top of page
Makaleler
13 Şubat 2026
İslamiyet Öncesi Türklerde Evlilik Geleneği
Tarihin en eski kavimlerinden olan Türklerde aileye verilen değer, Türk toplumunun güç kaynağı olmuştur. Türk toplumunda oguş adı verilen çekirdek aile ile tabir edilen anne baba ve çocuklardan oluşan aile tarih boyunca yer almıştır.[1] Dağınık, hayvancılık eksenindeki yaşam onların kümeler halinde bir arada yaşamalarına engeldi. Küçük aile nizamında yaşadıkları için daha hür bireyler olarak teşkil oluyorlardı.[2] Eski Türk ailesine yönelik bilgileri arkeolojik kazılarda elde edilen buluntular, anıtlar, tabletler ve mezarlardır. Devrin ilerlemesi ile de seyahatnameler, kararnameler bilgi kaynakları arasına girmektedir. Çok Eşlilik ve Tek Eşlilik Tartışmaları Türklerdeki evlilik geleneğini ana hatları ile ortaya koymaya çalıştığımızda evvela değinmemiz gereken nokta tek eşlilik ve çok eşlilik tartışmalarıdır. Eski Türklerde çok eşliliğin olduğuna dair kesin bir kanıt bulunmamıştır.[3] Aksine evliliklerin akrabalar içerisinden tercih edilmemesi ve dolaylı olarak geniş ailenin yerine çekirdek ailenin kurulması, araştırmacıların eski Türk dilinde çok eşliliği ifade eden bir sözcükle karşılaşmamaları, Dede Korkut hikayeleri ile diğer Oğuz destanlarında kahramanlar tek eşli olmaları, tek eşlilik tezine kanıt olarak ileri sürülebilir.[4] İkinci eş durumuna ise İl yani devletin hükümdarı olan Hakan’ın yaptığı siyasi nitelikli evlilikler örnek gösterilebilir. Ayrıca çocuk sahibi olunamaması durumunda ilk eşin rızası gözetilerek ikinci bir kadınla evlilik söz konudur. Bu gibi hallerde kesinlikle ilk eşin saygınlığının korunduğunu söyleyebiliriz. Çok eşliliğin yaygın olarak görüldüğünü iddia eden araştırmacılar neden olarak kadın sayısın erkek sayısından fazla olmasını vurgulamaktır. Kadınların korunmasız ve güvencesiz kalmalarını engellemek amacıyla ölen eşinin yakınlarıyla evlendirilmesi çok eşliliğe yol açmaktadır. Ölen eşin kardeşi ile evlendirilme[5] bir gelenek halini almıştır. Orta Asya’daki Türk hakanlarının Çinli prenseslerle yaptıkları siyasi evlilikler neticesinde aldıkları ikinci eşlerinin adı ‘kunçay’ oluyordu.[6] Ancak bu evliliklerde bile söz sahibi hakanın birinci eşi hatundur. Çinli prensesler dışındaki ikinci eşlere de kuma denilmekteydi. Kumaların dünyaya getirdikleri çocuklar taht varisi olamıyorlardı. Babalarının servetlerinden pay alamıyorlardı. Kunçayların çocukları içinde bu geçerliydi. Onlar kumadan üstte, hatundan aşağıda idiler. Kumaların çocukları bile kendi annelerine teyze demekte idiler, anne sadece birinci kadın için kullanılmakta olduğu bilinmektedir. Doğu Türkistan Türkleri ile Kırgızlarda olan çok eşlilik ise coğrafyadaki komşu olan Arap ve Acemlerden farklı olarak kendine özgü bir durumdu. Burada birinci eşin rızası alınıyordu ve diğer eşler ilk eşin yaşadığı şehrin dışında başka bir evde hayatlarını sürdürüyorlardı.[7] Türkistan’daki mollalar ancak bu şartlara göre ikinci eşlerle izdivaç yapılabilmesine müsaade ediyordu. Çok eşlilik iddiasının dayandırıldığı hikâyeler de bulunmaktadır. Tukyu menkıbesinde, Hükümdar Tukyu’nun on kadar zevcesinin bulunduğu yazmaktadır.[8] Henüz Müslüman olmamış Hazar Türkleri hakanlarının saraylarında hareme benzer bir yapının olması da ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur. Türk Boylarındaki Farklılıklar Eski Türklerde evliliklerin yapılarına baktığımızda dışarıdan evlenmenin (exogamy) yaygın olduğunu görmekteyiz.[9] Hunlarda dışarıdan evlenme mevcutken Yakutlarda dışarıdan evlenmenin esnetilmesiyle birlikte anaerkil yapının olması, Türk boyları ve devletleri arasında evlilik teamülleri açısından farklılıkların olabilecekleri hakkında ipucu vermektedir. Büyük Hun İmparatorluğuyla dışarıdan evlenmeye dayalı aileye benzerlik gösteren Göktürkler patrilokal bir yapı kurmuşlar ve çokeşliliğin bulunduğunu düşündürten izler bırakmışlardır. [10]Dışarıdan evlilik hakkında çalışmalarında değinen Abdülkadir İnan’a göre, dışarıdan evlilik, iki boyun birbirine kız alıp vermesi şeklinde vuku bulmaktadır. [11] Boy içerisinde evlilik yasaktı ve kız kaçırmalar görülebiliyordu. Hunlar da dışarıdan evliliğin haricinde amca kızları ile de evlendikleri destanlardan anlaşılmaktadır. Kutluk kadınlarının ömürleri boyunca bir defa evlendirilmeleri ile Göktürk ve Uygularda yüksek sınıftan olan bir kadının halktan biriyle evlenemeyeceği kuralının bulunması değindiğimiz farklılıkların delilleridir.[12] Kutluk kadınlarında eşleri ölse dahi bir daha evlenmelerine izin verilmiyordu. Kutluklarda boşanmanın iki taraf için de yasaktır ve hükümdarın bile tek eşi vardı. Türklerde evlilik yaşının bir kayda tutulduğu hakkında malumat olmamakla beraber evlenecek yaşa gelen gencin bir yiğitlik göstermesi gerekirdi. Ergen çağına ulaşıp yiğitlik göstererek il meclisinden yeni bir ad alırdı. İldaş ve erkek kıymetinin kazanılması olarak belirtilen husus, vatandaşlık hakkına sahip olmak anlamına gelmektedir. Evlenecek delikanlı anne ve babasının vefatını beklemeden aile mallarından kendi payını yuvasını kurmak için alırken kız da yumuş adı verilen çeyizini getirir.[13] Yeni çiftin evi ve malları böylece ortak derlenir. Evlenme, eb kelimesinden yani ev kelimesinden türetilmiştir. Uygurlarda evlenmeye kavuşma, Yakutlarda evlenmeye sönmez ateş yakma deyimleri kullanılmaktadır. Evlenmenin kelime olarak anlamı olan bark sahibi olmakta eski Türklerde iç güveysi durumuna fazla rastlanılmamasından kaynaklanmaktadır. Bark, Orhun anıtlarında mabet anlamına gelir.[14] Bu manada evlilik Türklerde kişilerin kutsal bir güvenceye kavuşması olarak ta yorumlanabilir. Türklerde aile içerisindeki oğulların her biri evlenmeleri ile birlikte yeni bir ev meydana getirirdi. Yeni evlenen gençlerin çadırına ak ev – ak çadır denilmekte idi. Yalnızca ailenin en küçük oğlu baba ocağının devamından mesuldü. O evlendiğinde dahi baba evinde kalırdı. [15] Başlık ve Nişan Adetleri Eski Türklerde evlilik öncesi başlık parasının olup olmadığı hakkında yapılan çalışmalar bu uygulamanın varlığını ortaya çıkarmıştır. Eski Türklerde başlık parasına kalın denilmektedir.[16] Kalın kelimesine de ilk defa Suci kitabesinde rastlanılmıştır.[17] Nişanlanma kurumuna verilen önem neticesinde kalın uygulaması da vazgeçilmez bir öğe olmaktadır. Kalın dört ayrı kısımdan oluşmaktaydı ve her biri ayrı bir amaca yönelikti. Birinci kısmın adı Kara Maldır. Kızın babasına verilir. Baba bunu sadece kızın çeyizi için kullanır. İkinci kısmın adı Yelü’dür. Nişanlı erkeğin, nişanlısını ilk kez ziyaret ettiğinde ona yüzgörümlüğü niteliğinde verdiği hediyedir. Üçüncü kısım Tüy-Mal’dır. Düğün giderlerinin karşılanması için verilen maldır. Genellikle bu at olur. Miktarı da 20 ile 60 arasında değişir. Dördüncü ve son kısım ise Süt Hakkı’dır. Nişanlı erkeğin kız anasına verdiği hediyedir.[18] Gelinin de damada bir miktar mal ve eşya getirmesi geleneği vardır. Buna ‘Koşantı’ adı verilirdi. Bunun en önemli nedeni ise kızın Türk evliliğinde satın alınan bir şeymiş gibi nitelenmesinin önüne geçilmek istenmesidir. Bazen kızın koşantısının erkeğin kalınından daha yüksek miktarlara çıktığı da görülmektedir. Kalındaki düşünülen maksat hakkında birbirine yakın görüşler bulunmaktadır. Batılı araştırmacılar kalının bir tür babaya anneye verilen yetiştirme bedeli, (süt hakkı) olarak nitelendirmektedir. Bahaeddin Ögel gibi araştırmacılar ise kalının bir güvenlik sigortası olduğunu meydana gelecek ayrılmaların önüne geçmek, önüne geçilemiyorsa da mağduriyeti en aza indirmenin amaçlandığını savunmaktadırlar. Başlık meselesinde Uygurlarda mal ve evin kurumu ortak iken dört aşamalı kalının daha yaygın olduğunu görüyoruz. Evlenmenin başlangıcı olarak kabul gören nişandır. Beşik kertmesi nişanlanma deyiminden gelmektedir. Kert veya Kirt kökü inanış veya sadakat kavramlarını bildiren kerti, kirtü kelimeleri ile birdir.[19] Söz kesme de evliliğin bir aşamasıdır. Geleneklerine bağlı olan Türkler söz kesme merasimini at üzerinde yapmaktaydılar. İki tarafın aileleri at üzerinde görüşme yerine geliyordu. Kız bir rızalık sembolü göstererek isteğini belirtebiliyordu. Bu genellikle mendildi. Bu durum aile içerisinde babanın sonsuz bir velayet hakkı olmadığını göstermesi açısından önemlidir. Ataerkil aile ile Babaerkil ailede daha önce kastedilen ayrım işte bu noktadadır. Evlilik kararlarında kızın söz hakkı ve razı olması gerekmektedir. Oğuzlar ve Karluklar için bu söz konusudur.[20] Tabi bu durumun geçerli olmadığı Türk boyları da vardır. Yakutlarda kız babasının razı göstermesi durumunda nişan olurdu. Dede Korkut hikâyelerinde söz kesiminde erkeğin kıza kendi yüzüğünü çıkarıp verdiğini, kızında düğünde giymesi için erkeğe kendi diktiği kırmızı kumaştan bir kaftan verirdi. Söz ve nişandan geri dönüş vardı. Bazı hallerde bunun bozulması mümkündü. Kalından sonra dahi nişanın bozulabildiğini görebiliyoruz. Nişanın atılması sonucunda hediyelerin iadelerine dair bir prosedür uygulanmaktaydı. Evliliklerde görülen bir kaide nişan için de bulunmaktaydı. Eğer erkek nişanlı iken ölürse kız ailesinin rızası dâhilinde erkeğin kardeşi ile kız nişana devam edebilirdi. Aynı durum kızın ölümü durumunda da söz konusu olurdu ve baldız/kalın denilen bir hediye merasimi daha ilaveten olurdu. Şayet kızın kısır çıkması durumunda da kızın kardeşlerinden biri kalınsız olarak verilirdi. [21] Ölen gencinin kardeşinin bulunmaması üzerine hediyeler iade edilirdi. Nişanlı erkek düğünden önce ortadan kaybolup uzunca bir süre haber alınamazsa kız, kalını iade etmeden başka biri ile evlenebilirdi.[22] Kalındaki dört kısmın devamını, İslamiyet’in kabulünden sonraki Türk devletlerinde de görüyoruz. Uygurlarda Evlilik Uygurlarda çocuk evlenme çağına geldiğinde anne ve babasına talip olunmasını istediği kız varsa onun ismini bildirir. Anne ve babanın uygun görmesinden sonra kız tarafına bir temsilci gönderilir. Saye Kılgan denilen bu kişi kız tarafının da onayını getirmesinden sonra oğlan evi kız evine isteme için gider. Elbiselik kumaş, yüzük gibi hediyelerin yanında birhon tokaç denilen özel yapılan 12 ekmeği yanlarında kız evine götürülür. Kızın anne ve babası olumlu bir yanıt verecek ise ekmekten yerler. Sonra oğlan ailesinin ayrılması ile kızın akrabaları kız evine çaya gelerek görüş bildirirler. Kızın verilmesi bu ziyaretten sonra resmen duyurulur. Damat adayı kız evine ikinci defa gelerek alınacak eşyaların tespitinde bulunur. Hazırlıkların başlaması ile birlikte ahali düğüne davet edilir. Buna ‘Bargak’ denilir. Düğün kız evinde yapılır. Düğün bitmeden damat evine çekilir, düğünden sonra da hanımlar alayı gelini damadın yanına getirirler. Nişan adedi Uygurlarda bulunmamaktadır. Evlilikten sonra iki tarafın akrabalarının tanışıp kaynaşması için ‘Çıtlaku’ denilen bir yemek düzenlenirdi.[23] Uygurların farklılıklarının temelinde dini inanıştaki değişim olduğu üzerinde görüşler bulunmaktadır. Evlilik Töreni Evlilik merasimleri Türk boyları arasında farklılıklar göstermesine rağmen ortak paye dini törendi. Bir din adamı eşliğinde yapılan evlilik merasimi bazen kız evinde olurdu, bazen yaşanılan zümrenin meydanında kurulan beyaz bir çadırda gerçekleşirdi. Evlenme merasimine ‘gelin toyu’, ‘ulu düğün’ veya ‘ağır düğün’ denilirdi. [24]Düğüne misafir çağırma işine ‘okuma’ denirdi. Merasimde bayrak taşınır, düğün yemeği verilir, toy ateşi yakılır, yarışlar, güreşler gibi şenlikler düzenlenir ve eğlenceler yapılırdı. Gelin kızın yüzü daima kapalı olurdu. Damada ‘küdegü’ denilmekteydi. Türklerde eşlerin birbirlerine hitapları sevgi sözcüklerinden oluşmaktadır. Kadının eşine efendim manasına gelen ‘apışgayım’ erkeğinde kadına karıcığım anlamına gelen ‘apakayım’ diye hitap ettiği bilinmektedir.[25] Türk mitolojisine dikkatle bakıldığında tanrı ile tanrıça evliliğine rastlanılmamaktadır.[26]Kutsal evliliğin (Hierogamy’nin) yer almaması yarı tanrı (yarı tanrıça) figürlerinde bulunmamasını açıklamaktadır. Toplum içerisinde kadın ve erkeğin görüşmeleri doğaldı ve sosyal hayat içerisinde çağdaşı olan kavimler gibi direk sınırlandırıcı kayıtlar bulunmuyordu. Buna rağmen Türklerde veled-i zina yoktu.[27] Hem terim olarak karşılaşılmadığı gibi hem de ırza geçilme vakalarında sergilenen katı tutum bunda etkiliydi Türklerde zina en büyük suçlardan biriydi.[28] Irza geçme durumunda suçu işleyen mağdurun ailesine ve kendisine tazminat ödüyor onunla rıza dâhilinde evlendiriliyordu. Eğer evli bir kadına tecavüz edilmişse suçlu bacaklarından ikiye ayrılıyordu.[29]Lakin suçluyu cezalandırma hakkı fertlerin değil devletindi. Bu devlet için asayiş sorumluğunu da beraberinde getiriyordu. Ölüm cezalarının uygulanışında Karluk Türkleri suçluyu yakmayı, Göktürkler atlara bağlayarak vücudu ayırmayı sistemleştirmişlerdi. Uygurlarda ise ölüm cezası bulunmuyordu. Üç yüz değnek ile maddi bir ceza veriliyordu. Evlilik dışı ilişkinin de önünü almak için bir takım alınan tedbirler vardır. Bekârlık ayıp sayılıyordu. Evlenmek için yeterli malı olmayan gençler için dayanışma yoluna gidiliyor ve gençlerin evlenmeleri sağlanıyordu. Nitekim kırk haneli bir yerleşkede senede dört evliliğin gerçekleşmesi bekleniyordu. Bu rakama varılmıyorsa oradaki yönetici devlete sorumlu tutuluyordu. [30] Yoksul gençler için toplu nikâhların tertibi o dönemlerden günümüze uzanmıştır. Boşanma ve Dul Kalma Boşanma evliliğin yasal olarak sonlandırılmasıdır. Evlilikle tarihi eştir. Babil hükümdarı Hammurabi’nin koyduğu kanunlar çerçevesinde evlilik sözleşmesine boşanma hakkı konulabiliyordu. Hıristiyanlıktan önce Roma’da da boşanma hakkının toplum gelenekleri ve yasalarla sınırlandırılmış olsa da bulunduğunu görmekteyiz. Ancak Hıristiyanlığın kabulünden sonra Roma’da kilise, boşanma sistemine müdahale etmiştir ve yasaklamıştır. Eski Çin’de erkek karısının, erkek çocuk dünyaya getiremediğinde, hırsızlık veya zina yaptığında sorgusuz olarak boşayabilirdi. [31] Eski Türk ailesinde boşanma törelere göre hoş karşılanmazdı. Eşler arasında sadakat evliliğin olmazsa olmazı konumundaydı ve ihlali suçtu. Bir ölçüde Türk adetlerinin de kanunlaşmada katkısı olduğu Cengiz yasalarında, sadakatsizlikten ötürü boşanmanın cezası erkeğin idamıydı. [32]Böyle bir cezanın yasada bulunduğu göz önüne alınırsa erkeğin, kadın karşısındaki sorumluluğu hakkında fikir sahibi olunabilir. Cengiz yasalarının haricinde aynı suça aynı cezanın verildiği bir başka kanunda Kazak Hanı Tevke’nin koyduğu kanunlarda yer almaktadır.[33] Eski Türk hukukunda boşanma genelde kocanın yetkisindedir. Kadın, kocasının kendisine kötü davrandığını, başka bir kadın ile gayr-i meşru ilişki olması veya iktidarsız olması gibi durumlarda boşanmayı kendi talep edebilirdi. Evlilik öncesi verilen kalının yanmaması için aile fertlerinin de boşanmaya sıcak bakmadığı malumdur. Boşanmaya eğer kadının bir kusuru veya kabahati sebep olmuşsa aldığı kalını iade ederdi. Boşanma kocanın kusurundan ötürü meydana geldiyse koca da kalını geri alamadığı gibi kendisine verilen çeyizi de kadına bırakırdı. Bu uygulama olduğu gibi Cengiz yasalarında da yer almaktadır. Türk kültürüne ait destanlarda, anıtlarda, Dede Korkut Hikâyeleri’nde boşanmaya değinilmediği dikkati çekmektedir. Kutadgu Bilig’de gözü yaşlı, kederli, kimsesiz manasına gelecek şekilde kullanılan dul – kadın kavramı üzerine Kaşgarlı Mahmut’un eserinde de ‘tul’ kelimesini kullanmıştır. Kaşgarlı boşanmayı ‘baş yolmak’ ifadesi ile aktarmıştır. [34] Boşanmanın toplumda hoş karşılanmaması, iktisaden yüklediği zorlukları vb. nedenlerle sık olmadığı anlaşılmaktadır. Kadınların dul kalmasının nedeni, boşanmadan ziyade eşlerinin ölmeleridir. Ancak uzun süre dul kalmalarına da müsaade edilmezdi. Daha önce belirttiğimiz gibi levirat uygulamasının yanında kadının diğer yollarla da evlendirilmesi için toplumsal bir dayanışma oluşurdu. Dulun eğer küçük çocukları varsa vasiyi anneleri idi. Eğer ergen oğlu varsa annesinin evlenmesi hususunda mes’uldü ve evin idaresinde ölen babasının sorumluğunu üstlenirdi. İslamiyete Geçiş Sürecinde Türk Evliliği Türkler, İslamiyete geçtikten sonra evlenme sistemindeki eski geleneklerinin birçoğunu devam ettirmişlerdir. Hukuk ve birçok alanda Türklerin hayatlarındaki kuralların ve esasların İslamiyet’in getirdiği yeniliklere intibakının çabuk bir şekilde hızlı olması buna olanak sağlamıştır. Esaslı bir değişiklik olmamakla beraber İslam fıkıhçıları da Türkler deki evlilik adetleri ile ilgilenmişlerdir.[35] İslam Dini girdiği her toplum hayatında önemli değişiklikler meydana getirmekle beraber, bütünüyle o toplum hayatını değiştirmeye zorlamamıştır. Çünkü eski olan her şeyin yıkılmasından ziyade İslam esaslarına uygun olmayan uygulamaların kaldırılması gayesi güdülmüştür.[36] İslamiyete geçiş sürecindeki sosyal hayat ile ilgili en önemli kaynaklar yine destanlar ve o dönemden günümüze uzanan yapıtlardır. Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat-it Türk eseri, Selçuklular dönemindeki evlilik hakkında önemli bilgiler içermektedir. Kız isteme adedi İslamiyet öncesi ile aynı olmakla beraber kalına artık başlık denilmekteydi. İslamiyet’te yer alan mehr uygulamasına da geçildiğini görüyoruz. Evlenme işinde çok defa “Arkuçı” ya da “Savcı” adı verilen aracılar gerekliydi. Bugün “Elbir” denen bu aracılar dünürler arasında gidip geliyorlardı. Akrabalık kurmak isteyen iki taraf, bu aracı eliyle birbirinden karşılıklı kız istiyordu. Evlenme kararı ‘Aldım’ ve ‘Verdim’ kelimeleri ile ifade ediliyordu.[37] Nikâh için böylece aileler söz vermiş oluyorlardı. Başlık Selçuklularda baba için bir at, anne için elbise, erkek kardeş için kılıç, çeşitli hediyeler, para vs şeklinde idi. Evlenecek kızın çeyizinin hazırlanması da sadece kızın anası ve babasına değil tüm akrabalarına düşen bir görevdi.[38]Evliliğin düğün yapılarak duyurulması gerekiyordu. Saçı adı verilen para düğünde saçılıyordu. Hükümdarın düğünlerinde büyük sofralar kuruluyordu. Yemekler han-ı yağma olarak yapılıyordu. Damadın yardımcıları düğünde bulunuyor ve bunlara sağdıç deniliyordu. [39]Sağdıç ismi Göktürklerden bu yana değişmeden günümüze ulaşmıştır. Nikâh, aynı zamanda devlet görevlisi olan kadılar tarafından kıyılmaktaydı.[40] Devletin nikâhı kayıt altında tutması ve evliliği denetlemesi Memluklarda da görülmekteydi. Nikâh akdi ve nikâha ilişkin işlemlerin belgelendirilmesi için günümüzdeki notere denk sayılabilir görevliler yer alırdı. [41] İslamiyet’i benimsedikten sonra, İslam’ın kurallarına bağlı yaşayan Türkler aile hayatlarını da buna göre tanzim etmişlerdir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşa kadar geçen süreçte dinin esaslarına uyulmuş ve diğer Müslüman Türk devletlerinde de evliliklerin kayıtlara işlenmesine dikkat edilmiştir. Bu dönemde diğer Müslüman devletler ile gerek evlilik merasimi yönünden, gerek sosyal hayattaki ailenin işlevi yönünden belirgin farklar olmamıştır. Dipnotlar [1]Türk tarihi hakkındaki ilk yazılı kaynak Orhun Anıtlarından ve sonraki destanlardan edinilen bilgiye göre çekirdek aile en yaygın aile modelidir. [2] İbrahim Kafesoğlu, ‘Türk Milli Kültürü’, Ötüken Neşriyat, İstanbul Ağustos 2010, s.220 [3]Nezahat Seçkin, Ülker Kayhan, ‘Aile Yapısı‘ Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 1999 s.20 [4]Orhan Türkdoğan; ‘Eski Türklerde Aile Tipolojisi’, I. Aile Şurası Bildirileri, T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, Ankara, 1990, s.435 [5]Leviratus = Ölen baba amca ve ağabeyin, öz anne ve kardeşler dışında onların dul ve yetimleriyle evlenme geleneği. Bkz, Sencer Divitçioğlu, Kök Türkler, Ada Yayınları, İstanbul, 1987. [6] Ali Erkul, ‘Eski Türklerde Aile’, Türkler, c.3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s.60 [7] Bilge Kozenoğlu, ‘Aile ve Ailenin Korunması’, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2006, s. 20 [8] Erkul, a.g.m s.60 [9]Zeynep Özlem, Üskül Engin ‘Hukuk Sosyolojisi Açısından Türkiye’de Evlenmenin Evrimi,’ Beşir Kitabevi, İstanbul 2008, s. 8 [10]A.g.e s.9 [11]Abdülkadir İnan, ‘Altay-Yenisey Şamanlığında Eski Unsurlar’, Makaleler ve İncelemeler, TTK Yayınları, Ankara 1987, s. 341 [12]Orhan Türkdoğan, ‘Türk Ailesinin Genel Yapısı’, Sosyokültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, C. 1, T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, Ankara 1992, s.45 [13]Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları’, Bordo Siyah Yayınları, İstanbul 2005, s. 212 [14]İsmail Doğan, ‘Dünden Bugüne Türk Ailesi Sosyolojik Bir Değerlendirme’, Atatürk Kültür Merkezi, Ankara 2009, s.29 [15]Kafesoğlu, a.g.e. s.220 [16]Mahmut Tezcan, ‘Kültürel Antropoloji Açısından Başlık Parası Geleneği’, Kadıoğlu Matbaası, Ankara 1981, s.22: İsmail Kara ise bu görüşü reddeder. O başlık parasının kalınla örtüşmediğini, kalının mirastan düşen payın verilmesi şeklinde yorumlanılmasının daha doğru olacağını vurgular. Bkz. Orhan Türkdoğan, ‘Türk Ailesinin Genel Yapısı’, Sosyokültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, C. 1, T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, Ankara 1992, s.27 [17]Latife Kabaklı Çimen, ‘Türk Töresinde Kadın ve Aile’, IQ Kültür ve Sanat Yaıncılık, İstanbul 2008, s.128 [18]Halil Cin, ‘İslam ve Osmanlı Hukukunda Evlenme’, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara 1974, s. 274 [19]A.g.e s.129 [20]Engin, a.g.e s. 14 [21]Ayşe İrmiş, ‘Eski Türklerde Kadın ve Toplumdaki Yeri, ‘Türk Yurdu Dergisi’ c.14 sayı 87, Kasım 1994, s.16 [22]Cin, a.g.e s.278 [23]Harun Güngör, ‘Türk Bodun Bilimi Araştırmaları’ Kumsaati Yayınları, İstanbul 2005 s. 357-359 [24]Bahaeddin Ögel, ‘Türk Mitolojisi’ c.I, TTK Basımevi, Ankara 2010, s.267 [25]Çimen, a.g.e, s. 113 [26]Harun Güngör, a.g.e, s. 26 [27]Laszlo Rasonyi, ‘Tarihte Türklük’, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara. 1993, s.58 ; Rasonyi’ye göre veled-i zina anlamına gelen piç kelimesi Farsçadan geçmiştir. [28]Çimen, a.g.e s.115; Ayrıca İbn-i Fazlan’ın seyahatnamesinde zina ve ırza geçme suçları karşısında tatbik olunan ceza hakkında izlenimler bulunmaktadır. [29]İrmiş, a.g.m s. 14 [30]A.g.e s.126; Gökalp a.g.e s.214 [31]Ali Erkul, ‘Eski Türklerde Evlenme Gelenekleri’, Türkler, c.3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s.64 [32]Çimen, a.g.e, s. 134 [33]Cin, a.g.e. s.274 [34]Erkul, a.g.m s. 65 [35] Doğru, a.g.m, s.42 [36]Emin Işık, Türk Aile Yapısında İslami Dönem, ‘Tarih Akışı İçerisinde Türklerde Aile Yapısı Sempozyumu Bildirileri‘, Erciyes Üniversitesi Yayınları, Kayseri, 1990. [37] A.g.m s. 42 [38] Mehmet Altay Köymen, ‘Alparslan ve Zamanı’, MEB Yayınları, Ankara 1983, s.310 [39]Köymen, a.g.e, s.312 [40] Engin a.g.e, s.26 [41] Cin, a.g.e, s.282.
11
dk.
18 Ocak 2025
Magna Carta ve Günümüz Türkiye'sinde Yüksek Vergi Oranları
Magna Carta, 1215 yılında İngiltere'de, kraliyet gücünü sınırlamak ve bireylerin temel haklarını korumak amacıyla imzalanmış bir belgedir. Bu tarihi anlaşma, özellikle vergilendirme konusunda kralın sınırlarını belirleyerek, modern demokrasi ve vergi adaletinin temellerini atmıştır. Bugün, Türkiye'de yüksek vergiler, vergi adaleti ve kamu katılımı konularında yoğun bir tartışma mevcut. Bu makale, Magna Carta'nın temel ilkelerini Türkiye'nin mevcut vergi sistemine uygulayarak, detaylı bir analiz sunacak ve bu ilkelerin nasıl uygulanabileceğini, vergi politikalarının nasıl daha adil ve demokratik hale getirilebileceğini inceleyecektir. Magna Carta'nın Temel İlkeleri Magna Carta, modern vergi sistemlerine doğrudan etki eden iki ana prensibini şöyle belirlemiştir: Hukukun Üstünlüğü: Kral da dahil olmak üzere herkesin yasalar karşısında eşit olduğunu, dolayısıyla vergilendirme sürecinin de yasalara uygun ve adil bir şekilde yapılması gerektiğini vurgular. Vergilendirme ve Temel Haklar: Belki de en önemli madde, vergi toplanmasının halkın rızası olmadan gerçekleşemeyeceğidir. Bu, halkın temsilcileri aracılığıyla vergilendirmeye katılımını teşvik eder. Türkiye'de Yüksek Vergi Oranları ve Adalet Sorunu Türkiye'nin vergi sistemi, çeşitli dolaylı ve doğrudan vergilerden oluşur: Dolaylı Vergiler: KDV (Katma Değer Vergisi) ve ÖTV (Özel Tüketim Vergisi) gibi vergiler, tüketim üzerinden toplanır ve tüm toplumu etkiler. KDV oranları, Avrupa'nın en yükseklerinden biri olarak, günlük yaşamı ciddi şekilde etkiler. Doğrudan Vergiler: Gelir vergisi, kurumlar vergisi gibi vergiler, doğrudan bireylerin ve işletmelerin kazançları üzerinden alınır. Ancak, vergi dilimleri ve istisnalar, adalet konusunda tartışmalara yol açmaktadır. Vergi Adaleti: Vergi yükünün eşit olmayan dağılımı, özellikle düşük ve orta gelir gruplarının orantısız bir şekilde etkilenmesine neden olur. Bu gruplar, temel ihtiyaçlara daha fazla harcama yapmak zorunda kalırken, yüksek gelir grupları vergi kaçırma yöntemleri veya yasal boşluklardan faydalanarak bu yükü azaltabilir. Magna Carta Prensipleri Işığında Analiz Halkın Katılımı ve Onayı: Magna Carta'nın "halkın izni" kavramı, modern devletlerde vergilendirme sürecine halkın veya dolaylı olarak temsilcilerinin katılımını gerektirir. Türkiye'de, vergi yasalarının nasıl yapıldığı, halkın bu süreçteki söz hakkı ve temsilcilerin bu konuda ne kadar etkin olduğu sorgulanabilir. Meclis'te vergi yasalarının tartışılması ve onaylanmasında, kamuoyunun görüşlerinin ne ölçüde dikkate alındığı, şeffaflık ve katılım eksikliği gibi konular önemli tartışma noktalarıdır. Adalet ve Eşitlik: Hukukun üstünlüğü, vergilendirmede de adaletin sağlanması gerektiğini ima eder. Türkiye'de, vergi adaletinin sağlanması için: Gelir dağılımının daha adil bir şekilde yansıtılması, Vergi kaçakçılığının önlenmesi için etkin denetimlerin yapılması, Vergi aflarının sıkça uygulanmasının yarattığı adaletsizliğin giderilmesi, Sosyal hizmetlere erişimdeki eşitsizliklerin azaltılması için vergilerin daha verimli kullanılması gerekmektedir. Uygulanabilir Reformlar Katılımcı Demokrasi: Vergi politikalarının belirlenmesinde, kamuoyu araştırmaları, referandumlar veya kamuoyunun görüşünü yansıtacak diğer mekanizmalar kullanılabilir. Vergi Adaletini Sağlama: Vergi yükünün daha adil dağılımı için, gelir vergisi dilimlerinin yeniden gözden geçirilmesi, dolaylı vergilerin azaltılması ve vergi kaçakçılığına karşı etkin mücadele şarttır. Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik: Vergi gelirlerinin nasıl harcandığının kamuya açık bir şekilde belgelenmesi, bu harcamaların denetlenmesi ve halkın bu süreçlere katılımının sağlanması sürdürülebilirlik adına oldukça gerekli ve önemlidir. Sonuç Magna Carta'nın ilkeleri, günümüzde de vergi politikalarına rehberlik edebilir. Türkiye'de yüksek vergiler ve vergi adaleti konusunda, bu tarihi belgenin ruhunu yansıtan reformlarla, hem ekonomik dengeyi hem de sosyal adaleti sağlamak mümkündür. Bu reformlar, demokratik katılımı güçlendirecek, vergi sistemini halkın çıkarları doğrultusunda şekillendirecek ve böylece refahı ve huzuru yükseltecektir.
2
dk.
