top of page

Makaleler

Magna Carta ve Günümüz Türkiye'sinde Yüksek Vergi Oranları

18 Ocak 2025

Magna Carta ve Günümüz Türkiye'sinde Yüksek Vergi Oranları

Magna Carta, 1215 yılında İngiltere'de, kraliyet gücünü sınırlamak ve bireylerin temel haklarını korumak amacıyla imzalanmış bir belgedir. Bu tarihi anlaşma, özellikle vergilendirme konusunda kralın sınırlarını belirleyerek, modern demokrasi ve vergi adaletinin temellerini atmıştır. Bugün, Türkiye'de yüksek vergiler, vergi adaleti ve kamu katılımı konularında yoğun bir tartışma mevcut. Bu makale, Magna Carta'nın temel ilkelerini Türkiye'nin mevcut vergi sistemine uygulayarak, detaylı bir analiz sunacak ve bu ilkelerin nasıl uygulanabileceğini, vergi politikalarının nasıl daha adil ve demokratik hale getirilebileceğini inceleyecektir. Magna Carta'nın Temel İlkeleri Magna Carta, modern vergi sistemlerine doğrudan etki eden iki ana prensibini şöyle belirlemiştir: Hukukun Üstünlüğü: Kral da dahil olmak üzere herkesin yasalar karşısında eşit olduğunu, dolayısıyla vergilendirme sürecinin de yasalara uygun ve adil bir şekilde yapılması gerektiğini vurgular. Vergilendirme ve Temel Haklar: Belki de en önemli madde, vergi toplanmasının halkın rızası olmadan gerçekleşemeyeceğidir. Bu, halkın temsilcileri aracılığıyla vergilendirmeye katılımını teşvik eder. Türkiye'de Yüksek Vergi Oranları ve Adalet Sorunu Türkiye'nin vergi sistemi, çeşitli dolaylı ve doğrudan vergilerden oluşur: Dolaylı Vergiler: KDV (Katma Değer Vergisi) ve ÖTV (Özel Tüketim Vergisi) gibi vergiler, tüketim üzerinden toplanır ve tüm toplumu etkiler. KDV oranları, Avrupa'nın en yükseklerinden biri olarak, günlük yaşamı ciddi şekilde etkiler. Doğrudan Vergiler: Gelir vergisi, kurumlar vergisi gibi vergiler, doğrudan bireylerin ve işletmelerin kazançları üzerinden alınır. Ancak, vergi dilimleri ve istisnalar, adalet konusunda tartışmalara yol açmaktadır. Vergi Adaleti: Vergi yükünün eşit olmayan dağılımı, özellikle düşük ve orta gelir gruplarının orantısız bir şekilde etkilenmesine neden olur. Bu gruplar, temel ihtiyaçlara daha fazla harcama yapmak zorunda kalırken, yüksek gelir grupları vergi kaçırma yöntemleri veya yasal boşluklardan faydalanarak bu yükü azaltabilir. Magna Carta Prensipleri Işığında Analiz Halkın Katılımı ve Onayı: Magna Carta'nın "halkın izni" kavramı, modern devletlerde vergilendirme sürecine halkın veya dolaylı olarak temsilcilerinin katılımını gerektirir. Türkiye'de, vergi yasalarının nasıl yapıldığı, halkın bu süreçteki söz hakkı ve temsilcilerin bu konuda ne kadar etkin olduğu sorgulanabilir. Meclis'te vergi yasalarının tartışılması ve onaylanmasında, kamuoyunun görüşlerinin ne ölçüde dikkate alındığı, şeffaflık ve katılım eksikliği gibi konular önemli tartışma noktalarıdır. Adalet ve Eşitlik: Hukukun üstünlüğü, vergilendirmede de adaletin sağlanması gerektiğini ima eder. Türkiye'de, vergi adaletinin sağlanması için: Gelir dağılımının daha adil bir şekilde yansıtılması, Vergi kaçakçılığının önlenmesi için etkin denetimlerin yapılması, Vergi aflarının sıkça uygulanmasının yarattığı adaletsizliğin giderilmesi, Sosyal hizmetlere erişimdeki eşitsizliklerin azaltılması için vergilerin daha verimli kullanılması gerekmektedir. Uygulanabilir Reformlar Katılımcı Demokrasi: Vergi politikalarının belirlenmesinde, kamuoyu araştırmaları, referandumlar veya kamuoyunun görüşünü yansıtacak diğer mekanizmalar kullanılabilir. Vergi Adaletini Sağlama: Vergi yükünün daha adil dağılımı için, gelir vergisi dilimlerinin yeniden gözden geçirilmesi, dolaylı vergilerin azaltılması ve vergi kaçakçılığına karşı etkin mücadele şarttır. Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik: Vergi gelirlerinin nasıl harcandığının kamuya açık bir şekilde belgelenmesi, bu harcamaların denetlenmesi ve halkın bu süreçlere katılımının sağlanması sürdürülebilirlik adına oldukça gerekli ve önemlidir. Sonuç Magna Carta'nın ilkeleri, günümüzde de vergi politikalarına rehberlik edebilir. Türkiye'de yüksek vergiler ve vergi adaleti konusunda, bu tarihi belgenin ruhunu yansıtan reformlarla, hem ekonomik dengeyi hem de sosyal adaleti sağlamak mümkündür. Bu reformlar, demokratik katılımı güçlendirecek, vergi sistemini halkın çıkarları doğrultusunda şekillendirecek ve böylece refahı ve huzuru yükseltecektir.

2

dk.

Nizam-ı Cedid: Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu

23 Aralık 2022

Nizam-ı Cedid: Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu

Osmanlı Devleti altı asrı aşan siyasi ömrüyle dünyanın gördüğü en büyük imparatorluklardan biri olmuştur. Modern öncesi devlet ve toplum yapılanmalarının en mükemmelini oluşturan Osmanlıların kuruluşundan itibaren en çok önem verdikleri konulardan birisi askeri yapılanmadır. Nitekim güçlü bir devletin temellerinin sağlam bir ordu sistemi ile oluşacağını düşünen Osmanlı devlet adamları daha kuruluş yıllarından itibaren oluşturdukları askeri yapılanmayı uzun yıllar sürdürmüşlerdir. Ancak zaman içerisinde tüm kurumlarda yaşanan zorunlu revizyon askeri yapılanmalarda da kendini hissettirmiş ve klasik sistemden farklı modeller benimsenmiştir. Çalışmada Osmanlı Batılılaşmasının simgelerinden biri olarak gösterilen Asâkir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu’nun kuruluş süreci ve genel özellikleri üzerinde durulmuştur. Kuruluş yıllarında düzenli askeri birliklerden yoksun olan Osmanlı Devleti gerektiğinde gazilerden oluşan ve tamamı atlı olan aşiret kuvvetlerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan gönüllü birliklerden meydana geliyordu. İlk fetihleri yapan bu uç kuvvetleri aynı zamanda fethedilen yerlerin Türkleşmesinde ve bu bölgelerde Osmanlı hâkimiyetinin sağlanmasında da etkili olmuşlardır. Ancak zaman içerisinde yapılan fetihlerde düzenli orduların eksikliği anlaşılmış ve daimi birliklere ihtiyaç artmıştır. Ve bu ihtiyacın sonucu olarak Osmanlı’da ilk düzenli birlikler Orhan Gazi zamanında Bursa’nın fethinden sonra kurulmuştur. Bu çerçevede Bursa kadısı Çandarlı Kara Halil’in teklifiyle yaya ve müsellem (atlı) askeri birlikler oluşturulmuştur. XV. yüzyıl ortalarına kadar fiilen askeri hizmette kullanılan bu yaya ve atlılar, devletin Rumeli tarafından genişlemesi ve buna paralel olarak artan asker ihtiyacı ile birlikte oluşturulan kapıkulu ocaklarından sonra geri hizmet kıtası olarak kullanılmışlardır. Zamanla Osmanlı Devleti’nin temel askeri sistemi haline gelen ve doğrudan merkeze bağlı ve devletten maaş alan bu kapıkulu askerleri, acemi ocağı, yeniçeri ocağı, top arabacıları ocağı, topçu ocağı, humbaracılar, lağımcılar, cebeciler ve sakalar gibi temel askeri sınıflardan meydana gelmektedir. Bunun yanında, Osmanlı askeri teşkilatı içerisinde tımarlı sipahilerin olduğu eyalet askerleri ile deniz gücünü oluşturan donanma gibi temel askeri sınıflardan oluşmaktadır. Askeri Birliklerde Yaşanan Bozulmalar Osmanlı Devleti’nde zaman içerisinde devletin önemli kurumlarında meydana gelen bozulmalar, askeri sisteme de yansımış ve özellikle imparatorluğun genişlemesinde büyük rol oynamış olan Yeniçeri Ocağı’nda XVI. yüzyıldan itibaren önemli bozulmalar yaşanmıştır. Tek bir nedene bağlı olmayan bozulmalarda en temel faktör devlet ve toplum yaşantısında yaşanan değişimlerdir. Nitekim klasik Osmanlı düzeninden kopmaların yaşandığı bu dönemde, bir diğer önemli faktör rakip saydığımız Batı devletlerinde yaşanan bilimsel, teknolojik ve ekonomik gelişmelerdir. Tüm bu değişimler Osmanlı askeri sisteminde bir takım değişimleri beraberinde getirmiş ve ocağa daha fazla asker alınmasına neden olmuştur. Bu durum ocağın işleyişini değiştirmiş ve zamanla işleri askerlik olan yeniçeriler, farklı mesleklerde çalışmaya ve evlenmeleri yasak olduğu halde evlenerek aile hayatı geçirmeye başlamışlardır. Böylece talimsiz, başıboş kimselerin ocağa gelmeleriyle bu askeri teşkilât, doğrudan siyasete katılan, devlet adamlarını tayin veya azlettiren, padişahları tahttan indirilen veya çıkaran bir kuvvet haline gelmiştir. Bu bozulmayı gören padişah ve devlet adamları bozulmayı düzeltmek için çeşitli tedbirler almak istemişseler de yeniçeriler kendilerini ıslaha çalışan padişah ve devlet adamlarını ortadan kaldırmışlardır. Bunun sonucunda yeniçeri ocağı bozulmayı düzelterek sistemi modernize etmeye çalışan padişah ve devlet adamlarına karşı muhalefet eden ve onlarla zaman zaman silahlı mücadeleye girişen bir fitne yuvası haline dönüşmüştür. Askeri Birimler Üzerine Yapılan Reformlar XVII. ve XVIII. yüzyıllarda artan yeniçeri isyanları sonucunda ocağın ıslahı mümkün olmamış ve XIX. yüzyıla gelindiğinde devletin bütün kurum ve kuruluşlarında açıkça görülen çöküntü ve dönemin gereksinimlerini cevap vermeme olgusu, imparatorlukta çağın gereklerine uygun yeni bir yapılanmayı zorunlu hale getirmiştir. Özellikle devletin iç ve dış güvenliğini korumakla yükümlü olan ve ülke yönetiminde etkin bir rol alan yeniçeri ocağı fonksiyonunu yitirmiş ve gelişme dönemindeki etkinliği kalmamıştır. Geleneksel bir anlayışla varlığını sürdüren bu kuruluşu düzenlemeye yönelik gerçek anlamda ilk ıslahat girişimi XVIII yüzyıl sonlarında III. Selim tarafından yapılmıştır. III. Selim, Osmanlı ordusunda çağa uygun bir yapılanma için Batı tarzında “ Nizam-ı Cedid ” isimli yeni bir askeri birlik kurmuştur. Ancak son dönemlerde yapılan her yeniliğin önüne birtakım engeller çıkmakta ve yenilikler yarım kalmaktadır. III. Selim’in modern anlamda büyük ümitlerle kurduğu bu ordu da iç ve dış tahrikler sonucunda 1808 yılında çıkan Kabakçı Mustafa isyanı ile bizzat kurucusu tarafından kaldırılmıştır. Vakay-i Hayriye: Yeniçeri Ocağı’nın Kaldırılması III. Selim’den sonra tahta geçen II. Mahmut’un sadrazamlığını yapan Alemdar Mustafa Paşa’nın askeri alanda yaptığı ıslahatlar sonucunda ise Sekban-ı Cedid isimli yeni bir ordu kurulmuştur. Fakat yeniçerilerin Alemdar’ı öldürmesi ile Sekban-ı Cedid ordusu da kısa sürede kaldırılmıştır. II. Mahmut Nizamı Cedid ve onun yeniden ihyası gibi olan Sekban-ı Cedid denemelerinden sonra bir süre askeri ıslahat girişimlerine ara verilmiştir. Ancak 1826 yılına gelindiğinde II. Mahmut tarafından Eşkinci Ocağı denilen yeni bir askeri sınıf kurulmuştur. Bu askeri sınıfın kuruluşunun temel sebebi, son dönemlerde yaşanan siyasi gelişmeler ve Osmanlı ordusunun Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın düzenli askerleri karşısındaki başarısızlığı ile modern orduya olan ihtiyacın artmasıdır. Bu yeni ordunun eğitime başlamasından üç gün sonra 15 Haziran 1826 tarihinde ayaklanan yeniçerilerin bu son isyanı olmuş ve Eşkinci Ocağı ile birlikte artık düzeltilemeyeceği anlaşılan Yeniçeri Ocağı da kaldırılmıştır. Osmanlı tarihinde “Vakay-i Hayriye” olarak anılan bu olayın ardından Batı tarzında yeni bir ordu olan “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye Ordusu” kurulmuştur. Batı Tarzında Yeni Bir Ordu: Asâkir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu Sultan II. Mahmut XVI. yüzyıl sonlarında bozulmaya başlayan XVII. ve XVIII. yüzyıllarda artık disiplin ve düzenin kalmadığı ve bir isyan yuvası haline gelen Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırmak için uzunca bir zaman bekledikten sonra ocağı içerden de ele geçirmek amacıyla sürekli kendi fikrindeki adamları getirmiş ve 1826 yılında yüzyıllardır devletin merkezi kuvvetlerinin en önemlisi olan Yeniçeri Ocağı’nı lağvederek yeni bir ordu teşkil etmiştir. Hz. Peygamber’in ismine izafeten kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye Ordusu Yeniçeri Ocağı’nın yerini almıştır. Bu yeni ordunun kurulmasından sonra yeniçerilerle ilgili her türlü isim unvan ve işaretler kaldırılarak Ağa Kapısı’nın adı Serasker Kapısı olarak değiştirilmiş ve başına da Ağa Hüseyin Paşa getirilmiştir. Ordunun askeri ihtiyacı 15-30 yaşları arasındaki askerlerden seçilmiş ve daha küçük olanlar için şehzade başındaki Acemi Ocağı Kışlası talimhane yapılmıştır. Gerek İstanbul’dan ve gerekse taşradan gelerek kaydolan gönüllü askerlerle kısa sürede gelişip büyüyen Mansure ordusu için III. Selim zamanında yapılan Üsküdar ve Levend’deki kışlalara yenileri ilave edilmiştir. 12 bin kişilik ilk Asâkir-i Masûre ordusu “Tertib” adı altında 1500’er kişilik 8 tabura ayrılmış ve her tabur bir binbaşının emrine verilmiştir. Sekiz bin başının üstünde ise bir binbaşı vardır. Bunun dışında her taburda değişik isimlerde zabitler ve daha alt düzeyde ve rütbede kumandanlar bulunmaktadır. Yeni ordunun en büyük kumandanı ise Serasker denilen zabitlerdir. Yeni ordunun Seraskerlik’ten sonra gelen en yetkili makamı Asâkir-i Mansûre Nezareti olup, Nazır’ın başlıca görevleri, teşkilâtın maaş vb. teknik işlerini yerine getirmektir. Ordunun bölük, tabur, alay gibi askeri birlik adları Nizam-ı Cedid ile aynıdır. Mansûre askerlerini eğitmek için her birinde Kuran-ı Kerim ve ilmihal dersleri verilecek, neferlerin beş vakit namazı cemaatle kılacakları bir iman tayin edilerek, gerekirse mesleki eğitimleri için Avrupa’dan uzmanlar getirildi. Ordudaki terfiler çalışkanlığa göre olacak ve yeni bir nefer kabiliyeti ve gayreti sayesinde en yüksek rütbeye kadar yükselebilecekti. Tamamı maaşlı olan ve maaşlarını aydan aya alan yeni ordunun giderlerini karşılamak için yeni gelir kaynakları oluşturuldu. Bu çerçevede Mansûre Hazinesi adıyla yeni bir hazine kurulmuş ve devlet hazinesine yük olmaktan kaçınılmıştır. Yeni hazinenin başlıca gelir kaynakları, cizyeye % 30 oranında bir zam yapılarak sağlanan cizye hasılâtı, Darphane-i Amire tarafından zapt ve idare edilmekte olan çeşitli mukataaların geliri ve Ceyb-i Hümâyûn Hazinesi’nce zapt olunan emlâk-ı hümâyûn hasılâtı ile kapu harcı ve boğça bahalardan sağlanan hasılât, penbe resmi ve ağnam gelirleri askeri masrafa tahsis edilmiştir. Mansûre ordusu kıyafet olarak ise, özel bir üniforma ile başlık olarak da önce şubara, daha sonraları ise fes giymişlerdir. Yeni ordu 1831’de iki bölüme ayrılarak Üsküdar’dakilere Mansûre, İstanbul’daki alaylara Hassa denilmiş ve her birinin başına da bir ferik tayin edilmiştir. Ordunun subay ihtiyacı ise, önceleri Mühendishane‘den karşılanmış, ancak 1834’de Harbiye Mektebi açılmış, ayrıca Avrupa’ya talebe gönderilmiştir. Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusu yeni ve acele bir kuruluş olduğundan 1829’da Rus ordusuna 1831-1833’de Mısır askerlerine karşı yapılan savaşlarda bekleneni tam olarak verememiştir. Buna rağmen, düzenli Rus ve Mısır kuvvetlerine karşı iki yıl gibi uzun bir süre karşı koyarak yeniçerilerin son zamanlarına göre üstünlüklerini ortaya koymuşlardır. Bu arada yeni ordunu desteklenmesi ve ülkenin daha iyi savunulabilmesi için 1834 yılında Redif-i Asâkir-i Mansûre adıyla yedek bir ordu kurulmaya başlamıştır. Bu birliklerin oluşturulmasından sonra ‘‘Asâkir-i Mansûre’’ ifadesinin yerine ‘‘Asâkir-i Nizamiyye’’ almış ve uzun yıllar bu ismi kullanılmıştır. Bugün hala varlığını koruyan nizamiye kelimesi kışla girişleri olarak bilinmektedir. Tanzimat‘a kadar bu şekilde devam eden seraskerlik makamı Tanzimat‘dan sonra önemi artan bir kurum haline gelerek sadaretten sonra ikinci sırayı almış ve hatta Sultan Abdülaziz devrinde birkaç defa Sadaretle birleştirilmiştir. 1843’te muvazzaflık süresi beş, rediflik süresi yedi yıla indirilmiş ve yine mevcut birlikler Hassa, Dersaadet, Rumeli, Anadolu ve Arabistan orduları olarak beş orduya ayrılmıştır.1847’de askere almada kura usulü kabul edilmiş ve 1908 yılında ise Harbiye Nazırlığı Seraskerlik’ in yerini almıştır. Piyade sınıfı bu şekilde düzenlenirken düzenleri bozulan ve sayıları iyice azalan Kapıkulu süvarileri de lağvedilerek hazırlanan yeni bir kanunla yeni süvari alayları kurulmuştur. Önce İstanbul’da oluşturulan birlikler için, bugün Kuleli Lisesi olarak kullanılan binanın yerinde bir süvari kışlası yapılmış olup, sonraları İstanbul dışında da süvari alayları oluşturulmuştur. Sonuç olarak, Osmanlı çağdaşlaşma sürecinde Osmanlı ordusunda yapılan askeri yenilikler savaş taktikleri, asker alma ve eğitim-öğretim işlerinin yeniden düzenlenmesinden meydana gelmektedir. Bu süreç içerisinde modern silah ve donanıma geçilecek ordunun en önemli eksikleri büyük ölçüde giderilmiştir. Bu politikalar dâhilinde, 1826 yılına kadar varlığını sürdürmüş olan Yeniçeri Ocağı zamanla askeri hizmetlerini yerine getiremeyen, askeri teknik ve taktik gelişmelerden uzak, yenileşmeye kapalı ve bu sebeple sık sık isyan çıkartarak yenileşme çabalarını yarıda bıraktığı için, II. Mahmut ve dönemin idarecileri tarafından kaldırılarak, yerine çağa uygun bir ordu olan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye Ordusu kurulmuştur. Yapılan bu düzenleme ve uygulamalardan sonra Osmanlı ordusu dış görünüşü ve yapılanmasıyla çağdaş bir görünüm kazanmış olmakla birlikte umulan başarıları gösterememiş ve her alanda yaşanan sıkıntılar orduya da yansımıştır. Ancak bütün bu olumsuzluk ve eksiklere rağmen çağdaşlaşma süresince önemli bir yer tutan askerlik alanındaki düzenlemelerle ordumuz, ülkesini iç ve dış düşmanlara karşı mücadele edecek siyasi iktidarı ellerinde tutanların başarısızlıkları ve engellemeleriyle karşılaştıkça müdahale ederek yönetim değişiklerinde etkili olmuştur. KAYNAKLAR ÇABUK, Vahid , Osmanlı Teşkilât ve Siyaset Kültürü, İstanbul 1996. ÇADIRCI, Musa, “Yenileşme Süresinde Osmanlı Ordusu”, Türkler, C. 10, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 567-583. GÖKBİLGİN, Tayyib, “Nizam-ı Cedid”, İA, IX, İstanbul 1970, s. 309-322. HALAÇOĞLU, Yusuf, XIV-XVII. Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilâtı ve Sosyal Yapı, TTK. Yayınları, Ankara 1998. KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, C. V, Ankara 1994. LEWİS, Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, TTK. Yayınları, Ankara 1984. ÖZCAN, Abdülkadir, “ Osmanlı Devleti’nin Askeri Yapısı” , Türkler, C. 10, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 436-452. ________________, “ Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye”, DİA , C. 3, İstanbul 1991, s. 245-256. SHOW, Stanford, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Geleneksel Reformdan Modern Reforma Geçiş; Sultan III. Selim ve Sultan II. Mahmut Dönemleri”, Türkler, C 12, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 589-607. TERZİ, Arzu Tozduman, “ Osmanlı Hazineleri”, Türkler, C. 10, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002,S.893-903. YARAMIŞ, Ahmet, “Yeniçeri Ocağı’nın Kaldırılması Ve Yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye’nin Kurulması”, Türkler, C.12, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, S.734-756. UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Devlet Teşkilatında Kapıkulu Ocakları, C. I, TTK. Yayınları, Ankara 1988.

7

dk.

