top of page

Podcast Tarih

Barajlar Kralı Demirel'in Siyasi Hayatta Kalma Sanatı

9 Şubat 2026

Barajlar Kralı Demirel'in Siyasi Hayatta Kalma Sanatı

Değerli dinleyenler, Türk siyasi tarihinin en nevi şahsına münhasır figürlerinden biri olan Süleyman Demirel’i anlamak, sadece bir politikacıyı değil, bir dönemin sosyolojik dönüşümünü ve devlet idaresindeki pragmatizmi anlamaktır. "Barajlar Kralı" unvanıyla Anadolu’nun bozkırına su ve elektrik götüren bir mühendis-siyasetçi olarak yola çıkan Demirel, altı kez gidip yedi kez gelerek Türk demokrasisinin en dayanıklı "hayatta kalma sanatçısı" olduğunu kanıtlamıştır. Demirel’in siyasi bekasının temelinde, halkın diliyle konuşabilme ve devletin katı bürokrasisi arasında bir köprü kurabilme yeteneği yatar. O, kasketini eline alıp meydanlara çıktığında köylünün "Çoban Sülü"sü, Ankara’ya döndüğünde ise barajlar inşa eden rasyonel bir teknokrattır. Bu çift kimlikli duruş, ona toplumun farklı kesimlerinden destek devşirme imkanı sağlamıştır. Siyaseti bir "imkanlar sanatı" olarak gören Demirel, en dar boğazlarda bile popülist söylemlerle pragmatik çözümleri harmanlayarak kitleleri peşinden sürüklemeyi başarmıştır. Siyasi hayatta kalma sanatının en çarpıcı örneği ise onun "darbelere ve muhtıralara karşı gösterdiği esneklik"tir. 1971’de şapkasını alıp gitmek zorunda kaldığı 12 Mart muhtırasından sonra, "Yollar yürümekle aşınmaz" diyerek siyasi tansiyonu yönetmeye çalışmış; 1980 darbesiyle siyasi yasaklı hale geldiğinde ise küsmek yerine Güniz Sokak’taki konutunu bir siyaset akademisine dönüştürmüştür. Yasakların kalkmasıyla birlikte meydanlara "Kurtar bizi baba" nidalarıyla dönmesi, onun toplumsal hafızadaki "Baba" figürünü ne denli güçlü inşa ettiğinin bir göstergesidir. Demirel’in stratejisi, ideolojik bir katılık yerine şartlara göre pozisyon alabilen, "Dün dündür, bugün bugündür" sözüyle sembolleşen bir esnekliğe dayanır. Bu yaklaşım, eleştirenlerce tutarsızlık olarak görülse de, Türk siyasetinin fırtınalı denizlerinde onun gemisini her zaman limana yanaştıran pusula olmuştur. Koalisyonlar döneminin karmaşasında bile, rakiplerini bazen bölerek bazen de yanına çekerek iktidar merkezinde kalmayı bilmiştir. Neticede Süleyman Demirel, Türkiye’nin kalkınma sancılarıyla demokratikleşme krizlerinin kesiştiği bir kavşak noktasıdır. Onun siyasi ömrü, bir bakıma Türk demokrasisinin de dayanıklılık testidir. Mühendislik zekasını siyasetin akışkan doğasına uyarlayan bu portre, tarihimizde "devlet adamlığı" ile "halk politikacılığı" arasındaki o ince çizgide en uzun süre yürüyen isim olarak kalacaktır.
28 Şubat Postmodern Darbesi ve Fişlemeleri

