top of page

Resimlerle Tarih

Bir Milletin En Hüzünlü Perşembesi: 10 Kasım 1938

9 Kasım 2025

Bir Milletin En Hüzünlü Perşembesi: 10 Kasım 1938

Takvim yaprakları 10 Kasım'ı gösterdiğinde, Türkiye için zaman farklı bir anlam kazanır. Bu tarih, yalnızca bir takvim günü değil, modern bir ulusun kurucusuna olan bağlılığının, sevgisinin ve minnetinin topluca ifade edildiği kolektif bir hafıza anıdır. 10 Kasım 1938, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün İstanbul Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini yumduğu gündür. Ancak bu tarih, bir "son" olarak değil, onun fikirlerinin ve mirasının her zamankinden daha güçlü bir şekilde yaşatılmaya başlandığı bir "anma" ve "anlama" günü olarak tarihe geçmiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk Mustafa Kemal Atatürk'ün sağlık sorunları aslında 1937 yılının sonlarına doğru belirtiler göstermeye başlamıştı. Yoğun devlet işleri, aralıksız çalışmaları ve ülkenin geleceği için giriştiği projeler, sağlığını ciddi şekilde etkilemişti. 1938 yılının başlarında, Yalova'daki bir ziyaret sırasında yaşadığı rahatsızlık üzerine yapılan tetkikler, acı gerçeği ortaya çıkardı: Atatürk'e, o dönemde tedavisi oldukça zor olan siroz teşhisi konulmuştu. Bu teşhise rağmen, Atatürk'ün önceliği hiçbir zaman kendi sağlığı olmadı. Hastalığının ciddiyetini bilmesine rağmen, "Hatay Meselesi" gibi ulusal davalarla bizzat ilgilenmeye devam etti. Mersin ve Adana'ya yaptığı geziler, hastalığına rağmen vatan toprağı için son bir gayret gösterdiğinin kanıtıydı. Durumunun ağırlaşması üzerine, Fransa'dan ünlü doktor Noel Fissinger davet edildi. Doktorların tüm tavsiyeleri "mutlak istirahat" yönündeydi. Ancak o, Dolmabahçe Sarayı'ndaki odasında bile devlet evraklarını incelemeye, ülkenin gidişatını takip etmeye çalıştı. 1938 yılının sonbaharı, hem Atatürk için acı dolu bir bekleyiş hem de tüm ülke için endişeli bir sükunet içinde geçti. Hatay Anavatan'a katıldıktan sonra, kutlamalar sırasında. Hastalıkla geçen ayların ardından, 8 Kasım 1938'de Atatürk ağır bir komaya girdi. İki gün boyunca tüm Türkiye, radyo başında ve gazetelerde gelecek iyi bir haberi bekledi. Ancak 10 Kasım 1938 Perşembe sabahı, saatler 09:05'i (dokuzu beş geçe) gösterdiğinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin kalbi durdu. Atatürk hasta yatağında, Dolmabahçe, 1938 Atatürk'ün tedavi gördüğü Dolmabahçe Sarayı'ndaki 71 numaralı odada, doktorları Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Dr. Refik Saydam ve diğer hekimlerin tüm müdahalelerine rağmen, büyük lider ebediyete intikal etti. O anda odada bulunan saatin 09:05'te durdurulduğu rivayet edilir. Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak'ın gözyaşları içinde hazırladığı resmi tebliğ, kısa sürede tüm ülkeye ve dünyaya yayıldı: "Reisicumhur Atatürk, 10 İkinciteşrin (Kasım) 1938 Perşembe sabahı saat dokuzu beş geçe, büyük bir milletin ve beşeriyetin matemleri arasında terk-i hayat eylemişlerdir." O günden bu yana her 10 Kasım'da, saat tam 09:05'te Türkiye'de hayat durur. Bu, bir kanun veya zorunlulukla değil, tamamen toplumsal bir reflekse dönüşmüş bir saygı duruşudur. O an çalan sirenler, bir felaketi değil, bir milletin atasına olan vefa borcunu ve sevgisini haykırır. Trafikteki şoförler kontak kapatıp araçlarından iner, yolda yürüyen vatandaşlar durur, fabrikalardaki işçiler makinelerini susturur ve öğrenciler okullarında ayağa kalkar. İki dakika boyunca tüm ülke, derin bir sessizlik içinde, o anı ve o büyük kaybı yeniden hisseder. Bu kolektif eylem, Atatürk'ün sadece bedenen aramızdan ayrıldığını, ancak fikirlerinin ve manevi varlığının bu topraklarda ne kadar güçlü bir şekilde yaşadığını gösteren en dokunaklı anlardan biridir. Dünya Liderleri ve Basını Gözünden "Atatürk" Atatürk'ün vefatı, sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada derin bir yankı uyandırdı. O'nun sadece bir ulusun kurtarıcısı değil, aynı zamanda sömürge altındaki tüm mazlum milletler için bir ilham kaynağı ve çağdaşı olan devlet adamları için de saygıdeğer bir lider olduğu, vefatının ardından yazılanlarda açıkça görülüyordu. İngiltere Başbakanı Winston Churchill: "Savaşta Türkiye'yi kurtaran, savaştan sonra da Türk Milletini yeniden dirilten Atatürk'ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de en büyük kayıptır." Fransız Gazetesi Le Temps: "Atatürk, yalnız kendi yurdunun tarihini değil, aynı zamanda Avrupa'nın da tarihini değiştirmiştir. O'nun ölümüyle, Avrupa'nın bir köşesinde bir denge unsuru kaybolmuştur." Alman Basını: "Atatürk, eskiyen ve köhnemiş bir imparatorluktan, taze bir güçle yaşayan, modern bir Türkiye yaratmıştır." Cenaze törenine katılan yabancı devletlerin sayısız temsilcisi ve askeri birlikleri, onun uluslararası alandaki saygınlığının bir göstergesiydi. Ebediyete Uğurlanış: İstanbul'dan Ankara'ya Yolculuk Atatürk'ün cenaze töreni, bir ulusun kurucusuna nasıl veda ettiğini gösteren, tarihe kazınan bir süreçti. Dolmabahçe Sarayı'nda (16-18 Kasım) Türk bayrağına sarılı naaşı, Dolmabahçe Sarayı'ndaki tören salonunda bir katafalk üzerine konuldu. Üç gün boyunca on binlerce insan, gözyaşları içinde son görevlerini yapmak için O'nun önünden saygıyla geçti. Atatürk'ün naaşı 16 Kasım Çarşamba günü Dolmabahçe Sarayı'nın muayede salonunda üzeri Türk bayrağına sarılmış şekilde katafalka konuldu ve Başbakan Celal Bayarın eşliğinde saygı geçişi başladı. 19 Kasım'da, naaşı Dolmabahçe'den alınarak, top arabasıyla Sarayburnu'na getirildi. Burada, Kurtuluş Savaşı'nın simgelerinden biri olan Yavuz Zırhlısı'na nakledildi. İstanbul Boğazı'nda, donanmanın ve yabancı gemilerin eşlik ettiği hüzünlü bir geçişle İzmit'e doğru yola çıktı. Atatürk'ün naaşı Sarayburnu'nda. 19 Kasım'da İzmit'ten özel bir trene alınan naaşı, yol boyunca istasyonlarda toplanan binlerce vatandaşın gözyaşları ve ağıtları eşliğinde Ankara'ya doğru ilerledi. Atatürk'ün naaşı, 19 Kasım 1938 Cumartesi günü sabahı Prof. Dr. Şerafettin Yaltkaya tarafından cenaze namazının kılınmasının ardından 12 generalin omuzunda sarayın dış kapısına çıkarıldı. Ankara Garı'nda devlet erkanı tarafından karşılanan cenaze, 21 Kasım'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin önündeki katafalka konularak milletvekillerinin ve halkın ziyaretine açıldı. Atatürk’ün naaşı Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde hazırlanan katafalka konuldu. Atatürk için, başkenti Ankara'da, "Rasattepe" (şimdiki Anıttepe) mevkiinde kalıcı bir anıt mezar yapılması kararlaştırılmıştı. Ancak bu anıtın (Anıtkabir) inşası yıllar sürecekti. Bu nedenle, 21 Kasım 1938'de yapılan büyük cenaze töreninin ardından, Atatürk'ün naaşı, Anıtkabir tamamlanana kadar Ankara Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrine defnedildi. Naaşı, tam 15 yıl boyunca Etnografya Müzesi'nde, ulusunun kalbinde bekledi. Anıtkabir'in inşasının tamamlanmasının ardından, Atatürk'ün vefatının 15. yıl dönümünde, 10 Kasım 1953'te, naaşı Etnografya Müzesi'nden alındı. Milyonların katıldığı görkemli ve bir o kadar da hüzünlü bir törenle, kurduğu Cumhuriyet'in başkentini seyreden ebedi istirahatgahı Anıtkabir'e nakledildi. O gün, Türkiye için bir yas günü olduğu kadar, O'na layık bir anıtı tamamlamanın da gurur günüydü. Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'de. 10 Kasım, Türkiye Cumhuriyeti için resmi bir tatil değildir. Bu bilinçli bir tercihtir. Atatürk, "Beni görmek demek, behemehal yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir" sözüyle, asıl olanın bedensel varlığı değil, fikirsel mirası olduğunu vurgulamıştır. Bu nedenle 10 Kasım, bir yas günü olmaktan çok, onun "en büyük eserim" dediği Cumhuriyete, bilime, akla, laikliğe ve tam bağımsızlığa olan bağlılığı tazelediğimiz bir "anlama" günüdür. Tarih blogları için 10 Kasım, sadece bir liderin ölümünü değil, bir ulusun O'nun fikirleri etrafında nasıl kenetlendiğini ve bu fikirlerin bir ulusu nasıl geleceğe taşıdığını incelemek için eşsiz bir fırsattır.

