıca verilecektir. Elle iplik eğirme ile Manchester’daki üretimi geçerek bu alanda İngiliz firmalarına üstünlük sağlansa da makineli üretime 1880lerde geçilebilmesi üstünlüğü uzun süre elde tutulamamasına sebep oldu. Dokumacılıkta Anadolu içerisindeki en önemli merkez Tokat olarak sayılması gerekir.[9] Diyarbakır’da ev atölyeleri de küçük çaplı olarak üretime devam etti. Halep ham maddeyi işlemeden yurt içine ve yurt dışına satmakla yetindi. Tekstilde Osmanlı’nın öncüsü olduğu hatta rakipsiz sayıldığı bir alan boyar maddeler ve boyacılıktır. Avrupa da Türk kırmızısı diye literatüre geçen parlak kızılboya kızılkök bitkisinden elde edilmekte idi [10]. Boyacılık için önemli olan bu ham madde toroslardan İzmir’e geliyordu. 1800 -1840 yılları arası İzmir boyahaneleri 8000 balya kökboyası sattı. Avrupa da bilhassa İngiltere ve Almanya’da elde edilen yapay ve sentetik boyaların geliştirilmesi Osmanlı boyacılığına darbe vurdu.[11] Fabrikalara geri dönecek olursak, 1805’te Beykoz Kâğıt ve Çuka Fabrikası, 1836’da İslimye’de bir çuka ve İzmir’de de bir kâğıt fabrikası kuruldu. 1848’te Veli Efendi Basma fabrikası açıldı. 1852’de Bursa İpek Fabrikası açıldı. Ancak bu fabrikalar diğer girişimler kadar başarılı olamadı. Yüksek teknolojinin kullanılamaması ve burjuva sınıfının gelişmemiş olması buna etkendir. [12] BALTA LİMANI ANTLAŞMASI VE YED-İ VAHİD Osmanlı Devleti 1826’dan itibaren sanayileşmesi yönünde bir tekel sistemini uygulamaya koydu. Bilhassa İngiltere ile boyacılık ve cam sanayinde rakip hale gelen Osmanlı Devleti kendi çıkarları adına tekelciliği yönelmeyi uygun buldu. Bu tekelcilik, memleketteki ham maddelerin yabancı tüccarlara satılmasını yasaklıyordu. Bu tekel sisteminin adı Yed-i Vahid’tir. Yed-i Vahid’te belirtilen mallar yazılı izin olmadıkça başka vilayetlere dahi satılamazdı. Bu yazılı izne de tezkire denildi.[13] Tezkire de taşınacak malın türü, ağırlığı, değeri, taşınacağı vilayetin adı ve taşıyıcının adı ayrıca belirtilirdi. Tezkire gereği taşınan mal, taşınılacak eyalete geldiği zaman tüccar yerli de olsa yabancı da olsa yüzde 12 oranında ve oktruva denen iç gümrük vergisine tabi tutuldu.[14] Tekel ve tezkire sanayi dallarının yurda yayılmasında çok etkili oldu Yeni kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusuna kaynak bulmak maksadı da taşımakta olan Yed-i Vahid uygulamasına İngiltere büyük tepki gösterdi.[15] İngiliz Sefiri Ponsenby, bu uygulama ile Osmanlı sanayisinin geri kalacağını ileri sürdü. Tekel sistemi neticesinde Osmanlı Devleti’nden ham madde alamamanın rahatsızlığı sonra Hariciye Nazırlığı düzeyinde tartışıldı. 1833’te İngiliz Hariciye Bakanı Polmertson, uygulamanın kaldırılmasını resmen talep etti. Baskılarını yoğunlaştırmak için de İstanbul’daki gayr-i Müslim sermaye çevrelerinin desteklerini kazanmak yoluna gitti. 1836’ta uygulamayı ele almak için müzakerelere başlandı. Osmanlı Devleti’ni Gümrük Emini Tahir Bey temsil etti.[16] Tahir Bey görüşmeler neticesinde İngiliz isteklerini kabul etmeme direncini gösterdi. Görüşmeler tıkandı. İngiltere, istekleri için tekrar fırsat beklemeyi uygun gördü. Beklenilen fırsat öyle çok uzakta değildi. Mısır’da başlayan Kavalalı Mehmet Ali Paşa sorunu esnasında Osmanlı Devleti dış yardım aramaya başladı. Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Paşa, İngiltere’yi, Rusya’ya tercihen yakın buluyordu. İngiltere’den yardım talep etti. İngiltere bu yardım teklifi karşılığında isteklerini ikraz edebileceğini gördü. Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Paşa’nın yalısında dört gün süren görüşmeler sonunda birtakım imtiyazlar dizisi olan Balta Limanı Ticaret Konvansiyonu ortaya çıktı. 16 Ağustos 1838’te anlaşma imza olundu. 