Horasan'ın Peçeli Peygamberi: Mukanna' el-Horasani

2 Aralık 2022

Horasan'ın Peçeli Peygamberi: Mukanna' el-Horasani

İslam’ın yasakladığı her şeyi taraftarlarına helal kılarak ibadetleri kaldırdığını söyleyen Mukanna‘ ve onun hareketi, dinî bakımdan Müşebbihe ve Hulûliyye gibi sapkın fırkalar içerisinde mütalaa edilmektedir. Ancak hareketin ortaya çıktığı dönem, yayıldığı coğrafya ve etki derecesi incelendiğinde, hadisenin dinî boyutumdan çok siyasî boyutunun önem kazandığı söylenebilir. Nitekim 770’li yıllarda başlayan hareketin, Horasan ve Mevaraünnehr’in muhtelif bölgelerinde hızla yayılmasını ve uzun bir süre boyunca devam ederek bölgedeki Abbâsî idaresini oldukça müşkül bir durumda bırakmasını, sadece bölge ahalisi üzerinde oluşturduğu fikrî veya inanç eksenli bir etki ile izah etmek oldukça zordur. z. Ömer döneminde Sasani Devleti mağlup edilerek İran coğrafyası ele geçirilmiş ve Ahnef bin Kays kumandasındaki İslam orduları, Amuderya (Ceyhun) kıyılarına kadar ulaşmıştı. Emevîler döneminde Amuderya’yı geçen İslam orduları Mâverâü'n-nehr içlerine doğru ilerledi ve fâsılalarla olsa da bölgenin hemen tamamı Emevî hâkimiyetine girdi. Horâsân ve Mâverâü'n-nehr’in fetih sürecinde askerî ve siyasî harekâtta gösterilen başarı, bölge halkı arasında İslamiyet’in yayılması konusunda gösterilemedi. Bunun neticesi olarak gerek Emevîler ve gerekse Abbasîler döneminde, henüz İslamiyet’i kabul etmeyen veya İslamiyet’i şeklen kabul etmekle birlikte eski inanç ve kültürlerine bağlı olarak yaşamaya devam eden muhtelif grupların katıldığı çok sayıda isyan meydana geldi. Bu isyanlardan birisi ve en çok ses getireni, Sepîd Câmegân, Mubeyyiza veya liderine nispetle Mukanna‘iyye adı verilen hareketti. Bölge halkının Arap hâkimiyetine karşı tepkisini, bölgeye has dinî, felsefî ve ideolojik bir temel üzerinde büyük bir ustalıkla oturtmayı bilen Mukanna‘, 750’li yıllarda başlattığı hareketini kısa sürede Horasan ve Mâverâü'n-nehr’in hemen tamamına yaymayı başardı. Yirmi yıla yakın bir süre devam eden isyanın etkisi öyle büyüktü ki, dönemin Abbâsî halifesi Mehdî’yi bile “İslâm’ın ortadan kalkacağı ve bütün cihana Mukanna‘ın dîninin yayılacağı” zehabına kapılacak kadar korkuttu. Mukanna el-Horâsânî İslam tarihi içerisinde gerek ortaya koyduğu fikirler, gerekse etkileri bakımından önemli bir dinî-siyasî hareket olan Sepîd Câmegân veya Mubeyyiza hareketinin lideri, Mukanna‘ el-Horasanî idi. Merv’in Kâze/Kâzeh (کازه) köyünde doğduğu bilinen Mukanna‘, Halîfe Ebû Ca‘fer Devânikî döneminde Emîr-i Horâsân’ın serhenglerinden biri olan Belhli Hakîm’in oğlu idi. Asıl adı et-Taberî ve Gerdîzî’ye göre Hakîm, en-Narşahî ve Bîrûnî’ye göre Hâşim bin Hakîm; İbn Hallikân, İbn Kesîr, İbn Tağrıberdî, Ebû’l-Fidâ ve ez-Zehebî’ye göre ‘Atâ; İbnü’l-Esîr ve Nüveyrî’ye göre Hâşim ve İbn Haldûn’a göre ise Hakîm ve Hâşim olup, “çok çirkin, başı kel ve bir gözü kör olmasından dolayı başını ve yüzünü daima yeşil bir örtü veya peçe (mıkna‘a-i sebz) ile örter, bu yüzden ona mukanna‘ yani ‘başını ve yüzünü örten, örtülü, peçeli’ derlerdi.” Bazı kaynaklara göre ise o, yeşil ipek bir bezle veya altın bir maske ile yüzünü örterdi. en-Narşahî’nin verdiği bilgiye göre Mukanna‘, çamaşırcılık ile meşgul iken ilim tahsiline merak salmış ve kadîm ilimlerin birçoğunu tahsil etmişti. Ancak onun asıl ilgi alanı sihir ve büyüydü.” Ebû Müslim Horâsânî zamanında Abbâsî Devleti hizmetine girerek Horâsân serhengi olarak görev yaptı. Ancak 755’te Ebû Müslim Horâsânî’nin el-Mansûr tarafından öldürülmesinin ardından Abbasî yönetimine karşı muhalefet etmeye başladı. Bir müddet sonra o da el-Mansur’un emriyle yakalandı ve Bağdad’da hapsedildi. Bir müddet sonra hapisten kurtulup Merv’e gitti. Muhtemelen Abdu’l-cabbâr el-Ezdî’nin Abbâsîlere karşı ayaklandığı 141 (758) yılında peygamberlik, bazı iddialara göre ulûhiyet iddiasında bulunarak isyan etti. en-Narşahî’ye göre Mukanna‘, etrafında toplanan insanlara “Benim kim olduğumu biliyor musunuz?” diye sordu. İnsanlar “Sen, Hâşim bin Hakîm’sin.” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Mukanna‘ “Yanıldınız, ben sizin ve bütün âlemin Hudâsıyım. Ben kendime istediğim herhangi bir adı veririm. Allah kendisini önce Âdem’in suretiyle, sonra Nûh’un suretiyle, sonra İbrâhîm’in suretiyle, sonra Mûsâ’nın suretiyle, sonra Îsâ’nın suretiyle, sonra Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in suretiyle, sonra Ebû Müslim’in suretiyle ve sonra da benim suretimle insanlara kendini göstermiştir.” dedi. İnsanlar, “Diğerleri peygamberlik iddiasında bulunmuş idiler. Sen Hudâlık iddiasında mı bulunuyorsun?” diye sordular. Mukanna‘ “Onlar nefsânî idiler. Ben ise onların içinde bulunan rûhum. Benim, kendimi istediğim her surette gösterme kudretim vardır.” dedi. Kısa sürede etrafına birçok insan toplayan Mukanna‘, Horasan’ın her tarafına dâîler göndererek taraftar kazanmaya çalıştı. İslam’ın yasakladığı her şeyi helâl kılıyor, namaz, oruç ve öteki ibadetleri kaldırdığını söylüyordu. Dâîleri aracılıyla gönderdiği mektuplarda şunlar yazılıydı: “Efendiler efendisi Hâşim bin Hakîm’den, filan oğlu filana. Âdem’in, Nuh’un, İbrahim’in, Îsa’nın, Musa’nın, Muhammed’in ve Ebû Müslim’in ilâhı olan, ondan başka ilâh olmayan Allah’a hamdolsun. Kudret, sultan, izzet ve burhan Mukanna‘nındır. Bana imân ediniz. Biliniz ki, pâdişâhlık/hükümdârlık benimdir. İzzet, şeref ve yaratıcılık benimdir. Benim dışımda başka Allah yoktur. Her kim bana teslim olur ise cennet onundur ve her kim teslim olmaz ise cehennem onundur.” Merv’de faaliyet gösteren Mukanna‘, gerek Merv’de gerekse gönderdiği dâ‘îleri sayesinde Horâsân ve Mâverâü’n-nehr’in muhtelif yerlerinde kendisine taraftar bulmayı başardı. Bunlardan biri olan Abdullah bin Amr, Ceyhûn’dan geçerek Nahşeb’e ve Kiş’e gidip bölge halkını Mukanna‘ya katılmaya davet etti. Bu davet o derece etkili oldu ki, Kiş ve Kiş’in köyleri Mukanna‘ taraftarlarının en kalabalık olduğu bölgeler haline geldi. Bu köyler arasında bilhassa Sûbah önemliydi. Zira en-Narşahî’nin ifadesine göre Mukanna‘nın dînine giren ve bu durumu açıkça ilk ilan edenler Kiş’e bağlı olan bu köyün halkı idi. Müellife göre Sûbahlılar, Amr-i Sûbhî önderliğinde isyan etmişler ve bölgede görevli bulunan Sûbah Emîri’nin öldürdükten sonra Soğd ve Buhârâ köylerine yayılmışlardı. Buralarda da çok sayıda taraftar kazanan Mukanna‘ taraftarları, Müslümanlara eziyet etmeye, kervanları vurmaya, köyleri yağmalamaya ve her yeri yakıp yıkmaya başlamışlardı. Bu hadiseler Horâsân’da duyulunca, Horâsân Emîri Humeyd bin Kahtabe Mukanna‘nın yakalanması için harekete geçti. Bunun üzerine Mukanna‘, köyünden kaçarak kendisini bulamayacakları bir yere gizlendi. Bu esnada Maverâü’n-nehr’de çok sayıda taraftarının toplandığını haber aldı ve o tarafa gitmeye karar verdi. Ancak Horâsân Emîri, onu yakalamak için Ceyhûn kıyısına nöbetçiler göndermişti. Yüz atlı, eğer nehri geçerse onu yakalamak için sürekli Ceyhûn kıyısında geziniyordu. Mukanna‘, otuz altı kişi ile birlikte Ceyhûn kıyısına geldi. Sal yaptı ve Ceyhûn’dan geçerek Kiş Vilâyeti’ne gitti. Burada büyük bir ilgiyle karşılandı. Sâm (Siyâm) Dağı’nda, içinde su kanallarının, ağaçların ve çiftçilerin bulunduğu çok muhkem bir kale yaptırarak içerisine pek çok mâl, servet ve sayısız nimet topladı ve kaleyi muhafaza edecek muhafız birlikleri oluşturdu. Sepîd Câmegân veya Mubeyyiza Hareketi Mukanna‘ taraftarları, Abbâsîlere karşı giriştikleri harekât esnasında Abbâsîlerin alâmeti olan “siyah” renge karşı “beyaz” rengi tercih etmeleri, beyaz elbiseler giyip beyaz sancak açmalarından dolayı Farsça “Sepîd Câmegân” veya Arapça “Mubeyyiza” yani “beyaz elbiseliler” şeklinde isimlendiriliyordu. Sayıları gün geçtikçe artıyor, Müslümanlar karşısında her geçen gün daha fazla güçleniyorlardı. Sepîd Câmegân’ın zulmüne maruz kalan Müslümanların feryadı Bağdad’a, o sırada Halîfe olan Mehdî’ye kadar ulaştı. Mehdî, Mukanna‘ taraftarlarını cezalandırmak üzere bir ordu gönderdi. Ancak isyanın bastırılamaması, “Mukanna‘nın dîninin bütün cihâna yayılması” ihtimali onu çok korkutmuştu. Sonunda dayanamadı ve bizzat kendisi de hareket ederek Nîşâbûr’a kadar geldi. Bütün bunlar olurken Mukanna‘, Türkistan’a haber göndererek bölge halkını kendi saffında savaşmaya davet etti. Onun davetine uyanlar arasında başta Halac Türkleri olmak üzere diğer gayr-i Müslim Türkler de bunuyordu. Mukanna‘, muhtelif sebeplerle bölgedeki Arap-İslam hâkimiyetine karşı olanlara Müslümanların kan ve mâllarını mübâh kıldığını söyleyerek taraftarlarının sayısını artırdı. Ganimet elde etmek düşüncesiyle ona katılanlar, 159 (775-776) senesinde başta Buhârâ ve çevresi olmak üzere Mâverâü’n-nehr’deki İslam beldelerini yağmalamaya, Müslümanları öldürmeye, kadın ve çocukları esîr almaya başladılar. Buhârâ ve çevresini kan gölüne çeviren Sepîd Câmegân’ın bu bölgedeki lideri Hakîm Ahmed adında Buhârâlı birisi idi. Bunun yanında en-Narşahî’nin ifadesi ile “her üçü de başıbozuk (ayyâr), aşağılık (dûnde), hırsız ve hilekâr adamlar olan Haşerî/Hışrî (حشری), Bâğî (باغی) ve Kerdek/Kirdek/Kürdek (کردک) isimli üç serheng” vardı. Bunlar, 159 (775-776) senesinde yanlarındaki asilerle birlikte bir gece Buhârâ civarındaki Numicket (نمجکت)’e saldırmışlardı. Mescide girerek ibadetle meşgul olan on beş kişiyi, mescidin müezzinini ve ardından bütün köy halkını öldürmüşler ve böylece kötü şöhretleri her yana yayılmıştı. Numicket Köyü’nde yaşanan hadise, Müslümanlar arasında büyük bir infiale sebep oldu. Buhârâlılar, Sepîd Câmegân’ı durdurmak ve cezalandırmak üzere harekete geçmeye karar verdiler. O dönemde Buhârâ Emîri olan Hüseyin bin Mu‘âz ve şehrin kâdısı Âmir bin İmrân kumandasında toplanan Buhârâ ordusu, 159 senesi Receb ayında (25 Nisan-24 Mayıs 776) şehirden çıktılar ve Narşah Köyü’nde toplanmış olan âsilerle karşılaştılar. Buhârâ kâdısı Âmir İbn İmrân, isyancılarla görüşüp onları İslam’a davet ettiyse de sonuç alamadı. Bunun üzerine başlayan savaş neticesinde isyancılar mağlup edildi. Sepîd Câmegân’dan yedi yüz kişi öldürülmüş, diğerleri ise canlarını zor kurtararak sağa sola dağılmışlardı. Buhârâ ordusuna mukavemet edemeyeceklerini anlayınca bir elçi göndermeye, İslamiyet’i kabul ettiklerini söyleyerek emân dilemeye karar verdiler. Yol kesmemeleri, Müslümanları öldürmemeleri, köylerine dönerek cemiyetlerini dağıtmaları ve bölgedeki Müslüman emîrlere itaat etmeleri şartlarıyla bir anlaşma imzaladılar. en-Narşahî’ye göre bu şartları, Allah’a ve Resûlüne yemin ederek sağlamlaştırmışlar, şehrin bütün ileri gelenleri de o antlaşmaya şahit olmuşlardı. Kısa süre sonra isyancıların bu anlaşmayı vakit kazanmak için yaptıkları anlaşıldı. Zira Buhârâ ordusunun bölgeden ayrılmasından hemen sonra anlaşmayı bozdular. Tekrar yol kesmeye ve Müslümanları öldürmeye başladılar. Gün geçtikçe sayıları artıyor, bölgede daha etkin hale geliyorlardı. Bu sırada Halîfe Mehdî’nin, vezîri Cebrâ’îl bin Yahyâ ve kardeşi Yezîd’i Kiş’de bulunan Mukanna‘ üzerine gönderdiği duyuldu. Cebrail bin Yahya, Buhârâ’ya gelip Semerkand Kapısı’nda ordugâh kurduktan sonra Buhârâ Emîri Hüseyin bin Mu‘âz’la görüştü. Hüseyin bin Mu‘âz, Cebrail’e kuvvetlerini birleştirip önce Narşah’ta toplanmış olan asilerin, onların işini bitirdikten sonra da Mukanna‘nın üzerine yürümeyi teklif etti. Cebrâ’îl bu teklifi kabul etti ve orduyu kaldırıp Narşah Köyü’ne gitti. Müslümanlarla Sepîd Câmegân arasında meydana gelen savaş fasılalarla devam etti. Müslümanlar zaman zaman mağlup duruma düşseler de neticede galip geldiler. Asilerle, daha önce kabul ettikleri, ancak riayet etmedikleri anlaşmada mevcut bulunan şartlara ilave olarak liderlerini rehin olarak Halîfe’nin yanına göndermeleri ve üzerlerinde silâh taşımamaları maddelerini de içeren yeni bir anlaşma imzaladılar. Buhârâ çevresinde faaliyet gösteren Sepîd Câmegân taifesinin bu şekilde etkisiz hale getirilmesi bölge halkını rahatlattı. Ancak bu durum fazla sürmedi. Zira asiler anlaşma şartlarına riayet etmeyerek yeniden silahlanmaya başladılar. Bunun üzerine Cebrâ’îl bin Yahya, asilerin elebaşı Hakîm Ahmed ve Hışvî’yi öldürttü. Haber duyulunca âsiler tekrar harekete geçtiler. Yapılan savaş sonunda âsilerin birçoğu öldürüldü, çok azı kaçıp kurtulabildi. Öldürülenler arasında Sepîd Câmegân’ın liderlerinden biri olan Bâğî de bulunmaktaydı. Buhârâ çevresinde faaliyet gösteren Sepîd Câmegân taifesinin sağ kalan son elebaşı Kerdek (Kirdek/Kürdek) ise kaçtı ve Mukanna‘nın yanına gitti. Sepîd Cemegân taifesinin faaliyette bulunduğu diğer bir bölge de Soğd bölgesi idi. Ebû’l-Nu‘mân, Cüneyd, Leys bin Nasr, Hassân bin Temîm bin Nasr bin Seyyâr, ve Muhammed bin Nasr gibi emîrler, onlarla savaştılar, ancak tam bir üstünlük sağlayamadılar. Cebrâ’îl bin Yahyâ, Buhârâ çevresindeki isyancıları kontrol altına alıp liderlerini ortadan kaldırdıktan sonra, onların başını Soğd bölgesindeki Sepîd Câmegân taifesine gönderdi. Burada isyancıların başında Mukanna‘nın nakîblerinden olan ve en-Narşahî tarafından Soğdiyân olarak adlandırılan bir şahıs bulunmaktaydı. Cebrâ’îl, Soğd bölgesinde birçok savaş yaptı. Sonunda Soğdiyân öldürüldü ve âsiler dağıtıldı. Cebrâ’îl, oradan Semerkand’a gitti ve bölgedeki isyancılarla mücadeleye devam etti. Ancak isyanın kesin olarak bastırılması mümkün olmuyor, isyancıların tamamı ele geçirilemiyordu. 159/776 senesinde Humeyd bin Kahtabe ölünce yerine Ebû Avn Abdu’l-melik bin Yezîd atandı. Bu dönemde de Mukanna‘ ve taraftarları ile mücadele devam ettiyse de önemli başarılar elde edilemedi ve isyanın önü alınamadı. 161/778 senesinde ise Horâsân Emîrliğine Mu‘âz bin Müslim atandı. Halîfe ona Cebrail bin Yahya dışında isyanın bastırılmasında gevşeklik gösteren herkesi azletmesini emretmişti. Mu‘âz, Merv’e gelir gelmez hazırlıklara başladı. el-Bağdâdî’ye göre yetmiş bin kişiyi bulan ordu kurup Buhârâ’ya yöneldi. Buhârâ’ya geldiğinde Herât Emîri Sa‘îd el-Haraşî de ona katıldı. Cebrail bin Yahya’yı ise tekrar Semerkand’a gönderdi. Merv’de bir ordu hazırlayarak Buhârâ’ya hareket etti. Sepîd Câmegân taifesinden son derece rahatsız olan ve isyancıların bir an evvel ele geçirilmesini isteyen Buhârâlı dihkânlar, Buhârâlılardan olan çok sayıda savaşçı toplayıp onun ordusuna katılmak istediler. Mu‘âz, her türlü meslek erbâbından ellerinde keserler, beller, kürekler, kovalar ve baltalar bulunan bu gönüllü topluluğundan işe yarayabilecek üç binini seçip orduya dâhil ederek Soğd ve Semerkand tarafına hareket etti. Ordunun öncüsü Herât Emîri Sa‘îd el-Haraşî idi. Zemm’den gelen Ukbe bin Selm de Tavâvîs’de onlara katıldı. Bazı kaynaklara göre yetmiş bin kişiyi bulan bu ordu, on beş bin kişi oldukları söylenen Sepîd Câmegân üzerine yürüdü ve yapılan savaşta âsilerden üç bini öldürüldü. Bu darbeden sonra Sepîd Câmegân’ın durumu gittikçe zayıflamaya başladı. Birçoğu öldürüldü, canlarını kurtarabilenler ise Mukanna‘ın yanına kaçtı. Mukanna‘nın Öldürülmesi ve İsyanın Bastırılması Mukanna‘, Merv’den kaçtıktan sonra Kiş vilayetine gelmiş ve burada bulunan Sâm (Siyâm) Dağı’nda, su ve yiyecek temini için elverişli ve oldukça muhkem bir kale yaptırarak bu kaleye kapanmıştı. Bütün bu hadiseler olup biterken kendisi bu kalede bulunuyor ve sayısının eli bine ulaştığı söylenen taraftarlarının da desteğiyle isyanı buradan idare ediyordu. Onun taraftarları bir gün Mukanna‘ın kalesinin kapısına toplandılar. Secde ettiler ve yalvarıp yakardılar. Onun yüzünü görmek istediler. Hiçbir cevap alamadılar. “Hudâvend’i ziyaret edip kendisini görmeden gitmeyiz.” diyerek ısrar ettiler. Onun Hâcib adını verdiği bir gulâmı vardı. Mukanna‘ ona “Kullarımıza, ‘Mûsâ benim yüzümü görmek istedi; takati yetmeyeceği için göstermedim. Benim yüzümü görmeye kimsenin takati yetmez’ diye söyle.” dedi. Taraftarları, ikna olmadı. “Biz görmek istiyoruz. Bunun için helâk olmaya bile razıyız. Yeter ki onu görelim.” diye ısrara ettiler. Bunun üzerine Mukanna‘, onlara “Falan gün gelin, size yüzümü göstereceğim.” diye söz verdi. Sonra durumu onunla birlikte kalede bulunan kadınlara söyledi. Bu kadınlar, Soğd, Kiş ve Nahşeb dihkânlarının kızları olup sayıları yüz idi. Onun âdetine göre her nerede güzel bir kadın varsa ona gösterilir, o da o kadını getirir ve kendisine alırdı… Mukanna‘ yeşil bir peçe ile yüzünü örttüğünden hiç kimse onun çirkin yüzünü görmezdi. İnsanlara söz verdiği vakitte o kadınlara, güneşin doğduğu vakitte birer ayna alıp hisârın çatısına çıkmalarını ve yan yana durmalarını emretti. Vakit gelince kadınlar çatıya çıktılar, yan yana durup ellerindeki aynaları güneşe doğru tuttular. Halk toplanmış idi. Güneş, o aynaların üzerine düşünce aynalar parladı ve o aynaların karşısındaki yerler pür nur oldu. O sırada o gulâm’a “Onlara ‘Hudânız, siz kulları için yüzünü gösteriyor, bakınız!’ diye söyle” dedi. Orada bulunanlar baktılar ve bütün cihânı pür nur gördüler. Korktular; hepsi birden secde ettiler ve “Efendimiz, gördüğümüz bu kudret ve azamet kâfidir. Eğer bu gördüğümüzden fazlasını görürsek bizim ödlerimiz patlar.” dediler. Oradaki insanlar, yere kapanmış vaziyette öylece duruyorlardı. Nihayet Mukanna‘, o gulâma “Ümmetime başlarını secdeden kaldırmalarını söyle ve ‘sizin Hudâ’nız sizden memnundur. Günahlarınızı bağışlıyor.’ de.” dedi. Orada toplanan kalabalık, ürperti ve korku ile başlarını secdeden kaldırdılar. O esnada “Bütün vilâyetleri size mübâh kıldım. Her kim bana itaat etmezse, onun kan, mâl ve çocukları size helâldir.” dedi. Onlar sağı solu yağmalıyorlar, bu arada “Biz Hudâ’yı gördük.” diyerek diğer insanlara karşı övünüyorlardı. Mukanna‘ ve taraftarlarıyla yapılan mücadele sonucunda 163/780 senesi içinde isyan büyük ölçüde kontrol altına alındı. Ancak Sepîd Câmegân (Mubeyyiza) fitnesinin tam olarak ortadan kaldırılabilmesi için Sâm (Siyâm) Kalesi ve Mukanna‘nın ele geçirilmesi gerekiyordu. Bu amaçla hareket eden Mu‘âz bin Müslim, kaçan asileri takip ederek Sâm (Siyâm) Kalesi’ne kadar geldi ve Mukanna‘nın -en-Narşahî’ye nazaran- on dört yıldır taraftarlarıyla birlikte kaldığı kaleyi kuşattı (163/780). Oldukça muhkem bir mevki olan Sâm (Siyâm) Kalesi’nin surlarının içinde bir su çeşmesi, ağaçlar ve tarım arazileri vardı. Hisarın içinde Mukanna‘nın hâs bendeleri, çok sayıda asker ve kumandanları bulunuyordu. Bütün bunlara ilave olarak kalenin çevresine geniş ve derin hendekler kazılmış, her türlü müdafaa tedbiri alınmıştı. Kuşatma başladıktan sonra Mu‘âz bin Müslim ile Sa‘îd el-Haraşî arasında bir anlaşmazlık çıktı. Bu anlaşmazlık neticesinde Mu‘âz, kumandayı Sa‘îd el-Haraşî’ye bırakmak zorunda kaldı. Kumandayı alan Sa‘îd el-Haraşî, kale önüne evler ve hamamlar yaptırdı. Böylece kesin sonuç elde edene kadar kuşatmayı devam edeceğini gösteriyordu. Bir yandan da kalenin çevresine kazılmış olan hendeği aşmak için tedbir düşünmeye başladı. İki yüz adet demir ve ağaç merdiven hazırladı. Hindistan’ın Multân şehrinden on bin manda derisi getirdi ve bunların içine kum doldurarak hendeğe yığmalarını emretti. Böylece hendek dolduruldu ve askerlerin hendeği aşması sağlanarak kalenin ele geçirilmesinin önündeki en büyük engel ortadan kaldırıldı. Savaşın ve kuşatmanın şiddeti artıkça muhasara altındaki Mukanna‘ taraftarlarının sıkıntısı da artıyordu. Artan huzursuzluk yerini ümitsizliğe bıraktı ve aralarında fikir ayrılıkları baş gösterdi. Bu hengâmede bir kısmı gizlice Saîd el-Haraşî’ye haber gönderip emân dilediler. 30.000’e yakın olduğu söylenen bu grup içinde Mukanna‘ın kapandığı kalenin komutanı da bulunuyordu. Bir rivayete göre bu kale komutanı, hisâr kapısını açtı ve böylece Müslümanlar kaleyi ele geçirdiler. Bir başka rivayete göre ise en-Narşahî’ye göre kale kapısını açan kişi, Kiş dihkânlarından Ebû Ali Muhammed bin Hârûn’un büyükannesi olup Mukanna‘ın yanında bulunan bir kadın idi. Kayda göre bu kadın, Mukanna‘ın bütün yakınlarına zehirli şarap içirdiği esnada durumu fark ederek kendisine verilen şarabı içmemiş ve ölü taklidi yaparak hâdiseleri izlemişti. Mukanna‘ın kendini tandıra atıp yakmasından sonra da kalkıp kale kapısını açmıştı.” en-Narşahî, Mukanna‘ın âkıbeti ile ilgili Kiş dihkânlarından Ebû Ali Muhammed bin Hârûn’un büyükannesinden dinlediğini söylediği şu bilgileri nakletmektedir: “Kiş dihkânlarından Ebû Ali Muhammed bin Hârûn bu konuda şunları anlatmıştı: “Benim büyükannem –ki adı Banuka’dır- Mukanna‘nın kendisi için almış olduğu Hâtûnlardan biri imiş. O şunları anlattı: Bir gün Mukanna‘, âdeti olduğu üzere yemek ve içmek için kadınlarla oturdu. Şarabın içine zehir kattı. Her kadına özel bir kadeh verdi ve ‘Ben kendi kadehimden içtiğimde, siz de kendi kadehinizin hepsini içiniz’ dedi. Hepsi içti. Ben içmedim ve yakamın içine döktüm. O bunu anlamadı. Kadınların hepsi düştü ve öldü. Ben de kendimi onların arasına attım ve ölmüş gibi yaptım/ölü taklidi yaptım. O, benim durumumu anlamadı. Sonra Mukanna‘ kalktı ve baktı. Bütün kadınların ölmüş olduğunu gördü. Gulâmının yanına gitti. Kılıçla (şemşîr) vurdu ve onun başını/kellesini uçurdu. Üç gün boyunca tandırın (tenûr) ısıtılmasını/yakılmasını buyurmuş idi. O tandırın yanına gitti, elbisesini çıkardı ve kendisini tandırın içine attı. Tandırın içinden duman yükseldi. Ben o tandırın yanına gittim. Ondan hiçbir iz ve eser görmedim. Hisârda canlı hiç kimse kalmamıştı… O kadın hisâr kapısını açtı. Sa‘îd Haraşî içeri girip onun hazînesini ele geçirdi...” Rivayete göre Banuka, kendisine, özel süslerine, mücevherlerine ve elbiselerine dokunulmaması ve hazîneden on bin dirhem verilmesi şartıyla kapıyı açmıştı. Etrafında çok az kişi kalan Mukanna‘ ise ele geçirileceğini anlayınca önce yanında bulunanlara zehirli şarap içirdi. Bunların hepsinin öldüğünden emin olduktan sonra da kale içinde yanmakta bulunan tandırın yanına geldi ve içine atlayarak kendini öldürdü. Bir rivayete göre ise zehir içenler arasında kendisi de bulunuyordu ve cesedi, vasiyeti üzerine adamları tarafından yakılmış, ondan geriye bir iz kalmamıştı. Buna karşılık Sa‘îd el-Haraşî’nin kaleye girdikten sonra onun cesedini bulduğuna ve başını keserek Halîfe Me’mûn’a gönderdiğine dair rivayetler de mevcuttur (163/779). Böylece Mukanna‘ ortadan kaldırılmış, Horâsân ve Mâverâü'n-nehr’de meydana gelen en tehlikeli isyan hareketi olarak değerlendirilen Sepîd Câmegân veya Mubeyyiza hareketi bastırılmıştı. Ancak Mukanna‘ ve onun fikirlerini savunmaya devam eden bazı gruplar varlıklarını devam ettirdiler. Öyle ki, 12. yy’da yaşadığı bilinen Târîh-i Buhârâ mütercimi Ebû Nasr Ahmed b. Muhammed el-Kubâvî, Mukanna‘ taraftarlarının hâlen Kiş vilâyeti, Nahşeb ve Köşk-i Ömer, Köşk-i Hıştuvân (کشک خشتوان) ve Zermâz Köyü (زرماز) gibi bazı Buhârâ köylerinde bulunduklarını kaydetmektedir. Müellife göre bunlar, Mukanna‘ın ölmeden önce “Benim kullarım âsî olduklarında, ben göğe gideceğim ve onları cezalandırmak için melekleri getireceğim.” şeklindeki sözlerinin etkisinde kalarak, kendisini yaktıktan sonra çıkan dumanla birlikte göğe yükseldiğine, cesedinin bulunmamasının bunun delili olduğuna inanmakta ve ondan hiçbir haber alamamış olmalarına rağmen geri dönüp gökyüzünden melekleri getireceği günü beklemekteydiler. en-Narşahî der ki: “Onların mezhebine göre namaz kılmazlar, oruç tutmazlar, gusletmezler. Ancak tedbirlidirler ve bütün bu hâllerini Müslümanlardan gizleyip ve Müslüman olduklarını söylerler. Onların kendi kadınlarını birbirlerine mubah saydıklarını söylerler. ‘Kadın gül gibidir, kim koklarsa koklasın ondan hiçbir kötülük gelmez.’ derler. Bir adam bir kadının yanına gelip yatak odasına girdiğinde, kadının kocası eve geldiğinde kadının evde bir adamla birlikte olduğunu anlasın ve geri dönsün diye evin kapısına bir işaret bırakırdı. O adam işini bitirince, o da kendi evine giderdi. Onların her köyde bir reisleri vardı. Onlar, onun [reislerinin] emirlerine uyarlardı. Sonuç Önderliğini Mukanna el-Horasanî’nin yaptığı Sepîd Câmegân ya da Mübeyyiza yani Beyaz Elbiseliler hareketi, VIII. yüzyılın ikinci yarısında Horasan ve Maveraünnehr’de ortaya çıkmış ve yirmi yıla yakın bir süre bölgede büyük karışıklıkların yaşanmasına sebep olmuştur. Bazı yazarların Gulât-i Şî’a’nın Rizâmiyye mezhebine mensup olduğunu söyledikleri Mukanna‘, kendisini önce peygamber daha sonra da Allah ilan ederek içinde Mazdek öğretisi bulunan bazı görüşler ileri sürmüş, İslam’ın yasakladığı her şeyi taraftarlarına helal kılarak ibadetleri kaldırmıştır. Mukanna‘ ve hareketini, sadece dinî bakımdan değerlendirmek suretiyle Müşebbihe ve Hulûliyye gibi sapkın fırkalar içerisinde mütalaa edip din dışı saymak mümkündür. Ancak hareketin ortaya çıktığı dönem, yayıldığı coğrafya ve etki derecesi incelendiğinde, hadisenin dinî boyutumdan çok siyasî boyutunun önem kazandığı açık bir surette anlaşılır. Nitekim 750’li yıllarda başlayan hareketin, Horasan ve Mevaraünnehr’in muhtelif bölgelerinde hızla yayılmasını ve uzun bir süre boyunca devam ederek bölgedeki Abbâsî idaresini oldukça müşkül bir durumda bırakmasını, sadece bölge ahalisi üzerinde oluşturduğu fikrî veya inanç eksenli bir etki ile izah etmek oldukça zordur. Esasen bu durum, sadece Mukanna‘ hareketi için değil, gerek Emevîlerin son dönemlerinde gerekse Abbasîler döneminde Horasan ve Mâverâü’n-nehr bölgesinde meydana gelen ve ideolojik bakımdan dinî veya mezhebî olarak görünen hemen her isyan hareketi için söz konusudur. Sözgelimi Emevîlerin son yıllarında meydana gelen Bihâferîd İsyanı, Abbâsî İhtilali, bu ihtilalinin hemen ardından yaşanan ve sözkonusu ihtilalin en önemli ismi olan Ebû Müslim Horasanî’nin isyanı, Sindbad, Râvendiye ve Üstâd-ı Sis ayaklanmaları gibi hareketlerin hemen tamamı, Mukanna‘ isyanında da olduğu gibi İslam'ı henüz yakın bir geçmişte kabul eden, bu sebeple de çok tabii olarak İslam öncesi inançlarını hâlâ kuvvetle korumakta olan eski Mazdekî, Zerdüştî ve Maniheist çevreler tarafından başlatılan ve desteklenen hareketler olmakla birlikte, aynı zamanda da Emevîlerle başlayıp Abbâsîlerle devam eden menfî yönetim tarzına karşı siyasî bir başkaldırı niteliği taşımaktadır. Bu noktada bölge halkının kabullenemediği şeyin, henüz tam olarak anlayamadıkları, mana ve mahiyetini keşfedemedikleri “İslam hâkimiyeti”nden ziyade, bölgede çok şedîd bir şekilde başlayan, daha sonra tedricen yumuşamakla birlikte bölge halkı üzerinde çoğu zaman baskı ve hatta zulüm şeklinde tezahür eden “Arap hâkimiyeti” olduğu söylenebilir. Bu bakımdan sözkonusu dönemde meydana gelen diğer isyan hareketleri gibi Mukanna‘ isyanını da sadece ve sadece dinî ve mezhebî bir hareket, “İslam karşıtı, sapkın” bir başkaldırı olarak nitelendirmek, meselenin sadece zahirî cephesine ışık tutacaktır. Sözkonusu dönemde meydana gelen diğer isyan hareketleri gibi Mukannaʻ hareketinin de layıkıyla anlaşılabilmesi için dinî ve mezhebî cepheleri kadar siyasî, hatta psikolojik ve sosyolojik cephelerinin de göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Kaynakçalar Bel‘amî (Ebu Ali Muhammed bin Muhammed Belʻamî), Târîhnâme-i Taberî, V, (Tahkik: Muhammed Rûşen), Tahran 1377. Crone, Patricia, “Moqannaʿ”, Encyclopedia Iranica, [http://www.iranicaonline.org/articles/moqanna] Daftary Farhad, “Sectarian and National Movements in Iran, Khurasan and Transoxania During Umayyad and Early Abbasid Times”, History of Civilization of Central Asia, IV/1, (Ed. M. S. Asimov-C.E.Bosworth), Unesco, Delhi 1999. Dalkılıç, Mehmet, Horâsân’da İktidar Mücadeleleri (M.705-796), Erc. Üni. Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi, Kayseri 2009. Daniel, Elton L., The Political and Social History of Khurasan under Abbâsid Rule (747-820), Minneapolis 1979 Ebû Rehan el-Bîrûnî, el-Âsârü’l-Bâkıyye, (Türkçe terc. Ahsen Batur, Maziden Kalanlar), İstanbul 2011. Ebû’l-Fidâ, el-Muhatasar fi Ahbâri’l-Beşer, I, [el-Mektebetü’ş-Şâmile] el-Bağdâdî, el-Fark Beyne’l-Fırak (Mezhepler Arasındaki Farklar), (Türkçe terc. Ethem Ruhi Fığlalı), TDV Yay, Ankara 1991. el-Hârizmî, Mefâtîhu’l-ulûm, Kahire 1401 (1981) en-Narşahî, Târîh-i Buhârâ, (Tercüme ve Notlar: Erkan Göksu), TTK Yay, Ankara 2013. en-Nuveyrî, Nihâyetu’l-Ereb fî Fünûni’l-Edeb, XXII, (Tahkik: Muhammed Refʹat Fethullah, Kahire 1975. es-Sem‘ânî, III [el-Mektebetü’ş-Şâmile] et-Taberî, VI [el-Mektebetü’ş-Şâmile] ez-Zehebî, [el-Mektebetü’ş-Şâmile] Gerdîzî, Târîh-i Gerdîzî, (Tashîh ve Mukâbele: Abdu’l-hayy Habibî), Tahran 1363 Göksu, Erkan, “Buhârâ Melikesi Kabac Hâtûn”, S.Ü. Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 29 (Bahar 2011), s.261-283. Göksu, Erkan, “İlk Türk Arap Münasebetleri: Buhârâ’da Ezân Sesleri”, [http://www.beyaztarih.com/turk-tarihi/ilk-turk-arap-munasebetleri-buharada-ezan-sesleri] Göksu, Erkan, “Türklerin İslamiyet’i Kabul Psikolojisi”, [http://www.beyaztarih.com/turk-tarihi/turklerin-islamiyeti-kabul-psikolojisi] Göksu, Erkan, “Türklerin İslamiyet’i Kabulü”, [http://www.beyaztarih.com/turk-tarihi/turklerin-islamiyeti-kabulu] İbn Haldûn, Târîhu İbni Haldûn, III, [el-Mektebetü’ş-Şâmile] İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-Ayân, I, Paris 1838 İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, X, (Türkçe terc. Mehmet Keskin), İstanbul 1995. İbn Tağrıberdî, en-Nücûmü’z-Zâhire, I, [el-Mektebetü’ş-Şâmile] İbnü’l-Cevzî, III, [el-Mektebetü’ş-Şâmile] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, VI, (Türkçe terc, Abdullah Köse) İstanbul 1986. İbrahim Babur Gündoğdu, Hişâm b. Hakim el-Mukanna ve Mukannaiyye Hareketi, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara 2001. Kurt, Hasan, Orta Asya’nın İslamlaşma Süreci (Buhârâ Örneği), Ankara 1998. Nûrec Tâbân, Kıyâm-i Mukannaʻ, Mecelle-i İran Şinasî, Sâl-i Evvel, Şumâre 3 (Pâyez 1368), s.533-561. Öz, Mustafa, “Mukanna‘ el-Horâsânî”, DİA, XXXI, s.124-125 Özaydın, Abdulkerim, “Humeyd b. Kahtabe”, DİA, XVIII, s.355-356. Özaydın, Abdülkerim, “Abdu’l-cebbâr el-Ezdî”, DİA, I, s.202. Tabataba'i Muhammad Husayn, Shi'ite Islam, (Translated by Seyyed Hossein Nasr), New York 1975.

14

dk.

Selahaddin Eyyubi: Şarkın En Sevgili Sultanı

11 Kasım 2022

Selahaddin Eyyubi: Şarkın En Sevgili Sultanı

Selahaddin Eyyûbî gerek ülkemizde ve gerekse İslam aleminde en sevilen hükümdarlardan biridir. Mehmet Akif Ersoy’un onu “Şark’ın en sevgili sultanı” olarak nitelemesi boşuna değil. Bunun pek çok sebebi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Her şeyden önce Selahaddin gerçek anlamda bir fatihtir. Ortadoğu’daki dağınıklığa son vermesi, Kudüs’ü Haçlılardan geri alması, Mısır’daki Fatımî hakimiyetini sonlandırması bu durumun delilleridir. Buna ilave olarak son derece cömert ve merhametlidir. Yanından alimleri ayırmayan bir kişiliği vardır. Nitekim gençliğinden itibaren ilimle meşgul olduğu ve amcası Esedüddin Şirkuh’un yönlendirmesiyle askerî-siyasî alana yöneldiği bazı kaynaklarda geçer. Selahaddin’i tanımadan önce onun kimliğinin oluşumunda önemli rol oynayan kişileri tanımakta fayda var. Kanaatimce ele alınması gereken ilk figür Selahaddin’in amcası Esedüddin Şirkuh’tur. Şirkuh, Zengî atabeyliği hakimi Nureddin Mahmud’un en güvendiği komutanlarından biridir ve Selahaddin de Şirkuh’un yeğenidir. Selahaddin’in babası olan Necmeddin Eyyûb, kardeşi Şirkuh ile her zaman iş birliği içinde olmuş kıymetli bir idarecidir. Eyyûbîler ilk olarak 1130’lu yıllarda tarih sahnesine çıktılar. Ailenin kökeni konusu halen tartışmalıdır. Bunda Selahaddin’in İslam ulusları arasında paylaşılamamasının rolü büyüktür. Genel kabul gören kanı Eyyûbîlerin VIII. Yüzyılda Azerbaycan’a yerleşen Yemen Araplarından geldiği yönündedir. Bu bölgede Hezbaniye Kürtlerinin Revadiye aşireti ile karışmış ve Kürtleşmişlerdir. Zengîlerin hizmetine girdikten sonra da bölgedeki Oğuz topluluklarıyla kuvvetli ilişki içine girmişlerdir. Selahaddin hakkında kıymetli bir biyografi kaleme alan Abdurrahman el Azzam, onun ev yaşantısında Kürtçe, devlet işlerinde Arapça ve askerî konularda da yeri geldiğinde Türkçe konuştuğunu belirtir. Zira Türkçe bu dönemde orduda kullanılan en yaygın lisanlardan biriydi. Zengîlerin hizmetine önce Şirkuh sonrasında ise Necmeddin Eyyûb girdi. Şirkuh, özellikle şii Fatımîlerin kontrolündeki Mısır’a yapılan seferlerde sivrilen bir isimdir. 1164’deki ilk seferine yanında henüz 27 yaşında olan yeğeni Selahaddin’i de götürür. Şirkuh 1167’de Mısır’a ikinci bir sefer daha düzenler. 1169’daki son seferinde ise Mısır’ı kontrolü altına alır. Son Fatımî halifesi el-Azıd’ı deyim yerindeyse kukla durumuna düşürür. Bu seferler sırasında Selahaddin Eyyûbî Haçlılarla da tanışır. Özellikle Kudüs kralı Amalric [Amaury] ile çetin bir mücadele içine girer. Mısır’da hakimiyet kurduktan birkaç ay kadar sonra oldukça şişman biri olan amcası Şirkuh kalbine yenik düşerek ölür. Bundan sonra idare Selahaddin’in eline geçecektir. Denilebilir ki 1169 yılı Selahaddin’in tarih sahnesine kuvvetli bir çıkış yaptığı devredir. Selahaddin’in tarih sahnesinde belirmesinde bir diğer önemli figür olan Nureddin Zengî’den de bahsetmek gerek. Esasen Selahaddin’in varlığı denilebilir ki Nureddin için hem bir şans hem de bir talihsizlik olmuştur. Zira İslam dünyasının hiç şüphesiz en büyük hükümdarlarından biri olan Nureddin, hizmetinde olan Selahaddin’in gölgesinde kalacaktır. Nureddin’in hakimiyet alanı Yemen’den Trablusgarp’a ve oradan da Orta Anadolu’ya kadar yayılmıştı. Pek çok tarihçi 59 yaşında aniden ölmeseydi Kudüs’ü onun alacağını söyler. Mısır gibi önemli bir bölgeyi Selahaddin sayesinde kolayca yönetti ve zaman zaman onunla birleşerek Haçlılara karşı ortak harekatta bulundu. Bazı kaynaklarda ömrünün son demlerinde Nureddin ile Selahaddin’in arasına soğukluk girdiği zikredilirse de Selahaddin efendisine öldüğü ana kadar sadık kaldığı biliniyor. Mısır'ın Hakimi Selahaddin Eyyûbî, Mısır’da amcasının yerine Nureddin Zengî’nin vekili olduğunda evvela Şii mezhebi yerine Sünni itikadını güçlendirme yoluna gitmiş, Şii tarzında ezan okunmasını yasaklatmış, Fatımî kadılarını azlederek yerine Sünni kadılar tayin etmiş, Fatımîlerin propaganda merkezi olan el-Ezher medresesini kapatarak pek çok Sünni medresesi açmış ve Halife el-Azıd’ın Cuma namazlarında görünmesini yasaklamıştır. Eylül 1171’de bu halifenin ölümüyle de onun sarayına el koymuş ve Abbasî halifeliği adına hutbe okutmaya başlamıştır. Nureddin’in son zamanlarında kardeşi Turanşah’ı Yemen’e göndererek burayı kontrol altına almıştır. Yemen, bilindiği üzere Baharat Yolu üzerindeki en önemli merkezlerden biridir. Kısa bir süre sonrada Şerefüddin Karakuş adlı emiri Trablusgarp’a göndererek burayı da Mısır’a bağlamıştır. 1173’de Nureddin Zengî’nin aniden ölümüyle Selahaddin’in oldukça rahatladığı kesin. Bir yıl sonra Selahaddin doğrudan Mısır’a saldıran bir Sicilya donanmasını İskenderiye açıklarında yenilgiye uğratacaktır. Aynı tarihte gerek Selahaddin’i ve gerekse de Nureddin’i oldukça uğraştıran hatta bir ara Mısır’ı istila etmeye kalkışan Kudüs kralı Amalric [Amaury] de ölür. Selahaddin ilerleyen yıllarda hem siyasî açından Nureddin’in varisi olacak hem de Kudüs krallığının sonunu getirecektir. Esasen Nureddin Zengî’nin üç önemli hedefinin olduğu biliniyor. Bunlardan ilki Şii Fatımî hilafetini ortadan kaldırarak Mısır gibi İslam’ın en önemli merkezlerinden birini kendi egemenliği altına sokmak, inanç olarak da burayı Abbasî hilafetine bağlamak, ikincisi Kudüs’ü alarak sonrasında Ortadoğu’daki Haçlı varlığına son vermek ve üçüncüsü de Ortadoğu’da yaşayan Müslümanlar arasındaki dağınıklığı bitirerek merkezi otoriteyi temin etmek. Bunlardan ilki daha onun sağlığında Selahaddin ve amcası Şirkuh eliyle gerçekleşmişti. Diğer ikisini gerçekleştirme konusunda ise Selahaddin büyük mesafe kat edecektir. Nureddin’in ölümü üzerine Selahaddin ilk zamanlar onun çocuk yaştaki oğlu Melik Salih’e itaat etmiştir. Ancak Halep merkezli Zengî ailesi doğal olarak Nureddin’in vefatı sonrasında İslam dünyasının en karizmatik hükümdarı konumuna yükselen Selahaddin’den çekiniyorlardı. Bunun doğal sonucu olarak iki taraf arasında zamanla gerilim artacak ve Selahaddin elinde bulundurduğu topraklar için Abbasî halifesinden “Sultan” unvanını talep edecektir. Abbasî halifesinin bu isteğe olumlu yanıt vermesi Zengî ve Eyyûbî ailesi arasındaki ilişkileri daha da gerginleştirecektir. Bunun neticesinde Zengîler işi Haçlılar ve el-Cezire bölgesindeki Türkmen beylikleri ile Selahaddin’e karşı ittifak kurmaya kadar götüreceklerdir. Dımaşk (Şam) 1174 yılında Selahaddin Eyyûbî’nin kontrolüne girer. Esasen bundan sonra Dımaşk, Kahire’nin önüne geçer. Zira Mısır’ın korunaklı fakat soyutlanmış bir bölge olmasına karşılık Dımaşk son derece merkezî bir konumdadır. Burayı hareket üssü olarak kullanarak hem Filistin sahilindeki Haçlı devletleriyle mücadele etmek hem de el-Cezire’deki Türkmen beyliklerini kontrol altında tutmak mümkündür. Nitekim Selahaddin 1182’den sonra Mısır’a hiç uğramamış ve bu şehirde hayata gözlerini kapadığı gibi son uykusuna da yine burada çekilmiştir. Aynı yıl içinde Selahaddin, Hama ve Hıms şehirlerini de kontrol altına alacaktır. 1175’de ise Baalbek onun idaresi altına girer. Böylelikle adeta bir aile konfederasyonu olan Eyyûbî devletinin Dımaşk, Hama, Hıms ve Baalbek şubelerinin temelleri atılacaktır. Bu bölgelerin onun denetimine girmesi iktidarın Zengîlerden, Eyyûbî ailesine evrildiğinin de göstergesidir. Selahaddin, 1176’da Tell el-Sultan denilen mevkide Zengîler ve onların müttefiklerini ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu devrede Selahaddin'in uğraştığı bir diğer unsur da Haşhaşîler olacaktır. Haşhaşîlerin sultana birkaç kez suikast düzenlemesi üzerine Selahaddin reisleri Raşidüddin Sinan’ın bulunduğu Misyaf Kalesi’ni kuşatır. Sonuçta Haşhaşîlerden bir daha sultana karşı suikast tertip etmeyeceklerine dair söz alındıktan sonra kuşatma kaldırılır. Hakikaten Haşhaşîler bir daha ona karşı bir suikast girişiminde bulunmayacaklardır. Selahaddin artık İslam dünyasının öne çıkan en önemli hükümdarı konumundadır. Ancak kuzeyde, Anadolu’da bulunan Selçuklu hükümdarı II. Kılıçarslan da bu tarihlerde Bizans İmparatorluğu’nu Miryokefalon’da ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Türkiye Selçukluları yüzlerini sadece batıya değil, doğu ve güneye de dönmüş vaziyetteydiler. Selahaddin Eyyûbî de hakimiyetini Fırat’ın öte yakasına taşıma düşüncesindeydi. Hatta onun iktidarı zamanında Eyyûbî egemenliği Ahlat’a kadar gelip dayanacaktır. Dolayısıyla bu iki büyük İslam hükümdarının çatışması kaçınılmaz gibi görünüyordu. Beklenen çatışma iki devletin arasında bulunan Hısnkeyfa Artuklu hükümdarı Nureddin Muhammed yüzünden yaşandı. Söz konusu hükümdar II. Kılıçarslan’ın kızı ile evliydi. Ancak Artuklu hükümdarı gönlünü bir şarkıcı kadına kaptırmış ve eşini ihmal etmişti. Eşinin durumu babası olan Türkiye Selçuklu hükümdarına bildirmesi üzerine hiddetlenen II. Kılıçarslan, damadından ya şarkıcı kadından vazgeçmesini ya da çeyiz olarak ona bıraktığı toprakları derhal iade etmesini şart koştu. Selçuklu sultanının öfkesinin bununla da dinmeyeceğine kanaat getiren Artuklu hükümdarı, çareyi Selahaddin’in himayesine girmekte buldu. Buna rağmen II. Kılıçarslan damadı üzerine sefere çıkınca Selahaddin de ordusu ile birlikte Fırat’a geldi. İki hükümdar arasında kaçınılmaz gibi duran savaşı, Selçuklu hükümdarının deneyimli veziri İhtiyarüddin Hasan engelleyecektir. Vezir, Selahaddin’e “mesailerini cihada adamış iki hükümdarın bir şarkıcı kadın yüzünden birbirine girmesinin ve binlerce İslam askerînin ölümüne sebebiyet vermesinin meydana getireceği vahim sonucu düşünmesini” tavsiye eder. Selahaddin de “Bana sığınan birinin koruma talebini geri çeviremem. Şu halde Artuklu hükümdarı ile bir çözüm yolu bulun” şeklinde cevap verecektir. İhtiyarüddin akıllıca hareket ederek Hısnkeyfa hükümdarı ile görüşür ve şöyle bir çözüm yolu bulur. Nureddin Muhammed bir sene içinde şarkıcı kadını bırakacaktı. Aksi takdirde Selahaddin’in onun üzerindeki himayesi kalkacaktı. Selahaddin’in de bu öneriyi kabul etmesi ile iki hükümdar arasındaki mutlak bir savaş önlendi. Bununla birlikte iki taraf arasındaki husumetin hemen bittiği düşünülmesin. Özellikle III. Haçlı Seferi sırasında bazı tarihçiler Türkiye Selçuklularının Alman Haçlılarına karşı etkili bir direniş göstermemesini, II. Kılıçarslan’ın Selahaddin’le yaşadığı bu husumete bağlarken bazıları da o devirde II. Kılıçarslan’ın ülkeyi on bir oğlu arasında paylaştırmış olmasının beraberinde getirdiği otorite boşluğuna ve onun yaşlılığına bağlarlar. Yaşanan gelişmelerden bir süre sonra Selahaddin, surlarının sağlamlığı ile bilinen Amid kalesini İnaloğullarından almış ve şehri Hısnkeyfa hükümdarı Nureddin Muhammed’e içindeki tüm zenginliklerle birlikte hediye etmiştir. Bunun karşılığında da ondan sadece Haçlılara karşı her zaman yanında olmasını talep etmiştir. Bu tutum Selahaddin’in cömertliğine gösterilen delillerden biridir. Etrafındaki bazı devlet adamlarının şehirdeki önemli eşya ve malların Sultan tarafından alınmasını talep etmesi karşısında hiddetlenen Selahaddin “Aslolanı verip ikinci derecede olanı vermemek bize yakışmaz” şeklinde bir cevap vermiştir. Sultan 1183’de Halep’i de kontrol altına alacak ve Eyyûbî’lerin Halep şubesinin temelleri atılacaktır. Yeri gelmişken hemen belirteyim ki Selahaddin öldüğünde asıl merkezi olan Dımaşk en büyük oğlu ve veliahdı Melik Efdâl’in, Mısır bir diğer oğlu Melik Aziz Osman’ın ve Halep de öteki oğlu Melik Zâhir’in elindeydi. Ancak bir süre sonra hem Mısır, hem Dımaşk kardeşi Melik Adil’in ve onun çocuklarının kontrolüne geçecek lakin Halep her zaman Selahaddin’in soyundan gelen hükümdarlarca idare edilecektir. Halep’in alınması ile hem Anadolu coğrafyası hem de Filistin’deki Haçlılara karşı girişilecek taarruz için önemli bir merkez Eyyûbî egemenliği altına sokulmuş oldu. Bununla birlikte Selahaddin Eyyûbî’nin bu hızlı yükselişi doğal olarak kendisine pek çok rakip de kazandırıyordu. Bu dönemde Abbasî halifesi olan en-Nasır bunlardan biri konumundaydı. Halife, Selahaddin’e özellikle Haçlılarla olan mücadelesinde gereken desteği vermemiş hatta zaman zaman onu suçlayıcı, örseleyici bir tutum takınmıştır. Zengî ailesinin de Selahaddin’e karşı takındığı hasmane tutumdan daha önce bahsetmiştik. Haçılarla Olan İlişkisi ve Cihad Anlayışı Denilebilir ki Selahaddin’in tarihe mâl olmasının belki de en birinci nedeni Haçlılarla olan mücadelesidir. Selahaddin’in ilk zamanlar Haçlılara karşı yapılan cihadı Mısır üzerinden yürütmeyi denediği biliniyor. Ancak Sina Çölü’nün varlığı sebebiyle askerî ve mühimmatın buradan Filistin’e taşınması oldukça zor olabiliyordu. Nitekim 1177’de Mısır’dan Haçlılar üzerine sefere çıkan sultan, yanına az miktarda asker almış ve Remle yakınlarında Haçlıların tuzağına düşmüştü. Çatışma sırasında ölümle burun buruna gelmiş, askerlerinin bir kısmı panik halinde dağılmıştı. Bu tuzaktan yeğeni Takiyeddin Ömer ve muhafız birliğinin gayretleri ile sağ olarak kurtulmayı başarmıştı. Üç şövalye bir ara atlarını Selahaddin’e doğru sürmüş ancak son anda yetişen üç Eyyûbî süvarisi Sultan’ı mutlak bir ölümden kurtarmıştı. Bu olay sonrası Sultan Haçlılara karşı harekâtında Dımaşk’ı ana merkez olarak kullanacaktır. Selahaddin Eyyûbî’nin Haçlılar karşısındaki en büyük başarısı hiç şüphe yok ki 1187’de gerçekleşen Hıttin Savaşı’dır. Esasen bu savaş, taktiksel bir zaferdir. Selahaddin Eyyûbî kendisinden çok daha kalabalık olan Haçlı ordusunu uzun süre susuz bırakmış ve sonrasında ölümcül darbeyi vurmuştur. İki ordunun mevcudu hakkında farklı rakamlar verilse de Eyyûbî ordusunda yaklaşık 12 bin kadar iktalı askerîn, Haçlı ordusunda ise 2 bin kadar şövalye ve 20 bin kadar da piyadenin olduğu sanılıyor. Savaş sonrasında Kudüs Haçlı kralı Guy de Lusignan’ın yanı sıra Kerek kalesi hakimi ve Haçlıların önde gelen liderlerinden Renaud de Chattilon da esir düşmüştü. Ayrıca Hıristiyan dünyasınca en büyük mukaddes hatıralardan biri olarak saygı gören ve Hz. İsa’nın gerildiği çarmıhın bir parçası olduğu kabul edilen Kutsal Haç da Eyyûbîlerin eline geçmişti. Nitekim Hıristiyanlar ne zaman Eyyûbîlerle bir sulh müzakeresine girişecek olsalar Kutsal Haç’ın söz konusu parçasının iadesi maddeler arasında yer alacaktır. Hıttin’deki Haçlı ordusu farklı Haçlı prensliklerinden toplanmıştı ve savaş sonrası bu prensliklerin büyük bir kısmı savunmasız kaldı. Selahaddin’in büyüklüğü belki de tam burada. Zaferin meyvelerini hızlıca toplayan Selahaddin, askerlerini savaş sonrası fetihlere odaklamayı bilmiştir. Hıttin sonrasında sultan Taberiye, Akka, Hayfa, Sayda, Nablus, Beyrut gibi önemli şehirleri Haçlılardan teker teker aldı. Son olarak da vakit geçirmeden Kudüs üzerine yürüdü. Kudüs’ün fethi ile ilgili olup bitenleri “Cennetin Krallığı” adlı filmi izleyenler az çok hatırlayacaklardır. Hıttin Savaşı’na katılan İbelinli Balian, savaşın kaybedileceğini anlayınca yanındaki adamlarla birlikte kaçmış, Kudüs’e gelerek bir dizi savunma tedbiri almıştı. Eylül 1187’de şehir önlerine gelen sulta şehri bombardıman etmeye başlamış, Kudüs’ü savunmanın mümkün olmadığına kanaat getiren Haçlılar da eman ile şehri teslim etmeyi teklif etmişlerdi. Bir asır kadar önce şehirde Haçlıların yaptığı katliamı unutmayan Selahaddin Eyyûbî ise bu talebe “Kudüs’ü nasıl teslim aldınızsa ben de öyle alacağım” şeklindeki sert sözlerle cevap vermişti. Balian’ın buna karşılık olarak “Şehirdeki insanlar kurtulma umudu olduğu gerekçesi ile gevşek savaşıyorlar. Eğer şehirdekilere acımayacağını öğrenirlerse önce kadın ve çocuklarını sonra da şehirde esir tutulan Müslüman esirleri öldürürler. Akabinde de Kudüs’te sizin için Kutsal olan ne varsa başta Mescid-i Aksa olmak üzere ateşe verirler. Kararını buna göre ver” demesi üzerine tutumunu değiştirmiştir. Kalede bulunan Hıristiyanların belli bir miktar kurtuluş parası ödemesi şartıyla çekip gitmelerine izin vermiştir. Hatta bazı kaynaklarda parası olmayan fakir Hıristiyanların parasının bizzat sultanın kişisel hazinesinden ödediği söylenir. Kudüs’ün kuşatılması ve teslimi yaklaşık bir hafta sürmüştür. Kudüs’ün düşmesi ile birlikte Hıristiyanların elinde en korunaklı mevki olarak Sur kenti kalacaktır. Sultan, Sur’u kuşatırsa da alamaz. Öte yandan Kudüs’ün düşmesi beraberinde III. Haçlı Seferini de getirecektir. Kudüs’ün düşüş haberini alan Papa III. Urbanus üzüntüsünden ölürken onun yerine geçen VIII. Gregorius ve akabinde III. Clemens en kısa sürede bir Haçlı ordusu toplanması için girişimlerde bulunurlar. Bunun için İngiltere kralı Arslan Yürekli Richard ve Fransa kralı Philip Auguste kendi aralarındaki mücadeleyi sonlandırırlar. Alman imparatoru Friedrich Barbarossa da Kudüs’ü geri almak için sefere katılma sözü verir. Hazırlıklarını en çabuk tamamlayan Alman imparatoru olacaktır. Macaristan üzerinden Balkanlar yoluyla İstanbul önlerine gelen Alman imparatoru, Bizans imparatorundan aldığı yardımla Batı Anadolu’dan yoluna devam etmiş ve bu sırada Türkiye Selçuklu hükümdarı II. Kılıçarslan’a da haber göndererek topraklarından savaşsız geçmek istediğini belirtmiştir. Ancak II. Klıçarslan’ın oğullarından bazılarının ve Türkmenlerin Alman ordusuna saldırması üzerine rotasını Konya’ya çevirmiş, şehri ele geçirmişse de iç kaledeki direnişi kıramamıştır. Buradan yoluna devam ederek Kilikya Ermeni baronluğu topraklarına giren Barbarossa, bu topraklarda ilerlerken Silifke Çayı’na düşerek boğulur. Oğlu ordunun kalan kısmını Kudüs’e götürürse de Alman ordusundan geride pek bir şey kalmamıştır. Bu durum Selahaddin’i fazlasıyla rahatlatacaktır. Ancak Fransız ve İngiliz orduları Filistin sahiline varmayı başarır. İlk iş olarak da Kudüs’ün kurtarılması açısından son derece önemli bir merkez olan sahildeki Akka kalesini kuşatma altına alırlar. Selahaddin de ordusuyla birlikte Akka’nın yardımına koşar ancak kuşatmayı gerçekleştiren orduyla boy ölçüşebilecek durumda değildir. Akka, Ortaçağ’ın en müthiş savunmalarından birini verdikten sonra Haçlılara teslim olacaktır. Böylece Haçlılar sahilde çok önemli bir köprübaşını ele geçirirler. Ancak bu Haçlıların ilk ve son büyük başarıları olur. İlerleyen günlerde sultan tekrardan dengeyi sağlar. Bu arada Haçlı kuvvetleri arasında ciddi çatışma ve ihtilaflar baş gösterir. Bunun neticesinde Haçlı liderleri teker teker ülkelerine dönmek zorunda kalırlar. Zaman Selahaddin’in lehine işlemiştir. 1192’de yapılan barış anlaşmasından bir yıl sonra 1193 yılına gelindiğinde Sultan Dımaşk’da henüz 56 yaşında olduğu halde hayata gözlerini yumar. Daha uzun bir ömür sürseydi Ortadoğu’daki dengelerin ciddi anlamda değişeceği kesin gibidir. En azından Haçlılar ihtimal ki birkaç yıl içinde tamamen sökülüp atılacaktı. Onun ölümü ile Eyyûbî ailesi birbirine düşecek, Selahaddin’e bağlılık yemini eden pek çok İslam hükümdarı başına buyruk hareket edecek, yarım asır geçmeden Ortadoğu’yu Moğol istilası kasıp kavuracaktır. Selahaddin’in danışmanları arasında yer alan Kadı el-Fadıl bir mektubunda Eyyûbî ailesi içinde Selahaddin’den sonra baş gösteren karmaşayı ifade etmek amacıyla “Bu ailenin ataları ittifak halinde hareket ederek hükümdar oldular, çocukları ise ihtilafa düşerek mahvoluyorlar” diyecektir. Gerçekten de Selahaddin’in amcası Şirkuh ile babası Necmeddin Eyyûb ve Selahaddin ile kardeşi Melik Adil ve yeğeni Takıyeddin Ömer arasında karşılıklı saygıya dayalı ilişki yerini amansız bir rekabet ortamına bırakacaktır. Şahsiyeti Selahaddin hakkında bu kadar bilgi verdikten sonra onun şahsiyetine değinmekte de fayda var. Kaynaklar her şeyden önce onun mütevazı bir kişiliğe sahip olduğu konusunda hem fikirdir. Bununla ilgili pek çok anekdot anlatılır. Bir keresinde adamlarından biri bir başka arkadaşına ayağındaki sandaleti fırlatmış ancak sandalet sultana çarpmıştı. Sultan hiçbir şey olmamış gibi başka bir yana dönmüş, böylelikle adamının mahcup olmasını önlemek istemişti. Çocukların dahi selamını alır, huzurunda olan herkese güler yüzle muamele etmeye çalışırdı. Adaleti dillere destandı. Kendisini mahkemeye çağıran kadı’nın davetine icabet ettiği gibi bir keresinde kadı davetine icabet etmeyen çok sevdiği yeğeni Takıyeddin Ömer‘i de mahkemeye gitmeye zorlamıştı. Cömertliği de bir başka üstün meziyetiydi. Öldüğünde kişisel hazinesinde birkaç dirhem vardı. Ömrü sürekli savaşlarda geçtiği için formda bir vücut yapısına sahipti. Çevgan oynayarak ve sürek avlarına katılarak formunu sürekli diri tutuyordu. Nureddin Zengî ile de sıklıkla çevgan oynadığı kaynaklarda geçer. Etrafındaki insanları son derece iyi seçtiği de bilinir. Danışmanları arasında yer alan Kadı el Fadıl, İbn Şeddad gibi alimler bunun ispatıdır. İbn Şeddad’dan ayrıca hadis ve fıkıh dersleri de almıştı. Alim meclislerinden çok hoşlanan bir hükümdardı. 1192’de Haçlılarla anlaşmaya vardıktan sonra ölümüne kadar sıklıkla ilim meclisleri tertip etmişti. Dımaşk’ta ve Mısır’da pek çok kütüphane tesis etmişti. Gerek aile üyelerinden ve gerekse de memluklarından seçtiği komutanlar emsalsizdi. Yeğeni Takıyeddin Ömer onun zaferlerinin en önemli mimarlarındandı. Onun Malazgirt civarında öldüğü haberini alınca sultan günlerce ağlamış ve yeğeninin yasını tutmuştu. Kardeşi Melik Adil ise Batılılar tarafından “Çölün tilkisi” olarak bilinirdi. Diplomatik görüşmeleri sultan zaman zaman ona yönlendirirdi. Gerek Haçlı kronikleri ve gerekse İslam vakanüvisleri Selahaddin’in alicenap kişiliği hakkında pek çok şey kaydederler. Haçlılarla Müslümanlar arasında yaşanan savaşta iki tarafta sivillerin yaşadığı bölgelere baskınlar düzenlemekteydi. Bu baskınlardan birinde Müslüman askerler henüz süt bebeği olan küçük bir çocuğu da kaçırırlar. Çocuğun annesi adaletini duyduğu sultanın ordugahına gelerek çocuğunun bulunmasını rica eder. Ordugahı aratan sultan çocuğu bulduktan sonra annesine teslim eder ve kadının sorunsuz bir biçimde geri dönmesini temin eder. Yine Haçlılarla yaşanan mücadelede İngiltere kralı Arslan Yürekli Richard zaman zaman yiyecek ve su sıkıntısı çeker. Adamlarını Selahaddin’in ordugahına gönderdiğinde her seferinde sultan ona su, meyve ve tavuk gibi yiyecekler ikram eder. Bazı anlatılarda Sultan’ın bizzat kişisel doktorunu hastalanan İngiltere kralına gönderdiği rivayet edilir. Selahaddin aile bireylerine karşı da son derece müşfikti. Ailesinin gözünde bambaşka bir yerdeydi. Zira Eyyûbî ailesi onun sayesinde Ortadoğu’nun en muteber ailesi konumuna gelmişti. Yeğeni Takıyeddin’in ansızın ölümü üzerine onun yerine geçen oğlu Melik Mansur çok küçük olduğu için sultan onun idaresinden bazı toprakları almıştı. Bu duruma gücenen Melik Mansur, Selahaddin’in bazı emirlerine aykırı hareket etti. Sonradan diğer aile bireylerinin araya girmesi ile Selahaddin’in yanına gelip huzura çıktığında Selahaddin onu bağrına basmış, hakimiyet alanına bazı ilaveler yaparak gönlünü almıştı. Hasılı Selahaddin Eyyûbî’nin İslam dünyasında emsalsiz bir hükümdar olarak kabul edilmesi boşuna değildir. KAYNAKÇA Abdul Rahman Azzam; Selahaddin Eyyûbî (çev: Pınar Arpaçay), İstanbul 2015 Ali Beyyumi; Kuruluş Devrinde Eyyûbîler (çev: Abdülhadi Timurtaş), İstanbul 2005 Işın Demirkent; Haçlı Seferleri , İstanbul 2007 Erdoğan Merçil; “Sultan Selahaddin Eyyûbî’nin Türk Devletleriyle Münasebetleri”, Belleten , cilt: 54, sayı: 209, Ankara 1990, s. 417-425 Muammer Gül; “Selahaddin Eyyûbî”, Yeni Türkiye , cilt: 22, sayı: 83, Ankara 2016, s. 105-122 Carole Hillenbrand; Müslümanları Gözünden Haçlı Seferleri (çev: Nurettin Elhüseyni), İstanbul 2015 Ebü’l Hasan İzzeddin Ali b. Muhammed b. Abdülkerim İbnü’l Esir; el- Kamil fi’t Tarih Tercümesi (çev: Abdülkerim Özaydın), cilt: 10, İstanbul 1987 Önder Kaya (editör); Eyyûbîler Yönetim, Diplomasi, Kültürel Hayat , İstanbul 2012 Erdoğan Merçil; “Sultan Salâhaddîn Eyyûbî’nin Anadolu’daki Türk Devletleriyle Münasebetleri”, Belleten , cilt: 59, sayı: 209 Hannes Möhring; Selahaddin Eyyûbî 1138-1193 (çev: Ayşe Dağlı), İstanbul 2008 Steven Runciman; Haçlı Seferleri Tarihi , I-II (çev: Fikret Işıltan), Ankara 1987 Ramazan Şeşen; “Hıttin’de Selahaddin’in Ordusu), Belleten , cilt: 54, sayı: 209, Ankara 1990, s. 427-434 Ramazan Şeşen; Selâhaddin Eyyûbi ve Devri , İstanbul 2000 Ramazan Şeşen; “Selahaddin-i Eyyûbî Şahsiyeti ve Zamanı”, Haçlı Seferlerinin 900üncü Yıldönümünde Uluslararası Selahadddin-i Eyyûbî Sempozyumu , Diyarbakır 1997, s. 21-26 Ramazan Şeşen; “Selâhaddîn-i Eyyûbî”, DİA , cilt: 36, İstanbul 2009, s. 337-340