4

dk.

Tarihi Değiştiren Aşk: Kanuni ile Hürrem

2 Haziran 2025

Tarihi Değiştiren Aşk: Kanuni ile Hürrem

Osmanlı tarihinin en parlak dönemine damga vuran sadece fetihler, saray entrikaları ya da ihtişamlı padişahlar değildir; aynı zamanda kalplerde yer eden destansı bir aşk hikayesi de bu dönemin en dikkat çekici olaylarından biridir. Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan’ın aşkı, sadece bir hükümdarın gönül meselesi değil, aynı zamanda bir imparatorluğun kaderini etkileyen derin bir bağdır. Kölelikten Kraliçeliğe: Hürrem Sultan'ın Yükselişi Hürrem Sultan, asıl adıyla Aleksandra Lisowska, Lehistan topraklarından İstanbul’a köle olarak getirildiğinde kimse onun kaderini Osmanlı sarayının kalbine kadar yazacağını tahmin edemezdi. Haremdeki binlerce cariye arasında zekâsı, güzelliği ve özellikle eğitimiyle kısa sürede dikkat çekti. Ancak onu farklı kılan en önemli şey, Kanuni Sultan Süleyman’ın kalbine erişmesiydi. Sarayda Aşk: Yasaklı Bir Duygunun Meşrulaşması Osmanlı geleneğinde padişahların cariyeleriyle evlenmeleri olağan değildi. Ancak Kanuni, tüm gelenekleri yıkarak Hürrem Sultan’la nikâh kıydı. Bu evlilik, sadece sarayda değil tüm Osmanlı topraklarında şaşkınlıkla karşılandı. Bu olay, Hürrem’in statüsünü "padişahın gözdesi" olmaktan çıkarıp "padişahın nikâhlı eşi" mertebesine yükseltti. Tutkunun Gücüyle Şekillenen Siyaset Bu aşk, yalnızca duygusal bir bağla sınırlı kalmadı. Hürrem Sultan, zamanla saray siyasetinin en etkili figürlerinden biri haline geldi. Devlet işlerine olan ilgisi, dış ilişkilerdeki rolü ve özellikle kendi çocuklarının geleceği için yaptığı hamleler, onun gücünü gözler önüne serdi. Kanuni'nin onu dinlemesi, kararlarında fikirlerine önem vermesi bu ilişkinin karşılıklı güven ve akılla örülü olduğunu gösterir. Mektuplarla Yaşayan Aşk Kanuni Sultan Süleyman, sefere çıktığında Hürrem Sultan’a yazdığı şiirlerle ve mektuplarla duygularını dile getirirdi. Onun kaleminden dökülen dizelerde “Muhibbi” mahlasını kullanarak yazdığı aşk şiirleri, aralarındaki derin duygusal bağı açıkça ortaya koyar. Bu mektuplar, Osmanlı sarayında nadir görülen bir romantizmi de gözler önüne serer. Ölümsüz Bir Aşk Hürrem Sultan, Kanuni’nin yanına defnedilerek Topkapı Sarayı’ndan sonra Süleymaniye Camii avlusundaki türbeye yerleştirildi. Bu, onların bu dünyadaki birlikteliklerinin öbür dünyaya taşındığının simgesidir. Onların aşkı, aradan geçen asırlara rağmen hâlâ konuşulmakta, dizilere ve romanlara konu olmakta, sarayın soğuk taşlarını sıcak duygularla ısıtmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan’ın aşkı, sadece bir hükümdarla bir cariyenin aşkı değil; aynı zamanda bir medeniyetin kalbinde filizlenen ve imparatorluğun çehresini değiştiren eşsiz bir hikâyedir. Güç, tutku, entrika ve sadakatle örülü bu aşk, hâlâ tarih severlerin en merak ettiği konuların başında gelir.

2

dk.

Çift Başlı Kartal Hangi Devletler Tarafından ve Neden Kullanıldı?

22 Mart 2025

Çift Başlı Kartal Hangi Devletler Tarafından ve Neden Kullanıldı?