8 Ekim 1838’de İngiltere, 8 Kasım 1838’de de Padişah II. Mahmud anlaşmayı onadı. [17] Balta Limanı Ticaret Anlaşması yahut Konvansiyonu olarak adlandırılan bu anlaşma esas ve zeyl olmak üzere iki kısımdan oluştu. Esas kısmında iç ticaret maddeleri belirtildi. Zeyl kısmında İngiltere’den ithal edilecek malların ve transit eşyaların gümrüklendirme şekilleri yer aldı. Zeyl kısmının ikinci maddesi, zirai mamullerle sair eşyalar üzerindeki Yed-i Vahid uygulamasını kaldırıyordu. İngiltere’nin ham maddeyi ithal etmesine resmen bir engel kalmadı. İç ticaret dengesini uzun vadede büyük sekteye uğratacaktı. Yine zeyl kısmının altıncı maddesine göre transit ticaret vergi resmi kaldırıldı. Yedinci maddeye göre bir İngiliz gemisi herhangi bir limanda vergi ödedikten sonra bir başka Osmanlı limanına giriş yaptığında daha vergi ödemeyecekti. Osmanlı eyaletleri arasındaki iç vergiden de İngiliz tüccarları korundu. Osmanlı tüccarı bir yerden başka bir yere malını götürdüğünde yüzde 12 vergiye tabi iken İngiliz tüccar yüzde 5’e tabi olacaktı. Transit vergisini kaldırmayla beraber ayrıca İthalat vergisi de yüzde 2’ye indirildi. [18] Kısacası Balta Limanı Ticaret Anlaşması, doğmakta olan Osmanlı sanayini beşikte öldürmeye varacak sonuçlar doğuruyordu. Anlaşmaya diğer ülkelerden de tepkiler gelmekte gecikmedi. Menfaatlerinin tehlikede olduğunu gören Fransa, protesto etti. Hâlbuki Fransa 1673 Ticaret Anlaşması ve 1740 Ticaret Anlaşması ile birtakım ayrıcalıklara sahipti. Sonuç olarak anlaşma metinlerine istinaden 25 Kasım 1838’de Fransa’ya da bu haklar tanındı. 31 Ocak 1840’ta İsveç, 2 Mart 1840’ta İspanya, 14 Mart 1840’ta Hollanda, 30 Nisan 1840’ta Belçika, 1 Mayıs 1841’de Danimarka ve 20 Mart 1843’te Portekiz’e bu hakları temin eden anlaşmalar imzalandı.[19] Çelik bıçak sanayisi, ipek dokuma sanayisi, iplik boyama sanayisi İngiltere ile rekabet edemez duruma gelmekle kalmadı. Diğer ülkelere karşı da üstünlüğünü yitirdi. ŞİRKET-İ HAYRİYE Kuruluşu Boğaziçi’nde ilk buharlı gemi 20 Mayıs 1828 günü gelmiştir. İngiltere bandıralı bu buharlı geminin adı Swift’tir. İstanbul halkı ilk defa bir buharlı gemi gördüklerinden olsa gerek gemiye ‘Buğu Gemisi’ ismini vermişlerdir.[20] Swift’i inceleyen II. Mahmud, bu geminin haricinde daha çok geminin İstanbul’a gelmesini hatta Osmanlı için üretilmesini istemiştir. Sonradan İstanbul’daki tersanelerde irili ufaklı küçük gemiler yaptırıldı. Boğaz taşımacılığının kayıkçılıkla sağlandığı bir devir kapanmış oldu. Sanayi Devrimi’ne adını veren buharlı makine devrimi, böylece boğaza da yansıdı. [21] 1837’de, boğazın da gelişimini fırsata dönüştürmek isteyen ve kapitülasyonların sağladığı haklardan istifade eden biri İngiliz, biri de Rus olan iki şirket, boğazda birer vapur çalıştırmaya başladı. Henüz Türk bandıralı gemilerin olmayışı da bu iki şirkete önemli avantaj sağladı. Nice sonra Tersane-i Âmire’nin bünyesinde yer alan Hazine-i Hassa Vapurları İdaresi, ‘Hümapervaz’ isimli vapurla boğazda taşımacılığa girişti.[22] Bu vapur 1843 senesinde Mısır Valisi tarafından Abdülmecid’e hediye edildi. Bu vapurun boğazda taşımacılığa başlaması Takvim-i Vekâyi gazetesinde haber olarak duyuruldu. Tersane-i Âmire’nin vapur sayısını arttırması ile taşımacılık hızla gelişme göstermeye başladı. Seferlerin düzene konması ve taşımacılığın kurumsallaşması için birtakım düzenlemeler düşünüldü. Bu hususta Reşid Paşa ve Keçecizade Fuat Paşa, hazırlıklara giriştiler. Yapılan hazırlıklar Padişah Abdülmecid’e sunuldu. Padişah yapılan hazırlıkları Padişah Abdülmecid’in irade-i senniyesiyle Şirket-i Hayriye (Hayırlı Şirket) kuruldu. Resmî gazete olan Takvim-i Vekâyi’den halka duyuruldu. Osmanlı Devleti’ndeki ilk anonim şirket olma özelliğine sahip oldu. [23] Boğazda, Üsküdar-Eminönü, Eminönü – Beykoz istikametinde çalışmak üzere ikişer adet, boğazın Rumeli yönünde de muhtelif yerlere uğrayacak şekilde seyretmesi için bir adet, gemilerin çekilmesi için de iki adet gemi ısmarlandı. Gemilerin