12

dk.

Emir Timur: Bozkır'ın Altın Çocuğu

6 Ocak 2023

Emir Timur: Bozkır'ın Altın Çocuğu

Timur İmparatorluğu veya diğer kullanımla Timurlular Devleti, Fars ve İslam medeniyeti unsurları ile Türk-Moğol devlet ve askeri teşkilat unsurlarını bünyesinde barındıran ve soyu Türk-Moğol boylarından biri olan Barlaslar'a dayanan Çağatay Emiri Timur tarafından kurulmuş bir Türk-Moğol devleti. Timurlu İmparatorluğu Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Harezmşahlar’ın yıkılmasından sonra Türklerin Türkistan’da kurduğu en büyük devlet olmuş ve bu devirde Türkistan ve Horasan, İslam mimarisi açısından en parlak dönemini yaşamıştır. 15. yüzyılın sonlarından itibaren Türkistan, Harezm, Kırım, Kazan ve Azerbaycan'da Çağatay Türkçesi de yüksek bir kültür dili haline gelmiştir. Dinin, ilim ve sanatın koruyucusu olan Timur; Türkistan’da Türkçenin, Türk sanat ve kültürünün Fars kültürünün baskısı altında yok olup gitmesini önlemiş ve öne geçmesini sağlamış, Türk edebiyatı büyüme ve gelişme göstermiş, sanat, bilim ve edebiyat dünyası Timur Rönesans’ını yaşamıştır. imur, adını verdiği Büyük Timur İmparatorluğu'nun kurucusudur. Tarihin gördüğü en büyük askeri ve siyasi dehalardan biri olarak kabul edilen Timur, sağ ayağı aksak kalacak şekilde darbe aldığından dolayı kendisine Farsça Timurlenk , Türkçe olarak ise Aksak Timur denilmekteydi. 1370'ten itibaren düzenlediği seferlerle Harezm, Deşt-i Kıpçak, İran, Irak, Suriye ve Hindistan'ı kapsayan topraklara hakim olup 1402'de yapılan Ankara Savaşı'nda Yıldırım Bayezid'i mağlup etti. Seferlerinin en kanlısı ve uzunu Batı Asya'daki seferleridir. Birincisi üç, ikincisi beş ve üçüncüsü yedi sene sürmüştür. Seferleri sırasında ele geçirdiği şehirlerin bazılarını yakıp yıkmış kellelerden kuleler yapmıştır. Kan dökücülüğü ve tahripkarlığına rağmen özellikle Semerkant'ın imarına çok önem vermiş ve girdiği hiçbir ülkede de âlimlerin incitilmesine müsade etmemiştir. Seferlerinin çoğunu Türk-İslam ülkeleri üzerine yönelttiği için eleştirilmesinin yanı sıra Orta Asya göçebelerinin İslamlaşmasında büyük rolü olmuştur. Timur'un kurduğu devlet, Türk Moğol devlet esasları ve askeri teşkilatı unsurları ile İslam medeniyeti unsurlarını bünyesinde bir arada barındırmaktadır. Müslüman olmasının yanı sıra eski Türk-Moğol geleneklerini de yaşatmaya çalışmış ve Cengiz Han yasasına çok önem vermiştir. Kimi tarihçilere göre Timur için yasa şeriattan önce gelmekteydi. Cengiz Han ile akrabalığa ayrı bir önem veren Timur, Cengiz Han soyundan Kazan Han'ın kızı Saray Mülk Hanımı nikahına alarak damat anlamına gelen Küregen lakabını taşımaya hak kazanmıştır. Cengiz Han'ın soyundan gelmediği için "Han" unvanı yerine "Emir" unvanını kullanmış ve ölünceye kadar kukla dahi olsa, Cengiz Han soyundan birini Han olarak yanında taşımıştır. Soyu ve Ailesi Timur, Maveraünnehir’de günümüzde Özbekistan'da Semerkand’la Belh arasında Şehri şebz sınırları içerisinde yer alan Keş şehrine bağlı Hoca Ilgar köyünde dünyaya geldi. Şerefeddin Al-i Yezdi'nin Zafername adlı eserinde Timur'un doğum tarihi 9 Nisan 1336 Salı, Oniki Hayvanlı Türk Takvimi'ne göre Sıçan Yılı olarak verilir. O, efsaneye göre, avucunda pıhtılaşmış kan ve ihtiyar adamın saçları gibi beyaz saçlarla doğmuştur. Avucunda kan ile doğması zamanın hakimi manasına gelen sahip kıranlık alameti olmakla beraber ilerde çok kan dökeceği biçiminde yorumlanmıştır. Timur sahip kıran unvanını ilerleyen yıllarda cihangir unvanı ile birlikte kullanmıştır. Saçlarının beyazlığı ise erken yaşta meydana gelen bir olgunluk görülüp onun ileride büyük işler başaracağına inanılmıştır. Kaynaklarda Timur'un babasının adının Turagay annesinin adının Tekira Hatun olduğu kaydedilir. Çağatay ulusunu oluşturan Türk-Moğol kabilelerinden Barlaslar'ın reisi olan Turagay sadece kendi kabilesinde değil Tüm Çağatay ulusunda itibarlı bir bey idi. Emir Timur'un soyu ölümünden sonra torunu Uluğ Bey tarafından Isık Göl civarından getirilip Semerkant'ta yazılarak, Timur'un mezarı üzerine dikilen yeşim taşı üzerinde şu şekilde kaydedilmiştir: Emir Timur Küregan b. Emir Turagay bi Emir Berkel b. Emir İlengir b. Emir İtil b. Emir Karaçar Noyan b. Emir Suguçcin b. Emir Erdemci Barula b. Emir Kaçulay b. Emir Tummanay . Timur'un ceddi Tumanay beşinci göbekten Cengiz Han'ın da atası olmaktadır. Fiziksel Özellikleri Timur’un boyu uzun, vücudu heybetliydi. Omuzları geniş, başı büyük ve alnı genişti. Elleri ve ayakları iri, kol ve bacakları ise oldukça uzun ve kalındı. Görünüşü ürkütücü olan Timur’un, suratı oldukça asık, sağ eli felçli ve sağ ayağı da topaldı. Kişiliği Timur'un mühründe kuvvet doğruluktur anlamına gelen Rasti-rustî kazılı olması ve yazdığı mektupların sonuna da aynı ibareyi içeren damgasını vurması doğruluğa önem verdiğinin bir göstergesiydi. Yaklaşık otuz yıl boyunca geçtiği her yerde yıkıntılar ve yıkımlar bırakarak acımasız yüzünü göstermiş ancak bazı olaylara bakıldığında Tümur'un taş kalpli olmadığı, heyecanlandığı, ağladığı, sevdiği, yakınlarına ve dostlarına bağlı olduğu görülmektedir. Torununun ölüm haberini aldığında kendini yerden yere atmış ağlamış acısını belli etmiştir. Kızı Akabeg, büyük oğlu Cihangir, kız kardeşi Turhan Hatun'un birbirini takiben gerçekleşen ölümleriyle bir süre derin bir bezginlik içinde bulunsa da tarafından Kuran-ı Kerim ve hadis-i şerifler okuttuğu gibi bir taraftan tarih ve hikayeler okutup dinleyerek üzüntüsünü unutarak yine hükümet işleriyle ilgilenmekten geri kalmamıştır. Sinirleri sanıldığı kadar sağlam değildir. Önünde korkunç ve kanlı savaş öykülerinin anlatılmasına dayanamadığı, dilenciliği kabul etmediği, halkın yiyecek bulmasına dikkat ettiği bilinmektedir. Timur, bulunduğu mecliste gasp, saldırı, tecavüz ve kan dökmekle ilgili sözlerin dile getirilmesine ve küfür edilmesine asla izin vermezdi ve orada sadece yönetim ile ilgili tedbirler görüşülürdü. Başkenti Semerkant'ın ihtişamını arttırmak için sanatçıları, zanaatkarları, bilim adamlarını, şairleri, din adamlarını Semerkant'a çekmeye çalışmış hatta kimi zaman onları zorla Semerkant'a getirtmiştir. Seferlerinde geçtiği yerleri acımasız şekilde yakıp yıkarken diğer yandan Semerkant'ı yeniden yaratmıştır. Ele geçirdiği ülkelerdeki sıradan yontma işçisinden en büyük sanatçıya kadar birçok insanı daha önce görülmedik bir biçimde tek bir şehirde toplamayı başarmıştır. Semerkant'ı büyük yeteneklerin merkezi haline getirmiştir. Astronomi ve Fıkıh alimlerine, seyyidlere çok hürmet gösterir onların sohbetlerini dinlemekten büyük keyif duyardı. Tüzükatında, "Allah dostları alimler ile devamlı irtibat halinde idim. Her işimde onlarla istişare ettim. Bunların hayır duaları bana zaferler kazandırdı", demektedir. Girdiği hiçbir ülkede alim ve şeyhlerin incitilmesine müsade etmeyen Emir Timur gerek barış gerek savaş zamanında ünlü komutanların hayatlarını ve bunların seferlerini okumayı alışkanlık edinmişti. Şam'da ünlü tarihçi İbn Haldun ile yaptığı görüşmeler sırasında sahip olduğu tarih bilgisi ile İbn Haldun'u bile şaşırtmıştır. Türkçe, Moğolca ve Farsça olmak üzere üç dil bilmekteydi. Kendi ülkesi dahilinde, halk arasında haber toplayan görevliler bulunduğu gibi, diğer ülkelerde de casusları vardı. Bu casuslar sufi, derviş, tüccar, müneccim, asker, sanatkar, pehlivan olarak çeşitli ülkeleri dolaşır, bu ülkelerin şehir, kasaba yollar ve ileri gelenleri ile ilgili bilgi toplayarak Timur'a bildirirlerdi. Daha sonra Timur bu ülkeye gelip o şehir ile ilgili şeyleri sormaya başlayınca bu büyük bir hayret ve şaşkınlığa yol açardı. Satranç oynamayı çok seven Timur, çok sinirli olduğu zamanlarda bu oyunu oynayarak rahatlardı. Satrancı mükemmel bir şekilde oynadığı için çok az kimsenin kendisiyle oynamaya cesaret edebildiği Timur, normal satranç ile oynamayı aşmış ve büyük satrançla oynamaya başlamıştı. Yani satranç tahtasını ona onbire çıkarmış ve taşlara iki deve, iki zürafa, iki boğa, iki aslan, iki debbâbe, iki öncü, bir vezir, bir gözcü ve diğer bazı taşları eklemiştir. Timur’un satrançcıları arasında Muhammed b. el-Akîl el-Haymî, Zeyneddin el-Yezdî ve başka kimseler vardı. Ama satrançcılarının pîri aynı zamanda fakih ve muhaddis olan Alâeddin et-Tebrizî idi. Alâeddin et-Tebrizî ile büyük satranç oynayan Timur’un, oyununun konumları ile hamleleri hakkında da şerhleri vardır. İbn Arabşah, Timur ile Alâeddin et-Tebrizi’nin yanlarında ayrıca bir yuvarlak bir de uzun satranç gördüğünü ifade eder. Yine bir gün çok sevdiği bu oyunu oynarken rakibine Şah-Ruh yaptığı sırada Timur’a iki müjde getirilmiştir. Bunlardan birincisi bir erkek çocuk sâhibi olduğu, ikincisi de Ceyhun nehrinin Hıta tarafındaki kıyısına inşaa ettirmekte olduğu şehrin tamamlandığı idi. Bunun üzerine Timur oğluna Şahruh, şehre ise Şahruhiyye adını vermiştir. Timur Belh Savaşı'nda Timur, daha genç yaşında iken Doğu Türkistan’da hüküm sürmekte olan İli Moğollar’ın hükümdarı Tuğluk Timur’un 1360 yılında Maveraünnehir’e geldigi dönemde bazı beylerin bölgeyi terk etmelerine rağmen kendisi terk etmeyerek Tuğluk Timur’a bağlılığını bildirmiştir. Karşılığında ise atalarının yurdu olan Keş ve çevresi kendisine bırakılmıştı. Tuğluk Timur, oğlu İlyas Hoca Oğlan'ı Maveraünehir'in idaresine getirirken, Emir Begicek'i onun atabegliğine, Timur'u da hizmetine tayin etmişti. İlyas Hoca Oğlan'ın yanındaki emirlerin zalimce hareketleri üzerine Timur, Emir Kazagan'ın torunu Emir Hüseyin'in yanına gitti. Birlikte Horasan'a kaçarlarken Türkmenler tarafından yakalandılar ve Mahan'da altmış gün hapis yattıktan sonra serbest bırakılıp Sancari kabilesi reisi Mübarekşah'tan yardım görerek tekrar buluşmak üzere ayrıldılar. Ancak bu sırada düşman karşısında zor duruma düşen Sistan hakimi Melik Fahrenddin'in kendilerini çağırması üzerine bin kişilik bir kuvvet ile yardıma geldiler. Fahreddin'in vaatlerini yerine getirmemesi üzerine buradan ayrılmak isteyince Sistanlılar tarafından yolları kesildi. Burada yapılan çarpışmada Timur'un sağ eline ok isabet ederek yaralandı. Muhtemelen ayağının sakatlanması da bu çarpışma esnasında olmuştur. Yaralarının iyileşmesinden sonra Timur ve Hüseyin tekrar Maveraünnehir'e gelip Tirmiz, Belh ve Keş şehirlerini İlyas Hoca Oğlan'ın adamlarının elinden alıp, kendisini de yendikten sonra, kurultay toplayıp, Tuva Han'ın torunlarından Kabilşah Oğlan'ı han ilan ettiler. Timur ve Hüseyin uzun mücadelelerden sonra Maveraünnehir'e hakim olmuşlardı. Bu iki arkadaş arasında Hüseyin'in kız kardeşi Olcay Terken Aga'nın Timur'a nikahlanmış olmasından dolayı akrabalık ilişkisi de mevcut idi. Ancak 1365'ten sonra yavaş yavaş araları açılmaya başladı. Timur ile Hüseyin arasında Mâverâünnehir hâkimiyeti için bir mücadele söz konusu idi. Emîr Hüseyin, Âdil Hān adına hareket ediyordu. Timur da buna karşılık Cengiz Han soyundan Suyurgatmış Han’ı tahta oturtup Emîr Hüseyin’e karşı yürüdü. 1370 yılında Belh’te kuşatılan Emîr Hüseyin yakalandı ve Emîr Keyhüsrev Huttelanî’nin kardeşini öldürmek suçundan öldürüldü. Timur, Emîr Hüseyin’i ele geçirmekle bütün Mâverâünnehir’e hâkim oldu. Emir Hüseyin'in Haremi ve hazineleri de Timur'un eline geçti. Timur bunlardan dördünü kendi haremine aldı bazılarını da yanındaki ileri gelen beylere verdi. Kendisinin aldığı hanımlar arasında Kazan Sultan'ın kızı Saray Mülk hanım da bulunuyordu. Bu evlilik, Saray Mülk Hanım'ın han kızı olması dolayısıyla Timur'a han damadı anlamına gelen küregen (Gürgan) unvanını taşımaya hak kazandırmıştır. Horasan Seferleri Timur, Harezm meselesi hallolduktan sonra İran’ın parçalanmış durumunu düzeltmek için buraya yöneldi. O dönemde Ceyhun’dan batıya doğru şu devletler mevcuttu. Herat merkez olmak üzere Horasan’da Kertler(1245–1383); merkezi Sebzvar olmak üzere Horasan’ın batı tarafında Serbedârlılar; merkezi Cürcan olmak üzere Astarabad, Bistam, Damgan veSimnan yöresinde Toga Timurlular; merkezi Şiraz olmak üzere Fars ve Kirman taraflarında Muzafferîler (1294–1393); merkezi Bağdad olmak üzere Irak-ı Arab, Irak-ı Acem ve Azerbaycan bölgelerinde ise Celayirliler (1336–1432) hüküm sürüyordu. Bunlar arasında sürekli çekişmeler yaşanıyordu. Timur Kert hanedanından başlayarak bütün bunları hakimiyeti altına aldı. 1380 yılında Kert'lerin elinde bulunan Herat'ı ele geçiren Timur, daha sonra Horasan'ın batısına hakim olan Serbedarlılar'ın başşehri Sebzvar'ı ele geçirdi. 1381'de ise Emir Veli yönetimindeki Toga Timurlular'ın üzerine yürüdü ve İsferayin'i ele geçirerek Astarabad'a kadar ilerledi. Emir Veli, Timur'un ordusu ayrıldıktan sonra ükesine yeniden hakim olduysa da 1384'te Timur'un ordusu tekrar gelince Azerbaycan taraflarına kaçtı ve ülkesi tamamen Timur'un topraklarına katıldı. Üç Yıllık Sefer Timur, Horasan seferleri sırasında İran'ın durumunu daha yakından görüp 1386'da bu ülkeyi tamamen ele geçirmeye karar vererek Semerkant'tan harekete geçti. Hac kervanlarına hücum ettiği bahanesiyle Luristan hakimi Melik İzzeddin'i ele geçirip oğullarıyla birlikte Semerkant'a gönderdi. Buradan Azerbaycan'a yöneldi. Bağdat hakimi Celayirli Sultan Ahmet'in Tebriz'e ilerlemekte olduğu haberini almştı ancak Sultan Ahmet Celayir, Timur'un üzerien geldiğini duyunca Bağdat'a geri döndüğünden Tebriz Timur tarafından kolayca ele geçirildi. Yazı Tebriz'de geçiren Timur baharda Gürcüler üzerine gaza amacıyla sefer düzenledi. Sürmeli ve Kars kalelerini alarak tahrip edip daha sonra da, Nahcivan ve Kars yöresinde fetihlerde bulunarak Tiflis'e girdi. Timur Gürcistan'a düzenlediği seferlerinde Müslüman olan Gürcüleri serbest bırakmış ve onları bu davranışlarından dolayı çeşitli şekillerde ödüllendirmiştir. Bu durumda onun Gürcistan'a karşı yapmış olduğu seferlerde gaza amacının samimi olduğu görülmektedir. Timur, Tiflis'i ele geçirip Şirvan taraflarını da kendine tabi kıldıktan sonra kışlamak için Karabağ'a geldi. 1387'de İsfahan’a girdi. İsfahan’da önce yörenin önde gelenleri, seyyidler, alimler, Timur’u karşılamaya çıktılar ve şehir halkının emân karşılığında mal vermeleri kararlaştırıldı. Şehrin ileri gelenleri orduda alıkondu, Timur Melik ile Mehmed b. Sultan Şah bu malı toplamak için şehre gittiler. Şehirden bir grup şehre giren askerlere saldırarak hepsini öldürdüler. Timur, Isfahanlılar isyan edince şehre tekrar döndü ve yedi yaşından küçük çocukları ailelerinden ayırtarak bir araya topladı. Daha sonra bu yedi bin çocuğu ailelerinin gözleri önünde saatlerce atlılara ezdirmek suretiyle katletti ve kafalarını vücutlarından ayırdı. Kentin yarısını dolaşmış olan tarihçi Hafız Ebu her biri 1500 kelleden 28 kule saydığını yazmaktadır. Timur İsfahan’ı ele geçirdikten sonra Şiraz’a yöneldi ve Şiraz'da olduğu sırada Toktamış’ın muhalefet ederek asker gönderdiği ve Semerkand tarafında karışıklık olduğu haberi ulaştı. Bunun üzerine Timur Semerkand’a döndü. Şiraz'ın tam olarak alınması 1393 yılında Muhammed Muzaffer ve çocuklarının tamamen ortadan kaldırılmalarından sonra Emîrzade Ömer Şeyh’e suyurgal olarak verilmesiyle mümkün olacaktı. Deşt-i Kıpçak Üzerine Seferler Harezm üzerine seferlerde bulunurken, zaman zaman Kaşgar ve Isık Göl taraflarında Moğollar ile Dest-i Kıpçak üzerine de asker sevk ediyordu. Timur, Harezm'de iken onun yokluğunu fırsat bile Moğollar, Maveraünnehir'e gelerek yağma hareketlerine başlamışlardı. 1375 yılı sonunda Duğlat emiri Kamereddin üzerine yürüdü ancak kışın şiddetinden dolayı Semerkant'a dönüp kışı geçirdikten sonra 1376'da bu harekatı tekrarladı ve Moğol emiri yenilerek kaçmak zorunda kaldı. Cengiz Han'ın oğlu Cuci'nin soyundan gelen Toktamış, Ak Orda hükümdarı Urus Han, babasını öldürtünce Semerkand'a giderek 1375'te Timur'a sığınmıştı. Timur'dan sağladığı destekle 1375'ten başlayarak Doğu Deşt-i Kıpçak'a egemen olup 1378'de Altın Orda Devleti'nin egemenliğini ele geçirdi. Bu konuma yükselince, Timur'un kendisine yapmış olduğu tüm yardımları unuttuğu gibi, onu bir bakıma küçümsemeye başladı. Bu başarılardan sonra Altın Orda Devleti'ni eski sınırlarına kavuşturmak amacıyla Timur'a bağlı bulunan Harezm'i geri istedi. Bu isteği Timur'la aralarının açılmasına neden oldu. 1387'de Yağma amacıyla Timurun egemenlik sınırları içindeki Azerbaycan'a girmekten çekinmedi ardından aynı yıl Timur'un çıktığı batı seferinden yararlanarak onun oğlu Ömer Şeyh'i yenip tüm Maveraünnehir'i acımasızca yağmaladı. Timur, Toktamış üzerine yürümeden önce Harezm’e yürümüştü. 1388’de beşinci kez Harezm’e girmiş olan Timur buraya girişiyle Toktamış’ın en önemli destekçileri olan bu Kongratlar’a bir darbe vurduğu gibi önemli bir muhalifini de ortadan kaldırmış oldu. Ürgenç’i ele geçirerek halkını Semerkand tarafına göçürdü, şehri yıktırdı, yerine arpa ekilmesini buyurdu. Şehir 1391 senesinde Timur’un Kıpçak’a yürüyüşüne kadar 3 yıl harap kalmış ve bu Kıpçak seferi esnasında Harezm’in imarını emretmiştir. 1390 yılında Semerkant’tan Deşt-i Kıpçak’a gitmek üzere harekete geçti. Otrar yakınlarında Karaasman mevziine ulaştıklarında Toktamış Han’ın elçileri geldi. Görüşmede elçiler Toktamış’ın af dileyen mesajını ilettiler. Timur elçilere, Toktamış’tan iyi bir davranış görmediğini, ona güvenmediğini belirtti ve güvenlik gereği elçiyi tutuklattıktan sonra 22 Şubat 1391’de harekete geçti. Timur çok büyük bir mesafeyi kat etmiş, bu arada ordusunda çıkan ciddi boyutlu açlık ve susuzluk problemlerini aşmış, nihayet Toktamış’ın ordusu ile 20 Haziran 1391'de Kunduzca mevkinde karşılaşmayı başarmıştı. Timur ordusunu alışılmış üçlü sistemden (merkez, sağ, sol) farklı olarak 7 kol düzenine göre tanzim etti. Çok çetin geçen savaşın sonunda Toktamış’ın ordusu bozulmuş, yenilen Toktamış kaçmayı başarmıştı. Toktamış Han’ın, Timur’u Deşt-i Kıpçak derinliklerinde ordusuyla birlikte yok etme taktiği tutmamıştı. Beş Yıllık Sefer Toktamış'a karşı sefer esnasında İran'daki bazı yerli hakimlerin yokluğundan istifade ederek Timur'a yüz çevirmeleri üzerine adamlarını bölgeye göndererek asker toplamalarını ve savaş ilan etmelerini istedi, kendisi de 1392 yılının Haziran ayında hareket ederek Buhara'ya geldi. Buradan Ceyhun ırmağına geçerek Mazenderan 'a gelen Timur, buranın kendisine itaatten ayrılan hakimlerini baş eğmek zorunda bıraktı. Buradan Güney İran'a Fars bölgesine gelerek Muzafferiler üzerine yürüdü. Şah Mansur'un Timur'un hakimiyetini tanımayarak Şiraz'a kapanması üzerine 1393 yılının Mart ayında onun üzerine yüründü. Şah Mansur büyük bir yenilgiye uğrayıp kaçarken yakalanıp tüm hanedan üyeleriyle birlikte öldürüldü ve ülkesi Şeyh Ömer'e verildi. Mazenderan ve Fars’ı zapt ettikten sonra Timur, 1393 Ağustos’unda Bağdat üzerine yürüdü. Bağdat’da Celayirlilerin son temsilcisi olan Sultan Ahmed’e değerli hediyeler göndererek hakimiyetini tanımasını istedi. Timur’dan korkan Sultan Ahmed bunu kabul etmiş ancak Timur’a karşı koyacak gücü kendisinde de göremediğinden Şam’a yönelmiş oradan da Memluk Sultanlığına sığınmıştır. Bunun üzerine Timur da öncelikle Bağdat’a yürümüştür. Timur Bağdat'ı ele geçirdikten sonra Erzincan Emiri, Ak koyunlu ve Kara Koyunlu beyleri ile Sivas-Kayseri hakimi Kadı Burhaneddin'e haber göndererek itaat etmelerini istemiş Memluk sultanı'na da kalabalık bir elçi heyeti göndermiştir. Ancak cavapları beklemeden harekatına devam edip Musul, Mardin ve Diyarbakır'ı zaptedip Van gölünün kuzeyindeki Aladağ'a gelmiştir. Burda iken Erzincan Emiri Taharten yanına gelerek bağlılığını bildirmiştir. Memluk Sultanı Timur'un elçilerini öldürerek karşılık vermişti. Bunun üzerine Timur Suriye'ye yürüme kararı aldı. Ancak Kadı Burhaneddin'in çabalarıyla Yıldırım Bayezid, Berkuk, Toktamış ve Kadı Burhaneddin arasında bir ittifak kurulmuştu. Bu sırada Erzurum'a kadar gelmiş olan Timur Anadolu'da Güneyden Memlukler, Kuzeyden ise Altın Orda kuvvetleri arasında kalacağını hesap edip birden bire geri dönme kararı alıp Toktamış'ın üzerine yürüdü. Bu geri dönüş sırasında ilk olarak Gürcistan'da fetihlere girişti. Bunun sebebi Kral Bagrat'ın Timur'a boyun eğip ona bağlı bir kral olduktan sonra isyan etmesi idi. Kendisine söz verildikten sonra sözünde durmayarak ihanette bulunanları hiçbir şekilde affetmeyen Timur, Bagrat'ın bu ihanetine karşılık olarak Tiflis'i yağmalattı ve bütün Kakheti ve Kartli arasındaki yerler yıkıma uğradı. Hıristiyan din adamlarına ve abidelerine saldırıldı. Sweti-Tzkhoveli'nin kilisesi ve Mtzkheta katedrali yağmalanarak tahrip edildi. Dehşetli bir kıyım Gürcistan'ın bütün unsurları üzerinde sürdürüldü. Ruisi'de Ghtaeba'nın tarihsel yapıları yerle bir edildi. Bu arada Timurlular orada kamp yaparken, yağma ve öldürmeler üst Kartli'nin bütün vadileri boyunca sürdürüldü 1391'de Kunduzca savaşında aldığı mağlubiyete rağmen Deşt-i Kıpçak'taki gücünü koruyan Toktamış, Memluk sultanı Berkuk'a elçiler göndererek Timur'a karşı onunla ittifak kurmuştu. Öcünü almak için için Timur'un Mardin ve Diyarbakır bölgesinde bulunduğu bir sırada Derbend üzerinden Şirvan'a bir baskın yaparak tüm halkını kılıçtan geçirdi kenti yağmalatıp, yakıp yıktı. Gürcistan'daki fetihlerden sonra hazırlıklarını tamamlayan Timur, 1395 yılı Şubat ayında Toktamış üzerine hareket emri verdi. Toktamış'ı kesin olarak ortadan kaldırmak amacıyla harekete geçen Timur'un ordusu Toktamış'ın ordusu ile 1395'te Terek nehri kıyısında karşı karşıya geldi. Timur, üç günde ordusunu çember haline getirip çember daraldıkça açlık karşısında ordusuna büyük bir av ve moral sağladı. Timur, Terek nehri karşısında üç gün karşılıklı aşağı yukarı hareket eden ordusundaki kadınlara asker kıyafeti giydirip aşağı doğru hareket ettirdi erkekler ise yukarı kesimden karşıya geçerek karşıya geçerek Toktamış askerlerini korkunç biçimde yenilgiye uğratıp perişan etti. Timur, Toktamış’ı bir kez daha yenilgiye uğratmışsa da onu ele geçirememişti. Buna üzülen Timur, Toktamış’ın yeniden kuvvet toplayarak üzerine gelmesini engellemek için, Özü(Dinyeper)ırmağı taraflarına yürüyerek Toktamış ile birlikte hareket eden kabileleri yağmalamış, onları Balkanlara doğru sürmüştür. Timur ileri harekatına devamla Ejderhan ve Berke Sarayı üzerine yürümüş, ciddi bir mukavemet görmeden buraları da ele geçirmiştir. Bu seferiyle Timur, Altın Ordu Hanlığı’na çok büyük bir darbe indirerek Altın Ordu’nun bütün gücünü hemen tamamen yok etmiştir. Hindistan Seferi Timur, 1398 yılının Mart ayında Hindistan Seferi’ne çıktı. Kafirlere cihad adını verdiği seferin görünüşteki sebebi buradaki kâfirleri ortadan kaldırmaktı ancak bu seferi daha sonra yapmayı tasarladığı seferlerine maddi kaynak olması için yapmış olması kuvvetle muhtemeldir. Timur ve ordusu İndus ve İfasis nehirlerini geçtikten sonra Pencab ve Sind bölgelerinin de merkezi olan Delhi üzerine yürüdü. Pencab ve Sind bölgelerinin merkezi Delhi'ye Tuğluk hanedanından II. Mahmûd Han hakim idi. Henüz ciddi bir savaş olmadan çoğu ateşperest olmak üzere Timur'un ordusunun arkasında yüz bin esir bulunuyordu. Kumandanlar, bu kadar çok esirin savaşın neticesini tehlikeye düşürebileceğini hatırlattıklarından Timur, bunların hepsinin idam emrini verdi. Zabitlerin ve neferlerin kendi esirlerini kendi elleriyle öldürmelerini istedi. Bu emre itaat etmeyenler idam cezasına maruz kalacaklardı. Bir saatten az zaman içerisinde Timur'un askerlerinin kılıcıyla yüz bin esir öldürüldü. Timur'un zaferini anlatmak için yazdırdığı fetihnameleri götürecek olan filler on sıra meydana getiriyordu. Sanatkarlar, ressamlar, mimarlar eserlerini Timur'un başkentinde meydana getirsin diye sürüler halinde Semerkant'a götürüldü. Bunlar arasında bulunan birçok taş yontucuları ve duvarcılar seferin başarıyla tamamlanması şerefine Semerkant'ta yapılacak olan Cami-i Kebir'in inşasıda çalışmaları için Timur'un komutanları arasında pay edildi. Bu abidenin inşasında kulanılmak üzere oyma nakışlarla nakışlanmış birçok taşlar ve Hinduların mabedlerindeki eşyalar Semerkant'a nakledildi. Yedi Yıllık Sefer (1399-1404) Timur’un 1399 yılında tekrar harekete geçmesinin nedeni, Azerbaycan tarafından özellikle Mîrânşâh ile ilgili pek hoş olmayan haberler alması idi. Horasan valiliğinden sonra 1393 yılında Hülagü Han tahtına tayin edilen ve Azerbaycan ve ona bağlı yerlerin idaresine getirilen Mîrânşâh, Hind seferine katılmamıştı. O, 1395–1396 yılı sonbaharında Hoy civarında attan düşmüş, fiziksel olarak sağlığına kavuştuysa da garip davranışlarda bulunmaya başlamıştı. Bu attan düşme hadisesinden sonra doktorların bütün çabasına rağmen, fiziksel olarak iyileşti ise de, tam olarak sıhhatine kavuşamamıştı. İran ve Azerbaycan'da idarede gevşekliğin baş gösterdiğine, devlet malının çarçur edildiğine dair haberler de gelmekte idi. Bu durum üzerine Timur Hind seferinden dönüşünden 4 ay geçmiş olmasına rağmen yeni bir sefere çıktı. Yedi Yıllık Sefer diye isimlendirilse de bu seferin süresi 5 yıldır ve Timur'un en büyük seferidir. Mîrânşâh’ın kendisine bırakılan edilen bölgede asayişi sağlayamamasının Timur’un bu son Ön Asya seferinin sebebini oluşturduğu bütün kaynakların ortak görüşüdür. Ancak Timur’un özellikle Toktamış’ı yendikten sonra Samur Irmağı kıyısından Yıldırım Bayezid’e mektup yazdığı zaman, "Çerkez oğlancığı" diye andığı Berkuk’un ve Çerkes oğlancığı ile dostluk halinde bulunan "Sivas kadıcığı" diye andığı Kadı Burhaneddin'e haddini bildirmekten söz etmişti. Hatta Bayezid’e tekrar geleceğini bildiriyordu. Mîrânşâh meselesi yüzünden belki bu geliş biraz hızlanmıştı. Kafkasların güneyindeki Gürcü ve Ermenilerin etrafa saldırdıkları, Mîrânşâh’ın idaredeki zaafı ve garip davranışları haberi gelince Timur hemen bölgeye yöneldi. 1399-1400 yılı kışını Karabağ’da geçiren Timur bu esnada Azerbaycan, Gürcistan ve Irak'ta bazı sindirme faaliyetlerinde bulunarak Bingöl'e geldi. Artık Suriye ve Anadolu’yu ele geçirmek için ciddî bir engel kalmamıştı. Sivas’ın Timur Tarafından Alınışı Timur ile Bayezid arasındaki başlıca problemlerden biri Erzincan Emîri Taharten meselesidir. Taharten daha Timur’un Ön Asya’ya ilk seferinden itibâren onun hâkimiyetini tanımıştı. Bayezid 1399’da başta Malatya olmak üzere Kâhta, Divriği, Behisni, Dârende kalelerini topraklarına katmıştı. Bu şekilde Fırat’a kadar olan yerler Osmanlıların eline geçmişti. Anadolu siyâsî birliğinin sağlanması için sıra Fırat’ın doğusundaki Harput, Diyarbakır bölgeleri ile Erzincan ve Erzurum'a gelmişti. Yıldırım Bayezid, Erzincan Emîrine kendisine itaat etmesini bildirmişti. Erzincan Emîri Taharten, Bayezid’e vergi vermeyi kabul etmiş, ancak Kemah’ı Osmanlılara vermeyeceğini söylemişti. Bunun yalnızca bir oyalama siyaseti olduğu anlaşılmaktadır. Taharten eskiden beri hakimiyetini tanıdığı Timur’a Bayezid’in isteklerini bildirmiş ve şikayette bulunmuştu. Timur, Taharten'i huzuruna kabûl ettikten 2 gün sonra Sivas şehrine geldi. Timur’un ordusunun rehberliğini Akkoyunlu beyi Kara Yölük ile Taharten yapıyordu. Sivas şehri yüksek surlarla çevriliydi. Güney tarafında kaynak sularla beslenen bir hendek vardı. Hisarın bu tarafında delik açmak mümkün değilken batı tarafı bu iş için uygun bulunmuş ve hisar kuşatmaya alınmıştır. Lağımlar kazılmış ve şehir halkı bunu geç fark etmiştir. Osmanlı tarihçisi İbn-i Kemal, Timur’un askerlerinin hiç durmadan adeta yiyip içmeden sabahtan akşama çalıştıklarını ifade etmektedir. Lağım kazma faaliyetleri sonuç vermiş ve şehirdekiler kalenin düşeceğini anlayınca kale muhafızı Mustafa kaleyi teslim etmek zorunda kalmıştı. Timur Sivas'ı kan dökmeyeceğine söz vererek teslim almasına rağmen 3-4 bin Ermeni'yi kazdırdığı büyük çukurlara gömmek suretiyle öldürtüp işte sözümü tuttum bir tanesinin bile kanını dökmedim demiştir. Timur Sivas'ta bakım evlerinde bulunan cüzzamlıları Türkistan'da bilinmeyen bir hastalık olduğundan askerleri arasında yayılmaması için imha etti. Sivas'ı savunan Bayezid'in oğlu birkaç gün canlı olarak muhafaza edildikten sonra öldürüldü. Timur Sivas’ı aldıktan sonra fazla ilerlemedi ve Suriye istikametine yöneldi. Sivas’ı almasına rağmen Malatya henüz Osmanlıların elindeydi. Arkasında kendisine ait olmayan yerler bırakmak istemeyen Timur dönüp Malatya’yı almış ve daha sonra güneye inmiştir. Timur Sivas ve Malatya’yı almakla Yıldırım’a gözdağı verip kendisine boyun eğeceğini tahmîn etmiş olmalıdır. Nitekim Timur Sivas’ı aldıktan sonra Yıldırım Bayezid’e yazdığı mektûbda Sivas hâdisesinden ders alıp sulh yoluna girmesini, kendisinin İlhanlı neslinden geldiğini, küçüğün büyüğe itaatinin vâcib olduğunu yazmıştır. Ayrıca Haleb Nâibine gönderdiği mektûbda da Osmanoğlu denen bu çocuğun edebinin kıtlığını duyup kulağını çekmek istedik ve onun ülkelerinden Sivas ve diğer yerlerde onun vaziyyeti hakkında sizin de duyduğunuz şeyler yaptık demekteydi. Timur ile Yıldırım Bayezid arasındaki çekişmede Sivas’ın Timur tarafından alınması önemli bir noktadır. Bu şekilde Timur ilk kez Osmanlı hâkimiyetindeki bir bölgeyi ele geçirmiş olmaktadır. Sivas’ın zabtı ile Yıldırım Bâyezîd durumun ciddîyetini anlamış olmalıdır. Bayezid, bu haber kendisine ulaştıktan sonra İstanbul kuşatmasına son verip Anadolu’ya geçti. Bayezid Timur’un Anadolu içlerine doğru ilerleyeceğini düşünmüş olmalı ki, Kayseri’ye gelerek beklemeye başladı. Memlukler ile Savaş Timur Sivas’ı aldıktan sonra güneye doğru Memlukler üzerine yönelmişti. Memluk sultanı Berkuk'un ölümünden sonra Memlukler'in içine düştüğü karışık durumu biliyordu ve Bayezid ile karşılaşmadan önce bu durumdan faydalanmak istiyordu. Ayrıca Timur'un Bağdat'ı ele geçirdikten sonra Berkuk'a gönderdiği elçi öldürülmüş, Kara Yusuf tarafından tutsak alınan Avnik hakimi Atlamış da Kahire'ye gönderilerek orada hapsedilmişti. Bunun üzerine Timur, henüz tahta geçmiş olan Ferec'e elçiler göndererek Atlamış'ın geri verilmesini istedi ancak elçiler Haleb'e varır varmaz hapsedildier. Bu sırada Malatya'da bulunan Timur önce Behısnı ve Anteb'i alarak Halep önlerine vardı. Haleb'e vardığında Memluk ordusunu karşısında buldu. Timur şavaşa karar verdi ve askerlerini bizzat idare etmek için merkezde kıymetli eğerler ile örülmüş bir fil istihkamı arkasında yerini aldı. Bu fillerin üzerindeki okçular yanar oklarla Grejuva yağdırıyorlardı. Savaşın başlangıcında filler hareketsiz kalmışlardı ancak ancak sonradan Memluk askerlerinin üzerine hücum ettiler. Askerleri hortumlarıyla havaya fırlatıp havadna yere düştüklerinde ayaklarıyla ezdiler. Memluk askerleri korkup kaçtı. Timur'un askerleri şehre kolaylıkla girdi. Şehir yağma edildi ve bütün sakinleri kadın erkek çocuk yaşlı ayırt edilmeksizin kılıçtan geçirildi. Timur ve Yıldırım Bayezid ( Ankara Savaşı) 1401 yılının Temmuz ayında kırk gün süren kuşatmadan sonra Bağdad’ı ele geçirmişti.Timur'un Şam, Haleb ve Bağdad’ı ele geçirdiği esnada Karakoyunlu Kara Yusuf ile Sultan Ahmed Celayirî’nin Yıldırım Bâyezîd’e sığınması gerçekleşmişti. Bu durum Yıldırım Bâyezîd ile Timur arasındaki bir başka problem idi. Timur ile Yıldırım Bayezid karşı karşıya gelmeden önce, aralarında mektuplaşmaların olduğunu tarihi kaynaklar bildirmektedirler. Mektupların, Farsça ve Arapça olarak yazıldıkları yine bu mektupların içerisinde belirtilmektedir. Timur, Yıldırım Bayezid’e yazdığı birinci mektubunda; Kara Yusuf ile Bağdat Sultanı olan Ahmed Celâyir’in, Osmanlı idaresine sığınma taleplerini kabul etmemesini, bu iki kişiyi yakalayıp aileleri ile birlikte ya kendisine teslim edilmesini, veya öldürülmelerini ya da ülke sınırları dışına çıkarılmaları gibi tekliflerini iletmiştir. Yıldırım Bayezid, Timur’un bu gibi isteklerini emrivâki saymış, muhtemelen kendisine iltica edenlerin kışkırtmaları ve onun daha önceki Sivas kuşatması da dahil, Osmanlı'ya karşı beslediği istila planları sebebiyle çok sert ve hakaret edici şekilde cevaplamıştır. Mektubunda Timur'a kudurmuş köpek demekten çekinmeyen Bayezid, bu tarafa gelmezsen üç talak ile zevcelerin boş olsun ben de sana karşı çıkmazsam zevcelerim üç talak ile boş olsun diye ağır bir dil kullanmıştır. Timur’u, Osmanlı devleti üzerine yürümeye teşvik edenler arasında Erzincan Emiri Mutaharten, Akkoyunlu Beyi Karayölük, Osmanlı karşısında topraklarını kaybeden diğer Türk beylikleri, özellikle de Karaman beyi yer almaktaydı. Ayrıca Ceneviz, Fransa, Bizans ve Kastilya gibi Osmanlı karşıtları da, bu savaşın olması yönünde Timur’la yakın ilişki içerisinde bulunmuşlardır. Batı Hıristiyan devletleri ve Bizans 1398'den beri Timur ile iyi ilişkiler içindeydiler. İstanbul'u kuşatma altında tutan Bayezid'e karşı imparator II. Manuel, Timur'un egemenliğini tanıdığını haraç ödemeye hazır olduğunu bildirmekte idi. Ayrıca Timur, Anadolu'da Tatar gruplara adam göndererek onları Bayezid'e karşı kazanmaya çalışıyordu. Karabağ kışlağında Bayezid'ten gelen Osmanlı elçisine, Osmanlılar daim Frenklere karşı gaza yaptıklarından ona karşı yürümek Frenklerin kuvvetlerinin artmasına neden olur, bu nedenle Rum diyarı üzerine yürümek yanlısı değilim yanıtını verdi. Fakat, Bayezid'in Karakoyunlu Kara Yusuf'u himaye etmekte ısrarını bir meydan okuma olarak görüyordu. Timur son olarak barış için Bayezid'in Kara Yusuf'u idam yahut kendisine teslim veya yanında uzaklaştırması koşullarınu ileri sürdü. Bunu kabul ederse baba oğul oluruz gazalara yardım ederiz dedi ve 12 Mart 1402'de Karabağ'dan Anadolu'ya hareket etti. Bayezid'e haber gönderip koşulları tekrarladı. Bayezid'ten tekrar elçi geldi. Timur, savaş için hazır ol mesajıyla elçiyi geri gönderdi. Sivas sahrasında Bayezid'in elçileri önünde ordusuna geçit resmi yaptırdı. Oradan tekrar barış önerdi. Bu kez eski Erzincan Beyi Taharten ailesinin teslimini istedi. Bayezid'in büyük bir ordu ile hareket ettiği haberi geldi. Bayezid, Timur'u karşılamak üzere Doğu Anadolu yollarına düşmüştü. Timur ise güneye gönelip Ankara'ya ulaştı. Bayezid stratejik manevrada kaybetmişti. Aceleyle geri döndü. Yorgun askeriyle Çubuk Ovasında elverişsiz susuz bir yerde konaklarken Timur'un ordusu en iyi koşullarda konuşlanmıştı. Savaş Timur'un askerlerinin saldırısıyla başladı ve Osmanlıların sol kolu bozuldu. Tatarlar ve Timur'un yanına sığınmış Anadolu beylerinin Bayezid'in ordusundaki askerleri kendi beylerinin yanına kaçtılar. Kendi askeriyle kalan Bayezid'in bozgunu gören birlikleri kendi yurtlarına dönmeye bakıyordu. Devlet ileri gelenlerinden her biri bir şehzadeyi alarak kaçmış ve Bayezid, Timur'un bütün seferleri sırasında yanında bulundurduğu sadık adamlarından Mahmud Han tarafından esir alınmıştı. Ankara Savaşı Sonrasında Anadolu'daki Faaliyetleri Zafer akabinde Timur, Emirzade Muhammed'i, Bayezid'in oğlu Süleyman Çelebi peşinde yağma ve Bayezid'in hazinesini ele geçirmek üzere Osmanlı başkenti Bursa üzerine gönderdi. Timur birlikleri Bursa'ya Süleyman Çelebi oradan ayrıldıktan hemen sonra girip şehri yakıp yıkıp yağmaladılar. Süleyman Çelebi, Rumeli'ye geçmek üzere babasının yaptırdığı Anadolu Hisarı'na sığınmıştı. Anadolu Hisarı'na yakın bir dağda çarpışmalar üzerine Timur bu tarafa kuvvet gönderdi. Süleyman Çelebi'ye iki adam gönderip huzuruna çağırttı. Süleyman Çelebi'ye giden adamlar, Çelebi adına zengin armağanlarla geri geldiler. Bayezid'in büyük oğlu Süleyman Çelebi, Timur'un çakeri olmayı kabul edip her ne zaman emrederse gecikmeden huzuruna geleceğine dair söz verdi. Timur, Anadolu'da Bayezid'in ortadan kaldırdığı beylikleri ihya etti. Her tarafta Bayezid'in ortadan kaldırdığı küçük büyük hanedanlara yarlıklar vererek kendi egemenliği altına aldı. Emirzadeler Bursa'dan sonra İznik ve Çanakkale boğazına doğru ilerleyip yüklü miktarda ganimet elde ettiler. Akdeniz kıyılarına, Antalya ve Teke'ye gönderilen emirler ise tüm bölgeyi yağma edip büyük ganimetlerle döndüler. Daha sonra Timur Sivrihisar'a geldi ve çadırlar kuruldu. Oradan Kütahya'ya indiler aman malı alıp şehre zarar vermediler. Germiyan'ın ziyafetleriyle işret meclisi kuruldu. Muhammed Sultan Manisa'da, Şahruh Uluborlu-Keçiborlu taraflarında kışlarken Timur ise Denizli-Aydın yolu ile İzmir'e yakın Tire'de kışlamaya geldi. İzmir önlerine geldiğinde Muhammed Sultan da kendisine katıldı. Timur, 14. yüzyıl ortalarından itibaren Türklerin elinden çıkmış olan İzmir'i Hıristiyanların elinden almaya Bayezid'in yapamadığı fetih işini kendi yapmaya karar verdi. İki haftalık kuşatmadan sonra İzmir fethedildi. Bu sırada Süleyman Çelebi'nin elçisi tekrar gelerek Bayezid'in oğullarının büyüğü olarak Osmanlıların itaat ve kulluğunu sundu. Bursa'da yerleşen İsa Çelebi de elçisini gönderdi. Timur onu da iyi karşıladı, İsa Çelebi bağımlılığını pişkeş vererek sundu. Timur Cenevizler elindeki Foça kalesine de Muhammed Sultan'ı gönderdi. Kaledikiler aman diledi ve haraç ödemeyi kabul etti. Muhammed Sultan'ın rahatsızlığını işiterek Akşehir'e doğru yöneldi. Bu sırada 8 Mart 1403'te Bayezid'in öldüğü haberini aldı. Haberi öğrenen Timur çok üzüldü, Bayezid'e ait bütün ülkelerin ve ona bağlı beylerin kendi hükmü altına girdiğini ilan etti. Akşehir'de babasının yanında bulunan Bayezid'in oğullarından Musa Çelebi'ye hilat, kemer, klıç ve tirkeş vererek ağırlayıp Bursa'yı ona bağışladı ve eline yarlıg verdi. Musa Çelebi'ye babası Bayezid'in naşını Bursa'ya götürmesi için teslim etti. Bayezid'ten birkaç gün sonra da Timur'un veliaht ilen etmiş olduğu torunu Muhammed Sultan 13 Mart 1402'de 29 yaşında öldü. Kukla han olarak sürekli yanında taşıdığı Mahmud Han ise bu sırada 11 Mart 1403'de ölmüştü. Ankara Savaşı’ndan sonra Anadolu'da sekiz ay kadar kaldıktan sonra geri dönüş yoluna koyularak 1403 yılı Temmuz ayında Gürcistan'a gelen Timur kışlamak üzere Karabağ'a yöneldi. Kışı Karabağ'da geçirdikten sonra 1404 yılı Mart ayında Semerkant'a gitmek üzere Karabağ'dan hareket etti. Erdebil'e gelindiğinde daha önce kararlaştırılan toy toplandı ve altamgalı yarlık ile Hülagü Han tahtı, Azerbaycan, İstanbul'a kadar tüm Anadolu, Irak-ı Acem, Arran, Mugan, Ermenistan ve Gürcistan bölgeleri Miranşah oğlu Mirza Ömer'in idaresine bırakıldı. Miranşah'ın askerleri ve beyleri de ona verildi böylece Miranşah oğlunun buyruk ve vesayeti altına girmiş oluyordu. Timur 1404 yılı Temmuz ayında Semerkant'a geldi. Zaferlerini kutlamak için toylar düzenletti ve imar faliyetlerine girişti. Torunlarından altısının nikahlarını kıydırarak evlendirdi. Timur'un Ölümü ve Mezarı Timur, 18 Şubat 1405 tarihinde, Çin’e sefere giderken Otrar’da 69 yaşında öldü. Ölüm sebebi kulunç idi. Hemen, Semerkand’a getirilerek torunu Halil Sultan tarafından, daha önce ölmüş olan torunu Muhammed Sultan’ın Ruh Abâd yakınlarındaki medresesine defnedildi. Timur, torunu Muhammed Sultan'ı tahtının varisi gibi görüyordu. Ancak Muhammet Sultan'ın 1404 yılında beklenmedik şekilde genç yaşında ölümünün ardından Timur bu çok sevdiği ve ardılı olarak gördüğü torunu için Semerkant’ın seçkin bir tepesinde adına yaraşır bir büyük mozeleum inşasını emretmiş ve Muhammed Sultan buraya defnedilmişti. Mozeleum, anıt mezar, camii ve medrese yapılarından oluşuyordu. Timur da ölümünün ardından çok sevdiği torununun yanına defnedildi. O zamandan sonra Gur Emir, tüm Timur hanedanın birlikte yattığı anıt mezar durumuna getirildi. Timur’un ölümünden sonra oğlu Şahruh, diğer oğlu Miranşah ve torunu Uluğ Bey de buraya defnedildi. Gur Emir Mozolesi yedi bölümden oluşuyordu: Sağda Müslümanların dua ettiği hanaka, solda medrese ve merkezde mosoleum, iki tarafında anıtı tamamlayan iki minare. Medrese ve hanaka günümüze ulaşamamıştır. Anıtın yüksek kubbesinin altında üç sıra halinde yan yana yatan on kadar mermer mezar taşı bulunmakla birlikte sadece Timur’un mezartaşı siyah renkte nephritis taşıdır ancak burası sembolik mezardır. Gerçek mezar bu salonun altındaki salonda bulunmaktadır ve ziyarete açık değildir. Timur’un bedeni, taş lahidin içinde yatmaktadır. İslam geleneği ile başı Mekke’deki Kabe’ye yöneliktir. Orta Asya geleneğinde kutsal ölülerin mezarlarına konulan at kuyruğunun burada da bulunduğu mozelenin onarımı sırasında ortaya çıkarılmıştır. Timur, Şehr-i Sebz’de yazlık sarayı yakınlarında, genç yaşta ölen iki oğlu, Cihangir ve Ömer Şah için Mozeleum Kompleksi inşa ettirmişti. Bu kompleks içinde kendisi için de bir mezar odası inşa ettirdiği bilinmekle birlikte bu konuda başka herhangi bir bilgi bulunmamaktaydı. 1960 yılında bir kız çocuğunun Timurlu Mozelesi Kompleksi yakınlarda oynarken üzerine bastığı yerin çöküp açılan çukura düşmesi ile birlikte Timur’un ölmeden kendisi için yaptırdığı mezar odası bulundu. Mezar odasının duvarındaki yazıtta Timur’un mezar odası olduğunu kayıtlı olmakla birlikte odada devasa bir lahit bulunmakta idi. Ağırlığı nedeniyle lahdin kapağı zorlukla açılabilmiş ve içinin boş olduğu görülmüştü. Timur sağlığında mezar odasını hazırlatmış, bu mezar odası muhtemelen Orta Asya geleneğine bağlı olarak Atila’ya, Cengiz Han’a yapıldığı gibi gizli tutulmuştu. Gur Emir ile birlikte Şehr-i Sebz’deki mezar kopleksi bırakılmış ya da unutulmuştur. Kaynakçalar AKA, İsmail, ‘Timur ve Timurlular Devleti (1370-1507)’, Tarihte Türk Devletleri, Cilt 2, Ankara, 1987, ss. 553-558. AKA, İsmail, ‘Timurlular’, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, Cilt 8, 2002, ss. 517-533. AKA, İsmail, ‘Timurlularda Hakimiyet Anlayışı’, Türk Kültürü, Cilt 37, Sayı 430, Şubat 1999, ss. 84-85. AKA, İsmail, Mirza Şahruh ve Zamanı, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1994. AKA, İsmail, Timur ve Devleti, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1991. Alan, Hayrünnisa, Bozkırdan Cennet Bahçesine Timurlular, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2007. BURYAKOV, Yuriy, Timur, Timurlular ve Bozkırın Türk Göçebeleri, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002, Cilt 8, ss. 534-553. DAŞ, Mustafa, 'Bizans Kaynaklarında Timur İmajı', Tarih İncelemeleri Dergisi, Aralık 2005, Cilt 20, Sayı 2, ss. 43-58. İslam Ansiklopedisi, Cilt 41, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2003, ss. 177-180. KANAT, Cüneyt, ‘Orta Doğu’da Hakimiyet Mücadelesi Memluk-Timurlu Münasebetleri, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, Cilt 5, 2002. LAMB, Harold, Timur Han’ın Liderlik Sırları, İstanbul: Kumsaati Yayınları, 2012. NEAGOE, Manole, Bozkırın Üç Atlısı, Çatı Kitapları, İstanbul, 2010. PAYDAŞ, Kazım, 'Timur’un Gürcistan Seferleri', Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Elazığ, 2006, Cilt 16, Sayı 1, ss. 419-437. Yücel, Yaşar ve Ali Sevim. Türkiye Tarihi II, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1990. YÜCEL, Yaşar, Kadı Burhaneddin Ahmed ve Devleti, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1970. YÜCEL, Yaşar, Timur’un Ortadoğu-Anadolu Seferleri ve Sonuçları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1989. YÜKSEL, Musa Şamil, ‘Arap Kaynaklarında Timur’, Bilig Dergisi, Güz 2004, Sayı 31, ss. 85-126. YÜKSEL, Musa Şamil, Arap Kaynaklarına göre Timur ve Din', Tarih İncelemeleri Dergisi, Temmuz 2008, Cilt 23, Sayı 1, ss. 239-258.