23 Aralık 2022
Nizam-ı Cedid: Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu
Osmanlı Devleti altı asrı aşan siyasi ömrüyle dünyanın gördüğü en büyük imparatorluklardan biri olmuştur. Modern öncesi devlet ve toplum yapılanmalarının en mükemmelini oluşturan Osmanlıların kuruluşundan itibaren en çok önem verdikleri konulardan birisi askeri yapılanmadır. Nitekim güçlü bir devletin temellerinin sağlam bir ordu sistemi ile oluşacağını düşünen Osmanlı devlet adamları daha kuruluş yıllarından itibaren oluşturdukları askeri yapılanmayı uzun yıllar sürdürmüşlerdir. Ancak zaman içerisinde tüm kurumlarda yaşanan zorunlu revizyon askeri yapılanmalarda da kendini hissettirmiş ve klasik sistemden farklı modeller benimsenmiştir. Çalışmada Osmanlı Batılılaşmasının simgelerinden biri olarak gösterilen Asâkir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu’nun kuruluş süreci ve genel özellikleri üzerinde durulmuştur. Kuruluş yıllarında düzenli askeri birliklerden yoksun olan Osmanlı Devleti gerektiğinde gazilerden oluşan ve tamamı atlı olan aşiret kuvvetlerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan gönüllü birliklerden meydana geliyordu. İlk fetihleri yapan bu uç kuvvetleri aynı zamanda fethedilen yerlerin Türkleşmesinde ve bu bölgelerde Osmanlı hâkimiyetinin sağlanmasında da etkili olmuşlardır. Ancak zaman içerisinde yapılan fetihlerde düzenli orduların eksikliği anlaşılmış ve daimi birliklere ihtiyaç artmıştır. Ve bu ihtiyacın sonucu olarak Osmanlı’da ilk düzenli birlikler Orhan Gazi zamanında Bursa’nın fethinden sonra kurulmuştur. Bu çerçevede Bursa kadısı Çandarlı Kara Halil’in teklifiyle yaya ve müsellem (atlı) askeri birlikler oluşturulmuştur. XV. yüzyıl ortalarına kadar fiilen askeri hizmette kullanılan bu yaya ve atlılar, devletin Rumeli tarafından genişlemesi ve buna paralel olarak artan asker ihtiyacı ile birlikte oluşturulan kapıkulu ocaklarından sonra geri hizmet kıtası olarak kullanılmışlardır. Zamanla Osmanlı Devleti’nin temel askeri sistemi haline gelen ve doğrudan merkeze bağlı ve devletten maaş alan bu kapıkulu askerleri, acemi ocağı, yeniçeri ocağı, top arabacıları ocağı, topçu ocağı, humbaracılar, lağımcılar, cebeciler ve sakalar gibi temel askeri sınıflardan meydana gelmektedir. Bunun yanında, Osmanlı askeri teşkilatı içerisinde tımarlı sipahilerin olduğu eyalet askerleri ile deniz gücünü oluşturan donanma gibi temel askeri sınıflardan oluşmaktadır. Askeri Birliklerde Yaşanan Bozulmalar Osmanlı Devleti’nde zaman içerisinde devletin önemli kurumlarında meydana gelen bozulmalar, askeri sisteme de yansımış ve özellikle imparatorluğun genişlemesinde büyük rol oynamış olan Yeniçeri Ocağı’nda XVI. yüzyıldan itibaren önemli bozulmalar yaşanmıştır. Tek bir nedene bağlı olmayan bozulmalarda en temel faktör devlet ve toplum yaşantısında yaşanan değişimlerdir. Nitekim klasik Osmanlı düzeninden kopmaların yaşandığı bu dönemde, bir diğer önemli faktör rakip saydığımız Batı devletlerinde yaşanan bilimsel, teknolojik ve ekonomik gelişmelerdir. Tüm bu değişimler Osmanlı askeri sisteminde bir takım değişimleri beraberinde getirmiş ve ocağa daha fazla asker alınmasına neden olmuştur. Bu durum ocağın işleyişini değiştirmiş ve zamanla işleri askerlik olan yeniçeriler, farklı mesleklerde çalışmaya ve evlenmeleri yasak olduğu halde evlenerek aile hayatı geçirmeye başlamışlardır. Böylece talimsiz, başıboş kimselerin ocağa gelmeleriyle bu askeri teşkilât, doğrudan siyasete katılan, devlet adamlarını tayin veya azlettiren, padişahları tahttan indirilen veya çıkaran bir kuvvet haline gelmiştir. Bu bozulmayı gören padişah ve devlet adamları bozulmayı düzeltmek için çeşitli tedbirler almak istemişseler de yeniçeriler kendilerini ıslaha çalışan padişah ve devlet adamlarını ortadan kaldırmışlardır. Bunun sonucunda yeniçeri ocağı bozulmayı düzelterek sistemi modernize etmeye çalışan padişah ve devlet adamlarına karşı muhalefet eden ve onlarla zaman zaman silahlı mücadeleye girişen bir fitne yuvası haline dönüşmüştür. Askeri Birimler Üzerine Yapılan Reformlar XVII. ve XVIII. yüzyıllarda artan yeniçeri isyanları sonucunda ocağın ıslahı mümkün olmamış ve XIX. yüzyıla gelindiğinde devletin bütün kurum ve kuruluşlarında açıkça görülen çöküntü ve dönemin gereksinimlerini cevap vermeme olgusu, imparatorlukta çağın gereklerine uygun yeni bir yapılanmayı zorunlu hale getirmiştir. Özellikle devletin iç ve dış güvenliğini korumakla yükümlü olan ve ülke yönetiminde etkin bir rol alan yeniçeri ocağı fonksiyonunu yitirmiş ve gelişme dönemindeki etkinliği kalmamıştır. Geleneksel bir anlayışla varlığını sürdüren bu kuruluşu düzenlemeye yönelik gerçek anlamda ilk ıslahat girişimi XVIII yüzyıl sonlarında III. Selim tarafından yapılmıştır. III. Selim, Osmanlı ordusunda çağa uygun bir yapılanma için Batı tarzında “ Nizam-ı Cedid ” isimli yeni bir askeri birlik kurmuştur. Ancak son dönemlerde yapılan her yeniliğin önüne birtakım engeller çıkmakta ve yenilikler yarım kalmaktadır. III. Selim’in modern anlamda büyük ümitlerle kurduğu bu ordu da iç ve dış tahrikler sonucunda 1808 yılında çıkan Kabakçı Mustafa isyanı ile bizzat kurucusu tarafından kaldırılmıştır. Vakay-i Hayriye: Yeniçeri Ocağı’nın Kaldırılması III. Selim’den sonra tahta geçen II. Mahmut’un sadrazamlığını yapan Alemdar Mustafa Paşa’nın askeri alanda yaptığı ıslahatlar sonucunda ise Sekban-ı Cedid isimli yeni bir ordu kurulmuştur. Fakat yeniçerilerin Alemdar’ı öldürmesi ile Sekban-ı Cedid ordusu da kısa sürede kaldırılmıştır. II. Mahmut Nizamı Cedid ve onun yeniden ihyası gibi olan Sekban-ı Cedid denemelerinden sonra bir süre askeri ıslahat girişimlerine ara verilmiştir. Ancak 1826 yılına gelindiğinde II. Mahmut tarafından Eşkinci Ocağı denilen yeni bir askeri sınıf kurulmuştur. Bu askeri sınıfın kuruluşunun temel sebebi, son dönemlerde yaşanan siyasi gelişmeler ve Osmanlı ordusunun Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın düzenli askerleri karşısındaki başarısızlığı ile modern orduya olan ihtiyacın artmasıdır. Bu yeni ordunun eğitime başlamasından üç gün sonra 15 Haziran 1826 tarihinde ayaklanan yeniçerilerin bu son isyanı olmuş ve Eşkinci Ocağı ile birlikte artık düzeltilemeyeceği anlaşılan Yeniçeri Ocağı da kaldırılmıştır. Osmanlı tarihinde “Vakay-i Hayriye” olarak anılan bu olayın ardından Batı tarzında yeni bir ordu olan “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye Ordusu” kurulmuştur. Batı Tarzında Yeni Bir Ordu: Asâkir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu Sultan II. Mahmut XVI. yüzyıl sonlarında bozulmaya başlayan XVII. ve XVIII. yüzyıllarda artık disiplin ve düzenin kalmadığı ve bir isyan yuvası haline gelen Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırmak için uzunca bir zaman bekledikten sonra ocağı içerden de ele geçirmek amacıyla sürekli kendi fikrindeki adamları getirmiş ve 1826 yılında yüzyıllardır devletin merkezi kuvvetlerinin en önemlisi olan Yeniçeri Ocağı’nı lağvederek yeni bir ordu teşkil etmiştir. Hz. Peygamber’in ismine izafeten kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye Ordusu Yeniçeri Ocağı’nın yerini almıştır. Bu yeni ordunun kurulmasından sonra yeniçerilerle ilgili her türlü isim unvan ve işaretler kaldırılarak Ağa Kapısı’nın adı Serasker Kapısı olarak değiştirilmiş ve başına da Ağa Hüseyin Paşa getirilmiştir. Ordunun askeri ihtiyacı 15-30 yaşları arasındaki askerlerden seçilmiş ve daha küçük olanlar için şehzade başındaki Acemi Ocağı Kışlası talimhane yapılmıştır. Gerek İstanbul’dan ve gerekse taşradan gelerek kaydolan gönüllü askerlerle kısa sürede gelişip büyüyen Mansure ordusu için III. Selim zamanında yapılan Üsküdar ve Levend’deki kışlalara yenileri ilave edilmiştir. 12 bin kişilik ilk Asâkir-i Masûre ordusu “Tertib” adı altında 1500’er kişilik 8 tabura ayrılmış ve her tabur bir binbaşının emrine verilmiştir. Sekiz bin başının üstünde ise bir binbaşı vardır. Bunun dışında her taburda değişik isimlerde zabitler ve daha alt düzeyde ve rütbede kumandanlar bulunmaktadır. Yeni ordunun en büyük kumandanı ise Serasker denilen zabitlerdir. Yeni ordunun Seraskerlik’ten sonra gelen en yetkili makamı Asâkir-i Mansûre Nezareti olup, Nazır’ın başlıca görevleri, teşkilâtın maaş vb. teknik işlerini yerine getirmektir. Ordunun bölük, tabur, alay gibi askeri birlik adları Nizam-ı Cedid ile aynıdır. Mansûre askerlerini eğitmek için her birinde Kuran-ı Kerim ve ilmihal dersleri verilecek, neferlerin beş vakit namazı cemaatle kılacakları bir iman tayin edilerek, gerekirse mesleki eğitimleri için Avrupa’dan uzmanlar getirildi. Ordudaki terfiler çalışkanlığa göre olacak ve yeni bir nefer kabiliyeti ve gayreti sayesinde en yüksek rütbeye kadar yükselebilecekti. Tamamı maaşlı olan ve maaşlarını aydan aya alan yeni ordunun giderlerini karşılamak için yeni gelir kaynakları oluşturuldu. Bu çerçevede Mansûre Hazinesi adıyla yeni bir hazine kurulmuş ve devlet hazinesine yük olmaktan kaçınılmıştır. Yeni hazinenin başlıca gelir kaynakları, cizyeye % 30 oranında bir zam yapılarak sağlanan cizye hasılâtı, Darphane-i Amire tarafından zapt ve idare edilmekte olan çeşitli mukataaların geliri ve Ceyb-i Hümâyûn Hazinesi’nce zapt olunan emlâk-ı hümâyûn hasılâtı ile kapu harcı ve boğça bahalardan sağlanan hasılât, penbe resmi ve ağnam gelirleri askeri masrafa tahsis edilmiştir. Mansûre ordusu kıyafet olarak ise, özel bir üniforma ile başlık olarak da önce şubara, daha sonraları ise fes giymişlerdir. Yeni ordu 1831’de iki bölüme ayrılarak Üsküdar’dakilere Mansûre, İstanbul’daki alaylara Hassa denilmiş ve her birinin başına da bir ferik tayin edilmiştir. Ordunun subay ihtiyacı ise, önceleri Mühendishane‘den karşılanmış, ancak 1834’de Harbiye Mektebi açılmış, ayrıca Avrupa’ya talebe gönderilmiştir. Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusu yeni ve acele bir kuruluş olduğundan 1829’da Rus ordusuna 1831-1833’de Mısır askerlerine karşı yapılan savaşlarda bekleneni tam olarak verememiştir. Buna rağmen, düzenli Rus ve Mısır kuvvetlerine karşı iki yıl gibi uzun bir süre karşı koyarak yeniçerilerin son zamanlarına göre üstünlüklerini ortaya koymuşlardır. Bu arada yeni ordunu desteklenmesi ve ülkenin daha iyi savunulabilmesi için 1834 yılında Redif-i Asâkir-i Mansûre adıyla yedek bir ordu kurulmaya başlamıştır. Bu birliklerin oluşturulmasından sonra ‘‘Asâkir-i Mansûre’’ ifadesinin yerine ‘‘Asâkir-i Nizamiyye’’ almış ve uzun yıllar bu ismi kullanılmıştır. Bugün hala varlığını koruyan nizamiye kelimesi kışla girişleri olarak bilinmektedir. Tanzimat‘a kadar bu şekilde devam eden seraskerlik makamı Tanzimat‘dan sonra önemi artan bir kurum haline gelerek sadaretten sonra ikinci sırayı almış ve hatta Sultan Abdülaziz devrinde birkaç defa Sadaretle birleştirilmiştir. 1843’te muvazzaflık süresi beş, rediflik süresi yedi yıla indirilmiş ve yine mevcut birlikler Hassa, Dersaadet, Rumeli, Anadolu ve Arabistan orduları olarak beş orduya ayrılmıştır.1847’de askere almada kura usulü kabul edilmiş ve 1908 yılında ise Harbiye Nazırlığı Seraskerlik’ in yerini almıştır. Piyade sınıfı bu şekilde düzenlenirken düzenleri bozulan ve sayıları iyice azalan Kapıkulu süvarileri de lağvedilerek hazırlanan yeni bir kanunla yeni süvari alayları kurulmuştur. Önce İstanbul’da oluşturulan birlikler için, bugün Kuleli Lisesi olarak kullanılan binanın yerinde bir süvari kışlası yapılmış olup, sonraları İstanbul dışında da süvari alayları oluşturulmuştur. Sonuç olarak, Osmanlı çağdaşlaşma sürecinde Osmanlı ordusunda yapılan askeri yenilikler savaş taktikleri, asker alma ve eğitim-öğretim işlerinin yeniden düzenlenmesinden meydana gelmektedir. Bu süreç içerisinde modern silah ve donanıma geçilecek ordunun en önemli eksikleri büyük ölçüde giderilmiştir. Bu politikalar dâhilinde, 1826 yılına kadar varlığını sürdürmüş olan Yeniçeri Ocağı zamanla askeri hizmetlerini yerine getiremeyen, askeri teknik ve taktik gelişmelerden uzak, yenileşmeye kapalı ve bu sebeple sık sık isyan çıkartarak yenileşme çabalarını yarıda bıraktığı için, II. Mahmut ve dönemin idarecileri tarafından kaldırılarak, yerine çağa uygun bir ordu olan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye Ordusu kurulmuştur. Yapılan bu düzenleme ve uygulamalardan sonra Osmanlı ordusu dış görünüşü ve yapılanmasıyla çağdaş bir görünüm kazanmış olmakla birlikte umulan başarıları gösterememiş ve her alanda yaşanan sıkıntılar orduya da yansımıştır. Ancak bütün bu olumsuzluk ve eksiklere rağmen çağdaşlaşma süresince önemli bir yer tutan askerlik alanındaki düzenlemelerle ordumuz, ülkesini iç ve dış düşmanlara karşı mücadele edecek siyasi iktidarı ellerinde tutanların başarısızlıkları ve engellemeleriyle karşılaştıkça müdahale ederek yönetim değişiklerinde etkili olmuştur. KAYNAKLAR ÇABUK, Vahid , Osmanlı Teşkilât ve Siyaset Kültürü, İstanbul 1996. ÇADIRCI, Musa, “Yenileşme Süresinde Osmanlı Ordusu”, Türkler, C. 10, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 567-583. GÖKBİLGİN, Tayyib, “Nizam-ı Cedid”, İA, IX, İstanbul 1970, s. 309-322. HALAÇOĞLU, Yusuf, XIV-XVII. Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilâtı ve Sosyal Yapı, TTK. Yayınları, Ankara 1998. KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, C. V, Ankara 1994. LEWİS, Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, TTK. Yayınları, Ankara 1984. ÖZCAN, Abdülkadir, “ Osmanlı Devleti’nin Askeri Yapısı” , Türkler, C. 10, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 436-452. ________________, “ Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye”, DİA , C. 3, İstanbul 1991, s. 245-256. SHOW, Stanford, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Geleneksel Reformdan Modern Reforma Geçiş; Sultan III. Selim ve Sultan II. Mahmut Dönemleri”, Türkler, C 12, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 589-607. TERZİ, Arzu Tozduman, “ Osmanlı Hazineleri”, Türkler, C. 10, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002,S.893-903. YARAMIŞ, Ahmet, “Yeniçeri Ocağı’nın Kaldırılması Ve Yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye’nin Kurulması”, Türkler, C.12, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, S.734-756. UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Devlet Teşkilatında Kapıkulu Ocakları, C. I, TTK. Yayınları, Ankara 1988.
7
dk.
2 Aralık 2022
Horasan'ın Peçeli Peygamberi: Mukanna' el-Horasani
İslam’ın yasakladığı her şeyi taraftarlarına helal kılarak ibadetleri kaldırdığını söyleyen Mukanna‘ ve onun hareketi, dinî bakımdan Müşebbihe ve Hulûliyye gibi sapkın fırkalar içerisinde mütalaa edilmektedir. Ancak hareketin ortaya çıktığı dönem, yayıldığı coğrafya ve etki derecesi incelendiğinde, hadisenin dinî boyutumdan çok siyasî boyutunun önem kazandığı söylenebilir. Nitekim 770’li yıllarda başlayan hareketin, Horasan ve Mevaraünnehr’in muhtelif bölgelerinde hızla yayılmasını ve uzun bir süre boyunca devam ederek bölgedeki Abbâsî idaresini oldukça müşkül bir durumda bırakmasını, sadece bölge ahalisi üzerinde oluşturduğu fikrî veya inanç eksenli bir etki ile izah etmek oldukça zordur. z. Ömer döneminde Sasani Devleti mağlup edilerek İran coğrafyası ele geçirilmiş ve Ahnef bin Kays kumandasındaki İslam orduları, Amuderya (Ceyhun) kıyılarına kadar ulaşmıştı. Emevîler döneminde Amuderya’yı geçen İslam orduları Mâverâü'n-nehr içlerine doğru ilerledi ve fâsılalarla olsa da bölgenin hemen tamamı Emevî hâkimiyetine girdi. Horâsân ve Mâverâü'n-nehr’in fetih sürecinde askerî ve siyasî harekâtta gösterilen başarı, bölge halkı arasında İslamiyet’in yayılması konusunda gösterilemedi. Bunun neticesi olarak gerek Emevîler ve gerekse Abbasîler döneminde, henüz İslamiyet’i kabul etmeyen veya İslamiyet’i şeklen kabul etmekle birlikte eski inanç ve kültürlerine bağlı olarak yaşamaya devam eden muhtelif grupların katıldığı çok sayıda isyan meydana geldi. Bu isyanlardan birisi ve en çok ses getireni, Sepîd Câmegân, Mubeyyiza veya liderine nispetle Mukanna‘iyye adı verilen hareketti. Bölge halkının Arap hâkimiyetine karşı tepkisini, bölgeye has dinî, felsefî ve ideolojik bir temel üzerinde büyük bir ustalıkla oturtmayı bilen Mukanna‘, 750’li yıllarda başlattığı hareketini kısa sürede Horasan ve Mâverâü'n-nehr’in hemen tamamına yaymayı başardı. Yirmi yıla yakın bir süre devam eden isyanın etkisi öyle büyüktü ki, dönemin Abbâsî halifesi Mehdî’yi bile “İslâm’ın ortadan kalkacağı ve bütün cihana Mukanna‘ın dîninin yayılacağı” zehabına kapılacak kadar korkuttu. Mukanna el-Horâsânî İslam tarihi içerisinde gerek ortaya koyduğu fikirler, gerekse etkileri bakımından önemli bir dinî-siyasî hareket olan Sepîd Câmegân veya Mubeyyiza hareketinin lideri, Mukanna‘ el-Horasanî idi. Merv’in Kâze/Kâzeh (کازه) köyünde doğduğu bilinen Mukanna‘, Halîfe Ebû Ca‘fer Devânikî döneminde Emîr-i Horâsân’ın serhenglerinden biri olan Belhli Hakîm’in oğlu idi. Asıl adı et-Taberî ve Gerdîzî’ye göre Hakîm, en-Narşahî ve Bîrûnî’ye göre Hâşim bin Hakîm; İbn Hallikân, İbn Kesîr, İbn Tağrıberdî, Ebû’l-Fidâ ve ez-Zehebî’ye göre ‘Atâ; İbnü’l-Esîr ve Nüveyrî’ye göre Hâşim ve İbn Haldûn’a göre ise Hakîm ve Hâşim olup, “çok çirkin, başı kel ve bir gözü kör olmasından dolayı başını ve yüzünü daima yeşil bir örtü veya peçe (mıkna‘a-i sebz) ile örter, bu yüzden ona mukanna‘ yani ‘başını ve yüzünü örten, örtülü, peçeli’ derlerdi.” Bazı kaynaklara göre ise o, yeşil ipek bir bezle veya altın bir maske ile yüzünü örterdi. en-Narşahî’nin verdiği bilgiye göre Mukanna‘, çamaşırcılık ile meşgul iken ilim tahsiline merak salmış ve kadîm ilimlerin birçoğunu tahsil etmişti. Ancak onun asıl ilgi alanı sihir ve büyüydü.” Ebû Müslim Horâsânî zamanında Abbâsî Devleti hizmetine girerek Horâsân serhengi olarak görev yaptı. Ancak 755’te Ebû Müslim Horâsânî’nin el-Mansûr tarafından öldürülmesinin ardından Abbasî yönetimine karşı muhalefet etmeye başladı. Bir müddet sonra o da el-Mansur’un emriyle yakalandı ve Bağdad’da hapsedildi. Bir müddet sonra hapisten kurtulup Merv’e gitti. Muhtemelen Abdu’l-cabbâr el-Ezdî’nin Abbâsîlere karşı ayaklandığı 141 (758) yılında peygamberlik, bazı iddialara göre ulûhiyet iddiasında bulunarak isyan etti. en-Narşahî’ye göre Mukanna‘, etrafında toplanan insanlara “Benim kim olduğumu biliyor musunuz?” diye sordu. İnsanlar “Sen, Hâşim bin Hakîm’sin.” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Mukanna‘ “Yanıldınız, ben sizin ve bütün âlemin Hudâsıyım. Ben kendime istediğim herhangi bir adı veririm. Allah kendisini önce Âdem’in suretiyle, sonra Nûh’un suretiyle, sonra İbrâhîm’in suretiyle, sonra Mûsâ’nın suretiyle, sonra Îsâ’nın suretiyle, sonra Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in suretiyle, sonra Ebû Müslim’in suretiyle ve sonra da benim suretimle insanlara kendini göstermiştir.” dedi. İnsanlar, “Diğerleri peygamberlik iddiasında bulunmuş idiler. Sen Hudâlık iddiasında mı bulunuyorsun?” diye sordular. Mukanna‘ “Onlar nefsânî idiler. Ben ise onların içinde bulunan rûhum. Benim, kendimi istediğim her surette gösterme kudretim vardır.” dedi. Kısa sürede etrafına birçok insan toplayan Mukanna‘, Horasan’ın her tarafına dâîler göndererek taraftar kazanmaya çalıştı. İslam’ın yasakladığı her şeyi helâl kılıyor, namaz, oruç ve öteki ibadetleri kaldırdığını söylüyordu. Dâîleri aracılıyla gönderdiği mektuplarda şunlar yazılıydı: “Efendiler efendisi Hâşim bin Hakîm’den, filan oğlu filana. Âdem’in, Nuh’un, İbrahim’in, Îsa’nın, Musa’nın, Muhammed’in ve Ebû Müslim’in ilâhı olan, ondan başka ilâh olmayan Allah’a hamdolsun. Kudret, sultan, izzet ve burhan Mukanna‘nındır. Bana imân ediniz. Biliniz ki, pâdişâhlık/hükümdârlık benimdir. İzzet, şeref ve yaratıcılık benimdir. Benim dışımda başka Allah yoktur. Her kim bana teslim olur ise cennet onundur ve her kim teslim olmaz ise cehennem onundur.” Merv’de faaliyet gösteren Mukanna‘, gerek Merv’de gerekse gönderdiği dâ‘îleri sayesinde Horâsân ve Mâverâü’n-nehr’in muhtelif yerlerinde kendisine taraftar bulmayı başardı. Bunlardan biri olan Abdullah bin Amr, Ceyhûn’dan geçerek Nahşeb’e ve Kiş’e gidip bölge halkını Mukanna‘ya katılmaya davet etti. Bu davet o derece etkili oldu ki, Kiş ve Kiş’in köyleri Mukanna‘ taraftarlarının en kalabalık olduğu bölgeler haline geldi. Bu köyler arasında bilhassa Sûbah önemliydi. Zira en-Narşahî’nin ifadesine göre Mukanna‘nın dînine giren ve bu durumu açıkça ilk ilan edenler Kiş’e bağlı olan bu köyün halkı idi. Müellife göre Sûbahlılar, Amr-i Sûbhî önderliğinde isyan etmişler ve bölgede görevli bulunan Sûbah Emîri’nin öldürdükten sonra Soğd ve Buhârâ köylerine yayılmışlardı. Buralarda da çok sayıda taraftar kazanan Mukanna‘ taraftarları, Müslümanlara eziyet etmeye, kervanları vurmaya, köyleri yağmalamaya ve her yeri yakıp yıkmaya başlamışlardı. Bu hadiseler Horâsân’da duyulunca, Horâsân Emîri Humeyd bin Kahtabe Mukanna‘nın yakalanması için harekete geçti. Bunun üzerine Mukanna‘, köyünden kaçarak kendisini bulamayacakları bir yere gizlendi. Bu esnada Maverâü’n-nehr’de çok sayıda taraftarının toplandığını haber aldı ve o tarafa gitmeye karar verdi. Ancak Horâsân Emîri, onu yakalamak için Ceyhûn kıyısına nöbetçiler göndermişti. Yüz atlı, eğer nehri geçerse onu yakalamak için sürekli Ceyhûn kıyısında geziniyordu. Mukanna‘, otuz altı kişi ile birlikte Ceyhûn kıyısına geldi. Sal yaptı ve Ceyhûn’dan geçerek Kiş Vilâyeti’ne gitti. Burada büyük bir ilgiyle karşılandı. Sâm (Siyâm) Dağı’nda, içinde su kanallarının, ağaçların ve çiftçilerin bulunduğu çok muhkem bir kale yaptırarak içerisine pek çok mâl, servet ve sayısız nimet topladı ve kaleyi muhafaza edecek muhafız birlikleri oluşturdu. Sepîd Câmegân veya Mubeyyiza Hareketi Mukanna‘ taraftarları, Abbâsîlere karşı giriştikleri harekât esnasında Abbâsîlerin alâmeti olan “siyah” renge karşı “beyaz” rengi tercih etmeleri, beyaz elbiseler giyip beyaz sancak açmalarından dolayı Farsça “Sepîd Câmegân” veya Arapça “Mubeyyiza” yani “beyaz elbiseliler” şeklinde isimlendiriliyordu. Sayıları gün geçtikçe artıyor, Müslümanlar karşısında her geçen gün daha fazla güçleniyorlardı. Sepîd Câmegân’ın zulmüne maruz kalan Müslümanların feryadı Bağdad’a, o sırada Halîfe olan Mehdî’ye kadar ulaştı. Mehdî, Mukanna‘ taraftarlarını cezalandırmak üzere bir ordu gönderdi. Ancak isyanın bastırılamaması, “Mukanna‘nın dîninin bütün cihâna yayılması” ihtimali onu çok korkutmuştu. Sonunda dayanamadı ve bizzat kendisi de hareket ederek Nîşâbûr’a kadar geldi. Bütün bunlar olurken Mukanna‘, Türkistan’a haber göndererek bölge halkını kendi saffında savaşmaya davet etti. Onun davetine uyanlar arasında başta Halac Türkleri olmak üzere diğer gayr-i Müslim Türkler de bunuyordu. Mukanna‘, muhtelif sebeplerle bölgedeki Arap-İslam hâkimiyetine karşı olanlara Müslümanların kan ve mâllarını mübâh kıldığını söyleyerek taraftarlarının sayısını artırdı. Ganimet elde etmek düşüncesiyle ona katılanlar, 159 (775-776) senesinde başta Buhârâ ve çevresi olmak üzere Mâverâü’n-nehr’deki İslam beldelerini yağmalamaya, Müslümanları öldürmeye, kadın ve çocukları esîr almaya başladılar. Buhârâ ve çevresini kan gölüne çeviren Sepîd Câmegân’ın bu bölgedeki lideri Hakîm Ahmed adında Buhârâlı birisi idi. Bunun yanında en-Narşahî’nin ifadesi ile “her üçü de başıbozuk (ayyâr), aşağılık (dûnde), hırsız ve hilekâr adamlar olan Haşerî/Hışrî (حشری), Bâğî (باغی) ve Kerdek/Kirdek/Kürdek (کردک) isimli üç serheng” vardı. Bunlar, 159 (775-776) senesinde yanlarındaki asilerle birlikte bir gece Buhârâ civarındaki Numicket (نمجکت)’e saldırmışlardı. Mescide girerek ibadetle meşgul olan on beş kişiyi, mescidin müezzinini ve ardından bütün köy halkını öldürmüşler ve böylece kötü şöhretleri her yana yayılmıştı. Numicket Köyü’nde yaşanan hadise, Müslümanlar arasında büyük bir infiale sebep oldu. Buhârâlılar, Sepîd Câmegân’ı durdurmak ve cezalandırmak üzere harekete geçmeye karar verdiler. O dönemde Buhârâ Emîri olan Hüseyin bin Mu‘âz ve şehrin kâdısı Âmir bin İmrân kumandasında toplanan Buhârâ ordusu, 159 senesi Receb ayında (25 Nisan-24 Mayıs 776) şehirden çıktılar ve Narşah Köyü’nde toplanmış olan âsilerle karşılaştılar. Buhârâ kâdısı Âmir İbn İmrân, isyancılarla görüşüp onları İslam’a davet ettiyse de sonuç alamadı. Bunun üzerine başlayan savaş neticesinde isyancılar mağlup edildi. Sepîd Câmegân’dan yedi yüz kişi öldürülmüş, diğerleri ise canlarını zor kurtararak sağa sola dağılmışlardı. Buhârâ ordusuna mukavemet edemeyeceklerini anlayınca bir elçi göndermeye, İslamiyet’i kabul ettiklerini söyleyerek emân dilemeye karar verdiler. Yol kesmemeleri, Müslümanları öldürmemeleri, köylerine dönerek cemiyetlerini dağıtmaları ve bölgedeki Müslüman emîrlere itaat etmeleri şartlarıyla bir anlaşma imzaladılar. en-Narşahî’ye göre bu şartları, Allah’a ve Resûlüne yemin ederek sağlamlaştırmışlar, şehrin bütün ileri gelenleri de o antlaşmaya şahit olmuşlardı. Kısa süre sonra isyancıların bu anlaşmayı vakit kazanmak için yaptıkları anlaşıldı. Zira Buhârâ ordusunun bölgeden ayrılmasından hemen sonra anlaşmayı bozdular. Tekrar yol kesmeye ve Müslümanları öldürmeye başladılar. Gün geçtikçe sayıları artıyor, bölgede daha etkin hale geliyorlardı. Bu sırada Halîfe Mehdî’nin, vezîri Cebrâ’îl bin Yahyâ ve kardeşi Yezîd’i Kiş’de bulunan Mukanna‘ üzerine gönderdiği duyuldu. Cebrail bin Yahya, Buhârâ’ya gelip Semerkand Kapısı’nda ordugâh kurduktan sonra Buhârâ Emîri Hüseyin bin Mu‘âz’la görüştü. Hüseyin bin Mu‘âz, Cebrail’e kuvvetlerini birleştirip önce Narşah’ta toplanmış olan asilerin, onların işini bitirdikten sonra da Mukanna‘nın üzerine yürümeyi teklif etti. Cebrâ’îl bu teklifi kabul etti ve orduyu kaldırıp Narşah Köyü’ne gitti. Müslümanlarla Sepîd Câmegân arasında meydana gelen savaş fasılalarla devam etti. Müslümanlar zaman zaman mağlup duruma düşseler de neticede galip geldiler. Asilerle, daha önce kabul ettikleri, ancak riayet etmedikleri anlaşmada mevcut bulunan şartlara ilave olarak liderlerini rehin olarak Halîfe’nin yanına göndermeleri ve üzerlerinde silâh taşımamaları maddelerini de içeren yeni bir anlaşma imzaladılar. Buhârâ çevresinde faaliyet gösteren Sepîd Câmegân taifesinin bu şekilde etkisiz hale getirilmesi bölge halkını rahatlattı. Ancak bu durum fazla sürmedi. Zira asiler anlaşma şartlarına riayet etmeyerek yeniden silahlanmaya başladılar. Bunun üzerine Cebrâ’îl bin Yahya, asilerin elebaşı Hakîm Ahmed ve Hışvî’yi öldürttü. Haber duyulunca âsiler tekrar harekete geçtiler. Yapılan savaş sonunda âsilerin birçoğu öldürüldü, çok azı kaçıp kurtulabildi. Öldürülenler arasında Sepîd Câmegân’ın liderlerinden biri olan Bâğî de bulunmaktaydı. Buhârâ çevresinde faaliyet gösteren Sepîd Câmegân taifesinin sağ kalan son elebaşı Kerdek (Kirdek/Kürdek) ise kaçtı ve Mukanna‘nın yanına gitti. Sepîd Cemegân taifesinin faaliyette bulunduğu diğer bir bölge de Soğd bölgesi idi. Ebû’l-Nu‘mân, Cüneyd, Leys bin Nasr, Hassân bin Temîm bin Nasr bin Seyyâr, ve Muhammed bin Nasr gibi emîrler, onlarla savaştılar, ancak tam bir üstünlük sağlayamadılar. Cebrâ’îl bin Yahyâ, Buhârâ çevresindeki isyancıları kontrol altına alıp liderlerini ortadan kaldırdıktan sonra, onların başını Soğd bölgesindeki Sepîd Câmegân taifesine gönderdi. Burada isyancıların başında Mukanna‘nın nakîblerinden olan ve en-Narşahî tarafından Soğdiyân olarak adlandırılan bir şahıs bulunmaktaydı. Cebrâ’îl, Soğd bölgesinde birçok savaş yaptı. Sonunda Soğdiyân öldürüldü ve âsiler dağıtıldı. Cebrâ’îl, oradan Semerkand’a gitti ve bölgedeki isyancılarla mücadeleye devam etti. Ancak isyanın kesin olarak bastırılması mümkün olmuyor, isyancıların tamamı ele geçirilemiyordu. 159/776 senesinde Humeyd bin Kahtabe ölünce yerine Ebû Avn Abdu’l-melik bin Yezîd atandı. Bu dönemde de Mukanna‘ ve taraftarları ile mücadele devam ettiyse de önemli başarılar elde edilemedi ve isyanın önü alınamadı. 161/778 senesinde ise Horâsân Emîrliğine Mu‘âz bin Müslim atandı. Halîfe ona Cebrail bin Yahya dışında isyanın bastırılmasında gevşeklik gösteren herkesi azletmesini emretmişti. Mu‘âz, Merv’e gelir gelmez hazırlıklara başladı. el-Bağdâdî’ye göre yetmiş bin kişiyi bulan ordu kurup Buhârâ’ya yöneldi. Buhârâ’ya geldiğinde Herât Emîri Sa‘îd el-Haraşî de ona katıldı. Cebrail bin Yahya’yı ise tekrar Semerkand’a gönderdi. Merv’de bir ordu hazırlayarak Buhârâ’ya hareket etti. Sepîd Câmegân taifesinden son derece rahatsız olan ve isyancıların bir an evvel ele geçirilmesini isteyen Buhârâlı dihkânlar, Buhârâlılardan olan çok sayıda savaşçı toplayıp onun ordusuna katılmak istediler. Mu‘âz, her türlü meslek erbâbından ellerinde keserler, beller, kürekler, kovalar ve baltalar bulunan bu gönüllü topluluğundan işe yarayabilecek üç binini seçip orduya dâhil ederek Soğd ve Semerkand tarafına hareket etti. Ordunun öncüsü Herât Emîri Sa‘îd el-Haraşî idi. Zemm’den gelen Ukbe bin Selm de Tavâvîs’de onlara katıldı. Bazı kaynaklara göre yetmiş bin kişiyi bulan bu ordu, on beş bin kişi oldukları söylenen Sepîd Câmegân üzerine yürüdü ve yapılan savaşta âsilerden üç bini öldürüldü. Bu darbeden sonra Sepîd Câmegân’ın durumu gittikçe zayıflamaya başladı. Birçoğu öldürüldü, canlarını kurtarabilenler ise Mukanna‘ın yanına kaçtı. Mukanna‘nın Öldürülmesi ve İsyanın Bastırılması Mukanna‘, Merv’den kaçtıktan sonra Kiş vilayetine gelmiş ve burada bulunan Sâm (Siyâm) Dağı’nda, su ve yiyecek temini için elverişli ve oldukça muhkem bir kale yaptırarak bu kaleye kapanmıştı. Bütün bu hadiseler olup biterken kendisi bu kalede bulunuyor ve sayısının eli bine ulaştığı söylenen taraftarlarının da desteğiyle isyanı buradan idare ediyordu. Onun taraftarları bir gün Mukanna‘ın kalesinin kapısına toplandılar. Secde ettiler ve yalvarıp yakardılar. Onun yüzünü görmek istediler. Hiçbir cevap alamadılar. “Hudâvend’i ziyaret edip kendisini görmeden gitmeyiz.” diyerek ısrar ettiler. Onun Hâcib adını verdiği bir gulâmı vardı. Mukanna‘ ona “Kullarımıza, ‘Mûsâ benim yüzümü görmek istedi; takati yetmeyeceği için göstermedim. Benim yüzümü görmeye kimsenin takati yetmez’ diye söyle.” dedi. Taraftarları, ikna olmadı. “Biz görmek istiyoruz. Bunun için helâk olmaya bile razıyız. Yeter ki onu görelim.” diye ısrara ettiler. Bunun üzerine Mukanna‘, onlara “Falan gün gelin, size yüzümü göstereceğim.” diye söz verdi. Sonra durumu onunla birlikte kalede bulunan kadınlara söyledi. Bu kadınlar, Soğd, Kiş ve Nahşeb dihkânlarının kızları olup sayıları yüz idi. Onun âdetine göre her nerede güzel bir kadın varsa ona gösterilir, o da o kadını getirir ve kendisine alırdı… Mukanna‘ yeşil bir peçe ile yüzünü örttüğünden hiç kimse onun çirkin yüzünü görmezdi. İnsanlara söz verdiği vakitte o kadınlara, güneşin doğduğu vakitte birer ayna alıp hisârın çatısına çıkmalarını ve yan yana durmalarını emretti. Vakit gelince kadınlar çatıya çıktılar, yan yana durup ellerindeki aynaları güneşe doğru tuttular. Halk toplanmış idi. Güneş, o aynaların üzerine düşünce aynalar parladı ve o aynaların karşısındaki yerler pür nur oldu. O sırada o gulâm’a “Onlara ‘Hudânız, siz kulları için yüzünü gösteriyor, bakınız!’ diye söyle” dedi. Orada bulunanlar baktılar ve bütün cihânı pür nur gördüler. Korktular; hepsi birden secde ettiler ve “Efendimiz, gördüğümüz bu kudret ve azamet kâfidir. Eğer bu gördüğümüzden fazlasını görürsek bizim ödlerimiz patlar.” dediler. Oradaki insanlar, yere kapanmış vaziyette öylece duruyorlardı. Nihayet Mukanna‘, o gulâma “Ümmetime başlarını secdeden kaldırmalarını söyle ve ‘sizin Hudâ’nız sizden memnundur. Günahlarınızı bağışlıyor.’ de.” dedi. Orada toplanan kalabalık, ürperti ve korku ile başlarını secdeden kaldırdılar. O esnada “Bütün vilâyetleri size mübâh kıldım. Her kim bana itaat etmezse, onun kan, mâl ve çocukları size helâldir.” dedi. Onlar sağı solu yağmalıyorlar, bu arada “Biz Hudâ’yı gördük.” diyerek diğer insanlara karşı övünüyorlardı. Mukanna‘ ve taraftarlarıyla yapılan mücadele sonucunda 163/780 senesi içinde isyan büyük ölçüde kontrol altına alındı. Ancak Sepîd Câmegân (Mubeyyiza) fitnesinin tam olarak ortadan kaldırılabilmesi için Sâm (Siyâm) Kalesi ve Mukanna‘nın ele geçirilmesi gerekiyordu. Bu amaçla hareket eden Mu‘âz bin Müslim, kaçan asileri takip ederek Sâm (Siyâm) Kalesi’ne kadar geldi ve Mukanna‘nın -en-Narşahî’ye nazaran- on dört yıldır taraftarlarıyla birlikte kaldığı kaleyi kuşattı (163/780). Oldukça muhkem bir mevki olan Sâm (Siyâm) Kalesi’nin surlarının içinde bir su çeşmesi, ağaçlar ve tarım arazileri vardı. Hisarın içinde Mukanna‘nın hâs bendeleri, çok sayıda asker ve kumandanları bulunuyordu. Bütün bunlara ilave olarak kalenin çevresine geniş ve derin hendekler kazılmış, her türlü müdafaa tedbiri alınmıştı. Kuşatma başladıktan sonra Mu‘âz bin Müslim ile Sa‘îd el-Haraşî arasında bir anlaşmazlık çıktı. Bu anlaşmazlık neticesinde Mu‘âz, kumandayı Sa‘îd el-Haraşî’ye bırakmak zorunda kaldı. Kumandayı alan Sa‘îd el-Haraşî, kale önüne evler ve hamamlar yaptırdı. Böylece kesin sonuç elde edene kadar kuşatmayı devam edeceğini gösteriyordu. Bir yandan da kalenin çevresine kazılmış olan hendeği aşmak için tedbir düşünmeye başladı. İki yüz adet demir ve ağaç merdiven hazırladı. Hindistan’ın Multân şehrinden on bin manda derisi getirdi ve bunların içine kum doldurarak hendeğe yığmalarını emretti. Böylece hendek dolduruldu ve askerlerin hendeği aşması sağlanarak kalenin ele geçirilmesinin önündeki en büyük engel ortadan kaldırıldı. Savaşın ve kuşatmanın şiddeti artıkça muhasara altındaki Mukanna‘ taraftarlarının sıkıntısı da artıyordu. Artan huzursuzluk yerini ümitsizliğe bıraktı ve aralarında fikir ayrılıkları baş gösterdi. Bu hengâmede bir kısmı gizlice Saîd el-Haraşî’ye haber gönderip emân dilediler. 