9 Şubat 2026

28 Şubat Postmodern Darbesi ve Fişlemeleri

Değerli dinleyicilerimiz, bugün tarihimizin en nev-i şahsına münhasır ve toplumsal hafızamızda derin izler bırakmış bir döneminden, "Bin yıl sürecek" iddiasıyla yola çıkan ancak milletin ferasetiyle tarih sayfalarındaki yerini alan 28 Şubat sürecinden bahsedeceğiz. Tarihçiler olarak biz bu dönemi "Postmodern Darbe" olarak tanımlıyoruz. Bunun sebebi, 1960 veya 1980 müdahalelerinde olduğu gibi meclisin doğrudan feshedilip anayasanın tamamen askıya alınmamış olmasıdır. Bunun yerine, tankların Sincan’da yürütülmesiyle verilen "balans ayarı" mesajı, medya, yargı ve akademi üzerinden yürütülen bir psikolojik harekatla birleştirilmiştir. Silah zoruyla değil, bürokratik mekanizmalar ve toplumsal baskı araçları kullanılarak meşru bir hükümet istifaya zorlanmıştır. Bu sürecin en karanlık ve hukuk dışı veçhesini ise kuşkusuz geniş çaplı fişleme faaliyetleri oluşturmaktadır. Batı Çalışma Grubu (BÇG) gibi illegal yapılanmalar aracılığıyla, devletin imkanları bizzat kendi vatandaşını gözetlemek ve tasnif etmek için kullanılmıştır. İnsanlar; inançları, kılık kıyafetleri, okudukları gazeteler ve hatta alışveriş yaptıkları esnafa göre "sakıncalı" veya "irticacı" olarak kategorize edilmiştir. Bu fişlemeler, sadece kağıt üzerinde kalan listelerden ibaret değildi; toplumsal yaşamın her alanında somut birer mağduriyete dönüştü. Üniversitelerde kurulan "ikna odaları" ile genç kızların eğitim hakkı gasp edilirken, kamuda liyakatli binlerce memur sadece yaşam tarzları nedeniyle görevlerinden ihraç edildi. Ekonomik alanda ise "Yeşil Sermaye" adı altında oluşturulan kara listelerle, teşebbüs hürriyeti ağır bir darbe aldı. Neticede 28 Şubat, devletin vatandaşına hizmet etmek yerine onu bir "tehdit" unsuru olarak gördüğü, vesayet odağının milli iradenin üzerine bir gölge gibi çöktüğü bir dönemdir. Tarih, bizlere demokrasinin ve temel insan haklarının ne denli hassas ve korunmaya muhtaç olduğunu bu acı tecrübelerle hatırlatmaktadır.
Nuri Demirağ'ın Uçak Fabrikası Nasıl Bitirildi?

9 Şubat 2026

Nuri Demirağ'ın Uçak Fabrikası Nasıl Bitirildi?

Değerli dinleyenler, bugün Türk sanayi tarihinin en parlak teşebbüslerinden birinin, Nuri Demirağ’ın uçak fabrikasının nasıl olup da bir "başarı hikayesi" yerine hüzünlü bir "akıbet hikayesine" dönüştüğünü konuşacağız. Bu olay, sadece bir fabrikanın kapanması değil, bir ülkenin kendi kanatlarıyla uçma idealinin nasıl kırıldığının hazin bir vesikasıdır. Nuri Demirağ, 1930’lu yıllarda Beşiktaş’ta bir uçak fabrikası kurup Yeşilköy’de "Gök Okulu"nu açtığında, aslında yerli ve milli bir havacılık ekosistemi inşa ediyordu. Fabrikada üretilen Nu.D-38 tipi yolcu uçağı, o dönem dünya standartlarında bir mühendislik harikasıydı. Ancak bu büyük hamlenin sonunu getiren süreç, ironik bir şekilde bir kaza ve ardından gelen bürokratik katılıkla başladı. 1938 yılında, Türk Hava Kurumu’nun (THK) sipariş ettiği uçakların kabul testleri sırasında, pilot Reşit Felat’ın iniş sırasında bir hendek yüzünden kaza yapması, bürokrasiye beklediği "bahaneyi" altın tepside sundu. THK, uçağın teknik bir kusuru olmamasına rağmen bu kazayı gerekçe göstererek tüm siparişleri iptal etti. Nuri Demirağ, uçağının kalitesini ispat etmek için meselenin mahkemeye taşınmasını ve yeniden test edilmesini istese de, dönemin siyasi iklimi ve bürokratik çarkları adeta bu teşebbüsü boğmak üzere kilitlenmişti. Mahkeme süreci Demirağ’ın aleyhine sonuçlanınca, fabrikada hazır bekleyen uçakların ne iç piyasada satılmasına ne de dışarıya ihraç edilmesine izin verildi. İspanya ve İran gibi ülkelerden gelen ciddi satın alma talepleri, "stratejik" gerekçelerle reddedilerek fabrikanın ekonomik damarları kesildi. Bu yerli girişimin bitirilmesindeki en kritik dış faktör ise İkinci Dünya Savaşı sonrası değişen dünya dengeleri ve Marshall Yardımı sürecidir. ABD’den gelen askeri ve ekonomik yardımlar, Türkiye’ye "kendi uçağını üretmek yerine hazır uçak alma" modelini dayattı. Bedava veya çok ucuza sunulan yabancı uçaklar, yerli üretimin "gereksiz ve pahalı" görülmesine neden olan bir algı yarattı. Devletin kendi sanayicisini korumak yerine ithal ikameci bir bağımlılığı tercih etmesi, Demirağ’ın fabrikasını bir hurdalığa, Yeşilköy’deki devasa havaalanı arazisini ise istimlak edilerek sıradan bir arsaya dönüştürdü. Netice itibarıyla, Nuri Demirağ’ın uçak fabrikası teknik yetersizlikten değil; siyasi vizyonsuzluk, katı bürokrasi ve dış bağımlılığı körükleyen yardım paketleri neticesinde tasfiye edilmiştir. Bugün havacılık sanayimizde attığımız her adımda, aslında on yıllar evvel yarım bırakılan bu milli ruhun izlerini aramaya ve o günkü hatalardan ders çıkarmaya devam ediyoruz.
Cumhuriyetin İlanı Doğan Çocuğun Adını Koymaktı