20

dk.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına Nasıl Girdi?

16 Aralık 2022

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına Nasıl Girdi?

Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na girişi “oldubittiyle” değil, “zorunlu” diplomatik tercihle olmuştu. Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’na girişinin bir “oldubittiyle” gerçekleştiği iddialarını eskiden beri duyarız. Burada özellikle de İttihâdçı liderlerden Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemâl Paşa doğrudan itham edilerek, her hangi bir diplomatik ve siyasî mülâhaza olmadan alınan “şahsî” bir kararla Osmanlı Devleti’ni Almanya’nın peşi sıra savaşa “sürükledikleri”; neticesinde alınan mağlubiyetle devletin “parçalanmasına” neden oldukları iddiasıyla itham edilirler ve böylece doğrudan suçlanırlar. Bu tür iddialar ve yorumlar sıkça dile getirilir. “ Acaba gerçekten de ilgili süreç bu şekilde mi cereyan etmişti? ” Daha da önemlisi “ her hangi bir diplomatik görüşme veya pazarlık olmaksızın ve devletin menfaatleri dikkate alınmaksızın Osmanlı Devleti Almanya’nın bir kulpu olarak mı bu savaşa sürüklenmişti? ” Tarihî belgelerden ve verilerden hareket edilerek bu ve benzeri sorulara cevap vermeye çalışacağız. Makalenin sonunda söyleneni, sizleri fazla meraklandırmadan, bir ön tespitle şimdiden zikredelim: Hayır, Osmanlı Devleti bir oldubitti ile değil, aksine uzun süren diplomatik görüşmeler ve pazarlıklar neticesinde mevcut şartlar altında istediğini alarak Almanya’nın yanında Birinci Dünya Savaşı’na girmiştir. Bu âfâkî bir iddia değil, birinci elden tarihî verilere ve belgelere dayanan bir bilgidir ve yorumdur. Nasıl mı? Buyurun. İttifak Arayışları ve Almanya İttifakı İçin Yoğun Diplomasi Trafiği Osmanlı Devleti’nin ittifak arayışları Birinci Dünya Savaşı’nın çok öncesine kadar geri gider. Osmanlı devlet adamları, 1911 yılından itibaren önce İngilizlerle ve Fransızlarla ve en sonunda Ruslarla ittifaklar yapmak istemişti. Fakat bunlar ısrarla Osmanlı ittifak tekliflerini reddetmişlerdi. Bundan dolayı Osmanlı Devlet adamları Almanya ile ittifak anlaşması yapmaya mecbur kalmışlardı. Nitekim 22 Temmuz 1914 tarihinde bizzat Harbiye Nâzırı Enver Paşa’nın Almanya ile başlattığı ittifak görüşmeleri ancak 2 Ağustos 1914’te anlaşma ile neticelenmişti. Bu arada Osmanlı devlet adamlarının, Almanya ittifakının sonrasında dahi Rusya ile yeniden ittifak yapılması teşebbüsünde bulunduklarını zikretmek gerek. 5-14 Ağustos 1914 tarihlerinde bizzat Dâhiliye Nâzırı Talat Paşa, son bir kez daha Rusya’ya ittifak teklifi yapmıştı. Fakat Ruslar, İstanbul’u doğrudan almak varken neden Türklerle ittifak yapalım diyerek bu son teklifi de reddetmişlerdi. Netice itibarıyla dönemin Osmanlı devlet adamları, İtilâf Devletleri ile müttefik olmak istemiş ve son ana kadar da bunda ısrarcı olmuşlardı. Bu devletlerin Osmanlı’yı müttefik olarak kesinlikle istememeleri üzerine mecburen Almanya’ya yönelmişlerdi. Eğer bunlar Osmanlı hakkında olumlu düşünselerdi zaten ittifak tekliflerini kabul ederlerdi. Fakat henüz daha başlangıçta Osmanlı tekliflerini ısrarla reddederek âdeta Almanya’nın yanına itmişlerdi. Osmanlı mirası üzerine patlak veren bu savaşta tarafsız kalınamayacağını gören Osmanlı devlet adamlar, bu gerçeği görerek mecburen Almanlarla ittifak yapmak istemişlerdi. Ayrıca şu gerçeği de görmek gerekiyor, takriben 1835’ten itibaren başlayan ve özellikle de 1882’de artan Osmanlı/Türk-Prusya/Alman askerî işbirliği bu ittifak için zaten ciddî bir zemin hazırlamıştı. Sonuçları itibarıyla Türk-Alman ittifakı öyle oldubittiyle değil, aksine çok ciddî bir zeminde cereyan askerî ilişkiler ve yoğun bir diplomatik görüşmeler neticesinde gerçekleşmiştir. İngilizlerin Sözde Takibindeki Göben ve Breslau İstanbul’da Bu iki Alman savaş gemisiyle alakalı gelişmelere geçmeden önce, Akdeniz’deki Alman savaş gemilerinin İngilizlerin kovalamasından “kaçarak” “mecburen” İstanbul’a geldikleri iddialarının da aynı şekilde doğru olmadığını; bunların planlı bir hareketle önce İstanbul’a geldiklerini ve ardından yine aynı plan çerçevesinde Karadeniz’e açıldıklarını iddia ediyoruz. Amiral Wilhelm Souchon komutasında Akdeniz’de bulunan Alman Donanması, ittifak anlaşmasının imzalanmasından iki gün sonra 4 Ağustos 1914’te “ hemen İstanbul’a gidin ” emrini almıştı. Nitekim aynı gün Akdeniz’deki Fransız hedeflerine saldıran Göben ve Breslau’nın da aralarında bulunduğu Alman Donanması İstanbul’a gitmek üzere hareket etmişti. Akdeniz’deki üstün güç olan İngiliz Donanması ise ilk iş olarak Cebel-i Târık Boğazı’nı kapatmış ve Alman gemilerini takibe başlamıştı. Almanlar, 5 Ağustos’ta Sicilya Messina’daki İngiliz şirketinden kömür alarak gizlice İstanbul’a doğru yola çıkmışlardı. Kendilerini takip eden İngilizlerle ufak bir çatışmaya girmelerine rağmen bunları atlatmasını bilmişler ve 10 Ağustos’ta Çanakkale önlerine ulaşmışlardı. Harbiye Nâzırı Enver Paşa bu gemilerin Çanakkale Boğazı’ndan geçmelerine izin vermesiyle gemiler 12 Ağustos’ta İstanbul’a gelmişlerdi. Bu şekilde Alman savaş gemilerinin henüz daha savaşa dâhil olmamış Türkiye’nin karasularına girmesini İngiltere, Fransa ve Rusya sert bir şekilde protesto etmişlerdi. Bunun üzerine bu gemiler Türkiye tarafından satın alındığı ilan edilmişti. Fakat bu gemilerin hileli bir şekilde satın alınması bu devletleri susturmaya yetmişti. Almanların, Türklerin Rusya’ya Saldırmaları İçin Baskıları Bu aşamada istediklerini alan Almanlar, savaş gemilerinin Karadeniz’e bir an önce açılarak Rus hedeflerine saldırması ve Türkiye’nin savaş girmesi için çalışmaya başlamışlardı. Aslında Almanların bu yöndeki niyetlerinin çok daha öncesine gittiğini zikretmek gerek. Örneğin henüz daha ittifak anlaşmasının imzalandığı gün, yani 2 Ağustos 1914 tarihinde Alman Genelkurmay Başkanı von Moltke, “ Türkiye Rusya’ya hemen savaş ilan etmelidir ” görüşünü dile getirmişti. Ardından benzer isteği diğer Alman yetkililer de ifade etmişlerdi. Harbiye Nâzırı Enver Paşa da Almanların bu düşüncesinden çok öncesinde haberdar olmuştu. Berlin’deki Osmanlı Askerî Ataşesi Cemil Bey, ittifak anlaşmasından bir gün sonra 3 Ağustos’ta Enver Paşa’ya gönderdiği telgrafta, Alman Genelkurmay Başkanı ve Harbiye Nâzırı ile yaptığı görüşmede, Göben zırhlısının donanmayla birlikte Karadeniz’e “ hareketine belki müsaade edeceği ”ni yazmıştı. Bu bilgiden, Türk tarafının da Alman savaş gemilerinin İstanbul’a gelmelerinin gerçek nedenini çok erken öğrendikleri anlaşılıyor. Bu aşamada istediğini alan Almanlar, Eylül ayından itibaren bu yöndeki baskılarını artırmışlardı. Nitekim 17 Eylül’de yeni Alman Genelkumay Başkanı von Falkenhayn, Alman Askerî Heyeti Başkanı von Sanders’e gönderdiği telgrafta, “ Türkiye’yi hemen saldırmaya hareket ettirmek için bütün imkânlarınızla Amiral Souchon’u ve Usedom”u etkileyin ” isteğinde bulunmuştur. Bunun üzerine İstanbul’daki Alman yetkililer bu isteği gerçekleştirmek için Osmanlı devlet adamlarını baskıya almışlardı. Hatta bunun için 18 Eylül’de Sadrazam Said Halim Paşa’nın konağında bir toplantı yapılmış ve fakat Sadrazam bu isteğe karşı çıkmıştı. Bu şekilde Osmanlı tarafı, Almanların bu isteklerini mümkün olduğunca ertelemeye çalışarak pazarlık paylarını artırmaya gayret ediyorlardı. Türkler ile Almanlar arasındaki görüşmeler ve pazarlıklar en sonunda neticelenmiş ve Enver Paşa 22 Ekim’de Amiral Souchon’a gerekli emri yazılı olarak vermişti. 25 Ekim’de ise bu kez Bahriye Nâzırı Cemâl Paşa da benzer emri tevdi etmişti. Bu şekilde gerekli izinleri alan Amiral Souchon 27 Ekim’de Karadeniz’e açılmıştı. Rusların, Karadeniz Saldırısını Bir Ay Öncesinden Öğrenmesi Çok önemli bir bilgi, Almanların Karadeniz’deki Rus hedeflerinin bombalanarak Türkiye’nin savaşa girmesini sağlanmasına dair bu teşebbüsleri, Eylül ayının başından itibaren Ruslar tarafından öğrenildiği şeklindedir. Rus Büyükelçiliği, İstanbul’daki haber kaynaklarından topladığı bu tür haberleri düzenli olarak Sivastopol’a göndermekteydi. Almanların böyle bir saldırı niyetlerini kesin olarak 19 Eylül’de öğrenmişlerdi. 28 Ekim’de ise “ Türklerin âniden saldırıya geçeceği ” haberi gelmişti. Hatta Rus gazeteleri dahi bu saldırıyı “ haftalar öncesinde ” yazmışlardı. Fakat Ruslar bu saldırı haberini takriben bir ay öncesinde almalarına rağmen her hangi bir hazırlık yapmamışlardı. Rus Genelkurmay Başkanı Nikolayoviç, Donanma Komutanı’ndan Türk savaş gemilerinin Karadeniz’de karşılanmasını “ strateji ” gereği “ yasaklamış ”tı. Bunun üzerine Amiral Sivastopol’a geri dönmüştü. Yine Ruslar, Türklerin Karadeniz’e açıldıklarını bildikleri hâlde mayın gemisini Yalta’dan Odesa’ya göndermişlerdi. Bu şekilde Ruslar, Türklerin Karadeniz’deki saldırılarını kolaylaştırmışlardır. Sonuçları itibarıyla Amiral Souchon’un emrindeki Türk savaş gemileri ile 29 Ekim’de Karadeniz’deki hedeflere saldırarak 31 Ekim’de İstanbul’a geri dönmüştü. Bunun üzerine Rusya 2 Kasım’da Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiş ve bunu diğer devletler takip etmiştir. Bu şekilde Almanlar, istediklerini elde etmişler ve Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girmiştir. Sonuç Tekrar başa dönersek, girişte de ifade ettiğimiz üzere, Akdeniz’de bulunan Alman savaş gemilerinin önce İstanbul’a gelmesi, ardından da Karadeniz’e açılması ve nihayet Rus hedeflerine saldırarak Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesine neden olması ne Almanlar, ne Türkler; ne İngilizler ve ne de Ruslar için bir sürprizdi. Bütün taraflar bu sürecin başından beri bu şekilde cereyan etmesine bile bile göz yummuşlardı. Bu bir iddia değil, dönemin kaynaklarında geçen yukarıdaki tarihî bilgilerden çıkan sonuçtur. İlgili belgelerde de geçtiği üzere, Almanlar ve Tükler 2-3 Ağustos’tan itibaren Göben ve Breslau zırhlılarının İstanbul’a gelmelerinin nihaî gerçek nedenini biliyorlardı. İngilizler ise, bu iki geminin İstanbul’a ulaşmasını gerçekten engellemek istememişlerdi. Bir şekilde Türkiye’nin Almanya’nın yanında savaşa girmesine kadar devam edecek sürece göz yummuşlardı. Rusya ise, Karadeniz’e yapılacak saldırıları çok net bir şekilde en geç Eylül ayı itibarıyla öğrenmiş ve Karadeniz’de gerekli tedbirleri almayarak bu saldırıya âdeta çanak tutmuştu. Bu gelişmeyi Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı’na girmesine neden olan Japonların Pearl Harbor Baskını’na bir benzetebiliriz. Bilindiği üzere Amerikalılar bu saldırıyı önceden haber aldıkları hâlde bir tedbir almamışlar ve saldırıdan mağdur taraf olarak savaşa girmeye meşru bir nedenin oluşmasını sağlamışlardı. Karadeniz Baskını’nda da aynı şekilde Ruslar öncesinde haber aldıkları hâlde her hangi bir tedbir almayarak bu saldırıyı kolaylaştırmışlar ve bu şekilde Türkiye’nin Birinci Cihan Harbi’ne girmesine göz yummuşlardı. Özetin özeti Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesi bir oldubitti ile gerçekleşmemiş; aksine o günkü savaş sürecinin bir gereği ve diplomasisi sonucu vuku’ bulmuştur. O günkü konjonktürde ve gelinen noktada Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında savaşa girmesinden başka bir şansı kalmamıştı. Osmanlı devlet adamları da bu gerçeği gördükleri için bu sürecin böyle cereyan etmesini aldıkları kararlarla sağlamışlardı. Osmanlı Devleti’nin neden başka bir şansının kalmadığını, devamı diğer makalede ele almak istiyoruz. Ayrıca Alman ile yapılan ittifakın daha sonrası için olumlu sonuçlara neden olduğunu da iddia edebiliriz. Nasıl mı? Bunu da sonrasına bırakalım. Kaynakçalar Alman Askerî Arşivi, BMA, M 156/3, 2-18. Necmettin Alkan, “Alman Kaynaklarına Göre Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Girmesi”, Zekeriya Türkmen (Yay.), 1914'ten 2014'e 100'üncü Yıldönümünde Birinci Dünya Savaşı'nı Anlamak , 20-21 Kasım 2014 Uluslararası Sempozyum Bildirileri Kitabı, Harp Akademileri Komutanlığı Yayınları, İstanbul 2015, ss. 157-177. Wilhelm Souchon, “Der Durchbruch S.M. Schiffe “Goeben” und “Breslau” von Messina nach Dardanellen”, Eberhard von Mantey (Yay), Auf See Unbesiegt , Münih 1921.

6

dk.