30.000’e yakın olduğu söylenen bu grup içinde Mukanna‘ın kapandığı kalenin komutanı da bulunuyordu. Bir rivayete göre bu kale komutanı, hisâr kapısını açtı ve böylece Müslümanlar kaleyi ele geçirdiler. Bir başka rivayete göre ise en-Narşahî’ye göre kale kapısını açan kişi, Kiş dihkânlarından Ebû Ali Muhammed bin Hârûn’un büyükannesi olup Mukanna‘ın yanında bulunan bir kadın idi. Kayda göre bu kadın, Mukanna‘ın bütün yakınlarına zehirli şarap içirdiği esnada durumu fark ederek kendisine verilen şarabı içmemiş ve ölü taklidi yaparak hâdiseleri izlemişti. Mukanna‘ın kendini tandıra atıp yakmasından sonra da kalkıp kale kapısını açmıştı.” en-Narşahî, Mukanna‘ın âkıbeti ile ilgili Kiş dihkânlarından Ebû Ali Muhammed bin Hârûn’un büyükannesinden dinlediğini söylediği şu bilgileri nakletmektedir: “Kiş dihkânlarından Ebû Ali Muhammed bin Hârûn bu konuda şunları anlatmıştı: “Benim büyükannem –ki adı Banuka’dır- Mukanna‘nın kendisi için almış olduğu Hâtûnlardan biri imiş. O şunları anlattı: Bir gün Mukanna‘, âdeti olduğu üzere yemek ve içmek için kadınlarla oturdu. Şarabın içine zehir kattı. Her kadına özel bir kadeh verdi ve ‘Ben kendi kadehimden içtiğimde, siz de kendi kadehinizin hepsini içiniz’ dedi. Hepsi içti. Ben içmedim ve yakamın içine döktüm. O bunu anlamadı. Kadınların hepsi düştü ve öldü. Ben de kendimi onların arasına attım ve ölmüş gibi yaptım/ölü taklidi yaptım. O, benim durumumu anlamadı. Sonra Mukanna‘ kalktı ve baktı. Bütün kadınların ölmüş olduğunu gördü. Gulâmının yanına gitti. Kılıçla (şemşîr) vurdu ve onun başını/kellesini uçurdu. Üç gün boyunca tandırın (tenûr) ısıtılmasını/yakılmasını buyurmuş idi. O tandırın yanına gitti, elbisesini çıkardı ve kendisini tandırın içine attı. Tandırın içinden duman yükseldi. Ben o tandırın yanına gittim. Ondan hiçbir iz ve eser görmedim. Hisârda canlı hiç kimse kalmamıştı… O kadın hisâr kapısını açtı. Sa‘îd Haraşî içeri girip onun hazînesini ele geçirdi...” Rivayete göre Banuka, kendisine, özel süslerine, mücevherlerine ve elbiselerine dokunulmaması ve hazîneden on bin dirhem verilmesi şartıyla kapıyı açmıştı. Etrafında çok az kişi kalan Mukanna‘ ise ele geçirileceğini anlayınca önce yanında bulunanlara zehirli şarap içirdi. Bunların hepsinin öldüğünden emin olduktan sonra da kale içinde yanmakta bulunan tandırın yanına geldi ve içine atlayarak kendini öldürdü. Bir rivayete göre ise zehir içenler arasında kendisi de bulunuyordu ve cesedi, vasiyeti üzerine adamları tarafından yakılmış, ondan geriye bir iz kalmamıştı. Buna karşılık Sa‘îd el-Haraşî’nin kaleye girdikten sonra onun cesedini bulduğuna ve başını keserek Halîfe Me’mûn’a gönderdiğine dair rivayetler de mevcuttur (163/779). Böylece Mukanna‘ ortadan kaldırılmış, Horâsân ve Mâverâü'n-nehr’de meydana gelen en tehlikeli isyan hareketi olarak değerlendirilen Sepîd Câmegân veya Mubeyyiza hareketi bastırılmıştı. Ancak Mukanna‘ ve onun fikirlerini savunmaya devam eden bazı gruplar varlıklarını devam ettirdiler. Öyle ki, 12. yy’da yaşadığı bilinen Târîh-i Buhârâ mütercimi Ebû Nasr Ahmed b. Muhammed el-Kubâvî, Mukanna‘ taraftarlarının hâlen Kiş vilâyeti, Nahşeb ve Köşk-i Ömer, Köşk-i Hıştuvân (کشک خشتوان) ve Zermâz Köyü (زرماز) gibi bazı Buhârâ köylerinde bulunduklarını kaydetmektedir. Müellife göre bunlar, Mukanna‘ın ölmeden önce “Benim kullarım âsî olduklarında, ben göğe gideceğim ve onları cezalandırmak için melekleri getireceğim.” şeklindeki sözlerinin etkisinde kalarak, kendisini yaktıktan sonra çıkan dumanla birlikte göğe yükseldiğine, cesedinin bulunmamasının bunun delili olduğuna inanmakta ve ondan hiçbir haber alamamış olmalarına rağmen geri dönüp gökyüzünden melekleri getireceği günü beklemekteydiler. en-Narşahî der ki: “Onların mezhebine göre namaz kılmazlar, oruç tutmazlar, gusletmezler. Ancak tedbirlidirler ve bütün bu hâllerini Müslümanlardan gizleyip ve Müslüman olduklarını söylerler. Onların kendi kadınlarını birbirlerine mubah saydıklarını söylerler. ‘Kadın gül gibidir, kim koklarsa koklasın ondan hiçbir kötülük gelmez.’ derler. Bir adam bir kadının yanına gelip yatak odasına girdiğinde, kadının kocası eve geldiğinde kadının evde bir adamla birlikte olduğunu anlasın ve geri dönsün diye evin kapısına bir işaret bırakırdı. O adam işini bitirince, o da kendi evine giderdi. Onların her köyde bir reisleri vardı. Onlar, onun [reislerinin] emirlerine uyarlardı. Sonuç Önderliğini Mukanna el-Horasanî’nin yaptığı Sepîd Câmegân ya da Mübeyyiza yani Beyaz Elbiseliler hareketi, VIII. yüzyılın ikinci yarısında Horasan ve Maveraünnehr’de ortaya çıkmış ve yirmi yıla yakın bir süre bölgede büyük karışıklıkların yaşanmasına sebep olmuştur. Bazı yazarların Gulât-i Şî’a’nın Rizâmiyye mezhebine mensup olduğunu söyledikleri Mukanna‘, kendisini önce peygamber daha sonra da Allah ilan ederek içinde Mazdek öğretisi bulunan bazı görüşler ileri sürmüş, İslam’ın yasakladığı her şeyi taraftarlarına helal kılarak ibadetleri kaldırmıştır. Mukanna‘ ve hareketini, sadece dinî bakımdan değerlendirmek suretiyle Müşebbihe ve Hulûliyye gibi sapkın fırkalar içerisinde mütalaa edip din dışı saymak mümkündür. Ancak hareketin ortaya çıktığı dönem, yayıldığı coğrafya ve etki derecesi incelendiğinde, hadisenin dinî boyutumdan çok siyasî boyutunun önem kazandığı açık bir surette anlaşılır. Nitekim 750’li yıllarda başlayan hareketin, Horasan ve Mevaraünnehr’in muhtelif bölgelerinde hızla yayılmasını ve uzun bir süre boyunca devam ederek bölgedeki Abbâsî idaresini oldukça müşkül bir durumda bırakmasını, sadece bölge ahalisi üzerinde oluşturduğu fikrî veya inanç eksenli bir etki ile izah etmek oldukça zordur. Esasen bu durum, sadece Mukanna‘ hareketi için değil, gerek Emevîlerin son dönemlerinde gerekse Abbasîler döneminde Horasan ve Mâverâü’n-nehr bölgesinde meydana gelen ve ideolojik bakımdan dinî veya mezhebî olarak görünen hemen her isyan hareketi için söz konusudur. Sözgelimi Emevîlerin son yıllarında meydana gelen Bihâferîd İsyanı, Abbâsî İhtilali, bu ihtilalinin hemen ardından yaşanan ve sözkonusu ihtilalin en önemli ismi olan Ebû Müslim Horasanî’nin isyanı, Sindbad, Râvendiye ve Üstâd-ı Sis ayaklanmaları gibi hareketlerin hemen tamamı, Mukanna‘ isyanında da olduğu gibi İslam'ı henüz yakın bir geçmişte kabul eden, bu sebeple de çok tabii olarak İslam öncesi inançlarını hâlâ kuvvetle korumakta olan eski Mazdekî, Zerdüştî ve Maniheist çevreler tarafından başlatılan ve desteklenen hareketler olmakla birlikte, aynı zamanda da Emevîlerle başlayıp Abbâsîlerle devam eden menfî yönetim tarzına karşı siyasî bir başkaldırı niteliği taşımaktadır. Bu noktada bölge halkının kabullenemediği şeyin, henüz tam olarak anlayamadıkları, mana ve mahiyetini keşfedemedikleri “İslam hâkimiyeti”nden ziyade, bölgede çok şedîd bir şekilde başlayan, daha sonra tedricen yumuşamakla birlikte bölge halkı üzerinde çoğu zaman baskı ve hatta zulüm şeklinde tezahür eden “Arap hâkimiyeti” olduğu söylenebilir. Bu bakımdan sözkonusu dönemde meydana gelen diğer isyan hareketleri gibi Mukanna‘ isyanını da sadece ve sadece dinî ve mezhebî bir hareket, “İslam karşıtı, sapkın” bir başkaldırı olarak nitelendirmek, meselenin sadece zahirî cephesine ışık tutacaktır. Sözkonusu dönemde meydana gelen diğer isyan hareketleri gibi Mukannaʻ hareketinin de layıkıyla anlaşılabilmesi için dinî ve mezhebî cepheleri kadar siyasî, hatta psikolojik ve sosyolojik cephelerinin de göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Kaynakçalar Bel‘amî (Ebu Ali Muhammed bin Muhammed Belʻamî), Târîhnâme-i Taberî, V, (Tahkik: Muhammed Rûşen), Tahran 1377. Crone, Patricia, “Moqannaʿ”, Encyclopedia Iranica, [http://www.iranicaonline.org/articles/moqanna] Daftary Farhad, “Sectarian and National Movements in Iran, Khurasan and Transoxania During Umayyad and Early Abbasid Times”, History of Civilization of Central Asia, IV/1, (Ed. M. S. Asimov-C.E.Bosworth), Unesco, Delhi 1999. Dalkılıç, Mehmet, Horâsân’da İktidar Mücadeleleri (M.705-796), Erc. Üni. Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi, Kayseri 2009. Daniel, Elton L., The Political and Social History of Khurasan under Abbâsid Rule (747-820), Minneapolis 1979 Ebû Rehan el-Bîrûnî, el-Âsârü’l-Bâkıyye, (Türkçe terc. Ahsen Batur, Maziden Kalanlar), İstanbul 2011. Ebû’l-Fidâ, el-Muhatasar fi Ahbâri’l-Beşer, I, [el-Mektebetü’ş-Şâmile] el-Bağdâdî, el-Fark Beyne’l-Fırak (Mezhepler Arasındaki Farklar), (Türkçe terc. Ethem Ruhi Fığlalı), TDV Yay, Ankara 1991. el-Hârizmî, Mefâtîhu’l-ulûm, Kahire 1401 (1981) en-Narşahî, Târîh-i Buhârâ, (Tercüme ve Notlar: Erkan Göksu), TTK Yay, Ankara 2013. en-Nuveyrî, Nihâyetu’l-Ereb fî Fünûni’l-Edeb, XXII, (Tahkik: Muhammed Refʹat Fethullah, Kahire 1975. es-Sem‘ânî, III [el-Mektebetü’ş-Şâmile] et-Taberî, VI [el-Mektebetü’ş-Şâmile] ez-Zehebî, [el-Mektebetü’ş-Şâmile] Gerdîzî, Târîh-i Gerdîzî, (Tashîh ve Mukâbele: Abdu’l-hayy Habibî), Tahran 1363 Göksu, Erkan, “Buhârâ Melikesi Kabac Hâtûn”, S.Ü. Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 29 (Bahar 2011), s.261-283. Göksu, Erkan, “İlk Türk Arap Münasebetleri: Buhârâ’da Ezân Sesleri”, [http://www.beyaztarih.com/turk-tarihi/ilk-turk-arap-munasebetleri-buharada-ezan-sesleri] Göksu, Erkan, “Türklerin İslamiyet’i Kabul Psikolojisi”, [http://www.beyaztarih.com/turk-tarihi/turklerin-islamiyeti-kabul-psikolojisi] Göksu, Erkan, “Türklerin İslamiyet’i Kabulü”, [http://www.beyaztarih.com/turk-tarihi/turklerin-islamiyeti-kabulu] İbn Haldûn, Târîhu İbni Haldûn, III, [el-Mektebetü’ş-Şâmile] İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-Ayân, I, Paris 1838 İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, X, (Türkçe terc. Mehmet Keskin), İstanbul 1995. İbn Tağrıberdî, en-Nücûmü’z-Zâhire, I, [el-Mektebetü’ş-Şâmile] İbnü’l-Cevzî, III, [el-Mektebetü’ş-Şâmile] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, VI, (Türkçe terc, Abdullah Köse) İstanbul 1986. İbrahim Babur Gündoğdu, Hişâm b. Hakim el-Mukanna ve Mukannaiyye Hareketi, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara 2001. Kurt, Hasan, Orta Asya’nın İslamlaşma Süreci (Buhârâ Örneği), Ankara 1998. Nûrec Tâbân, Kıyâm-i Mukannaʻ, Mecelle-i İran Şinasî, Sâl-i Evvel, Şumâre 3 (Pâyez 1368), s.533-561. Öz, Mustafa, “Mukanna‘ el-Horâsânî”, DİA, XXXI, s.124-125 Özaydın, Abdulkerim, “Humeyd b. Kahtabe”, DİA, XVIII, s.355-356. Özaydın, Abdülkerim, “Abdu’l-cebbâr el-Ezdî”, DİA, I, s.202. Tabataba'i Muhammad Husayn, Shi'ite Islam, (Translated by Seyyed Hossein Nasr), New York 1975.
14
dk.
13 Şubat 2026
Sanayi İnkılabında Osmanlı Devleti ve Şirket-i Hayriye Örneği
Dünyada bir tarih dilimine damgasını vuran Sanayi İnkılâbı şüphesiz Osmanlı Devleti’ni de etkilemiştir. Ekonomisi tarıma dayalı, geniş yüzölçümüne sahip olan Osmanlı Devleti, sanayileşme hareketine uyum sağlamak için mekanizmalarını harekete geçirmiştir. El tezgâhlarından büyük atölyelere, büyük atölyelerden de fabrikalara uzanan bir dizi aşama sonucunda Osmanlı Devleti sanayileşmeye başlamıştır. Kapitülasyonlar ve dış ticaretin uzantısı olan etkenler sanayileşme sürecinde Osmanlı Devleti’nin karşısına çıkan zorluklardır. Bununla birlikte, iktisadi hayatta, sermaye birikimine engel bir ticaret düzeni söz konusudur. Sermayenin tek bir elde toplanmasını engelleyen bu yapı sonucunda Osmanlı Devleti’nin sanayileşmesinin ilk dönemlerinde müteşebbislerden çok söz edemiyoruz. Yatırımların devlet eli ile gerçekleştirildiğini görmekteyiz. Osmanlı Devleti’nde sanayileşmeyi ele almayı gaye edinen bu yazı bir dizi sorulara yanıt arama metoduyla şekillenmiştir. Osmanlı Devleti, hangi alanda sanayileşti? Sanayileşmeye yönelme aşaması nasıl gerçekleşti? Sanayileşme adına ne gibi adımlar atıldı? Bu soruları örnek gösterebiliriz. Bu yazının kapsamı 1850’li yıllar itibari ile tamamlanmaktadır. Bu sebeple manifaktürden fabrikalaşmaya dönen süreç, yazının kapsamı dışında kalıyor. Telif eserler bazındaki eserlerin çoğunun Tanzimat Fermanı sonrasını konu edinmeleri, istediğimiz derinliği sağlayamamış olabilir. Bununla birlikte, Yed-i Vahid uygulaması ve uygulamaya son verdiren Balta Limanı Antlaşması ile Osmanlı Devleti pazarını inceleme imkânına erişmeye çalıştık. Sanayileşmeye örnek olarak ta Türk Denizcilik Tarihi ve Türk İktisat Tarihi için kıymetli bir örnek olan ‘Şirket-i Hayriye’yi aktaracağız. Şirket-i Hayriye’nin kuruluşundan sonraki dönemleri çalışma kapsamı dışında kaldığı için değinemeyeceğiz. SANAYİ İNKILÂBI Avrupa’da 18. ve 19. Yüzyıllara yeni buluşlar damgasını vurdu. Tıp, endüstri, denizcilik ve askeri alanda birçok teknolojik ilerleme kaydedildi. Bu ilerlemeler artık yeni bir dönemin başladığını ortaya koydu. Döneme milat olarak buharlı makinelerin icadı gösterildi. Bu yeni dönemin perde açılışına da Sanayi İnkılâbı denildi.[1] 16. yüzyıldan itibaren Avrupa nüfusu hızlı olarak arttı. Tarım etkinlikleri bu nüfus hızını karşılayamayacak bir duruma düştü. Kentlere göç başladı. Göçle beraber bu sefer kentlerde çok fazla insan gücü oluştu. Şeker, kahve, çay gibi bir dönem Avrupa da lüks telakki edilen mallar doğal gereksinim halini aldı. İki asır boyunca Avrupa’ya gelen altın ve gümüş gibi madenler olağanüstü birikime ulaştı. Askeri ve ekonomik gereksinimlerden sonra sanayi inkılâbının doğuşunu alabileceğimiz olay, 1763’te James Watt tarafından, buharla çalışan makinenin icadıdır. 1807’de buhar makinesi Robert Fulton adlı bir Amerikalı tarafından gemilerde uygulanmaya başladı. 1840 itibari ile buharlı gemiler okyanus ötesi seferlere başladı. Buhar makineleri 1825’te lokomotiflerde uygulanmaya başladı. 1844’te telgraf sistemi Amerika da başladı. Sanayi İnkılabının öncü ülkesi İngiltere oldu. İngiltere’de parlamento iç piyasa da liberal politikalara geçmişti. Bütün engelleyici vergiler kaldırıldı. O tarihe kadar bankacılık ve borsa sektöründe de lider konumda olan İngiltere üretimde sanayileşme için başka avantajlara sahipti. Geniş sömürge toprakları sayesinde ham madde ve pazar sıkıntısı yoktu. Donanma ve deniz ticaret filosu ham madde ile işlenen maddelerin ulaşımında önemli bir kozdu. İngiltere dokumacılıkta o zamana kadar ki en ileri durumdaki ülke konumunda olduğundan sanayileşmeyi de ilk dokuma alanında başladı. Fabrikalaşma için en önemli kaynaklar olan demir ve kömür, İngiliz sömürgelerinde bolca bulunmaktaydı. Ve üretim taleplerinin yükselmesi ile fabrikalaşma süreci başladı. Buharlı makine icadından sonra imal edilen büyük dokuma makineleri evlerde üretimi engelliyordu. Üretim için ayrıca binaların inşası ilk fabrikaları beraberinde getirdi. Fabrikalaşma iktisadi alanla olumlu yenilikler getirmekle beraber sonuçları 21. Yüzyıla değin sürecek sosyo-ekonomik sorunları ve yeni bir sınıfı beraberinde getirdi. 1850’lere kadar sanayide öncü konumda olan İngiltere, o tarihten sonra bu konumunu ABD’ye kaptırdı. Demiryolu, köprü ve inşaatta Amerika öncülüğü ele aldı.[2] OSMANLI DEVLETİ’NDE ÜRETİM 19.yy da Osmanlı Devleti sanayileşme hareketine geçiş zorunlu görünüyordu. Ülke içerisindeki üretim dallarını tek tek inceleme altına alarak ve tablolarla Osmanlı Devleti’ndeki üretimi mercek altına alalım. 19.yy başlarında devlet bir önceki dönemlerdeki manifaktür düzeyindeki üretimi ‘Fabrika-i Hümayun’ adı ile büyütmeye başladı.[3] Bunun en önemli amacı askeri ihtiyaçların yurt içi kaynaklarla karşılanması ve bu ihtiyaçların karşılanması aşamasında tasarruf sağlanma amacıydı. Paranın yurt dışına çıkışını önlemek, dış ticaret dengesini kurmak amaçlar arasındaydı. İlk aşamada sınaî eğitime önem verildi. Usta yetiştirmek için yurt dışına öğrenci gönderildi. Oluşturulan fabrikalar için devlet, miri mubayaa adı verilen ham madde alımları yaptı. Makineler getirildi. İşçiler vergi ve askerlikten muaf tutularak ödüllendirilmesi amaçlandı. Osmanlı’da sanayileşmenin başını dericilik çeker. Bu sektördeki talepler sonucunda devlet tarafından işletmeler açıldı. İlk iplik ve dokuma fabrikaları Harbiye Nezareti ya da Hazine-i Hassa idaresi altında kuruldu. Osmanlı’da kurulan ilk fabrikalardan biri olma özelliği taşıyan Feshane Fabrikası’dır. Fabrikanın bir diğer adı defterdar fabrikasıdır. Yeni kurulan ordunun fes giymesi kararlaştırıldıktan sonra bu fabrikada fes üretimine başlandı. 1835’e kadar Tunus’tan karşılanan feslerin maliyetini düşürmek maksadı ile kurulduğunu belirtmeliyiz. Fabrikanın kurulduğu yer Kadırga’dadır. Darüssınaa diye adlandırılan bir teknoloji ile üretim yapan Feshane, 1839’da Abdülmecid’in fermanı ile Haliç’te III. Selim’in kız kardeşi Hatice Sultan’ın ikamet ettiği sarayın feriyye kısmına taşındı.[4] Zamanla üretim fes dışına da yöneldi. Aba ve halı dokuma makineleri getirildi. Makinelerin çarklarını hayvanlar döndürüyordu. Bu sebeple kırk kadar katır besleniyordu. Feshane 1843-1851 yılları arasında teknolojik seviyesini yükseltti. Buhar gücü ile çalışan makineler getirildi. Feshane bir dokuma imalathanesi halini aldı. Tanzimat sonrasında yine devlet eliyle İzmit Çuha, Hereke ve Bakırköy fabrikaları da faaliyete geçti. 1849’a kadar fabrika yönetimi Darphane-i Ameri tarafından yürütüldü. Devlet ihtiyaçları dışında üretilen mallar pazara da çıkarıldı. Bu tarihten sonra ise Hazine-i Hassa feshaneyi ve Bakırköy’deki fabrikanın yönetimini doğrudan eline aldı.[5] 1866’da talihsiz bir kaza sonucu feshane yandı. 2 sene sonra ise yeniden faaliyete geçti. 1840lı yılların ikinci yarısında açılan bir diğer dokuma fabrikası ise ihale usulü yapıldı. Ohannes ve Bagos Dadyan biraderler tarafından işletilen İzmit Çuha fabrikası kısa bir sürede gelişti ve halı üretimine geçti. [6] Serasker Rıza Paşa’nın izni üzerine bu iki müteşebbis Hereke’deki fabrikayı da kurdular. 50 pamuklu ve 25 ipekli canfes tezgâhıyla açıldı. Ancak kısa bir süre sonra işletme saray tarafından kamulaştırıldı. Debbağ üretimi de önceleri müteşebbis tarafından gerçekleştirilmiş ve devlet tarafından işletmesi alınmıştır. 1801’de Beykoz deresinde açılan debbağhane 1810’da devlete intikal etti. Debbağhane-i Amire kuruldu. İşletmeyi Harbiye Nezareti tarafından ele alındıktan sonra 1842’de makinelerle donatıldı. [7] Tekstilde ham pamuk imalatında Osmanlı Devleti’nde Selanik ve Adana yöresi çok önemlidir. 1830larda Selanik’te 15.000, Adana’da 30.000 balya olarak yapılan üretim 1850lerde 50.000’er balyaya ulaştı. Ancak üretim elle eğrilerek yapıldığından oldukça üretimi uzun ve zahmetlidir. Osmanlı Devleti ham pamuk ihracında ise rakamlara bakıldığında Makedonya’da 1879 senesinde üretilen 7.000 balyanın yarısından fazlasının yurtdışına ihraç edildiğini görüyoruz.[8] Ham maddelerin ihracına ilişkin bilgiler bu çalışmanın ilerideki kısımlarında ayrıca verilecektir. Elle iplik eğirme ile Manchester’daki üretimi geçerek bu alanda İngiliz firmalarına üstünlük sağlansa da makineli üretime 1880lerde geçilebilmesi üstünlüğü uzun süre elde tutulamamasına sebep oldu. Dokumacılıkta Anadolu içerisindeki en önemli merkez Tokat olarak sayılması gerekir.[9] Diyarbakır’da ev atölyeleri de küçük çaplı olarak üretime devam etti. Halep ham maddeyi işlemeden yurt içine ve yurt dışına satmakla yetindi. Tekstilde Osmanlı’nın öncüsü olduğu hatta rakipsiz sayıldığı bir alan boyar maddeler ve boyacılıktır. Avrupa da Türk kırmızısı diye literatüre geçen parlak kızılboya kızılkök bitkisinden elde edilmekte idi [10]. Boyacılık için önemli olan bu ham madde toroslardan İzmir’e geliyordu. 1800 -1840 yılları arası İzmir boyahaneleri 8000 balya kökboyası sattı. Avrupa da bilhassa İngiltere ve Almanya’da elde edilen yapay ve sentetik boyaların geliştirilmesi Osmanlı boyacılığına darbe vurdu.[11] Fabrikalara geri dönecek olursak, 1805’te Beykoz Kâğıt ve Çuka Fabrikası, 1836’da İslimye’de bir çuka ve İzmir’de de bir kâğıt fabrikası kuruldu. 1848’te Veli Efendi Basma fabrikası açıldı. 1852’de Bursa İpek Fabrikası açıldı. Ancak bu fabrikalar diğer girişimler kadar başarılı olamadı. Yüksek teknolojinin kullanılamaması ve burjuva sınıfının gelişmemiş olması buna etkendir. [12] BALTA LİMANI ANTLAŞMASI VE YED-İ VAHİD Osmanlı Devleti 1826’dan itibaren sanayileşmesi yönünde bir tekel sistemini uygulamaya koydu. Bilhassa İngiltere ile boyacılık ve cam sanayinde rakip hale gelen Osmanlı Devleti kendi çıkarları adına tekelciliği yönelmeyi uygun buldu. Bu tekelcilik, memleketteki ham maddelerin yabancı tüccarlara satılmasını yasaklıyordu. Bu tekel sisteminin adı Yed-i Vahid’tir. Yed-i Vahid’te belirtilen mallar yazılı izin olmadıkça başka vilayetlere dahi satılamazdı. Bu yazılı izne de tezkire denildi.[13] Tezkire de taşınacak malın türü, ağırlığı, değeri, taşınacağı vilayetin adı ve taşıyıcının adı ayrıca belirtilirdi. Tezkire gereği taşınan mal, taşınılacak eyalete geldiği zaman tüccar yerli de olsa yabancı da olsa yüzde 12 oranında ve oktruva denen iç gümrük vergisine tabi tutuldu.[14] Tekel ve tezkire sanayi dallarının yurda yayılmasında çok etkili oldu Yeni kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusuna kaynak bulmak maksadı da taşımakta olan Yed-i Vahid uygulamasına İngiltere büyük tepki gösterdi.[15] İngiliz Sefiri Ponsenby, bu uygulama ile Osmanlı sanayisinin geri kalacağını ileri sürdü. Tekel sistemi neticesinde Osmanlı Devleti’nden ham madde alamamanın rahatsızlığı sonra Hariciye Nazırlığı düzeyinde tartışıldı. 1833’te İngiliz Hariciye Bakanı Polmertson, uygulamanın kaldırılmasını resmen talep etti. Baskılarını yoğunlaştırmak için de İstanbul’daki gayr-i Müslim sermaye çevrelerinin desteklerini kazanmak yoluna gitti. 1836’ta uygulamayı ele almak için müzakerelere başlandı. Osmanlı Devleti’ni Gümrük Emini Tahir Bey temsil etti.[16] Tahir Bey görüşmeler neticesinde İngiliz isteklerini kabul etmeme direncini gösterdi. Görüşmeler tıkandı. İngiltere, istekleri için tekrar fırsat beklemeyi uygun gördü. Beklenilen fırsat öyle çok uzakta değildi. Mısır’da başlayan Kavalalı Mehmet Ali Paşa sorunu esnasında Osmanlı Devleti dış yardım aramaya başladı. Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Paşa, İngiltere’yi, Rusya’ya tercihen yakın buluyordu. İngiltere’den yardım talep etti. İngiltere bu yardım teklifi karşılığında isteklerini ikraz edebileceğini gördü. Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Paşa’nın yalısında dört gün süren görüşmeler sonunda birtakım imtiyazlar dizisi olan Balta Limanı Ticaret Konvansiyonu ortaya çıktı. 16 Ağustos 1838’te anlaşma imza olundu. 8 Ekim 1838’de İngiltere, 8 Kasım 1838’de de Padişah II. Mahmud anlaşmayı onadı. [17] Balta Limanı Ticaret Anlaşması yahut Konvansiyonu olarak adlandırılan bu anlaşma esas ve zeyl olmak üzere iki kısımdan oluştu. Esas kısmında iç ticaret maddeleri belirtildi. Zeyl kısmında İngiltere’den ithal edilecek malların ve transit eşyaların gümrüklendirme şekilleri yer aldı. Zeyl kısmının ikinci maddesi, zirai mamullerle sair eşyalar üzerindeki Yed-i Vahid uygulamasını kaldırıyordu. İngiltere’nin ham maddeyi ithal etmesine resmen bir engel kalmadı. İç ticaret dengesini uzun vadede büyük sekteye uğratacaktı. Yine zeyl kısmının altıncı maddesine göre transit ticaret vergi resmi kaldırıldı. Yedinci maddeye göre bir İngiliz gemisi herhangi bir limanda vergi ödedikten sonra bir başka Osmanlı limanına giriş yaptığında daha vergi ödemeyecekti. Osmanlı eyaletleri arasındaki iç vergiden de İngiliz tüccarları korundu. Osmanlı tüccarı bir yerden başka bir yere malını götürdüğünde yüzde 12 vergiye tabi iken İngiliz tüccar yüzde 5’e tabi olacaktı. Transit vergisini kaldırmayla beraber ayrıca İthalat vergisi de yüzde 2’ye indirildi. [18] Kısacası Balta Limanı Ticaret Anlaşması, doğmakta olan Osmanlı sanayini beşikte öldürmeye varacak sonuçlar doğuruyordu. Anlaşmaya diğer ülkelerden de tepkiler gelmekte gecikmedi. Menfaatlerinin tehlikede olduğunu gören Fransa, protesto etti. Hâlbuki Fransa 1673 Ticaret Anlaşması ve 1740 Ticaret Anlaşması ile birtakım ayrıcalıklara sahipti. Sonuç olarak anlaşma metinlerine istinaden 25 Kasım 1838’de Fransa’ya da bu haklar tanındı. 31 Ocak 1840’ta İsveç, 2 Mart 1840’ta İspanya, 14 Mart 1840’ta Hollanda, 30 Nisan 1840’ta Belçika, 1 Mayıs 1841’de Danimarka ve 20 Mart 1843’te Portekiz’e bu hakları temin eden anlaşmalar imzalandı.[19] Çelik bıçak sanayisi, ipek dokuma sanayisi, iplik boyama sanayisi İngiltere ile rekabet edemez duruma gelmekle kalmadı. Diğer ülkelere karşı da üstünlüğünü yitirdi. ŞİRKET-İ HAYRİYE Kuruluşu Boğaziçi’nde ilk buharlı gemi 20 Mayıs 1828 günü gelmiştir. İngiltere bandıralı bu buharlı geminin adı Swift’tir. İstanbul halkı ilk defa bir buharlı gemi gördüklerinden olsa gerek gemiye ‘Buğu Gemisi’ ismini vermişlerdir.[20] Swift’i inceleyen II. Mahmud, bu geminin haricinde daha çok geminin İstanbul’a gelmesini hatta Osmanlı için üretilmesini istemiştir. Sonradan İstanbul’daki tersanelerde irili ufaklı küçük gemiler yaptırıldı. Boğaz taşımacılığının kayıkçılıkla sağlandığı bir devir kapanmış oldu. Sanayi Devrimi’ne adını veren buharlı makine devrimi, böylece boğaza da yansıdı. [21] 1837’de, boğazın da gelişimini fırsata dönüştürmek isteyen ve kapitülasyonların sağladığı haklardan istifade eden biri İngiliz, biri de Rus olan iki şirket, boğazda birer vapur çalıştırmaya başladı. Henüz Türk bandıralı gemilerin olmayışı da bu iki şirkete önemli avantaj sağladı. Nice sonra Tersane-i Âmire’nin bünyesinde yer alan Hazine-i Hassa Vapurları İdaresi, ‘Hümapervaz’ isimli vapurla boğazda taşımacılığa girişti.[22] Bu vapur 1843 senesinde Mısır Valisi tarafından Abdülmecid’e hediye edildi. Bu vapurun boğazda taşımacılığa başlaması Takvim-i Vekâyi gazetesinde haber olarak duyuruldu. Tersane-i Âmire’nin vapur sayısını arttırması ile taşımacılık hızla gelişme göstermeye başladı. Seferlerin düzene konması ve taşımacılığın kurumsallaşması için birtakım düzenlemeler düşünüldü. Bu hususta Reşid Paşa ve Keçecizade Fuat Paşa, hazırlıklara giriştiler. Yapılan hazırlıklar Padişah Abdülmecid’e sunuldu. Padişah yapılan hazırlıkları Padişah Abdülmecid’in irade-i senniyesiyle Şirket-i Hayriye (Hayırlı Şirket) kuruldu. Resmî gazete olan Takvim-i Vekâyi’den halka duyuruldu. Osmanlı Devleti’ndeki ilk anonim şirket olma özelliğine sahip oldu. [23] Boğazda, Üsküdar-Eminönü, Eminönü – Beykoz istikametinde çalışmak üzere ikişer adet, boğazın Rumeli yönünde de muhtelif yerlere uğrayacak şekilde seyretmesi için bir adet, gemilerin çekilmesi için de iki adet gemi ısmarlandı. Gemilerin fiziki özellikleri, günümüzdeki gemilere oranla elbette farklıydı. Güverte ve kaptan mahâli kapalı değildi. Bozuk havalarda zor şartlar altında gerçekleştiriliyordu. Bununla beraber Anadolu ve Rumeli yakasında denizcilik tabiri ile gemilerin karından karına yanaşabilmesi için iskeleler yapılması gerekiyordu. İskeleler mevcut olmadığı için, yolcular yan yana dizilmiş kayıklardan atlayarak gemiye binebiliyordu. Sipariş edilen gemiler için gerekli kaynağın yaratılmasına sıra geldiğinde, Şirket-i Hayriye, ilk anonim şirket olma özelliğiyle hareket etti. Gemilerin sermayesi için 1500 adet hisse senedi çıkarıldı. Hisse senetleri satışı üzerinden sağlanacak gelir ile gemilerin yapılmasına karar verildi. Çıkarılan 1500 hisse senedinden 100 adedini Sultan Abdülmecid, 50 adedini de Valide Sultan aldı. Ardından 20’şer adet hisseyi Reşid Paşa, Damat Mehmed Ali Paşa, Tophane Müşiri Fethi Paşa, Girit Valisi Mustafa Paşa, sarraf, Mıdırgıç, sarraf İshak, sarraf Mısırlı Kevork İbrahim, sarraf Miseyani, banker Abraham aldı.[24] Hasanpaşazade Ali Şevket Bey ile Banker Kamanto 15’er hisse aldılar. Toplam 60.000 kuruş elde edildi. Gelişimi Elde edilen sermayenin ardından siparişi Galata Bankerlerinden Manolaki Baltacıoğlu aracılığıyla Maudslay Fabrikasına verildi. Dönemin modern teknolojisi ile inşa olan gemiler 5-6 mil sürat yapabiliyordu. Güvertesinde önde ve arkada iki kapalı alan, kadınlar için yan yana özel kamaralar, ikişer tuvalet bulunmaktaydı. İlk olarak dört gemi teslim edildi. 1854’te Üsküdar’a ilk sefer düzenlendi. İlk seferin ardından yıllık 10.500 Osmanlı altın lirası bedelle Andon Kalcıyan ve Agop Bilezikçiyan adlı müteşebbislere altı yıllığına ihale edildi. [25] İhale şartlarına göre, belirlenen limanlar dışında faaliyet gösterilemiyordu. İskeleler Şirket-i Hayriye tarafından yaptırılacak, bakım ve onarım işletmecilere ait olacaktı. Kaptan ve mürettebat özel olarak dikilecek resmi kıyafetler giyecekti. Bunların masrafları ve personel maaşları yine işletmeciler tarafından karşılanacaktı. Taşıma kuralların tatbiki ve sorumluluğu işletmecilere aitti. Taşımacılık ve denizcilik üzerine ciddi tecrübeleri bulunmayan bu iki girişimci ihalenin şartlarını yerine getirememeye başladılar. İhale anlaşması 1855 senesinde feshedildi. Ticaret Nezareti’nde toplanan hissedarlar, Şirket-i Hayriye’nin yeniden düzenlenmesini görüştüler ve bir nizamname hazırladılar. Şirket-i Hayriye’nin asıl kuruluşu olarak bu gelişme belirtilebilir. SONUÇ YERİNE Osmanlı Devleti’nde sanayileşme, diğer politikalar neticesinde istenilen neticelere varamamıştır. Rakam olarak bir örnek vermek gerekirse Balta Limanı Ticaret Antlaşması’ndan sonra 1827’de 535.452 sterlin olan İngiliz ithalatı, 1850’de 4.511.438 sterlin olmuştur.[26] Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına giden süreçte esas etkenlerin teknolojik hıza ayak uyduramaması ve sanayi devrimini yakalayamaması olduğunu görmezden gelemeyiz. İdare içerisindeki hataların, sanayileşmeyi kökten etkilediği görülüyor. Ayrıca çağdaşı olan devletlerin demir-çelik sanayi, gemi sanayi, telgraf ve telefon, inşaat alanlarındaki ilerlemelerine karşın Osmanlı Devleti yıllarca uygulamakta olduğu fiskalizm’inde [27] etkisiyle olsa gerek yeterli sermaye sahibi bulunmaması sebebiyle sanayileşmesini bizzat ele almak zorunda kaldı ve sadece ham maddelerine kendi topraklarında ulaşabildiği dallarla yetindi. Maden teknolojisinin yetersizliği karşısında Osmanlı’daki ilk madencilik oluşumları Alman ve Fransız firmalar tarafından gerçekleştirildi. İnceleme ödevinin kapsamı haricine çok kısa değinirsek 1861’de sanayi ıslahı komisyonu kuruldu ve sanayi teşviki arttırıldı [28]. Kurulan Osmanlı Bankası, Duyun-i Umumiye idaresine kadar para basma ve faizleri yönlendirme yetkisine sahip olduğu için sanayileşme alanında girişimde bulunan müteşebbislere krediler sağladı. Ancak yine de 1914’e gelindiğinde bütün çabalara rağmen Avrupa ülkeleri ile aradaki fark kapatılamadı. Bunda da en büyük etken Kapitülasyonlar ve imtiyaz anlaşmalarıdır. Milli sanayileşmeye verilebilecek güzel örnek olan Şirket-i Hayriye’de 96 yıllık hizmeti sonrası 1940larda kamulaştırıldı. Osmanlı Devleti’ndeki yenilik hareketlerinin ilk önce orduda görülmesi örneği sanayileşmede de görülmektedir. Bunun da sebebi olarak güçlü ordu güçlü devlet mantığıdır. Devletin kuruluşundaki gaza anlayışı ve fetih hareketlerinin bir uzantısı olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Yerli üretimi sadece tezgâhlarda bırakan, el sanatları ve Osmanlı’daki iç pazarı tamamen bitiren uygulamanın, tekeli kaldıran uygulama olduğunu bir kez daha hatırlatırım. KAYNAKÇA KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, c.VII, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1999. JORGA, Niculae, Osmanlı Devleti Tarihi, c.V, Çev: Nilüfer Epçeli, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2009. HAMMER, Joseph, Büyük Osmanlı Tarihi, c.10, Milliyet Yayınları, İstanbul 2009. AKŞİN, Sina, Türkiye Tarihi c.3 Cem Yayınevi İstanbul, 2002. GENÇ, Mehmet, Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2002. PAMUK, Şevket, Osmanlı – Türkiye İktisadi Tarihi 1500 -1914, İletişim Yayınları, İstanbul 2009. QUATAERT, Donald, Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü, İletişim Yayınları, İstanbul 1999. CEVDET, Ahmet Paşa, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi c.2, İlgi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2008. TABAKOĞLU, Ahmet, Türkiye İktisat Tarihi, Dergâh Yayınevi, İstanbul 2009. TUTEL, Eser, Şirket-i Hayriye, İletişim Yayınları, İstanbul 1994. SEVİMAY, Hayri, Cumhuriyet’e Girerken Ekonomi, Kazan Kitap Tic. İstanbul 1985. BERKES, Niyazi, 100 Soruda İktisat Tarihi, Gerçek Yayıncılık, İstanbul 1985. BELİN, M, Osmanlı İmparatorluğu İktisat Tarihi, Çev: Oğuz Ceylan, Gündoğdu Basımevi, İstanbul 1988. İNALCIK, Halil & QUARAERT, Donald, Osmanlı İmparatorluğu Ekonomik ve Sosyal Tarihi c.2, Eren Yayınevi, İstanbul 2004. PAMUK, Şevket, 100 Soruda Osmanlı – Türkiye İktisadi Tarihi, Gerçek Yayıncılık, İstanbul 1991. ÖNSOY, Rıfat, Tanzimat Dönemi Osmanlı Sanayileşme Politikaları, İşbankası Yayınları, Ankara 1988. KINAY, Emine, Osmanlı’da Ekonomik Yapı ve Dış Borçlar, İletişim Yayınları, Ankara 1993. ELDEM, Vedat, Osmanlı İmparatorluğu İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, İşbankası Yayınları, İstanbul 1970. KIZILDEMİR, Orhan, İlk Buharlı Geminin Türkiye’ye Gelişi, Türkiye denizcilik Sendikası Yayınları, 1992. Dipnotlar [1] Armaoğlu, Fahir, 19.Yüzyıl Siyasi Tarihi, Alkım 1989, s.154 [2] Armaoğlu, a.g.e. s. 167 [3] Akşin, Sina, Türkiye Tarihi c.3, s.237 [4]Akşin, a.g.e. s. 239[5] Akşin, a.g.e. s. 240 [6] İnalcık, Halil, Osm. İmp. Eko. Sos. Tarihi, c.2,s. 1007 [7] İnalcık, a.g.e. s. 1011 [8] Quataert, Donald, Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü, s. 47 [9] Genç, Mehmet, Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi, s. 236 [10] Quataert, a.g.e s. 74 [11] Quataerr, a.g.e s. 75 [12] Tabakoğlu, Ahmet, Türkiye İktisat Tarihi, s. 227 [13] Önsoy, Rıfat, Tanzimat Dönemi Osmanlı Sanayileşme Politikaları, s.21 [14] Önsoy, a.g.e. s. 23 [15] Önsoy a.g.e. s. 24 [16] Eldem , Vedat, Osmanlı İmparatorluğu İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, s. 78 [17] Akşin, a.g.e, s. 242 [18] Önsoy, a.g.e s. 34 [19] Pamuk, Şevket, Osmanlı – Türkiye İktisat Tarihi 1500- 1914, s. 138 [20] Kızıldemir, Orhan, İlk Buharlı Geminin Türkiye’ye Gelişi, s. 11 [21] Kızıldemir, a.g.e, s.14 [22] Tutel, Eser, Şirket-i Hayriye, s. 16 [23] Tutel, a.g.e, s.18 [24] Tutel, a.g.e s.21 [25] Tutel, a.g.e s. 41 [26] Önsoy, a.g.e s. 52 [27] Genç, a.g.e s. 55 [28] Tabakoğlu a.g.e. s. 248
11
dk.