fiziki özellikleri, günümüzdeki gemilere oranla elbette farklıydı. Güverte ve kaptan mahâli kapalı değildi. Bozuk havalarda zor şartlar altında gerçekleştiriliyordu. Bununla beraber Anadolu ve Rumeli yakasında denizcilik tabiri ile gemilerin karından karına yanaşabilmesi için iskeleler yapılması gerekiyordu. İskeleler mevcut olmadığı için, yolcular yan yana dizilmiş kayıklardan atlayarak gemiye binebiliyordu. Sipariş edilen gemiler için gerekli kaynağın yaratılmasına sıra geldiğinde, Şirket-i Hayriye, ilk anonim şirket olma özelliğiyle hareket etti. Gemilerin sermayesi için 1500 adet hisse senedi çıkarıldı. Hisse senetleri satışı üzerinden sağlanacak gelir ile gemilerin yapılmasına karar verildi. Çıkarılan 1500 hisse senedinden 100 adedini Sultan Abdülmecid, 50 adedini de Valide Sultan aldı. Ardından 20’şer adet hisseyi Reşid Paşa, Damat Mehmed Ali Paşa, Tophane Müşiri Fethi Paşa, Girit Valisi Mustafa Paşa, sarraf, Mıdırgıç, sarraf İshak, sarraf Mısırlı Kevork İbrahim, sarraf Miseyani, banker Abraham aldı.[24] Hasanpaşazade Ali Şevket Bey ile Banker Kamanto 15’er hisse aldılar. Toplam 60.000 kuruş elde edildi. Gelişimi Elde edilen sermayenin ardından siparişi Galata Bankerlerinden Manolaki Baltacıoğlu aracılığıyla Maudslay Fabrikasına verildi. Dönemin modern teknolojisi ile inşa olan gemiler 5-6 mil sürat yapabiliyordu. Güvertesinde önde ve arkada iki kapalı alan, kadınlar için yan yana özel kamaralar, ikişer tuvalet bulunmaktaydı. İlk olarak dört gemi teslim edildi. 1854’te Üsküdar’a ilk sefer düzenlendi. İlk seferin ardından yıllık 10.500 Osmanlı altın lirası bedelle Andon Kalcıyan ve Agop Bilezikçiyan adlı müteşebbislere altı yıllığına ihale edildi. [25] İhale şartlarına göre, belirlenen limanlar dışında faaliyet gösterilemiyordu. İskeleler Şirket-i Hayriye tarafından yaptırılacak, bakım ve onarım işletmecilere ait olacaktı. Kaptan ve mürettebat özel olarak dikilecek resmi kıyafetler giyecekti. Bunların masrafları ve personel maaşları yine işletmeciler tarafından karşılanacaktı. Taşıma kuralların tatbiki ve sorumluluğu işletmecilere aitti. Taşımacılık ve denizcilik üzerine ciddi tecrübeleri bulunmayan bu iki girişimci ihalenin şartlarını yerine getirememeye başladılar. İhale anlaşması 1855 senesinde feshedildi. Ticaret Nezareti’nde toplanan hissedarlar, Şirket-i Hayriye’nin yeniden düzenlenmesini görüştüler ve bir nizamname hazırladılar. Şirket-i Hayriye’nin asıl kuruluşu olarak bu gelişme belirtilebilir. SONUÇ YERİNE Osmanlı Devleti’nde sanayileşme, diğer politikalar neticesinde istenilen neticelere varamamıştır. Rakam olarak bir örnek vermek gerekirse Balta Limanı Ticaret Antlaşması’ndan sonra 1827’de 535.452 sterlin olan İngiliz ithalatı, 1850’de 4.511.438 sterlin olmuştur.[26] Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına giden süreçte esas etkenlerin teknolojik hıza ayak uyduramaması ve sanayi devrimini yakalayamaması olduğunu görmezden gelemeyiz. İdare içerisindeki hataların, sanayileşmeyi kökten etkilediği görülüyor. Ayrıca çağdaşı olan devletlerin demir-çelik sanayi, gemi sanayi, telgraf ve telefon, inşaat alanlarındaki ilerlemelerine karşın Osmanlı Devleti yıllarca uygulamakta olduğu fiskalizm’inde [27] etkisiyle olsa gerek yeterli sermaye sahibi bulunmaması sebebiyle sanayileşmesini bizzat ele almak zorunda kaldı ve sadece ham maddelerine kendi topraklarında ulaşabildiği dallarla yetindi. Maden teknolojisinin yetersizliği karşısında Osmanlı’daki ilk madencilik oluşumları Alman ve Fransız firmalar tarafından gerçekleştirildi. İnceleme ödevinin kapsamı haricine çok kısa değinirsek 1861’de sanayi ıslahı komisyonu kuruldu ve sanayi teşviki arttırıldı [28]. Kurulan Osmanlı Bankası, Duyun-i Umumiye idaresine kadar para basma ve faizleri yönlendirme yetkisine sahip olduğu için sanayileşme alanında girişimde bulunan müteşebbislere