Bozkır'ın Efendisi: Cengiz Han

25 Kasım 2022

Bozkır'ın Efendisi: Cengiz Han

Asya bozkırlarında göçebe kültürün güçlü temsilcileri olan Moğollar, XII. yüzyılın sonu ve XIII. yüzyılın başlarında Cengiz Han öncülüğünde büyük bir imparatorluk kurarak kadim uygarlıkların bulunduğu toprakların yeni yöneticileri oldular. Asya’nın neredeyse tamamını bir asırdan uzun bir süre Moğollar yönetti. Moğolların bu güçlü harekâtı hem kendilerinde hem de yönettikleri coğrafyada köklü değişimlerin yaşanmasına yol açmış oldu. Bu değişimlerin büyük çoğunluğu kültür hayatı ve düşünce yapısı üzerinde görülmektedir. XIII. yüzyılda Cengiz Han, dağınık halde yaşayan Moğol boylarını bir çatı altında toplayarak güçlü bir Moğol İmparatorluğu oluşturdu. Cengiz Han’ın pek çok devletin yok olması pek çok köklü şehrin harap olmasıyla sonuçlanan askeri harekâtları neticesinde neredeyse Asya’nın tamamına hâkim olan büyük bir imparatorluk kuruldu. Anadolu’dan Pekin’e kadar uzanan geniş coğrafyada farklı kültürleri bir çatı altında toplayan siyasi bir yapının ortaya çıkması hem bölgede güç ve istikrar getiren bir canlanmayı sağlamış hem de farklı kültürlerin tek siyasi gücün yönetiminde olması bu kültürlerin birbirlerini etkileme imkânını yaratmıştır. 1162 yılının Ocak ayında, Onon nehrinin sağ kıyısında bir erkek çocuk dünyaya geldi. Bu çocuk büyüdüğünde bütün Asya’yı hakimiyeti altına alacak olan bir hükümdardı. Çünkü Moğolların Kıyat kabilesine bağlı Borçigin ailesinin reisi Yesügey Bahadır’ın oğlu olan bu çocuk, Moğolların Gizli Tarihi’nde belirtildiğine göre, avucunun içinde bir parça kan pıhtısı ile dünyaya gelmişti. Eski dünyada herkes tarafından iyi bilinirdi ki bu Tanrının bildirdiği bir hükümdarlık işaretiydi. Anne tarafından Türk olduğu da bilinen Yesügey, bir seferinde göç esnasında unutarak geride bırakmasına bakılırsa çok değer vermediği oğluna, Tatarlarla yapılan bitmez tükenmez savaşlardan birinde esir alıp öldürdüğü bir düşmanının, Timuçin’in adını verdi. Gençliği Cengiz Han’ın çocukluğu ile fazla bir bilgiye ulaşılamamaktadır. Onun hakkında ilk ciddi bilgiler oldukça genç yaşında gerçekleştirdiği eş seçimiyle ilgili bilgilerdir. Bu bilgiye göre, Cengiz Han daha dokuz yaşlarındayken babası ile birlikte ileride hayatını birleştireceği eşini seçmek üzere bir yolculuğa çıktı. Baba ile oğulun çıktığı bu yolculuğun amacı, annesi Höelün’ün kabilesini bularak bu kabileye mensup bir kızı eş olarak seçmekti. Fakat işler planlandığı gibi gitmedi. Uzun yolculukları sırasında kendilerine eşlik eden ve Börte isimli bir kızı olan Ongirat kabilesinden Dayseçen ile yakınlaşan Yesügey, iki çocuğun birbirlerinden hoşlanmasını da fırsat bilerek kararını değiştirdi ve oğluna Börte’yi istedi. Taraflar arasında söz kesildikten sonra Moğol adetlerine göre bir süre müstakbel eşinin ailesine hizmet etmesi gereken oğlu Timuçin’i orada bırakan Yesügey, obasına gitmek üzere geri döndü. Dönüş yolunda Yesügey’in başına bir felaket geldi. Aralarında daha önceden husumet bulunan Tatarlarla karşılaştı. Onların düzenlediği şölene katılmak zorunda kalan Yesügey burada zehirlendi ve son anda bunu fark ederek kaçıp sağ sağlim dönmeyi başarsa da aldığı zehirin tesirinden kurtulamayarak kısa bir süre sonra öldü. Yaşanan bu acı olay üzerine Timuçin eşi Börte’yi bırakarak obasına geri döndü. Babasının ölümüyle zor dönemlere giren ailesini zorlu ortamdan çıkarmak için mücadele etmeye başladı. Bu zorlu koşullar ile mücadelesi onu Cengiz Han yapacaktı. Timuçin’in babası Yesügey’in ardında iki eş ve yedi çocuk kaldı. Onlar bu dönemde Onon nehri civarlarında bulunan Tayciyutlarla birlikte, onların kontrolü altında yaşamaktaydı. Fakat onun ölümünün ardından oldukça kalabalık ve topluluğa herhangi bir katkısı olmayan ailesinden kurtulmak isteyen Tayciyutlar, bir gece vakti onları ölüme terk ederek gittiler. Bu gelişme aileyi oldukça zor bir duruma soktu. Bu olay yaşandığında daha yirmili yaşların ortalarında bir kadın olan Höelün, ailesinin yok olmasına izin vermeyecek kadar güçlü ve iradeli bir kadındı. Çocuklarının karınlarını doyurmak ve onları korumak için gece gündüz durmadan yiyecek arayan, onlara farklı farklı meyveler, otlar ve ağaç kabukları ya da kökleri getiren Höelün’ün gayretleri karşılıksız kalmadı ve nihayetinde aile, soğuk kış aylarında fare ve köpek gibi hayvanların derilerinden elde edilen basit kıyafetler giyerek hayatta kalmayı başardı. Timuçin ve Camuka Bazı ağaçların uçlarına sivri kemikler yerleştirdiği oklar, dikiş iğnelerinden oltalar yapan ve bu silahlarla avlanmaya çıkan Timuçin, bu zorlu süreçte birçok kimse ile tanışarak sıkı dostluklar kurdu. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz onun hayatında çok önemli yere sahip olan ve kabileleri arasında uzaktan akrabalık da bulunan Camuka idi. Onon nehri civarında pek çok kabile yaşamaktaydı ve bunlardan biri de Cacirat kabilesiydi. Camuka’da bu kabileye mensuptu. Camuka ile Timuçin tanıştıklarında henüz on yaşındaydılar. Birlikte ava çıkıyor, oyunlar oynuyor ve geleceğe dair planlar yapıyorlardı. Beraber geçirdikleri süre boyunca çok iyi anlaştılar. Birbirlerine hediyeler vererek kardeşlik andı içtiler ve kan kardeşi oldular. Bu, bir anlamda birlikte bir tercihte bulunarak kurmuş oldukları bir kardeşlikti ve kişinin tercih hakkına sahip olmadığı soya bağlı kardeşlikten daha güçlüydü. Yapmış oldukları bu kardeşlik andına göre, Timuçin ile Camuka birbirlerine hep destek olacak, büyüdükleri zaman da bu kardeşliği yaşatmaya devam edeceklerdi. Bununla birlikte, bir süre sonra bölgeden ayrılan Cacirat kabilesinin sonraki kış mevsiminde kışlamak üzere geri gelmemesi üzerine iki arkadaş arasındaki bağ zorunlu olarak koptu. Fakat Timuçin ile Camuka’nın yolları sonraki yıllarda yine kesişecekti. Timuçin’den Cengiz Han’a Timuçin daha çocukluğundan itibaren gelecekte iyi bir savaşçı ve kudretli bir hükümdar olacağının işaretlerini vermekteydi. Onun ilk ciddi askeri başarısı ise üvey ağabeyi Begter’i öldürmesiydi. Timuçin’in babasının ölümünden sonra ailenin reisi üvey kardeşi oldu. Yaşça aralarında pek fazla fark olmadığı düşünülen üvey kardeşi Moğol geleneklerine göre büyüyünce Timuçin’in annesi Höelün ile evlenecek ve aileyi idare edecekti. Höelün’ün de bu evliliğe hazır ve razı olduğu yaşananlardan anlaşılıyordu. Çünkü üvey kardeşler arasında ne zaman sorun çıksa Höelün Begter’i tutuyordu ve Timuçin’de bu durumdan oldukça rahatsızdı. Bu duruma daha fazla dayanamayan Timuçin kendi öz kardeşi Kasar ile bir plan yapmış ve Begter’i oklayarak öldürmüşlerdi. Onların bu tavrına anneleri çok sert tepki verdi. Timuçin bu hareketi ile aile reisliğini ele geçirmiş fakat başına çok daha büyük dertler almıştı. Begter’in akrabaları yani Tayciyut kabilesi kendilerini Onon Nehrinin seçkinleri olarak kabul ederledi. Mensuplarına yapılan bu saldırıyı kendileri açısından büyük bir tehdit olarak algıladılar ve dolayısıyla Timuçin’i cezalandırmaya karar verdiler. Kaçmayı başaramayarak yakalanan Timuçin tahta bir boyunduruğa bağlanıp gözetim altına alındı. Boynuna geçirilen ve iki tarafında ellerinin geçirildiği delikler olan boyunduruktan dolayı hareket edemiyor, yardım almadan yemek bile yiyemiyordu. Tayciyutların kendisini gözaltında muhafaza etme görevini verdikleri ailenin şefkatli davranışları ile daha katlanılabilir hale geldiği anlaşılan bu esaretin ne kadar sürdüğünü bilmiyoruz. Fakat Timuçin tarihî bir aktör olarak bir kez daha sahneye çıktığında takvimler 1178 yılını gösteriyordu ve henüz onlu yaşlarının ortalarındaydı. Börte’ye Geri Dönüş Tayciyutların esaretinden kurtulduktan sonra ailesinin yanına dönen Timuçin’in ilk işi, uzun yıllardan beri kendisinden haber alamadığı eşi Börte’yi aramaya çıkmak oldu. Üvey kardeşi Belgütey ile birlikte gittiği Dayseçen’in obasında onu kendisini beklerken buldu. Evlilik yaşı geçmeye başlasa da Börte inatla onu beklemeyi sürdürmüş, gelmesini beklemişti. Sevgili eşi Börte’yi de alarak geri dönen Timuçin’in, Moğol adetlerine göre evlendiği zaman babasına bir elbise hediye etmesi gerekiyordu. Fakat babası öleli uzun yıllar olmuştu. Bu durumu fırsat olarak değerlendiren Timuçin, babası ile eskiye dayanan bir dostluğu olan Türk kökenli Hıristiyan Kereyit kabilesinin güçlü lideri Tuğrul Han’ın yanına giderek elbiseyi ona takdim etti. Bu hareketiyle bir anlamda ondan babası olmasını talep ediyor, böylece bir yandan çok sayıda Moğol kabilesini bir araya getiren ve hatırı sayılır büyüklükte bir kuvvete hükmeden Kereyitlerin korumasını temin etmeyi, diğer yandan ailesini güvence altına alarak düşmanlarının saldırıları karşısında onları koruyabilmeyi umuyordu. Kardeşleri Kasar ve Belgütey’i alıp yanına gittiği Tuğrul Han tarafından coşkuyla karşılanan Timuçin, kendisini oğlu olarak kabul eden bu hükümdarın teklif ettiği komutanlık önerisini kabul etmeyerek obasına dönse de, Han’a tabî olarak ne kadar isabetli bir karar aldığı bir süre sonra anlaşıldı. Annesi Höelün’ün kabilesi olan ve yıllar önce babasının annesini kaçırmasının intikamını almaya karar verdikleri görülen Merkitlere karşı mücadelesinde en büyük destekçisi Kereyitler olacaktı. Bir Gücün Ortaya Çıkışı: Moğollar On sekiz yıl önce yaşananların intikamını almak amacıyla bir şafak vakti Yesügey’in obasını basan Merkit savaşçıları, kendilerine karşı koyabilecek güce sahip olmadığı için kaçıp günümüzde Kentey dağı denilen Burhan Haldun dağına saklanan Timuçin’in ağırlıklarını yağmaladıktan sonra karısı Börte’yi kaçırdılar. Yaklaşık iki bin üç yüz elli metre yüksekliğe sahip olup Moğollar tarafından kutsal kabul edilen bu heybetli dağda üç gün dua edip bir çıkış yolu arayan ve ne yapacağına karar vermeye çalışan Timuçin, sonunda manevi babası Tuğrul Han’a başvurmaya karar verdi. Hem ailesini kurtarabilmesi hem de intikamını alabilmesi için kendisine yardım edebilecek tek kişi olarak Tuğrul Han’ı görüyordu. Merkitlerle kendi kabilesi arasında eski bir kan davası olan Han, Timuçin’in onlara saldırma teklifini hiç düşünmeden kabul etti ve derhal harekete geçtiler. Tuğrul Han’ın kendisine destek olarak verdiği askerî birliklerin başında ise Timuçin’in çocukluk arkadaşı ve kan kardeşi Camuka bulunuyordu. Timuçin ve Camuka Selenge nehri civarlarında bulunan Merkit obasına yürüdüler. Ani bir baskınla hezimete uğrattıkları Merkitler bozgun halinde kaçarken karısı Börte’yi bulan Timuçin’i bir sürpriz bekliyordu. Börte hamileydi. Kaçırıldıktan sonra bir Merkit’e eş olarak verilen Börte’nin 1179 yılında dünyaya getirdiği oğlan çocuğa “aniden ortaya çıkan ve ansızın dünyaya gelen” gibi anlamlara gelen Cuci adını veren Timuçin, onu diğer çocuklarından hiçbir zaman ayırmayacak, kendi soyundan gelen bir hanedan mensubu gibi yetiştirecekti. Merkitleri mağlup ederek karısı Börte’yi kurtardıktan sonra kan kardeşi Camuka ile aralarında olan kardeşlik akdini yenileyen Timuçin, kendi küçük obasını Camuka’nın büyük ve güçlü obası ile birleştirmeyi kabul etti. Bu durum, o zamana kadar dağlarda yaşayan Timuçin ve ailesi için bozkırlara inerek yeni bir hayat tarzını benimseme anlamına geliyordu. Ayrıca bu gerekliydi. Çünkü küçük bir oba olarak varlıklarını devam ettirebilme imkanları giderek azalmaktaydı. Her gün yeni bir tehlike ile karşılaşıyorlardı. Küçük kalmak Moğollar gibi konar-göçer yaşam süren bir topluluk için hiç uygun değildi. Kendilerini koruyabilmek için güçlü olmak zorundaydılar. Bunun yolu da ancak başka bir oba ile birleşmekten, yeni ve büyük bir obanın üyesi olmaktan geçiyordu. Fakat oldukça makul gibi görünen bu seçenek, Timuçin ve ailesi için yeni sorunların ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. Aradan fazla zaman geçmeden kan kardeşi ve dostu Camuka ile anlaşmazlığa düşen Timuçin, ondan ayrılarak kendi yolunu çizmek zorunda kamıştı. Timuçin ile Camuka’nın aralarının açılmasının nedeni, taraflar arasında bir süre sonra kaçınılmaz olarak ortaya çıkan iktidar çatışmasıydı. Görünüşte, Timuçin, kan kardeşi Camuka ile birlikte olmaktan son derece memnun gibi görünüyordu. Birlikte seferlere çıkıyor, av yapıyor ve hâkimiyetleri altındaki Moğol kabilelerini idare ediyorlardı. Fakat göz önünde olmayan ve Timuçin’i içten içe rahatsız eden bir sorun vardı o da Camuka, Timuçin’e küçük kardeşi gibi davranmasıydı. Üvey ağabeyini dahi kendisine rakip görüp öldüren Timuçin için bu çok katlanılacak bir durum değildi ve buna uzun süre dayanabilmesi mümkün görünmüyordu. Camuka da bunun farkındaydı ve bir an önce Timuçin’den kurtulmanın kendisi için daha iyi olacağını düşünmeye başladı. Kan kardeşler arasında devam eden örtülü anlaşmazlık, 1181 yılının bahar aylarındaki göç esnasında su yüzüne çıktı. Ailesi ve kendisiyle hareket edenlerle birlikte bir gece vakti Camuka’nın yanından kaçan on dokuz yaşındaki Timuçin, bu tarihten sonra kendi yolunu çizecek, yanına topladığı ve iradesi etrafında bir araya getirdiği Moğol topluluklarıyla kan kardeşine karşı mücadeleye girişecekti. İki eski dost arasındaki bu mücadele uzun soluklu olacak ve yaklaşık yirmi yıl devam edecekti. Timuçin’in Cengiz Han Oluşu Camuka’dan ayrıldıktan sekiz yıl sonra, 1189 yılında Mavi Göl yakınlarındaki bozkır alanda taraftarlarını bir araya toplayan Timuçin, burada düzenlediği kurultayda han unvanını aldı. Henüz yirmi yedi yaşında olan ve han unvanını almakla Camuka’nın etrafında toplanan Moğolları da kendi yanına çekebilmenin hesabını yapan Timuçin, bir yandan da Tuğrul Han’a elçiler göndererek kendisine olan tâbiyetini yineledi. Bu şekilde Tuğrul Han’ın da onayını alan Timuçin, ileride inşa edeceği devasa imparatorluğun ilk adımı olan hanlığının temellerini oluşturmaya başladı. Yaklaşık on yıldan beri kendisine sadakatle hizmet etmekte olan iki has adamı Burku ile Celme’yi özel yardımcılığına tayin eden ve kardeşi Kasar’ı obanın ikamet ettiği kampın korunması, üvey kardeşi Belgütey’i de oba hayvanlarının muhafaza edilmesi gibi görevlere getiren Timuçin, bir de özel muhafız birliği oluşturdu. Yüz elli usta savaşçıdan meydana gelen bu birlik gece ve gündüz obanın korunmasından sorumluydu. Timuçin’in giderek daha güçlü ve sistematik bir yapıya bürünmeye başladığı anlaşılan hanlığı karşısında Camuka’da kayıtsız kalmadı. Sonuçta Timuçin’in kendisini han seçtirmesinin üzerinden bir yıl bile geçmeden eski dostunu savaşmaya çağırdı. Görünen neden, bir sığır hırsızlığı esnasında Timuçin yanlılarından birinin Camuka’nın akrabalarından birini öldürmüş olmasıydı. Aslına bakılırsa oldukça sık rastlanan bu olay iki kabilenin karşı karşıya gelmesini gerektirecek kadar önemli değildi. Burada Camuka’nın esas derdi katledilen akrabasının kanının peşine düşmekten ziyade, gün geçtikte daha güçlü hale geldiği açık bir biçimde görülen Timuçin’i safdışı bırakmaktı. Küçük bir aşiret reisi olarak kendi hükmünü tanıdığı günlerin üzerinden daha on yıl bile geçmemişti. Fakat o şimdi han unvanını alarak kendisini Moğolların büyük liderlerinden biri olarak görmeye başladı. Eğer durdurulmazsa, başta kendisi olmak üzere bütün Moğol beylerini hükmü altına alması ve bütün Moğolların hanı olması kaçınılmaz sondu. Bu sebepten Camuka derhal harekete geçti. Timuçin ile karşı karşıya geldiği ilk savaşta onu ağır bir yenilgiye uğratsa da, bu zaferi iyi kullanamadı. Savaşın ardından esir aldığı liderlerden birinin başını kesip atının kuyruğuna bağlaması ya da yetmiş erkek esiri büyük kazanlar içinde canlı canlı kaynatması gibi zalimane davranışları, onun Moğollar içerisindeki itibarını zayıflatacak, insanların kendisinden uzaklaşmasına neden olacaktı. Yapılan savaşta galip gelemese de eski dostu Camuka’nın itibar kaybına paralel olarak Moğollar arasında çekim merkezi haline gelen Timuçin, 1195 yılında Moğol toplulukları arasındaki gücünü daha da artıran bir fırsat yakaladı ve bu fırsatı kullanma konusunda son derece başarılı oldu. Gobi çölünün güneyinde bulunan ve Tatarlara karşı Tuğrul Han ile ittifak eden Curcetler ile birlikte Tatarlara karşı savaştı ve o günlerde hayalini bile kuramayacağı ganimetler elde etti. Kuşkusuz elde ettiği servetin de etkisiyle taraftarlarının sayısı hızla artan Timuçin, bir yandan savaş yoluyla bir yandan da giderek daha etkili hale gelmeye başlayan karizmasıyla daha fazla insanın ilgisini çekmeye başladı. O, ilk başlarda kendisine tabî olmakla birlikte daha sonra otoritesini sorgulama yoluna giden Curkinleri 1197 yılında kesin olarak konrol altına aldıktan sonra, Moğolistan’da doğarak dünyanın doğu kısmının tamamını etkisi altına alacak olan büyük Moğol ulusunun da temellerini attı. Curkinleri mağlup ettiği savaştan sonra onları yağmalamak yerine bir kurultay toplayan ve mağlup kabilenin liderlerini yargılayarak idam ettiren Timuçin, kabile mensuplarını kendi kabile mensuplarının arasında dağıtarak daha önce benzeri görülmemiş bir sosyalleşme projesinin de ilk taşını koydu. Timuçin’in böylece kurma yolunda ilk adımları attığı Moğol ulusu, birbirlerine eklemlenen ve giderek daha büyük ve güçlü bir kabileye dönüşen, bununla kalmayarak liderlerinin kendilerine çizdiği yolu arşınlayıp aynı potada eriyen Moğol kabilelerinden meydana gelecekti. Curkinleri mağlup eden Timuçin artık iyice kalabalıklaşmış kabilesini Kerulen ve Tsenker nehirlerinin birleştiği yerin yakınında bulunan Avarga’ya getirerek bu bölgeye yerleştirdi. Kutsal Burhan Haldun dağının bulunduğu, Timuçin’in hayatı boyunca ulusunu idare edeceği merkez olan bu bölge, Moğolların yaşamlarını kolayca sürdürebilmeleri açısından uygun bir yerdi. Timuçin, bolluk ve bereket içerisinde yaşadıkları bölgede yaklaşık dört yıl boyunca kabile üyelerinin sayılarını artırmış, etki alanını genişletmiş ve bozkırdaki kabileler üzerindeki otoritesini güçlendirmişti. Fakat eski dostu ve düşmanı Camuka, onun gün geçtikçe artmakta olan kuvvetini hazmedemiyordu. 1201 yılında Timuçin’in yükselişini pek de hoş karşılamadıkları görülen soylu ailelerin de desteğiyle bir kurultay toplayarak yeni bir siyasî perspektif benimsedi. Toplanan kurultayda “hanlar hanı” anlamına gelen “Gürkan” unvanını alan Camuka, bu şekilde bütün Moğol kabilelerinin liderliğini ele geçirmek amacıyla hem Tuğrul Han’a hem de Timuçin’e meydan okumuş oluyordu. Tayciyutlar gibi birçok soylu kabilenin desteğini de almış olan Camuka, Tuğrul Han tarafından görevlendirilen askerî birliklerin de katılımıyla sayıca kendi ordusundan fazla olan Timuçin’in askerleriyle karşı karşıya geldiğinde, düşmanını mağlup edeceğinden hiç kuşku duymuyordu. Hatta günlerce devam eden savaşlar esnasında Timuçin boynuna isabet eden bir ok ile yaralanmış ve yanında bulunanlar büyük bir korkuya kapılmışlardı. Fakat yarası çok derin ve tehlikeli değildi. Nitekim kısa süre içerisinde toparlandı ve düşmanlarını darmadağın etti. Bu sırada Tuğrul Han’ın birlikleri tarafından sıkıştırılan Camuka kaçmayı başarmış olsa da, bu savaşın sonucunda Timuçin konumunu daha da güçlendirmiş, bu şekilde bir anlamda hem kan kardeşi hem de can düşmanı olan rakibi karşısındaki üstünlüğünü tescillemişti. Bu büyük zaferinin ardından halen kendisine tabî olduğu Tuğrul Han’ın emriyle Tatarlar üzerine yürüyen Timuçin, onlara karşı büyük bir zafer elde etti. Timuçin’in Tatarlar karşısında elde ettiği zafer, yalnızca askerî bir başarı değil, aynı zamanda kurmak istediği büyük ulusun temellendiği ilkelerin de sınandığı bir sınav oldu. Moğollar, kazandıkları zaferin ardından ganimeti yağmalamak için ilk kez acele etmediler. Hanlarının emriyle, bundan böyle savaşlardan elde edilen ganimetler önce tek bir merkezde toplanacak, dağıtım işlemi tek elden yapılacaktı. Yeni koyduğu ganimet paylaşımı ilkelerine uymakta isteksiz olan ve savaş esnasında ganimetleri yağmalayarak efendilerinin emirlerine isyan eden adamlarını en ağır şekilde cezalandıran Timuçin, bu konu ile ilgili başka kurallar da koydu. Her asker, ganimetten aldığı payı savaşta ölen bir askerin dul eşi ve yetimleri ile paylaşacaktı. Bu uygulama, Moğollar içerisinde güçlü bir sosyal denge kurulmasını temin edecek ve orduda bulunan askerler geride bıraktıkları aileleri için kaygılanmadan, öldükleri takdirde yüzüstü kalmayacaklarının bilinciyle daha cesur ve kahramanca savaşacaklardı. Timuçin’in Moğollar için yeni ve alışılmış olmayan bu uygulamaları kimi taraftarları tarafından hoşnutsuzlukla karşılanıp bunların bazıları tepkilerini Camuka’nın safına geçerek ortaya koymuş olsalar da, onun toplumsal sınıfların oluşumunu engellemeye yönelik bu güçlü tutumu ağırlıklı olarak iyi karşılandı. Daha önce Curkin ve Tayciyut topluluklarına yaptığı şeyi Tatarlara da uygulamak isteyen Timuçin, liderlerini ve savaşacak erkeklerini katlettiği Tatarların kadın ve çocuklarını kendi kabilesine dâhil etti. Bizatihî bir Tatar çocuğu evlatlık alarak öncülük ettiği bu uygulama, Tatarların bölgedeki bozkır toplulukları içerisindekilerin en kalabalıklarından biri olmalarından dolayı Moğolların sayısını daha önce hiç olmadığı kadar artırmıştı. Uzun vadede bu durumun nimetlerinden istifade edecekleri görülen Moğollar ile Tatarlar arasındaki kaynaşma zamanla o dereceye ulaşacaktı ki, Moğollar gerek İslâm dünyasında gerekse Batı’da yüzyıllar boyunca Tatarlar olarak anılacaklardı. Bir Düzen Kurucu Olarak Cengiz Han ve Düzeni Timuçin, Tatarların katılımı ile ulusunun sayıca daha önce hiç olmadığı kadar artması üzerine 1203 yılında hükmü altındaki insanları birleştiren bağları daha güçlü kılmak amacıyla yeni sosyal ve askerî düzenlemelere gitti. Geleneksel Türk askerî sisteminin bir parçası olan onluk sistem doğrultusunda ordusunu ve ulusunu yeniden yapılandıran Timuçin, birbirleri ile kardeş sayılan ve içlerinden en yaşlısının doğal lider olarak kabul edildiği on kişilik gruplar (arban) oluşturdu. Bunların on tanesinden yüz kişilik bir bölük (zagun), on bölükten bin kişilik bir tabur (mingan), on taburdan da on bin kişilik bir tümen meydana geliyordu. Bu şekilde sosyal yapı askerî bir hat üzerinden toplumun bütün katmanlarına yayılan bir şekle büründürülüyor ve bu yapı içerisinde herkes kendisine yer buluyordu. Herkesin yetenekleri ölçüsünde dâhil edildiği bu yeni toplumsal şema ile toplum içerisindeki sınıfsal farklılıklara bütünüyle son veriliyor, yeni ve etnik ya da dinî bir temeli olmayan bir ulus inşâ ediliyordu. Timuçin’in Keçe Duvarlarının İnsanları adını verdiği ulus, gerek üzerine kurulduğu ilkeler, gerekse sahip olduğu biçimsel özellikler açısından ne bölgede ne de dünyanın başka yerinde o zamana kadar oluşan sosyal yapılara benzemiyordu. Kendine özgü bir birlik anlayışına sahip olan bu ulus yaklaşımı, belli ölçüde modern vatandaşlık kavrayışını andırıyordu. İnşâ etmiş olduğu yeni ulus anlayışı ile bütün bozkır halklarını tek bir çatı altında bir araya getirme gayreti içerisinde olan Timuçin, bu idealini gerçekleştirebilmek için bozkırın en kudretli hükümdarı olması gerektiğini biliyordu. Fakat yıllardan beri Tuğrul Han’a tabî idi ve onun kontrolü altındaydı. Bir şekilde Tuğrul Han’ın hâkimiyet sahasını kontrol altına almalı ve Kereyitleri de tıpkı daha önceki başka topluluklar gibi kendi kabilesine dâhil etmeliydi. Kurduğu yapının ideallerini gerçekleştirmek için yeteri kadar güçlü olduğuna kanaat getirmiş olmalı ki, 1203 yılında Tuğrul Han’a haber gönderip kızını büyük oğlu Cuci ile evlendirmek istediğini bildirdi. Yıllardan beri efendisi olduğu Timuçin’in şaşırtıcı cüretkârlığı karşısında öfkelendiği anlaşılan Tuğrul Han önce onun talebini sert bir dille reddetse de, daha sonra fikir değiştirdi. Eğer Timuçin’i saf dışı bırakmak istiyorsa, onu ortadan kaldırmalıydı. Aksi halde yıllardan beri bozkır halklarını bir araya getirerek büyük ve güçlü bir ulus kurmayı başaran bu adam ile baş edemeyebilirdi. Kendisine tuzak kurduğu Timuçin’e haber göndererek teklifini kabul ettiğini bildirdi ve düğün ile ilgili meselelerin görüşülmesi için onu yanına çağırdı. Öte yandan bu tuzak amacına erişmedi. Kereyit hükümdarı Tuğrul Han, hiç beklemediği bir anda yeni düşmanı ile karşı karşıya geldi. Daha Timuçin’den kurtulmanın sevinciyle düzenlediği şölenler sona ermemişken, bozkırların bu yeni efendisinin baskınına uğradı. Askerlerini yeniden toparladıktan sonra sessizce ve hiç hissettirmeden Kereyit obasına yaklaşan Timuçin, üç gün süren şiddetli çatışmaların ardından düşmanı ağır bir mağlubiyete uğratmayı başardı. Tuğrul Han ve oğlu can havliyle çıktıkları kaçış yollarında hayatlarını kaybederken, eski dost Camuka, Timuçin’in henüz kendileri ile hiç karşılaşmadığı bozkır halklarından Hıristiyan Naymanların yanına kaçtı. Fakat Timuçin başladığı işi bitirmeye kararlıydı. Bütün bozkır halklarını kontrolü altına alacaktı. Kereyitlere karşı kazandığı zaferin hemen ardından yeniden harekete geçen Timuçin, 1204 yılında Naymanlar üzerine yürüdü ve Burhan Haldun dağının batısında karşı karşıya geldiği Nayman hükümdarı Tayang Han’ı ağır bir mağlubiyete uğrattı. Han’ın oğlu Küçlüg Kara Hıtay bölgesindeki Tian-şan dağlarına kaçarken, Camuka da ormanlık bölgelere giderek izini kaybettirdi. Fakat Camuka’nın kaçışı sonsuza kadar devam etmeyecekti. Yaklaşık bir yıl ormanlık arazilerde perişan bir halde dolaşan Camuka, adamları tarafından ihanete uğrayıp Timuçin’e teslim edildi. Kendisine ihanet eden adamlarını idam ettiren eski dostunun yanında yaptığı hataları itiraf eden ve ona yaptıklarından dolayı üzüntülerini dile getiren Camuka, bu hareketine karşılık merhamet talebinde bulunmadı. Hayatına son verilmesini diledi. Tek şartı kanının dökülmemesi ve cesedinin yüksek bir yere defnedilmesiydi. Camuka’nın son dileğini yerine getiren Timuçin, eski dostunu idam ettirdikten sonra onu istediği gibi yüksek bir yere defnettirdi. Camuka’nın ölümü ile birlikte artık bozkır coğrafyasının tek hâkimi durumuna gelen Timuçin, geniş bir sahanın efendisi olmuştu. Doğu Türkistan’ın bir kısmını da içerisine alan Gobi Çölü’nden Kuzey Kutbu’na uzanan tundralara ve Mançurya’dan Altay dağlarına kadar yayılan geniş bir coğrafya Timuçin’in kontrolü altındaydı. Şimdi sıra bu geniş sahada yer alan halkları merkezî bir siyasî yapının etrafında bir araya getirme ve onları müşterek bir varoluşa sahip bir ulus haline getirerek büyük Moğol imparatorluğunu kurmaya gelmişti. 1206 yılında Burhan Haldun dağı yakınlarında, Onon ırmağı kıyısında “dokuz parçalı ak tuğ” dikildi ve o güne kadar bozkır halklarının şahit olmadığı büyüklükte bir kurultay toplayan Timuçin, soy, kabile ve aşiretlerden kaynaklanan unvanları ve kişiler ya da gruplar arasında hiyerarşik ilişki meydana getiren imtiyazları kaldırdı. Kendisi de “haşin, sert tabiatlı, cihan hükümdarı, göklerin oğlu, güçlü, gözüpek ve mükemmel savaşçı” gibi anlamlara geldiğine dair çeşitli değerlendirmeler bulunan Cengiz Han unvanını aldı. Şecere-i Terâkime müellifi Ebû’l-Gâzî Bahadır Han’ın kayıtlarına bakılırsa, söz konusu kurultaya on dokuzu Türk ve yedisi Moğol olmak üzere toplam yirmi altı kabile iştirak etti. Cengiz Han, büyük kurultayın ardından bir rivayete göre yeni devletinin merkezini, o sırada aynı zamanda doğum yeri de olan Dölün Boldak’tan, aslında bir şehir olarak daha sonra geliştiğini bildiğimiz Karakurum’a nakletti. En güvendiği adamları Altan, Hucar, Saçıya-Beği ve Darıya’dan oluşan bir danışma meclisi oluşturdu. Sayı olarak yaklaşık bir milyon kişiye ulaştığı tahmin edilen halkına Yeke (Büyük) Moğol Ulusu adını verdi ve bu tarihten itibaren altı yıl boyunca çeşitli etnik gruplardan meydana gelen ulusunu tek bir millet haline getirecek faaliyetlere yoğunlaştı. Cengiz Han Yasaları olarak bilinen bir dizi kanun ile biçim verdiği, dünya tarihinde daha önce benzeri görülmemiş bir sosyal ve siyasal yapı inşâ eden Cengiz Han, kendisi olan bitenin farkıda mıydı bilinmez ama bu şekilde yaklaşık bir yüzyıl içerisinde Orta Asya ve Yakındoğu, hatta Doğu Avrupa’nın tarihini bütünüyle değiştirecek olan bir tarihî süreci de başlatmış oluyordu. Kaynakçalar Alican, Mustafa, Bir Ortaçağ Şehri Olarak Meyyâfârikîn (Silvan), Yayınlanmamış doktora tezi, Dan. Mehmet Ersan, İzmir 2012. Alican, Mustafa, Moğollar, Tarihin Kara Yazgısı, İstanbul 2016. Alinge, Curt, Moğol Kanunları, çev. Coşkun Üçok, Sevinç Matbaası, 1967. Altınkaynak, Erdoğan, “Cengiznâme Hakkında Bazı Değerlendirmeler,” Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, VII/1, Yaz 2007, s. 1-20 Arslan, İhsan, “Büyük Moğol İmparatoru Cengiz Han’ın Din Algısı,” Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 8-38, Haziran 2015, s. 1011-1027. Bademci, Ali, Cengiz Han ve Yasası, Timur ve Tüzükâtı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2012. Devlet, Nadir, Liderliğin Efendisi Cengiz Han, Güzeldünya Kitapları, İstanbul 2007. Devlet, Nadir, Liderliğin Efendisi Cengiz Han, Güzeldünya Kitapları, İstanbul 2007. Ebu’l-Gazi Bahadır Han, Türk’ün Soy Ağacı, Çağatay şivesinden Türkiye şivesine çev. Doktor Rıza Nur, Sadeleştiren: Yunus Yiğit, İlgi Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2009 Gülensoy, Tuncer, “Moğolların Gizli Tarihi, Altan Topçi, Defter-i Çingiz-Nâme, Cengiz-Nâme ve Anonim Şibanî-Nâme’ye Göre Cengiz Han’ın Soykütüğü,” Turkish Studies, 2/2, Sonbahar 2007, 257-275. İzgi, Özkan, “Tatar Adı Hakkında,” Orta Asya Türk Tarihi Araştırmaları, Yay. haz. Erkin Ekrem, Serhat Küçük, TTK Yayınları, Ankara 2014 Kafalı, Mustafa, “Batu Han,” DİA, V, 1992, s. 208-210. Kafalı, Mustafa, “Cengiz Han,” DİA, VII, 1993, s. 367-369. Kafalı, Mustafa, “Cuci Han,” DİA, VIII, 1993, s. 78-79. Kalan E., "Against a Common Enemy: Jungar-Kazakh Political Relations and the Emergence of Kazakh Khanate (17th - 18th Centuries)", A.Ü. D.T.C.F. Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, vol. XXX, pp.137-150, 2011 Kalan E., "İvolga Örneğinde Hun Kent Kültürüne Genel Bir Bakış", Türkbilig, ss.1-19, 2012 Kalan E., "Moğolların Gizli Tarihçesi’ne Göre Moğollar’da Kız İsteme ve Evliliğe Dair Bazı Deyimler ve Gelenekler", Yalımkaya Bitigi Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya Armağanı, Hatice Şirin User, Bülent Gül, Ed., Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, ss.373-382, 2013 Kalan E., "Tarihi Kaynaklara Göre Cüçi Adının Kökeni ve Cengiz Kağana Oğul Olma Sorunsalı", Tarih İncelemeleri Dergisi, cilt.XXVII, ss.119-130, 2012 Kalan E., Ed., "Moğol Tarihi", IQ Kültür Sanat ve Yayıncılık,, İSTANBUL, 2014 Moğolların Gizli Tarihçesi (Moğolların Kırmızı Kitabı), çev. Mehmet Levent Kaya, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2011. Özcan, Altay Tayfun, “Chronica Maiora’da Moğol İmajı,” Tarih İncelemeleri Dergisi, XXVII/2, Aralık 2012, s. 427-458. Özdemir, H. Ahmet, “Cengiz İstilası,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 312-323. Özdemir, H. Ahmet, “Moğol İstilasının Sebepleri,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 298-311. Özdemir, H. Ahmet, “Tâhirü’l-Mevlevî ve CENGİZ VE HÜLÂGÜ MEZÂLİMİ Adlı Eseri,” Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 11, Sakarya 2005, s. 135-169. Özdemir, H. Ahmet, “Tatarların Kökeni Meselesi,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 434-440. Özdemir, H. Ahmet, Moğol İstîlâsı ve Abbâsî Devleti’nin Yıkılışı, İz Yayıncılık, İstanbul 2005. Özgüdenli, Osman Gazi, “Moğollar,” DİA, XXX, 2005, s. 225-229. Özgüdenli, Osman Gazi, “Olcaytu Han,” DİA, XXXIII, 2007, s. 345-347. Özgüdenli, Osman Gazi, “Ögedey Han,” DİA, XXXIV, 2007, s. 21-22. Özmenli, Mehmet, “Çingiz Han’ın Komutanlarının Kars Şüregel’deki Egemenliği,” Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S. 6, Sonbahar, Kars 2010, s. 89-99. Polo, Marco, Marco Polo Seyahatnamesi, I-II, Yay. haz. Filiz Dokuman, Tercüman 1001 Temel Eser, Basım yeri ve tarihi yok. Rásonyi, László, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1993. Reşîdüddin Fazlullah, Camiu’t-Tevarih (İlhanlılar Kısmı), çev. İsmail Aka, Mehmet Ersan, Ahmed Hesamipour Khelejani, TTK Yayınları, Ankara 2013. Roux, Jean-Paul, Moğol İmparatorluğu Tarihi, çev. Aykut Kazancıgil, Ayşe Bereket, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001. Roux, Jean-Paul, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, çev. Aykut Kazancıgil, İşaret Yayınları, Ankara 1994. Spuler, Bertold, “Doğu’da Hilâfetin Çöküşü,” çev. Hamdi Aktaş, İslâm Tarihi Kültür ve Medeniyeti, Ed. P. M. Holt, A. K. S. Lambton, B. Lewis, Kitabevi Yayınları, İstanbul 1997, s. 151-182 Spuler, Bertold, İran Moğolları, Siyaset, İdare ve Kültür, İlhanlılar Devri, 1220-1350, çev. Cemal Köprülü, TTK Yayınları, Ankara 2011. Temir, Ahmet, “Moğol (Veya Türk-Moğol) Hanlığı,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 256-264. Togan, A. Zeki Velidi, Çengiz Han (1155-1227), 1969-70 Kış Sömerstresi ders notları. Togan, İsenbike, “Çinggis Han ve Moğollar,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 235-255. Togan, Zeki Velidi, “Moğollar, Çingiz ve Türklük,” Cengiz Han’ın Kimlik Şifresi, (Reha Oğuz Türkkan), Birharf Yayınları, İstanbul 2007, s. 69-105. Togan, Zeki Velidî, Umumî Türk Tarihine Giriş, C. I, En Eski Devirlerden 16. Asra Kadar, Hak Kitabevi, İstanbul 1946. Turan, Osman, “Çingiz Adı Hakkında,” Makaleler, Haz. Altan Çetin, Bilal Koç, Kurtuba Yayınları, Ankara 2010, s. 51-60. Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2003. Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2004. Turnbull, Stephen, Cenghis Khan & the Mongol Conquests, 1190-1400, Osprey Publishing, 2003. Uyar, Mustafa, “İlhanlı (İran Moğolları) Ordusunda Hiyerarşi: Askeri Yetkililer ve Nitelikleri,” Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 49, 1, 2009, s. 33-47. Vartan, “Ermeni Müverrihine Göre Moğollar,” Türkiyat Mecmuası, 5, İstanbul 1936, s. 27-48. Von Rubruk, Wilhelm, Moğolların Büyük Hanına Seyahat (1253-1255), çev. Ergin Ayan, Ayışığı Kitapları, İstanbul 2001. Weatherford, Jack, Cengiz Han ve Modern Dünyayı Anlamak, çev. Sermin Karakale, İnkılâp Yayınları, İstanbul 2009. Willey, Peter, Alamut Kalesi, Haşhaşiler, Hasan Sabbah ve Fedaileri, çev. İlhan Kaya, Nokta Kitap, İstanbul 2007. Woods, John E., “İsfahan’ın Moğollar Tarafından Ele Geçirilmesi Üzerine Bir Not,” Tarih Okulu Dergisi, II, çev. İlcan Bihter Barlas, Kış 2009, s. 137-141. Yapp, M. E., “Altınordu ve Halefleri,” çev. Kemal Kahraman, İslam Tarihi Kültür ve Medeniyeti, Haz. P. M. Holt, A. K. S. Lambton, B. Lewis, Kitabevi Yayınları, İstanbul 1997, s. 38-45. Yıldız, Hakkı Dursun, “Tatarlar,” Makaleler, 2, Yay. haz. E. Semih Yalçın, Selçuk Duman, Berikan Yayınevi, Ankara 2006, s. 151-154.

17

dk.