Çift başlı kartal, tarihin en çarpıcı ve anlam yüklü sembollerinden biridir. Tek başlı kartalın Roma İmparatorluğu ile özdeşleştiği bir gerçek, ancak çift başlı versiyonu, özellikle Bizans’tan başlayarak farklı medeniyetlerde kendine yer buldu. Güç, egemenlik ve çok yönlü otoriteyi temsil eden bu sembol, neden bu kadar çok devlet tarafından benimsendi? Hangi devletler çift başlı kartalı kullandı ve bu tercihin ardındaki sebepler nelerdi? Gelin, bu soruların yanıtlarını tarihin sayfalarında arayalım. Bizans İmparatorluğu: Doğunun ve Batının Efendisi Çift başlı kartalın popülerleşmesi, Bizans İmparatorluğu ile başlar. Roma İmparatorluğu’nun 395’te doğu ve batı olarak ikiye ayrılmasından sonra, Bizans kendisini Roma’nın meşru mirasçısı olarak gördü. Çift başlı kartal, bu iddiayı sembolize etmek için mükemmel bir araçtı: Bir baş batıyı (eski Roma), diğer baş ise doğuyu (Konstantinopolis) temsil ediyordu. Aynı zamanda, Hristiyanlıkla harmanlanan Jüpiter’in kartalı, imparatorluğun ilahi otoritesini de yansıtıyordu. Palaiologos Hanedanı döneminde (13.-15. yüzyıl), bu sembol Bizans bayraklarında, mühürlerde ve sanat eserlerinde sıkça kullanıldı. Bizans İmparatorluğu Selçuklu Devleti: Miras ve Egemenlik Buluşması Selçuklular, çift başlı kartalı hem Orta Asya Türk geleneklerinden hem de Bizans’tan etkilenerek benimsedi. Türk mitolojisinde kartal, gökyüzü tanrısı Tengri ile bağlantılı kutsal bir figürdü ve göklerle yeryüzü arasındaki bağı simgeliyordu. Anadolu’ya geldiklerinde ise Bizans’ın çift başlı kartalıyla tanıştılar ve bu sembolü kendi egemenlik anlayışlarıyla harmanladılar. Doğudan batıya uzanan bir imparatorluk olarak, çift başlı kartal, Selçukluların çok yönlü hâkimiyetini vurgulamak için idealdi. Anadolu Selçukluları’nda bu sembol, özellikle mimari süslemelerde (örneğin, Konya’daki Alaeddin Camii) ve sikkelerde karşımıza çıkar. Selçuklu Devleti Rus Çarlığı: Üçüncü Roma’nın Simgesi Bizans’ın 1453’te Osmanlılar tarafından fethedilmesiyle, Rusya kendisini “Üçüncü Roma” olarak ilan etti. Çift başlı kartal, Bizans’tan miras alınarak Rus Çarlığı’nın arması oldu. Bu sembol, Moskova’nın hem Avrupa hem de Asya’yı kapsayan geniş topraklarını ve Ortodoks Hristiyanlığın koruyucusu rolünü temsil ediyordu. 15. yüzyıldan itibaren Çarlık armalarında görülen çift başlı kartal, Romanov Hanedanı ile daha da yaygınlaştı ve modern Rusya Federasyonu’nun armasında bile etkisini sürdürüyor. Rus Çarlığı Kutsal Roma İmparatorluğu: Dünyevilik ve Ruhaniyetin Birliği Kutsal Roma İmparatorluğu, Roma’nın batıdaki mirasçısı olma iddiasıyla çift başlı kartalı kullandı. Bu sembol, imparatorluk ile kilisenin birliğini (dünyevi ve ruhani otorite) simgeliyordu. Aynı zamanda, doğu ve batı Avrupa’daki geniş yetki alanını ifade etmek için tercih edildi. 13. yüzyıldan itibaren imparatorluk armalarında ve bayraklarında yer alan çift başlı kartal, özellikle Habsburg Hanedanı döneminde öne çıktı. Kutsal Roma İmparatorluğu Osmanlı Devleti: Kültürel Bir Dokunuş Osmanlılar, çift başlı kartalı resmi bir devlet sembolü olarak değil, daha çok sanatsal bir motif olarak kullandılar. 1453’te Konstantinopolis’in fethinden sonra Bizans mirasından etkilenen Osmanlılar, bu sembolü mimari süslemelerde ve bazı yerel sancaklarda benimsedi. Selçuklu geleneğinden de izler taşıyan çift başlı kartal, imparatorluğun doğu (Asya) ve batı (Avrupa) topraklarını dolaylı yoldan yansıtmış olabilir. Ancak, Osmanlı’da hilal ve yıldız daha baskın bir sembol olarak kaldı. Sultan II. Osman’ı Saltanat Kayığında Tasvir Eden Minyatürde Çift Başlı Kartal Arnavutluk: Bağımsızlığın Simgesi Modern Arnavutluk’un bayrağındaki çift başlı kartal, Bizans ve Balkan geleneklerinden kök alır. 15. yüzyılda Osmanlı’ya karşı direnişin lideri Gjergj Kastrioti (Skanderbeg), bu sembolü bayrağında kullanarak hem Hristiyan mirasını hem de bağımsızlık mücadelesini vurguladı. Günümüzde Arnavutluk bayrağında kırmızı zemin üzerinde siyah çift başlı kartal, ulusal kimliğin güçlü bir temsilcisi olarak duruyor. Arnavutluk Neden Çift Başlı Kartal? Bu devletlerin çift başlı kartalı tercih etmesinin ardında ortak temalar yatıyor: Çift Yönlü Hâkimiyet: Doğu ve batı, ya da dünyevi ve ruhani otorite gibi ikili yapıları simgeleme ihtiyacı. Miras ve Meşruiyet: Roma ve Bizans gibi büyük imparatorlukların mirasını devam ettirme arzusu. Güç ve Prestij: Kartalın doğal gücü, çift başla birleştiğinde çok yönlü bir üstünlük mesajı verir. Sonuç: Tarihin Kanatlı Mirası Çift başlı kartal, Roma’nın tek başlı aquila’sından evrilerek farklı medeniyetlerde kendine özgü anlamlar kazandı. Her devlet, bu sembolü kendi tarihsel ve kültürel bağlamına uyarladı, ancak hepsinde ortak bir nokta vardı: geniş vizyon, egemenlik ve otorite. Bugün bile bayraklarda, armalarda ve kültürel eserlerde yaşamaya devam eden çift başlı kartal, tarihin kanatlı mirası olarak bizleri etkilemeye devam ediyor. Sizce bu sembolün gücü nereden geliyor? Yorumlarınızı bekliyoruz!

3

dk.

10 Maddede Lefter Küçükandonyadis'in Hayatı

13 Ocak 2025

10 Maddede Lefter Küçükandonyadis'in Hayatı

Lefter Küçükandonyadis, Türk futbolunun en büyük efsanelerinden biri olarak anılmaktadır. Fenerbahçe'nin ve Türk milli takımının unutulmaz forveti, "Ordinaryüs" lakabıyla da bilinir. Bu yazı 10 maddede, Lefter'in futbol kariyerini, başarılarını ve onun bıraktığı derin izleri anlatıyor. 1. Doğum ve Aile Kökeni: Lefter Küçükandonyadis, 22 Aralık 1925'te İstanbul'un Büyükada semtinde Rum kökenli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Hristo Küçükandonyadis bir balıkçı, annesi Argiro ise ev hanımıydı. 2. Futbola İlk Adımlar: Futbola Büyükada'da başladı ve yeteneği sayesinde genç yaşta Taksimspor'a transfer oldu. Ancak, yaşı lisans çıkarmak için yeterli olmadığından, yöneticiler mahkeme kararıyla yaşını büyüttüler. 3. Askerlik Dönemi: 1943'te askere gitti ve Diyarbakır'da 4 yıl askerlik yaptı. Bu dönemde bile futbola devam ederek, askeri takımlarda oynadı ve yeteneğiyle dikkat çekti. 4. Fenerbahçe'ye Transfer: 1947'de Fenerbahçe'ye transfer oldu ve burada uzun yıllar boyunca efsaneleşti. Sarı-lacivertli formayla İstanbul Profesyonel Lig'inde 2, Türkiye Şampiyonası'nda 3 kez şampiyonluk yaşadı. 5. Yurtdışı Kariyeri: Lefter, 1951-1952 sezonunda İtalya'nın Fiorentina ve 1952-1953 sezonunda Fransa'nın Nice takımlarında oynadı. Avrupa'da da başarılı performans sergileyerek adından söz ettirdi. 6. Gol Krallığı ve Rekorları: İstanbul Ligi'nde 1953-1954 sezonunda gol kralı oldu. Kariyeri boyunca 832 gol atarak Türk futbol tarihinde önemli bir rekoru elinde tuttu. 7. Milli Takım Kariyeri: 46 kez A Milli Takım formasını giydi ve 21 gol attı. 1954 FIFA Dünya Kupası'nda da Türkiye adına iki gol kaydetti. Milli takımda 9 kez kaptanlık yaptı. 8. Futbolculuk Sonrası: 1964'te futbolu bıraktı ve teknik direktörlük kariyerine başladı. Yunanistan'ın Egaleo ve Güney Afrika'nın Johannesburg takımlarında çalıştıktan sonra, Türkiye'de de çeşitli kulüplerde antrenörlük yaptı. 9. Sembol İsim: "Ver Lefter'e, yaz deftere" sloganı ile Fenerbahçe taraftarları arasında unutulmaz bir yer edindi. Futboldaki ustalığı ve kişiliği nedeniyle "Ordinaryüs" lakabını aldı. 10. Vefat ve Anma: Lefter Küçükandonyadis, 13 Ocak 2012'de 86 yaşında İstanbul'da hayatını kaybetti. Fenerbahçe'nin Şükrü Saracoğlu Stadyumu'nda düzenlenen törenle anıldı ve Büyükada'daki aile kabristanına defnedildi. Lefter, sadece futboluyla değil, insanlığı, vatan sevgisi ve mertliği ile de Türk ve Fenerbahçe tarihine adını altın harflerle yazdırdı.