6 Ocak 2023
Emir Timur: Bozkır'ın Altın Çocuğu
Timur İmparatorluğu veya diğer kullanımla Timurlular Devleti, Fars ve İslam medeniyeti unsurları ile Türk-Moğol devlet ve askeri teşkilat unsurlarını bünyesinde barındıran ve soyu Türk-Moğol boylarından biri olan Barlaslar'a dayanan Çağatay Emiri Timur tarafından kurulmuş bir Türk-Moğol devleti. Timurlu İmparatorluğu Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Harezmşahlar’ın yıkılmasından sonra Türklerin Türkistan’da kurduğu en büyük devlet olmuş ve bu devirde Türkistan ve Horasan, İslam mimarisi açısından en parlak dönemini yaşamıştır. 15. yüzyılın sonlarından itibaren Türkistan, Harezm, Kırım, Kazan ve Azerbaycan'da Çağatay Türkçesi de yüksek bir kültür dili haline gelmiştir. Dinin, ilim ve sanatın koruyucusu olan Timur; Türkistan’da Türkçenin, Türk sanat ve kültürünün Fars kültürünün baskısı altında yok olup gitmesini önlemiş ve öne geçmesini sağlamış, Türk edebiyatı büyüme ve gelişme göstermiş, sanat, bilim ve edebiyat dünyası Timur Rönesans’ını yaşamıştır. imur, adını verdiği Büyük Timur İmparatorluğu'nun kurucusudur. Tarihin gördüğü en büyük askeri ve siyasi dehalardan biri olarak kabul edilen Timur, sağ ayağı aksak kalacak şekilde darbe aldığından dolayı kendisine Farsça Timurlenk , Türkçe olarak ise Aksak Timur denilmekteydi. 1370'ten itibaren düzenlediği seferlerle Harezm, Deşt-i Kıpçak, İran, Irak, Suriye ve Hindistan'ı kapsayan topraklara hakim olup 1402'de yapılan Ankara Savaşı'nda Yıldırım Bayezid'i mağlup etti. Seferlerinin en kanlısı ve uzunu Batı Asya'daki seferleridir. Birincisi üç, ikincisi beş ve üçüncüsü yedi sene sürmüştür. Seferleri sırasında ele geçirdiği şehirlerin bazılarını yakıp yıkmış kellelerden kuleler yapmıştır. Kan dökücülüğü ve tahripkarlığına rağmen özellikle Semerkant'ın imarına çok önem vermiş ve girdiği hiçbir ülkede de âlimlerin incitilmesine müsade etmemiştir. Seferlerinin çoğunu Türk-İslam ülkeleri üzerine yönelttiği için eleştirilmesinin yanı sıra Orta Asya göçebelerinin İslamlaşmasında büyük rolü olmuştur. Timur'un kurduğu devlet, Türk Moğol devlet esasları ve askeri teşkilatı unsurları ile İslam medeniyeti unsurlarını bünyesinde bir arada barındırmaktadır. Müslüman olmasının yanı sıra eski Türk-Moğol geleneklerini de yaşatmaya çalışmış ve Cengiz Han yasasına çok önem vermiştir. Kimi tarihçilere göre Timur için yasa şeriattan önce gelmekteydi. Cengiz Han ile akrabalığa ayrı bir önem veren Timur, Cengiz Han soyundan Kazan Han'ın kızı Saray Mülk Hanımı nikahına alarak damat anlamına gelen Küregen lakabını taşımaya hak kazanmıştır. Cengiz Han'ın soyundan gelmediği için "Han" unvanı yerine "Emir" unvanını kullanmış ve ölünceye kadar kukla dahi olsa, Cengiz Han soyundan birini Han olarak yanında taşımıştır. Soyu ve Ailesi Timur, Maveraünnehir’de günümüzde Özbekistan'da Semerkand’la Belh arasında Şehri şebz sınırları içerisinde yer alan Keş şehrine bağlı Hoca Ilgar köyünde dünyaya geldi. Şerefeddin Al-i Yezdi'nin Zafername adlı eserinde Timur'un doğum tarihi 9 Nisan 1336 Salı, Oniki Hayvanlı Türk Takvimi'ne göre Sıçan Yılı olarak verilir. O, efsaneye göre, avucunda pıhtılaşmış kan ve ihtiyar adamın saçları gibi beyaz saçlarla doğmuştur. Avucunda kan ile doğması zamanın hakimi manasına gelen sahip kıranlık alameti olmakla beraber ilerde çok kan dökeceği biçiminde yorumlanmıştır. Timur sahip kıran unvanını ilerleyen yıllarda cihangir unvanı ile birlikte kullanmıştır. Saçlarının beyazlığı ise erken yaşta meydana gelen bir olgunluk görülüp onun ileride büyük işler başaracağına inanılmıştır. Kaynaklarda Timur'un babasının adının Turagay annesinin adının Tekira Hatun olduğu kaydedilir. Çağatay ulusunu oluşturan Türk-Moğol kabilelerinden Barlaslar'ın reisi olan Turagay sadece kendi kabilesinde değil Tüm Çağatay ulusunda itibarlı bir bey idi. Emir Timur'un soyu ölümünden sonra torunu Uluğ Bey tarafından Isık Göl civarından getirilip Semerkant'ta yazılarak, Timur'un mezarı üzerine dikilen yeşim taşı üzerinde şu şekilde kaydedilmiştir: Emir Timur Küregan b. Emir Turagay bi Emir Berkel b. Emir İlengir b. Emir İtil b. Emir Karaçar Noyan b. Emir Suguçcin b. Emir Erdemci Barula b. Emir Kaçulay b. Emir Tummanay . Timur'un ceddi Tumanay beşinci göbekten Cengiz Han'ın da atası olmaktadır. Fiziksel Özellikleri Timur’un boyu uzun, vücudu heybetliydi. Omuzları geniş, başı büyük ve alnı genişti. Elleri ve ayakları iri, kol ve bacakları ise oldukça uzun ve kalındı. Görünüşü ürkütücü olan Timur’un, suratı oldukça asık, sağ eli felçli ve sağ ayağı da topaldı. Kişiliği Timur'un mühründe kuvvet doğruluktur anlamına gelen Rasti-rustî kazılı olması ve yazdığı mektupların sonuna da aynı ibareyi içeren damgasını vurması doğruluğa önem verdiğinin bir göstergesiydi. Yaklaşık otuz yıl boyunca geçtiği her yerde yıkıntılar ve yıkımlar bırakarak acımasız yüzünü göstermiş ancak bazı olaylara bakıldığında Tümur'un taş kalpli olmadığı, heyecanlandığı, ağladığı, sevdiği, yakınlarına ve dostlarına bağlı olduğu görülmektedir. Torununun ölüm haberini aldığında kendini yerden yere atmış ağlamış acısını belli etmiştir. Kızı Akabeg, büyük oğlu Cihangir, kız kardeşi Turhan Hatun'un birbirini takiben gerçekleşen ölümleriyle bir süre derin bir bezginlik içinde bulunsa da tarafından Kuran-ı Kerim ve hadis-i şerifler okuttuğu gibi bir taraftan tarih ve hikayeler okutup dinleyerek üzüntüsünü unutarak yine hükümet işleriyle ilgilenmekten geri kalmamıştır. Sinirleri sanıldığı kadar sağlam değildir. Önünde korkunç ve kanlı savaş öykülerinin anlatılmasına dayanamadığı, dilenciliği kabul etmediği, halkın yiyecek bulmasına dikkat ettiği bilinmektedir. Timur, bulunduğu mecliste gasp, saldırı, tecavüz ve kan dökmekle ilgili sözlerin dile getirilmesine ve küfür edilmesine asla izin vermezdi ve orada sadece yönetim ile ilgili tedbirler görüşülürdü. Başkenti Semerkant'ın ihtişamını arttırmak için sanatçıları, zanaatkarları, bilim adamlarını, şairleri, din adamlarını Semerkant'a çekmeye çalışmış hatta kimi zaman onları zorla Semerkant'a getirtmiştir. Seferlerinde geçtiği yerleri acımasız şekilde yakıp yıkarken diğer yandan Semerkant'ı yeniden yaratmıştır. Ele geçirdiği ülkelerdeki sıradan yontma işçisinden en büyük sanatçıya kadar birçok insanı daha önce görülmedik bir biçimde tek bir şehirde toplamayı başarmıştır. Semerkant'ı büyük yeteneklerin merkezi haline getirmiştir. Astronomi ve Fıkıh alimlerine, seyyidlere çok hürmet gösterir onların sohbetlerini dinlemekten büyük keyif duyardı. Tüzükatında, "Allah dostları alimler ile devamlı irtibat halinde idim. Her işimde onlarla istişare ettim. Bunların hayır duaları bana zaferler kazandırdı", demektedir. Girdiği hiçbir ülkede alim ve şeyhlerin incitilmesine müsade etmeyen Emir Timur gerek barış gerek savaş zamanında ünlü komutanların hayatlarını ve bunların seferlerini okumayı alışkanlık edinmişti. Şam'da ünlü tarihçi İbn Haldun ile yaptığı görüşmeler sırasında sahip olduğu tarih bilgisi ile İbn Haldun'u bile şaşırtmıştır. Türkçe, Moğolca ve Farsça olmak üzere üç dil bilmekteydi. Kendi ülkesi dahilinde, halk arasında haber toplayan görevliler bulunduğu gibi, diğer ülkelerde de casusları vardı. Bu casuslar sufi, derviş, tüccar, müneccim, asker, sanatkar, pehlivan olarak çeşitli ülkeleri dolaşır, bu ülkelerin şehir, kasaba yollar ve ileri gelenleri ile ilgili bilgi toplayarak Timur'a bildirirlerdi. Daha sonra Timur bu ülkeye gelip o şehir ile ilgili şeyleri sormaya başlayınca bu büyük bir hayret ve şaşkınlığa yol açardı. Satranç oynamayı çok seven Timur, çok sinirli olduğu zamanlarda bu oyunu oynayarak rahatlardı. Satrancı mükemmel bir şekilde oynadığı için çok az kimsenin kendisiyle oynamaya cesaret edebildiği Timur, normal satranç ile oynamayı aşmış ve büyük satrançla oynamaya başlamıştı. Yani satranç tahtasını ona onbire çıkarmış ve taşlara iki deve, iki zürafa, iki boğa, iki aslan, iki debbâbe, iki öncü, bir vezir, bir gözcü ve diğer bazı taşları eklemiştir. Timur’un satrançcıları arasında Muhammed b. el-Akîl el-Haymî, Zeyneddin el-Yezdî ve başka kimseler vardı. Ama satrançcılarının pîri aynı zamanda fakih ve muhaddis olan Alâeddin et-Tebrizî idi. Alâeddin et-Tebrizî ile büyük satranç oynayan Timur’un, oyununun konumları ile hamleleri hakkında da şerhleri vardır. İbn Arabşah, Timur ile Alâeddin et-Tebrizi’nin yanlarında ayrıca bir yuvarlak bir de uzun satranç gördüğünü ifade eder. Yine bir gün çok sevdiği bu oyunu oynarken rakibine Şah-Ruh yaptığı sırada Timur’a iki müjde getirilmiştir. Bunlardan birincisi bir erkek çocuk sâhibi olduğu, ikincisi de Ceyhun nehrinin Hıta tarafındaki kıyısına inşaa ettirmekte olduğu şehrin tamamlandığı idi. Bunun üzerine Timur oğluna Şahruh, şehre ise Şahruhiyye adını vermiştir. Timur Belh Savaşı'nda Timur, daha genç yaşında iken Doğu Türkistan’da hüküm sürmekte olan İli Moğollar’ın hükümdarı Tuğluk Timur’un 1360 yılında Maveraünnehir’e geldigi dönemde bazı beylerin bölgeyi terk etmelerine rağmen kendisi terk etmeyerek Tuğluk Timur’a bağlılığını bildirmiştir. Karşılığında ise atalarının yurdu olan Keş ve çevresi kendisine bırakılmıştı. Tuğluk Timur, oğlu İlyas Hoca Oğlan'ı Maveraünehir'in idaresine getirirken, Emir Begicek'i onun atabegliğine, Timur'u da hizmetine tayin etmişti. İlyas Hoca Oğlan'ın yanındaki emirlerin zalimce hareketleri üzerine Timur, Emir Kazagan'ın torunu Emir Hüseyin'in yanına gitti. Birlikte Horasan'a kaçarlarken Türkmenler tarafından yakalandılar ve Mahan'da altmış gün hapis yattıktan sonra serbest bırakılıp Sancari kabilesi reisi Mübarekşah'tan yardım görerek tekrar buluşmak üzere ayrıldılar. Ancak bu sırada düşman karşısında zor duruma düşen Sistan hakimi Melik Fahrenddin'in kendilerini çağırması üzerine bin kişilik bir kuvvet ile yardıma geldiler. Fahreddin'in vaatlerini yerine getirmemesi üzerine buradan ayrılmak isteyince Sistanlılar tarafından yolları kesildi. Burada yapılan çarpışmada Timur'un sağ eline ok isabet ederek yaralandı. Muhtemelen ayağının sakatlanması da bu çarpışma esnasında olmuştur. Yaralarının iyileşmesinden sonra Timur ve Hüseyin tekrar Maveraünnehir'e gelip Tirmiz, Belh ve Keş şehirlerini İlyas Hoca Oğlan'ın adamlarının elinden alıp, kendisini de yendikten sonra, kurultay toplayıp, Tuva Han'ın torunlarından Kabilşah Oğlan'ı han ilan ettiler. Timur ve Hüseyin uzun mücadelelerden sonra Maveraünnehir'e hakim olmuşlardı. Bu iki arkadaş arasında Hüseyin'in kız kardeşi Olcay Terken Aga'nın Timur'a nikahlanmış olmasından dolayı akrabalık ilişkisi de mevcut idi. Ancak 1365'ten sonra yavaş yavaş araları açılmaya başladı. Timur ile Hüseyin arasında Mâverâünnehir hâkimiyeti için bir mücadele söz konusu idi. Emîr Hüseyin, Âdil Hān adına hareket ediyordu. Timur da buna karşılık Cengiz Han soyundan Suyurgatmış Han’ı tahta oturtup Emîr Hüseyin’e karşı yürüdü. 1370 yılında Belh’te kuşatılan Emîr Hüseyin yakalandı ve Emîr Keyhüsrev Huttelanî’nin kardeşini öldürmek suçundan öldürüldü. Timur, Emîr Hüseyin’i ele geçirmekle bütün Mâverâünnehir’e hâkim oldu. Emir Hüseyin'in Haremi ve hazineleri de Timur'un eline geçti. Timur bunlardan dördünü kendi haremine aldı bazılarını da yanındaki ileri gelen beylere verdi. Kendisinin aldığı hanımlar arasında Kazan Sultan'ın kızı Saray Mülk hanım da bulunuyordu. Bu evlilik, Saray Mülk Hanım'ın han kızı olması dolayısıyla Timur'a han damadı anlamına gelen küregen (Gürgan) unvanını taşımaya hak kazandırmıştır. Horasan Seferleri Timur, Harezm meselesi hallolduktan sonra İran’ın parçalanmış durumunu düzeltmek için buraya yöneldi. O dönemde Ceyhun’dan batıya doğru şu devletler mevcuttu. Herat merkez olmak üzere Horasan’da Kertler(1245–1383); merkezi Sebzvar olmak üzere Horasan’ın batı tarafında Serbedârlılar; merkezi Cürcan olmak üzere Astarabad, Bistam, Damgan veSimnan yöresinde Toga Timurlular; merkezi Şiraz olmak üzere Fars ve Kirman taraflarında Muzafferîler (1294–1393); merkezi Bağdad olmak üzere Irak-ı Arab, Irak-ı Acem ve Azerbaycan bölgelerinde ise Celayirliler (1336–1432) hüküm sürüyordu. Bunlar arasında sürekli çekişmeler yaşanıyordu. Timur Kert hanedanından başlayarak bütün bunları hakimiyeti altına aldı. 1380 yılında Kert'lerin elinde bulunan Herat'ı ele geçiren Timur, daha sonra Horasan'ın batısına hakim olan Serbedarlılar'ın başşehri Sebzvar'ı ele geçirdi. 1381'de ise Emir Veli yönetimindeki Toga Timurlular'ın üzerine yürüdü ve İsferayin'i ele geçirerek Astarabad'a kadar ilerledi. Emir Veli, Timur'un ordusu ayrıldıktan sonra ükesine yeniden hakim olduysa da 1384'te Timur'un ordusu tekrar gelince Azerbaycan taraflarına kaçtı ve ülkesi tamamen Timur'un topraklarına katıldı. Üç Yıllık Sefer Timur, Horasan seferleri sırasında İran'ın durumunu daha yakından görüp 1386'da bu ülkeyi tamamen ele geçirmeye karar vererek Semerkant'tan harekete geçti. Hac kervanlarına hücum ettiği bahanesiyle Luristan hakimi Melik İzzeddin'i ele geçirip oğullarıyla birlikte Semerkant'a gönderdi. Buradan Azerbaycan'a yöneldi. Bağdat hakimi Celayirli Sultan Ahmet'in Tebriz'e ilerlemekte olduğu haberini almştı ancak Sultan Ahmet Celayir, Timur'un üzerien geldiğini duyunca Bağdat'a geri döndüğünden Tebriz Timur tarafından kolayca ele geçirildi. Yazı Tebriz'de geçiren Timur baharda Gürcüler üzerine gaza amacıyla sefer düzenledi. Sürmeli ve Kars kalelerini alarak tahrip edip daha sonra da, Nahcivan ve Kars yöresinde fetihlerde bulunarak Tiflis'e girdi. Timur Gürcistan'a düzenlediği seferlerinde Müslüman olan Gürcüleri serbest bırakmış ve onları bu davranışlarından dolayı çeşitli şekillerde ödüllendirmiştir. Bu durumda onun Gürcistan'a karşı yapmış olduğu seferlerde gaza amacının samimi olduğu görülmektedir. Timur, Tiflis'i ele geçirip Şirvan taraflarını da kendine tabi kıldıktan sonra kışlamak için Karabağ'a geldi. 1387'de İsfahan’a girdi. İsfahan’da önce yörenin önde gelenleri, seyyidler, alimler, Timur’u karşılamaya çıktılar ve şehir halkının emân karşılığında mal vermeleri kararlaştırıldı. Şehrin ileri gelenleri orduda alıkondu, Timur Melik ile Mehmed b. Sultan Şah bu malı toplamak için şehre gittiler. Şehirden bir grup şehre giren askerlere saldırarak hepsini öldürdüler. Timur, Isfahanlılar isyan edince şehre tekrar döndü ve yedi yaşından küçük çocukları ailelerinden ayırtarak bir araya topladı. Daha sonra bu yedi bin çocuğu ailelerinin gözleri önünde saatlerce atlılara ezdirmek suretiyle katletti ve kafalarını vücutlarından ayırdı. Kentin yarısını dolaşmış olan tarihçi Hafız Ebu her biri 1500 kelleden 28 kule saydığını yazmaktadır. Timur İsfahan’ı ele geçirdikten sonra Şiraz’a yöneldi ve Şiraz'da olduğu sırada Toktamış’ın muhalefet ederek asker gönderdiği ve Semerkand tarafında karışıklık olduğu haberi ulaştı. Bunun üzerine Timur Semerkand’a döndü. Şiraz'ın tam olarak alınması 1393 yılında Muhammed Muzaffer ve çocuklarının tamamen ortadan kaldırılmalarından sonra Emîrzade Ömer Şeyh’e suyurgal olarak verilmesiyle mümkün olacaktı. Deşt-i Kıpçak Üzerine Seferler Harezm üzerine seferlerde bulunurken, zaman zaman Kaşgar ve Isık Göl taraflarında Moğollar ile Dest-i Kıpçak üzerine de asker sevk ediyordu. Timur, Harezm'de iken onun yokluğunu fırsat bile Moğollar, Maveraünnehir'e gelerek yağma hareketlerine başlamışlardı. 1375 yılı sonunda Duğlat emiri Kamereddin üzerine yürüdü ancak kışın şiddetinden dolayı Semerkant'a dönüp kışı geçirdikten sonra 1376'da bu harekatı tekrarladı ve Moğol emiri yenilerek kaçmak zorunda kaldı. Cengiz Han'ın oğlu Cuci'nin soyundan gelen Toktamış, Ak Orda hükümdarı Urus Han, babasını öldürtünce Semerkand'a giderek 1375'te Timur'a sığınmıştı. Timur'dan sağladığı destekle 1375'ten başlayarak Doğu Deşt-i Kıpçak'a egemen olup 1378'de Altın Orda Devleti'nin egemenliğini ele geçirdi. Bu konuma yükselince, Timur'un kendisine yapmış olduğu tüm yardımları unuttuğu gibi, onu bir bakıma küçümsemeye başladı. Bu başarılardan sonra Altın Orda Devleti'ni eski sınırlarına kavuşturmak amacıyla Timur'a bağlı bulunan Harezm'i geri istedi. Bu isteği Timur'la aralarının açılmasına neden oldu. 1387'de Yağma amacıyla Timurun egemenlik sınırları içindeki Azerbaycan'a girmekten çekinmedi ardından aynı yıl Timur'un çıktığı batı seferinden yararlanarak onun oğlu Ömer Şeyh'i yenip tüm Maveraünnehir'i acımasızca yağmaladı. Timur, Toktamış üzerine yürümeden önce Harezm’e yürümüştü. 1388’de beşinci kez Harezm’e girmiş olan Timur buraya girişiyle Toktamış’ın en önemli destekçileri olan bu Kongratlar’a bir darbe vurduğu gibi önemli bir muhalifini de ortadan kaldırmış oldu. Ürgenç’i ele geçirerek halkını Semerkand tarafına göçürdü, şehri yıktırdı, yerine arpa ekilmesini buyurdu. Şehir 1391 senesinde Timur’un Kıpçak’a yürüyüşüne kadar 3 yıl harap kalmış ve bu Kıpçak seferi esnasında Harezm’in imarını emretmiştir. 1390 yılında Semerkant’tan Deşt-i Kıpçak’a gitmek üzere harekete geçti. Otrar yakınlarında Karaasman mevziine ulaştıklarında Toktamış Han’ın elçileri geldi. Görüşmede elçiler Toktamış’ın af dileyen mesajını ilettiler. Timur elçilere, Toktamış’tan iyi bir davranış görmediğini, ona güvenmediğini belirtti ve güvenlik gereği elçiyi tutuklattıktan sonra 22 Şubat 1391’de harekete geçti. Timur çok büyük bir mesafeyi kat etmiş, bu arada ordusunda çıkan ciddi boyutlu açlık ve susuzluk problemlerini aşmış, nihayet Toktamış’ın ordusu ile 20 Haziran 1391'de Kunduzca mevkinde karşılaşmayı başarmıştı. Timur ordusunu alışılmış üçlü sistemden (merkez, sağ, sol) farklı olarak 7 kol düzenine göre tanzim etti. Çok çetin geçen savaşın sonunda Toktamış’ın ordusu bozulmuş, yenilen Toktamış kaçmayı başarmıştı. Toktamış Han’ın, Timur’u Deşt-i Kıpçak derinliklerinde ordusuyla birlikte yok etme taktiği tutmamıştı. Beş Yıllık Sefer Toktamış'a karşı sefer esnasında İran'daki bazı yerli hakimlerin yokluğundan istifade ederek Timur'a yüz çevirmeleri üzerine adamlarını bölgeye göndererek asker toplamalarını ve savaş ilan etmelerini istedi, kendisi de 1392 yılının Haziran ayında hareket ederek Buhara'ya geldi. Buradan Ceyhun ırmağına geçerek Mazenderan 'a gelen Timur, buranın kendisine itaatten ayrılan hakimlerini baş eğmek zorunda bıraktı. Buradan Güney İran'a Fars bölgesine gelerek Muzafferiler üzerine yürüdü. Şah Mansur'un Timur'un hakimiyetini tanımayarak Şiraz'a kapanması üzerine 1393 yılının Mart ayında onun üzerine yüründü. Şah Mansur büyük bir yenilgiye uğrayıp kaçarken yakalanıp tüm hanedan üyeleriyle birlikte öldürüldü ve ülkesi Şeyh Ömer'e verildi. Mazenderan ve Fars’ı zapt ettikten sonra Timur, 1393 Ağustos’unda Bağdat üzerine yürüdü. Bağdat’da Celayirlilerin son temsilcisi olan Sultan Ahmed’e değerli hediyeler göndererek hakimiyetini tanımasını istedi. Timur’dan korkan Sultan Ahmed bunu kabul etmiş ancak Timur’a karşı koyacak gücü kendisinde de göremediğinden Şam’a yönelmiş oradan da Memluk Sultanlığına sığınmıştır. Bunun üzerine Timur da öncelikle Bağdat’a yürümüştür. Timur Bağdat'ı ele geçirdikten sonra Erzincan Emiri, Ak koyunlu ve Kara Koyunlu beyleri ile Sivas-Kayseri hakimi Kadı Burhaneddin'e haber göndererek itaat etmelerini istemiş Memluk sultanı'na da kalabalık bir elçi heyeti göndermiştir. Ancak cavapları beklemeden harekatına devam edip Musul, Mardin ve Diyarbakır'ı zaptedip Van gölünün kuzeyindeki Aladağ'a gelmiştir. Burda iken Erzincan Emiri Taharten yanına gelerek bağlılığını bildirmiştir. Memluk Sultanı Timur'un elçilerini öldürerek karşılık vermişti. Bunun üzerine Timur Suriye'ye yürüme kararı aldı. Ancak Kadı Burhaneddin'in çabalarıyla Yıldırım Bayezid, Berkuk, Toktamış ve Kadı Burhaneddin arasında bir ittifak kurulmuştu. Bu sırada Erzurum'a kadar gelmiş olan Timur Anadolu'da Güneyden Memlukler, Kuzeyden ise Altın Orda kuvvetleri arasında kalacağını hesap edip birden bire geri dönme kararı alıp Toktamış'ın üzerine yürüdü. Bu geri dönüş sırasında ilk olarak Gürcistan'da fetihlere girişti. Bunun sebebi Kral Bagrat'ın Timur'a boyun eğip ona bağlı bir kral olduktan sonra isyan etmesi idi. Kendisine söz verildikten sonra sözünde durmayarak ihanette bulunanları hiçbir şekilde affetmeyen Timur, Bagrat'ın bu ihanetine karşılık olarak Tiflis'i yağmalattı ve bütün Kakheti ve Kartli arasındaki yerler yıkıma uğradı. Hıristiyan din adamlarına ve abidelerine saldırıldı. Sweti-Tzkhoveli'nin kilisesi ve Mtzkheta katedrali yağmalanarak tahrip edildi. Dehşetli bir kıyım Gürcistan'ın bütün unsurları üzerinde sürdürüldü. Ruisi'de Ghtaeba'nın tarihsel yapıları yerle bir edildi. Bu arada Timurlular orada kamp yaparken, yağma ve öldürmeler üst Kartli'nin bütün vadileri boyunca sürdürüldü 1391'de Kunduzca savaşında aldığı mağlubiyete rağmen Deşt-i Kıpçak'taki gücünü koruyan Toktamış, Memluk sultanı Berkuk'a elçiler göndererek Timur'a karşı onunla ittifak kurmuştu. Öcünü almak için için Timur'un Mardin ve Diyarbakır bölgesinde bulunduğu bir sırada Derbend üzerinden Şirvan'a bir baskın yaparak tüm halkını kılıçtan geçirdi kenti yağmalatıp, yakıp yıktı. Gürcistan'daki fetihlerden sonra hazırlıklarını tamamlayan Timur, 1395 yılı Şubat ayında Toktamış üzerine hareket emri verdi. Toktamış'ı kesin olarak ortadan kaldırmak amacıyla harekete geçen Timur'un ordusu Toktamış'ın ordusu ile 1395'te Terek nehri kıyısında karşı karşıya geldi. Timur, üç günde ordusunu çember haline getirip çember daraldıkça açlık karşısında ordusuna büyük bir av ve moral sağladı. Timur, Terek nehri karşısında üç gün karşılıklı aşağı yukarı hareket eden ordusundaki kadınlara asker kıyafeti giydirip aşağı doğru hareket ettirdi erkekler ise yukarı kesimden karşıya geçerek karşıya geçerek Toktamış askerlerini korkunç biçimde yenilgiye uğratıp perişan etti. Timur, Toktamış’ı bir kez daha yenilgiye uğratmışsa da onu ele geçirememişti. Buna üzülen Timur, Toktamış’ın yeniden kuvvet toplayarak üzerine gelmesini engellemek için, Özü(Dinyeper)ırmağı taraflarına yürüyerek Toktamış ile birlikte hareket eden kabileleri yağmalamış, onları Balkanlara doğru sürmüştür. Timur ileri harekatına devamla Ejderhan ve Berke Sarayı üzerine yürümüş, ciddi bir mukavemet görmeden buraları da ele geçirmiştir. Bu seferiyle Timur, Altın Ordu Hanlığı’na çok büyük bir darbe indirerek Altın Ordu’nun bütün gücünü hemen tamamen yok etmiştir. Hindistan Seferi Timur, 1398 yılının Mart ayında Hindistan Seferi’ne çıktı. Kafirlere cihad adını verdiği seferin görünüşteki sebebi buradaki kâfirleri ortadan kaldırmaktı ancak bu seferi daha sonra yapmayı tasarladığı seferlerine maddi kaynak olması için yapmış olması kuvvetle muhtemeldir. Timur ve ordusu İndus ve İfasis nehirlerini geçtikten sonra Pencab ve Sind bölgelerinin de merkezi olan Delhi üzerine yürüdü. Pencab ve Sind bölgelerinin merkezi Delhi'ye Tuğluk hanedanından II. Mahmûd Han hakim idi. Henüz ciddi bir savaş olmadan çoğu ateşperest olmak üzere Timur'un ordusunun arkasında yüz bin esir bulunuyordu. Kumandanlar, bu kadar çok esirin savaşın neticesini tehlikeye düşürebileceğini hatırlattıklarından Timur, bunların hepsinin idam emrini verdi. Zabitlerin ve neferlerin kendi esirlerini kendi elleriyle öldürmelerini istedi. Bu emre itaat etmeyenler idam cezasına maruz kalacaklardı. Bir saatten az zaman içerisinde Timur'un askerlerinin kılıcıyla yüz bin esir öldürüldü. Timur'un zaferini anlatmak için yazdırdığı fetihnameleri götürecek olan filler on sıra meydana getiriyordu. Sanatkarlar, ressamlar, mimarlar eserlerini Timur'un başkentinde meydana getirsin diye sürüler halinde Semerkant'a götürüldü. Bunlar arasında bulunan birçok taş yontucuları ve duvarcılar seferin başarıyla tamamlanması şerefine Semerkant'ta yapılacak olan Cami-i Kebir'in inşasıda çalışmaları için Timur'un komutanları arasında pay edildi. Bu abidenin inşasında kulanılmak üzere oyma nakışlarla nakışlanmış birçok taşlar ve Hinduların mabedlerindeki eşyalar Semerkant'a nakledildi. Yedi Yıllık Sefer (1399-1404) Timur’un 1399 yılında tekrar harekete geçmesinin nedeni, Azerbaycan tarafından özellikle Mîrânşâh ile ilgili pek hoş olmayan haberler alması idi. Horasan valiliğinden sonra 1393 yılında Hülagü Han tahtına tayin edilen ve Azerbaycan ve ona bağlı yerlerin idaresine getirilen Mîrânşâh, Hind seferine katılmamıştı. O, 1395–1396 yılı sonbaharında Hoy civarında attan düşmüş, fiziksel olarak sağlığına kavuştuysa da garip davranışlarda bulunmaya başlamıştı. Bu attan düşme hadisesinden sonra doktorların bütün çabasına rağmen, fiziksel olarak iyileşti ise de, tam olarak sıhhatine kavuşamamıştı. İran ve Azerbaycan'da idarede gevşekliğin baş gösterdiğine, devlet malının çarçur edildiğine dair haberler de gelmekte idi. Bu durum üzerine Timur Hind seferinden dönüşünden 4 ay geçmiş olmasına rağmen yeni bir sefere çıktı. Yedi Yıllık Sefer diye isimlendirilse de bu seferin süresi 5 yıldır ve Timur'un en büyük seferidir. Mîrânşâh’ın kendisine bırakılan edilen bölgede asayişi sağlayamamasının Timur’un bu son Ön Asya seferinin sebebini oluşturduğu bütün kaynakların ortak görüşüdür. Ancak Timur’un özellikle Toktamış’ı yendikten sonra Samur Irmağı kıyısından Yıldırım Bayezid’e mektup yazdığı zaman, "Çerkez oğlancığı" diye andığı Berkuk’un ve Çerkes oğlancığı ile dostluk halinde bulunan "Sivas kadıcığı" diye andığı Kadı Burhaneddin'e haddini bildirmekten söz etmişti. Hatta Bayezid’e tekrar geleceğini bildiriyordu. Mîrânşâh meselesi yüzünden belki bu geliş biraz hızlanmıştı. Kafkasların güneyindeki Gürcü ve Ermenilerin etrafa saldırdıkları, Mîrânşâh’ın idaredeki zaafı ve garip davranışları haberi gelince Timur hemen bölgeye yöneldi. 