9 Şubat 2026

Cumhuriyetin İlanı Doğan Çocuğun Adını Koymaktı

Değerli dinleyenler, tarihçilikte bazen bir olayın gerçekleştiği an ile o olayın hukuken tescil edildiği an arasında ciddi bir zaman farkı olur. 29 Ekim 1923 tarihi, aslında 23 Nisan 1920’den itibaren filizlenen, Kurtuluş Savaşı’nın barut kokuları arasında büyüyen bir gerçeğin dünyaya ilan edilmesidir. Mustafa Kemal Paşa’nın ifadesiyle Cumhuriyetin ilanı, aslında çoktan doğmuş olan bir çocuğun adının konulmasından ibarettir. Milli Mücadele başladığı andan itibaren "Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir" ilkesi benimsendiğinde, eski rejimin temelleri zaten sarsılmıştı. Erzurum ve Sivas kongrelerinde alınan kararlar, Ankara’da açılan meclis ve cephedeki her başarı, adım adım halkın kendi kaderini tayin ettiği bir sisteme işaret ediyordu. Saltanatın kaldırılmasıyla ortada bir yönetim boşluğu varmış gibi görünse de, aslında fiilen işleyen bir halk idaresi mevcuttu; eksik olan tek şey bu idarenin anayasal bir çerçeveye oturtulmasıydı. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte "Hükümetin şekli nedir?" ve "Devletin başkanı kimdir?" gibi belirsizlikler ortadan kalktı. Bu adım, sadece bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda modern bir devletin inşası için gereken hukuki zeminin oluşturulmasıydı. Rejim, artık ismen de halkın malı olmuş; devletin rotası medeni dünya ile entegre olacak bir demokrasi anlayışına kesin olarak kırılmıştır. Netice itibarıyla 29 Ekim, bir son değil, büyük bir devrimin kurumsallaşma sürecinin başlangıcıdır. İsim konulduktan sonra o çocuğun büyümesi, serpilmesi ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşması için asıl büyük hamleler dönemi başlamıştır. Bizler bugün bu ilanı, sadece bir bayram olarak değil, aynı zamanda birey olmamızı sağlayan o büyük hukuki tescilin yıl dönümü olarak okumalıyız.
sanal tarih yeni logo (1).png

'Keyifli Tarih' parolası ile yayın hayatına başlayan Sanal Tarih, bilgiye ulaşabileceğiniz en hızlı ve en güvenli internet adresidir. Tarihi ve güncel konular üzerine özel hazırlanmış dosyalar, makaleler, kültür-sanat yayınları ve ansiklopedi maddeleri ile akademisyenlerin yazıları eşliğinde yaşanmış tarihi öğrenmek adına gerçeğe vakıf olacağınız bir tarih platformudur.

  • X
  • Youtube
  • Beyaz Instagram Simge
  • TikTok
  • Spotify

© 2015 - 2026 Vida Medya. Her hakkı saklıdır.

Bu sitede yer alan yazı, makale, fotoğraf, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. Vida Medya ve Ticaret Limited Şirketi'nin yazılı izni olmaksızın sitede yayımlanan eserler kısmen veya tamamen kaynak gösterilerek dahi çoğaltılamaz, yayımlanamaz, işlenemez, umuma iletilemez ve temsil edilemez.

bottom of page