2

dk.

Türk Modernleşmesinin Dönüm Noktası Olarak Cumhuriyetin İlanı

29 Ekim 2025

Türk Modernleşmesinin Dönüm Noktası Olarak Cumhuriyetin İlanı

29 Ekim 1923, Türk tarihinin en kritik dönemeçlerinden birini temsil eder. Bu tarih, yalnızca bir yönetim biçiminin değişimi değil; Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras kalan siyasal, toplumsal ve hukuksal yapının köklü biçimde dönüşümünü ifade eder. Cumhuriyetin ilanı, Türkiye’nin egemenliğin kaynağını ilahi otoriteden millet iradesine taşıdığı, modernleşme sürecinde yeni bir aşamaya geçtiği tarihi bir olaydır. Bu yazı, Cumhuriyetin ilanına giden süreci tarihsel, siyasal ve düşünsel bağlamlarıyla ele alarak, 29 Ekim 1923’ün Türk modernleşmesi açısından taşıdığı çok boyutlu önemi irdelemektedir. 19.yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğu, hem içte hem dışta büyük bir meşruiyet kriziyle karşı karşıyaydı. Tanzimat (1839) ve Islahat Fermanı (1856) gibi reform girişimleri, merkezi otoriteyi güçlendirmeyi hedeflese de, devletin çöküşünü durdurmakta yetersiz kaldı. II. Meşrutiyet’in ilanı (1908) ile birlikte anayasal bir düzen arayışı yeniden gündeme gelse de, savaşlar, işgaller ve ekonomik yıkımlar, imparatorluğun siyasi bütünlüğünü koruyamadı. I. Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin fiilen sona ermesi, Türk milletini kendi kaderini tayin etme zorunluluğuyla karşı karşıya bıraktı. 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde başlatılan Milli Mücadele, yalnızca bir bağımsızlık savaşı değil, aynı zamanda yeni bir devlet ve toplum düzeninin inşası süreciydi. Samsun'da basılan Kurtuluş Savaşı propaganda afişi: Halaskaran-ı İslam 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması, egemenliğin kaynağının millet olduğu ilkesinin fiilen hayata geçtiği ilk dönüm noktasıdır. Bu, monarşik sistemin siyasal temellerini zayıflatan en önemli adımdır. 1922 yılında saltanatın kaldırılmasıyla (1 Kasım 1922), devletin yönetim biçiminin değişeceği artık açıkça görülmeye başlamıştır. Ancak bu değişimin hukuki ve anayasal zemine oturtulması için uygun siyasi koşulların olgunlaşması gerekiyordu. Son padişah Sultan VI. Mehmet Vahdettin İstanbul'dan Malta'ya gitmek üzere ayrılırken 1923 yılı başlarında Lozan Antlaşması görüşmeleri devam ederken, iç siyasette hükümet krizleri yaşanıyordu. Özellikle Meclis hükümeti sisteminin uygulamadaki tıkanıklıkları, yeni bir yönetim modelinin gerekliliğini ortaya koydu. Mustafa Kemal, bu dönemdeki siyasi belirsizlikleri Cumhuriyet’in ilanı için bir fırsata dönüştürdü. 28 Ekim 1923 gecesi yakın çalışma arkadaşlarına, “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” diyerek sürecin fiili başlangıcını yaptı. 29 Ekim 1923 günü, Meclis’te yapılan anayasa değişikliğiyle “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli Cumhuriyettir” hükmü kabul edildi. Ardından yapılan oylamada Mustafa Kemal, oy birliğiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi. Bu gelişme, Osmanlı’dan kalan monarşik-saltanat sisteminin hukuken tamamen sona erdiği, modern bir ulus-devletin doğduğu anı temsil eder. 3 Kasım 1923 tarihli Resimli Gazete'de Cumhuriyetin İlanı Cumhuriyetin temel felsefesi, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesine dayanır. Bu ilke, 1921 Anayasası’nda yer almakla birlikte, 1923 sonrasında tüm siyasal kurumların ve toplumsal düzenin merkezine yerleştirilmiştir. Cumhuriyet, bir yönetim biçiminden öte bir toplum projesidir. Mustafa Kemal’in önderliğinde gerçekleştirilen reformlar, yalnızca siyasi sistemin değil, aynı zamanda sosyal hayatın, eğitimin, hukukun ve kültürün yeniden yapılandırılmasını hedeflemiştir. Laikleşme, kadın-erkek eşitliği, eğitimde bilimsel yaklaşım ve çağdaş hukuk düzeni, Cumhuriyet’in dayandığı temel sütunlardır. Atatürk’ün şu sözü, Cumhuriyet’in toplumsal yönünü özetler: “Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir.” Bu ifade, Cumhuriyet’in sınıfsal ayrıcalıkları reddeden, tüm vatandaşların eşit haklara sahip olduğu bir yurttaşlık anlayışını temsil eder. Cumhuriyetin ilanı, Türkiye’nin modernleşme sürecini kurumsal hale getirmiştir. 1924 Anayasası, kuvvetler birliğine dayalı meclis hükümeti sistemini sürdürmekle birlikte, devletin laik ve ulusal kimliğini pekiştirmiştir. Ardından gelen inkılaplar — harf devrimi, eğitim reformu, medeni kanun, kadın hakları, ekonomik kalkınma hamleleri — Cumhuriyet’in modernleşme misyonunu pekiştirmiştir. Cumhuriyet, aynı zamanda Türkiye’yi uluslararası sistemde bağımsız ve saygın bir aktör haline getirmiştir. Lozan Antlaşması ile tanınan egemenlik, Cumhuriyet’in siyasi ve diplomatik temelini oluşturmuştur. İsmet Paşa Lozan Barış Antlaşması'nı imzalarken 29 Ekim 1923, bir tarihsel dönüm noktası olmanın ötesinde, Türkiye’nin siyasi kimliğini, toplumsal yapısını ve modernleşme yönelimini belirleyen bir mirastır. Cumhuriyet, yalnızca geçmişin bir hatırası değil; her neslin yeniden anlamlandırması gereken bir değerler sistemidir. Atatürk’ün “En büyük eserim” dediği Cumhuriyet, çağdaş Türkiye’nin varlığını borçlu olduğu temel ilkedir. Bu nedenle 29 Ekim, sadece bir bayram değil; ulusal kimliğin, egemenliğin ve çağdaşlaşma iradesinin sembolüdür.

3

dk.