1399-1400 yılı kışını Karabağ’da geçiren Timur bu esnada Azerbaycan, Gürcistan ve Irak'ta bazı sindirme faaliyetlerinde bulunarak Bingöl'e geldi. Artık Suriye ve Anadolu’yu ele geçirmek için ciddî bir engel kalmamıştı. Sivas’ın Timur Tarafından Alınışı Timur ile Bayezid arasındaki başlıca problemlerden biri Erzincan Emîri Taharten meselesidir. Taharten daha Timur’un Ön Asya’ya ilk seferinden itibâren onun hâkimiyetini tanımıştı. Bayezid 1399’da başta Malatya olmak üzere Kâhta, Divriği, Behisni, Dârende kalelerini topraklarına katmıştı. Bu şekilde Fırat’a kadar olan yerler Osmanlıların eline geçmişti. Anadolu siyâsî birliğinin sağlanması için sıra Fırat’ın doğusundaki Harput, Diyarbakır bölgeleri ile Erzincan ve Erzurum'a gelmişti. Yıldırım Bayezid, Erzincan Emîrine kendisine itaat etmesini bildirmişti. Erzincan Emîri Taharten, Bayezid’e vergi vermeyi kabul etmiş, ancak Kemah’ı Osmanlılara vermeyeceğini söylemişti. Bunun yalnızca bir oyalama siyaseti olduğu anlaşılmaktadır. Taharten eskiden beri hakimiyetini tanıdığı Timur’a Bayezid’in isteklerini bildirmiş ve şikayette bulunmuştu. Timur, Taharten'i huzuruna kabûl ettikten 2 gün sonra Sivas şehrine geldi. Timur’un ordusunun rehberliğini Akkoyunlu beyi Kara Yölük ile Taharten yapıyordu. Sivas şehri yüksek surlarla çevriliydi. Güney tarafında kaynak sularla beslenen bir hendek vardı. Hisarın bu tarafında delik açmak mümkün değilken batı tarafı bu iş için uygun bulunmuş ve hisar kuşatmaya alınmıştır. Lağımlar kazılmış ve şehir halkı bunu geç fark etmiştir. Osmanlı tarihçisi İbn-i Kemal, Timur’un askerlerinin hiç durmadan adeta yiyip içmeden sabahtan akşama çalıştıklarını ifade etmektedir. Lağım kazma faaliyetleri sonuç vermiş ve şehirdekiler kalenin düşeceğini anlayınca kale muhafızı Mustafa kaleyi teslim etmek zorunda kalmıştı. Timur Sivas'ı kan dökmeyeceğine söz vererek teslim almasına rağmen 3-4 bin Ermeni'yi kazdırdığı büyük çukurlara gömmek suretiyle öldürtüp işte sözümü tuttum bir tanesinin bile kanını dökmedim demiştir. Timur Sivas'ta bakım evlerinde bulunan cüzzamlıları Türkistan'da bilinmeyen bir hastalık olduğundan askerleri arasında yayılmaması için imha etti. Sivas'ı savunan Bayezid'in oğlu birkaç gün canlı olarak muhafaza edildikten sonra öldürüldü. Timur Sivas’ı aldıktan sonra fazla ilerlemedi ve Suriye istikametine yöneldi. Sivas’ı almasına rağmen Malatya henüz Osmanlıların elindeydi. Arkasında kendisine ait olmayan yerler bırakmak istemeyen Timur dönüp Malatya’yı almış ve daha sonra güneye inmiştir. Timur Sivas ve Malatya’yı almakla Yıldırım’a gözdağı verip kendisine boyun eğeceğini tahmîn etmiş olmalıdır. Nitekim Timur Sivas’ı aldıktan sonra Yıldırım Bayezid’e yazdığı mektûbda Sivas hâdisesinden ders alıp sulh yoluna girmesini, kendisinin İlhanlı neslinden geldiğini, küçüğün büyüğe itaatinin vâcib olduğunu yazmıştır. Ayrıca Haleb Nâibine gönderdiği mektûbda da Osmanoğlu denen bu çocuğun edebinin kıtlığını duyup kulağını çekmek istedik ve onun ülkelerinden Sivas ve diğer yerlerde onun vaziyyeti hakkında sizin de duyduğunuz şeyler yaptık demekteydi. Timur ile Yıldırım Bayezid arasındaki çekişmede Sivas’ın Timur tarafından alınması önemli bir noktadır. Bu şekilde Timur ilk kez Osmanlı hâkimiyetindeki bir bölgeyi ele geçirmiş olmaktadır. Sivas’ın zabtı ile Yıldırım Bâyezîd durumun ciddîyetini anlamış olmalıdır. Bayezid, bu haber kendisine ulaştıktan sonra İstanbul kuşatmasına son verip Anadolu’ya geçti. Bayezid Timur’un Anadolu içlerine doğru ilerleyeceğini düşünmüş olmalı ki, Kayseri’ye gelerek beklemeye başladı. Memlukler ile Savaş Timur Sivas’ı aldıktan sonra güneye doğru Memlukler üzerine yönelmişti. Memluk sultanı Berkuk'un ölümünden sonra Memlukler'in içine düştüğü karışık durumu biliyordu ve Bayezid ile karşılaşmadan önce bu durumdan faydalanmak istiyordu. Ayrıca Timur'un Bağdat'ı ele geçirdikten sonra Berkuk'a gönderdiği elçi öldürülmüş, Kara Yusuf tarafından tutsak alınan Avnik hakimi Atlamış da Kahire'ye gönderilerek orada hapsedilmişti. Bunun üzerine Timur, henüz tahta geçmiş olan Ferec'e elçiler göndererek Atlamış'ın geri verilmesini istedi ancak elçiler Haleb'e varır varmaz hapsedildier. Bu sırada Malatya'da bulunan Timur önce Behısnı ve Anteb'i alarak Halep önlerine vardı. Haleb'e vardığında Memluk ordusunu karşısında buldu. Timur şavaşa karar verdi ve askerlerini bizzat idare etmek için merkezde kıymetli eğerler ile örülmüş bir fil istihkamı arkasında yerini aldı. Bu fillerin üzerindeki okçular yanar oklarla Grejuva yağdırıyorlardı. Savaşın başlangıcında filler hareketsiz kalmışlardı ancak ancak sonradan Memluk askerlerinin üzerine hücum ettiler. Askerleri hortumlarıyla havaya fırlatıp havadna yere düştüklerinde ayaklarıyla ezdiler. Memluk askerleri korkup kaçtı. Timur'un askerleri şehre kolaylıkla girdi. Şehir yağma edildi ve bütün sakinleri kadın erkek çocuk yaşlı ayırt edilmeksizin kılıçtan geçirildi. Timur ve Yıldırım Bayezid ( Ankara Savaşı) 1401 yılının Temmuz ayında kırk gün süren kuşatmadan sonra Bağdad’ı ele geçirmişti.Timur'un Şam, Haleb ve Bağdad’ı ele geçirdiği esnada Karakoyunlu Kara Yusuf ile Sultan Ahmed Celayirî’nin Yıldırım Bâyezîd’e sığınması gerçekleşmişti. Bu durum Yıldırım Bâyezîd ile Timur arasındaki bir başka problem idi. Timur ile Yıldırım Bayezid karşı karşıya gelmeden önce, aralarında mektuplaşmaların olduğunu tarihi kaynaklar bildirmektedirler. Mektupların, Farsça ve Arapça olarak yazıldıkları yine bu mektupların içerisinde belirtilmektedir. Timur, Yıldırım Bayezid’e yazdığı birinci mektubunda; Kara Yusuf ile Bağdat Sultanı olan Ahmed Celâyir’in, Osmanlı idaresine sığınma taleplerini kabul etmemesini, bu iki kişiyi yakalayıp aileleri ile birlikte ya kendisine teslim edilmesini, veya öldürülmelerini ya da ülke sınırları dışına çıkarılmaları gibi tekliflerini iletmiştir. Yıldırım Bayezid, Timur’un bu gibi isteklerini emrivâki saymış, muhtemelen kendisine iltica edenlerin kışkırtmaları ve onun daha önceki Sivas kuşatması da dahil, Osmanlı'ya karşı beslediği istila planları sebebiyle çok sert ve hakaret edici şekilde cevaplamıştır. Mektubunda Timur'a kudurmuş köpek demekten çekinmeyen Bayezid, bu tarafa gelmezsen üç talak ile zevcelerin boş olsun ben de sana karşı çıkmazsam zevcelerim üç talak ile boş olsun diye ağır bir dil kullanmıştır. Timur’u, Osmanlı devleti üzerine yürümeye teşvik edenler arasında Erzincan Emiri Mutaharten, Akkoyunlu Beyi Karayölük, Osmanlı karşısında topraklarını kaybeden diğer Türk beylikleri, özellikle de Karaman beyi yer almaktaydı. Ayrıca Ceneviz, Fransa, Bizans ve Kastilya gibi Osmanlı karşıtları da, bu savaşın olması yönünde Timur’la yakın ilişki içerisinde bulunmuşlardır. Batı Hıristiyan devletleri ve Bizans 1398'den beri Timur ile iyi ilişkiler içindeydiler. İstanbul'u kuşatma altında tutan Bayezid'e karşı imparator II. Manuel, Timur'un egemenliğini tanıdığını haraç ödemeye hazır olduğunu bildirmekte idi. Ayrıca Timur, Anadolu'da Tatar gruplara adam göndererek onları Bayezid'e karşı kazanmaya çalışıyordu. Karabağ kışlağında Bayezid'ten gelen Osmanlı elçisine, Osmanlılar daim Frenklere karşı gaza yaptıklarından ona karşı yürümek Frenklerin kuvvetlerinin artmasına neden olur, bu nedenle Rum diyarı üzerine yürümek yanlısı değilim yanıtını verdi. Fakat, Bayezid'in Karakoyunlu Kara Yusuf'u himaye etmekte ısrarını bir meydan okuma olarak görüyordu. Timur son olarak barış için Bayezid'in Kara Yusuf'u idam yahut kendisine teslim veya yanında uzaklaştırması koşullarınu ileri sürdü. Bunu kabul ederse baba oğul oluruz gazalara yardım ederiz dedi ve 12 Mart 1402'de Karabağ'dan Anadolu'ya hareket etti. Bayezid'e haber gönderip koşulları tekrarladı. Bayezid'ten tekrar elçi geldi. Timur, savaş için hazır ol mesajıyla elçiyi geri gönderdi. Sivas sahrasında Bayezid'in elçileri önünde ordusuna geçit resmi yaptırdı. Oradan tekrar barış önerdi. Bu kez eski Erzincan Beyi Taharten ailesinin teslimini istedi. Bayezid'in büyük bir ordu ile hareket ettiği haberi geldi. Bayezid, Timur'u karşılamak üzere Doğu Anadolu yollarına düşmüştü. Timur ise güneye gönelip Ankara'ya ulaştı. Bayezid stratejik manevrada kaybetmişti. Aceleyle geri döndü. Yorgun askeriyle Çubuk Ovasında elverişsiz susuz bir yerde konaklarken Timur'un ordusu en iyi koşullarda konuşlanmıştı. Savaş Timur'un askerlerinin saldırısıyla başladı ve Osmanlıların sol kolu bozuldu. Tatarlar ve Timur'un yanına sığınmış Anadolu beylerinin Bayezid'in ordusundaki askerleri kendi beylerinin yanına kaçtılar. Kendi askeriyle kalan Bayezid'in bozgunu gören birlikleri kendi yurtlarına dönmeye bakıyordu. Devlet ileri gelenlerinden her biri bir şehzadeyi alarak kaçmış ve Bayezid, Timur'un bütün seferleri sırasında yanında bulundurduğu sadık adamlarından Mahmud Han tarafından esir alınmıştı. Ankara Savaşı Sonrasında Anadolu'daki Faaliyetleri Zafer akabinde Timur, Emirzade Muhammed'i, Bayezid'in oğlu Süleyman Çelebi peşinde yağma ve Bayezid'in hazinesini ele geçirmek üzere Osmanlı başkenti Bursa üzerine gönderdi. Timur birlikleri Bursa'ya Süleyman Çelebi oradan ayrıldıktan hemen sonra girip şehri yakıp yıkıp yağmaladılar. Süleyman Çelebi, Rumeli'ye geçmek üzere babasının yaptırdığı Anadolu Hisarı'na sığınmıştı. Anadolu Hisarı'na yakın bir dağda çarpışmalar üzerine Timur bu tarafa kuvvet gönderdi. Süleyman Çelebi'ye iki adam gönderip huzuruna çağırttı. Süleyman Çelebi'ye giden adamlar, Çelebi adına zengin armağanlarla geri geldiler. Bayezid'in büyük oğlu Süleyman Çelebi, Timur'un çakeri olmayı kabul edip her ne zaman emrederse gecikmeden huzuruna geleceğine dair söz verdi. Timur, Anadolu'da Bayezid'in ortadan kaldırdığı beylikleri ihya etti. Her tarafta Bayezid'in ortadan kaldırdığı küçük büyük hanedanlara yarlıklar vererek kendi egemenliği altına aldı. Emirzadeler Bursa'dan sonra İznik ve Çanakkale boğazına doğru ilerleyip yüklü miktarda ganimet elde ettiler. Akdeniz kıyılarına, Antalya ve Teke'ye gönderilen emirler ise tüm bölgeyi yağma edip büyük ganimetlerle döndüler. Daha sonra Timur Sivrihisar'a geldi ve çadırlar kuruldu. Oradan Kütahya'ya indiler aman malı alıp şehre zarar vermediler. Germiyan'ın ziyafetleriyle işret meclisi kuruldu. Muhammed Sultan Manisa'da, Şahruh Uluborlu-Keçiborlu taraflarında kışlarken Timur ise Denizli-Aydın yolu ile İzmir'e yakın Tire'de kışlamaya geldi. İzmir önlerine geldiğinde Muhammed Sultan da kendisine katıldı. Timur, 14. yüzyıl ortalarından itibaren Türklerin elinden çıkmış olan İzmir'i Hıristiyanların elinden almaya Bayezid'in yapamadığı fetih işini kendi yapmaya karar verdi. İki haftalık kuşatmadan sonra İzmir fethedildi. Bu sırada Süleyman Çelebi'nin elçisi tekrar gelerek Bayezid'in oğullarının büyüğü olarak Osmanlıların itaat ve kulluğunu sundu. Bursa'da yerleşen İsa Çelebi de elçisini gönderdi. Timur onu da iyi karşıladı, İsa Çelebi bağımlılığını pişkeş vererek sundu. Timur Cenevizler elindeki Foça kalesine de Muhammed Sultan'ı gönderdi. Kaledikiler aman diledi ve haraç ödemeyi kabul etti. Muhammed Sultan'ın rahatsızlığını işiterek Akşehir'e doğru yöneldi. Bu sırada 8 Mart 1403'te Bayezid'in öldüğü haberini aldı. Haberi öğrenen Timur çok üzüldü, Bayezid'e ait bütün ülkelerin ve ona bağlı beylerin kendi hükmü altına girdiğini ilan etti. Akşehir'de babasının yanında bulunan Bayezid'in oğullarından Musa Çelebi'ye hilat, kemer, klıç ve tirkeş vererek ağırlayıp Bursa'yı ona bağışladı ve eline yarlıg verdi. Musa Çelebi'ye babası Bayezid'in naşını Bursa'ya götürmesi için teslim etti. Bayezid'ten birkaç gün sonra da Timur'un veliaht ilen etmiş olduğu torunu Muhammed Sultan 13 Mart 1402'de 29 yaşında öldü. Kukla han olarak sürekli yanında taşıdığı Mahmud Han ise bu sırada 11 Mart 1403'de ölmüştü. Ankara Savaşı’ndan sonra Anadolu'da sekiz ay kadar kaldıktan sonra geri dönüş yoluna koyularak 1403 yılı Temmuz ayında Gürcistan'a gelen Timur kışlamak üzere Karabağ'a yöneldi. Kışı Karabağ'da geçirdikten sonra 1404 yılı Mart ayında Semerkant'a gitmek üzere Karabağ'dan hareket etti. Erdebil'e gelindiğinde daha önce kararlaştırılan toy toplandı ve altamgalı yarlık ile Hülagü Han tahtı, Azerbaycan, İstanbul'a kadar tüm Anadolu, Irak-ı Acem, Arran, Mugan, Ermenistan ve Gürcistan bölgeleri Miranşah oğlu Mirza Ömer'in idaresine bırakıldı. Miranşah'ın askerleri ve beyleri de ona verildi böylece Miranşah oğlunun buyruk ve vesayeti altına girmiş oluyordu. Timur 1404 yılı Temmuz ayında Semerkant'a geldi. Zaferlerini kutlamak için toylar düzenletti ve imar faliyetlerine girişti. Torunlarından altısının nikahlarını kıydırarak evlendirdi. Timur'un Ölümü ve Mezarı Timur, 18 Şubat 1405 tarihinde, Çin’e sefere giderken Otrar’da 69 yaşında öldü. Ölüm sebebi kulunç idi. Hemen, Semerkand’a getirilerek torunu Halil Sultan tarafından, daha önce ölmüş olan torunu Muhammed Sultan’ın Ruh Abâd yakınlarındaki medresesine defnedildi. Timur, torunu Muhammed Sultan'ı tahtının varisi gibi görüyordu. Ancak Muhammet Sultan'ın 1404 yılında beklenmedik şekilde genç yaşında ölümünün ardından Timur bu çok sevdiği ve ardılı olarak gördüğü torunu için Semerkant’ın seçkin bir tepesinde adına yaraşır bir büyük mozeleum inşasını emretmiş ve Muhammed Sultan buraya defnedilmişti. Mozeleum, anıt mezar, camii ve medrese yapılarından oluşuyordu. Timur da ölümünün ardından çok sevdiği torununun yanına defnedildi. O zamandan sonra Gur Emir, tüm Timur hanedanın birlikte yattığı anıt mezar durumuna getirildi. Timur’un ölümünden sonra oğlu Şahruh, diğer oğlu Miranşah ve torunu Uluğ Bey de buraya defnedildi. Gur Emir Mozolesi yedi bölümden oluşuyordu: Sağda Müslümanların dua ettiği hanaka, solda medrese ve merkezde mosoleum, iki tarafında anıtı tamamlayan iki minare. Medrese ve hanaka günümüze ulaşamamıştır. Anıtın yüksek kubbesinin altında üç sıra halinde yan yana yatan on kadar mermer mezar taşı bulunmakla birlikte sadece Timur’un mezartaşı siyah renkte nephritis taşıdır ancak burası sembolik mezardır. Gerçek mezar bu salonun altındaki salonda bulunmaktadır ve ziyarete açık değildir. Timur’un bedeni, taş lahidin içinde yatmaktadır. İslam geleneği ile başı Mekke’deki Kabe’ye yöneliktir. Orta Asya geleneğinde kutsal ölülerin mezarlarına konulan at kuyruğunun burada da bulunduğu mozelenin onarımı sırasında ortaya çıkarılmıştır. Timur, Şehr-i Sebz’de yazlık sarayı yakınlarında, genç yaşta ölen iki oğlu, Cihangir ve Ömer Şah için Mozeleum Kompleksi inşa ettirmişti. Bu kompleks içinde kendisi için de bir mezar odası inşa ettirdiği bilinmekle birlikte bu konuda başka herhangi bir bilgi bulunmamaktaydı. 1960 yılında bir kız çocuğunun Timurlu Mozelesi Kompleksi yakınlarda oynarken üzerine bastığı yerin çöküp açılan çukura düşmesi ile birlikte Timur’un ölmeden kendisi için yaptırdığı mezar odası bulundu. Mezar odasının duvarındaki yazıtta Timur’un mezar odası olduğunu kayıtlı olmakla birlikte odada devasa bir lahit bulunmakta idi. Ağırlığı nedeniyle lahdin kapağı zorlukla açılabilmiş ve içinin boş olduğu görülmüştü. Timur sağlığında mezar odasını hazırlatmış, bu mezar odası muhtemelen Orta Asya geleneğine bağlı olarak Atila’ya, Cengiz Han’a yapıldığı gibi gizli tutulmuştu. Gur Emir ile birlikte Şehr-i Sebz’deki mezar kopleksi bırakılmış ya da unutulmuştur. Kaynakçalar AKA, İsmail, ‘Timur ve Timurlular Devleti (1370-1507)’, Tarihte Türk Devletleri, Cilt 2, Ankara, 1987, ss. 553-558. AKA, İsmail, ‘Timurlular’, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, Cilt 8, 2002, ss. 517-533. AKA, İsmail, ‘Timurlularda Hakimiyet Anlayışı’, Türk Kültürü, Cilt 37, Sayı 430, Şubat 1999, ss. 84-85. AKA, İsmail, Mirza Şahruh ve Zamanı, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1994. AKA, İsmail, Timur ve Devleti, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1991. Alan, Hayrünnisa, Bozkırdan Cennet Bahçesine Timurlular, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2007. BURYAKOV, Yuriy, Timur, Timurlular ve Bozkırın Türk Göçebeleri, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002, Cilt 8, ss. 534-553. DAŞ, Mustafa, 'Bizans Kaynaklarında Timur İmajı', Tarih İncelemeleri Dergisi, Aralık 2005, Cilt 20, Sayı 2, ss. 43-58. İslam Ansiklopedisi, Cilt 41, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2003, ss. 177-180. KANAT, Cüneyt, ‘Orta Doğu’da Hakimiyet Mücadelesi Memluk-Timurlu Münasebetleri, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, Cilt 5, 2002. LAMB, Harold, Timur Han’ın Liderlik Sırları, İstanbul: Kumsaati Yayınları, 2012. NEAGOE, Manole, Bozkırın Üç Atlısı, Çatı Kitapları, İstanbul, 2010. PAYDAŞ, Kazım, 'Timur’un Gürcistan Seferleri', Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Elazığ, 2006, Cilt 16, Sayı 1, ss. 419-437. Yücel, Yaşar ve Ali Sevim. Türkiye Tarihi II, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1990. YÜCEL, Yaşar, Kadı Burhaneddin Ahmed ve Devleti, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1970. YÜCEL, Yaşar, Timur’un Ortadoğu-Anadolu Seferleri ve Sonuçları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1989. YÜKSEL, Musa Şamil, ‘Arap Kaynaklarında Timur’, Bilig Dergisi, Güz 2004, Sayı 31, ss. 85-126. YÜKSEL, Musa Şamil, Arap Kaynaklarına göre Timur ve Din', Tarih İncelemeleri Dergisi, Temmuz 2008, Cilt 23, Sayı 1, ss. 239-258.
20
dk.
16 Aralık 2022
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına Nasıl Girdi?
Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na girişi “oldubittiyle” değil, “zorunlu” diplomatik tercihle olmuştu. Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’na girişinin bir “oldubittiyle” gerçekleştiği iddialarını eskiden beri duyarız. Burada özellikle de İttihâdçı liderlerden Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemâl Paşa doğrudan itham edilerek, her hangi bir diplomatik ve siyasî mülâhaza olmadan alınan “şahsî” bir kararla Osmanlı Devleti’ni Almanya’nın peşi sıra savaşa “sürükledikleri”; neticesinde alınan mağlubiyetle devletin “parçalanmasına” neden oldukları iddiasıyla itham edilirler ve böylece doğrudan suçlanırlar. Bu tür iddialar ve yorumlar sıkça dile getirilir. “ Acaba gerçekten de ilgili süreç bu şekilde mi cereyan etmişti? ” Daha da önemlisi “ her hangi bir diplomatik görüşme veya pazarlık olmaksızın ve devletin menfaatleri dikkate alınmaksızın Osmanlı Devleti Almanya’nın bir kulpu olarak mı bu savaşa sürüklenmişti? ” Tarihî belgelerden ve verilerden hareket edilerek bu ve benzeri sorulara cevap vermeye çalışacağız. Makalenin sonunda söyleneni, sizleri fazla meraklandırmadan, bir ön tespitle şimdiden zikredelim: Hayır, Osmanlı Devleti bir oldubitti ile değil, aksine uzun süren diplomatik görüşmeler ve pazarlıklar neticesinde mevcut şartlar altında istediğini alarak Almanya’nın yanında Birinci Dünya Savaşı’na girmiştir. Bu âfâkî bir iddia değil, birinci elden tarihî verilere ve belgelere dayanan bir bilgidir ve yorumdur. Nasıl mı? Buyurun. İttifak Arayışları ve Almanya İttifakı İçin Yoğun Diplomasi Trafiği Osmanlı Devleti’nin ittifak arayışları Birinci Dünya Savaşı’nın çok öncesine kadar geri gider. Osmanlı devlet adamları, 1911 yılından itibaren önce İngilizlerle ve Fransızlarla ve en sonunda Ruslarla ittifaklar yapmak istemişti. Fakat bunlar ısrarla Osmanlı ittifak tekliflerini reddetmişlerdi. Bundan dolayı Osmanlı Devlet adamları Almanya ile ittifak anlaşması yapmaya mecbur kalmışlardı. Nitekim 22 Temmuz 1914 tarihinde bizzat Harbiye Nâzırı Enver Paşa’nın Almanya ile başlattığı ittifak görüşmeleri ancak 2 Ağustos 1914’te anlaşma ile neticelenmişti. Bu arada Osmanlı devlet adamlarının, Almanya ittifakının sonrasında dahi Rusya ile yeniden ittifak yapılması teşebbüsünde bulunduklarını zikretmek gerek. 5-14 Ağustos 1914 tarihlerinde bizzat Dâhiliye Nâzırı Talat Paşa, son bir kez daha Rusya’ya ittifak teklifi yapmıştı. Fakat Ruslar, İstanbul’u doğrudan almak varken neden Türklerle ittifak yapalım diyerek bu son teklifi de reddetmişlerdi. Netice itibarıyla dönemin Osmanlı devlet adamları, İtilâf Devletleri ile müttefik olmak istemiş ve son ana kadar da bunda ısrarcı olmuşlardı. Bu devletlerin Osmanlı’yı müttefik olarak kesinlikle istememeleri üzerine mecburen Almanya’ya yönelmişlerdi. Eğer bunlar Osmanlı hakkında olumlu düşünselerdi zaten ittifak tekliflerini kabul ederlerdi. Fakat henüz daha başlangıçta Osmanlı tekliflerini ısrarla reddederek âdeta Almanya’nın yanına itmişlerdi. Osmanlı mirası üzerine patlak veren bu savaşta tarafsız kalınamayacağını gören Osmanlı devlet adamlar, bu gerçeği görerek mecburen Almanlarla ittifak yapmak istemişlerdi. Ayrıca şu gerçeği de görmek gerekiyor, takriben 1835’ten itibaren başlayan ve özellikle de 1882’de artan Osmanlı/Türk-Prusya/Alman askerî işbirliği bu ittifak için zaten ciddî bir zemin hazırlamıştı. Sonuçları itibarıyla Türk-Alman ittifakı öyle oldubittiyle değil, aksine çok ciddî bir zeminde cereyan askerî ilişkiler ve yoğun bir diplomatik görüşmeler neticesinde gerçekleşmiştir. İngilizlerin Sözde Takibindeki Göben ve Breslau İstanbul’da Bu iki Alman savaş gemisiyle alakalı gelişmelere geçmeden önce, Akdeniz’deki Alman savaş gemilerinin İngilizlerin kovalamasından “kaçarak” “mecburen” İstanbul’a geldikleri iddialarının da aynı şekilde doğru olmadığını; bunların planlı bir hareketle önce İstanbul’a geldiklerini ve ardından yine aynı plan çerçevesinde Karadeniz’e açıldıklarını iddia ediyoruz. Amiral Wilhelm Souchon komutasında Akdeniz’de bulunan Alman Donanması, ittifak anlaşmasının imzalanmasından iki gün sonra 4 Ağustos 1914’te “ hemen İstanbul’a gidin ” emrini almıştı. Nitekim aynı gün Akdeniz’deki Fransız hedeflerine saldıran Göben ve Breslau’nın da aralarında bulunduğu Alman Donanması İstanbul’a gitmek üzere hareket etmişti. Akdeniz’deki üstün güç olan İngiliz Donanması ise ilk iş olarak Cebel-i Târık Boğazı’nı kapatmış ve Alman gemilerini takibe başlamıştı. Almanlar, 5 Ağustos’ta Sicilya Messina’daki İngiliz şirketinden kömür alarak gizlice İstanbul’a doğru yola çıkmışlardı. Kendilerini takip eden İngilizlerle ufak bir çatışmaya girmelerine rağmen bunları atlatmasını bilmişler ve 10 Ağustos’ta Çanakkale önlerine ulaşmışlardı. Harbiye Nâzırı Enver Paşa bu gemilerin Çanakkale Boğazı’ndan geçmelerine izin vermesiyle gemiler 12 Ağustos’ta İstanbul’a gelmişlerdi. Bu şekilde Alman savaş gemilerinin henüz daha savaşa dâhil olmamış Türkiye’nin karasularına girmesini İngiltere, Fransa ve Rusya sert bir şekilde protesto etmişlerdi. Bunun üzerine bu gemiler Türkiye tarafından satın alındığı ilan edilmişti. Fakat bu gemilerin hileli bir şekilde satın alınması bu devletleri susturmaya yetmişti. Almanların, Türklerin Rusya’ya Saldırmaları İçin Baskıları Bu aşamada istediklerini alan Almanlar, savaş gemilerinin Karadeniz’e bir an önce açılarak Rus hedeflerine saldırması ve Türkiye’nin savaş girmesi için çalışmaya başlamışlardı. Aslında Almanların bu yöndeki niyetlerinin çok daha öncesine gittiğini zikretmek gerek. Örneğin henüz daha ittifak anlaşmasının imzalandığı gün, yani 2 Ağustos 1914 tarihinde Alman Genelkurmay Başkanı von Moltke, “ Türkiye Rusya’ya hemen savaş ilan etmelidir ” görüşünü dile getirmişti. Ardından benzer isteği diğer Alman yetkililer de ifade etmişlerdi. Harbiye Nâzırı Enver Paşa da Almanların bu düşüncesinden çok öncesinde haberdar olmuştu. Berlin’deki Osmanlı Askerî Ataşesi Cemil Bey, ittifak anlaşmasından bir gün sonra 3 Ağustos’ta Enver Paşa’ya gönderdiği telgrafta, Alman Genelkurmay Başkanı ve Harbiye Nâzırı ile yaptığı görüşmede, Göben zırhlısının donanmayla birlikte Karadeniz’e “ hareketine belki müsaade edeceği ”ni yazmıştı. Bu bilgiden, Türk tarafının da Alman savaş gemilerinin İstanbul’a gelmelerinin gerçek nedenini çok erken öğrendikleri anlaşılıyor. Bu aşamada istediğini alan Almanlar, Eylül ayından itibaren bu yöndeki baskılarını artırmışlardı. Nitekim 17 Eylül’de yeni Alman Genelkumay Başkanı von Falkenhayn, Alman Askerî Heyeti Başkanı von Sanders’e gönderdiği telgrafta, “ Türkiye’yi hemen saldırmaya hareket ettirmek için bütün imkânlarınızla Amiral Souchon’u ve Usedom”u etkileyin ” isteğinde bulunmuştur. Bunun üzerine İstanbul’daki Alman yetkililer bu isteği gerçekleştirmek için Osmanlı devlet adamlarını baskıya almışlardı. Hatta bunun için 18 Eylül’de Sadrazam Said Halim Paşa’nın konağında bir toplantı yapılmış ve fakat Sadrazam bu isteğe karşı çıkmıştı. Bu şekilde Osmanlı tarafı, Almanların bu isteklerini mümkün olduğunca ertelemeye çalışarak pazarlık paylarını artırmaya gayret ediyorlardı. Türkler ile Almanlar arasındaki görüşmeler ve pazarlıklar en sonunda neticelenmiş ve Enver Paşa 22 Ekim’de Amiral Souchon’a gerekli emri yazılı olarak vermişti. 25 Ekim’de ise bu kez Bahriye Nâzırı Cemâl Paşa da benzer emri tevdi etmişti. Bu şekilde gerekli izinleri alan Amiral Souchon 27 Ekim’de Karadeniz’e açılmıştı. Rusların, Karadeniz Saldırısını Bir Ay Öncesinden Öğrenmesi Çok önemli bir bilgi, Almanların Karadeniz’deki Rus hedeflerinin bombalanarak Türkiye’nin savaşa girmesini sağlanmasına dair bu teşebbüsleri, Eylül ayının başından itibaren Ruslar tarafından öğrenildiği şeklindedir. Rus Büyükelçiliği, İstanbul’daki haber kaynaklarından topladığı bu tür haberleri düzenli olarak Sivastopol’a göndermekteydi. Almanların böyle bir saldırı niyetlerini kesin olarak 19 Eylül’de öğrenmişlerdi. 28 Ekim’de ise “ Türklerin âniden saldırıya geçeceği ” haberi gelmişti. Hatta Rus gazeteleri dahi bu saldırıyı “ haftalar öncesinde ” yazmışlardı. Fakat Ruslar bu saldırı haberini takriben bir ay öncesinde almalarına rağmen her hangi bir hazırlık yapmamışlardı. Rus Genelkurmay Başkanı Nikolayoviç, Donanma Komutanı’ndan Türk savaş gemilerinin Karadeniz’de karşılanmasını “ strateji ” gereği “ yasaklamış ”tı. Bunun üzerine Amiral Sivastopol’a geri dönmüştü. Yine Ruslar, Türklerin Karadeniz’e açıldıklarını bildikleri hâlde mayın gemisini Yalta’dan Odesa’ya göndermişlerdi. Bu şekilde Ruslar, Türklerin Karadeniz’deki saldırılarını kolaylaştırmışlardır. Sonuçları itibarıyla Amiral Souchon’un emrindeki Türk savaş gemileri ile 29 Ekim’de Karadeniz’deki hedeflere saldırarak 31 Ekim’de İstanbul’a geri dönmüştü. Bunun üzerine Rusya 2 Kasım’da Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiş ve bunu diğer devletler takip etmiştir. Bu şekilde Almanlar, istediklerini elde etmişler ve Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girmiştir. Sonuç Tekrar başa dönersek, girişte de ifade ettiğimiz üzere, Akdeniz’de bulunan Alman savaş gemilerinin önce İstanbul’a gelmesi, ardından da Karadeniz’e açılması ve nihayet Rus hedeflerine saldırarak Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesine neden olması ne Almanlar, ne Türkler; ne İngilizler ve ne de Ruslar için bir sürprizdi. Bütün taraflar bu sürecin başından beri bu şekilde cereyan etmesine bile bile göz yummuşlardı. Bu bir iddia değil, dönemin kaynaklarında geçen yukarıdaki tarihî bilgilerden çıkan sonuçtur. İlgili belgelerde de geçtiği üzere, Almanlar ve Tükler 2-3 Ağustos’tan itibaren Göben ve Breslau zırhlılarının İstanbul’a gelmelerinin nihaî gerçek nedenini biliyorlardı. İngilizler ise, bu iki geminin İstanbul’a ulaşmasını gerçekten engellemek istememişlerdi. Bir şekilde Türkiye’nin Almanya’nın yanında savaşa girmesine kadar devam edecek sürece göz yummuşlardı. Rusya ise, Karadeniz’e yapılacak saldırıları çok net bir şekilde en geç Eylül ayı itibarıyla öğrenmiş ve Karadeniz’de gerekli tedbirleri almayarak bu saldırıya âdeta çanak tutmuştu. Bu gelişmeyi Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı’na girmesine neden olan Japonların Pearl Harbor Baskını’na bir benzetebiliriz. Bilindiği üzere Amerikalılar bu saldırıyı önceden haber aldıkları hâlde bir tedbir almamışlar ve saldırıdan mağdur taraf olarak savaşa girmeye meşru bir nedenin oluşmasını sağlamışlardı. Karadeniz Baskını’nda da aynı şekilde Ruslar öncesinde haber aldıkları hâlde her hangi bir tedbir almayarak bu saldırıyı kolaylaştırmışlar ve bu şekilde Türkiye’nin Birinci Cihan Harbi’ne girmesine göz yummuşlardı. Özetin özeti Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesi bir oldubitti ile gerçekleşmemiş; aksine o günkü savaş sürecinin bir gereği ve diplomasisi sonucu vuku’ bulmuştur. O günkü konjonktürde ve gelinen noktada Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında savaşa girmesinden başka bir şansı kalmamıştı. Osmanlı devlet adamları da bu gerçeği gördükleri için bu sürecin böyle cereyan etmesini aldıkları kararlarla sağlamışlardı. Osmanlı Devleti’nin neden başka bir şansının kalmadığını, devamı diğer makalede ele almak istiyoruz. Ayrıca Alman ile yapılan ittifakın daha sonrası için olumlu sonuçlara neden olduğunu da iddia edebiliriz. Nasıl mı? Bunu da sonrasına bırakalım. Kaynakçalar Alman Askerî Arşivi, BMA, M 156/3, 2-18. Necmettin Alkan, “Alman Kaynaklarına Göre Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Girmesi”, Zekeriya Türkmen (Yay.), 1914'ten 2014'e 100'üncü Yıldönümünde Birinci Dünya Savaşı'nı Anlamak , 20-21 Kasım 2014 Uluslararası Sempozyum Bildirileri Kitabı, Harp Akademileri Komutanlığı Yayınları, İstanbul 2015, ss. 157-177. Wilhelm Souchon, “Der Durchbruch S.M. Schiffe “Goeben” und “Breslau” von Messina nach Dardanellen”, Eberhard von Mantey (Yay), Auf See Unbesiegt , Münih 1921.
6
dk.