krediler sağladı. Ancak yine de 1914’e gelindiğinde bütün çabalara rağmen Avrupa ülkeleri ile aradaki fark kapatılamadı. Bunda da en büyük etken Kapitülasyonlar ve imtiyaz anlaşmalarıdır. Milli sanayileşmeye verilebilecek güzel örnek olan Şirket-i Hayriye’de 96 yıllık hizmeti sonrası 1940larda kamulaştırıldı. Osmanlı Devleti’ndeki yenilik hareketlerinin ilk önce orduda görülmesi örneği sanayileşmede de görülmektedir. Bunun da sebebi olarak güçlü ordu güçlü devlet mantığıdır. Devletin kuruluşundaki gaza anlayışı ve fetih hareketlerinin bir uzantısı olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Yerli üretimi sadece tezgâhlarda bırakan, el sanatları ve Osmanlı’daki iç pazarı tamamen bitiren uygulamanın, tekeli kaldıran uygulama olduğunu bir kez daha hatırlatırım. KAYNAKÇA KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, c.VII, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1999. JORGA, Niculae, Osmanlı Devleti Tarihi, c.V, Çev: Nilüfer Epçeli, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2009. HAMMER, Joseph, Büyük Osmanlı Tarihi, c.10, Milliyet Yayınları, İstanbul 2009. AKŞİN, Sina, Türkiye Tarihi c.3 Cem Yayınevi İstanbul, 2002. GENÇ, Mehmet, Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2002. PAMUK, Şevket, Osmanlı – Türkiye İktisadi Tarihi 1500 -1914, İletişim Yayınları, İstanbul 2009. QUATAERT, Donald, Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü, İletişim Yayınları, İstanbul 1999. CEVDET, Ahmet Paşa, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi c.2, İlgi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2008. TABAKOĞLU, Ahmet, Türkiye İktisat Tarihi, Dergâh Yayınevi, İstanbul 2009. TUTEL, Eser, Şirket-i Hayriye, İletişim Yayınları, İstanbul 1994. SEVİMAY, Hayri, Cumhuriyet’e Girerken Ekonomi, Kazan Kitap Tic. İstanbul 1985. BERKES, Niyazi, 100 Soruda İktisat Tarihi, Gerçek Yayıncılık, İstanbul 1985. BELİN, M, Osmanlı İmparatorluğu İktisat Tarihi, Çev: Oğuz Ceylan, Gündoğdu Basımevi, İstanbul 1988. İNALCIK, Halil & QUARAERT, Donald, Osmanlı İmparatorluğu Ekonomik ve Sosyal Tarihi c.2, Eren Yayınevi, İstanbul 2004. PAMUK, Şevket, 100 Soruda Osmanlı – Türkiye İktisadi Tarihi, Gerçek Yayıncılık, İstanbul 1991. ÖNSOY, Rıfat, Tanzimat Dönemi Osmanlı Sanayileşme Politikaları, İşbankası Yayınları, Ankara 1988. KINAY, Emine, Osmanlı’da Ekonomik Yapı ve Dış Borçlar, İletişim Yayınları, Ankara 1993. ELDEM, Vedat, Osmanlı İmparatorluğu İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, İşbankası Yayınları, İstanbul 1970. KIZILDEMİR, Orhan, İlk Buharlı Geminin Türkiye’ye Gelişi, Türkiye denizcilik Sendikası Yayınları, 1992. Dipnotlar [1] Armaoğlu, Fahir, 19.Yüzyıl Siyasi Tarihi, Alkım 1989, s.154 [2] Armaoğlu, a.g.e. s. 167 [3] Akşin, Sina, Türkiye Tarihi c.3, s.237 [4]Akşin, a.g.e. s. 239[5] Akşin, a.g.e. s. 240 [6] İnalcık, Halil, Osm. İmp. Eko. Sos. Tarihi, c.2,s. 1007 [7] İnalcık, a.g.e. s. 1011 [8] Quataert, Donald, Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü, s. 47 [9] Genç, Mehmet, Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi, s. 236 [10] Quataert, a.g.e s. 74 [11] Quataerr, a.g.e s. 75 [12] Tabakoğlu, Ahmet, Türkiye İktisat Tarihi, s. 227 [13] Önsoy, Rıfat, Tanzimat Dönemi Osmanlı Sanayileşme Politikaları, s.21 [14] Önsoy, a.g.e. s. 23 [15] Önsoy a.g.e. s. 24 [16] Eldem , Vedat, Osmanlı İmparatorluğu İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, s. 78 [17] Akşin, a.g.e, s. 242 [18] Önsoy, a.g.e s. 34 [19] Pamuk, Şevket, Osmanlı – Türkiye İktisat Tarihi 1500- 1914, s. 138 [20] Kızıldemir, Orhan, İlk Buharlı Geminin Türkiye’ye Gelişi, s. 11 [21] Kızıldemir, a.g.e, s.14 [22] Tutel, Eser, Şirket-i Hayriye, s. 16 [23] Tutel, a.g.e, s.18 [24] Tutel, a.g.e s.21 [25] Tutel, a.g.e s. 41 [26] Önsoy, a.g.e s. 52 [27] Genç, a.g.e s. 55 [28] Tabakoğlu a.g.e. s. 248
11
dk.