Tarihi Değiştiren Kurşunlar: Suikastle Öldürülen Devlet Başkanları

1 Haziran 2025

Tarihi Değiştiren Kurşunlar: Suikastle Öldürülen Devlet Başkanları

Tarih boyunca birçok devlet başkanı halkın umudu, düşmanlarının ise hedefi olmuştur. Kimi ideolojileriyle, kimi reformlarıyla, kimi ise sadece varlığıyla tehdit unsuru hâline gelmiştir. Bu yazıda, suikast sonucu yaşamını yitiren bazı önemli devlet başkanlarını ve bu suikastlerin arkasındaki siyasi ve toplumsal dinamikleri inceliyoruz. 1. Julius Caesar (MÖ 100–44) Görevi: Roma Cumhuriyeti’nin diktatörü Öldürülme Tarihi: MÖ 15 Mart 44 (İdeler Günü) Suikastin Sebebi: Otoriterleşme korkusu Jül Sezar, Roma Senatosu’ndaki bazı senatörler tarafından, tiranlık hevesleri nedeniyle öldürüldü. Suikastin başını Marcus Junius Brutus ve Gaius Cassius çekmekteydi. Sezar'ın öldürülmesi Roma Cumhuriyeti'nin çöküşünü hızlandırmış ve İmparatorluk döneminin başlangıcına zemin hazırlamıştır. 2. Abraham Lincoln (1809–1865) Görevi: Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Öldürülme Tarihi: 14 Nisan 1865 Suikastin Sebebi: İç Savaş sonrası intikam arzusu Lincoln, Amerikan İç Savaşı'nı zaferle tamamlamış ve köleliği kaldırmıştı. Bu radikal değişimler, Güney yanlısı John Wilkes Booth tarafından tehdit olarak algılandı. Booth, Ford Tiyatrosu'nda başkana suikast düzenledi. Bu suikast, yeniden yapılanma dönemini daha da karmaşık hale getirdi. 3. Franz Ferdinand (1863–1914) Görevi: Avusturya-Macaristan Veliaht Prensi Öldürülme Tarihi: 28 Haziran 1914 Suikastin Sebebi: Sırp milliyetçiliği Resmi devlet başkanı olmasa da Franz Ferdinand’ın öldürülmesi I. Dünya Savaşı’nın fitilini ateşlemiştir. Gavrilo Princip adlı bir Sırp milliyetçisi tarafından Saraybosna’da vurularak öldürüldü. Bu olay, zincirleme diplomatik krizlere ve nihayetinde savaşın başlamasına yol açtı. 4. Mahatma Gandhi (1869–1948) Görevi: Hindistan’ın fiili ruhani lideri Öldürülme Tarihi: 30 Ocak 1948 Suikastin Sebebi: Hindu milliyetçiliği ve Pakistan’a uzlaşma politikası Gandhi, Hindistan-Pakistan bölünmesi sonrası gerilimi azaltmak için yaptığı barışçıl çağrılar nedeniyle aşırı sağ Hindu milliyetçisi Nathuram Godse tarafından öldürüldü. Gandhi'nin ölümü, Hindistan’da toplumsal bir travmaya neden oldu. 5. John F. Kennedy (1917–1963) Görevi: ABD Başkanı Öldürülme Tarihi: 22 Kasım 1963 Suikastin Sebebi: Tartışmalı—resmi olarak yalnız hareket eden bir suikastçı Dallas’ta motorlu kortejde seyahat ederken Lee Harvey Oswald tarafından vurularak öldürülen Kennedy’nin ölümü hâlâ komplo teorileriyle anılmaktadır. Olay sonrası Warren Komisyonu suikastın tek failinin Oswald olduğunu belirtse de birçok araştırmacı CIA, mafya ve Küba bağlantılarını sorgulamaya devam etmektedir. 6. Yitzhak Rabin (1922–1995) Görevi: İsrail Başbakanı Öldürülme Tarihi: 4 Kasım 1995 Suikastin Sebebi: Oslo Anlaşması karşıtlığı İsrail-Filistin barış sürecinde önemli bir figür olan Rabin, Tel Aviv’de bir barış mitingi sonrası aşırı sağcı Yahudi Yigal Amir tarafından öldürüldü. Bu suikast, barış sürecine ağır bir darbe vurdu. 7. Benazir Bhutto (1953–2007) Görevi: Pakistan Başbakanı (ilk kadın başbakan) Öldürülme Tarihi: 27 Aralık 2007 Suikastin Sebebi: İslamcı radikalizme karşı politikalar Seçim kampanyası sırasında Rawalpindi’deki bir mitingde önce silahla, ardından bombalı saldırıyla öldürülen Bhutto’nun suikastı hâlâ tam olarak aydınlatılamamıştır. El Kaide ve Taliban şüphelileri arasında yer almıştır. Devlet başkanlarına yönelik suikastler yalnızca bireyleri değil, halkları ve tarihin akışını da hedef alır. Her biri, içinde yaşadıkları dönemin çelişkilerini ve çatışmalarını simgeler. Bu olaylar, sadece birer ölüm değil; politik krizlerin, ideolojik çatışmaların ve bazen de devrimlerin sembolleridir.

2

dk.

Kobe Bryant: Bir Basketbol Dahisinin Yaşam Öyküsü

26 Ocak 2025

Kobe Bryant: Bir Basketbol Dahisinin Yaşam Öyküsü

Kobe Bryant'ın hayatı, bir basketbol efsanesinin doğuşunu, yükselişini ve unutulmaz mirasını anlatıyor. Philadelphia'da doğup İtalya sokaklarında yetişen Kobe, NBA dünyasına adım attığı andan itibaren milyonların kalbini kazandı. Bu yazı, onun zorlu mücadelesini, şampiyonluklarını, kişisel başarılarını ve trajik sonunu detaylı bir şekilde ele alıyor. Çocukluk ve Gençlik Yılları Kobe Bean Bryant, 23 Ağustos 1978'de Philadelphia'da doğdu. Babası Joe "Jellybean" Bryant, eski bir NBA oyuncusuydu ve anne tarafından da eski bir WNBA oyuncusu olan Pam Cox ile evliydi. Bu basketbol dolu aile ortamı, Kobe'nin sporla erken yaşta tanışmasını sağladı. 1984'te ailesi İtalya'ya taşındı çünkü babası burada profesyonel basketbol oynayacaktı. Kobe, İtalya'nın farklı şehirlerinde (Reggio Calabria, Pistoia, Reggio Emilia) büyüdü ve burada İtalyanca öğrendi, farklı bir kültüre maruz kaldı. Bu dönemde, zaman zaman babasının maçlarında sahaya çıktı ve basketbol becerilerini geliştirdi. İtalya'da geçirdiği yıllar, onun çok yönlü bir oyuncu olmasına katkıda bulundu. 1991'de ailesi ABD'ye döndü ve Kobe, Lower Merion Lisesi'ne kaydoldu. Lise yıllarında, basketbol takımında olağanüstü bir performans sergiledi. Lise son sınıfta, 30.8 sayı, 12.0 ribaund, 6.5 asist, 4.0 blok ve 2.3 top çalma ortalaması tutturdu. Takımı ile eyalet şampiyonluğu kazandı ve "Mr. Pennsylvania" unvanını aldı. NBA Kariyeri Başlangıcı 1996 yılındaki NBA Draft'ında, Kobe direkt olarak liseden profesyonel liglere adım attı. Charlotte Hornets tarafından 13. sırada seçilse de, hemen Los Angeles Lakers'a takas edildi. İlk yıllarında, Shaquille O'Neal ile birlikte oynadı ve bu ikili "Showtime Lakers" olarak bilinen dönemin sonunu getirdi. 1997'de, Lakers ile ilk NBA şampiyonluğunu kazandılar, ancak Kobe'nin rolü o dönemde daha küçüktü. 2000, 2001 ve 2002'de üç kez üst üste şampiyon oldular. Bu süreçte, Kobe'nin bireysel yetenekleri öne çıkmaya başladı. 2003'te, NBA All-Star Maçı'nda çıktığı Slam Dunk Contest'i kazandı. Yıldız Oyuncuya Dönüşüm ve Zirve Shaq'in 2004'te takımdan ayrılmasının ardından, Lakers'ın kaptanlığı Kobe'ye geçti. Bu dönemde, çok çalışarak bireysel performansını zirveye taşıdı. 2005-2006 sezonunda, 35.4 sayı ortalamasıyla ligin en skorer oyuncusu oldu. Kobe, 2007-2008 sezonunda Phil Jackson ile tekrar bir araya geldi ve bu birliktelik, 2009 ve 2010'da iki şampiyonluk daha getirdi. Bu şampiyonluklarda, Finals MVP ödüllerini kazandı. Kariyeri boyunca, 18 kez All-Star seçildi, 2 kez All-Star MVP, 1 defa normal sezon MVP, 2 kez Finals MVP ve 5 kez NBA şampiyonu oldu. Emeklilik ve Sonrası 2016'da basketbolu bıraktığını açıkladı ve son maçında 60 sayı atarak unutulmaz bir veda yaptı. Emeklilik sonrasında, spor ve medya dünyasında aktif kaldı. "Dear Basketball" adlı kısa animasyon filmi, ona 2018'de bir Oscar kazandırdı. Granity Studios adlı yapım şirketini kurdu ve "The Mamba Mentality" gibi kitaplar yazdı. Ayrıca, gençlere yönelik eğitim ve spor girişimlerinde bulundu. "Mamba Sports Academy" ile genç sporculara koçluk ve mentorluk yaptı. Kızı Gianna ile birlikte sıkça bu akademide vakit geçirdi. Trajik Son ve Miras 26 Ocak 2020'de, Kobe Bryant, kızı Gianna ve yedi kişi daha, Calabasas, Kaliforniya'da bir helikopter kazasında hayatını kaybetti. Bu trajik olay, dünya çapında derin bir üzüntüye neden oldu. Kobe'nin mirası, sadece basketbol alanında değil, eğitim, liderlik ve azim konularında da devam ediyor. Adına kurulan vakıflar, burslar ve eğitim programları ile genç sporculara ilham vermeye devam ediyor. NBA, 2020'den itibaren All-Star Maçı'nın En Değerli Oyuncusu'na verilen ödülün adını "Kobe Bryant MVP Ödülü" olarak değiştirdi. Kobe Bryant, sadece bir basketbolcu değil, bir ikon, bir lider ve gerçek bir "Mamba" olarak anılmaya devam edecek.