Türklerin Anadolu'ya İlk Girişleri

4 Kasım 2022

Türklerin Anadolu'ya İlk Girişleri

Bugün Türkiye adıyla anılan ve Türklüğün en önemli coğrafyalarının başında gelen Anadolu’nun bir Türk yurdu haline gelmesi uzun bir sürecin ve gayretin neticesidir. Görünürde XI. yüzyılda Selçukluların batıya yönelmesi ve 1071 Malazgirt zaferi neticesi ile Anadolu’nun kapılarını aralamaları ardından Süleyman Şah’ın İznik merkezli olarak Selçukluların bir kolunu Anadolu’da hayata geçirmesi ve bunu takip eden gelişmeler sonucu Türkleşen Anadolu’nun Türkler ile irtibatı bağlamında bu tarihten çok daha erken tarihlere uzanan bir geçmişi bulunmaktadır. “Kayserin ayağının altında yer eksilmekteydi Köşkü gökyüzüne yükselmişti Ey Keyhüsrev onun yerini almış durumdasın Söyle o köşk nerede? Kayser ise sanki hiç yaşamadı” XIII. yüzyıl Anadolu’sunun önemli mutasavvıflarından Şeyh Evhadüddîn Kirmânî’nin Türkiye Selçuklu Sultanı Gıyâseddîn Keyhürev için kaleme aldığı bu mısralar Anadolu’nun sahiplerinin el değiştirmesi yani Türkleşmesi sürecini anlayabilmek adına önemlidir. Selçuklu varlığı ile birlikte Anadolu’da bambaşka bir hayatın yaşanmaya başladığı tartışma götürmez bir gerçektir. Fakat bu değişim sadece XI. yüzyıl ile başlayan askeri başarılara bağlanamayacak kadar derinliği, geçmişi ve farklı boyutları olan bir olgudur. İlk Türk İzleri Türklerin Anadolu’ya ilk gelişleri Sakalar ile gerçekleşmiştir. Sakalar, M.Ö. 665 yılında Kuzey Kafkasya’da yaşayan Kimmerleri yurtlarından attıktan sonra onları takip ederek Azerbaycan topraklarına geldiler. Bu sırada Sakaların başında başbuğ olarak ‟Gök”(Asur kaynaklarına göre Gog) bulunmaktaydı. Gök’ün oğulları ve Asur kaynaklarında isimleri ‟Sarati” ve ‟Parati” olan iki oğlu bulunmaktadır. M.Ö. 662’de bu iki kardeş, Asur ülkesine saldırdılar. Bunlardan Parati’nin -yine Asur kaynaklarında geçtiği kadarıyla- ismi ‟Maduva” olan oğlu, M.Ö. 654’te tüm Anadolu, Suriye ve Filistin bölgelerini ele geçirdi. Burada adı Maduva olarak geçen kişi, Firdevsi’nin Şehnâme adlı eserinde ‟Efrasiryab” olarak anılan, gerçekte ise adı ‟Alp Er Tunga” olarak bildiğimiz Saka hükümdarıdır. İran hükümdarı ‟Keyhüsrev”, Kuzey Azerbaycan ve Doğu Anadolu’yu Sakalardan almak için kurduğu tuzak sonucu M.Ö. 626-625 yılında Alp Er Tunga’yı şerefine verdiği ziyafet sırasında zehirleyerek öldürdükten sonra istediğini elde etti ve Doğu Anadolu topraklarını ele geçirdi. Strabon’a göre Sakaların Anadolu’daki egemenlikleri 28 yıl sürmüştür. Anadolu coğrafyasında var olan en eski varlıklarından biri de M.Ö. 149-127 yılları arasında İtil Nehri civarından topraklarından kalkıp Azerbaycan’a, oradan da Kars ve Pasin ovalarına gelip yerleşen ‟Bulgarlar” ve ‟Vanandlar”dır. Bulgarlar ile akraba bir kavim olan Vanandlar ile Bulgarlar’ın Doğu Anadolu coğrafyasına gelmeleri ile ilgili tarihî bilgi, Ermeni kaynaklarınca da teyit edilir. Hatta bu yerleşme, etkisini, Selçukluların Anadolu’yu egemenliklerine alıncaya kadar Kars şehrinin adının Vanad olarak anılması ile gösteriyor. Hunlar ve Anadolu IV. asırda Balamir başbuğluğunda batıya; Avrupa topraklarına hareket eden Hunlar, ilk önce, IV asrın ortalarına doğru İranî bir kavim olan Alanların ülkesini ele geçirdikten sonra 374 yılında Karadeniz’in kuzeyindeki Got krallığı topraklarına saldırdı ve topraklarını ele geçirdiler. Hunların önünden kaçan Gotlar, Avrupa’nın batısına, yani Roma İmparatorluğu topraklarına doğru, önlerine çıkan İranî ve Germen topluluklarını da yurtlarından ederek Roma ülkesinin ‟limes” adını verdiği sınırlarını aştılar. Böylece 375 yılında ‟Kavimler Göçü” başlamış oldu. Bu durum, Roma İmparatorluğu’nun siyasî, ekonomik, askerî ve sosyal olarak büyük bir buhran yaşamasına ve yaklaşık 20 yıl sonra da ‟Doğu Roma İmparatorluğu ve Batı Roma İmparatorluğu” olarak ikiye ayrılmasına neden olurken, Avrupa’nın etnik yapısını da köklü bir şekilde değişime uğratmış oldu. 395 yılında İmparator I. Theodosios’un ölmesi ve Roma’nın doğu ve batı olarak ikiye ayrılmasından sonra aynı yıl içerisinde Hunlar yeniden harekete geçerek yeni bir akın ve yağma harekâtına giriştiler. Bu harekât, iki koldan yürütülecekti: ilk kol Balkanlar üzerinden Trakya’yı, ikinci kol Kafkaslar üzerinden Anadolu’yu hedef almaktaydı. Anadolu harekâtını ‟Kursık” ve ‟Basık” adlı iki komutan idare etmekteydi. İlk olarak Kafkaslar üzerinden Erzurum’a girdiler. Ardından da bugünkü Malatya ve Çukurova’ya kadar akınlarını sürdürerek, sonrasında Urfa ve Antakya şehirlerini kuşattılar. Buradan daha güneye inen Hun atlıları, Suriye topraklarında faâliyetlerde bulunduktan sonra Kudüs’e kadar akınlarda bulundular. Ardından tekrar kuzeye yönelerek Ankara-Kayseri hattındaki İç Anadolu topraklarında akınlarda bulunarak 396 yılının içerisinde Azerbaycan yönünde hareket edip Kafkaslar üzerinden merkezlerine döndüler. Avrupa Hunlarının Doğu Roma İmparatorluğu egemenliğindeki Anadolu’ya yapmış oldukları bu harekât, Roma ve Bizans tarihî kaynaklarında kayıtlı olan Türklerin bu topraklardaki ilk görünmeleridir. 398 yılında yine Avrupa Hunlarının Anadolu’ya yaptıkları ikinci bir harekât vardır ki, bu, kapsamı ve sınırları itibariyle ilkinden daha küçük ölçeklidir. Hunların gerçekleştirmiş oldukları bu askerî harekâtlar, yurt tutma amacıyla olmayıp; keşif ve yağma amacıyla yapılmış akın niteliğindedir. Sabir Akınları Malazgirt öncesi Anadolu’ya yapılan Türk akınlarından biri de ‟Sabir(Sibir) Türkleri” tarafından gerçekleştirilir. 305 yılında Kafkasya’nın kuzeyinden güneye geçen Sabirler, 515-516 yılında Anadolu coğrafyasına indiler. Sabirler; Kapadokya, Ankara ve Kastamonu’ya kadar faâliyetlerde bulunurken başlarında ‟Çiğil-biy” adında bir başbuğları bulunuyordu. Yaklaşık 11-12 yıl Doğu Roma İmparatorluğu toprağı olan Anadolu coğrafyasında varlıklarını sürdüren Sabirler, 527 yılında Anadolu’dan çekilmişlerdir. Türklerin Anadolu coğrafyasına girişleri sadece Kafkaslar üzerinden olmayıp, VI. asırda Avrupa kıtasında Bizans İmparatorluğu ile siyasî sorunlar yaşayan Bulgarlar, 530 yılında yapılan savaşta Bizans’a yenilince, belli bir kütle Balkanlar üzerinden getirilerek Anadolu coğrafyasına yerleştirilmişlerdir. Ayrıca, Müslüman Araplar ile mücadele de askerî desteğe ihtiyaç duyan Bizans, 755 yılında yine Bulgar Türklerinden bir kısım halkı, Balkanlar’dan Anadolu’ya geçirip buraya yerleştirmiştir. Anadolu’da Avar İzleri I. Göktürk Devleti’nin kurulmasından sonra yaşadıkları baskılar nedeniyle batıya doğru göçe başlayan ‟Avarlar”, 558-805 yılları arasında Orta Avrupa’da ve Karadeniz’in Kuzeyinde büyük bir devlet kurarak, yaklaşık 250 yıl hüküm sürmüş olan Avar Devleti’ni kurmuşlardır. Avarların siyasî tarihi boyunca gerçekleştirdikleri en büyük askerî harekât, İstanbul'u kuşatmalarıdır. İlki 617 veya 619 yılında Sasanî İmparatorluğu ile müttefik olarak gerçekleştirilen kuşatmanın ardından, ikincisi ve daha geniş çaplı olarak yine Sasanîler ile ortaklaşa düzenlenen 626 yılındaki kuşatmadır. Kuşatmayı fiilen gerçekleştiren asıl güç Avarlardı. Büyük yankı ve etkiler doğuran bu kuşatmaların ilkinde Bizans İmparatoru başkenti terk ederek şehri kaderine bırakmayı düşünmüş, ikincisinde Sasanî ordusunun da karadan Anadolu coğrafyasını kat ederek Avrupa yakasında kuşatmayı sürdüren Avar ordusuna yardıma gelmesinin ardından bu kez imparator, bir diğer Türk Devleti olan Hazar Devleti’nde yardım istemek üzere yola çıkmıştır. Kuşatmalar etkili olsa ve imparator ile halkı korkuya düşürerek şehri terk etme ve başka bir Türk Devleti’nden yardım isteyecek duruma getirse de donanmanın olmayışından dolayı kuşatmalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Yine de bu durum, Türk tarihinde ilk İstanbul kuşatmalarının yapılması açısından önem arz etmektedir. Bundan ayrı olarak, II. Justinianus(685-695/705-711) doğudaki Sasanî tehdidine karşı, Avrupa’da bulunan Avar Devleti’ndeki Türklerden bir bölümünü Balkanlar üzerinden Anadolu’ya getirterek onları Doğu Anadolu’daki İran sınırına yerleştirmiştir. Anadolu’da Etrak İzleri IX. asırda Türkistan’dan batıya doğru yaşanan Türk göçü sonrasında Abbasî Devleti bünyesinde, özellikle 840-860 yılları arasında çok sayıda Türk’ün bu devletin ordusunda memlûk veya paralı asker olarak görev alması ve bu durumun ilerleyen yıllarda da giderek artması, onların zamanla Abbasî Devleti içerisinde güç sahibi olmalarına yol açtı. ‟Benî Bâcûr(Bayçur)”, ‟Afşinler”, ‟Benî Akşid”, el-Sûlî, ‟Beni el-Sâc(Sacoğulları) ve ‟el-Türkişî” gibi aileler, Abbasî ordusu ve devletinde yükselen Türk ailelerden bazılarıdır. Bu ailelerden biri olan Afşinlerden ‟Afşin Haydar”, Doğu Anadolu’yu da içerisine alacak şekilde, Abbasîlerin Ermeniye, Azerbaycan genel valiliği yapmış ve onun döneminde bu bölgelerde yüksek miktarda bir Türk zümresi ve kuvveti bulunmaktaydı. 838 yılında Abbasî halifesi Mutâsım’ın Anadolu üzerine çıktığı seferde Afşin, Abbasî ordularının sağ kanat komutanıdır. Onun devlet içindeki siyasî gücünün giderek artmasından çekinen halife Mutâsım, Afşin’i idam ettirdi. Fakat bu durum, Doğu Anadolu ve Azerbaycan’daki Türk askerî gücünde herhangi bir eksilmeye neden olmadı. M.786 yılında halife Harun el-Reşid, komutanlarından ‟Ebu Süleyman el-Türk” bir Türk emirini Tarsus şehrine görevlendirmiştir. Ayrıca, yine o dönemlerde Adana-Tarsus bölgesinde Abbasî emirlerinden ‟Buga” adlı bir Türk komutan, valilik görevinde bulundu. Abbasî Devleti, IX. Asırdan itibaren orduda görev yapan komutan, asker ve cümle Türk zümresinin Arap kadınlarıyla evlenip melezleşerek, savaşçı özelliklerini kaybetmemeleri için, onlara has, Güneydoğu Anadolu bölgesinde yer alan ve ‟Samarra” adı verilen vilayeti kurmuşlardır. Peçenekler ve Anadolu Türkistan’dan batıya; Doğu Avrupa’ya doğru yönelen son büyük göç, IX-XI. asırlar arasında yaşanmış ve bu göçü oluşturan Türk kütlelerinin en büyüklerinden biri ‟Peçenekler” olmuşlardır. Peçenekler, Batı Göktürk Devleti’nin yıkılış sürecinden sonra Karlukların güçlenmesi ile üzerlerinde oluşan baskıdan dolayı önce Batı Sibirya’ya, daha sonra da IX. asırda yaptıkları akınlar ile ticaret yolunun güvenliğini bozdukları için Hazar Devleti’nin baskısıyla 860-880 yılları arasında Karadeniz üzerinden Doğu Avrupa’ya doğru göçe başladılar. Sonrasında onları ‟Uzlar(Oğuzlar)” ve ‟Kumanlar(Kıpçaklar)” izlediler. Her gelen grup bir önceki Türk boyunu o an bulundukları bölgelerden atarken, bu durum, Türk boylarının hızlı bir şekilde Karadeniz’in kuzeyi ve Doğu Avrupa’dan Balkanlara doğru hızlı bir yayılma alanı oluşturmalarına ve Avrupa’da etnik bir hareketliliğin yaşanmasına neden oldu. Peçenekler, 889-893 yıllarında Macarları Karpatlar bölgesindeki yurtlarından atarak bu bölgedeki bozkırlara yerleştiler. Daha sonrasında Uzlar, Peçenekleri yurtlarından çıkararak onları Macaristan üzerine göçe zorladılar ve bu baskı sonucunda 942-970 yılları aralığında Peçenekler, Macaristan’a gelerek yerleştiler. Boylar halinde teşkilatlanarak yaşayan Peçenekler hiçbir zaman devlet kuramamışlardır. 1036 yılında Kiev Knezliği ile yapılan savaşta Peçenekler yenilmeleri üzerine akınlarını Balkanlardaki Bizans topraklarına yoğunlaştırdılar. Fakat, arkadan gelen Kıpçak kütlelerinin Uzları yurtlarından atmalarından sonra Uzlar’da Peçenekleri yurtlarından çıkararak Balkanlar’da bir göç çığının oluşmasına neden oldular. Bu karışıklıklar nedeniyle iki Peçenek başbuğu; ‟Turak” ve ‟Kegen” arasında oluşan iktidar mücadelesi meydana geldi; bu mücadele, Kegen’in Bizans’a sığınması, Turak’ın da Bizans ile yapılan savaşta esir düşmesi ve ikisinin, kendilerine bağlı Peçenek kütleleriyle birlikte Hristiyanlığa geçmeleri ile sonuçlanmıştır. Bizans, kendine bağladığı ve paralı asker olarak kullanmaya başladığı bu Peçenek kuvvetlerini önce Bulgaristan’a yerleştirmiş, ardından da 1048 yılından sonra, artan Selçuklu akınlarına karşı savunmaları için Anadolu’ya yerleştirmiş ve onlar üzerine sevk etmiştir. Soydaşlarına karşı böyle bir görevi kabul etmeyerek Balkanlara geri dönen sayıları yaklaşık 15.000 Peçenek atlısı olmuştur. Geriye kalan ve Bizans ordusunda paralı askerlik yapan Peçenek askerleri, 1071 yılındaki Malazgirt Savaşı’nda taraf değiştirerek soydaşları Selçuklular safında yer almışlar ve savaşın kazanılmasında mühim bir rol oynamışlarıdır. Anadolu’da Müslüman Türkler/İlk Akınlar Selçuk Bey’in 1007 yılındaki ölümünden sonra Selçuklu ailesi ve Türkmenlerinin başına en büyük oğlu Arslan Yabgu geçti. Tuğrul ve Çağrı Beyler, kurultayda onun başbuğluğunu tanısalar da kendilerine bağlı Türkmenler ile ayrı hareket etme kararı aldılar. Maveraünnehir ve Seyhun nehrinin ötesinde; Talas bölgesinde Karahanlı han ve teginlerinin tehdit ve baskılarından dolayı kendilerine yaşam alanı kalmayınca Tuğrul ve Çağrı Beyler, kendilerine yeni bir yurt, hayvanlarına da rahat otlatabilecekleri topraklar bulma kararı aldılar. Bu çerçevede, 1015 yılında Çağrı Bey, emrindeki 3000 kadar Türkmen süvarisi ile hızla ve gizlice Gaznelilere ait Horasan bölgesinden geçerek önce Azerbaycan’a oradan da Doğu Anadolu topraklarına girdi. Bu sırada Doğu Anadolu’da Bizans’a bağlı Ermeni ve Gürcü krallıkları bulunuyordu. İlk önce, Ermeni ‟Vaspurakan Krallığı”nın topraklarına giren Çağrı Bey, yapılan savaşta Ermeni ordusunu bozguna uğrattı, bir süre bölgede dolaşarak pek çok ganimet elde etti ve Vaspurakan Krallığı’nın batı topraklarındaki kaleleri ele geçirdi. Ardından, kuzeye yönelerek Gürcüler üzerine yürüdü ve topraklarına girdi. Çağrı Bey’i karşılamak üzere bekleyen General Liparit komutasındaki bir Gürcü ordusu, savaşı göze alamayarak geri çekildi; bunun üzerine Çağrı Bey, Nahcivan bölgesi topraklarını ele geçirdi. Bununla da yetinmeyen Çağrı Bey, daha da kuzeye yönelerek Nik bölgesine girdi. Durumu haber alan Beçni Kalesi’nin Ermeni komutanı Vasak, ordusu ile Çağrı Bey’in üzerine yürüdü ve yapılan savaşta hezimete uğrayan taraf yine Ermeni ve Gürcüler oldu. Bir müddet daha bölgede dolaşan ve ganimet toplayan Çağrı Bey, yeterli keşifleri yaptığına kanaât getirerek 1021 yılında yine Azerbaycan ve Horasan üzerinden Maveraeünnehir’e dönerek Kardeşi Tuğrul Bey ile bir araya geldi ve Anadolu hakkında olumlu bir rapor verdi. Bölgeye geldiğinde var olan Ermeni ve Gürcü prensliklerinin kendi aralarındaki ve Bizans ile olan mücadelelerinden kaynaklı bölgedeki kaos ortamından yararlanan Çağrı Bey, ileride yurt tutma amaçlı keşif ve ganimet elde etme amacıyla çıktığı seferden büyük başarılar elde ederken, bölge halkı ve toprakları üzerinde de derin etkiler bırakmıştır; Ermeni ‟Ardzuri” ve ‟Bagraturi” krallıkları yıkılmış ve halk, Orta Anadolu’ya doğru göç etmiştir. Bölgenin insansız hale gelmesi, kısa bir gelecekte bölgenin Selçuklu Türklerince kolayca ele geçirilmesine zemin hazırlamıştır. Büyük Selçuklu Devleti kurulduktan sonra Malazgirt Savaşı’na kadar geçen sürede Anadolu üzerine yapılan akınlarda Çağrı Bey’in bu sefer sonucu elde ettiği bilgiler ve kullandığı güzergâh, Selçuklular için bir rehber ve kılavuz niteliği taşımıştır. Tuğrul Bey Pasinler ve Anadolu’da Selçuklular Büyük Selçuklu Devleti kurulduktan sekiz yıl sonra Anadolu’ya ikinci sefer düzenlendi. Bizans İmparatoru IX. Konstantinos’un emri ile Müslüman Şeddâdîlerin başkentinin Gürcü komutan Liparit tarafından kuşatılması üzerine Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış, yardım amaçlı gelerek Liparit ve ordusunu bozguna uğrattı. Bir diğer taraftan Musa(İnanç) Yabgu’nun oğlu Şehzâde Hasan, 1048 yılında Erzurum bölgesine girdi ve Vaspurakan bölgesine doğru ilerlemeye başladı. Bu durum karşısında Vaspurakan’ın Bizans valisi, Gürcistan’ın Bizans valisinden yardım istedi. İstediği askerî yardımı aldıktan sonra Bizans kuvvetleri, Şehzâde Hasan’ın komutasındaki Selçuklu ordusunu pusuya düşürüp yenilgiye uğrattı. Bu savaşta şehzâde Hasan şehit düştü. Haberi alan Sultan Tuğrul, İbrahim Yınal’ı Azerbaycan Valiliğine atadıktan sonra Anadolu üzerine sefer emri verdi. 1048-1049 yılında İbrahim Yınal komutasında Doğu Anadolu’ya giren Selçuklular, Vaspurakan üzerinden hızla gelerek Erzurum ve çevresindeki bölgelerden pek çok kale ve şehri ele geçirip, bol miktarda ganimet ve esir elde ettiler. Durumdan haberdar olan Bizans İmparatoru, komutanı Liparit’i bölgede zor durumda bulunanBizans valileri ve ordusuna yardım amaçlı bölgeye gönderdi. Bizans ordusu içerisindeki ihtilafları gören ve iyi değerlendiren İbrahim Yınal, Erzen-i Rum(Erzurum) dolaylarındaki Basean(Pasinler) bölgesinde yapılan savaşta Bizans ordusunu bozguna uğrattı ve General Liparit’i esir aldı. Bu savaş literatüre ‟Pasinler Savaşı” olarak geçmiştir. Ve bu savaş önemli sonuçlar doğurmuştur; Pasinler Savaşı, Selçuklu ve Bizans arasında iki denk devlet olarak yapılan ilk savaştır. Bu savaştan sonra Bizans’ın Selçuklu akınlarına karşı mukavemeti ve maneviyatında önemli kırılmalar yaşanırken, Selçuklular tarafında ise Bizans’ın ürkülecek bir güç olmadığını görülmüştür. Esir komutanını kurtarmak isteyen imparator Konstantinos, Selçuklu egemenliğini tanıyarak vasal bir devlet olan Mervâni Emirliği’nin aracılığıyla Sultan Tuğrul’dan barış talep etti. Barış teklifini kabul eden Sultan Tuğrul, elçilik heyetlerinin karşılıklı Bizans ve Selçuklu ülkelerine gidip gelmelerinin ardından şöyle bir antlaşmaya varıldı: 1. Emevîler tarafından İstanbul’da yapılan cami ve medresenin bakım ve tadilatı yapılacak, 2. Şii-Fatîmî halifesi adına okunan hutbe, Abbasî halifesi ve Selçuklu Sultanı adına okunacak, 3. Caminin mihrabına Türklerin eski devirlerden beri hükümdarlık alameti olan ve Sultan Tuğrul’un da kullandığı ‟ok ve yay” işareti yerleştirilecek. Anadolu’yu fethetme düşüncesinde olan Kutalmış, 1054 yılında Şeddâdîlerin başşehri Gence’yi kuşattı. Kuşatma başarısız olsa daErmeni Bağratlılara ait Kars şehrini ele geçirmeyi başardı. Kardeşi İbrahim Yınal’ın isyanını bastırarak devlet otoritesini tekrar sağlayan Sultan Tuğrul, Selçuklu ülkesinde göçlerle artan Türkmen nüfusa yurt bulmak ve Bizans ile yapılan barış antlaşmasının uygulanmaması gibi nedenlerden ötürü 1054 yılı içerisinde Anadolu üzerine sefere çıktı. Doğu Anadolu’ya giren Sultan Tuğrul ve Selçuklu ordusu, Erciş kalesini ele geçirdi. Buradan hareketle Malazgirt Kalesi kuşatıldı fakat alınamadı. Daha sonra Sultan Tuğrul, Selçuklu ordusunu üçe ayırarak farklı bölgelere sevk etti. Birinci kol: Kafkas Dağları, Abhaz kaleleri ve Erzincan üzerine harekete geçerken, İkinci kol: Taik bölgesi üzerinden Çoruh havzasındaki topraklara akınlarda bulunmuş ve bol ganimet elde etmiştir. Fakat dönüş yolunda yapılan savaşta ordunun sübaşısı şehit düşmüştür. Üçüncü kol: Kars ve civarına yönelmiş, burada yapılan savaşta Bizans ordusunu bozguna uğratmışlardır. Kendisi Pasinler ve Erzurum’a hareket eden Sultan Tuğrul, kalenin düşmesinin zaman alacağını düşünerek kuşatmaktan vazgeçti. Ardından üç kol halinde sevk ettiği orduların dönmesinin sonra tekrar güney yönünde hareket ederek yeniden Malazgirt Kalesi’ni kuşatsa da kış mevsiminin gelmesinden dolayı kuşatmayı kaldırarak ordusu ile birlikte ülkesine geri dönmüştür. Dönüş yolunda Adilcevaz kalesini fethetmiştir. Çağrı Bey’in oğlu Yakutî, emrindeki Selçuklu kuvvetleri ile 1057 yılında önce Azerbaycan’a, sonra da Anadolu’ya girdi ve akınlara başladı. Yakutî’nin komutanlarından emir Saltuk, Anadolu’da başarılı akınlarda bulunarak, bu süre zarfında pek çok kez büyük bir Bizans ordusunu yenilgiye uğrattı. Ayrıca, 1058’de Yakutî, ordusunun bir kısmını Kars bölgesine sevk etti. Bu ordu, Pasinler’e inerek pek çok kaleyi kuşattı ve ele geçirdi. Aynı yıl yine Yakutî’nin sevk ettiği bir diğer ordu Erzincan, Kemah ve Pulur’u fethetmiştir. 1059 yılında bizzat Sultan Tuğrul’un emri ile başlayan Anadolu seferine yine Yakutî kumanda etmiştir. Doğu Anadolu topraklarına giren Selçuklu ordusu, Van Gölü’nün kuzeyine doğru hareketle Sivas önlerine gelindi ve şehir kolayca Selçuklu kuvvetlerince fethedildi. Esas Fetih Alparslan ve Malazgirt Zaferi Sultan Tuğrul’un 1063 yılında ölmesinden sonra Selçuklu tahtına yeğeni; Çağrı Bey’in oğlu Alparslan geçti. Sultan Alparslan, ülkedeki siyasî karışıklıklara ve taht mücadelelerine son verdikten hemen sonra 1064’te Anadolu seferine çıktı. Bu sırada Anadolu’da akınlar yapmakta olan emir Tuğtekin’de Sultanın huzuruna çıkarak Selçuklu ordusuna katıldı ve bölge hakkında bilgiler verdi. İlk önce Gürcistan bölgesine giren Sultan Alparslan ve Selçuklu ordusu, bu bölgede askerî faâliyetlerde bulunduktan sonra Taik bölgesine girdiler. Gürcü kralı, Selçuklu ordusunun karşısına çıkmaya cesaret edemedi ve kaçmak zorundan kaldı. Ardından bölgedeki bir takım şehir ve kaleler ele geçirildi. Sultan Alparslan, bölgedeki Ermeni kralı II. Gourgen’in kızıyla evlenerek barış yaptı, sonra da aynı barışı Gürcü kralı IV. Bağrad ile de gerçekleştirdi. Öte yandan, Sultan Alparslan’ın oğlu Melikşah, yanında Yakutî ve Nizâmü’l-Mülk olduğu halde, Doğu Anadolu toprakları boyunca pek çok kaleyi kuşatarak ele geçirdiler. Bu başarıların ardından babasının ve asıl Selçuklu ordusunun yanına dönen Melikşah, kazandığı zaferlerden dolayı babasının takdirlerini ve memnuniyetini kazandı. Bu vakitten sonra yek vücut halinde hareket eden Selçuklu ordusu, Sultan Alparslan’ın komutasında yine bölgedeki pek çok Bizans kale ve şehirleri fethederek, ‟ele geçirilememesi ile ünlü” Bizans’a ait Anion(Ani) şehri üzerine yürüdü ve şehri kuşatma altına aldı. Yapılan kuşatma ile zor durumda kalan Ani şehri, cizye vergisi ödeyerek barış yapmaya ikna oldular. Fakat anlaşmaya sadık kalmayarak sonrasında tekrar kaleden Selçuklu askerlerine saldırınca bu sefer Selçuklu ordusu daha şiddetli bir şekilde kaleye hücum etti. Yaşanan çatışmalarda Selçuklu askerleri galip geldi ve kale duvarlarında oluşan boşluklardan içeri dalan Selçuklu ordusu şehri fethetti. Hristiyanların bu ünlü ve büyük kentinin Müslüman Türklerin eline geçmesi Hristiyan aleminde üzüntülere sebebiyet verirken, İslam aleminde büyük bir sevinçle karşılandı. Derhal bir fetihnâme hazırlanarak Abbasî halifesine gönderildi. Abbasî halifesi de bu büyük fetihten dolayı Sultan Alparslan’a Ebu’l Feth, yani ‟Fethin Babası” unvanını vermiştir. Şehir ve kale fethedildikten sonra buraya bir cami yaptıran, emir atayan ve bir miktar asker bırakan Sultan Alparslan, seferi sonlandırarak Selçuklu başkentine döndü. Türkiye Selçuklu Devleti’nin Kurucusu: Süleyman Şah Kutalmışoğlu Süleyman Şah Selçuk Bey’in oğlu Arslan Yabgu’nun torunudur. Babası Kutalmış Bey’dir (Selçuk Bey’in torunu). Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın babası Kutalmış, Selçuk Sultanı Tuğrul Bey ile Çağrı Bey’in amcaoğluydu. Kutalmış önce Tuğrul Bey’e karşı isyan etmiş; sonra Büyük Selçuklu Sultanlığı tahtına geçen Alparslan’ın sultanlığını kabul etmemiş ve onun ile başarısız bir çatışmaya girişmişti. Kutalmış 1064’de ölünce (Süleyman Şah dâhil) dört oğlu o zamanlar Büyük Selçuk Sultanlığı sınırları dışında kalan fakat göçebe Türkmen boylarının yerleşmeye başladıkları bir bölge olan Anadolu’da Toros Dağları yöresine kaçmışlar ve Anadolu’ya yeni gelip yerleşen Türkmen boyları arasında yaşamaya başlamışlardır. Burada da Alparslan’ın devamlı baskısı altında kalmışlar ve Alparslan’ın zaman zaman akıncı birlikleri göndererek tahtını tehdit edebilecek olan kardeşleri bertaraf etmeye çalışmıştır. Dört kardeşten en son Süleyman Şah hayatta kalmıştır. Alparslan’ın 1071 Malazgirt Savaşı galibiyetinden sonra giderek daha çok sayıda Türkmen boyları Anadolu’ya girip yerleşmeye başlamış ve Süleyman Şah bu Türkmenlerin liderliğini ele geçirmeyi başarmıştır. 1073’de Kutalmışoğlu Süleyman Şah Büyük Selçuklu devleti hükümdarı Melikşah tarafından Büyük Selçuk Sultanlığı’na bağımlı Sultan-ı Rum (yani Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı) olarak tayin edilmiştir. Bizans sınırlarında idaresini kuran Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Bizanslılarla bazen savaş yaparak bazen Bizans isyancılarına yardım ederek hükmü altındaki toprakların sınırlarını büyütmeyi başarmıştır. 1075’de Bizans İmparatorluğu’nun Anadolu’da bulunan önemli şehirlerinden İznik (Nicaea) ile İzmit’i (Nicomedia) eline geçirmiş ve Güney Marmara bölgesine tamamen hâkim olmuştur. Ayrıca Çanakkale boğazından geçen gemilerden vergi almaya başlamıştır. 1077’de ülkesinin özerkliğini ilan edip İznik merkezli bağımsız bir devlet olarak Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurmuştur. 1078’de Süleyman Şah Bizans İmparatoru VII. Mikhail Dukas’la Bizans tahtını eline geçirmek üzere isyan eden Anatolikon Theması Vali-Generali Nikeforos Botaneiates’e karşı askerî yardım anlaşması yapmıştır. Fakat Süleyman Şah ordusu ile İznik ile Kütahya arasında Nikeforus Botaeiates ile karşılaşınca asi generalin sağladığı daha uygun şartlar nedeniyle taraf değiştirip Nikeforus Botaeiates’a askeri yardım sağlamış ve onun III. Nikeforos ismi ile Bizans İmparatoru olmasına önayak olmuştur. Bu yardım dolayısıyla Bizanslılar göçmen Türkmenlerin Anadolu’da da Boğaz kıyılarına kadar gelip yerleşmelerini kabul etmişlerdir. 1080’de ise Süleyman Şah bir diğer Bizans tahtına geçmek isteyen isyancıya (Nikeforos Melissenos’a) yardım eder. Türkiye Selçuklu Devleti’nin hızlı bir biçimde büyümesinden çekinen Bizans İmparatorluğu, (Balkanlardaki karışıklığın etkisiyle de) Türkiye Selçuklu Devleti ile bir antlaşma yapmış ve bu antlaşmaya göre Bizans, Türkiye Selçuklularına yıllık tazminat ödemeyi kabul etmiştir. Süleyman Şah Bizans’la yaptığı bu antlaşma sonucu batı sınırını güvenceye aldı. Süleyman Şah’ın devletini kurması ve üst üste başarılar kazanması Anadolu’ya Türk gelişlerini hızlandırıyordu. Süleyman Şah Ermeniler üzerine bir sefer düzenlemek için Kilikyalılar üzerine sefer yaptı. Yakın akrabası ve veziri Ebu’l-Kasım’ı İznik’te idareci olarak bırakan Süleyman Şah, doğu sınırlarını genişletme planları ile 1084’de Çukurova’ya (Kilikya’ya ve belki de Suriye üzerine) bir sefere çıktı ve bu sefer sonucu Tarsus, Adana ve Antakya’yı devletinin sınırlarına kattı. Fakat İran merkezli Büyük Selçuklu devletinin Suriye’de (bir bakıma özerk) emiri olan Ebu Said Tajuldevla Tutuş (Tutuş, Melikşah’ın kardeşi ve Sultan Alpaslan’ın oğludur.) bu seferin kendi egemenliği altında olan Suriye üzerine yöneleceğini kuşkusuyla, Süleyman Şah’a karşı çıkmıştır. Her ikisi de Selçuk hanedanı olan bu iki taraf arasındaki askeri çekişmeye başkenti İsfahan’da bulunan Melikşah’ın bir bağlantısı olup olmadığı daha belgelenmemiştir; ama bazı tarihçiler Tutuş’un Melikşah emirleriyle hareket ettiğini bildirmektedirler. Gerçekten Süleyman Şah Antakya’yı ele geçirdikten sonra bütün Suriye’ye sahip olma amacıyla Halep’i kuşatmıştır. Kentin valisi olan İbn-i Huteyti, Tutuş’tan yardım istemiş; Tutuş yanına Selçuklular’ın yetenekli kumandanlarından Artuk Bey’i (Artuklu Beyliği’nin kurucusu) alarak 4 Haziran 1086 tarihinde Halep yakınlarında Ayn Seylem Savaşı’nda Süleyman Şah’la karşılaşmıştır. Süleyman Şah bu savaşta mağlup düşerek yaşamını kaybetmiştir. Süleyman Şah kısa süren hâkimiyeti döneminde Adana, Tarsus, Misis ve Avnazarba şehirlerini fethedilmiştir. Sonuç Tarih boyunca oldukça geniş bir coğrafyaya yayılan kadim inanç ve uygarlıkların neredeyse hepsi ile bağlantı kurabilen bu uygarlıkların birikimi ile kendi kültürlerini zenginleştirerek kendi kültürlerinin izlerini geniş bir coğrafyaya bırakan Türklerin tarih içinde kendine yurt edindiği en kayda değer toprakların başında Anadolu yan bugünkü Türkiye gelmektedir. Kati olarak XI. yüzyıl sonunda Selçuklu akınları ile Türk yurdu haline gelen Anadolu’da bu fetih sürecini kolaylaştırıcı bir unsur olarak da beliren çok daha erken tarihlere uzanan bir Türk etkisi ve varlığı olduğu açıkça görülmektedir. Türklere aşina olan ve ziyadesi ile Türk izi ile dolu olan bu coğrafya XI. yüzyıldan sonra kati bir biçimde Türk yurdu haline gelmişti. Öyle ki Selçuklu fethini takip eden asrın ortalarından itibaren tüm batı ve doğu dünyasında “Türkiye” manasına gelen isimler ile anılmaya başlamış ve bu coğrafyanın bir Türk yurdu olduğu tüm dünyaca kabullenilmişti. Türklerin Anadolu’da varlığı sadece askeri ve siyasi başarıların bir neticesi değildi. Selçuklular eliyle Türkler burada belki Orta Asya’dakinden çok daha rafinire ve özgün bir Türk kültür dünyası oluşturmuşlardı. Coğrafya kitaplarında geçen Türkiye adını fazlasıyla hak etmişti. Burada sadece siyasi boyutta değil dili ile edebiyatı ile mimarisi ve kültür hayatı ile canlı özgün ve zengin bir Türk kültür coğrafyası oluşmuştu. Anatolia yani Anadolu tanımı bugün anladığımız coğrafyanın tamamını ifade edilmez iken Türkiye tanımı bütün yarım adayı tanımlayan bir kavram olmuştu. Böylece Coğrafyayı tek bir kültür yurdu haline getiren de Türkler olmuştu. Kaynakçalar Aksaraylı Kerimeddin Mahmud, (1943). Selçukî devletleri tarihî, aksaraylı Kerimeddin Mahmud’unMüsameret-al-ahyar adlı Farsça Tarihinin Tercümesi, (Çev., M. N. Genç Osman önsöz ve notlar F. N. Uzluk), Ankara: TTK Basımevi. Alexiad, A. K. (1996). Malazgirt’in sonrası, (Çev. B. Umar), İstanbul: İnkılâp Kitabevi. Alpaslan, İ. (1984). Ağrı Anadolu’nun giriş kapısı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara: Ayyıldız Matbaası. Aşan, M. B.( 1989). “Doğu Anadolu ve Malazgirt’in tarihi coğrafyası”, Anadolu’nun Kapısı Malazgirt, Malazgirt Sempozyumu Bildirisi, Muş. Aşan, M. B.(1989). Elazığ, Tunceli, ve Bingöl illerinde Türk iskân izleri xı. ve xıı. yüzyıllar, Ankara: TKAE Yayınları. Atçeken, Z. ve Bedirhan. Y.(2004). Malazgirt’ten vatana anadolu Selçuklu tarihi, Konya: Eğitim Kitabevi. Augustinos, G. (1997). Küçük Asya Rumları, (Çev. Devrim Evci), Anakara: Ayraç Yayınevi. Azimî Tarihi, (1988). (Selçuklular dönemiyle ilgili bölümler: H.430- 538), (Çev., Ali Sevim), Ankara: TTK Yayınları. Baştav, Ş. (1941). “Sabirler”, Belleten C. 5, S.17-18, Ankara: TTK Yayınları. s.60-62. Belazuri, (1932). Fütuh’ül-buldan, (Neşr. R. M. Rıdvan), Kahire. Bilge, A, (1971). Anadolu’nun Türkleşmesi, İslâmlaşması ve aramızdaki Rumlar tarihi, Konya: Ülkü Basımevi. Bodmer, J. P. (2001). “SelçuklularAnadolu’da”, cogito- Selçuklular- Üç Aylık Düşünce Dergisi, S. 29, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s.33-46. 230 Brooks, E. W. (1957). “The Successors of heraclius”, CMH II Cambridge, s.391–417. Cahen, C. (1984). Osmanlılardan önce Anadolu’da Türkler, (Çev., Yıldız Moran), İstanbul: E Yayınevi. Cahen, C. (1992). Türklerin Anadolu’ya ilk girişi (XI. Yüzyılın İkinci Yarısı), (Çev. Yaşar Yücel-Bahaeddin YediYıldız), Ankara: TTK yayınları. Cahen,C.(1955-1956).Estce Quelesetats Seldjouki desetatientd esetats feoda ux? (Selçuklu devletleri feodal devletler miydi?), (Terc. Lütfi Güçer), İktisat fakültesi Mecmuası, C.17, İstanbul, s. 348-358. Gregory Abul Farac, (Bar Hebraeus). (1987)..Abû’l- Farac tarihi, Syriacum, nşr., P.Bedyan, Paris 1890; (Trc., Ömer Rıza Doğrul), Abû’l- Farac Tarihi, C.I-II, Ankara: TTK. Yayınları. Gül, M. (2010). Orta çağlarda doğu ve güneydoğu Anadolu, İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yaynevi. Güzel, A. ve Seferoğlu, Ş. K. (1986). “İslamiyet’e Anadolu’da giren Türkler”, Milli Kültür,., S.54, Ankara: KTB Yayınları. H. Hüsameddin, (1929-1932). Amasya tarihi, II, İstanbul. Honigman, E. (1970). Bizans Devleti’nin doğu sınırı, (Terc.F.Işıltan), İstanbul: İÜEF Yay. İbnü’l Esir. (1987). El-Kamilfi’t tarih, (Trc. Abdulkerim Özaydın), Bahar Yay., C. X. İstanbul. İmad Ed- Din El- Katip El Isfahani. (1999). Zubdat AL-Nuşra ve Nuhbat AL’Usra (trk. Trc. Kıvameddin Burslan), Irak ve Harasan Selçukluları tarihi olarak (nşr M. Th. Houtsma), (2. baskı), Ankara: TTK Yayınları. İpek, A. (2002). “Azerbaycan üzerinden Anadolu’ya ilk Türk akınları”, Yeni Türkiye 44, Türkoloji ve Türk Tarihi II, Sayı: 44, Ankara, s. 28. Kafalı, M.(1997). Anadolu’nun fethi ve Türkleşmesi, Ankara: AKM Yayınları. Kafalı, M.(2002).“Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması”, (Editör Hasan Celal Gü- zel), Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları. Kafesoğlu, İ.(1972). Selçuklu tarihi, İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları. Kaplanoğlu, R. (2000), Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, No:7, İstanbul: Avrasya Etnografya Vakfı Yayınları. Koca, Salim, “Diyâr-ı Rûm”un (Roma Ülkesi=Anadolu) “Türkiye” Hâline gelmesinde Türk kültürünün rolü”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 1, Konya. 231 Köymen, M. A. (1962). “Anadolu’nun fethi ”, 1961 Yılı DİB. Dergisi, Ankara. Köymen, M. A. (1963). Köymen, Mehmet Altay, Selçuklu Devri Türk tarihi, Ankara: Ayyıldız Matbaası. Köymen, M. A. (1976). Köymen, M. A. (1986). “Selçuklular veAnadolu’nun Türkleşmesi meselesi”, Selçuklu Dergisi, Selçuk Ünv. Selçuklu Araştırmaları Merkezi, S:1, Konya. Kurat, A. N. (1937). “Peçenekler”, İA. C. IX, İstanbul, s. 44-64. Ostrogorsky, G. (1981). Bizans devleti tarihi, (Çev. Fikret Işıltan), Ankara: TTK Yayınları Ramsay, W. M. (1960). Anadolu’nun tarihi coğrafyası, (Çev. Mihri Pektaş), İstanbul: MEB Yayınları. René, G. (2006), Bozkır imparatorluğu, (Çev. M. Reşat Uzmen),İstanbul: Ötüken Neşriyat. Sevim, A. (1990). Anadolu Fatihi Kutalmışoğlu Süleymanşah, Ankara: TTK Yayınları. Sevim, A. (2000). Anadolu’nun fethi Selçuklular dönemi, Anakara: TTK Yayınları. Sevim, A. (2011). Ünlü Selçuklu komutanları Afşin, Atsız, Artuk ve Aksungur, Ankara: TTK Yayınları. Sevim, A. ve Yücel, Y. (1989) Türkiye tarihi- Fetih Selçuklu ve beylikler dönemi, Ankara: TTK Yayınları. Sümer, F. (1999), Oğuzlar (Türkmenler), İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay. Sümer, F. ve Sevim, A. (1988), İslam kaynaklarına göre Malazgirt savaşı (Metinler ve Çeviriler), Ankara TTK Yayınları. Şapolyo, E. B. (1972). Selçuklu İmparatorluğu tarihi, Ankara: Güven Matbaası. Şeker, M. (2007). Fetihlerle Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması, Ankara: DİB Yay. Toksoy, A. (2002). “Doğu Anadolu’da Türk hâkimiyeti”, Yeni Türkiye 44, Türkoloji ve Türk Tarihi-II, Tarih Araştırmaları Özel Sayısı-II, Sayı: 44, Ankara, s.18. Toksoy, A. (2002). A. “Malazgirt zaferinden önce doğu Anadolu’ya yapılan Türk akınları”, Türkler Ansiklopedisi, (Editörler: Hasan Celâl Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca), C. 4, Ankara, s.678-693. Turan, O. (1969). Selçuklular tarihi ve Türk-İslâm medeniyeti, istanbul: neşriyat yurdu. Turan, O. (1993). Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul: Boğaziçi Yayınları. Urfalı Mateos (2000). Vekayi-nâmesi (952-1136) ve papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), (Türkçeye çev. Hrant D. Andreasyan), Ankara: TTK Yayınları. Wittek, P. (1944). Menteşe beyliği, (Trc.Şaik Gökyay), Ankara: TTK. Yayınları. Yınanç, M. H. (2009). Türkiye tarihi, Selçuklular devri-I, (Yayına Sunan: Refet Yinanç), Anakara: Ekol Yayınevi. Zoroğlu, L. (2002). “Anadolu’da 1071 öncesi ilk Türk izleri”, YeniTürkiye Tarihi: 43, Türkoloji ve Türk Tarihi-I, Sayı: 43, Anakara, s. 194-197

16

dk.