13 Mart 2026
8 Mart Neden Kutlanıyor?
8 Mart Dünya Kadınlar Günü sadece bir kutlama değil, büyük bir mücadelenin simgesidir. Bu videoda, 1857’de New York’ta yanan o fabrikadan bugüne, 8 Mart'ın gerçek tarihçesini ve kadın hakları mücadelesinin dönüm noktalarını anlatıyorum. Videonun İçeriği: Her yıl kutladığımız bu özel günün arkasında nasıl bir hikaye var? Clara Zetkin’in önerisinden Birleşmiş Milletler’in kararına kadar tüm süreci kronolojik olarak ele aldık. Kadınların eşitlik, seçme ve seçilme hakkı ile daha iyi çalışma koşulları için verdiği bu onurlu mücadeleyi gelin yakından inceleyelim. Bu Videoda Neler Var? 1857 New York tekstil fabrikası yangını ve gerçekler. Dünya Kadınlar Günü fikri nasıl ortaya çıktı? Clara Zetkin ve 1910 Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı. Türkiye'de 8 Mart'ın tarihçesi ve ilk kez kutlanışı. 8 Mart’ın Birleşmiş Milletler tarafından tanınma süreci.
1
dk.
13 Şubat 2026
Osmanlı Devleti’nde Hanedan Evlilikleri
Tarih boyunca hemen her hanedan siyasi güç kazanmak için izdivaç ile bölgesindeki diğer hanedanlıklarla akrabalık kurma yolunu seçmiştir. İngilizce ‘Royal Marriage’ yani ‘Kraliyet Evliliği’ olarak literatüre giren bu husus Osmanlı Devleti’nde de bu mevcuttur. Osmanlı Devleti’nin kurulması ile gelişmesini kapsayan dönemde Anadolu Beylikleri ve Bizans İmparatorluğu arasında yaptığı evliliklerden küçük notları bu yazımızda ele alacağız. Osmanlı Devleti’nin en çok uğraştığı Karamanoğulları’ndan, akrabalık yolu ile topraklarına kattığı Germiyanoğullarına değin uzanırken devletin kuruluş, yükselme ve duraklama dönemlerine dokunacağız. Öncelikle Karamanoğulları ile olan münasebetle başlayalım. Yukarıda da yazıldığı üzere bir dönem Osmanlı Devleti’ne büyük sıkıntılar yaratan Karamanoğlu Beyliği ile ilk hanedanlar arası evlilik I. Murad dönemine denk gelmektedir. I. Murad, kızı Melek Hatun’u Karamanoğlu Alaeddin Ali Bey ile evlendirmiştir. Bu evliliğin Karamanoğlu Beyliği’ne fayda getirdiği açıktır. Çünkü kayınpederine düşmanlık gütmeye devam eden Alaeddin Ali Bey, I. Murad’ın üstüne yürümesi sonucu eşini devreye sokarak barış yapılmasını sağlamıştır. [1] Karamanoğulları ile hanedan evliliklerini daha sonraki tarihlerde de görmekteyiz. II. Murad, üç kız kardeşini, o esnada taht kavgaları yaşamakta olan Karamanoğlu Beyliği’nden üç beye verdi. İsa, İbrahim ve Ali Alaeddin Beyler ile akrabalık bağı kuruldu. İbrahim Bey’in Karaman hükümdarlığını tamamen eline almasından sonra bu izdivacından dünyaya gelen oğulları ile başka eşinden dünyaya gelen oğlu arasında çıkan taht kavgası sebebiyle Osmanlı Devleti, Karaman Beyliği’nin iç işlerine müdahale etme imkânı bulmuştur. Fatih Sultan Mehmet’in oğlu II. Bayezid ile Karaman Beyi Nasruh Bey’in Hüsmüşah Hatun’un yaptığı evlilik ile Osmanlı Hanedanlığı’nın Karaman Beyliği ile yaptığı evliliklerin tamamlandığını görmekteyiz. Nasruh Bey’in Karaman tahtına çıkamamış olması da son evlilik üzerinde siyasi imtiyaz oluşmasına fırsat vermemiştir. Osmanlıların evlilikler yoluyla üzerinde güç kurduğu bir diğer Anadolu Beyliği Germiyanoğulları’dır. Kütahya ve Denizli havzasına hükmeden Germiyanoğulları ile ilk akrabalık ilişkileri I. Murad’ın oğlu Yıldırım Bayezid ile Germiyanoğlu Süleyman Şah kızı Devlet Hatun arasındaki evlilikle başlamıştır. Bu evlilik neticesinde Devlet Hatun’nun çeyiz olarak getirdiği Tavşanlı, Simav, Emed ve Kütahya Osmanoğulları’nın topraklarına katılmıştır.