2

dk.

İbrahimi Dinlerde Yecüc ve Mecüc

23 Kasım 2024

İbrahimi Dinlerde Yecüc ve Mecüc

Yecüc ve Mecüc, İbrahimi dinlerde kıyamet alametlerinden biri olarak kabul edilen efsanevi bir kavimdir. Bu kavim, hem İslam hem de Hristiyanlık ve Yahudilik'te farklı şekillerde anılır: Gog ve Magog devi Zakariya al-Qazwini (1203–1283). İslam'da Yecüc ve Mecüc: Kur'an-ı Kerim'de Yecüc ve Mecüc, Kehf Suresi'nde ve Enbiya Suresi'nde geçer. Kehf Suresi'nde, Zülkarneyn'in bu iki kavmi duvarla hapsettiği anlatılır. Bu duvarın yıkılışı ve Yecüc ile Mecüc'ün yeryüzüne yayılması, kıyamet alametlerinden biri olarak görülür. Yecüc ve Mecüc, bozguncu, fitne ve fesat çıkaran bir topluluk olarak tasvir edilir. Hadislerde, bu kavmin çok kalabalık olduğu, her türlü kötülüğü işlediği ve yeryüzünü talan edeceği belirtilir. Ayrıca, onların belirli bir zaman sonra Allah'ın izniyle yok edileceği anlatılır. İslam inancına göre, Yecüc ve Mecüc'ün ortaya çıkışı kıyametin büyük alametlerinden biridir. Onların yeryüzünde fesat çıkaracağına ve İsa'nın (aleyhisselam) dönüşüyle bu fesadın son bulacağına inanılır. Hristiyanlık ve Yahudilikte Gog ve Magog: Eski Ahit'te Hezekiel kitabında Gog ve Magog olarak geçerler. Gog, Magog ülkesinin kralı olarak anılır ve son günlerde İsrail'e karşı savaş açacağına inanılır. Bu isimler, kıyametten önce ortaya çıkacak kötülüğü simgeler. Yeni Ahit'te Vahiy kitabında Gog ve Magog, dünyanın dört bir yanından toplanıp kutsal şehir Kudüs'e karşı savaşmak için geldikleri anlatılır. Bu, kıyametin son aşamalarında bir savaşı temsil eder. Bir İran minyatürü, 16. yüzyıl, Zülkarneyn cinlerin yardımıyla Yecüc ve Mecüc'ü medenilerden uzak tutan seddi inşa ediyor. Ortak Noktalar: Her üç dinde de Yecüc ve Mecüc (veya Gog ve Magog), kıyametin yaklaştığını gösteren büyük bir işaret olarak kabul edilir. Bu kavimlerin bozgunculuğu, anarşi ve karmaşa yaratacağına inanılır. İslam'da Zülkarneyn'in inşa ettiği seddin yıkılması ve Hristiyanlıkta Gog ve Magog'un savaşı, dünyanın sonunun geldiğine dair işaretlerdir. Bu inançların kökeni ve sembolik anlamları, her dinin kendi kutsal metinlerinde ve tefsirlerinde detaylandırılmıştır. Ancak, bu kavramların tam olarak hangi ırk veya toplulukları temsil ettiği konusunda çeşitli yorumlar ve spekülasyonlar mevcuttur.

2

dk.

Ankara Savaşı: İki Cihan Hükümdarının Çarpışması

10 Eylül 2025

Ankara Savaşı: İki Cihan Hükümdarının Çarpışması

Ankara Savaşı, 28 Temmuz 1402 tarihinde Ankara’nın Çubuk Ovası’nda Osmanlı hükümdarı Yıldırım Bayezid ile büyük Türk-Moğol komutanı Timur arasında gerçekleşen tarihin en önemli savaşlarından biridir. Bu savaş, yalnızca iki büyük hükümdarın mücadelesi değil, aynı zamanda imparatorlukların kaderini değiştiren bir dönüm noktası olmuştur. Muharebeyi tasvir eden bir Babür minyatürü 14.yüzyılın sonlarında Osmanlı Devleti hızla büyüyordu. Sultan I. Murad’ın Kosova Savaşı’nda şehit olmasından sonra tahta geçen Yıldırım Bayezid, kararlılığı ve süratiyle kısa sürede büyük fetihler gerçekleştirdi. Balkanlar’da ilerleyişi sürerken Anadolu’da da pek çok beylik Osmanlı topraklarına katıldı. Bizans’ın üzerine giderek kuşatma altına alması, Avrupa’yı tedirgin ettiği kadar doğuda da yeni bir dengeler sorununa yol açtı. Çünkü aynı dönemde Orta Asya’da Timur’un yükselişi söz konusuydu. Tarafların temsili muharebe düzenleri Timur, Moğol geleneğini devralmış, İran’dan Hindistan’a kadar uzanan geniş bir imparatorluk kurmuştu. Güçlü ordusu, zekice stratejileri ve sert iradesiyle tanınan Timur, batıya yönelerek Anadolu’ya göz dikti. Anadolu beylikleri, Bayezid’in baskısından kaçarak Timur’a sığındığında, Timur bu beylikleri koruma bahanesiyle Osmanlı’ya karşı harekete geçti. Böylece iki büyük hükümdar arasında kaçınılmaz bir çatışma zemini doğdu. Diplomasi girişimleri sonuçsuz kaldı; iki taraf da geri adım atmadı. Osmanlı ordusunun muharebe öncesi iki koldan izlediği güzergah 1402 yazında Ankara yakınlarında iki ordu karşı karşıya geldi. Bayezid’in ordusu cesur ve tecrübeli askerlerden oluşuyordu, fakat Timur’un ordusu sayıca daha kalabalık, disiplinli ve fillerle desteklenmişti. Savaşın en kritik anı, Osmanlı safında bulunan bazı Anadolu beylerinin Timur tarafına geçmesiydi. Bu çözülme, Osmanlı ordusunun moralini bozdu ve düzenin sarsılmasına yol açtı. Timur’un ustaca kullandığı taktikler karşısında Osmanlı askerleri giderek dağılmaya başladı. Timur'un Ankara Muharebesi öncesinde ve sonrasında izlediği güzergah Savaşın sonucunda Osmanlı ordusu ağır bir yenilgi aldı ve Yıldırım Bayezid esir düştü. Onun esareti, Osmanlı tarihinde derin izler bıraktı. Rivayetlere göre Timur, Bayezid’i demir bir kafeste taşıttı; ancak bu anlatım tarihçiler arasında kesin kabul görmez. Yine de Osmanlı sultanının esir edilmesi, imparatorluğun gücüne büyük bir darbe vurdu. I. Bayezid'in muharebe sonunda esir düşmesini tasvir eden bir minyatür Ankara Savaşı’nın sonuçları oldukça ağır oldu. Osmanlı, Bayezid’in oğulları arasında başlayan taht kavgalarıyla yaklaşık on bir yıl sürecek Fetret Devri’ne girdi. Bu süreçte devletin siyasi bütünlüğü sarsıldı, Balkanlarda ilerleyiş durdu ve Avrupa bir süreliğine Osmanlı baskısından kurtuldu. Timur ise zafer kazanmış olsa da kurduğu imparatorluk uzun vadede Osmanlı kadar kalıcı olmadı. Esaret altında tutulan Bayezid'in resmedildiği bir tablo (Stanisław Chlebowski, 1878) Bu savaş, tarihin akışını değiştiren bir olay olarak önemini korur. Eğer Yıldırım Bayezid galip gelseydi, Osmanlı belki de Avrupa’ya daha hızlı bir şekilde ilerleyebilirdi. Ancak alınan yenilgi devletin toparlanmasını geciktirdi. Yine de Osmanlı, Fetret Devri’nin ardından yeniden güçlenmeyi başardı ve imparatorluk yolunda ilerlemeye devam etti. Chronicorum Turcicorum adlı eserde Bayezid'in demir kafeste resmedildiği bir çizim (Philipp Lonicer, 1584) Ankara Savaşı, iki büyük hükümdarın gururunun, kudretinin ve stratejisinin çarpıştığı bir sahneydi. Bu çarpışma, yalnızca Osmanlı tarihine değil, dünya tarihine de damga vurdu. Yıldırım Bayezid’in cesareti ve Timur’un dehası, yüzyıllar boyunca anlatılan destansı bir karşılaşmaya dönüştü.