Tuğrul Bey'in Malazgirt Kuşatması

30 Aralık 2022

Tuğrul Bey'in Malazgirt Kuşatması

Türklerin Anadolu'ya girişleri genellikle Malazgirt zaferiyle başlatılsa da gerek Selçuklulardan önce gerekse Selçuklu Devleti'nin kuruluşundan sonra çeşitli Türkmen beylerinin, kumandan ve hanedan üyesi meliklerinin bölgeye yönelik çok sayıda askeri harekatı mevcuttur. Üzerinde pek durulmayan bu harekatlardan biri ve belki de en önemlisi bizzat Sultan Tuğrul Beg tarafından 1054 senesinde yapılan Anadolu seferidir. Doç. Dr. Erkan Göksu yazdı. lk defa Çağrı Beg’in 1016-1021 tarihli akını ile Anadolu’ya gelen Oğuz Türkmenleri, Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşundan (1040) sonra daha büyük kitleler halinde bölgeye yerleşmeye başlamışlardı. Bizans’ın mukavemetini kırma ve Anadolu’yu yurt edinme bakımından mühim neticeler veren bu göçler, 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra yeni bir boyut kazandı ve neticede Anadolu, sadece siyasî olarak değil, sosyal ve kültürel bakımdan da ebedî Türk yurdu haline geldi. Anadolu’ya vaki Türkmen harekâtı, Çağrı Beg’in Doğu Anadolu akınından Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşuna (1040) kadar devam eden ilk dönemde, keşif ve yurt arama mahiyetindeydi. 1040-1071 arasında gerçekleştirilen akınlar ise bir devlet politikası haline gelmiş ve Selçuklu hanedan üyeleri hatta bazen bizzat Sultan tarafından sevk ve idare edilmişti. Nitekim Tuğrul Beg, Dandanakan Savaşı’ndan hemen sonra yaptığı fetih planlamasına göre iki yeğenini, Musa (İnanç) Yabgu’nun oğlu Hasan ve Çağrı Beg’in oğlu Yâkûtî’yi Azerbaycan’ın fethine göndermiş, bunlardan Hasan Beg, akınlarını Doğu Anadolu’ya, Pasin ve Erzurum dolaylarına kadar genişletmişti. Ancak onun Vaspurakan (Van Gölü) havzasına doğru yönelmesi üzerine bölgenin Bizans valisi Aaron, Gürcistan’ın Bizans valisi Kekavmenos’tan da yardım istemek suretiyle Hasan Beg’in üzerine yürüdü. Büyük Zap suyu yanında pusuya düşürülen Türk ordusu yenilgiye uğradı. Başta Hasan Beg olmak üzere birçok Selçuklu komutanı şehit düştü. Haberi alan Tuğrul Beg, ana bir kardeşi İbrahim Yınal’ı Anadolu seferine memur etti. Erran bölgesinin bir kısmını Selçuklu hâkimiyetine alan Kutalmış’ı da onunla birleşmek üzere görevlendirdi. İki Selçuklu şehzadesi birleşerek Bizans ülkesine doğru ilerlemeye başladılar. Türk ordusuna mukavemet edemeyeceğini anlayan Vaspurakan Valisi Aaron ve Gürcistan valisi Kekavmenos, çareyi Bizans İmparatorundan yardım istemekte buldular. İmparator, Bizans’ın himayesini kabul etmiş olan Gürcü komutan Liparit’e haber göndererek bütün Gürcistan ve Abhazya kuvvetleriyle birlikte Bizans ordusuna katılmasını istedi. Aras Nehri’ni takip ederek ilerleyen ve yürüyüş yolları üzerinde Bizans ordusunu bulamayan Selçuklu kuvvetleri ise Pasinler üzerinden Erzurum’a, buradan da Tercan bölgesindeki Kötür ve Vican/Bican’a kadar ilerlediler. Ermeni yazar Aristakes’in ifadesiyle Pasinler ovasının ve Erzurum’un boş yerlerini ele geçirerek bölgenin dört bir köşesini hâkim oldular. Nihayet Selçuklu kuvvetleri ile Bizans ordusu 18 Eylül 1048’de Pasinler Ovasındaki Hasankale önlerinde karşılaştılar. Selçukluların galip geldiği savaş sonunda Bizans ordusunun komutanı Liparit esir alındı. Selçuklu kuvvetlerinin eline çok sayıda esir ve ganimet geçti. Bizans İmparatorluğu karşısında kazanılan bu savaş, Selçukluların Doğu Anadolu’daki siyasî varlığını perçinledi. Nitekim Bizans, İmparatorluğun batı kanadında meydana gelen bazı hadiselerin de etkisiyle Selçuklularla bir barış antlaşması yapmaya mecbur oldu. Savaştan bir yıl sonra imzalanan bu antlaşma ile artık Bizans, Doğu Anadolu’daki Selçuklu varlığını resmen kabul etmiş oluyordu. Selçukluların Anadolu’daki ilerleyişi, bazı iç meseseler yüzünden bir müddet durma noktasında geldi. Ancak bir yandan yeni göçlerle Ön Asya’ya gelen Türkmenlere yeni yurtlar bulmak, diğer yandan da Doğu Anadolu hâkimiyetini tekrar güçlendirmek isteyen Bizans’ın faaliyetlerine son vermek gerekiyordu. Bu yüzden Tuğrul Beg, 1054 baharında Anadolu üzerine bizzat sefere çıktı. “Deniz kumu kadar kalabalık” ordusuyla önce Muradiye (Bergri) şehrini ele geçirdi. Bölgedeki diğer yerleşim merkezlerini de itaat altına aldıktan sonra Erciş'e yürüdü. Burası da sekiz günlük savaştan sonra Sultan’a itaat etti. Bu sırada şehir halkı: “Ey cihangir Sultan! Git Malazgirt şehrini zapt et. Biz ve bütün Ermenistan sana tâbi olalım.” dediler. Sultan Tuğrul, dönemin kaynaklarında “her türlü fenalıklarla dolu bir yılana benzetilen” Malazgirt şehrine yöneldi. Taşbaşı denilen yerde karargâhını kurdu ve şehri kuşattı. Şehrin Romalı kumandanı Vasil, şehrin her tarafını tahkim etmişti. Malazgirt halkı da Selçuklu kuşatmasına karşı gereken her şeyi yapmaya hazırdı. Selçuklu ordusu, günlerce hiç durmadan hücuma devam ediyordu. Bilinen bütün kuşatma tekniklerini kullanan Selçuklu ordusunun, surların altından tüneller kazarak şehre girme teşebbüsleri boşa çıktı. Aksi istikamette toprağı kazan şehir müdafileri Selçuklu lağımcılarını durdurdular. Bir kısmını öldürüp bir kısmını da esir ettiler. Esir aldıkları Selçuklu askerlerini surun üzerine çı​kartıp işkence ederek öldürdüler. Durumu gören Sultan son derece üzüldü ve Malazgirt’i ele geçirmek için başka çareler düşünmeye başladı. Bir rivayete göre Bitlis’e adam gönderip vaktiyle Bizans İmparatoru Basil’in Hoy şehrini dövmek için yaptırmış olduğu on beş çemberli kor​kunç ve hayret verici mancınığın getirilmesini emretti. Başka bir rivayete göre ise Selçukluların Malazgirt kuşatmasında kullandıkları mancınık, Hoy şehrinden getirilmemiş, Tuğrul Beg tarafından kuşatma sırasında yaptırılmıştı. Dört yüz kişi tarafından çekilen bu mancınık Malazgirt üzerine gece gündüz 60 litrs (libre, takriben 55 kg)’lik taş fırlatıyordu. Mancınığın daha ilk atışında üç muhafız öldü. En ileri mevkide bulunan bir asker de şehrin içine atıldı. Şehir halkı dehşete düşmüş, ümidini kaybetmişti. Bu sırada şehir halkından bir rahip, bu büyük mancı​nığı durdurabilmek için bir çare düşündü. Hemen el birliğiyle bir makine yaptılar ve surların içinden, şehri dövmekte olan mancınığa taş ve ateşler atmaya başladılar. Selçuklular buna hazırlıklı değillerdi. Atılan ilk taş ve ateşlerden biri mancınığa isabet etti ve kullanılmaz hale getirdi. Fakat Selçuklular birkaç gün içinde mancınığı tamir etmeyi başardılar ve daha büyük taş​larla şehri dövmeğe devam ettiler. Şehrin komutanı Vasil durumun her geçen gün daha kötüye gittiğini görünce yeni bir tedbir ve çare düşünmeye başladı. Son ümit olarak şehre tellallar çıkartıp gizlice Selçuklu ordugâhına girip mancınığı kullanılmaz hâle getirecek bir kahraman aradığını ilan etti. Onun birçok altın, gümüş, at ve katırla ödüllendirileceğini, ayrıca İmparator tarafından rütbe ve mevki verileceğini söyledi. Eğer mancınığı tahrip ettikten sonra canını kurtaramazsa mükâfatın oğullarına veya akraba​sına tevdi edileceğini vaat etti. Vasil’in vaatleri son derece cazip olsa da kimse bu işe cesaret edemiyordu. Zira işin sonunda mancınığa zarar vermek mümkün olsa dahi sağ kurtulmak bir mucizeydi. Birkaç gün kimseden ses çıkmadı. Sonunda askerler arasında cesaretiyle tanınan bir Frank çıktı. Onu, Selçuklu ordugâhına haberci kılığında göndermeye karar verdiler. Frank, zırhını giyip miğ​ferini taktı. Bu arada elbisesinin altına üç şişe neft sakladı. Selçuklu ordugâhındakiler şüphelenmesinler diye de mızrağının ucuna da bir kâğıt geçirdi. Sonra atına bindi ve bir haberci gibi yola koyuldu. Selçuklu ordugâhına ulaştığında öğle vaktiydi. Şehrin komutanı Vasil’den bir haber getirdiğini söyleyince onu içeriye aldılar. Öğle sıcağı bastırmış, ordugâhtakilerin birçoğu çadırlarına çekilmişti. Nasıl olduysa Frank bir fırsatını buldu ve mancınığa yaklaşmayı başardı. Birden elbisesinin altına gizlediği neft şişelerini çıkartıp mancınığa fırlattı. Selçuklu asker ve muhafızları ne olup bittiğini anlamaya çalışırken mancınıktan yükselen ateşi gördüler. Etrafa koşuşup ateşi söndürmeye çalıştılarsa da başaramadılar, mancınığı kurtaramadılar. Bir anlık dalgınlık ve gaflet çok pahalıya mal olmuş, mancınık kullanılamaz hale gelmişti. Mancınığı yakmayı başaran Frank ise herkesin mancınığı kurtarmak için o telaşla koşuşturmasını fırsat bilip kaçmayı başardı. Sağ salim Malazgirt’e dönüp durumu anlatınca şehir halkı rahatladı. O, kahraman ilan edilip kendisine vaat edilen ödülleri alırken, şehir halkı kutlamalara başlamıştı bile. Mancınığın tahrip edilmesine çok öfkelenen Sultan, kuşatmanın şiddetlendirilmesini emretti ise de ne yeni bir mancınık yapmaya ne de kuşatmayı daha fazla uzatmaya vakit yoktu. Bölgede yapılması gereken başka işler de vardı ve bekleyemezdi. Bu durumda kuşatmayı kaldırmaktan başka çaresi yoktu. Malazgirt kuşatmasını kaldıran Tuğrul Beg, Kars’a doğru ilerledi. Burayı da bir müddet kuşattıktan sonra Pasin ovasından geçerek Erzurum civarına yürüdü. Doğuda Ügimi’ye kadar gitti. Bu bölgede karşısına hiçbir kuvvet çıkmadı. Kuzey Doğu Anadolu’daki harekâtını bu şekilde tamamlayan Sultan, güneye indi. Tekrar Malazgirt’e gidip şehri bir kez daha kuşattı. Fakat bu sefer de ele geçirmeyi başaramadı. Kış mevsiminin yaklaşıyor olması da kuşatmayı devam ettirmesini engelleyen hususlardan biriydi. Dönüşte yolu üzerinde bulunan Adilcevaz’ı da ele geçiren Tuğrul Beg böylece Anadolu’dan ayrıldı. Niyeti, kışı geçirdikten sonra tekrar bölgeye gelip gaza ve fetih hareketlerini kaldığı yerden devam ettirmekti. Fakat buna imkân bulamadı. Bir yıl sonra Abbasi Halifesi el-Kaim Biemrillah’ın yardım isteği üzerine Bağdat’a gidip şehirdeki Büveyhî hâkimiyetine son veren Tuğrul Beg, daha sonra gerek Irak’ın durumu, gerekse bazı iç meseleler yüzünden bir daha Anadolu’ya gelemedi. Tuğrul Beg bu tarihten sonra her ne kadar Anadolu harekâtını bizzat yönetemese de görevlendirdiği Selçuklu şehzadeleri, emîrler ve Türkmen begleri, Anadolu’da Bizans’a karşı yapılan askerî harekâtı devam ettirdiler. Bu süreçte bölgeye vaki Türkmen göçü bir an olsun durmadı ve neticede 1071 Malazgirt zaferinden sonra Anadolu kâmilen Türk yurdu hâline geldi. Kaynakça Alican, Mustafa, Kıyametin İlk Günü: Malazgirt 1071, İstanbul 2013. Aristakes, Historia, (Trans. Robert Bedrosian) New York, 1985. Ayan, Ergin, “Tuğrul Bey Dönemi Selçuklu-Bizans Ekseninde Ermeniler”, Yeni Türkiye, 60 (Eylül-Aralık 2014) s.247-263. Cahen, Claude, Türklerin Anadolu'ya İlk Girişi, (Çev: Yaşar Yücel-Bahaeddin Yediyıldız), TTK. Yay., Ankara 1992. Göksu, Erkan, Türkiye Selçuklularında Ordu, TTK Yay, Ankara 2010. Kafesoğlu, İbrahim, “Doğu Anadolu’ya İlk Selçuklu Akını ve Tarihî Ehemmiyeti”, Fuad Köprülü Armağanı, İstanbul, 1953, s.259-274. Kafesoğlu, İbrahim, Selçuklu Tarihi, MEB Yay., İstanbul 1992., s.25.) Kaya, Abdullah, “Başlangıcından 1071’e Kadar Türklerin Anadolu’ya Akınları Hakkında Bir Değerlendirme”, EKEV, 59 (Bahar 2014), s.211-232. Kaymaz, Nejat, “Malazgirt Savaşı ile Anadolu'nun Türkleşmesine Dair”, Malazgirt Armağanı, TTK Yay., Ankara 1993. Koca, Salim, Dandanakan’dan Malazgirt’e, Giresun 1997. Köymen, Mehmet Altay; Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi I (Kuruluş Devri), TTK Yay., Ankara 2000. Köymen, Mehmet Altay; Selçuklu Devri Türk Tarihi, TTK Yay., Ankara 1993. Piyadeoğlu, Cihan, Sultan Alp Arslan, İstanbul 2016. Sümer, Faruk, “Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler mi Geldi?“, Belleten, XXIV (1960), s.567-594. Toksoy, Ahmet, “1018-1071 Yılları Arasında Selçuklu-Bizans İlişkileri ve Ermeniler”, Yeni Türkiye, 60 (Eylül-Aralık 2014) s.264- 278. Turan, Osman, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, İstanbul 2001. Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İstanbul 1993. Turan, Osman, Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul , 1998. Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, Siyâsî Tarih Alp Arslan’dan Osman Gazi’ye (1071-1318), İstanbul 2002. Turan, Osman; Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, II, İstanbul 1999. Urfalı Mateos Vekayi-namesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), (Türkçe terc. Hrant D. Andreasyan, Notlar: Edouard Dulaurer-Halil Yinanç), TTT Yay., Ankara 2000.

6

dk.

İlk Büyük Türk Denizcisi: Çaka Bey

9 Aralık 2022

İlk Büyük Türk Denizcisi: Çaka Bey

İlk Türk denizcisi Çaka Bey’in tarih sahnesine çıkışını 10. yüzyılın ikinci yarısında Yengikent’ten Cend’e giderek burada Büyük Selçuklu devletinin temellerini atan Oğuzların Kınık boyuna mensup Selçuk Bey’in göçü ile başlayan sürecin sonuçları arasında görmek gerekir. Onun gerek tarihe damgasını vurduğu coğrafya, gerek tarihî etkinliğini icra ettiği çağ ve bu çağın ruhuna renk veren zemin, Selçuklu devrinin belirlediği, şekil verdiği bir zemindir. Bu açıdan bakıldığında, Çaka Bey’in ve ortaya koymuş olduğu tarihî mirasın belli açılardan Selçuklu bakiyesi ve büyük Selçuklu güneşinin Anadolu’ya aksettirdiği şuaların bir huzmesi olduğu söylenebilir. Nitekim Anadolu coğrafyasının Selçukluların yükselişine paralel olarak Türklerin hâkimiyet gergefine dâhil olması da bu durum ile alakalıdır. 1050’li yılların ortalarında Bağdat’ta Sünnî Abbâsî Halifesi’ni himâye altına alarak İslâm dünyasının siyasî liderleri olduklarını tescil eden Selçuklular, özellikle Malazgirt Savaşı’ndan sonraki süreçte Anadolu sathını adeta bir kızıl elmaya dönüştürmüşlerdir. Malazgirt Savaşı’ndan önce bir tür tanıma teşebbüsü olarak temayüz eden Anadolu’ya dönük Selçuklu akınları, savaşın ardından külliyetli bir ileri harekât biçimini almıştı. Bu ileri harekâtı sistematik hale getiren şey, Malazgirt zaferinden sonra Sultan Alparslan ile Bizans İmparatoru Romanos Diogenes arasında imzalanan anlaşmanın, İmparatorun tahtından indirilmesi ile geçersiz kılınması oldu. İstanbul’un yeni idaresi tarafından ortaya konulan bu refleks, Selçukluların Anadolu’ya olan bakışlarına nihaî şeklini veren bir motivasyon işlevi gördü. Rivayete göre Sultan Alparslan, “ bugünden itibaren Romalılarla akdedilmiş dostluk ve ittifak yemini çözülmüş oldu. Bundan sonra haça tapınan bütün milletler kılıçla mahvedilecek ve bütün Hıristiyan milletler esaret altına alınacaktır ” şeklindeki sözleri ile yarımadanın fethine dönük büyük harekâtın ilk emrini verdi. Sistematik gazâlar şeklinde icra edilecek olan bu ileri harekât, kuşkusuz Bizanslılara karşı bir girişim olması münasebetiyle doğal olarak bir cihâd perspektifine dayanıyordu. Türkiye tarihinin kaynaklarından biri olan Dânişmendnâme ’de yer alan kayıtlara bakılırsa, Sultan Alparslan’ın söz konusu emri ile Anadolu’yu fethe çıkan gazî Türkmen beyleri içerisinde yazımızın konusunu teşkil etmekte olan Çaka Bey de vardı. Sonraki yılların büyük Türkmen amiralinin tarih sahnesine çıkışı kaynaklar üzerinden takip edilebildiği kadarıyla bu şekildedir. Malazgirt Savaşı’ndan sonraki süreçte Anadolu’ya gazâlarda bulunan ve Akdes Nimet Kurat tarafından Dânişmendnâme ’de adı geçen Çavuldur Çaka ile aynı kişi olabileceğine işaret edilen Çaka Bey, bugün kesin olarak bilemediğimiz, lâkin 1078 senesinden önceki bir tarihte, giriştiği bir mücadele esnasında, kendi ifadeleriyle, “ bir zamanlar Asya (Anadolu)’da hep yiğitçe dövüşerek, akınlar yaparken tecrübesizliğin kurbanı olarak ” Bizanslı kumandan Aleksandros Kabalikos’a esir düştü. Bununla birlikte, hiç kuşkusuz asil soydan geldiği için sıradan bir tutsak muamelesine tabi tutulmamış ve bizatihi İmparator Nikephoros Botaneiates’in (1078-1081) kendisine hizmet etmek üzere saraya armağan edilmişti. Bu hadise, Çaka Bey’in kişisel tarihi açısından bir dönüm noktası oldu. İmparator tahta çıkarken Türkiye Selçuklu Devletini kuran Süleymanşah’ın desteğini almıştı ve bu dönemde halen Bizans sarayında güçlü bir Selçuklu nüfuzu hissedilmekteydi. Kendisine armağan edilen kıymetli esire tutsak muamelesi yapmayan İmparator Nikephoros Botaneiates, ona yalnızca iltifatlarda bulunup değerli hediyeler bahşetmekle kalmadı, aynı zamanda kendisini Bizans soyluları tarafından kullanılan önemli unvanlardan biri olan Protonobilissimos (En soyluların birincisi) ile de taltif etti. Kendisine oldukça rahat koşullara sahip olduğu anlaşılan bir hayat sunulan Çaka Bey, bu yaban ülkenin yaban sarayında 1081 yılı Nisanına kadar ikamet edecekti. Selçuklu etkisinin güçlü bir biçimde hissedildiği rahat bir ortamda kendisine sunulan bu imkânları değerlendiren Çaka Bey, İstanbul’da kaldığı süre zarfında Grekçeyi öğrenmekle kalmamış, aynı zamanda Bizans devlet teşkilatı hakkında, sonraki dönemlerde kendisine yarar sağladığı kesin olan bilgiler edinerek kendisini geliştirmişti. Bu haliyle değerlendirildiğinde, kendisini yeterince geliştirip Bizans idaresinde etkili bir konuma gelebilecek bir yabancıya benziyordu. Hem o dönemde hem de daha önce ve sonra Bizans’a hizmet ederek devlet bürokrasisinin basamaklarını hızlı bir şekilde tırmanan Türklerin sayısı hiç de az değildi. Muhtemeldir ki, bu dönemde yanında bulunanların pek çoğu onun için aynı geleceği öngörüyorlardı. Kendisi bu konuda tam olarak ne düşünüyordu bilinmez, fakat kaderinde böyle bir gelecek yoktu. Tarih ve talih ona bambaşka, hiç kimsenin aklında olmayan bir rol biçecekti. 4 Nisan 1081’de yeni Bizans imparatoru olarak taç giyen Aleksios Komnenos’un daha önceki hükümdar döneminde verilen bütün unvan ve imtiyazları iptal etmesi, Çaka Bey’in hayatı için de yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Alınan karar çerçevesinde kendisine verilmiş olan soyluluk unvanı geri alınan Türk beyi, eski imparatora olan yakınlığından dolayı hayatını tehlikede gördüğü için İstanbul’dan ayrıldı ve akrabalarının yaşamakta olduğu İzmir’e gitti. Anadolu’nun önemli merkezlerinin Selçuklular ve onlara bağlı Türkmen beyleri tarafından fethedilmekte olduğu bu dönemde yeni imparator Aleksios Komnenos’un devlet idaresindeki otoritesini tesis etme önceliği ve Balkanlarda Peçenekleri durdurma zorunluluğu, Çaka Bey’e, Türk nüfusu meskûn bulunmakla birlikte çevresi Bizans egemenliğinde olan İzmir’de büyük fırsatlar sunuyordu. Bölgede yeni bir Türk yükselişinin fitilini ateşleyecek olan Çaka Bey, söz konusu fırsatları kullanma noktasında becerisini ortaya koymakta gecikmedi. İzmir merkezli bir siyasî teşekkül oluşturabilmek için evvela denizlere hâkim olunması gerektiğinin bilincinde olan Çaka Bey, donanma inşasına dönük ilk adımlarını da bu bilinç çerçevesinde attı. Bizanslılara karşı askerî mücadeleye girmeye hazır olduğuna karar verdiğinde, kırk parçadan meydana gelen nispeten güçlü bir donanmanın sahibi olmuştu bile. Askerî mücadele için gerekli hazırlıkları tamamlayarak harekete geçtiği sıralarda Bizans İmparatorluğu halen Balkanlardaki gailelerle meşguldü. Mevcut durumu kendisi açısından siyasî bir kazanıma dönüştürmeyi başaran Çaka Bey, kısa süre içerisinde Urla, Foça ve Midilli’ye hâkim oldu. Bu ilk başarılarının üzerinden fazla zaman geçmiş değildi ki, bu fetihleri diğerleri takip etti. Gerek meydana getirdiği dikkate değer askerî gücü verimli kullanması, gerekse Bizans İmparatorluğu’nun içerisinde bulunduğu zafiyet durumunu fırsata çevirmesi dolayısıyla kısa sürede elde ettiği başarılar Çaka Bey’i tatmin etmeye yetmemişti. Yalnızca elindeki donanma kuvveti ile bunu başaramayacağını biliyor olsa da, nihaî hedef olarak gözünü İstanbul’a dikti. Bir sonraki adımı bu çerçevede şekillendi ve büyük Türkmen denizcisi, İzmir ve havalisinde meskûn bulunan soydaşlarından meydana getirdiği bir kara gücü oluşturma yoluna gitti. O sadece bu kadarla da kalmadı. Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlar’a inen ve o dönemde Doğu Roma İmparatorluğunu tehdit ederek Bizans’a çok zor anlar yaşatan bir başka Türk topluluğu, Peçenekler ile de temasa geçti. Çaka Bey’in elçilerini büyük bir memnuniyetle karşılayan ve kendilerine iletilen ittifak teklifini iştiyakla kabul eden Peçenekler, aynı zamanda soydaşları da olan yeni müttefikleri ile birlikte İstanbul’a yürüme hazırlıklarına giriştiler. Fakat iki taraf arasında üzerinde ittifak edilen anlaşma ölü doğdu. Tıpkı Peçenekler gibi Balkanlara inen bir başka Türk topluluğu olan Kumanların Bizanslılar tarafından ikna edilerek Peçeneklere karşı silah olarak kullanılması, Çaka Bey ile Peçenekler arasındaki ittifakın hayata geçirilmesine mani oldu. Çaka Bey’in askerleri ile birleşip İstanbul’a yürüme planları yapan Peçenekler, Kumanlar tarafından düzenlenen ve genç-yaşlı, kadın-çoluk ayrımının yapılmadığı kanlı bir katliamla sonuçlanan beklenmedik bir saldırıya maruz kalarak askerî güç ve yeteneklerini bir çırpıda yitirdiler. Bizanslılar başarılı olmuş, başkentlerini hedef alan düşmanlarının bir araya gelip etkin bir kuvvete dönüşmelerine mani olmuşlardı. Türk soylu Çaka Bey’in Türkmenleri ile ittifak eden Türk soylu Peçeneklerin tıpkı kendileri gibi Türk soylu olan Kumanlar tarafından imha edilmesi, İstanbul’un fethine dönük planların ilk etapta akim kalmasına neden olsa da, büyük Türk amirali, önüne mukaddes bir gaye olarak koyduğu kızıl elmasından bu şekilde karşılaştığı ilk engel ile kolayca vazgeçebilecek biri değildi. Vazgeçmedi. Bizans’a karşı yeni bir Türk ittifakı tesis etmek amacıyla rotasını Türkiye Selçuklularına çevirdi. Selçuklu Sultanı I. Kılıçarslan’a kızını vererek onunla akrabalık tesis eden Çaka Bey, İstanbul’a hâkim olmaya dönük gayesini bu sefer de bir başka hat üzerinden, doğudan gerçekleştirmeye çalışıyordu. Bu girişim, anlaşıldığı kadarıyla İstanbul’da hatırı sayılır bir tedirginlikle karşılanmıştı ki, Bizans İmparatoru iki Türk beyinin arasını bozmanın yollarını aramaya başladı. Bunun için bulduğu ilk çözüm de Sultan Kılıçarslan’a bir mektup göndererek onu kayınpederine karşı kışkırtmak oldu. İmparator Aleksios Komnenos, Selçuklu hükümdarına gönderdiği söz konusu mektupta, “ Çaka Bey, İzmir’e hâkim olduktan sonra kendisine Basileus, yani “imparator” dedirterek İstanbul’u alacağını, burayı idare edeceğini iddia ediyor. Bu onun bir aldatmacasıdır. O da İstanbul’u alamayacağını, alsa da burayı idare edemeyeceğini bilir. Bu yüzden onun asıl hedefi senin toprakların, senin saltanatındır. Sana önlemini almanı tavsiye ederim. ” diyerek I. Kılıçarslan’ı kayınpederine karşı şüpheye düşürmeye çalışıyordu. İmparator’un hilesi başarılı oldu. Selçuklu Sultanı, ilerleme hattını Güney Marmara’ya, bir başka ifadeyle kendi genişleme istikametine doğru yönelttiği görülen Çaka Bey hakkında şüpheye düşerek onun hedefinin gerçekten de kendisini olduğu zannına kapılmış, onun daha fazla güçlenmesinin kendisi ve devleti açısından tehdit olacağını düşünmeye başlamıştı. Bu düşünce, siyaset perspektifini kayınpederi ile birlikte Bizans’a karşı değil, tam aksine Bizans hileleri ile kışkırtılarak akrabası, soydaşı ve müttefikine karşı kurmasına zemin hazırladı. Sonuç olarak Çaka Bey’in giderek artan kuvvetine müdahale etmek üzere harekete geçti. O sırada Abidos önlerinde bulunan Çaka Bey, kuşkusuz Bizans İmparatoru’nun mektubundan haberdar olmadığı için damadının neden üzerine geldiğini anlayamamıştı. Olan biteni öğrenmek gayesi ile Sultan Kılıçarslan’ın yanına gitti. Görünürde kendisini çok iyi karşılayan damadı, şerefine tertip ettiği ziyafet esnasında Çaka Bey’i katlettirdi. Bu şekilde Bizans İmparatoru diplomatik hile yolunu kullanarak düşmanları üzerinde bir kez daha ve zahmetsiz bir zafer elde ediyor, İstanbul’u fethetmeyi hedefleyen Türkleri birbirlerine kırdırmak suretiyle varlığını hedef alan bir tehlikeyi daha elini hiçbir riske bulaştırmadan bertaraf ediyordu. Türk denizcilik tarihinin en önemli figürlerinden biri olmasının yanında Osmanlı öncesi dönemde İstanbul’un fethi düşüncesini adeta siyasî bir kızıl elmaya dönüştürerek bu özelliği ile devrin bütün Türkmen beylerinin arasında müstesna bir mevkii olan Çaka Bey’in katli, hiç kuşkusuz, tabir yerindeyse ömrü uzayan Bizans açısından bir sevinç vesilesi oldu. Haçlıların gelişine kadar bölgede varlıklarını sürdüren Türkmenler, I. Haçlı Seferi’nin ardından ya katledildiler ya da bu havaliden çıkarılarak Anadolu içlerine doğru sürüldüler. İzmir ancak Aydınoğlu Mehmet Bey’in 1317’de Kadife Kaleyi, oğlu Umur Bey’in 1329’da Liman Kalesini fethi ile Türk yönetimine yeniden kavuşacak ve Çaka Bey’in büyük idealinin izleri, Batı Anadolu’da kurulan Türk beyliklerinden Osmanoğulları eliyle sürülecekti. Kaynakçalar Alican, Mustafa, Kıyametin İlk Günü Malazgirt 1071, İstanbul 2013. Anna Komnena, Alexiad Anadolu’da ve Balkan Yarımadası’ında İmparator Alexios Komnenos Dönemi’nin Tarihi Malazgirt’in Sonrası, Türkçe çev. Bilge Umar, İstanbul 1996. Anzerlioğlu, Yonca, “Bizans İmparatorluğu’nda Türk Varlığı”, Türkler, VI, Ankara 2002. Aristakès de Lastıvert, Récit des Malheurs de la Nation Arménienne, Karen Yuzbashıan’ın Rusça’dan Fransızca’ya çev. Marius Canard-Haïg Berberian, Bruxelles 1973. Ayönü, Yusuf, “İzmir’de Türk Hakimiyetinin Başlaması”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, C.IX, Sayı 1. Ayönü, Yusuf, Selçuklular ve Bizans, Ankara 2014. Daş, Mustafa, “Ortaçağ’da İzmir”, İzmir Kent Tarihi, yayına haz. Gözde Emekli, vd., İzmir 2009. Demirkent, Işın, “Komnenos Hanedanının Büyük Başkumandanı: Türk Asıllı Ioannes Aksukhos”, TTK Belleten, LX/227 (Nisan 1996), Ankara 1996. Demirkent, Işın, “Komnenoslar Sarayında Bir Türk: Aksukhos”, XII. Türk Tarih Kongresi (12-17 Eylül 1994), Kongreye Sunulan Bildiriler, II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1999. Demirkent, Işın, “Tatikios (Türk Asıllı Bir Bizans Kumandanı)”, TTK Belleten, LXVII/248 (Nisan 2003), Ankara 2003. Ersan, Mehmet, “Çaka Bey’in Tarih Sahnesine Çıkışını Hazırlayan Gelişmeler”, İzmir’in Türkler Tarafından Fethi kutlamaları ve Uluslararası Çaka Bey Sempozyumu 24-26 Marz 2017 İzmir (yayınlanmamış bildiri). Honigmann, Ernst, Bizans Devletinin Doğu Sınırı, Türkçe çev. Fikret Işıltan, İstanbul 1970. Ioannes Zonaras, Tarihlerin Özeti, Türkçe çev., Bilge Umar, İstanbul 2008. Kesik, Muharrem, 1071 Malazgirt Zafere Giden Yol, İstanbul 2013. Kurat, Akdes Nimet, Çaka Bey, İzmir ve Civarındaki Adaların İlk Türk Beyi, Ankara 1966. Kurat, Akdes Nimet, Peçenek Tarihi, İstanbul 1937. Mehmet Ersan-Mustafa Alican, Selçukluları Yeniden Keşfetmek Büyük Selçuklular, İstanbul 2012. Mikhael Attaleiates, Tarih, Türkçe çev. Bilge Umar, İstanbul 2008. Ostrogorsky, Georg, Bizans Devleti Tarihi, Ankara 1991. Sümer, Faruk–Sevim, Ali, İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı, Ankara 1971. Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi, İstanbul 1984.

7

dk.