[2] Kurulan akrabalık bağları arasında Osmanlı Devleti en çok Germiyanoğulları ile iyi ilişkilerini sürdürmüştür. Süleymanşah’tan sonra Germiyan tahtına geçen II. Yakup Bey, daima hem askeri hem de levazımat yönünden ihtiyaç halinde Osmanlı Devleti’ni desteklemiştir. Vefat etmesinden sonra da vasiyeti gereği beylik Osmanoğulları’na katılmıştır. Orta Karadeniz bölgesinde hüküm süren Candaroğulları ile akrabalık ilişkilerinin de yine Karaman ve Germiyanoğulları Beylikleri’ndeki evliliklerde olduğu gibi I. Murad döneminde başlamıştır. I. Murad’ın kardeşi Süleyman Paşa’nın kızı ile Candaroğulları Beyi Kötürüm Bayezid arasında yapılan evlilikle ilk akrabalık bağı kurulmuştur. Beyliğin başına geçerek kendi adıyla anılmasını sağlayan İsfendiyar Bey zamanında da evlilikler görülmektedir. İsfendiyar Bey’in oğlu Kasım Bey, Osmanlı Devleti’nin 1416 Eflak seferine katılmıştı. Seferden sonraki süreçte de Osmanlıların takdirlerini toplayan Kasım Bey, II. Murad’ın kardeşi Sultan Hatun ile evlenerek Osmanlı Hanedanında damat olmuştur. Candaroğulları ile yapılan son siyasi evlilik II. Bayezid’in kızı ile Mirza Mehmet Paşa’nın evliliğidir. Mirza Mehmet Paşa, Yavuz döneminde yapılan seferlere katılmıştır. [3] I. Murad’ın kızı ile Saruhan Beyi Hızır’ın izdivacı ile de Osmanlı ile Saruhanoğulları arasında hanedanlar arası akrabalık başlamıştır. Ancak bu beylik ile akrabalık ilişkileri gelişmemiştir. I. Mehmed döneminde Osmanlı topraklarına katılmasıyla Saruhanoğulları Beyliği tarih sahnesinden çekilmiştir. Aydınoğulları ile de hanedan arası tek evliliğe rastlanılmıştır. Bu, I. Bayezid ile Aydınoğlu İsa Bey’in kızı Hafza Hatun’ın evliliğidir. Dulkadiroğulları’ndan Nasırüddin Bey’in kızı ile Çelebi Mehmed’in gerçekleştirdiği evlilikte söz konusu olan beylik ile Osmanlı Devleti’nin gerçekleştirdiği tek izdivaçtır. [4] Osmanlı Devleti ile ilişkileri umumiyetle gergin olan, yer aldığı coğrafya da rakip güç oluşturan Memluk Devleti’nin de izdivaçlarda bulunduğunu görmekteyiz. Süleyman Çelebi’nin torunu olan Fatma Hundi Hatun ile Memluk Sultanı Barsbay’ın gerçekleştirdiği evlilik, ilk izdivaçtır. İki devlet arasında yapılan son evlilik ise Cem Sultan’ın kızı Gevher Melik Hatun ile Kayıtbay’ın oğlu Nasirüddin Muhammed arasındaki izdivaçtır. Bu evlilikler iki devlet arasındaki siyaset üzerinde tesirli olamamıştır. Osmanlı Devleti ayrıca Akkoyunlular ve Kırım Hanlığı ile de siyasi evlilikler gerçekleştirmiştir. Uzun Hasan’ın oğlu Uğurlu Mehmed babasına karşı ayaklanıp yenildikten sonra Osmanlı Devleti’ne sığındığında Fatih Sultan Mehmet, ona yardım ederek kızıyla da evlendirmiştir.[5] Siyasi evlilikler bakımından Müslüman olmayan devletlerle de akrabalık ilişkileri kurulmuştur. Sırp ve Bulgar Krallığı ile Bizans İmparatorluğu akrabalık kurulan Hristiyan devletlerdir. Bizans ile akrabalık teşkil eden ilk evlilik Osman Gazi’nin hayatta iken oğlu şehzade Orhan Bey’i Yar Hisar Tekfuru’nun kızı Holofira ile evlendirmesidir. [6] Bu evlilikten dünyaya gelen I. Murad daha sonra padişah olmuştur. Orhan Bey tahta geçtikten sonra Bizans İmparatorlu II. Andronikos’un kızı Asporça ile evlenmiştir.