25 Kasım 2022
Bozkır'ın Efendisi: Cengiz Han
Asya bozkırlarında göçebe kültürün güçlü temsilcileri olan Moğollar, XII. yüzyılın sonu ve XIII. yüzyılın başlarında Cengiz Han öncülüğünde büyük bir imparatorluk kurarak kadim uygarlıkların bulunduğu toprakların yeni yöneticileri oldular. Asya’nın neredeyse tamamını bir asırdan uzun bir süre Moğollar yönetti. Moğolların bu güçlü harekâtı hem kendilerinde hem de yönettikleri coğrafyada köklü değişimlerin yaşanmasına yol açmış oldu. Bu değişimlerin büyük çoğunluğu kültür hayatı ve düşünce yapısı üzerinde görülmektedir. XIII. yüzyılda Cengiz Han, dağınık halde yaşayan Moğol boylarını bir çatı altında toplayarak güçlü bir Moğol İmparatorluğu oluşturdu. Cengiz Han’ın pek çok devletin yok olması pek çok köklü şehrin harap olmasıyla sonuçlanan askeri harekâtları neticesinde neredeyse Asya’nın tamamına hâkim olan büyük bir imparatorluk kuruldu. Anadolu’dan Pekin’e kadar uzanan geniş coğrafyada farklı kültürleri bir çatı altında toplayan siyasi bir yapının ortaya çıkması hem bölgede güç ve istikrar getiren bir canlanmayı sağlamış hem de farklı kültürlerin tek siyasi gücün yönetiminde olması bu kültürlerin birbirlerini etkileme imkânını yaratmıştır. 1162 yılının Ocak ayında, Onon nehrinin sağ kıyısında bir erkek çocuk dünyaya geldi. Bu çocuk büyüdüğünde bütün Asya’yı hakimiyeti altına alacak olan bir hükümdardı. Çünkü Moğolların Kıyat kabilesine bağlı Borçigin ailesinin reisi Yesügey Bahadır’ın oğlu olan bu çocuk, Moğolların Gizli Tarihi’nde belirtildiğine göre, avucunun içinde bir parça kan pıhtısı ile dünyaya gelmişti. Eski dünyada herkes tarafından iyi bilinirdi ki bu Tanrının bildirdiği bir hükümdarlık işaretiydi. Anne tarafından Türk olduğu da bilinen Yesügey, bir seferinde göç esnasında unutarak geride bırakmasına bakılırsa çok değer vermediği oğluna, Tatarlarla yapılan bitmez tükenmez savaşlardan birinde esir alıp öldürdüğü bir düşmanının, Timuçin’in adını verdi. Gençliği Cengiz Han’ın çocukluğu ile fazla bir bilgiye ulaşılamamaktadır. Onun hakkında ilk ciddi bilgiler oldukça genç yaşında gerçekleştirdiği eş seçimiyle ilgili bilgilerdir. Bu bilgiye göre, Cengiz Han daha dokuz yaşlarındayken babası ile birlikte ileride hayatını birleştireceği eşini seçmek üzere bir yolculuğa çıktı. Baba ile oğulun çıktığı bu yolculuğun amacı, annesi Höelün’ün kabilesini bularak bu kabileye mensup bir kızı eş olarak seçmekti. Fakat işler planlandığı gibi gitmedi. Uzun yolculukları sırasında kendilerine eşlik eden ve Börte isimli bir kızı olan Ongirat kabilesinden Dayseçen ile yakınlaşan Yesügey, iki çocuğun birbirlerinden hoşlanmasını da fırsat bilerek kararını değiştirdi ve oğluna Börte’yi istedi. Taraflar arasında söz kesildikten sonra Moğol adetlerine göre bir süre müstakbel eşinin ailesine hizmet etmesi gereken oğlu Timuçin’i orada bırakan Yesügey, obasına gitmek üzere geri döndü. Dönüş yolunda Yesügey’in başına bir felaket geldi. Aralarında daha önceden husumet bulunan Tatarlarla karşılaştı. Onların düzenlediği şölene katılmak zorunda kalan Yesügey burada zehirlendi ve son anda bunu fark ederek kaçıp sağ sağlim dönmeyi başarsa da aldığı zehirin tesirinden kurtulamayarak kısa bir süre sonra öldü. Yaşanan bu acı olay üzerine Timuçin eşi Börte’yi bırakarak obasına geri döndü. Babasının ölümüyle zor dönemlere giren ailesini zorlu ortamdan çıkarmak için mücadele etmeye başladı. Bu zorlu koşullar ile mücadelesi onu Cengiz Han yapacaktı. Timuçin’in babası Yesügey’in ardında iki eş ve yedi çocuk kaldı. Onlar bu dönemde Onon nehri civarlarında bulunan Tayciyutlarla birlikte, onların kontrolü altında yaşamaktaydı. Fakat onun ölümünün ardından oldukça kalabalık ve topluluğa herhangi bir katkısı olmayan ailesinden kurtulmak isteyen Tayciyutlar, bir gece vakti onları ölüme terk ederek gittiler. Bu gelişme aileyi oldukça zor bir duruma soktu. Bu olay yaşandığında daha yirmili yaşların ortalarında bir kadın olan Höelün, ailesinin yok olmasına izin vermeyecek kadar güçlü ve iradeli bir kadındı. Çocuklarının karınlarını doyurmak ve onları korumak için gece gündüz durmadan yiyecek arayan, onlara farklı farklı meyveler, otlar ve ağaç kabukları ya da kökleri getiren Höelün’ün gayretleri karşılıksız kalmadı ve nihayetinde aile, soğuk kış aylarında fare ve köpek gibi hayvanların derilerinden elde edilen basit kıyafetler giyerek hayatta kalmayı başardı. Timuçin ve Camuka Bazı ağaçların uçlarına sivri kemikler yerleştirdiği oklar, dikiş iğnelerinden oltalar yapan ve bu silahlarla avlanmaya çıkan Timuçin, bu zorlu süreçte birçok kimse ile tanışarak sıkı dostluklar kurdu. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz onun hayatında çok önemli yere sahip olan ve kabileleri arasında uzaktan akrabalık da bulunan Camuka idi. Onon nehri civarında pek çok kabile yaşamaktaydı ve bunlardan biri de Cacirat kabilesiydi. Camuka’da bu kabileye mensuptu. Camuka ile Timuçin tanıştıklarında henüz on yaşındaydılar. Birlikte ava çıkıyor, oyunlar oynuyor ve geleceğe dair planlar yapıyorlardı. Beraber geçirdikleri süre boyunca çok iyi anlaştılar. Birbirlerine hediyeler vererek kardeşlik andı içtiler ve kan kardeşi oldular. Bu, bir anlamda birlikte bir tercihte bulunarak kurmuş oldukları bir kardeşlikti ve kişinin tercih hakkına sahip olmadığı soya bağlı kardeşlikten daha güçlüydü. Yapmış oldukları bu kardeşlik andına göre, Timuçin ile Camuka birbirlerine hep destek olacak, büyüdükleri zaman da bu kardeşliği yaşatmaya devam edeceklerdi. Bununla birlikte, bir süre sonra bölgeden ayrılan Cacirat kabilesinin sonraki kış mevsiminde kışlamak üzere geri gelmemesi üzerine iki arkadaş arasındaki bağ zorunlu olarak koptu. Fakat Timuçin ile Camuka’nın yolları sonraki yıllarda yine kesişecekti. Timuçin’den Cengiz Han’a Timuçin daha çocukluğundan itibaren gelecekte iyi bir savaşçı ve kudretli bir hükümdar olacağının işaretlerini vermekteydi. Onun ilk ciddi askeri başarısı ise üvey ağabeyi Begter’i öldürmesiydi. Timuçin’in babasının ölümünden sonra ailenin reisi üvey kardeşi oldu. Yaşça aralarında pek fazla fark olmadığı düşünülen üvey kardeşi Moğol geleneklerine göre büyüyünce Timuçin’in annesi Höelün ile evlenecek ve aileyi idare edecekti. Höelün’ün de bu evliliğe hazır ve razı olduğu yaşananlardan anlaşılıyordu. Çünkü üvey kardeşler arasında ne zaman sorun çıksa Höelün Begter’i tutuyordu ve Timuçin’de bu durumdan oldukça rahatsızdı. Bu duruma daha fazla dayanamayan Timuçin kendi öz kardeşi Kasar ile bir plan yapmış ve Begter’i oklayarak öldürmüşlerdi. Onların bu tavrına anneleri çok sert tepki verdi. Timuçin bu hareketi ile aile reisliğini ele geçirmiş fakat başına çok daha büyük dertler almıştı. Begter’in akrabaları yani Tayciyut kabilesi kendilerini Onon Nehrinin seçkinleri olarak kabul ederledi. Mensuplarına yapılan bu saldırıyı kendileri açısından büyük bir tehdit olarak algıladılar ve dolayısıyla Timuçin’i cezalandırmaya karar verdiler. Kaçmayı başaramayarak yakalanan Timuçin tahta bir boyunduruğa bağlanıp gözetim altına alındı. Boynuna geçirilen ve iki tarafında ellerinin geçirildiği delikler olan boyunduruktan dolayı hareket edemiyor, yardım almadan yemek bile yiyemiyordu. Tayciyutların kendisini gözaltında muhafaza etme görevini verdikleri ailenin şefkatli davranışları ile daha katlanılabilir hale geldiği anlaşılan bu esaretin ne kadar sürdüğünü bilmiyoruz. Fakat Timuçin tarihî bir aktör olarak bir kez daha sahneye çıktığında takvimler 1178 yılını gösteriyordu ve henüz onlu yaşlarının ortalarındaydı. Börte’ye Geri Dönüş Tayciyutların esaretinden kurtulduktan sonra ailesinin yanına dönen Timuçin’in ilk işi, uzun yıllardan beri kendisinden haber alamadığı eşi Börte’yi aramaya çıkmak oldu. Üvey kardeşi Belgütey ile birlikte gittiği Dayseçen’in obasında onu kendisini beklerken buldu. Evlilik yaşı geçmeye başlasa da Börte inatla onu beklemeyi sürdürmüş, gelmesini beklemişti. Sevgili eşi Börte’yi de alarak geri dönen Timuçin’in, Moğol adetlerine göre evlendiği zaman babasına bir elbise hediye etmesi gerekiyordu. Fakat babası öleli uzun yıllar olmuştu. Bu durumu fırsat olarak değerlendiren Timuçin, babası ile eskiye dayanan bir dostluğu olan Türk kökenli Hıristiyan Kereyit kabilesinin güçlü lideri Tuğrul Han’ın yanına giderek elbiseyi ona takdim etti. Bu hareketiyle bir anlamda ondan babası olmasını talep ediyor, böylece bir yandan çok sayıda Moğol kabilesini bir araya getiren ve hatırı sayılır büyüklükte bir kuvvete hükmeden Kereyitlerin korumasını temin etmeyi, diğer yandan ailesini güvence altına alarak düşmanlarının saldırıları karşısında onları koruyabilmeyi umuyordu. Kardeşleri Kasar ve Belgütey’i alıp yanına gittiği Tuğrul Han tarafından coşkuyla karşılanan Timuçin, kendisini oğlu olarak kabul eden bu hükümdarın teklif ettiği komutanlık önerisini kabul etmeyerek obasına dönse de, Han’a tabî olarak ne kadar isabetli bir karar aldığı bir süre sonra anlaşıldı. Annesi Höelün’ün kabilesi olan ve yıllar önce babasının annesini kaçırmasının intikamını almaya karar verdikleri görülen Merkitlere karşı mücadelesinde en büyük destekçisi Kereyitler olacaktı. Bir Gücün Ortaya Çıkışı: Moğollar On sekiz yıl önce yaşananların intikamını almak amacıyla bir şafak vakti Yesügey’in obasını basan Merkit savaşçıları, kendilerine karşı koyabilecek güce sahip olmadığı için kaçıp günümüzde Kentey dağı denilen Burhan Haldun dağına saklanan Timuçin’in ağırlıklarını yağmaladıktan sonra karısı Börte’yi kaçırdılar. Yaklaşık iki bin üç yüz elli metre yüksekliğe sahip olup Moğollar tarafından kutsal kabul edilen bu heybetli dağda üç gün dua edip bir çıkış yolu arayan ve ne yapacağına karar vermeye çalışan Timuçin, sonunda manevi babası Tuğrul Han’a başvurmaya karar verdi. Hem ailesini kurtarabilmesi hem de intikamını alabilmesi için kendisine yardım edebilecek tek kişi olarak Tuğrul Han’ı görüyordu. Merkitlerle kendi kabilesi arasında eski bir kan davası olan Han, Timuçin’in onlara saldırma teklifini hiç düşünmeden kabul etti ve derhal harekete geçtiler. Tuğrul Han’ın kendisine destek olarak verdiği askerî birliklerin başında ise Timuçin’in çocukluk arkadaşı ve kan kardeşi Camuka bulunuyordu. Timuçin ve Camuka Selenge nehri civarlarında bulunan Merkit obasına yürüdüler. Ani bir baskınla hezimete uğrattıkları Merkitler bozgun halinde kaçarken karısı Börte’yi bulan Timuçin’i bir sürpriz bekliyordu. Börte hamileydi. Kaçırıldıktan sonra bir Merkit’e eş olarak verilen Börte’nin 1179 yılında dünyaya getirdiği oğlan çocuğa “aniden ortaya çıkan ve ansızın dünyaya gelen” gibi anlamlara gelen Cuci adını veren Timuçin, onu diğer çocuklarından hiçbir zaman ayırmayacak, kendi soyundan gelen bir hanedan mensubu gibi yetiştirecekti. Merkitleri mağlup ederek karısı Börte’yi kurtardıktan sonra kan kardeşi Camuka ile aralarında olan kardeşlik akdini yenileyen Timuçin, kendi küçük obasını Camuka’nın büyük ve güçlü obası ile birleştirmeyi kabul etti. Bu durum, o zamana kadar dağlarda yaşayan Timuçin ve ailesi için bozkırlara inerek yeni bir hayat tarzını benimseme anlamına geliyordu. Ayrıca bu gerekliydi. Çünkü küçük bir oba olarak varlıklarını devam ettirebilme imkanları giderek azalmaktaydı. Her gün yeni bir tehlike ile karşılaşıyorlardı. Küçük kalmak Moğollar gibi konar-göçer yaşam süren bir topluluk için hiç uygun değildi. Kendilerini koruyabilmek için güçlü olmak zorundaydılar. Bunun yolu da ancak başka bir oba ile birleşmekten, yeni ve büyük bir obanın üyesi olmaktan geçiyordu. Fakat oldukça makul gibi görünen bu seçenek, Timuçin ve ailesi için yeni sorunların ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. Aradan fazla zaman geçmeden kan kardeşi ve dostu Camuka ile anlaşmazlığa düşen Timuçin, ondan ayrılarak kendi yolunu çizmek zorunda kamıştı. Timuçin ile Camuka’nın aralarının açılmasının nedeni, taraflar arasında bir süre sonra kaçınılmaz olarak ortaya çıkan iktidar çatışmasıydı. Görünüşte, Timuçin, kan kardeşi Camuka ile birlikte olmaktan son derece memnun gibi görünüyordu. Birlikte seferlere çıkıyor, av yapıyor ve hâkimiyetleri altındaki Moğol kabilelerini idare ediyorlardı. Fakat göz önünde olmayan ve Timuçin’i içten içe rahatsız eden bir sorun vardı o da Camuka, Timuçin’e küçük kardeşi gibi davranmasıydı. Üvey ağabeyini dahi kendisine rakip görüp öldüren Timuçin için bu çok katlanılacak bir durum değildi ve buna uzun süre dayanabilmesi mümkün görünmüyordu. Camuka da bunun farkındaydı ve bir an önce Timuçin’den kurtulmanın kendisi için daha iyi olacağını düşünmeye başladı. Kan kardeşler arasında devam eden örtülü anlaşmazlık, 1181 yılının bahar aylarındaki göç esnasında su yüzüne çıktı. Ailesi ve kendisiyle hareket edenlerle birlikte bir gece vakti Camuka’nın yanından kaçan on dokuz yaşındaki Timuçin, bu tarihten sonra kendi yolunu çizecek, yanına topladığı ve iradesi etrafında bir araya getirdiği Moğol topluluklarıyla kan kardeşine karşı mücadeleye girişecekti. İki eski dost arasındaki bu mücadele uzun soluklu olacak ve yaklaşık yirmi yıl devam edecekti. Timuçin’in Cengiz Han Oluşu Camuka’dan ayrıldıktan sekiz yıl sonra, 1189 yılında Mavi Göl yakınlarındaki bozkır alanda taraftarlarını bir araya toplayan Timuçin, burada düzenlediği kurultayda han unvanını aldı. Henüz yirmi yedi yaşında olan ve han unvanını almakla Camuka’nın etrafında toplanan Moğolları da kendi yanına çekebilmenin hesabını yapan Timuçin, bir yandan da Tuğrul Han’a elçiler göndererek kendisine olan tâbiyetini yineledi. Bu şekilde Tuğrul Han’ın da onayını alan Timuçin, ileride inşa edeceği devasa imparatorluğun ilk adımı olan hanlığının temellerini oluşturmaya başladı. Yaklaşık on yıldan beri kendisine sadakatle hizmet etmekte olan iki has adamı Burku ile Celme’yi özel yardımcılığına tayin eden ve kardeşi Kasar’ı obanın ikamet ettiği kampın korunması, üvey kardeşi Belgütey’i de oba hayvanlarının muhafaza edilmesi gibi görevlere getiren Timuçin, bir de özel muhafız birliği oluşturdu. Yüz elli usta savaşçıdan meydana gelen bu birlik gece ve gündüz obanın korunmasından sorumluydu. Timuçin’in giderek daha güçlü ve sistematik bir yapıya bürünmeye başladığı anlaşılan hanlığı karşısında Camuka’da kayıtsız kalmadı. Sonuçta Timuçin’in kendisini han seçtirmesinin üzerinden bir yıl bile geçmeden eski dostunu savaşmaya çağırdı. Görünen neden, bir sığır hırsızlığı esnasında Timuçin yanlılarından birinin Camuka’nın akrabalarından birini öldürmüş olmasıydı. Aslına bakılırsa oldukça sık rastlanan bu olay iki kabilenin karşı karşıya gelmesini gerektirecek kadar önemli değildi. Burada Camuka’nın esas derdi katledilen akrabasının kanının peşine düşmekten ziyade, gün geçtikte daha güçlü hale geldiği açık bir biçimde görülen Timuçin’i safdışı bırakmaktı. Küçük bir aşiret reisi olarak kendi hükmünü tanıdığı günlerin üzerinden daha on yıl bile geçmemişti. Fakat o şimdi han unvanını alarak kendisini Moğolların büyük liderlerinden biri olarak görmeye başladı. Eğer durdurulmazsa, başta kendisi olmak üzere bütün Moğol beylerini hükmü altına alması ve bütün Moğolların hanı olması kaçınılmaz sondu. Bu sebepten Camuka derhal harekete geçti. Timuçin ile karşı karşıya geldiği ilk savaşta onu ağır bir yenilgiye uğratsa da, bu zaferi iyi kullanamadı. Savaşın ardından esir aldığı liderlerden birinin başını kesip atının kuyruğuna bağlaması ya da yetmiş erkek esiri büyük kazanlar içinde canlı canlı kaynatması gibi zalimane davranışları, onun Moğollar içerisindeki itibarını zayıflatacak, insanların kendisinden uzaklaşmasına neden olacaktı. Yapılan savaşta galip gelemese de eski dostu Camuka’nın itibar kaybına paralel olarak Moğollar arasında çekim merkezi haline gelen Timuçin, 1195 yılında Moğol toplulukları arasındaki gücünü daha da artıran bir fırsat yakaladı ve bu fırsatı kullanma konusunda son derece başarılı oldu. Gobi çölünün güneyinde bulunan ve Tatarlara karşı Tuğrul Han ile ittifak eden Curcetler ile birlikte Tatarlara karşı savaştı ve o günlerde hayalini bile kuramayacağı ganimetler elde etti. Kuşkusuz elde ettiği servetin de etkisiyle taraftarlarının sayısı hızla artan Timuçin, bir yandan savaş yoluyla bir yandan da giderek daha etkili hale gelmeye başlayan karizmasıyla daha fazla insanın ilgisini çekmeye başladı. O, ilk başlarda kendisine tabî olmakla birlikte daha sonra otoritesini sorgulama yoluna giden Curkinleri 1197 yılında kesin olarak konrol altına aldıktan sonra, Moğolistan’da doğarak dünyanın doğu kısmının tamamını etkisi altına alacak olan büyük Moğol ulusunun da temellerini attı. Curkinleri mağlup ettiği savaştan sonra onları yağmalamak yerine bir kurultay toplayan ve mağlup kabilenin liderlerini yargılayarak idam ettiren Timuçin, kabile mensuplarını kendi kabile mensuplarının arasında dağıtarak daha önce benzeri görülmemiş bir sosyalleşme projesinin de ilk taşını koydu. Timuçin’in böylece kurma yolunda ilk adımları attığı Moğol ulusu, birbirlerine eklemlenen ve giderek daha büyük ve güçlü bir kabileye dönüşen, bununla kalmayarak liderlerinin kendilerine çizdiği yolu arşınlayıp aynı potada eriyen Moğol kabilelerinden meydana gelecekti. Curkinleri mağlup eden Timuçin artık iyice kalabalıklaşmış kabilesini Kerulen ve Tsenker nehirlerinin birleştiği yerin yakınında bulunan Avarga’ya getirerek bu bölgeye yerleştirdi. Kutsal Burhan Haldun dağının bulunduğu, Timuçin’in hayatı boyunca ulusunu idare edeceği merkez olan bu bölge, Moğolların yaşamlarını kolayca sürdürebilmeleri açısından uygun bir yerdi. Timuçin, bolluk ve bereket içerisinde yaşadıkları bölgede yaklaşık dört yıl boyunca kabile üyelerinin sayılarını artırmış, etki alanını genişletmiş ve bozkırdaki kabileler üzerindeki otoritesini güçlendirmişti. Fakat eski dostu ve düşmanı Camuka, onun gün geçtikçe artmakta olan kuvvetini hazmedemiyordu. 1201 yılında Timuçin’in yükselişini pek de hoş karşılamadıkları görülen soylu ailelerin de desteğiyle bir kurultay toplayarak yeni bir siyasî perspektif benimsedi. Toplanan kurultayda “hanlar hanı” anlamına gelen “Gürkan” unvanını alan Camuka, bu şekilde bütün Moğol kabilelerinin liderliğini ele geçirmek amacıyla hem Tuğrul Han’a hem de Timuçin’e meydan okumuş oluyordu. Tayciyutlar gibi birçok soylu kabilenin desteğini de almış olan Camuka, Tuğrul Han tarafından görevlendirilen askerî birliklerin de katılımıyla sayıca kendi ordusundan fazla olan Timuçin’in askerleriyle karşı karşıya geldiğinde, düşmanını mağlup edeceğinden hiç kuşku duymuyordu. Hatta günlerce devam eden savaşlar esnasında Timuçin boynuna isabet eden bir ok ile yaralanmış ve yanında bulunanlar büyük bir korkuya kapılmışlardı. Fakat yarası çok derin ve tehlikeli değildi. Nitekim kısa süre içerisinde toparlandı ve düşmanlarını darmadağın etti. Bu sırada Tuğrul Han’ın birlikleri tarafından sıkıştırılan Camuka kaçmayı başarmış olsa da, bu savaşın sonucunda Timuçin konumunu daha da güçlendirmiş, bu şekilde bir anlamda hem kan kardeşi hem de can düşmanı olan rakibi karşısındaki üstünlüğünü tescillemişti. Bu büyük zaferinin ardından halen kendisine tabî olduğu Tuğrul Han’ın emriyle Tatarlar üzerine yürüyen Timuçin, onlara karşı büyük bir zafer elde etti. Timuçin’in Tatarlar karşısında elde ettiği zafer, yalnızca askerî bir başarı değil, aynı zamanda kurmak istediği büyük ulusun temellendiği ilkelerin de sınandığı bir sınav oldu. Moğollar, kazandıkları zaferin ardından ganimeti yağmalamak için ilk kez acele etmediler. Hanlarının emriyle, bundan böyle savaşlardan elde edilen ganimetler önce tek bir merkezde toplanacak, dağıtım işlemi tek elden yapılacaktı. Yeni koyduğu ganimet paylaşımı ilkelerine uymakta isteksiz olan ve savaş esnasında ganimetleri yağmalayarak efendilerinin emirlerine isyan eden adamlarını en ağır şekilde cezalandıran Timuçin, bu konu ile ilgili başka kurallar da koydu. Her asker, ganimetten aldığı payı savaşta ölen bir askerin dul eşi ve yetimleri ile paylaşacaktı. Bu uygulama, Moğollar içerisinde güçlü bir sosyal denge kurulmasını temin edecek ve orduda bulunan askerler geride bıraktıkları aileleri için kaygılanmadan, öldükleri takdirde yüzüstü kalmayacaklarının bilinciyle daha cesur ve kahramanca savaşacaklardı. Timuçin’in Moğollar için yeni ve alışılmış olmayan bu uygulamaları kimi taraftarları tarafından hoşnutsuzlukla karşılanıp bunların bazıları tepkilerini Camuka’nın safına geçerek ortaya koymuş olsalar da, onun toplumsal sınıfların oluşumunu engellemeye yönelik bu güçlü tutumu ağırlıklı olarak iyi karşılandı. Daha önce Curkin ve Tayciyut topluluklarına yaptığı şeyi Tatarlara da uygulamak isteyen Timuçin, liderlerini ve savaşacak erkeklerini katlettiği Tatarların kadın ve çocuklarını kendi kabilesine dâhil etti. Bizatihî bir Tatar çocuğu evlatlık alarak öncülük ettiği bu uygulama, Tatarların bölgedeki bozkır toplulukları içerisindekilerin en kalabalıklarından biri olmalarından dolayı Moğolların sayısını daha önce hiç olmadığı kadar artırmıştı. Uzun vadede bu durumun nimetlerinden istifade edecekleri görülen Moğollar ile Tatarlar arasındaki kaynaşma zamanla o dereceye ulaşacaktı ki, Moğollar gerek İslâm dünyasında gerekse Batı’da yüzyıllar boyunca Tatarlar olarak anılacaklardı. Bir Düzen Kurucu Olarak Cengiz Han ve Düzeni Timuçin, Tatarların katılımı ile ulusunun sayıca daha önce hiç olmadığı kadar artması üzerine 1203 yılında hükmü altındaki insanları birleştiren bağları daha güçlü kılmak amacıyla yeni sosyal ve askerî düzenlemelere gitti. Geleneksel Türk askerî sisteminin bir parçası olan onluk sistem doğrultusunda ordusunu ve ulusunu yeniden yapılandıran Timuçin, birbirleri ile kardeş sayılan ve içlerinden en yaşlısının doğal lider olarak kabul edildiği on kişilik gruplar (arban) oluşturdu. Bunların on tanesinden yüz kişilik bir bölük (zagun), on bölükten bin kişilik bir tabur (mingan), on taburdan da on bin kişilik bir tümen meydana geliyordu. Bu şekilde sosyal yapı askerî bir hat üzerinden toplumun bütün katmanlarına yayılan bir şekle büründürülüyor ve bu yapı içerisinde herkes kendisine yer buluyordu. Herkesin yetenekleri ölçüsünde dâhil edildiği bu yeni toplumsal şema ile toplum içerisindeki sınıfsal farklılıklara bütünüyle son veriliyor, yeni ve etnik ya da dinî bir temeli olmayan bir ulus inşâ ediliyordu. Timuçin’in Keçe Duvarlarının İnsanları adını verdiği ulus, gerek üzerine kurulduğu ilkeler, gerekse sahip olduğu biçimsel özellikler açısından ne bölgede ne de dünyanın başka yerinde o zamana kadar oluşan sosyal yapılara benzemiyordu. Kendine özgü bir birlik anlayışına sahip olan bu ulus yaklaşımı, belli ölçüde modern vatandaşlık kavrayışını andırıyordu. İnşâ etmiş olduğu yeni ulus anlayışı ile bütün bozkır halklarını tek bir çatı altında bir araya getirme gayreti içerisinde olan Timuçin, bu idealini gerçekleştirebilmek için bozkırın en kudretli hükümdarı olması gerektiğini biliyordu. Fakat yıllardan beri Tuğrul Han’a tabî idi ve onun kontrolü altındaydı. Bir şekilde Tuğrul Han’ın hâkimiyet sahasını kontrol altına almalı ve Kereyitleri de tıpkı daha önceki başka topluluklar gibi kendi kabilesine dâhil etmeliydi. Kurduğu yapının ideallerini gerçekleştirmek için yeteri kadar güçlü olduğuna kanaat getirmiş olmalı ki, 1203 yılında Tuğrul Han’a haber gönderip kızını büyük oğlu Cuci ile evlendirmek istediğini bildirdi. Yıllardan beri efendisi olduğu Timuçin’in şaşırtıcı cüretkârlığı karşısında öfkelendiği anlaşılan Tuğrul Han önce onun talebini sert bir dille reddetse de, daha sonra fikir değiştirdi. Eğer Timuçin’i saf dışı bırakmak istiyorsa, onu ortadan kaldırmalıydı. Aksi halde yıllardan beri bozkır halklarını bir araya getirerek büyük ve güçlü bir ulus kurmayı başaran bu adam ile baş edemeyebilirdi. Kendisine tuzak kurduğu Timuçin’e haber göndererek teklifini kabul ettiğini bildirdi ve düğün ile ilgili meselelerin görüşülmesi için onu yanına çağırdı. Öte yandan bu tuzak amacına erişmedi. Kereyit hükümdarı Tuğrul Han, hiç beklemediği bir anda yeni düşmanı ile karşı karşıya geldi. Daha Timuçin’den kurtulmanın sevinciyle düzenlediği şölenler sona ermemişken, bozkırların bu yeni efendisinin baskınına uğradı. Askerlerini yeniden toparladıktan sonra sessizce ve hiç hissettirmeden Kereyit obasına yaklaşan Timuçin, üç gün süren şiddetli çatışmaların ardından düşmanı ağır bir mağlubiyete uğratmayı başardı. Tuğrul Han ve oğlu can havliyle çıktıkları kaçış yollarında hayatlarını kaybederken, eski dost Camuka, Timuçin’in henüz kendileri ile hiç karşılaşmadığı bozkır halklarından Hıristiyan Naymanların yanına kaçtı. Fakat Timuçin başladığı işi bitirmeye kararlıydı. Bütün bozkır halklarını kontrolü altına alacaktı. Kereyitlere karşı kazandığı zaferin hemen ardından yeniden harekete geçen Timuçin, 1204 yılında Naymanlar üzerine yürüdü ve Burhan Haldun dağının batısında karşı karşıya geldiği Nayman hükümdarı Tayang Han’ı ağır bir mağlubiyete uğrattı. Han’ın oğlu Küçlüg Kara Hıtay bölgesindeki Tian-şan dağlarına kaçarken, Camuka da ormanlık bölgelere giderek izini kaybettirdi. Fakat Camuka’nın kaçışı sonsuza kadar devam etmeyecekti. Yaklaşık bir yıl ormanlık arazilerde perişan bir halde dolaşan Camuka, adamları tarafından ihanete uğrayıp Timuçin’e teslim edildi. Kendisine ihanet eden adamlarını idam ettiren eski dostunun yanında yaptığı hataları itiraf eden ve ona yaptıklarından dolayı üzüntülerini dile getiren Camuka, bu hareketine karşılık merhamet talebinde bulunmadı. Hayatına son verilmesini diledi. Tek şartı kanının dökülmemesi ve cesedinin yüksek bir yere defnedilmesiydi. Camuka’nın son dileğini yerine getiren Timuçin, eski dostunu idam ettirdikten sonra onu istediği gibi yüksek bir yere defnettirdi. Camuka’nın ölümü ile birlikte artık bozkır coğrafyasının tek hâkimi durumuna gelen Timuçin, geniş bir sahanın efendisi olmuştu. Doğu Türkistan’ın bir kısmını da içerisine alan Gobi Çölü’nden Kuzey Kutbu’na uzanan tundralara ve Mançurya’dan Altay dağlarına kadar yayılan geniş bir coğrafya Timuçin’in kontrolü altındaydı. Şimdi sıra bu geniş sahada yer alan halkları merkezî bir siyasî yapının etrafında bir araya getirme ve onları müşterek bir varoluşa sahip bir ulus haline getirerek büyük Moğol imparatorluğunu kurmaya gelmişti. 1206 yılında Burhan Haldun dağı yakınlarında, Onon ırmağı kıyısında “dokuz parçalı ak tuğ” dikildi ve o güne kadar bozkır halklarının şahit olmadığı büyüklükte bir kurultay toplayan Timuçin, soy, kabile ve aşiretlerden kaynaklanan unvanları ve kişiler ya da gruplar arasında hiyerarşik ilişki meydana getiren imtiyazları kaldırdı. Kendisi de “haşin, sert tabiatlı, cihan hükümdarı, göklerin oğlu, güçlü, gözüpek ve mükemmel savaşçı” gibi anlamlara geldiğine dair çeşitli değerlendirmeler bulunan Cengiz Han unvanını aldı. Şecere-i Terâkime müellifi Ebû’l-Gâzî Bahadır Han’ın kayıtlarına bakılırsa, söz konusu kurultaya on dokuzu Türk ve yedisi Moğol olmak üzere toplam yirmi altı kabile iştirak etti. Cengiz Han, büyük kurultayın ardından bir rivayete göre yeni devletinin merkezini, o sırada aynı zamanda doğum yeri de olan Dölün Boldak’tan, aslında bir şehir olarak daha sonra geliştiğini bildiğimiz Karakurum’a nakletti. En güvendiği adamları Altan, Hucar, Saçıya-Beği ve Darıya’dan oluşan bir danışma meclisi oluşturdu. Sayı olarak yaklaşık bir milyon kişiye ulaştığı tahmin edilen halkına Yeke (Büyük) Moğol Ulusu adını verdi ve bu tarihten itibaren altı yıl boyunca çeşitli etnik gruplardan meydana gelen ulusunu tek bir millet haline getirecek faaliyetlere yoğunlaştı. Cengiz Han Yasaları olarak bilinen bir dizi kanun ile biçim verdiği, dünya tarihinde daha önce benzeri görülmemiş bir sosyal ve siyasal yapı inşâ eden Cengiz Han, kendisi olan bitenin farkıda mıydı bilinmez ama bu şekilde yaklaşık bir yüzyıl içerisinde Orta Asya ve Yakındoğu, hatta Doğu Avrupa’nın tarihini bütünüyle değiştirecek olan bir tarihî süreci de başlatmış oluyordu. Kaynakçalar Alican, Mustafa, Bir Ortaçağ Şehri Olarak Meyyâfârikîn (Silvan), Yayınlanmamış doktora tezi, Dan. Mehmet Ersan, İzmir 2012. Alican, Mustafa, Moğollar, Tarihin Kara Yazgısı, İstanbul 2016. Alinge, Curt, Moğol Kanunları, çev. Coşkun Üçok, Sevinç Matbaası, 1967. Altınkaynak, Erdoğan, “Cengiznâme Hakkında Bazı Değerlendirmeler,” Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, VII/1, Yaz 2007, s. 1-20 Arslan, İhsan, “Büyük Moğol İmparatoru Cengiz Han’ın Din Algısı,” Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 8-38, Haziran 2015, s. 1011-1027. Bademci, Ali, Cengiz Han ve Yasası, Timur ve Tüzükâtı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2012. Devlet, Nadir, Liderliğin Efendisi Cengiz Han, Güzeldünya Kitapları, İstanbul 2007. Devlet, Nadir, Liderliğin Efendisi Cengiz Han, Güzeldünya Kitapları, İstanbul 2007. Ebu’l-Gazi Bahadır Han, Türk’ün Soy Ağacı, Çağatay şivesinden Türkiye şivesine çev. Doktor Rıza Nur, Sadeleştiren: Yunus Yiğit, İlgi Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2009 Gülensoy, Tuncer, “Moğolların Gizli Tarihi, Altan Topçi, Defter-i Çingiz-Nâme, Cengiz-Nâme ve Anonim Şibanî-Nâme’ye Göre Cengiz Han’ın Soykütüğü,” Turkish Studies, 2/2, Sonbahar 2007, 257-275. İzgi, Özkan, “Tatar Adı Hakkında,” Orta Asya Türk Tarihi Araştırmaları, Yay. haz. Erkin Ekrem, Serhat Küçük, TTK Yayınları, Ankara 2014 Kafalı, Mustafa, “Batu Han,” DİA, V, 1992, s. 208-210. Kafalı, Mustafa, “Cengiz Han,” DİA, VII, 1993, s. 367-369. Kafalı, Mustafa, “Cuci Han,” DİA, VIII, 1993, s. 78-79. Kalan E., "Against a Common Enemy: Jungar-Kazakh Political Relations and the Emergence of Kazakh Khanate (17th - 18th Centuries)", A.Ü. D.T.C.F. Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, vol. XXX, pp.137-150, 2011 Kalan E., "İvolga Örneğinde Hun Kent Kültürüne Genel Bir Bakış", Türkbilig, ss.1-19, 2012 Kalan E., "Moğolların Gizli Tarihçesi’ne Göre Moğollar’da Kız İsteme ve Evliliğe Dair Bazı Deyimler ve Gelenekler", Yalımkaya Bitigi Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya Armağanı, Hatice Şirin User, Bülent Gül, Ed., Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, ss.373-382, 2013 Kalan E., "Tarihi Kaynaklara Göre Cüçi Adının Kökeni ve Cengiz Kağana Oğul Olma Sorunsalı", Tarih İncelemeleri Dergisi, cilt.XXVII, ss.119-130, 2012 Kalan E., Ed., "Moğol Tarihi", IQ Kültür Sanat ve Yayıncılık,, İSTANBUL, 2014 Moğolların Gizli Tarihçesi (Moğolların Kırmızı Kitabı), çev. Mehmet Levent Kaya, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2011. Özcan, Altay Tayfun, “Chronica Maiora’da Moğol İmajı,” Tarih İncelemeleri Dergisi, XXVII/2, Aralık 2012, s. 427-458. Özdemir, H. Ahmet, “Cengiz İstilası,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 312-323. Özdemir, H. Ahmet, “Moğol İstilasının Sebepleri,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 298-311. Özdemir, H. Ahmet, “Tâhirü’l-Mevlevî ve CENGİZ VE HÜLÂGÜ MEZÂLİMİ Adlı Eseri,” Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 11, Sakarya 2005, s. 135-169. Özdemir, H. Ahmet, “Tatarların Kökeni Meselesi,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 434-440. Özdemir, H. Ahmet, Moğol İstîlâsı ve Abbâsî Devleti’nin Yıkılışı, İz Yayıncılık, İstanbul 2005. Özgüdenli, Osman Gazi, “Moğollar,” DİA, XXX, 2005, s. 225-229. Özgüdenli, Osman Gazi, “Olcaytu Han,” DİA, XXXIII, 2007, s. 345-347. Özgüdenli, Osman Gazi, “Ögedey Han,” DİA, XXXIV, 2007, s. 21-22. Özmenli, Mehmet, “Çingiz Han’ın Komutanlarının Kars Şüregel’deki Egemenliği,” Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S. 6, Sonbahar, Kars 2010, s. 89-99. Polo, Marco, Marco Polo Seyahatnamesi, I-II, Yay. haz. Filiz Dokuman, Tercüman 1001 Temel Eser, Basım yeri ve tarihi yok. Rásonyi, László, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1993. Reşîdüddin Fazlullah, Camiu’t-Tevarih (İlhanlılar Kısmı), çev. İsmail Aka, Mehmet Ersan, Ahmed Hesamipour Khelejani, TTK Yayınları, Ankara 2013. Roux, Jean-Paul, Moğol İmparatorluğu Tarihi, çev. Aykut Kazancıgil, Ayşe Bereket, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001. Roux, Jean-Paul, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, çev. Aykut Kazancıgil, İşaret Yayınları, Ankara 1994. Spuler, Bertold, “Doğu’da Hilâfetin Çöküşü,” çev. Hamdi Aktaş, İslâm Tarihi Kültür ve Medeniyeti, Ed. P. M. Holt, A. K. S. Lambton, B. Lewis, Kitabevi Yayınları, İstanbul 1997, s. 151-182 Spuler, Bertold, İran Moğolları, Siyaset, İdare ve Kültür, İlhanlılar Devri, 1220-1350, çev. Cemal Köprülü, TTK Yayınları, Ankara 2011. Temir, Ahmet, “Moğol (Veya Türk-Moğol) Hanlığı,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 256-264. Togan, A. Zeki Velidi, Çengiz Han (1155-1227), 1969-70 Kış Sömerstresi ders notları. Togan, İsenbike, “Çinggis Han ve Moğollar,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 235-255. Togan, Zeki Velidi, “Moğollar, Çingiz ve Türklük,” Cengiz Han’ın Kimlik Şifresi, (Reha Oğuz Türkkan), Birharf Yayınları, İstanbul 2007, s. 69-105. Togan, Zeki Velidî, Umumî Türk Tarihine Giriş, C. I, En Eski Devirlerden 16. Asra Kadar, Hak Kitabevi, İstanbul 1946. Turan, Osman, “Çingiz Adı Hakkında,” Makaleler, Haz. Altan Çetin, Bilal Koç, Kurtuba Yayınları, Ankara 2010, s. 51-60. Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2003. Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2004. Turnbull, Stephen, Cenghis Khan & the Mongol Conquests, 1190-1400, Osprey Publishing, 2003. Uyar, Mustafa, “İlhanlı (İran Moğolları) Ordusunda Hiyerarşi: Askeri Yetkililer ve Nitelikleri,” Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 49, 1, 2009, s. 33-47. Vartan, “Ermeni Müverrihine Göre Moğollar,” Türkiyat Mecmuası, 5, İstanbul 1936, s. 27-48. Von Rubruk, Wilhelm, Moğolların Büyük Hanına Seyahat (1253-1255), çev. Ergin Ayan, Ayışığı Kitapları, İstanbul 2001. Weatherford, Jack, Cengiz Han ve Modern Dünyayı Anlamak, çev. Sermin Karakale, İnkılâp Yayınları, İstanbul 2009. Willey, Peter, Alamut Kalesi, Haşhaşiler, Hasan Sabbah ve Fedaileri, çev. İlhan Kaya, Nokta Kitap, İstanbul 2007. Woods, John E., “İsfahan’ın Moğollar Tarafından Ele Geçirilmesi Üzerine Bir Not,” Tarih Okulu Dergisi, II, çev. İlcan Bihter Barlas, Kış 2009, s. 137-141. Yapp, M. E., “Altınordu ve Halefleri,” çev. Kemal Kahraman, İslam Tarihi Kültür ve Medeniyeti, Haz. P. M. Holt, A. K. S. Lambton, B. Lewis, Kitabevi Yayınları, İstanbul 1997, s. 38-45. Yıldız, Hakkı Dursun, “Tatarlar,” Makaleler, 2, Yay. haz. E. Semih Yalçın, Selçuk Duman, Berikan Yayınevi, Ankara 2006, s. 151-154.
17
dk.
