top of page
Gündem
9 Aralık 2022
İlk Büyük Türk Denizcisi: Çaka Bey
İlk Türk denizcisi Çaka Bey’in tarih sahnesine çıkışını 10. yüzyılın ikinci yarısında Yengikent’ten Cend’e giderek burada Büyük Selçuklu devletinin temellerini atan Oğuzların Kınık boyuna mensup Selçuk Bey’in göçü ile başlayan sürecin sonuçları arasında görmek gerekir. Onun gerek tarihe damgasını vurduğu coğrafya, gerek tarihî etkinliğini icra ettiği çağ ve bu çağın ruhuna renk veren zemin, Selçuklu devrinin belirlediği, şekil verdiği bir zemindir. Bu açıdan bakıldığında, Çaka Bey’in ve ortaya koymuş olduğu tarihî mirasın belli açılardan Selçuklu bakiyesi ve büyük Selçuklu güneşinin Anadolu’ya aksettirdiği şuaların bir huzmesi olduğu söylenebilir. Nitekim Anadolu coğrafyasının Selçukluların yükselişine paralel olarak Türklerin hâkimiyet gergefine dâhil olması da bu durum ile alakalıdır. 1050’li yılların ortalarında Bağdat’ta Sünnî Abbâsî Halifesi’ni himâye altına alarak İslâm dünyasının siyasî liderleri olduklarını tescil eden Selçuklular, özellikle Malazgirt Savaşı’ndan sonraki süreçte Anadolu sathını adeta bir kızıl elmaya dönüştürmüşlerdir. Malazgirt Savaşı’ndan önce bir tür tanıma teşebbüsü olarak temayüz eden Anadolu’ya dönük Selçuklu akınları, savaşın ardından külliyetli bir ileri harekât biçimini almıştı. Bu ileri harekâtı sistematik hale getiren şey, Malazgirt zaferinden sonra Sultan Alparslan ile Bizans İmparatoru Romanos Diogenes arasında imzalanan anlaşmanın, İmparatorun tahtından indirilmesi ile geçersiz kılınması oldu. İstanbul’un yeni idaresi tarafından ortaya konulan bu refleks, Selçukluların Anadolu’ya olan bakışlarına nihaî şeklini veren bir motivasyon işlevi gördü. Rivayete göre Sultan Alparslan, “bugünden itibaren Romalılarla akdedilmiş dostluk ve ittifak yemini çözülmüş oldu. Bundan sonra haça tapınan bütün milletler kılıçla mahvedilecek ve bütün Hıristiyan milletler esaret altına alınacaktır” şeklindeki sözleri ile yarımadanın fethine dönük büyük harekâtın ilk emrini verdi. Sistematik gazâlar şeklinde icra edilecek olan bu ileri harekât, kuşkusuz Bizanslılara karşı bir girişim olması münasebetiyle doğal olarak bir cihâd perspektifine dayanıyordu. Türkiye tarihinin kaynaklarından biri olan Dânişmendnâme’de yer alan kayıtlara bakılırsa, Sultan Alparslan’ın söz konusu emri ile Anadolu’yu fethe çıkan gazî Türkmen beyleri içerisinde yazımızın konusunu teşkil etmekte olan Çaka Bey de vardı. Sonraki yılların büyük Türkmen amiralinin tarih sahnesine çıkışı kaynaklar üzerinden takip edilebildiği kadarıyla bu şekildedir. Malazgirt Savaşı’ndan sonraki süreçte Anadolu’ya gazâlarda bulunan ve Akdes Nimet Kurat tarafından Dânişmendnâme’de adı geçen Çavuldur Çaka ile aynı kişi olabileceğine işaret edilen Çaka Bey, bugün kesin olarak bilemediğimiz, lâkin 1078 senesinden önceki bir tarihte, giriştiği bir mücadele esnasında, kendi ifadeleriyle, “bir zamanlar Asya (Anadolu)’da hep yiğitçe dövüşerek, akınlar yaparken tecrübesizliğin kurbanı olarak” Bizanslı kumandan Aleksandros Kabalikos’a esir düştü. Bununla birlikte, hiç kuşkusuz asil soydan geldiği için sıradan bir tutsak muamelesine tabi tutulmamış ve bizatihi İmparator Nikephoros Botaneiates’in (1078-1081) kendisine hizmet etmek üzere saraya armağan edilmişti. Bu hadise, Çaka Bey’in kişisel tarihi açısından bir dönüm noktası oldu. İmparator tahta çıkarken Türkiye Selçuklu Devletini kuran Süleymanşah’ın desteğini almıştı ve bu dönemde halen Bizans sarayında güçlü bir Selçuklu nüfuzu hissedilmekteydi. Kendisine armağan edilen kıymetli esire tutsak muamelesi yapmayan İmparator Nikephoros Botaneiates, ona yalnızca iltifatlarda bulunup değerli hediyeler bahşetmekle kalmadı, aynı zamanda kendisini Bizans soyluları tarafından kullanılan önemli unvanlardan biri olan Protonobilissimos (En soyluların birincisi) ile de taltif etti. Kendisine