[7] Bizans bu evlilik ile Sırp ve Bulgar krallığına karşı mücadelede Osmanlı Beyliği’ni safına çekmek istemiştir. Osmanlı Beyliği de genişleme sahası bulma maksadı güttüğünden izdivaç siyasi menfaatlere dayanan bir evliliktir. Bizans tahtında çıkan karışıklar sırasında Orhan Gazi’den yardım alan Kantakuzenos, tahta geçtikten sonra kızı Theodora ile evlendirmiştir. Bu evlilik ile de Osmanlılar Rumeli’ye geçme siyasetlerine ulaşmıştır. Bizans ile son akrabalık ise, bu imparatorluğa son veren Fatih Sultan Mehmet döneminde gerçekleşmiştir. Fatih hem Mora despotu Paleogalos’un kızı ile, hem de Trabzon Rum İmparatoru David Kommenos’un kızı Anna ile evlenmiştir. Son evlilikte 1463′te David Kommenos’un kardeşi ile evli iken ondan boşanan Alexias ile yaptığı evliliktir. Osmanlı Devleti Bizans İmaparatorluğu ile ayrı zamanlarda içerisinde bulunulan şartlara göre evlilikler ve akrabalıklar kurmuş, siyaset zemininde kalmıştır. Siyasi evlilikler olarak sadece hanedanlar arası evlilikler ele alınırsa şüphesiz noksan bir bakış olur. Bundan ötürü, ulema ve devlet adamları ile de yapılan evlilikler bu başlık altında incelenmeye devam edilmektedir. Bu evliliklerde hanedanın kadınları üzerinden akrabalık kurulduğu görülmektedir. Çünkü Osmanlı Devleti, hanedana, birkaç istisna haricinde ulemadan ve aristokrasiden kız almayı uygun bulmamıştır. Hanedanın erkeklerinin evlilikleri daha ziyade aile kökü koparılmış kadınlarla olmaktadır. Amaçlanılan, hanedana ortak bir aile soyunun oluşmamasıdır. Öncelikle ulema ile yapılan evliliklere baktığımızda Osmanlı Devleti’nin temelindeki evlilik olan Şeyh Edebalı’nın kızı ile Osman Gazi ‘nin izdivacıdır. Osmanlı Devleti’nin beylikten çıkarak cihanşümul devlet halini almasına dair bu evlilik hadisesi üzerinde durulur. Beyliğin kurucusu olan Osman Gazi’nin, Kayı boyunun saygı duyduğu Ahi şeyhi Şeyh Edebalı’nın Kızı Malhun hatun ile evlenmesi sonucunda beyliğin ileride başına geçecek olan çocukların ‘soylu’ oldukları vurgusunda bulunulmaktadır.[8] Dönemi ele alan kroniklerde Osman Bey’in gördüğü bir rüya anlatılmaktadır. Soy teorisi de kroniklerde yer alan bu rüyadan atıf alır. Aktarılanlara göre, Osman Bey, gece yatıya misafir kaldığı Edebalı’nın tekkesinde uykuya kucağında bir Kuran-ı Kerim ile dalar. Rüyasında Şeyh Edebalı’nın karnından çıkan bir ay ışığının, kendi göğsüne dolduğunu ve onun da göğsünden dallarının gökyüzünü saran bir çınar ağacı çıktığı yazmaktadır. Bu rüyayı, Edebalı’nın kızıyla evlenerek soyların birleşmesi olarak yorumlanmasına rağmen son araştırmalar ışığında Osman Gazi’den sonra yerine geçen oğlu Orhan’ın annesinin Malhun Hatun olmadığı anlaşılmaktadır. Aynı rüya hadisesi Babür Devleti hakkında yapılan araştırmalarda da rastlanılınca bunun bir mitoloji olabilme ihtimali belirmiştir.