2

dk.

Servet-i Fünûn Dergisi: Türk Edebiyatının Modernleşme Yolculuğu

25 Mart 2025

Servet-i Fünûn Dergisi: Türk Edebiyatının Modernleşme Yolculuğu

Türk edebiyatı ve basın tarihinde derin izler bırakmış olan Servet-i Fünûn Dergisi, yalnızca bir yayın organı olmanın ötesine geçerek bir döneme adını veren eşsiz bir kültürel fenomendir. 27 Mart 1891 tarihinde yayın hayatına başlayan bu dergi, 26 Mayıs 1944’e kadar aralıklarla da olsa tam 2464 sayı yayımlanarak Türk basın tarihinin en uzun soluklu dergilerinden biri olmuştur. Fen, sanat, edebiyat ve magazin gibi geniş bir yelpazede içerik sunan Servet-i Fünûn, özellikle Türk edebiyatının modernleşme sürecinde bir köşe taşı niteliğindedir. Servet-i Fünûn Dergisi, 300. sayı. Başlangıç: Bir Fen Dergisinden Edebiyat Platformuna Servet-i Fünûn, ilk olarak Ahmet İhsan Tokgöz tarafından "Servet" gazetesinin bir eki olarak hayata geçirildi. Başlangıçta amacı, Batı’daki bilimsel ve teknolojik gelişmeleri Türk okuyucusuna tanıtmak, yeni buluşları duyurmak ve bu alanda merak uyandırmaktı. Ahmet İhsan, dergiyi kurarken özellikle Jules Verne gibi yazarların eserlerini tercüme ederek okuyucuların hayal dünyasını genişletmeyi hedefledi. Bu dönemde dergi, çinkografi gibi yenilikçi baskı teknikleriyle de dikkat çekti ve görsel açıdan zengin bir içerik sundu. Ancak derginin asıl dönüm noktası, 1896 yılında Recaizade Mahmut Ekrem’in önerisiyle Tevfik Fikret’in edebiyat bölümünün başına geçmesiyle yaşandı. 7 Şubat 1896 tarihli 256. sayıdan itibaren Servet-i Fünûn, bir fen dergisinden ziyade sanat ve edebiyatın merkezi haline geldi. Bu değişim, dergiyi Edebiyat-ı Cedide (Yeni Edebiyat) topluluğunun yayın organı yaparak Türk edebiyatında bir çığır açtı. Servet-i Fünûn Dergisi, 400. sayı. Edebiyat-ı Cedide ve Altın Dönem 1896-1901 yılları, Servet-i Fünûn’un en parlak dönemi olarak kabul edilir. Tevfik Fikret, Halit Ziya Uşaklıgil, Cenap Şahabettin, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın gibi dönemin önde gelen edebiyatçıları dergide bir araya geldi. Bu topluluk, Batı edebiyatından etkilenerek şiirde ve düz yazıda yenilikçi bir üslup geliştirdi. “Sanat için sanat” anlayışını benimseyen bu yazarlar, toplumsal meselelerden çok bireysel duygulara ve estetik kaygılara odaklandı. Şiirde sembolizm ve parnasizm etkileri görülürken, aruz vezni Türkçeye ustalıkla uyarlandı. Roman ve hikâyelerde ise aşk, melankoli ve içsel çatışmalar gibi temalar ön plandaydı. Bu dönemde dergide yayımlanan eserler arasında Halit Ziya’nın "Aşk-ı Memnu", Mehmet Rauf’un "Eylül" ve Tevfik Fikret’in "Rübab-ı Şikeste" gibi başyapıtlar yer aldı. Ancak, bu verimli süreç 1901 yılında Hüseyin Cahit’in Fransızcadan çevirdiği “Edebiyat ve Hukuk” makalesi nedeniyle sansür kurulunun dergiyi kapatmasıyla kesintiye uğradı. Makalede 1789 Fransız Devrimi’nden bahsedilmesi, II. Abdülhamid rejiminin tepkisini çekmişti. Servet-i Fünûn Dergisi, 500. sayı. Yeniden Doğuş ve Değişim Kapanışından bir buçuk ay sonra dergi tekrar yayımlanmaya başlasa da eski edebi ruhunu büyük ölçüde kaybetti. Ahmet İhsan yönetiminde fen ve teknoloji ağırlıklı bir magazin dergisine dönüştü. Ancak II. Meşrutiyet’in ilanıyla (1908) birlikte dergi, genç şair ve yazarların çabalarıyla edebi kimliğini yeniden canlandırdı. 1910’da Fecr-i Âtî topluluğunun yayın organı haline gelen Servet-i Fünûn, daha sonra Milli Edebiyat ve Yedi Meşaleciler gibi hareketlere de ev sahipliği yaptı. 1928’de Harf Devrimi’nin ardından dergi, "Servet-i Fünûn - Uyanış" adını aldı ve Halit Fahri Ozansoy’un yönetiminde yeni bir döneme adım attı. Bu dönemde Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba gibi isimler dergide yer alarak Türk edebiyatının 1930-1940 kuşağının yetişmesine katkı sağladı. Miras ve Etki Servet-i Fünûn Dergisi, 54 yıllık yayın hayatı boyunca Türk edebiyatının modernleşmesinde kritik bir rol oynadı. Batı’dan alınan nazım şekilleri (sone, terza-rima), ağır ve süslü dil kullanımı, bireysel temalara yöneliş gibi yenilikler, derginin edebiyatımıza kazandırdığı değerler arasında yer alıyor. Aynı zamanda, baskı teknikleri ve görsel içerik açısından da dönemin en ileri dergilerinden biriydi. 26 Mayıs 1944’te son sayısıyla veda eden Servet-i Fünûn, Türk basın ve edebiyat tarihinde bir hazine olarak kalmaya devam ediyor. Bugün, derginin sayıları dijital ortamlarda erişime açık; bu da onun mirasını yeni nesillere taşımayı mümkün kılıyor. Servet-i Fünûn, yalnızca bir dergi değil, aynı zamanda Türk edebiyatının modern dünyaya açılan kapısıdır.