13 Şubat 2026
Osmanlı Devleti’nde Hanedan Evlilikleri
Tarih boyunca hemen her hanedan siyasi güç kazanmak için izdivaç ile bölgesindeki diğer hanedanlıklarla akrabalık kurma yolunu seçmiştir. İngilizce ‘Royal Marriage’ yani ‘Kraliyet Evliliği’ olarak literatüre giren bu husus Osmanlı Devleti’nde de bu mevcuttur. Osmanlı Devleti’nin kurulması ile gelişmesini kapsayan dönemde Anadolu Beylikleri ve Bizans İmparatorluğu arasında yaptığı evliliklerden küçük notları bu yazımızda ele alacağız. Osmanlı Devleti’nin en çok uğraştığı Karamanoğulları’ndan, akrabalık yolu ile topraklarına kattığı Germiyanoğullarına değin uzanırken devletin kuruluş, yükselme ve duraklama dönemlerine dokunacağız. Öncelikle Karamanoğulları ile olan münasebetle başlayalım. Yukarıda da yazıldığı üzere bir dönem Osmanlı Devleti’ne büyük sıkıntılar yaratan Karamanoğlu Beyliği ile ilk hanedanlar arası evlilik I. Murad dönemine denk gelmektedir. I. Murad, kızı Melek Hatun’u Karamanoğlu Alaeddin Ali Bey ile evlendirmiştir. Bu evliliğin Karamanoğlu Beyliği’ne fayda getirdiği açıktır. Çünkü kayınpederine düşmanlık gütmeye devam eden Alaeddin Ali Bey, I. Murad’ın üstüne yürümesi sonucu eşini devreye sokarak barış yapılmasını sağlamıştır. [1] Karamanoğulları ile hanedan evliliklerini daha sonraki tarihlerde de görmekteyiz. II. Murad, üç kız kardeşini, o esnada taht kavgaları yaşamakta olan Karamanoğlu Beyliği’nden üç beye verdi. İsa, İbrahim ve Ali Alaeddin Beyler ile akrabalık bağı kuruldu. İbrahim Bey’in Karaman hükümdarlığını tamamen eline almasından sonra bu izdivacından dünyaya gelen oğulları ile başka eşinden dünyaya gelen oğlu arasında çıkan taht kavgası sebebiyle Osmanlı Devleti, Karaman Beyliği’nin iç işlerine müdahale etme imkânı bulmuştur. Fatih Sultan Mehmet’in oğlu II. Bayezid ile Karaman Beyi Nasruh Bey’in Hüsmüşah Hatun’un yaptığı evlilik ile Osmanlı Hanedanlığı’nın Karaman Beyliği ile yaptığı evliliklerin tamamlandığını görmekteyiz. Nasruh Bey’in Karaman tahtına çıkamamış olması da son evlilik üzerinde siyasi imtiyaz oluşmasına fırsat vermemiştir. Osmanlıların evlilikler yoluyla üzerinde güç kurduğu bir diğer Anadolu Beyliği Germiyanoğulları’dır. Kütahya ve Denizli havzasına hükmeden Germiyanoğulları ile ilk akrabalık ilişkileri I. Murad’ın oğlu Yıldırım Bayezid ile Germiyanoğlu Süleyman Şah kızı Devlet Hatun arasındaki evlilikle başlamıştır. Bu evlilik neticesinde Devlet Hatun’nun çeyiz olarak getirdiği Tavşanlı, Simav, Emed ve Kütahya Osmanoğulları’nın topraklarına katılmıştır.[2] Kurulan akrabalık bağları arasında Osmanlı Devleti en çok Germiyanoğulları ile iyi ilişkilerini sürdürmüştür. Süleymanşah’tan sonra Germiyan tahtına geçen II. Yakup Bey, daima hem askeri hem de levazımat yönünden ihtiyaç halinde Osmanlı Devleti’ni desteklemiştir. Vefat etmesinden sonra da vasiyeti gereği beylik Osmanoğulları’na katılmıştır. Orta Karadeniz bölgesinde hüküm süren Candaroğulları ile akrabalık ilişkilerinin de yine Karaman ve Germiyanoğulları Beylikleri’ndeki evliliklerde olduğu gibi I. Murad döneminde başlamıştır. I. Murad’ın kardeşi Süleyman Paşa’nın kızı ile Candaroğulları Beyi Kötürüm Bayezid arasında yapılan evlilikle ilk akrabalık bağı kurulmuştur. Beyliğin başına geçerek kendi adıyla anılmasını sağlayan İsfendiyar Bey zamanında da evlilikler görülmektedir. İsfendiyar Bey’in oğlu Kasım Bey, Osmanlı Devleti’nin 1416 Eflak seferine katılmıştı. Seferden sonraki süreçte de Osmanlıların takdirlerini toplayan Kasım Bey, II. Murad’ın kardeşi Sultan Hatun ile evlenerek Osmanlı Hanedanında damat olmuştur. Candaroğulları ile yapılan son siyasi evlilik II. Bayezid’in kızı ile Mirza Mehmet Paşa’nın evliliğidir. Mirza Mehmet Paşa, Yavuz döneminde yapılan seferlere katılmıştır. [3] I. Murad’ın kızı ile Saruhan Beyi Hızır’ın izdivacı ile de Osmanlı ile Saruhanoğulları arasında hanedanlar arası akrabalık başlamıştır. Ancak bu beylik ile akrabalık ilişkileri gelişmemiştir. I. Mehmed döneminde Osmanlı topraklarına katılmasıyla Saruhanoğulları Beyliği tarih sahnesinden çekilmiştir. Aydınoğulları ile de hanedan arası tek evliliğe rastlanılmıştır. Bu, I. Bayezid ile Aydınoğlu İsa Bey’in kızı Hafza Hatun’ın evliliğidir. Dulkadiroğulları’ndan Nasırüddin Bey’in kızı ile Çelebi Mehmed’in gerçekleştirdiği evlilikte söz konusu olan beylik ile Osmanlı Devleti’nin gerçekleştirdiği tek izdivaçtır. [4] Osmanlı Devleti ile ilişkileri umumiyetle gergin olan, yer aldığı coğrafya da rakip güç oluşturan Memluk Devleti’nin de izdivaçlarda bulunduğunu görmekteyiz. Süleyman Çelebi’nin torunu olan Fatma Hundi Hatun ile Memluk Sultanı Barsbay’ın gerçekleştirdiği evlilik, ilk izdivaçtır. İki devlet arasında yapılan son evlilik ise Cem Sultan’ın kızı Gevher Melik Hatun ile Kayıtbay’ın oğlu Nasirüddin Muhammed arasındaki izdivaçtır. Bu evlilikler iki devlet arasındaki siyaset üzerinde tesirli olamamıştır. Osmanlı Devleti ayrıca Akkoyunlular ve Kırım Hanlığı ile de siyasi evlilikler gerçekleştirmiştir. Uzun Hasan’ın oğlu Uğurlu Mehmed babasına karşı ayaklanıp yenildikten sonra Osmanlı Devleti’ne sığındığında Fatih Sultan Mehmet, ona yardım ederek kızıyla da evlendirmiştir.[5] Siyasi evlilikler bakımından Müslüman olmayan devletlerle de akrabalık ilişkileri kurulmuştur. Sırp ve Bulgar Krallığı ile Bizans İmparatorluğu akrabalık kurulan Hristiyan devletlerdir. Bizans ile akrabalık teşkil eden ilk evlilik Osman Gazi’nin hayatta iken oğlu şehzade Orhan Bey’i Yar Hisar Tekfuru’nun kızı Holofira ile evlendirmesidir. [6] Bu evlilikten dünyaya gelen I. Murad daha sonra padişah olmuştur. Orhan Bey tahta geçtikten sonra Bizans İmparatorlu II. Andronikos’un kızı Asporça ile evlenmiştir.[7] Bizans bu evlilik ile Sırp ve Bulgar krallığına karşı mücadelede Osmanlı Beyliği’ni safına çekmek istemiştir. Osmanlı Beyliği de genişleme sahası bulma maksadı güttüğünden izdivaç siyasi menfaatlere dayanan bir evliliktir. Bizans tahtında çıkan karışıklar sırasında Orhan Gazi’den yardım alan Kantakuzenos, tahta geçtikten sonra kızı Theodora ile evlendirmiştir. Bu evlilik ile de Osmanlılar Rumeli’ye geçme siyasetlerine ulaşmıştır. Bizans ile son akrabalık ise, bu imparatorluğa son veren Fatih Sultan Mehmet döneminde gerçekleşmiştir. Fatih hem Mora despotu Paleogalos’un kızı ile, hem de Trabzon Rum İmparatoru David Kommenos’un kızı Anna ile evlenmiştir. Son evlilikte 1463′te David Kommenos’un kardeşi ile evli iken ondan boşanan Alexias ile yaptığı evliliktir. Osmanlı Devleti Bizans İmaparatorluğu ile ayrı zamanlarda içerisinde bulunulan şartlara göre evlilikler ve akrabalıklar kurmuş, siyaset zemininde kalmıştır. Siyasi evlilikler olarak sadece hanedanlar arası evlilikler ele alınırsa şüphesiz noksan bir bakış olur. Bundan ötürü, ulema ve devlet adamları ile de yapılan evlilikler bu başlık altında incelenmeye devam edilmektedir. Bu evliliklerde hanedanın kadınları üzerinden akrabalık kurulduğu görülmektedir. Çünkü Osmanlı Devleti, hanedana, birkaç istisna haricinde ulemadan ve aristokrasiden kız almayı uygun bulmamıştır. Hanedanın erkeklerinin evlilikleri daha ziyade aile kökü koparılmış kadınlarla olmaktadır. Amaçlanılan, hanedana ortak bir aile soyunun oluşmamasıdır. Öncelikle ulema ile yapılan evliliklere baktığımızda Osmanlı Devleti’nin temelindeki evlilik olan Şeyh Edebalı’nın kızı ile Osman Gazi ‘nin izdivacıdır. Osmanlı Devleti’nin beylikten çıkarak cihanşümul devlet halini almasına dair bu evlilik hadisesi üzerinde durulur. Beyliğin kurucusu olan Osman Gazi’nin, Kayı boyunun saygı duyduğu Ahi şeyhi Şeyh Edebalı’nın Kızı Malhun hatun ile evlenmesi sonucunda beyliğin ileride başına geçecek olan çocukların ‘soylu’ oldukları vurgusunda bulunulmaktadır.[8] Dönemi ele alan kroniklerde Osman Bey’in gördüğü bir rüya anlatılmaktadır. Soy teorisi de kroniklerde yer alan bu rüyadan atıf alır. Aktarılanlara göre, Osman Bey, gece yatıya misafir kaldığı Edebalı’nın tekkesinde uykuya kucağında bir Kuran-ı Kerim ile dalar. Rüyasında Şeyh Edebalı’nın karnından çıkan bir ay ışığının, kendi göğsüne dolduğunu ve onun da göğsünden dallarının gökyüzünü saran bir çınar ağacı çıktığı yazmaktadır. Bu rüyayı, Edebalı’nın kızıyla evlenerek soyların birleşmesi olarak yorumlanmasına rağmen son araştırmalar ışığında Osman Gazi’den sonra yerine geçen oğlu Orhan’ın annesinin Malhun Hatun olmadığı anlaşılmaktadır. Aynı rüya hadisesi Babür Devleti hakkında yapılan araştırmalarda da rastlanılınca bunun bir mitoloji olabilme ihtimali belirmiştir.[9] Bundan sonraki bir diğer ulema evliliği Osmanlı Hanedanlığında kız verme şeklinde olmuştur. I. Bayezid’in kızı ile Şeyh Emir Buhari Niğbolu zaferinden sonra evlenmişlerdir. I. Bayezid başta bu evliliğe izin vermek istemediyse de razı gelmiştir. [10] Evlilik hususu tartışmalara konu olan bir diğer izdivaçta II. Osman’ın gerçekleştirdiği evliliktir. Anadolu Beyliklerinin ortadan kalkmasından sonra Padişahlar ve şehzadeler için evlilik, kurumsallaşması tamamlanan harem-i hümayundan oluyordu. Harem-i Hümayun dışından, hür, Müslüman bir Türk kızı ile evlilik yapılmıyordu. Padişahların cariyeleri ile evlenme geleneğini yıkan evlilik II. Osman ile Şeyhülislam Esad Efendi’nin kızı arasındaki nikahtır. Akile Hatun ile yapılan bu evliliğe, babası Şeyhülislam Esad Efendi dahi karşı çıkmış ama engel olamamıştır.[11] I. Ahmed’in de hür Türk kızları ile gerçekleştirdiği nikah haricinde Abdülaziz’e kadar başka örnek bulunmamaktadır. Osmanlı Devleti’nde siyasi evliliklerde devlet görevlilerine damat payesi veren evliliklere çok fazla rastlanılmaktadır. Çandarlılar, Köprülüler gibi ailelerle kurulan akrabalık bağının haricinde devşirme paşalar ile de yapılan evlilikler mevcuttur. Kaptan-ı Deryalar, sadrazamlar, vezirler ile hanedanın kız üyeleri evliliklerde bulunmuştur. Mihrimah Sultan ile Rüstem Paşa, Fatma Sultan ile Siyavuş Paşa onlarca örneği olan bu akrabalık ilişkilerinden sadece bir kaçıdır. Sarayda paşalar arasında damatlık vasfı son derece önemli olabiliyordu. Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında da önemini yitirmemiştir. Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın Sabiha Sultanla olan evliliği siyasi evliliklerin İmparatorluğun her devrinde vuku geldiğini göstermektedir. Hanedan mensubu kızların evliliklerinde karar alan Valide Sultanlar olduğu için, bazı evrelerde damatları ile siyasi iş birliklerine de rastlanılmaktadır. Bu mevzu bahiste yazının aktarmayı gaye edindiği noktadan fazla uzaklaşmamak için sıra dışı bir örnek ile kapatmayı yeğliyoruz. Kanuni Sultan Süleyman’ın sağlığında iken taht mücadelesi için kavgaya tutuşan oğulları Şehzade Bayezid ve Şehzade Selim’e ihtar mahiyetinde bir ikazda bulunduğunu görüyoruz. Bu da kız kardeşi Hatice Sultan’ın oğlu, Mora Valisi Osman Bey’e tahtına varis göstermek yönündeki çıkışıdır [12]. Eğer şehzadeleri savaşı sonlandırmazlar ise her ikisini de tahtından uzaklaştırarak böyle bir yolu seçeceği ihtarında bulunmuştur. Bu daha öncesinde görülebilir bir şey değildi. Nitekim daha sonra da böyle bir husus vaka olmamıştır. Çünkü Osmanlı hanedanında kızların dünyaya getirdikleri erkek çocukları hanedan mensubu sayılmamakta idi.[13] Bununla beraber erkeklerin kız çocukları hanedan mensubu sayılmakta idi. DİPNOTLAR [1]Selim Parlaz, ‘Osmanlı Devleti’nde Siyasi Evlilikler, ( Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Denizli 2007, 27-28 [2]İsmail Hakkı Uzunçarşılı, ‘Osmanlı Tarihi’, c.I, TTK Basımevi, Ankara 2011, s.62 [3] Parlaz, a.g.e, s.56 [4] a.g.e, s.78 [5]Juliette Dumas, ‘Bir Prenses Bir Kul İle Evlenirse II’, Toplumsal Tarih, sayı 210, Haziran 2011, s. 38 [6] Uzunçarşılı, a.g.e, 105-109 [7] a.g.e 153 [8] Metin And, ’40 Gün 40 Gece Osmanlı Düğünleri, Şenlikleri ve Geçit Alayları’, Toprakbank, İstanbul, 2000, s:32-33 [9]Cemal Şener, ‘Osmanlı’da Toplumsal Düzen’, Etik Yayınları, İstanbul, 2006 s.29 [10]Parlaz, a.g.e s.92 [11] a.g.e, s. 95 [12] Şerafettin Turan, ‘ Kanuni Dönemi Taht Kavgaları’ Bilgi Yayınevi, İstanbul 1997, s. 57 [13]Juliette Dumas Bir Prenses Kulla Evlenirse I, Toplumsal Tarih, say.209, Mayıs 2011, s86-87
6
dk.
30 Aralık 2022
Tuğrul Bey'in Malazgirt Kuşatması
Türklerin Anadolu'ya girişleri genellikle Malazgirt zaferiyle başlatılsa da gerek Selçuklulardan önce gerekse Selçuklu Devleti'nin kuruluşundan sonra çeşitli Türkmen beylerinin, kumandan ve hanedan üyesi meliklerinin bölgeye yönelik çok sayıda askeri harekatı mevcuttur. Üzerinde pek durulmayan bu harekatlardan biri ve belki de en önemlisi bizzat Sultan Tuğrul Beg tarafından 1054 senesinde yapılan Anadolu seferidir. Doç. Dr. Erkan Göksu yazdı. lk defa Çağrı Beg’in 1016-1021 tarihli akını ile Anadolu’ya gelen Oğuz Türkmenleri, Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşundan (1040) sonra daha büyük kitleler halinde bölgeye yerleşmeye başlamışlardı. Bizans’ın mukavemetini kırma ve Anadolu’yu yurt edinme bakımından mühim neticeler veren bu göçler, 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra yeni bir boyut kazandı ve neticede Anadolu, sadece siyasî olarak değil, sosyal ve kültürel bakımdan da ebedî Türk yurdu haline geldi. Anadolu’ya vaki Türkmen harekâtı, Çağrı Beg’in Doğu Anadolu akınından Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşuna (1040) kadar devam eden ilk dönemde, keşif ve yurt arama mahiyetindeydi. 1040-1071 arasında gerçekleştirilen akınlar ise bir devlet politikası haline gelmiş ve Selçuklu hanedan üyeleri hatta bazen bizzat Sultan tarafından sevk ve idare edilmişti. Nitekim Tuğrul Beg, Dandanakan Savaşı’ndan hemen sonra yaptığı fetih planlamasına göre iki yeğenini, Musa (İnanç) Yabgu’nun oğlu Hasan ve Çağrı Beg’in oğlu Yâkûtî’yi Azerbaycan’ın fethine göndermiş, bunlardan Hasan Beg, akınlarını Doğu Anadolu’ya, Pasin ve Erzurum dolaylarına kadar genişletmişti. Ancak onun Vaspurakan (Van Gölü) havzasına doğru yönelmesi üzerine bölgenin Bizans valisi Aaron, Gürcistan’ın Bizans valisi Kekavmenos’tan da yardım istemek suretiyle Hasan Beg’in üzerine yürüdü. Büyük Zap suyu yanında pusuya düşürülen Türk ordusu yenilgiye uğradı. Başta Hasan Beg olmak üzere birçok Selçuklu komutanı şehit düştü. Haberi alan Tuğrul Beg, ana bir kardeşi İbrahim Yınal’ı Anadolu seferine memur etti. Erran bölgesinin bir kısmını Selçuklu hâkimiyetine alan Kutalmış’ı da onunla birleşmek üzere görevlendirdi. İki Selçuklu şehzadesi birleşerek Bizans ülkesine doğru ilerlemeye başladılar. Türk ordusuna mukavemet edemeyeceğini anlayan Vaspurakan Valisi Aaron ve Gürcistan valisi Kekavmenos, çareyi Bizans İmparatorundan yardım istemekte buldular. İmparator, Bizans’ın himayesini kabul etmiş olan Gürcü komutan Liparit’e haber göndererek bütün Gürcistan ve Abhazya kuvvetleriyle birlikte Bizans ordusuna katılmasını istedi. Aras Nehri’ni takip ederek ilerleyen ve yürüyüş yolları üzerinde Bizans ordusunu bulamayan Selçuklu kuvvetleri ise Pasinler üzerinden Erzurum’a, buradan da Tercan bölgesindeki Kötür ve Vican/Bican’a kadar ilerlediler. Ermeni yazar Aristakes’in ifadesiyle Pasinler ovasının ve Erzurum’un boş yerlerini ele geçirerek bölgenin dört bir köşesini hâkim oldular. Nihayet Selçuklu kuvvetleri ile Bizans ordusu 18 Eylül 1048’de Pasinler Ovasındaki Hasankale önlerinde karşılaştılar. Selçukluların galip geldiği savaş sonunda Bizans ordusunun komutanı Liparit esir alındı. Selçuklu kuvvetlerinin eline çok sayıda esir ve ganimet geçti. Bizans İmparatorluğu karşısında kazanılan bu savaş, Selçukluların Doğu Anadolu’daki siyasî varlığını perçinledi. Nitekim Bizans, İmparatorluğun batı kanadında meydana gelen bazı hadiselerin de etkisiyle Selçuklularla bir barış antlaşması yapmaya mecbur oldu. Savaştan bir yıl sonra imzalanan bu antlaşma ile artık Bizans, Doğu Anadolu’daki Selçuklu varlığını resmen kabul etmiş oluyordu. Selçukluların Anadolu’daki ilerleyişi, bazı iç meseseler yüzünden bir müddet durma noktasında geldi. Ancak bir yandan yeni göçlerle Ön Asya’ya gelen Türkmenlere yeni yurtlar bulmak, diğer yandan da Doğu Anadolu hâkimiyetini tekrar güçlendirmek isteyen Bizans’ın faaliyetlerine son vermek gerekiyordu. Bu yüzden Tuğrul Beg, 1054 baharında Anadolu üzerine bizzat sefere çıktı. “Deniz kumu kadar kalabalık” ordusuyla önce Muradiye (Bergri) şehrini ele geçirdi. Bölgedeki diğer yerleşim merkezlerini de itaat altına aldıktan sonra Erciş'e yürüdü. Burası da sekiz günlük savaştan sonra Sultan’a itaat etti. Bu sırada şehir halkı: “Ey cihangir Sultan! Git Malazgirt şehrini zapt et. Biz ve bütün Ermenistan sana tâbi olalım.” dediler. Sultan Tuğrul, dönemin kaynaklarında “her türlü fenalıklarla dolu bir yılana benzetilen” Malazgirt şehrine yöneldi. Taşbaşı denilen yerde karargâhını kurdu ve şehri kuşattı. Şehrin Romalı kumandanı Vasil, şehrin her tarafını tahkim etmişti. Malazgirt halkı da Selçuklu kuşatmasına karşı gereken her şeyi yapmaya hazırdı. Selçuklu ordusu, günlerce hiç durmadan hücuma devam ediyordu. Bilinen bütün kuşatma tekniklerini kullanan Selçuklu ordusunun, surların altından tüneller kazarak şehre girme teşebbüsleri boşa çıktı. Aksi istikamette toprağı kazan şehir müdafileri Selçuklu lağımcılarını durdurdular. Bir kısmını öldürüp bir kısmını da esir ettiler. Esir aldıkları Selçuklu askerlerini surun üzerine çıkartıp işkence ederek öldürdüler. Durumu gören Sultan son derece üzüldü ve Malazgirt’i ele geçirmek için başka çareler düşünmeye başladı. Bir rivayete göre Bitlis’e adam gönderip vaktiyle Bizans İmparatoru Basil’in Hoy şehrini dövmek için yaptırmış olduğu on beş çemberli korkunç ve hayret verici mancınığın getirilmesini emretti. Başka bir rivayete göre ise Selçukluların Malazgirt kuşatmasında kullandıkları mancınık, Hoy şehrinden getirilmemiş, Tuğrul Beg tarafından kuşatma sırasında yaptırılmıştı. Dört yüz kişi tarafından çekilen bu mancınık Malazgirt üzerine gece gündüz 60 litrs (libre, takriben 55 kg)’lik taş fırlatıyordu. Mancınığın daha ilk atışında üç muhafız öldü. En ileri mevkide bulunan bir asker de şehrin içine atıldı. Şehir halkı dehşete düşmüş, ümidini kaybetmişti. Bu sırada şehir halkından bir rahip, bu büyük mancınığı durdurabilmek için bir çare düşündü. Hemen el birliğiyle bir makine yaptılar ve surların içinden, şehri dövmekte olan mancınığa taş ve ateşler atmaya başladılar. Selçuklular buna hazırlıklı değillerdi. Atılan ilk taş ve ateşlerden biri mancınığa isabet etti ve kullanılmaz hale getirdi. Fakat Selçuklular birkaç gün içinde mancınığı tamir etmeyi başardılar ve daha büyük taşlarla şehri dövmeğe devam ettiler. Şehrin komutanı Vasil durumun her geçen gün daha kötüye gittiğini görünce yeni bir tedbir ve çare düşünmeye başladı. Son ümit olarak şehre tellallar çıkartıp gizlice Selçuklu ordugâhına girip mancınığı kullanılmaz hâle getirecek bir kahraman aradığını ilan etti. Onun birçok altın, gümüş, at ve katırla ödüllendirileceğini, ayrıca İmparator tarafından rütbe ve mevki verileceğini söyledi. Eğer mancınığı tahrip ettikten sonra canını kurtaramazsa mükâfatın oğullarına veya akrabasına tevdi edileceğini vaat etti. Vasil’in vaatleri son derece cazip olsa da kimse bu işe cesaret edemiyordu. Zira işin sonunda mancınığa zarar vermek mümkün olsa dahi sağ kurtulmak bir mucizeydi. Birkaç gün kimseden ses çıkmadı. Sonunda askerler arasında cesaretiyle tanınan bir Frank çıktı. Onu, Selçuklu ordugâhına haberci kılığında göndermeye karar verdiler. Frank, zırhını giyip miğferini taktı. Bu arada elbisesinin altına üç şişe neft sakladı. Selçuklu ordugâhındakiler şüphelenmesinler diye de mızrağının ucuna da bir kâğıt geçirdi. Sonra atına bindi ve bir haberci gibi yola koyuldu. Selçuklu ordugâhına ulaştığında öğle vaktiydi. Şehrin komutanı Vasil’den bir haber getirdiğini söyleyince onu içeriye aldılar. Öğle sıcağı bastırmış, ordugâhtakilerin birçoğu çadırlarına çekilmişti. Nasıl olduysa Frank bir fırsatını buldu ve mancınığa yaklaşmayı başardı. Birden elbisesinin altına gizlediği neft şişelerini çıkartıp mancınığa fırlattı. Selçuklu asker ve muhafızları ne olup bittiğini anlamaya çalışırken mancınıktan yükselen ateşi gördüler. Etrafa koşuşup ateşi söndürmeye çalıştılarsa da başaramadılar, mancınığı kurtaramadılar. Bir anlık dalgınlık ve gaflet çok pahalıya mal olmuş, mancınık kullanılamaz hale gelmişti. Mancınığı yakmayı başaran Frank ise herkesin mancınığı kurtarmak için o telaşla koşuşturmasını fırsat bilip kaçmayı başardı. Sağ salim Malazgirt’e dönüp durumu anlatınca şehir halkı rahatladı. O, kahraman ilan edilip kendisine vaat edilen ödülleri alırken, şehir halkı kutlamalara başlamıştı bile. Mancınığın tahrip edilmesine çok öfkelenen Sultan, kuşatmanın şiddetlendirilmesini emretti ise de ne yeni bir mancınık yapmaya ne de kuşatmayı daha fazla uzatmaya vakit yoktu. Bölgede yapılması gereken başka işler de vardı ve bekleyemezdi. Bu durumda kuşatmayı kaldırmaktan başka çaresi yoktu. Malazgirt kuşatmasını kaldıran Tuğrul Beg, Kars’a doğru ilerledi. Burayı da bir müddet kuşattıktan sonra Pasin ovasından geçerek Erzurum civarına yürüdü. Doğuda Ügimi’ye kadar gitti. Bu bölgede karşısına hiçbir kuvvet çıkmadı. Kuzey Doğu Anadolu’daki harekâtını bu şekilde tamamlayan Sultan, güneye indi. Tekrar Malazgirt’e gidip şehri bir kez daha kuşattı. Fakat bu sefer de ele geçirmeyi başaramadı. Kış mevsiminin yaklaşıyor olması da kuşatmayı devam ettirmesini engelleyen hususlardan biriydi. Dönüşte yolu üzerinde bulunan Adilcevaz’ı da ele geçiren Tuğrul Beg böylece Anadolu’dan ayrıldı. Niyeti, kışı geçirdikten sonra tekrar bölgeye gelip gaza ve fetih hareketlerini kaldığı yerden devam ettirmekti. Fakat buna imkân bulamadı. Bir yıl sonra Abbasi Halifesi el-Kaim Biemrillah’ın yardım isteği üzerine Bağdat’a gidip şehirdeki Büveyhî hâkimiyetine son veren Tuğrul Beg, daha sonra gerek Irak’ın durumu, gerekse bazı iç meseleler yüzünden bir daha Anadolu’ya gelemedi. Tuğrul Beg bu tarihten sonra her ne kadar Anadolu harekâtını bizzat yönetemese de görevlendirdiği Selçuklu şehzadeleri, emîrler ve Türkmen begleri, Anadolu’da Bizans’a karşı yapılan askerî harekâtı devam ettirdiler. Bu süreçte bölgeye vaki Türkmen göçü bir an olsun durmadı ve neticede 1071 Malazgirt zaferinden sonra Anadolu kâmilen Türk yurdu hâline geldi. Kaynakça Alican, Mustafa, Kıyametin İlk Günü: Malazgirt 1071, İstanbul 2013. Aristakes, Historia, (Trans. Robert Bedrosian) New York, 1985. Ayan, Ergin, “Tuğrul Bey Dönemi Selçuklu-Bizans Ekseninde Ermeniler”, Yeni Türkiye, 60 (Eylül-Aralık 2014) s.247-263. Cahen, Claude, Türklerin Anadolu'ya İlk Girişi, (Çev: Yaşar Yücel-Bahaeddin Yediyıldız), TTK. Yay., Ankara 1992. Göksu, Erkan, Türkiye Selçuklularında Ordu, TTK Yay, Ankara 2010. Kafesoğlu, İbrahim, “Doğu Anadolu’ya İlk Selçuklu Akını ve Tarihî Ehemmiyeti”, Fuad Köprülü Armağanı, İstanbul, 1953, s.259-274. Kafesoğlu, İbrahim, Selçuklu Tarihi, MEB Yay., İstanbul 1992., s.25.) Kaya, Abdullah, “Başlangıcından 1071’e Kadar Türklerin Anadolu’ya Akınları Hakkında Bir Değerlendirme”, EKEV, 59 (Bahar 2014), s.211-232. Kaymaz, Nejat, “Malazgirt Savaşı ile Anadolu'nun Türkleşmesine Dair”, Malazgirt Armağanı, TTK Yay., Ankara 1993. Koca, Salim, Dandanakan’dan Malazgirt’e, Giresun 1997. Köymen, Mehmet Altay; Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi I (Kuruluş Devri), TTK Yay., Ankara 2000. Köymen, Mehmet Altay; Selçuklu Devri Türk Tarihi, TTK Yay., Ankara 1993. Piyadeoğlu, Cihan, Sultan Alp Arslan, İstanbul 2016. Sümer, Faruk, “Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler mi Geldi?“, Belleten, XXIV (1960), s.567-594. Toksoy, Ahmet, “1018-1071 Yılları Arasında Selçuklu-Bizans İlişkileri ve Ermeniler”, Yeni Türkiye, 60 (Eylül-Aralık 2014) s.264- 278. Turan, Osman, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, İstanbul 2001. Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İstanbul 1993. Turan, Osman, Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul , 1998. Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, Siyâsî Tarih Alp Arslan’dan Osman Gazi’ye (1071-1318), İstanbul 2002. Turan, Osman; Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, II, İstanbul 1999. Urfalı Mateos Vekayi-namesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), (Türkçe terc. Hrant D. Andreasyan, Notlar: Edouard Dulaurer-Halil Yinanç), TTT Yay., Ankara 2000.
6
dk.