[9] Bundan sonraki bir diğer ulema evliliği Osmanlı Hanedanlığında kız verme şeklinde olmuştur. I. Bayezid’in kızı ile Şeyh Emir Buhari Niğbolu zaferinden sonra evlenmişlerdir. I. Bayezid başta bu evliliğe izin vermek istemediyse de razı gelmiştir. [10] Evlilik hususu tartışmalara konu olan bir diğer izdivaçta II. Osman’ın gerçekleştirdiği evliliktir. Anadolu Beyliklerinin ortadan kalkmasından sonra Padişahlar ve şehzadeler için evlilik, kurumsallaşması tamamlanan harem-i hümayundan oluyordu. Harem-i Hümayun dışından, hür, Müslüman bir Türk kızı ile evlilik yapılmıyordu. Padişahların cariyeleri ile evlenme geleneğini yıkan evlilik II. Osman ile Şeyhülislam Esad Efendi’nin kızı arasındaki nikahtır. Akile Hatun ile yapılan bu evliliğe, babası Şeyhülislam Esad Efendi dahi karşı çıkmış ama engel olamamıştır.[11] I. Ahmed’in de hür Türk kızları ile gerçekleştirdiği nikah haricinde Abdülaziz’e kadar başka örnek bulunmamaktadır. Osmanlı Devleti’nde siyasi evliliklerde devlet görevlilerine damat payesi veren evliliklere çok fazla rastlanılmaktadır. Çandarlılar, Köprülüler gibi ailelerle kurulan akrabalık bağının haricinde devşirme paşalar ile de yapılan evlilikler mevcuttur. Kaptan-ı Deryalar, sadrazamlar, vezirler ile hanedanın kız üyeleri evliliklerde bulunmuştur. Mihrimah Sultan ile Rüstem Paşa, Fatma Sultan ile Siyavuş Paşa onlarca örneği olan bu akrabalık ilişkilerinden sadece bir kaçıdır. Sarayda paşalar arasında damatlık vasfı son derece önemli olabiliyordu. Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında da önemini yitirmemiştir. Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın Sabiha Sultanla olan evliliği siyasi evliliklerin İmparatorluğun her devrinde vuku geldiğini göstermektedir. Hanedan mensubu kızların evliliklerinde karar alan Valide Sultanlar olduğu için, bazı evrelerde damatları ile siyasi iş birliklerine de rastlanılmaktadır. Bu mevzu bahiste yazının aktarmayı gaye edindiği noktadan fazla uzaklaşmamak için sıra dışı bir örnek ile kapatmayı yeğliyoruz. Kanuni Sultan Süleyman’ın sağlığında iken taht mücadelesi için kavgaya tutuşan oğulları Şehzade Bayezid ve Şehzade Selim’e ihtar mahiyetinde bir ikazda bulunduğunu görüyoruz. Bu da kız kardeşi Hatice Sultan’ın oğlu, Mora Valisi Osman Bey’e tahtına varis göstermek yönündeki çıkışıdır [12]. Eğer şehzadeleri savaşı sonlandırmazlar ise her ikisini de tahtından uzaklaştırarak böyle bir yolu seçeceği ihtarında bulunmuştur. Bu daha öncesinde görülebilir bir şey değildi. Nitekim daha sonra da böyle bir husus vaka olmamıştır. Çünkü Osmanlı hanedanında kızların dünyaya getirdikleri erkek çocukları hanedan mensubu sayılmamakta idi.[13] Bununla beraber erkeklerin kız çocukları hanedan mensubu sayılmakta idi. DİPNOTLAR [1]Selim Parlaz, ‘Osmanlı Devleti’nde Siyasi Evlilikler, ( Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Denizli 2007, 27-28 [2]İsmail Hakkı Uzunçarşılı, ‘Osmanlı Tarihi’, c.I, TTK Basımevi, Ankara 2011, s.62 [3] Parlaz, a.g.e, s.56 [4] a.g.e, s.78 [5]Juliette Dumas, ‘Bir Prenses Bir Kul İle Evlenirse II’, Toplumsal Tarih, sayı 210, Haziran 2011, s. 38 [6] Uzunçarşılı, a.g.e, 105-109 [7] a.g.e 153 [8] Metin And, ’40 Gün 40 Gece Osmanlı Düğünleri, Şenlikleri ve Geçit Alayları’, Toprakbank, İstanbul, 2000, s:32-33 [9]Cemal Şener, ‘Osmanlı’da Toplumsal Düzen’, Etik Yayınları, İstanbul, 2006 s.29 [10]Parlaz, a.g.e s.92 [11] a.g.e, s. 95 [12] Şerafettin Turan, ‘ Kanuni Dönemi Taht Kavgaları’ Bilgi Yayınevi, İstanbul 1997, s. 57 [13]Juliette Dumas Bir Prenses Kulla Evlenirse I, Toplumsal Tarih, say.209, Mayıs 2011, s86-87
6
dk.
bottom of page
.png)