Malazgirt Fatihi: Sultan Alp Arslan

18 Kasım 2022

Malazgirt Fatihi: Sultan Alp Arslan

es-Sultanü’l-azam Adudü’d-devle Ebu’ş-şücâ Alp Arslan Muhammed b. Davûd Çağrı Bey b. Mikâil b. Selçuk. Ebu’l-Feth, Büyük Selçuklular coğrafyasının tamamına hükmeden ilk hükümdar, Malazgirt Savaşı’nı kazanan, Doğu Roma İmparatorluğu’na büyük darbe indiren ve imparatoru esir eden eşsiz komutan Sultan Alp Arslan. Arslan Yabgu b. Selçuk Bey’in Karahanlı Hükümdarı Yusuf Kadır Han ve Gazneli Sultanı Mahmud’un gerçekleştirdiği bir görüşmede alınan kararlar neticesinde esir edilerek hapsedilmesi (1025), Selçuk Bey’in torunları Tuğrul ve Çağrı Bey’i (Mikail’in oğulları) ailenin yeni liderleri durumuna getirdi. Bu durum Gazneli Mahmud ile Buhara Hâkimi Karahanlı Ali Tegin’in, iki kardeşi kontrol altına alma isteğine neden oldu. İlk aşamada siyasi tedbirlere başvuran Ali Tegin, daha sonra gerçekleştirdiği bir baskınla başta Yusuf Yınal b. Selçuk olmak üzere pek çok Selçuklu liderini öldürdü. Zor durumda kalan Selçuklular, savaşmak veya bölgeden ayrılmak arasında seçim yapmayı düşündükleri sırada Çağrı Bey’in bir oğlu dünyaya geldi (1029). Çocuğun doğumunu uğur sayarak savaşmaya karar veren Selçuklular, büyük bir zafer elde ettiler. Alp Arslan Muhammed adı verilen bu çocuk, daha sonra Büyük Selçuklular Devleti’nin ikinci hükümdarı olacaktı. Dandanakan Savaşı (1040)’dan sonra Selçuklular’ın Merv’de topladığı kurultaydan bağımsızlık kararı ile ülke topraklarının hanedan üyeleri arasında paylaştırılması kararı çıktı. Bu paylaşıma ele geçirilmesi düşünülen bölgeler de dâhil edildi. Alp Arslan’ın babası Çağrı Bey’in hâkimiyet bölgesi, Merv merkezli Horasan’ın doğu kesimi oldu. Alp Arslan, Çağrı Bey’in tespit edebildiğimiz altı oğlundan biridir. Merv kurultayında en büyük ağabeyi olan Kavurd’a Kirman hâkimiyetinin verilmesi ve Çağrı Bey’in diğer oğlu Yakuti’nin Tuğrul Bey’in hizmetine alınması, o sıralarda nispeten daha küçük yaşta olan Alp Arslan’ın babasının yanında kalmasını sağladı. Çağrı Bey’in hâkimiyet bölgesi olan Horasan’daki en büyük başarısı, Karahanlılar ve özellikle Gazneliler’in Selçuklular aleyhinde ilerlemesini engellemek oldu. Bu sayede Tuğrul Bey, doğudan gelebilecek tehditlerle ilgili olarak endişe duymadan batıya ilerleyebilecekti. Bu sürecin en büyük destekçisi, Çağrı Bey ile birlikte zamanla Alp Arslan olacaktır. Gazneli Sultanı Mevdud’un Belh’e saldırması, o sırada hasta olan Çağrı Bey’in karşılık vermesine imkân tanımamış, onun adına bu görevi henüz 13-14 yaşlarında bulunan oğlu Alp Arslan üstlenmişti. Bu zorunlu görev neticesinde kazanılan ilk büyük başarı, Alp Arslan’a kendi idari bölgesini yönetme şansını verdi. Nitekim Çağrı Bey, Belh, Toharistan, Vahş, Velvalic ve Kubadyan’ın idaresini ona bıraktı (1043). Böylece Alp Arslan askeri eğitimi yanında idari anlamda da bir eğitime tabi tutulacaktı. Muhtemelen bu sıralarda daha sonra vezirliğini de üstlenecek olan Nizamülmülk, Çağrı Bey tarafından onun eğitimiyle vazifelendirildi. Çağrı Bey ve oğlu Alp Arslan ilk olarak Gazneliler’in elindeki Tırmiz şehrini ele geçirdiler. Gazneli Mevdud’un Karahanlı Arslan Han ve Büveyhîler’den Isfahan Hâkimi Ebu Kalicar ile bir ittifak yaparak harekete geçmesi, Alp Arslan’ı bir kez daha orduya komuta etmeye mecbur bıraktı. Ancak Mevdud hastalanarak kısa süre sonra öldü (1049), Ebu Kalicar ise Horasan’a gitmek için girdiği çölde ordusunun büyük bir kısmını kaybetti. Tek başına kalan Arslan Han, Çağrı Bey’in hâkimiyetindeki Tırmiz’i tahrip etti. Onu engelleyen ise yine Alp Arslan olacaktı. Oğlunun kazandığı bu galibiyetten sonra Çağrı Bey, Karahanlılar’ın Selçuklu topraklarına saldırmaması koşuluyla Arslan Han ile barış imzaladı. Böylece Alp Arslan’ın savaş meydanında kazanmış olduğu zafer, babası Çağrı Bey tarafından diplomatik bir başarıya çevrilmiş oluyordu. Bununla birlikte Gazneliler ile yapılan mücadeleler sürüp gitti. Özellikle Mevdud’dan sonra hükümdar olan Sultan Abdürreşid döneminde Gazneliler belli ölçüde ilerleme kaydettiler. Ancak Gazneliler Devleti’nde meydana gelen iç karışıklıklar neticesinde Abdürreşid öldürülerek yerine Ferruhzad geçirildi ve bu durum o zamana kadar daha ziyade savunmada kalan Çağrı Bey’in harekete geçmesine neden oldu. Bununla birlikte olaylar Çağrı Bey’in düşündüğü gibi gerçekleşmeyerek ağır bir yenilgi alındı. Bu sefer Ferruhzad karşı saldırıya geçti. Gazneliler’in durdurulamaması üzerine Alp Arslan bir kez daha devreye girdi. Son ve kesin galibiyeti alan da o oldu. Gazneliler’in Horasan’ı geri alma hususunda artan umutlarına büyük darbe indiren bu galibiyet, iki tarafı anlaşmaya sevk etti. Böylece Karahanlılar’dan sonra Gaznelilerle de barış imzalayan Çağrı Bey, kısa süre sonra vefat etti (1059). Çağrı Bey vefat etmeden kısa süre önce kardeşi Tuğrul Bey, isyan eden İbrahim Yınal’a karşı kendisinden yardım istemişti. Tuğrul Bey, tahtını kaybetmenin eşiğine geldiği bu isyandan, Çağrı Bey’in üç oğlu Alp Arslan, Kavurd ve Yakuti’nin vermiş olduğu destek sayesinde kurtulabildi. Öyle ki, İbrahim Yınal’ı savaştan sonra yakalayarak amcasına teslim eden kişi Alp Arslan’dı (1059). Amcasının tahtını kurtarmasına yardım eden Alp Arslan, aslında böylece kendi tahtını da kurtarmış oluyordu. Çağrı Bey’in ölümünden sonra babasının hâkimiyet bölgesini Alp Arslan idare etti. Bu süreçte amcası Tuğrul Bey’e bağlılık göstererek onun adına hutbe okuttu. Tuğrul Bey’in 1063 tarihindeki ölümüyle birlikte uzun zamandır kendisini Büyük Selçuklu tahtı için yetiştiren Alp Arslan da harekete geçti. Bununla birlikte taht için kendisinden başka iki aday daha bulunuyordu. Biri Tuğrul Bey’in kendisine veliaht tayin ettiği Çağrı Bey’in diğer oğlu (anneleri farklı olan) Süleyman’dı. Ama Alp Arslan için asıl tehlike, Tuğrul Bey öldüğü sırada zaten isyan halinde bulunan Kutalmış b. Arslan Yabgu b. Selçuk idi. İlk fırsatta Süleyman’ın durumu daha iyi görünüyordu. Nitekim veliahttı ve buna istinaden Vezir Amidülmülk tarafından başkent Rey’de tahta çıkartılarak adına hutbe okunmuştu. Damgan yakınlarındaki müstahkem bir kale olan Girdkuh’ta isyan halinde olan Kutalmış, harekete geçerek Tuğrul Bey zamanında küstürülmüş olan Türkmenler’i kendi tarafına çekmeyi başardı. Ardından da Rey’e gelerek şehri kuşatmaya başladı. Onu geri püskürtemeyen ve Süleyman ile devam edemeyeceğini anlayan Vezir Amidülmülk, Alp Arslan’dan yana bir tavır takınarak ona haber gönderip bağlılık bildirdi. Alp Arslan’ın ilerlemekte olduğunu haber alan Kutalmış, muhtemel bir yenilgi sonrasında tekrar sığınabilmek düşüncesiyle Girdkuh’a yakın bir yerde savaşmak istedi. Neticede iki taraf Damgan ile Abdullahabad arasındaki Vadii el-Milh (Dih-i Nemek)’te karşı karşıya geldi. Savaşı kazanan Alp Arslan oldu, Kutalmış ise bir rivayete göre atından düşerek, diğerine göre sığınmış olduğu yerde muhtemelen almış olduğu yaralar neticesinde vefat etti. Süleyman ise tahtı bırakarak Şiraz’a kaçtı. Rakipsiz kalan Alp Arslan, başkent Rey’e gelerek Büyük Selçuklular tahtına oturdu (Aralık 1063). Sultan Alp Arslan, Rey’de gerekli düzenlemeleri yaptıktan ve uzun yıllardır yanında bulunan Nizamülmülk’ü vezirlik görevine atadıktan sonra ilk seferini gerçekleştirmek üzere hazırlıklara başladı. İlk hedef daha ziyade Ermeni ve Gürcüler’in hâkim olduğu, Tuğrul Bey zamanında tam manasıyla kontrol altına alınamayan Kafkasya idi. Sefer sırasında hizmetine giren ve onu Anadolu’ya yönlendirmek isteyen Tuğtegin adlı Türkmen beyinin isteği kabul görmemişti. Neticede Anadolu’daki faaliyetler için her şeyden önce Kafkaslar’ın kontrol alınması gerekiyordu. Seferin başında ordu ikiye ayrılarak hareket edildi. Melikşah’ın komuta ettiği ordu pek çok başarılı faaliyetlerde bulunarak pek çok önemli kale ele geçirildi. Ama seferin en başarılı neticesi Ortaçağ Hristiyan dünyasının en önemli merkezlerinden biri olan Bagrat Ermeni Krallığı’nın başkenti olan Ani’nin ele geçirilmesi oldu (16 Ağustos 1064). Bu büyük başarı İslam dünyasında da sevinç yaratmış, hatta Abbasi Halifesi el-Kaim Biemrillah, Sultan Alp Arslan’a Ebu’l-Feth (Fethin Babası) lakabını vermişti. Böylece Alp Arslan, Büyük Selçuklu sultanı olarak ilk önemli başarısını elde etmiş oluyordu. Yaklaşık dokuz yıl tahtta kalan Sultan Alp Arslan için en fazla sorun çıkartan kişi, ağabeyi Kavurd idi. Kavurd, Dandanakan Savaşı’ndan sonra Merv’de toplanmış olan kurultayda alınan kararla Kirman hâkimi olarak belirlendi. Harekete geçen Kavurd da 1048 tarihi itibariyle Kirman’da bir hâkimiyet tesis etti. Tuğrul Bey’in ölümüyle birlikte taht için harekete geçmişse de Alp Arslan’ın başarısı sonrasında itaat bildirdi. Ancak bildirilen bu itaat onun için bir zorunluluktu. Nitekim tahtı ele geçirebilecek güçte olmadığının kendisi de farkındaydı. Bununla birlikte hemen her fırsatta Fars’a doğru genişleme politikası takip etti. Sultan Alp Arslan ise izni ve bilgisi dışında gerçekleştirilen bu faaliyetleri isyan olarak algılayarak Kafkasya seferinden sonra Kirman’a yöneldi. Bu sırada Fars Hâkimi Fazluye de kendisine tabi oldu. Sultan Alp Arslan’ın Fazlûye lehine tavır alması Kavurd’un bağlılık bildirmesi ile sonuçlandı (1065). Ancak 1067 ve 1069 tarihinde olmak üzere iki kez daha isyan edecekti. İlk isyanda sığındığı kalede kuşatılan Kavurd af dilemiş, Sultan Alp Arslan da bu isteği kabul etmişti. İkinci isyanında ise Alp Arslan’ın ordusundaki bazı askerlerle anlaşan Kavurd, bu sayede kardeşini iki kuvvet arasında bırakmayı planladıı. Sultan Alp Arslan, son anda bu plandan haberdar oldu ve ordusunda kimlerin Kavurd ile ittifak ettiğinden emin olamadığı için Isfahan’a çekilmek zorunda kaldı. Kavurd’un herhangi bir saldırısını engellemek düşüncesiyle oğlu Melikşah’ı da Berdsir önlerinde bırakdı. Böylece Kavurd, bir kez daha cezalandırılmaktan kurtuldu. Sultan Alp Arslan’ı selefi Tuğrul Bey’den ayıran en büyük özellik, devleti tek bir yönetim altında birleştirmesiydi. Bu da bütün coğrafyayı tek başına kontrol etmesi anlamına geliyordu. Diğer bir ifadeyle ilk seferini batıya, ikinci seferini nispeten güneye, üçüncü seferini ise kuzeye gerçekleştirmek zorunda kaldı. Kafkasya seferinden sonra Kavurd üzerine yürüyen Sultan Alp Arslan, meseleyi çözüme kavuşturduktan sonra Merv’e gelmiş ve burada oğlu Melikşah’ı Karahanlı prenseslerinden Celaliye Terken ile evlendirdi. Daha sonra da kuzeye yönelerek Hazar’ın kuzeyinden gelen ticaret kervanlarına saldıran Kıpçaklar ve Gayrimüslim Türkler’i kontrol altına aldı. Buradan Cend’e geçen Alp Arslan, büyük dedesi Selçuk Bey’in mezarını ziyaret ettikten sonra tekrar Merv’e döndü (Mayıs 1066). Ardından Nişabur yakınlarındaki Radgan’a geçen sultan, tertip ettirdiği bir törenle oğlu Melikşah’ı veliahdı ilan etmiş (Temmuz 1066), ancak yukarıda da bahsetmiş olduğumuz üzere Kavurd’un isyanını haber aldığında Kirman’a gitmek zorunda kalmıştı. Sultan Alp Arslan döneminde Kafkaslar’a ayrı bir önem veriliyordu. Yukarıda da belirttiğimiz üzere sultan ilk seferini buraya yaptı. Çünkü Kafkaslar, Anadolu’da gerçekleştirilen ve gerçekleştirilecek olan faaliyetler için önemli bir kavşak durumundaydı. Dolayısıyla ilk önce buranın kontrol altına alınması gerekirdi. Bunun içindir ki, 1067 tarihinde ikinci kez olmak üzere Sultan Alp Arslan buraya sefer yaptı. Neticede bölgedeki Gürcüler kontrol altına alındı. Ayrıca ele geçirilmiş olan Tiflis ve Rustav gibi şehirler Gence Emiri Fadlun’un idaresine bırakılarak Selçuklular’a bağlı bir uç beyliği meydana getirildi. Sultan Alp Arslan ardından Anadolu seferlerinin devam ettirilmesi hususunda emirler verip, görevlendirmelerde bulunduktan sonra geri döndü. Bu çerçevede Sultan Tuğrul Bey zamanında başlatılmış olan Anadolu’daki faaliyetler, Sultan Alp Arslan döneminde de devam ettirildi. Pek çok farklı komutanın liderliğinde gerçekleşen bu seferler, Afyon’a kadar genişleyen bir güzergâh takip etti. Daha ziyade keşif ve yağma amaçlı yapılan ve yerleşme düşüncesi taşımayan bu faaliyetler, bir süre sonra Bizans’ın karşı seferler düzenlemesine neden olacaktı. Özellikle 1068 tarihinde Bizans tahtına çıkan Romanos IV. Diogenes, Selçuklular’ı Anadolu’dan geri püskürtmek üzere harekete geçti. Kazanacağı başarılar, kendisine karşı olan muhalefetin önüne geçecekti. Bunun için 1068 tarihinde Suriye’ye doğru harekete geçen Romanos, küçük çaplı başarılar elde etmişse de, özellikle Afşin’in Orta Anadolu’daki faaliyetleri imparatora dönüş yolunda sıkıntı çıkaracağı düşüncesiyle sonlandırıldı. Geri dönen İmparator, 1069 senesinde ikinci kez olmak üzere Anadolu’ya yöneldi. Afşin, Sanduk, Dilmaçoğlu Mehmet, Ahmetşah ve Türkman gibi komutanların faaliyetlerine son verilecek, Selçuklular’ın askeri üssü Ahlat ele geçirilecekti. Bu amaçla Kayseri’ye ulaştığında Türkmenler’in daha batıya kayarak Konya ve Karaman’ı ele geçirdiklerini haber aldı. Türkmenler’in dönüş yolunu kesmek üzere harekete geçtiyse de bunu da başaramadı. Genel anlamda imparatorun ikinci seferi de başarısızlıkla sonuçlandı. Bir sonraki sene tekrar Anadolu’ya sefer yapma planı, alınan başarısız sonuçlar sebebiyle muhaliflerince engellendi. Bunun üzerine Manuel Komnenos komutasında bir kuvvet Anadolu’ya gönderildi. İmparator ise 1070 yılını muhtemelen sonu Malazgirt Savaşı ile sonuçlanan seferin hazırlıkları ile geçirdi. Sultan Alp Arslan’ı Malazgirt’e götüren sefer ise Anadolu’ya yönelik planlanmamıştı. Asıl hedef, Şii Fatımiler’in hâkimiyetindeki Mısır’dı. Fatımi devlet adamlarından Nasrüddevle Hamdan, siyasi rakipleri karşısında zor durumda kalınca Sultan Alp Arslan’a haber göndererek Mısır’ı kendisine teslim edeceğini bildirdi. Sultan Alp Arslan’ı İslam dünyasının en önemli hükümdarı yapacak olan bu teklif üzerine 1071 tarihinde Mısır’a doğru harekete geçildi. Doğu Anadolu’ya gelerek Malazgirt’i alan Alp Arslan, daha sonra Urfa’yı kuşattı. Uzun süren kuşatmada başarı sağlanamayınca Haleb’e gitmek üzere Fırat geçildi. O güne kadar gulâm kökenli olmayıp Fırat’ın batısına geçen ilk Türk hükümdarı olduğu için dualar eden Sultan Alp Arslan, daha önce kendisine tabiiyet bildirmesine rağmen huzuruna gelmeyen Mirdasiler’den Mahmud’u Haleb şehrinde kuşatmaya başladı. Ancak bir aydan fazla süren bu kuşatma sırasında tam manasıyla sadece bir gün savaşıldı. Nitekim sultan, bu önemli İslam şehrine zarar vermek istemiyor, diğer taraftan kısa sürede alınacak olan şehrin Bizans için kolay bir hedef haline getirilmesinden endişe ediyordu. Neticede Mahmud, sultanın huzuruna gelmek zorunda kaldı. Bu gelişme Sultan Alp Arslan’ın asıl hedefine, yani Mısır’a doğru ilerlemesini sağladı. Bununla birlikte kısa bir süre ilerlemişken Bizans İmparatorunun elçisi ulaşmış ve ültimatom olarak adlandırılabilecek istekleri sıralamıştı. Gelinen noktada Sultan Alp Arslan ya istekleri kabul edecek ya da o sıralarda Anadolu içlerinde ilerlemekte olan Romanos Diogenes’e engel olacaktı. Sultan Alp Arslan derhal geri dönerek acilen Fırat’ın doğusuna geçti. Bu sırada çok miktarda asker ve mühimmat kaybetmiş, ardından yorgun askerlerinden bir kısmını da terhis etmişti. Bu sebeple ordusunu yeniden tahkim etmesi gerektiğinden doğuya yöneldi. Ancak bu hareketinin bir kaçış olarak algılanmasından endişe ederek Hoy’a kadar ilerledi. Bizans tarafı ise, onun bu hareketini kaçmak şeklinde değerlendirerek planlarını bu çerçevede yaptı. Bizans’ın amacı Türkler’i Anadolu’dan, hatta İran’dan Ceyhun’un öte tarafına atmaktı. Katılımlar gerçekleştikten sonra Malazgirt’e gelen Selçuklu kuvvetleri, Bizans tarafında şaşkınlığa neden oldu. Kaçmakta olduğunu düşündükleri Alp Arslan bir anda karşılarına dikildi. Sahip olduğu büyük güç sebebiyle mağrur olan imparator, Alp Arslan’ın barış teklifini karşı şartlar öne sürerek kabul etmedi. Daha sonra da gelen barış teklifini bir zayıflık olarak değerlendirerek, Alp Arslan’ın cevabını bile beklemeden harekete geçti. Bizans kuvvetlerinin harekete geçmesiyle birlikte Selçuklu kuvvetleri bir plan çerçevesinde düşman kuvvetlerini çember içine alacak şekilde geri çekilmişlerdi. Gün batımına kadar ilerleyen imparator, gece karanlığına kalmamak için geri dönüş emri verdiğinde, arkada kalan kuvvetler bu hareketi bir bozgun olarak algılayarak kaçmaya başladıları. Yaşanan kargaşa Selçuklular’a saldırı imkânı tanıdı. Geri dönen Alp Arslan merkezden, çevre tepelerde pusuda bekleyen diğer birlikler de yanlardan Bizans ordusuna saldırdı. Kısa süre sonra her şey sona ermiş, kazanan Sultan Alp Arslan’ın ordusu olmuştu (26 Ağustos 1071). Hiç kimse imparatorun akıbetinden haberdar değildi. Ertesi gün gelen haber, imparatorun esir alındığı şeklindeydi. Sultan Alp Arslan gerekli tetkikleri yaptırdıktan sonra Doğu Roma İmparatoru Romanos IV. Diogenes’in Sultan Alp Arslan’a esir düştüğü kesinleşti. Sultan Alp Arslan esir hükümdara kötü davranmadı. Hatta maiyetinin de kötü davranmasını “ Bu yaşadıkları ona yeter .” diyerek engelledi. Neticede iki taraf arasında yapılan görüşmelerden bir anlaşma çıktı. Anlaşmayla Doğu Roma İmparatoru, Büyük Selçuklular Devleti’ne tabi olmayı kabul etti. Ancak bu anlaşma Romanos tahtta kalmayı başarabilirse bir anlam taşıyordu. Bundan dolayı Sultan Alp Arslan onu hızlıca geri gönderdi. Ancak imparatorun esir düştüğü haberi İstanbul’a ulaşır ulaşmaz Mikhail Dukas tahta çıkarıldı. Tahtını geri almak için mücadele eden Romanos bunda başarılı olamamış, gözlerine mil çekilmesinden kısa süre sonra da ölmüştü. Onun ölümüyle birlikte anlaşma da sonra erdi. Bu gelişme üzerine Sultan Alp Arslan verdiği emirle Anadolu’yu Türk yerleşimine açtı. Emre göre her kim Anadolu’da bir yer fethederse onun olacak, hiçbir şekilde onun hâkimiyetine dokunulmayacaktı. Böylece Artuk, Saltuk, Mengücük, Danişmend gibi emirlerin fetihleriyle Anadolu’da İlk Beylikler Dönemi başlamış oldu. Anadolu’nun batısı ise Malazgirt’te büyük darbe alan Bizans’ın herhangi bir mukavemet gösterememesi sebebiyle Kutalmışoğlu Süleymanşah’ın Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurması (1080) sayesinde Türkleşecekti. Bu büyük zaferden dolayı İslam dünyasındaki ünü iyice artan Sultan Alp Arslan, artık gücünün zirvesindeydi. Karahanlı Hükümdarı Şemsülmülk Nasr ile aralarında meydana gelen şahsi bir sıkıntıdan dolayı onun üzerine yürümeye karar verdi. Sefer sırasında Buhara yakınlarındaki Berzem kalesi kuşatılmış, direnen kale komutanı Yusuf el-Harizmi daha sonra yakalanarak huzuruna getirilmişti. Seferin diğer aşamaları için ondan faydalı bilgiler edinileceği umuluyordu. Ancak öyle olmadı. Yusuf el-Harizmi’nin bazı davranışları sultanın hoşuna gitmeyerek onun cezalandırılmasına karar verdi. Yusuf’un kışkırtıcı sözler söylemesi üzerine Sultan Alp Arslan onun bağlarının çözülmesini emretti. Bu sırada da ona bir ok fırlattı. Attığı hiçbir oku hedefinden şaşmayan sultan, ayağı sürçtüğü için dengesini kaybederek bu kez hedefini tutturamadı. Bu an Yusuf’a saldırı için imkân tanıdı. Gizlemiş olduğu bıçağını Sultan Alp Arslan’a sapladı (20 Kasım 1072). Yusuf hemen orada öldürüldüyse de Sultan Alp Arslan’ın yarası ağırdı. Bunun farkında olan sultan, yapılmasını istediği şeyler hususunda gerekli emirleri verdikten sonra 24 Kasım 1072 tarihinde vefat etti. Cenazesi Merv’e götürülerek babası Çağrı Bey’in de gömülü olduğu Merv Camii’nin yanındaki türbeye veya yine babasının inşa ettirmiş olduğu medreseye defnedildi. Böylece dokuz yıllık bir saltanat süresine büyük başarılar sığdıran Büyük Selçuklular Devleti’nin büyük hükümdarı Sultan Alp Arslan, tarih sahnesinden çekilmiş oldu. Ölümünden kısa süre önce şöyle dediği kaydedilmektedir, “ Her nereye yönelsem ve hangi düşman üzerine yürümek istesem daima Allah’tan yardım dilerim. Dün bir tepeye çıktım, ordunun azametinden ve askerlerimin çokluğundan dolayı altımda yer titriyordu. Kendi kendime, ‘Ben bütün dünyaya hükmeden biriyim, bana hiç kimsenin gücü yetmez.’ dedim. Bu yüzden Allah Teâlâ beni yarattıklarının en zayıfı karşısında âciz bıraktı. Allah’tan mağfiret diler ve bu düşüncemden dolayı beni affetmesini niyaz ederim. ”. Kaynakça Agacanov, Sergey Grigoreviç, Selçuklular, çev. Ekber N. Necef-Ahmed R. Annaberdiyev, Ötüken, İstanbul 2006. Ahmed b. Mahmûd, Selçuknâme, haz. E. Merçil, Bilge Kültür Sanat, İstanbul 2011. Alican, Mustafa, Malazgirt 1071, Kronik Kitap, İstanbul 2017. Azimî, Azimî Tarihi (Selçuklular Dönemiyle İlgili Bölümler, H. 430-538), Metin, Çeviri, Notlar ve Açıklamalar A. Sevim, TTKY, Ankara 1988. Bundârî, Zübdetü’n-nusra ve nuhbetü’l-usra, çev. Kıvameddîn Burslan, Irak ve Horasan Selçukluları Tarihi, TTKY, Ankara 1943. Efdalüddîn Kirmânî, İkdu’l-ulâ li-mevkıfi’l-alâ, nşr. Ali Muhammed Amrî Nâînî, Tahran 1311 hş. Eyice, Semavi, Malazgirt Savaşını Kaybeden IV. Romanos Diogenes (1068-1071), TTKY, Ankara 1971. İbnü’l-Adîm, Bugyetü’t-taleb fî Tarihi Haleb, Biyografilerle Selçuklular Tarihi, (Seçmeler), çeviri, not ve açıklamalar Ali Sevim, TTKY, Ankara 1989. İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-tarih, çev. Abdülkerim Özaydın, İstanbul 1987. Kesik, Muharrem, 1071 Malazgirt, İstanbul 2013. Köymen, Mehmet Altay, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, Alp Arslan ve Zamanı, TTKY, Ankara 1992. Merçil, Erdoğan, Kirmân Selçukluları, TTKY, Ankara 1989. Mikhael Attaleiates, Tarih, çev. Bilge Umar, İstanbul 2008. Nikephoros Bryennios, Tarihin Özü, çev. Bilge Umar, İstanbul 2008. Özaydın, Abdülkerim, “Malazgirt Meydan Muharebesi (26 Ağustos 1071)”, Alp Arslan ve Malazgirt, ed. E. Merçil, İBB Kültür AŞ, İstanbul 2014. Piyadeoğlu, Cihan, Çağrı Bey, İstanbul 2011. …………….., Sultan Alp Arslan Fethin Babası, Kronik Kitap, İstanbul 2016. Reşîdüddîn Fazlullah, Câmiu’t-tevârîh, çev. E. Göksu-H. H. Güneş, Bilge Kültür Sanat, İstanbul 2014. Sadreddîn el-Hüseynî, Ahbârü’d-Devleti’s-Selcukiyye (Zübdetü’t-tevârih), çev. Necati Lugal, TTKY, Ankara 1999. Sevim, Ali-Merçil, Erdoğan, Selçuklu Devletleri Tarihi, TTKY, Ankara 1995. Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mirâtü’z-zamân fî tarihi’l-ayân, çev. Ali Sevim, TTKY, Ankara 2011. Sümer, Faruk-Sevim, Ali, İslâm Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı (Metinler ve Çevirileri), TTKY, Ankara 1988. Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Boğaziçi Yay., İstanbul 1996. Yinanç, Mükrimin Halil, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri I, haz. R. Yinanç, TTKY, Ankara 2013.

11

dk.

Çanakkale’de Arıburnu Şehidi Yüzbaşı Vasfi Efendi

28 Ekim 2022

Çanakkale’de Arıburnu Şehidi Yüzbaşı Vasfi Efendi

Vatanı ve mukaddesatı için can veren bu yiğitlerin verdikleri son nefesler geride bıraktığı ya gözü yaşlı yetiminin ya ana-babasının ya da tüm sevdiklerinin hür olarak vatanlarında son nefeslerinin garantisi olacaktır. İşte sevdikleri ve mukaddesatı için son nefesini verenlerden biri de 5. Tümen 13. Alay 3. Tabur 11. Bölük komutanı Trabzonlu Kıdemli Yüzbaşı İbrahim oğlu Mustafa Vasfi Efendi’dir. Vasfi Efendi, Çanakkale Muharebelerinde Arıburnu mıntıkasındaki muharebelere katılmış, bölüğün önünde kahramanca mücadele ederken 19 Mayıs 1915 günü şehadet mertebesine ulaşacaktır. Birliği Merkeztepe’de düşman siperlerine 20-40 adım mesafeye kadar ulaşabilmişti. Şehadet defterinde Vasfi Efendi’nin vefat yeri olarak Arıburnu Kanlıtepe yazılmıştır. 18 Mart 1915’te Çanakkale’de zafer kazanılmış, Boğaz geçilememiştir. O gün güneş batarken İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan Müttefik Donanma, gururu kırılmış bir şekilde Limni Adası’na dönerken üç büyük zırhlısını da Boğaz’ın serin sularına bırakmak zorunda kalacaktır. Bir o kadarı da bir daha savaşamayacak kadar ağır hasar almıştır. İstanbul’un kilidi olan Boğaz’ın açılması için başka bir yol bulunmalıdır. Böylece İstanbul’un parlayan minareleri önünden geçerek Dolmabahçe’nin önünde Donanma demir atabilecek, Osmanlı’nın başkenti ele geçirilecektir. Bu hedefe ulaşmak için Boğaz karadan yapılacak bir harekât ile geçilmeye çalışılacaktır. Hazırlıklar hemen ertesi gün başlar. Görev, komutasını Sir Ian Hamilton’un deruhte ettiği Mısır’daki Akdeniz Seferi Kuvvetleri Gücü’ne verilmiştir. Osmanlı Devleti de aldığı istihbarat doğrultusunda hazırlıklara başlar, 25 Mart’ta 5. Ordu’yu kurar. Tarihler 25 Nisan 1915’i gösterdiğinde Gelibolu Yarımadası’nın sahilleri tarihte bir benzeri olmayan bir çıkarma harekâtına şahit olur. Aynı anda, dünyanın her bir kıtasından getirilmiş, İngiliz ve Fransız bayrakları altında binlerce asker karaya çıkmaya başlar… O sabah, öz yurdunu istilaya karşı canı pahasına vatanını müdafaa eden Mehmetçik ölümü, asude bir bahar sabahı cana bir mihnet bilecektir. Vatanı ve mukaddesatı için can veren bu yiğitlerin verdikleri son nefesler geride bıraktığı ya gözü yaşlı yetiminin ya ana-babasının ya da tüm sevdiklerinin hür olarak vatanlarında son nefeslerinin garantisi olacaktır. İşte sevdikleri ve mukaddesatı için son nefesini verenlerden biri de 5. Tümen 13. Alay 3. Tabur 11. Bölük komutanı Trabzonlu Kıdemli Yüzbaşı İbrahim oğlu Mustafa Vasfi Efendi’dir. 25 Mart’ta 3. Kolordu’ya bağlanan1 5. Tümen, 13. 14. ve 15. Alaylardan oluşmaktadır. Yüzbaşı Mustafa Vasfi Efendi birliğiyle Keşan dolaylarındadır. Tümen, 25 Nisan sabahı çıkarma yapıldığında ise Bolayır’dadır. Buradaki harekâtın nümayiş olduğu anlaşılınca tümene Arıburnu’na hareket emri verilir. 5. Tümen’in 14. ve 15. Alayları karaya ilk ihraç harekâtından beş gün sonra 30 Nisan’da Arıburnu’na varır. Cepheye ilk gelen 14. Alay, saat 05.00’te Kocadere’nin batısına ulaşacaktır.2 Mustafa Vasfi Efendi’nin Yb. Ali Rıza Bey kumandasındaki alayı ise ertesi gün, 1 Mayıs’ta Arıburnu Cephesi’ne sevk edilecektir.3 Tümenin cephede ilk muharebesi 1-2 Mayıs 1915 günü 19. Tümen Komutanı Yarbay. Mustafa Kemal Bey komutasında yapılacak taarruz sırasında olacaktır. Planlanan taarruz hattı, daha sonra Bombasırtı olarak isimlendirilecek sırtın batısı -Boyun noktası- Merkeztepe’dir. Böylece Haintepe ekseninde geliştirilecek ve düşman kuvvetleri ihraç noktalarında sıkıştırılarak denize dökülecektir.4 Arıburnu’na çıkarmanın ilk haftası beş Avustralya, iki Yeni Zelanda ve bir deniz tugayından oluşan 33.000 kişilik bir kuvvet çıkarılmıştır.5 5. Tümen ise bu güce karşı yapılacak taarruzun merkezinde vurucu güçtür. Yüzbaşı Mustafa Vasfi Efendi’nin 13. Alay’ı ise tümen ihtiyatıdır. 1 Mayıs sabahı saat 05.00’te Türk bataryaları Merkez Tepe düşman mevzilerine hazırlık ateşi açar. Saat 05.15’de Merkez kol ve sol kol birliklerinin taarruzu dalga dalga gelişir. Türk birliklerinin taarruzunun başlangıçta başarılı bir şekilde gelişmesi üzerine Müttefik Donanma topçu ateşi ile taarruzu önlemeye çalışmıştır. Başarılı bir şekilde gelişen taarruz karşısında Müttefik Donanma ağır bir bombardımana başlayacaktır. Tüm bunlara rağmen 5. Tümen’in 14. Alayı düşman siperlerine 200 metre kadar yaklaşır. Boyun noktası ile Merkeztepe’deki İngiliz ağır makineli tüfeklerinin çapraz ateşi karşısında alayın taarruzu bir ara duraklasa da6 mücadeleden vazgeçmeyen Mehmetçik siperlerden yeniden çıkarak taarruzu yeniler. Manzara dehşet vericidir: Birlikler, önlerinde kılıç çekmiş subaylarının komutasında düşman siperlerine atılmakta, büyük bir kısmı ise makineli tüfekler ile açılan ateşle vurularak toprağa düşmektedir.7 Taarruz ilerledikçe yeni birlikler de cephe hattına takviye olarak sevk edilir. Sıra tümen ihtiyatı 13. Alay’a gelir. Yüzbaşı Mustafa Vasfi Bey de alayı ile öğleden sonra 16.30’da cepheye intikal eder. O gün Taarruz akşam güneş batıncaya kadar devam etmiş, tüm fedakârlıklara rağmen hedeflenen netice alınamamıştır. Yarbay Mustafa Kemal, o günkü taarruzu özellikle 13. Alay’ın gayreti ve başarısını hatıratında şu cümlelerle özetler: “Sabaha kadar gelişen durum sonucunda, düşmanın asıl mevziisine girme imkânı kalmadığı anlaşılmıştı. Kanlısırt’ta 13. Alay’ın 1. Tabur’uyla atılan başarılı adımlar, Sol kanat komutanının emrinde bulunan diğer kuvvetler tarafından takip edilemediğinden sonuçsuz kaldı”8 1 Mayıs’ta başlayan bu taarruzlar ertesi gün 2 Mayıs’ta Yarbay Mustafa Kemal’in saat 03.00’te gönderdiği emir ile durdurulacaktır.9 O gün Yüzbaşı Mustafa Vasfi Efendi yara almaz ama 13. Alay 6 subay 604 er zayiat verir. O gün alay efradı nasıl yiğit olunacağının ilk temrinini yapmıştır. Çanakkale Muharebeleri’nde Arıburnu’nda 1 Mayıs taarruzlarından daha şiddetli ve kanlı muharebeler ise 19 Mayıs gecesi yaşanacaktır. Cepheye yeni intikal etmiş, birçoğu İstanbullu gençlerden oluşan 2. Tümen ile 19, 16 ve 5. Tümenlerin katıldığı bu taarruzda Türk’ün yiğitliği bir daha görünecektir. 11 Mayıs’ta cepheyi ziyarete gelen Başkomutan Vekili Enver Paşa, cepheyi gezer, İstanbul’a döndükten sonra 5. Ordu komutanından 2. Tümen’in de katılımıyla, Kuzey Grubu’nun Anzaklar üzerine taarruz etmesini ister. Kuzey Grup komutanı Esat Paşa’nın olumuz görüşüne rağmen, ordu komutanı Liman Von Sanders’in Enver Paşa’nın yerine getirecektir. 17 Mayıs’ta yayınladığı emir ile taarruzun 19 Mayıs gece 03.30’da başlamasını ister. Harekât öncesi İngiliz keşif uçaklarının Kocadere köyü civarında birçok kıtayı görmesi karşısında muhtemel bir taarruza karşı hazırlıklara başlayan Anzaklar, ön hatlardaki cephane ve silah ikmallerini tamamlamışlardır. 5. Ordu Komutanlığı ise toplamda 4 tümenden oluşan birlikleri taarruz mevzilerine yanaştırmaktadır.10 19 Mayıs gecesi cephenin sol kanadındaki 2. Tümen’in sessizliğe riayet etmemesi, erken başlayan ateş ve gürültüler, karşısındaki düşmanı harekete geçirir. Bu durum, 03.30’da başlaması planlanan –ki zaten beklenen- bu taarruzu tam anlamı ile baskın olmaktan çıkarmıştır. Diğer taraftan birinci hat alayları içinde taarruz başlangıç saatinden önce ileriye atılıp düşmanla çarpışmak isteyenler de harekâtın gizliliğine halel getirmiş, taarruzdaki planlanan düzeni de bozmuştur. 5. Tümen Komutanı Albay Hasan Basri [SOMEL] derhâl cephe hattına yetişerek düzeni sağlasa artık iş işten geçmiştir. Gece 03.30’da başlayan -Anzakların beklediği- tüm kanat ve kesimlerde devam eden taarruz çok kanlı cereyan etmektedir. Taarruzun ilk saatlerinde düşman üzerine giden askerlerin gayretini artırmak, geriden gelen taburları da taarruza iştirak ettirmek için 03.40’ta birliklerin trampet ve borazan takımlarına hücum borusu çaldırılması emredilir, ileri hatlara yanaştırılan tümen bandosu ise Vatan Marşı’nı çalmaya başlamıştır11: "Annem beni yetiştirdi, bu ellere yolladı. Al sancağı teslim etti, Allah’a ısmarladı. Boş oturma çalış dedi, hizmet eyle vatana, Sütüm sana helâl olmaz saldırmazsan düşmana" 5. Tümen’in taarruz harekâtı içinde çok önemli bir görevi vardır. Kuzey kanattaki 19. Tümen’in Arıburnu İskelesi genel istikametinde girişeceği kuşatıcı taarruzlarıyla asıl vurucu kuvveti teşkil eden 2. Tümen’in taarruzlarını güçlendirecek ve aynı zamanda düşman mevzilerinin en kuvvetli merkez tahkimatını sökmüş olacaktı. Tümenin 14. ve 13. Piyade Alayları birinci hatta, 15. Alay’ı ihtiyatta idi. 5. Tümen 14. Alay’ın sağ kanadındaki birlikler, subayları ile birlikte düşman siperlerine girmeyi başardı. Fakat Bombasırtı’nın güneyindeki ağır makineli tüfeklerin yan ateşlerine dayanmak mümkün değildir. 19. Tümen’e haber gönderilerek 57. Alay’ın da çaba göstermesi istenir. Bundan da bir sonuç alınamamıştır. 19. Tümen’in iç kanadı geride kalmış ve 5. Tümen’in kanadı tehlikeli bir şekilde açılmıştı. İleri hatlarda bulunan 5. Tümen Komutanı Hasan Basri, derhâl ihtiyat kuvvetleri yetiştirerek iç kanadı takviye eder. 19. Tümen’in iç kanadı hareketsiz kalmıştı. Bu yüzden, 5. Tümen’i daha derinlere ilerletmek mümkün olamadı. Birliklerin önünde subayları elinde kılıç düşmana taarruz etmektedirler. Elinde kılıcı ile birlikte taarruz edenlerden biri 11. Bölük Komutanı Yüzbaşı Mustafa Vasfi Bey’dir. 13. Alay düşman ateşlerine son derece elverişli bir araziye düşmüştü. Hücumları düşman siperleri önünde erken kırılır ve durdurulur. Birkaç kez takviye edilip hücumlar tekrarlandıysa da bir sonuç alınamayacaktır. Hâlbuki gün ağarırken alayın taarruz eden ileri hatları düşman siperlerine 20-40 adım mesafededir. Muharebe sabaha kadar kanlı bir şekilde devam etmiş, mevzii bazı başarılar olsa da öğlen vaktine yaklaşılmasına rağmen Anzak birlikleri sahile sürülememiştir. Muharebe meydanında hazin bir tablo vardır. Birliklerde asker ve subaylar adeta eriyip girmiştir. Kuzey Grup Komutanı Esat Paşa, bu hazin tabloyu 11.20’de 5. Ordu Komutanlığı’na telefonla yazdırdığı raporda şöyle belirtmektedir:12 “Emriniz gereğince, bugün sabahleyin saat 03.30’da düşmana baskın sureti ile taarruz edilmiştir. Askerlerimiz kahramanca birçok yerde düşman siperlerine varmış iken, düşmanın gayet metin tarzda tertip ettiği yan ateşleri yapmasına elverişli olan mazgallı siperlerden yaptığı şiddetli makineli tüfek ve piyade ateşinin ve el bombalarının etkisiyle ne yazık ki, baskın fiilen mümkün olmamış ve önden giden erlerle subaylar şehit olarak düşman siperleri üzerinde kalmışlardır ki, bu da fedakârlıklarının en güzel tanıklarıdır. … Aynı vasıta ile aldığım emriniz üzerine, hâlen bulunulan hatlarda savunmaya geçmek ve düşmanımızın muhtemel taarruzlarını karşılayabilecek tedbirler alıp bir adım dahi geriye gidilmemek üzere yerleştirilmesinin emirleri verildiği maruzdur.” Anzaklar iyi bir savunma hattı kurmuşlardı. Türk birlikleri, yaklaşık 13.000 kadar olan Anzak gücü karşısında bir başarı elde edememiştir. Taarruz 10.00’dan itibaren Genel Karargâh tarafından durdurulmak zorunda kalındığında zayiat 3.369’u şehit, 5.967’si de yaralı olmak üzere toplam 9.487 kişiyi bulmuştu.13 5. Tümen’in 19 Mayıs günü şehit ve yaralı sayısı 8 Subay, 1.017 er şehit, 14 subay ve 1.432 er de yaralandı. Toplam zayiatı 2.471 idi. Bu zayiata 16. Tümen’in kayıp olan 486 eri de eklenince Türk tarafının zayiatının 10.000’e yaklaştığı görülmektedir ki bu miktar, Kuzey Grubu’nun mevcut muharip gücünün dörtte birini kaybettiği anlamına gelmektedir. Bu taarruzun mesuliyetini 5. Ordu Komutanının “Bahis konusu bu taarruzun tarafımdan işlenmiş bir hata olduğunu kabul eylerim. Bu hatayı düşman kuvvetini iyi takdir edememekle ve elimizdeki az topçu kuvvetiyle ve çok sınırlı cephaneyle bu işi başaramayacağımızı önceden hesaplayamamakla işledim.” sözleri ile kabul etmesi ise neticeyi değiştirmeyecektir.14 Gece sabaha doğru başlayıp neredeyse öğlene kadar devam eden taarruz, muharebe meydanında bitmiş olsa da şehitlerin defni, yaralıların da hastanelere nakli ve tedavileri gerekmektedir. Yaralılar hastanelere sevk edilirken 24 Mayıs’ta15 iki taraf arasındaki yaralıların hastanelere sevki ve vefat edenlerin defni için her iki taraf arasında imzalanan anlaşma imzalanacaktır. Esasında siperler arasında yaralı yok denecek kadar azdır. Bunlar hemen geriye sevk edilirken vefat edenlerin defnine başlanır. Bunlardan biri de elinde kılıcı ile düşmana hücum eden Yüzbaşı Mustafa Vasfi Efendi’dir. O, bölüğün önünde kahramanca mücadele ederken şehadet mertebesine ulaşacaktır. Birliği Merkeztepe’de düşman siperlerine 20-40 adım mesafeye kadar ulaşabilmişti. Şehadet defterinde Vasfi Efendi’nin vefat yeri olarak Arıburnu Kanlıtepe yazılmıştır. Evet, Türk askerlerinin feda-yı can ederken akıttığı kanlar ile sırtlar, tepeler ve dereler yeni isimler alacaktır. O gün şehit Yüzbaşı Vasfi Efendi’nin naaşı da diğer arkadaşları ile birlikte Çataldere Şehitliği’ne defnedilir. Onun bu kahramanlığı ise bir yıl sonra çıkan Harp Mecmuası’nın 3. sayısında şahadet fotoğrafı ile birlikte ebedileştirilir.16 Nice vatan fedaileri ve yakınları gibi Vasfi Efendi’nin de geride bıraktığı yetimleri bir süre unutulacaktır. Millet, Milli Mücadele ile vatanın aziz topraklarına uzanan menfur ve hain elleri kırdıktan sonra yaraları sarmaya başlayacaktır. Memleketi mamur edecek yenilikler bir bir icra edilirken bunların ardındaki gerçek kahramanlarında geride kalanlarına ve manevi miraslarına sahip çıkılacaktır. İşte unutulanlardan biri de Vasfi Efendi’dir. Vasfi Efendi şehit olduktan 17 yıl sonra ailesine el uzatılır. Milli Müdafaa Vekâletin’nin (Milli Savunma Bakanlığı) 27/10/1932 tarih 3323 numaralı tezkeresi ile bir üst rütbeden binbaşılıktan maaş verilmesi uygun görülür. Teklifi onaylayan ise tam 17 yıl önce 1 Mayıs taarruzunu yöneten Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk idi. Tezkerede bu durumu şöyle özetlenmiştir: “Büyük harpte 13. Alay, 3.Tabur, 11. Bölük kumandanı iken terfiine (24) gün kala şehit olan ve keyfiyeti şahadetinin kahraman­lık ve fedakârlık neticesi vaki olduğu Başkumandanlıkça tasdik edilmiş bulunan Kıdemli Yzb. İbrahim oğlu Mustafa Vasfi Efendi’nin (312-238) ailesine 13 Temmuz 1331 [26 Temmuz 1915] tarihli kanunun birinci mad­desi mucibince mafevk rütbe olan binbaşılık rütbesi üzerinden ve tarihi şehadeti bulunan 5/6 Mayıs 331’den [18/19 Mayıs 1915] itibaren maaş tahsisi tasdik edilmiştir.”17 Sonuç Tarihimizin bu hazin sayfasında bu isimsiz abidelerini gelecek nesillere öğretilmesi, milletimizin geleceğine bir ışık tutmaya vesile olabilir. Tarih ancak bir bütün olarak ele alındığında bir anlam ifade eder. Kazanılan bu zaferde emeği geçen nice isimsiz kahramanların unutulmaması dileğiyle... Dipnotlar 1 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi (Amfibi Harekat), V. Cilt II. Kitap, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara 2012, s 193. 2 Mustafa Kemal Atatürk, Arıburnu Muharebeleri Raporu , Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara 2011, s. 52. 3 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 97. 4 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 98 5 Atatürk, a.g.e. s. 56. 6 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 101. 7 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 102. 8 Atatürk, a.g.e. s. 64. 9 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 103. 10 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 128. 11 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 131. 12 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 136. 13 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 137. 14 Liman Von Sanders Türkiye’de Beş Yıl, çev. M. Şevki Yazman, İstanbul 1968, s. 98. 15 21 Mayıs’ta bir ateşkes için görüşmeler başlamıştı. Bu ateşkes görüşmelerini yapmak üzere bir Türk subayı Yüzbaşı Ohrili Kemal Anzak hatlarına götürüldü. Görüşmeler üç gün sürdü ve sonunda 24 Mayıs günü 9 saatlik bir ateşkes ilan edildi. İki cephe arasında bir hat çekildi ve bir Türk bir Anzak olmak üzere askerlerden bir zincir oluşturuldu. Bu sürede ölüler toplanarak gömüldü, yaralılar tedavi edildi. 16 Harp Mecmuası, Sayı 3, Yıl 1 s. 47. 17 Cumhuriyet Arşivi, 30-11-1-0 73-30-17. Kaynakçalar -Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 30-11-1-0 / 73-30-17. -Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01000137 – “13. Piyade Alay’ın Muharebe Takriri” -Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi (Amfibi Harekat), V. II. Kitap, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara 2012. -Burhan Sayılır, Tarihe Sığmayanlar: Çanakkale Savaşı'nın Şehit Subayları, Phoenix Yayınları, Ankara 2008. -Esat Paşa, Çanakkale Savaşı Hatıraları, Örgün Yayınevi, (haz. İhsan Ilgar-Nurer Uğurlu), İstanbul 2004. -Liman Von Sanders, Türkiye’de Beş Yıl, çev. M. Şevki Yazman, Burçak Yayınevi, İstanbul 1968. -Mustafa Kemal Atatürk, Arıburnu Muharebeleri Raporu, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara 2011. -Harp Mecmuası, Yıl 1, Sayı 3. Kanunisani 1331.

9

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png

'Keyifli Tarih' parolası ile yayın hayatına başlayan Sanal Tarih, bilgiye ulaşabileceğiniz en hızlı ve en güvenli internet adresidir. Tarihi ve güncel konular üzerine özel hazırlanmış dosyalar, makaleler, kültür-sanat yayınları ve ansiklopedi maddeleri ile akademisyenlerin yazıları eşliğinde yaşanmış tarihi öğrenmek adına gerçeğe vakıf olacağınız bir tarih platformudur.

  • X
  • Youtube
  • Beyaz Instagram Simge
  • TikTok
  • Spotify

© 2015 - 2026 Vida Medya. Her hakkı saklıdır.

Bu sitede yer alan yazı, makale, fotoğraf, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. Vida Medya ve Ticaret Limited Şirketi'nin yazılı izni olmaksızın sitede yayımlanan eserler kısmen veya tamamen kaynak gösterilerek dahi çoğaltılamaz, yayımlanamaz, işlenemez, umuma iletilemez ve temsil edilemez.

bottom of page