3

dk.

Antik Mısır'ın Gizemli Dünyası

16 Ocak 2025

Antik Mısır'ın Gizemli Dünyası

Antik Mısır, dünya tarihinin en büyüleyici ve gizemli medeniyetlerinden biri olarak kabul edilir. Nil Nehri'nin verimli vadisinde yükselen bu uygarlık, muhteşem piramitleri, karmaşık hiyeroglif yazı sistemi ve etkileyici sanat eserleriyle tanınır. Bu yazıda, Antik Mısır'ın kültürel, dini ve bilimsel mirasını keşfedeceğiz. Kültürel Zenginlik Antik Mısır kültürü, belki de en çok sanat ve mimarisiyle dikkat çeker. Piramitler, sadece firavunların mezarları değil, aynı zamanda Mısırlıların mühendislik ve astronomi bilgilerinin de bir göstergesidir. Özellikle Giza Piramitleri, büyüklükleri ve hassas inşaat teknikleriyle hala modern bilim insanlarını şaşırtmaktadır. Mısırlılar, sanatlarında gerçekçilikten çok sembolizmi tercih etmişlerdir; duvar resimleri, heykeller ve hatta günlük eşyalar üzerindeki süslemeler, yaşamın ötesindeki yaşamı ve tanrıların dünyasını yansıtır. Dini İnançlar ve Mitoloji Mısır dininde, hayatın her alanı tanrılarla iç içe geçmişti. Osiris, İsis, Ra ve Anubis gibi tanrılar, Mısır mitolojisinin merkezinde yer alır. Örneğin, Osiris ölüm ve yeniden doğuş tanrısı olarak, firavunların öbür dünyaya geçişini sembolize eder. Mumyalama, bu inancın bir yansıması olarak, bedenin ölümden sonra korunması için geliştirilmiş karmaşık bir ritüeldir. Bilim ve Teknoloji Antik Mısır'ın bilimsel katkıları da küçümsenemez. Tıp alanında, ameliyat teknikleri ve hastalıkların tedavisine dair belgeler, Mısırlıların bu konudaki ileri düzey bilgisini gösterir. Ayrıca, yıldızların hareketlerini izleyerek geliştirdikleri takvim sistemi, çiftçiliğin planlanmasında büyük rol oynamıştır. Antik Mısır, bize sadece geçmişi anlatmakla kalmaz, aynı zamanda insanlığın bilim, sanat ve kültürel mirasının nasıl geliştiğini de gösterir. Bu gizemli uygarlık, bugün bile arkeologlar, tarihçiler ve meraklılar için bir araştırma ve keşif alanı sunmaktadır. Her bir keşif, Antik Mısır'ın nasıl bir zirve medeniyet olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır. Bu yazı Antik Mısır'ın sadece birkaç yönüne ışık tutmuş olsa da, bu büyüleyici medeniyetin derinliklerine inmek için sadece bir başlangıç noktasıdır.

1

dk.

İstanbul'da Gezilecek 9 Tarihi Yer

27 Ekim 2024

İstanbul'da Gezilecek 9 Tarihi Yer

İstanbul, tarihin ve kültürün bir araya geldiği, dünyanın en büyüleyici şehirlerinden biridir. Bu şehir, hem Doğu'nun hem de Batı'nın izlerini taşır ve her köşesi ile ziyaretçilere bir zaman yolculuğu sunar. İşte İstanbul'da mutlaka görülmesi gereken tarihi yerler: 1. Ayasofya Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından 532-537 yıllarında yaptırılmış, Osmanlı döneminde camiye çevrilmiş, 1935'te müze, 2020'de yeniden cami olarak hizmete açılmıştır. Hem Hristiyanlık hem de İslam dünyası için önemli bir yapı. Mühendislik harikası kubbesi ve mozaikleri ile ünlüdür. 2. Topkapı Sarayı 1460-1478 yılları arasında Sultan Mehmed II tarafından yaptırılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun 400 yıl boyunca merkezi olmuş bu saray, zengin koleksiyonları ve bahçeleri ile ziyaretçilerini büyüler. 3. Sultanahmet Camii (Mavi Cami) 1609-1616 yıllarında I. Ahmed tarafından yaptırılmıştır. 6 minaresi ile tanınır ve iç dekorasyonda kullanılan İznik çinileri sayesinde "Mavi Cami" olarak da adlandırılır. 4. Kapalı Çarşı 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet'in emriyle kurulmuştur. Dünyanın en eski ve en büyük kapalı çarşılarından biri. Binlerce dükkân ile alışveriş ve tarih tutkunları için bir cennet. 5. Galata Kulesi 1348 yılında Cenevizliler tarafından inşa edilmiştir. İstanbul'un panoramik manzarasını izlemek için ideal bir nokta. Ayrıca, kulenin tarihi de oldukça ilgi çekicidir. 6. Süleymaniye Camii 1550-1557 yılları arasında Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman için yapılmış bu cami, sadeliği ve zarafeti ile öne çıkar. Ayrıca, içindeki kütüphane ve türbeler de ilgi çeker. 7. Yerebatan Sarnıcı 6. yüzyılda Bizans İmparatoru I. Justinianus döneminde inşa edilmiştir. Kullanılan Medusa başları ve sütunların arasındaki mistik atmosferi ile ziyaretçilerine eşsiz bir deneyim sunar. 8. Dolmabahçe Sarayı 1843-1856 yıllarında Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılmıştır. Osmanlı'nın Batılılaşma sürecinde inşa edilmiş, Avrupa tarzı saray. Zengin iç dekorasyonu ve Atatürk'ün hayatının son yıllarını geçirdiği yer olmasıyla da önemlidir. Kariye Müzesi (Chora Kilisesi) Bizans döneminden kalma, 11. yüzyılda inşa edilmiş, 14. yüzyılda büyük ölçüde yenilenmiştir. Mozaik ve freskleri ile dünyaca ünlüdür. Bizans sanatının nadide örneklerini barındırır. İstanbul, her adımında tarih kokan bir şehir. Bu tarihi yerler, sadece İstanbul'un değil, tüm insanlık tarihinin birer parçasıdır. Bu mekânları ziyaret etmek, geçmişin ihtişamını ve kültürel zenginliğini hissetmek için mükemmel bir fırsat sunar. İstanbul'a gelen herkesin, bu tarihi mekânlara zaman ayırması, bu büyüleyici şehrin hikayesini daha derinden anlamasını sağlayacaktır.

2

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png

'Keyifli Tarih' parolası ile yayın hayatına başlayan Sanal Tarih, bilgiye ulaşabileceğiniz en hızlı ve en güvenli internet adresidir. Tarihi ve güncel konular üzerine özel hazırlanmış dosyalar, makaleler, kültür-sanat yayınları ve ansiklopedi maddeleri ile akademisyenlerin yazıları eşliğinde yaşanmış tarihi öğrenmek adına gerçeğe vakıf olacağınız bir tarih platformudur.

  • X
  • Youtube
  • Beyaz Instagram Simge
  • TikTok
  • Spotify

© 2015 - 2026 Vida Medya. Her hakkı saklıdır.

Bu sitede yer alan yazı, makale, fotoğraf, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. Vida Medya ve Ticaret Limited Şirketi'nin yazılı izni olmaksızın sitede yayımlanan eserler kısmen veya tamamen kaynak gösterilerek dahi çoğaltılamaz, yayımlanamaz, işlenemez, umuma iletilemez ve temsil edilemez.

bottom of page