9 Aralık 2022
İlk Büyük Türk Denizcisi: Çaka Bey
İlk Türk denizcisi Çaka Bey’in tarih sahnesine çıkışını 10. yüzyılın ikinci yarısında Yengikent’ten Cend’e giderek burada Büyük Selçuklu devletinin temellerini atan Oğuzların Kınık boyuna mensup Selçuk Bey’in göçü ile başlayan sürecin sonuçları arasında görmek gerekir. Onun gerek tarihe damgasını vurduğu coğrafya, gerek tarihî etkinliğini icra ettiği çağ ve bu çağın ruhuna renk veren zemin, Selçuklu devrinin belirlediği, şekil verdiği bir zemindir. Bu açıdan bakıldığında, Çaka Bey’in ve ortaya koymuş olduğu tarihî mirasın belli açılardan Selçuklu bakiyesi ve büyük Selçuklu güneşinin Anadolu’ya aksettirdiği şuaların bir huzmesi olduğu söylenebilir. Nitekim Anadolu coğrafyasının Selçukluların yükselişine paralel olarak Türklerin hâkimiyet gergefine dâhil olması da bu durum ile alakalıdır. 1050’li yılların ortalarında Bağdat’ta Sünnî Abbâsî Halifesi’ni himâye altına alarak İslâm dünyasının siyasî liderleri olduklarını tescil eden Selçuklular, özellikle Malazgirt Savaşı’ndan sonraki süreçte Anadolu sathını adeta bir kızıl elmaya dönüştürmüşlerdir. Malazgirt Savaşı’ndan önce bir tür tanıma teşebbüsü olarak temayüz eden Anadolu’ya dönük Selçuklu akınları, savaşın ardından külliyetli bir ileri harekât biçimini almıştı. Bu ileri harekâtı sistematik hale getiren şey, Malazgirt zaferinden sonra Sultan Alparslan ile Bizans İmparatoru Romanos Diogenes arasında imzalanan anlaşmanın, İmparatorun tahtından indirilmesi ile geçersiz kılınması oldu. İstanbul’un yeni idaresi tarafından ortaya konulan bu refleks, Selçukluların Anadolu’ya olan bakışlarına nihaî şeklini veren bir motivasyon işlevi gördü. Rivayete göre Sultan Alparslan, “ bugünden itibaren Romalılarla akdedilmiş dostluk ve ittifak yemini çözülmüş oldu. Bundan sonra haça tapınan bütün milletler kılıçla mahvedilecek ve bütün Hıristiyan milletler esaret altına alınacaktır ” şeklindeki sözleri ile yarımadanın fethine dönük büyük harekâtın ilk emrini verdi. Sistematik gazâlar şeklinde icra edilecek olan bu ileri harekât, kuşkusuz Bizanslılara karşı bir girişim olması münasebetiyle doğal olarak bir cihâd perspektifine dayanıyordu. Türkiye tarihinin kaynaklarından biri olan Dânişmendnâme ’de yer alan kayıtlara bakılırsa, Sultan Alparslan’ın söz konusu emri ile Anadolu’yu fethe çıkan gazî Türkmen beyleri içerisinde yazımızın konusunu teşkil etmekte olan Çaka Bey de vardı. Sonraki yılların büyük Türkmen amiralinin tarih sahnesine çıkışı kaynaklar üzerinden takip edilebildiği kadarıyla bu şekildedir. Malazgirt Savaşı’ndan sonraki süreçte Anadolu’ya gazâlarda bulunan ve Akdes Nimet Kurat tarafından Dânişmendnâme ’de adı geçen Çavuldur Çaka ile aynı kişi olabileceğine işaret edilen Çaka Bey, bugün kesin olarak bilemediğimiz, lâkin 1078 senesinden önceki bir tarihte, giriştiği bir mücadele esnasında, kendi ifadeleriyle, “ bir zamanlar Asya (Anadolu)’da hep yiğitçe dövüşerek, akınlar yaparken tecrübesizliğin kurbanı olarak ” Bizanslı kumandan Aleksandros Kabalikos’a esir düştü. Bununla birlikte, hiç kuşkusuz asil soydan geldiği için sıradan bir tutsak muamelesine tabi tutulmamış ve bizatihi İmparator Nikephoros Botaneiates’in (1078-1081) kendisine hizmet etmek üzere saraya armağan edilmişti. Bu hadise, Çaka Bey’in kişisel tarihi açısından bir dönüm noktası oldu. İmparator tahta çıkarken Türkiye Selçuklu Devletini kuran Süleymanşah’ın desteğini almıştı ve bu dönemde halen Bizans sarayında güçlü bir Selçuklu nüfuzu hissedilmekteydi. Kendisine armağan edilen kıymetli esire tutsak muamelesi yapmayan İmparator Nikephoros Botaneiates, ona yalnızca iltifatlarda bulunup değerli hediyeler bahşetmekle kalmadı, aynı zamanda kendisini Bizans soyluları tarafından kullanılan önemli unvanlardan biri olan Protonobilissimos (En soyluların birincisi) ile de taltif etti. Kendisine oldukça rahat koşullara sahip olduğu anlaşılan bir hayat sunulan Çaka Bey, bu yaban ülkenin yaban sarayında 1081 yılı Nisanına kadar ikamet edecekti. Selçuklu etkisinin güçlü bir biçimde hissedildiği rahat bir ortamda kendisine sunulan bu imkânları değerlendiren Çaka Bey, İstanbul’da kaldığı süre zarfında Grekçeyi öğrenmekle kalmamış, aynı zamanda Bizans devlet teşkilatı hakkında, sonraki dönemlerde kendisine yarar sağladığı kesin olan bilgiler edinerek kendisini geliştirmişti. Bu haliyle değerlendirildiğinde, kendisini yeterince geliştirip Bizans idaresinde etkili bir konuma gelebilecek bir yabancıya benziyordu. Hem o dönemde hem de daha önce ve sonra Bizans’a hizmet ederek devlet bürokrasisinin basamaklarını hızlı bir şekilde tırmanan Türklerin sayısı hiç de az değildi. Muhtemeldir ki, bu dönemde yanında bulunanların pek çoğu onun için aynı geleceği öngörüyorlardı. Kendisi bu konuda tam olarak ne düşünüyordu bilinmez, fakat kaderinde böyle bir gelecek yoktu. Tarih ve talih ona bambaşka, hiç kimsenin aklında olmayan bir rol biçecekti. 4 Nisan 1081’de yeni Bizans imparatoru olarak taç giyen Aleksios Komnenos’un daha önceki hükümdar döneminde verilen bütün unvan ve imtiyazları iptal etmesi, Çaka Bey’in hayatı için de yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Alınan karar çerçevesinde kendisine verilmiş olan soyluluk unvanı geri alınan Türk beyi, eski imparatora olan yakınlığından dolayı hayatını tehlikede gördüğü için İstanbul’dan ayrıldı ve akrabalarının yaşamakta olduğu İzmir’e gitti. Anadolu’nun önemli merkezlerinin Selçuklular ve onlara bağlı Türkmen beyleri tarafından fethedilmekte olduğu bu dönemde yeni imparator Aleksios Komnenos’un devlet idaresindeki otoritesini tesis etme önceliği ve Balkanlarda Peçenekleri durdurma zorunluluğu, Çaka Bey’e, Türk nüfusu meskûn bulunmakla birlikte çevresi Bizans egemenliğinde olan İzmir’de büyük fırsatlar sunuyordu. Bölgede yeni bir Türk yükselişinin fitilini ateşleyecek olan Çaka Bey, söz konusu fırsatları kullanma noktasında becerisini ortaya koymakta gecikmedi. İzmir merkezli bir siyasî teşekkül oluşturabilmek için evvela denizlere hâkim olunması gerektiğinin bilincinde olan Çaka Bey, donanma inşasına dönük ilk adımlarını da bu bilinç çerçevesinde attı. Bizanslılara karşı askerî mücadeleye girmeye hazır olduğuna karar verdiğinde, kırk parçadan meydana gelen nispeten güçlü bir donanmanın sahibi olmuştu bile. Askerî mücadele için gerekli hazırlıkları tamamlayarak harekete geçtiği sıralarda Bizans İmparatorluğu halen Balkanlardaki gailelerle meşguldü. Mevcut durumu kendisi açısından siyasî bir kazanıma dönüştürmeyi başaran Çaka Bey, kısa süre içerisinde Urla, Foça ve Midilli’ye hâkim oldu. Bu ilk başarılarının üzerinden fazla zaman geçmiş değildi ki, bu fetihleri diğerleri takip etti. Gerek meydana getirdiği dikkate değer askerî gücü verimli kullanması, gerekse Bizans İmparatorluğu’nun içerisinde bulunduğu zafiyet durumunu fırsata çevirmesi dolayısıyla kısa sürede elde ettiği başarılar Çaka Bey’i tatmin etmeye yetmemişti. Yalnızca elindeki donanma kuvveti ile bunu başaramayacağını biliyor olsa da, nihaî hedef olarak gözünü İstanbul’a dikti. Bir sonraki adımı bu çerçevede şekillendi ve büyük Türkmen denizcisi, İzmir ve havalisinde meskûn bulunan soydaşlarından meydana getirdiği bir kara gücü oluşturma yoluna gitti. O sadece bu kadarla da kalmadı. Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlar’a inen ve o dönemde Doğu Roma İmparatorluğunu tehdit ederek Bizans’a çok zor anlar yaşatan bir başka Türk topluluğu, Peçenekler ile de temasa geçti. Çaka Bey’in elçilerini büyük bir memnuniyetle karşılayan ve kendilerine iletilen ittifak teklifini iştiyakla kabul eden Peçenekler, aynı zamanda soydaşları da olan yeni müttefikleri ile birlikte İstanbul’a yürüme hazırlıklarına giriştiler. Fakat iki taraf arasında üzerinde ittifak edilen anlaşma ölü doğdu. Tıpkı Peçenekler gibi Balkanlara inen bir başka Türk topluluğu olan Kumanların Bizanslılar tarafından ikna edilerek Peçeneklere karşı silah olarak kullanılması, Çaka Bey ile Peçenekler arasındaki ittifakın hayata geçirilmesine mani oldu. Çaka Bey’in askerleri ile birleşip İstanbul’a yürüme planları yapan Peçenekler, Kumanlar tarafından düzenlenen ve genç-yaşlı, kadın-çoluk ayrımının yapılmadığı kanlı bir katliamla sonuçlanan beklenmedik bir saldırıya maruz kalarak askerî güç ve yeteneklerini bir çırpıda yitirdiler. Bizanslılar başarılı olmuş, başkentlerini hedef alan düşmanlarının bir araya gelip etkin bir kuvvete dönüşmelerine mani olmuşlardı. Türk soylu Çaka Bey’in Türkmenleri ile ittifak eden Türk soylu Peçeneklerin tıpkı kendileri gibi Türk soylu olan Kumanlar tarafından imha edilmesi, İstanbul’un fethine dönük planların ilk etapta akim kalmasına neden olsa da, büyük Türk amirali, önüne mukaddes bir gaye olarak koyduğu kızıl elmasından bu şekilde karşılaştığı ilk engel ile kolayca vazgeçebilecek biri değildi. Vazgeçmedi. Bizans’a karşı yeni bir Türk ittifakı tesis etmek amacıyla rotasını Türkiye Selçuklularına çevirdi. Selçuklu Sultanı I. Kılıçarslan’a kızını vererek onunla akrabalık tesis eden Çaka Bey, İstanbul’a hâkim olmaya dönük gayesini bu sefer de bir başka hat üzerinden, doğudan gerçekleştirmeye çalışıyordu. Bu girişim, anlaşıldığı kadarıyla İstanbul’da hatırı sayılır bir tedirginlikle karşılanmıştı ki, Bizans İmparatoru iki Türk beyinin arasını bozmanın yollarını aramaya başladı. Bunun için bulduğu ilk çözüm de Sultan Kılıçarslan’a bir mektup göndererek onu kayınpederine karşı kışkırtmak oldu. İmparator Aleksios Komnenos, Selçuklu hükümdarına gönderdiği söz konusu mektupta, “ Çaka Bey, İzmir’e hâkim olduktan sonra kendisine Basileus, yani “imparator” dedirterek İstanbul’u alacağını, burayı idare edeceğini iddia ediyor. Bu onun bir aldatmacasıdır. O da İstanbul’u alamayacağını, alsa da burayı idare edemeyeceğini bilir. Bu yüzden onun asıl hedefi senin toprakların, senin saltanatındır. Sana önlemini almanı tavsiye ederim. ” diyerek I. Kılıçarslan’ı kayınpederine karşı şüpheye düşürmeye çalışıyordu. İmparator’un hilesi başarılı oldu. Selçuklu Sultanı, ilerleme hattını Güney Marmara’ya, bir başka ifadeyle kendi genişleme istikametine doğru yönelttiği görülen Çaka Bey hakkında şüpheye düşerek onun hedefinin gerçekten de kendisini olduğu zannına kapılmış, onun daha fazla güçlenmesinin kendisi ve devleti açısından tehdit olacağını düşünmeye başlamıştı. Bu düşünce, siyaset perspektifini kayınpederi ile birlikte Bizans’a karşı değil, tam aksine Bizans hileleri ile kışkırtılarak akrabası, soydaşı ve müttefikine karşı kurmasına zemin hazırladı. Sonuç olarak Çaka Bey’in giderek artan kuvvetine müdahale etmek üzere harekete geçti. O sırada Abidos önlerinde bulunan Çaka Bey, kuşkusuz Bizans İmparatoru’nun mektubundan haberdar olmadığı için damadının neden üzerine geldiğini anlayamamıştı. Olan biteni öğrenmek gayesi ile Sultan Kılıçarslan’ın yanına gitti. Görünürde kendisini çok iyi karşılayan damadı, şerefine tertip ettiği ziyafet esnasında Çaka Bey’i katlettirdi. Bu şekilde Bizans İmparatoru diplomatik hile yolunu kullanarak düşmanları üzerinde bir kez daha ve zahmetsiz bir zafer elde ediyor, İstanbul’u fethetmeyi hedefleyen Türkleri birbirlerine kırdırmak suretiyle varlığını hedef alan bir tehlikeyi daha elini hiçbir riske bulaştırmadan bertaraf ediyordu. Türk denizcilik tarihinin en önemli figürlerinden biri olmasının yanında Osmanlı öncesi dönemde İstanbul’un fethi düşüncesini adeta siyasî bir kızıl elmaya dönüştürerek bu özelliği ile devrin bütün Türkmen beylerinin arasında müstesna bir mevkii olan Çaka Bey’in katli, hiç kuşkusuz, tabir yerindeyse ömrü uzayan Bizans açısından bir sevinç vesilesi oldu. Haçlıların gelişine kadar bölgede varlıklarını sürdüren Türkmenler, I. Haçlı Seferi’nin ardından ya katledildiler ya da bu havaliden çıkarılarak Anadolu içlerine doğru sürüldüler. İzmir ancak Aydınoğlu Mehmet Bey’in 1317’de Kadife Kaleyi, oğlu Umur Bey’in 1329’da Liman Kalesini fethi ile Türk yönetimine yeniden kavuşacak ve Çaka Bey’in büyük idealinin izleri, Batı Anadolu’da kurulan Türk beyliklerinden Osmanoğulları eliyle sürülecekti. Kaynakçalar Alican, Mustafa, Kıyametin İlk Günü Malazgirt 1071, İstanbul 2013. Anna Komnena, Alexiad Anadolu’da ve Balkan Yarımadası’ında İmparator Alexios Komnenos Dönemi’nin Tarihi Malazgirt’in Sonrası, Türkçe çev. Bilge Umar, İstanbul 1996. Anzerlioğlu, Yonca, “Bizans İmparatorluğu’nda Türk Varlığı”, Türkler, VI, Ankara 2002. Aristakès de Lastıvert, Récit des Malheurs de la Nation Arménienne, Karen Yuzbashıan’ın Rusça’dan Fransızca’ya çev. Marius Canard-Haïg Berberian, Bruxelles 1973. Ayönü, Yusuf, “İzmir’de Türk Hakimiyetinin Başlaması”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, C.IX, Sayı 1. Ayönü, Yusuf, Selçuklular ve Bizans, Ankara 2014. Daş, Mustafa, “Ortaçağ’da İzmir”, İzmir Kent Tarihi, yayına haz. Gözde Emekli, vd., İzmir 2009. Demirkent, Işın, “Komnenos Hanedanının Büyük Başkumandanı: Türk Asıllı Ioannes Aksukhos”, TTK Belleten, LX/227 (Nisan 1996), Ankara 1996. Demirkent, Işın, “Komnenoslar Sarayında Bir Türk: Aksukhos”, XII. Türk Tarih Kongresi (12-17 Eylül 1994), Kongreye Sunulan Bildiriler, II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1999. Demirkent, Işın, “Tatikios (Türk Asıllı Bir Bizans Kumandanı)”, TTK Belleten, LXVII/248 (Nisan 2003), Ankara 2003. Ersan, Mehmet, “Çaka Bey’in Tarih Sahnesine Çıkışını Hazırlayan Gelişmeler”, İzmir’in Türkler Tarafından Fethi kutlamaları ve Uluslararası Çaka Bey Sempozyumu 24-26 Marz 2017 İzmir (yayınlanmamış bildiri). Honigmann, Ernst, Bizans Devletinin Doğu Sınırı, Türkçe çev. Fikret Işıltan, İstanbul 1970. Ioannes Zonaras, Tarihlerin Özeti, Türkçe çev., Bilge Umar, İstanbul 2008. Kesik, Muharrem, 1071 Malazgirt Zafere Giden Yol, İstanbul 2013. Kurat, Akdes Nimet, Çaka Bey, İzmir ve Civarındaki Adaların İlk Türk Beyi, Ankara 1966. Kurat, Akdes Nimet, Peçenek Tarihi, İstanbul 1937. Mehmet Ersan-Mustafa Alican, Selçukluları Yeniden Keşfetmek Büyük Selçuklular, İstanbul 2012. Mikhael Attaleiates, Tarih, Türkçe çev. Bilge Umar, İstanbul 2008. Ostrogorsky, Georg, Bizans Devleti Tarihi, Ankara 1991. Sümer, Faruk–Sevim, Ali, İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı, Ankara 1971. Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi, İstanbul 1984.
7
dk.
18 Kasım 2022
Malazgirt Fatihi: Sultan Alp Arslan
es-Sultanü’l-azam Adudü’d-devle Ebu’ş-şücâ Alp Arslan Muhammed b. Davûd Çağrı Bey b. Mikâil b. Selçuk. Ebu’l-Feth, Büyük Selçuklular coğrafyasının tamamına hükmeden ilk hükümdar, Malazgirt Savaşı’nı kazanan, Doğu Roma İmparatorluğu’na büyük darbe indiren ve imparatoru esir eden eşsiz komutan Sultan Alp Arslan. Arslan Yabgu b. Selçuk Bey’in Karahanlı Hükümdarı Yusuf Kadır Han ve Gazneli Sultanı Mahmud’un gerçekleştirdiği bir görüşmede alınan kararlar neticesinde esir edilerek hapsedilmesi (1025), Selçuk Bey’in torunları Tuğrul ve Çağrı Bey’i (Mikail’in oğulları) ailenin yeni liderleri durumuna getirdi. Bu durum Gazneli Mahmud ile Buhara Hâkimi Karahanlı Ali Tegin’in, iki kardeşi kontrol altına alma isteğine neden oldu. İlk aşamada siyasi tedbirlere başvuran Ali Tegin, daha sonra gerçekleştirdiği bir baskınla başta Yusuf Yınal b. Selçuk olmak üzere pek çok Selçuklu liderini öldürdü. Zor durumda kalan Selçuklular, savaşmak veya bölgeden ayrılmak arasında seçim yapmayı düşündükleri sırada Çağrı Bey’in bir oğlu dünyaya geldi (1029). Çocuğun doğumunu uğur sayarak savaşmaya karar veren Selçuklular, büyük bir zafer elde ettiler. Alp Arslan Muhammed adı verilen bu çocuk, daha sonra Büyük Selçuklular Devleti’nin ikinci hükümdarı olacaktı. Dandanakan Savaşı (1040)’dan sonra Selçuklular’ın Merv’de topladığı kurultaydan bağımsızlık kararı ile ülke topraklarının hanedan üyeleri arasında paylaştırılması kararı çıktı. Bu paylaşıma ele geçirilmesi düşünülen bölgeler de dâhil edildi. Alp Arslan’ın babası Çağrı Bey’in hâkimiyet bölgesi, Merv merkezli Horasan’ın doğu kesimi oldu. Alp Arslan, Çağrı Bey’in tespit edebildiğimiz altı oğlundan biridir. Merv kurultayında en büyük ağabeyi olan Kavurd’a Kirman hâkimiyetinin verilmesi ve Çağrı Bey’in diğer oğlu Yakuti’nin Tuğrul Bey’in hizmetine alınması, o sıralarda nispeten daha küçük yaşta olan Alp Arslan’ın babasının yanında kalmasını sağladı. Çağrı Bey’in hâkimiyet bölgesi olan Horasan’daki en büyük başarısı, Karahanlılar ve özellikle Gazneliler’in Selçuklular aleyhinde ilerlemesini engellemek oldu. Bu sayede Tuğrul Bey, doğudan gelebilecek tehditlerle ilgili olarak endişe duymadan batıya ilerleyebilecekti. Bu sürecin en büyük destekçisi, Çağrı Bey ile birlikte zamanla Alp Arslan olacaktır. Gazneli Sultanı Mevdud’un Belh’e saldırması, o sırada hasta olan Çağrı Bey’in karşılık vermesine imkân tanımamış, onun adına bu görevi henüz 13-14 yaşlarında bulunan oğlu Alp Arslan üstlenmişti. Bu zorunlu görev neticesinde kazanılan ilk büyük başarı, Alp Arslan’a kendi idari bölgesini yönetme şansını verdi. Nitekim Çağrı Bey, Belh, Toharistan, Vahş, Velvalic ve Kubadyan’ın idaresini ona bıraktı (1043). Böylece Alp Arslan askeri eğitimi yanında idari anlamda da bir eğitime tabi tutulacaktı. Muhtemelen bu sıralarda daha sonra vezirliğini de üstlenecek olan Nizamülmülk, Çağrı Bey tarafından onun eğitimiyle vazifelendirildi. Çağrı Bey ve oğlu Alp Arslan ilk olarak Gazneliler’in elindeki Tırmiz şehrini ele geçirdiler. Gazneli Mevdud’un Karahanlı Arslan Han ve Büveyhîler’den Isfahan Hâkimi Ebu Kalicar ile bir ittifak yaparak harekete geçmesi, Alp Arslan’ı bir kez daha orduya komuta etmeye mecbur bıraktı. Ancak Mevdud hastalanarak kısa süre sonra öldü (1049), Ebu Kalicar ise Horasan’a gitmek için girdiği çölde ordusunun büyük bir kısmını kaybetti. Tek başına kalan Arslan Han, Çağrı Bey’in hâkimiyetindeki Tırmiz’i tahrip etti. Onu engelleyen ise yine Alp Arslan olacaktı. Oğlunun kazandığı bu galibiyetten sonra Çağrı Bey, Karahanlılar’ın Selçuklu topraklarına saldırmaması koşuluyla Arslan Han ile barış imzaladı. Böylece Alp Arslan’ın savaş meydanında kazanmış olduğu zafer, babası Çağrı Bey tarafından diplomatik bir başarıya çevrilmiş oluyordu. Bununla birlikte Gazneliler ile yapılan mücadeleler sürüp gitti. Özellikle Mevdud’dan sonra hükümdar olan Sultan Abdürreşid döneminde Gazneliler belli ölçüde ilerleme kaydettiler. Ancak Gazneliler Devleti’nde meydana gelen iç karışıklıklar neticesinde Abdürreşid öldürülerek yerine Ferruhzad geçirildi ve bu durum o zamana kadar daha ziyade savunmada kalan Çağrı Bey’in harekete geçmesine neden oldu. Bununla birlikte olaylar Çağrı Bey’in düşündüğü gibi gerçekleşmeyerek ağır bir yenilgi alındı. Bu sefer Ferruhzad karşı saldırıya geçti. Gazneliler’in durdurulamaması üzerine Alp Arslan bir kez daha devreye girdi. Son ve kesin galibiyeti alan da o oldu. Gazneliler’in Horasan’ı geri alma hususunda artan umutlarına büyük darbe indiren bu galibiyet, iki tarafı anlaşmaya sevk etti. Böylece Karahanlılar’dan sonra Gaznelilerle de barış imzalayan Çağrı Bey, kısa süre sonra vefat etti (1059). Çağrı Bey vefat etmeden kısa süre önce kardeşi Tuğrul Bey, isyan eden İbrahim Yınal’a karşı kendisinden yardım istemişti. Tuğrul Bey, tahtını kaybetmenin eşiğine geldiği bu isyandan, Çağrı Bey’in üç oğlu Alp Arslan, Kavurd ve Yakuti’nin vermiş olduğu destek sayesinde kurtulabildi. Öyle ki, İbrahim Yınal’ı savaştan sonra yakalayarak amcasına teslim eden kişi Alp Arslan’dı (1059). Amcasının tahtını kurtarmasına yardım eden Alp Arslan, aslında böylece kendi tahtını da kurtarmış oluyordu. Çağrı Bey’in ölümünden sonra babasının hâkimiyet bölgesini Alp Arslan idare etti. Bu süreçte amcası Tuğrul Bey’e bağlılık göstererek onun adına hutbe okuttu. Tuğrul Bey’in 1063 tarihindeki ölümüyle birlikte uzun zamandır kendisini Büyük Selçuklu tahtı için yetiştiren Alp Arslan da harekete geçti. Bununla birlikte taht için kendisinden başka iki aday daha bulunuyordu. Biri Tuğrul Bey’in kendisine veliaht tayin ettiği Çağrı Bey’in diğer oğlu (anneleri farklı olan) Süleyman’dı. Ama Alp Arslan için asıl tehlike, Tuğrul Bey öldüğü sırada zaten isyan halinde bulunan Kutalmış b. Arslan Yabgu b. Selçuk idi. İlk fırsatta Süleyman’ın durumu daha iyi görünüyordu. Nitekim veliahttı ve buna istinaden Vezir Amidülmülk tarafından başkent Rey’de tahta çıkartılarak adına hutbe okunmuştu. Damgan yakınlarındaki müstahkem bir kale olan Girdkuh’ta isyan halinde olan Kutalmış, harekete geçerek Tuğrul Bey zamanında küstürülmüş olan Türkmenler’i kendi tarafına çekmeyi başardı. Ardından da Rey’e gelerek şehri kuşatmaya başladı. Onu geri püskürtemeyen ve Süleyman ile devam edemeyeceğini anlayan Vezir Amidülmülk, Alp Arslan’dan yana bir tavır takınarak ona haber gönderip bağlılık bildirdi. Alp Arslan’ın ilerlemekte olduğunu haber alan Kutalmış, muhtemel bir yenilgi sonrasında tekrar sığınabilmek düşüncesiyle Girdkuh’a yakın bir yerde savaşmak istedi. Neticede iki taraf Damgan ile Abdullahabad arasındaki Vadii el-Milh (Dih-i Nemek)’te karşı karşıya geldi. Savaşı kazanan Alp Arslan oldu, Kutalmış ise bir rivayete göre atından düşerek, diğerine göre sığınmış olduğu yerde muhtemelen almış olduğu yaralar neticesinde vefat etti. Süleyman ise tahtı bırakarak Şiraz’a kaçtı. Rakipsiz kalan Alp Arslan, başkent Rey’e gelerek Büyük Selçuklular tahtına oturdu (Aralık 1063). Sultan Alp Arslan, Rey’de gerekli düzenlemeleri yaptıktan ve uzun yıllardır yanında bulunan Nizamülmülk’ü vezirlik görevine atadıktan sonra ilk seferini gerçekleştirmek üzere hazırlıklara başladı. İlk hedef daha ziyade Ermeni ve Gürcüler’in hâkim olduğu, Tuğrul Bey zamanında tam manasıyla kontrol altına alınamayan Kafkasya idi. Sefer sırasında hizmetine giren ve onu Anadolu’ya yönlendirmek isteyen Tuğtegin adlı Türkmen beyinin isteği kabul görmemişti. Neticede Anadolu’daki faaliyetler için her şeyden önce Kafkaslar’ın kontrol alınması gerekiyordu. Seferin başında ordu ikiye ayrılarak hareket edildi. Melikşah’ın komuta ettiği ordu pek çok başarılı faaliyetlerde bulunarak pek çok önemli kale ele geçirildi. Ama seferin en başarılı neticesi Ortaçağ Hristiyan dünyasının en önemli merkezlerinden biri olan Bagrat Ermeni Krallığı’nın başkenti olan Ani’nin ele geçirilmesi oldu (16 Ağustos 1064). Bu büyük başarı İslam dünyasında da sevinç yaratmış, hatta Abbasi Halifesi el-Kaim Biemrillah, Sultan Alp Arslan’a Ebu’l-Feth (Fethin Babası) lakabını vermişti. Böylece Alp Arslan, Büyük Selçuklu sultanı olarak ilk önemli başarısını elde etmiş oluyordu. Yaklaşık dokuz yıl tahtta kalan Sultan Alp Arslan için en fazla sorun çıkartan kişi, ağabeyi Kavurd idi. Kavurd, Dandanakan Savaşı’ndan sonra Merv’de toplanmış olan kurultayda alınan kararla Kirman hâkimi olarak belirlendi. Harekete geçen Kavurd da 1048 tarihi itibariyle Kirman’da bir hâkimiyet tesis etti. Tuğrul Bey’in ölümüyle birlikte taht için harekete geçmişse de Alp Arslan’ın başarısı sonrasında itaat bildirdi. Ancak bildirilen bu itaat onun için bir zorunluluktu. Nitekim tahtı ele geçirebilecek güçte olmadığının kendisi de farkındaydı. Bununla birlikte hemen her fırsatta Fars’a doğru genişleme politikası takip etti. Sultan Alp Arslan ise izni ve bilgisi dışında gerçekleştirilen bu faaliyetleri isyan olarak algılayarak Kafkasya seferinden sonra Kirman’a yöneldi. Bu sırada Fars Hâkimi Fazluye de kendisine tabi oldu. Sultan Alp Arslan’ın Fazlûye lehine tavır alması Kavurd’un bağlılık bildirmesi ile sonuçlandı (1065). Ancak 1067 ve 1069 tarihinde olmak üzere iki kez daha isyan edecekti. İlk isyanda sığındığı kalede kuşatılan Kavurd af dilemiş, Sultan Alp Arslan da bu isteği kabul etmişti. İkinci isyanında ise Alp Arslan’ın ordusundaki bazı askerlerle anlaşan Kavurd, bu sayede kardeşini iki kuvvet arasında bırakmayı planladıı. Sultan Alp Arslan, son anda bu plandan haberdar oldu ve ordusunda kimlerin Kavurd ile ittifak ettiğinden emin olamadığı için Isfahan’a çekilmek zorunda kaldı. Kavurd’un herhangi bir saldırısını engellemek düşüncesiyle oğlu Melikşah’ı da Berdsir önlerinde bırakdı. Böylece Kavurd, bir kez daha cezalandırılmaktan kurtuldu. Sultan Alp Arslan’ı selefi Tuğrul Bey’den ayıran en büyük özellik, devleti tek bir yönetim altında birleştirmesiydi. Bu da bütün coğrafyayı tek başına kontrol etmesi anlamına geliyordu. Diğer bir ifadeyle ilk seferini batıya, ikinci seferini nispeten güneye, üçüncü seferini ise kuzeye gerçekleştirmek zorunda kaldı. Kafkasya seferinden sonra Kavurd üzerine yürüyen Sultan Alp Arslan, meseleyi çözüme kavuşturduktan sonra Merv’e gelmiş ve burada oğlu Melikşah’ı Karahanlı prenseslerinden Celaliye Terken ile evlendirdi. Daha sonra da kuzeye yönelerek Hazar’ın kuzeyinden gelen ticaret kervanlarına saldıran Kıpçaklar ve Gayrimüslim Türkler’i kontrol altına aldı. Buradan Cend’e geçen Alp Arslan, büyük dedesi Selçuk Bey’in mezarını ziyaret ettikten sonra tekrar Merv’e döndü (Mayıs 1066). Ardından Nişabur yakınlarındaki Radgan’a geçen sultan, tertip ettirdiği bir törenle oğlu Melikşah’ı veliahdı ilan etmiş (Temmuz 1066), ancak yukarıda da bahsetmiş olduğumuz üzere Kavurd’un isyanını haber aldığında Kirman’a gitmek zorunda kalmıştı. Sultan Alp Arslan döneminde Kafkaslar’a ayrı bir önem veriliyordu. Yukarıda da belirttiğimiz üzere sultan ilk seferini buraya yaptı. Çünkü Kafkaslar, Anadolu’da gerçekleştirilen ve gerçekleştirilecek olan faaliyetler için önemli bir kavşak durumundaydı. Dolayısıyla ilk önce buranın kontrol altına alınması gerekirdi. Bunun içindir ki, 1067 tarihinde ikinci kez olmak üzere Sultan Alp Arslan buraya sefer yaptı. Neticede bölgedeki Gürcüler kontrol altına alındı. Ayrıca ele geçirilmiş olan Tiflis ve Rustav gibi şehirler Gence Emiri Fadlun’un idaresine bırakılarak Selçuklular’a bağlı bir uç beyliği meydana getirildi. Sultan Alp Arslan ardından Anadolu seferlerinin devam ettirilmesi hususunda emirler verip, görevlendirmelerde bulunduktan sonra geri döndü. Bu çerçevede Sultan Tuğrul Bey zamanında başlatılmış olan Anadolu’daki faaliyetler, Sultan Alp Arslan döneminde de devam ettirildi. Pek çok farklı komutanın liderliğinde gerçekleşen bu seferler, Afyon’a kadar genişleyen bir güzergâh takip etti. Daha ziyade keşif ve yağma amaçlı yapılan ve yerleşme düşüncesi taşımayan bu faaliyetler, bir süre sonra Bizans’ın karşı seferler düzenlemesine neden olacaktı. Özellikle 1068 tarihinde Bizans tahtına çıkan Romanos IV. Diogenes, Selçuklular’ı Anadolu’dan geri püskürtmek üzere harekete geçti. Kazanacağı başarılar, kendisine karşı olan muhalefetin önüne geçecekti. Bunun için 1068 tarihinde Suriye’ye doğru harekete geçen Romanos, küçük çaplı başarılar elde etmişse de, özellikle Afşin’in Orta Anadolu’daki faaliyetleri imparatora dönüş yolunda sıkıntı çıkaracağı düşüncesiyle sonlandırıldı. Geri dönen İmparator, 1069 senesinde ikinci kez olmak üzere Anadolu’ya yöneldi. Afşin, Sanduk, Dilmaçoğlu Mehmet, Ahmetşah ve Türkman gibi komutanların faaliyetlerine son verilecek, Selçuklular’ın askeri üssü Ahlat ele geçirilecekti. Bu amaçla Kayseri’ye ulaştığında Türkmenler’in daha batıya kayarak Konya ve Karaman’ı ele geçirdiklerini haber aldı. Türkmenler’in dönüş yolunu kesmek üzere harekete geçtiyse de bunu da başaramadı. Genel anlamda imparatorun ikinci seferi de başarısızlıkla sonuçlandı. Bir sonraki sene tekrar Anadolu’ya sefer yapma planı, alınan başarısız sonuçlar sebebiyle muhaliflerince engellendi. Bunun üzerine Manuel Komnenos komutasında bir kuvvet Anadolu’ya gönderildi. İmparator ise 1070 yılını muhtemelen sonu Malazgirt Savaşı ile sonuçlanan seferin hazırlıkları ile geçirdi. Sultan Alp Arslan’ı Malazgirt’e götüren sefer ise Anadolu’ya yönelik planlanmamıştı. Asıl hedef, Şii Fatımiler’in hâkimiyetindeki Mısır’dı. Fatımi devlet adamlarından Nasrüddevle Hamdan, siyasi rakipleri karşısında zor durumda kalınca Sultan Alp Arslan’a haber göndererek Mısır’ı kendisine teslim edeceğini bildirdi. Sultan Alp Arslan’ı İslam dünyasının en önemli hükümdarı yapacak olan bu teklif üzerine 1071 tarihinde Mısır’a doğru harekete geçildi. Doğu Anadolu’ya gelerek Malazgirt’i alan Alp Arslan, daha sonra Urfa’yı kuşattı. Uzun süren kuşatmada başarı sağlanamayınca Haleb’e gitmek üzere Fırat geçildi. O güne kadar gulâm kökenli olmayıp Fırat’ın batısına geçen ilk Türk hükümdarı olduğu için dualar eden Sultan Alp Arslan, daha önce kendisine tabiiyet bildirmesine rağmen huzuruna gelmeyen Mirdasiler’den Mahmud’u Haleb şehrinde kuşatmaya başladı. Ancak bir aydan fazla süren bu kuşatma sırasında tam manasıyla sadece bir gün savaşıldı. Nitekim sultan, bu önemli İslam şehrine zarar vermek istemiyor, diğer taraftan kısa sürede alınacak olan şehrin Bizans için kolay bir hedef haline getirilmesinden endişe ediyordu. Neticede Mahmud, sultanın huzuruna gelmek zorunda kaldı. Bu gelişme Sultan Alp Arslan’ın asıl hedefine, yani Mısır’a doğru ilerlemesini sağladı. Bununla birlikte kısa bir süre ilerlemişken Bizans İmparatorunun elçisi ulaşmış ve ültimatom olarak adlandırılabilecek istekleri sıralamıştı. Gelinen noktada Sultan Alp Arslan ya istekleri kabul edecek ya da o sıralarda Anadolu içlerinde ilerlemekte olan Romanos Diogenes’e engel olacaktı. Sultan Alp Arslan derhal geri dönerek acilen Fırat’ın doğusuna geçti. Bu sırada çok miktarda asker ve mühimmat kaybetmiş, ardından yorgun askerlerinden bir kısmını da terhis etmişti. Bu sebeple ordusunu yeniden tahkim etmesi gerektiğinden doğuya yöneldi. Ancak bu hareketinin bir kaçış olarak algılanmasından endişe ederek Hoy’a kadar ilerledi. Bizans tarafı ise, onun bu hareketini kaçmak şeklinde değerlendirerek planlarını bu çerçevede yaptı. Bizans’ın amacı Türkler’i Anadolu’dan, hatta İran’dan Ceyhun’un öte tarafına atmaktı. Katılımlar gerçekleştikten sonra Malazgirt’e gelen Selçuklu kuvvetleri, Bizans tarafında şaşkınlığa neden oldu. Kaçmakta olduğunu düşündükleri Alp Arslan bir anda karşılarına dikildi. Sahip olduğu büyük güç sebebiyle mağrur olan imparator, Alp Arslan’ın barış teklifini karşı şartlar öne sürerek kabul etmedi. Daha sonra da gelen barış teklifini bir zayıflık olarak değerlendirerek, Alp Arslan’ın cevabını bile beklemeden harekete geçti. Bizans kuvvetlerinin harekete geçmesiyle birlikte Selçuklu kuvvetleri bir plan çerçevesinde düşman kuvvetlerini çember içine alacak şekilde geri çekilmişlerdi. Gün batımına kadar ilerleyen imparator, gece karanlığına kalmamak için geri dönüş emri verdiğinde, arkada kalan kuvvetler bu hareketi bir bozgun olarak algılayarak kaçmaya başladıları. Yaşanan kargaşa Selçuklular’a saldırı imkânı tanıdı. Geri dönen Alp Arslan merkezden, çevre tepelerde pusuda bekleyen diğer birlikler de yanlardan Bizans ordusuna saldırdı. Kısa süre sonra her şey sona ermiş, kazanan Sultan Alp Arslan’ın ordusu olmuştu (26 Ağustos 1071). Hiç kimse imparatorun akıbetinden haberdar değildi. Ertesi gün gelen haber, imparatorun esir alındığı şeklindeydi. Sultan Alp Arslan gerekli tetkikleri yaptırdıktan sonra Doğu Roma İmparatoru Romanos IV. Diogenes’in Sultan Alp Arslan’a esir düştüğü kesinleşti. Sultan Alp Arslan esir hükümdara kötü davranmadı. Hatta maiyetinin de kötü davranmasını “ Bu yaşadıkları ona yeter .” diyerek engelledi. Neticede iki taraf arasında yapılan görüşmelerden bir anlaşma çıktı. Anlaşmayla Doğu Roma İmparatoru, Büyük Selçuklular Devleti’ne tabi olmayı kabul etti. Ancak bu anlaşma Romanos tahtta kalmayı başarabilirse bir anlam taşıyordu. Bundan dolayı Sultan Alp Arslan onu hızlıca geri gönderdi. Ancak imparatorun esir düştüğü haberi İstanbul’a ulaşır ulaşmaz Mikhail Dukas tahta çıkarıldı. Tahtını geri almak için mücadele eden Romanos bunda başarılı olamamış, gözlerine mil çekilmesinden kısa süre sonra da ölmüştü. Onun ölümüyle birlikte anlaşma da sonra erdi. Bu gelişme üzerine Sultan Alp Arslan verdiği emirle Anadolu’yu Türk yerleşimine açtı. Emre göre her kim Anadolu’da bir yer fethederse onun olacak, hiçbir şekilde onun hâkimiyetine dokunulmayacaktı. Böylece Artuk, Saltuk, Mengücük, Danişmend gibi emirlerin fetihleriyle Anadolu’da İlk Beylikler Dönemi başlamış oldu. Anadolu’nun batısı ise Malazgirt’te büyük darbe alan Bizans’ın herhangi bir mukavemet gösterememesi sebebiyle Kutalmışoğlu Süleymanşah’ın Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurması (1080) sayesinde Türkleşecekti. Bu büyük zaferden dolayı İslam dünyasındaki ünü iyice artan Sultan Alp Arslan, artık gücünün zirvesindeydi. Karahanlı Hükümdarı Şemsülmülk Nasr ile aralarında meydana gelen şahsi bir sıkıntıdan dolayı onun üzerine yürümeye karar verdi. Sefer sırasında Buhara yakınlarındaki Berzem kalesi kuşatılmış, direnen kale komutanı Yusuf el-Harizmi daha sonra yakalanarak huzuruna getirilmişti. Seferin diğer aşamaları için ondan faydalı bilgiler edinileceği umuluyordu. Ancak öyle olmadı. Yusuf el-Harizmi’nin bazı davranışları sultanın hoşuna gitmeyerek onun cezalandırılmasına karar verdi. Yusuf’un kışkırtıcı sözler söylemesi üzerine Sultan Alp Arslan onun bağlarının çözülmesini emretti. Bu sırada da ona bir ok fırlattı. Attığı hiçbir oku hedefinden şaşmayan sultan, ayağı sürçtüğü için dengesini kaybederek bu kez hedefini tutturamadı. Bu an Yusuf’a saldırı için imkân tanıdı. Gizlemiş olduğu bıçağını Sultan Alp Arslan’a sapladı (20 Kasım 1072). Yusuf hemen orada öldürüldüyse de Sultan Alp Arslan’ın yarası ağırdı. Bunun farkında olan sultan, yapılmasını istediği şeyler hususunda gerekli emirleri verdikten sonra 24 Kasım 1072 tarihinde vefat etti. Cenazesi Merv’e götürülerek babası Çağrı Bey’in de gömülü olduğu Merv Camii’nin yanındaki türbeye veya yine babasının inşa ettirmiş olduğu medreseye defnedildi. Böylece dokuz yıllık bir saltanat süresine büyük başarılar sığdıran Büyük Selçuklular Devleti’nin büyük hükümdarı Sultan Alp Arslan, tarih sahnesinden çekilmiş oldu. Ölümünden kısa süre önce şöyle dediği kaydedilmektedir, “ Her nereye yönelsem ve hangi düşman üzerine yürümek istesem daima Allah’tan yardım dilerim. Dün bir tepeye çıktım, ordunun azametinden ve askerlerimin çokluğundan dolayı altımda yer titriyordu. Kendi kendime, ‘Ben bütün dünyaya hükmeden biriyim, bana hiç kimsenin gücü yetmez.’ dedim. Bu yüzden Allah Teâlâ beni yarattıklarının en zayıfı karşısında âciz bıraktı. Allah’tan mağfiret diler ve bu düşüncemden dolayı beni affetmesini niyaz ederim. ”. Kaynakça Agacanov, Sergey Grigoreviç, Selçuklular, çev. Ekber N. Necef-Ahmed R. Annaberdiyev, Ötüken, İstanbul 2006. Ahmed b. Mahmûd, Selçuknâme, haz. E. Merçil, Bilge Kültür Sanat, İstanbul 2011. Alican, Mustafa, Malazgirt 1071, Kronik Kitap, İstanbul 2017. Azimî, Azimî Tarihi (Selçuklular Dönemiyle İlgili Bölümler, H. 430-538), Metin, Çeviri, Notlar ve Açıklamalar A. Sevim, TTKY, Ankara 1988. Bundârî, Zübdetü’n-nusra ve nuhbetü’l-usra, çev. Kıvameddîn Burslan, Irak ve Horasan Selçukluları Tarihi, TTKY, Ankara 1943. Efdalüddîn Kirmânî, İkdu’l-ulâ li-mevkıfi’l-alâ, nşr. Ali Muhammed Amrî Nâînî, Tahran 1311 hş. Eyice, Semavi, Malazgirt Savaşını Kaybeden IV. Romanos Diogenes (1068-1071), TTKY, Ankara 1971. İbnü’l-Adîm, Bugyetü’t-taleb fî Tarihi Haleb, Biyografilerle Selçuklular Tarihi, (Seçmeler), çeviri, not ve açıklamalar Ali Sevim, TTKY, Ankara 1989. İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-tarih, çev. Abdülkerim Özaydın, İstanbul 1987. Kesik, Muharrem, 1071 Malazgirt, İstanbul 2013. Köymen, Mehmet Altay, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, Alp Arslan ve Zamanı, TTKY, Ankara 1992. Merçil, Erdoğan, Kirmân Selçukluları, TTKY, Ankara 1989. Mikhael Attaleiates, Tarih, çev. Bilge Umar, İstanbul 2008. Nikephoros Bryennios, Tarihin Özü, çev. Bilge Umar, İstanbul 2008. Özaydın, Abdülkerim, “Malazgirt Meydan Muharebesi (26 Ağustos 1071)”, Alp Arslan ve Malazgirt, ed. E. Merçil, İBB Kültür AŞ, İstanbul 2014. Piyadeoğlu, Cihan, Çağrı Bey, İstanbul 2011. …………….., Sultan Alp Arslan Fethin Babası, Kronik Kitap, İstanbul 2016. Reşîdüddîn Fazlullah, Câmiu’t-tevârîh, çev. E. Göksu-H. H. Güneş, Bilge Kültür Sanat, İstanbul 2014. Sadreddîn el-Hüseynî, Ahbârü’d-Devleti’s-Selcukiyye (Zübdetü’t-tevârih), çev. Necati Lugal, TTKY, Ankara 1999. Sevim, Ali-Merçil, Erdoğan, Selçuklu Devletleri Tarihi, TTKY, Ankara 1995. Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mirâtü’z-zamân fî tarihi’l-ayân, çev. Ali Sevim, TTKY, Ankara 2011. Sümer, Faruk-Sevim, Ali, İslâm Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı (Metinler ve Çevirileri), TTKY, Ankara 1988. Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Boğaziçi Yay., İstanbul 1996. Yinanç, Mükrimin Halil, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri I, haz. R. Yinanç, TTKY, Ankara 2013.
11
dk.
bottom of page
.png)