oldukça rahat koşullara sahip olduğu anlaşılan bir hayat sunulan Çaka Bey, bu yaban ülkenin yaban sarayında 1081 yılı Nisanına kadar ikamet edecekti. Selçuklu etkisinin güçlü bir biçimde hissedildiği rahat bir ortamda kendisine sunulan bu imkânları değerlendiren Çaka Bey, İstanbul’da kaldığı süre zarfında Grekçeyi öğrenmekle kalmamış, aynı zamanda Bizans devlet teşkilatı hakkında, sonraki dönemlerde kendisine yarar sağladığı kesin olan bilgiler edinerek kendisini geliştirmişti. Bu haliyle değerlendirildiğinde, kendisini yeterince geliştirip Bizans idaresinde etkili bir konuma gelebilecek bir yabancıya benziyordu. Hem o dönemde hem de daha önce ve sonra Bizans’a hizmet ederek devlet bürokrasisinin basamaklarını hızlı bir şekilde tırmanan Türklerin sayısı hiç de az değildi. Muhtemeldir ki, bu dönemde yanında bulunanların pek çoğu onun için aynı geleceği öngörüyorlardı. Kendisi bu konuda tam olarak ne düşünüyordu bilinmez, fakat kaderinde böyle bir gelecek yoktu. Tarih ve talih ona bambaşka, hiç kimsenin aklında olmayan bir rol biçecekti. 4 Nisan 1081’de yeni Bizans imparatoru olarak taç giyen Aleksios Komnenos’un daha önceki hükümdar döneminde verilen bütün unvan ve imtiyazları iptal etmesi, Çaka Bey’in hayatı için de yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Alınan karar çerçevesinde kendisine verilmiş olan soyluluk unvanı geri alınan Türk beyi, eski imparatora olan yakınlığından dolayı hayatını tehlikede gördüğü için İstanbul’dan ayrıldı ve akrabalarının yaşamakta olduğu İzmir’e gitti. Anadolu’nun önemli merkezlerinin Selçuklular ve onlara bağlı Türkmen beyleri tarafından fethedilmekte olduğu bu dönemde yeni imparator Aleksios Komnenos’un devlet idaresindeki otoritesini tesis etme önceliği ve Balkanlarda Peçenekleri durdurma zorunluluğu, Çaka Bey’e, Türk nüfusu meskûn bulunmakla birlikte çevresi Bizans egemenliğinde olan İzmir’de büyük fırsatlar sunuyordu. Bölgede yeni bir Türk yükselişinin fitilini ateşleyecek olan Çaka Bey, söz konusu fırsatları kullanma noktasında becerisini ortaya koymakta gecikmedi. İzmir merkezli bir siyasî teşekkül oluşturabilmek için evvela denizlere hâkim olunması gerektiğinin bilincinde olan Çaka Bey, donanma inşasına dönük ilk adımlarını da bu bilinç çerçevesinde attı. Bizanslılara karşı askerî mücadeleye girmeye hazır olduğuna karar verdiğinde, kırk parçadan meydana gelen nispeten güçlü bir donanmanın sahibi olmuştu bile. Askerî mücadele için gerekli hazırlıkları tamamlayarak harekete geçtiği sıralarda Bizans İmparatorluğu halen Balkanlardaki gailelerle meşguldü. Mevcut durumu kendisi açısından siyasî bir kazanıma dönüştürmeyi başaran Çaka Bey, kısa süre içerisinde Urla, Foça ve Midilli’ye hâkim oldu. Bu ilk başarılarının üzerinden fazla zaman geçmiş değildi ki, bu fetihleri diğerleri takip etti. Gerek meydana getirdiği dikkate değer askerî gücü verimli kullanması, gerekse Bizans İmparatorluğu’nun içerisinde bulunduğu zafiyet durumunu fırsata çevirmesi dolayısıyla kısa sürede elde ettiği başarılar Çaka Bey’i tatmin etmeye yetmemişti. Yalnızca elindeki donanma kuvveti ile bunu başaramayacağını biliyor olsa da, nihaî hedef olarak gözünü İstanbul’a dikti. Bir sonraki adımı bu çerçevede şekillendi ve büyük Türkmen denizcisi, İzmir ve havalisinde meskûn bulunan soydaşlarından meydana getirdiği bir kara gücü oluşturma yoluna gitti. O sadece bu kadarla da kalmadı. Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlar’a inen ve o dönemde Doğu Roma İmparatorluğunu tehdit ederek Bizans’a çok zor anlar yaşatan bir başka Türk topluluğu, Peçenekler ile de temasa geçti. Çaka Bey’in elçilerini büyük bir memnuniyetle karşılayan ve kendilerine iletilen ittifak teklifini iştiyakla kabul eden Peçenekler, aynı zamanda soydaşları da olan yeni müttefikleri ile birlikte İstanbul’a yürüme hazırlıklarına giriştiler. Fakat iki taraf arasında üzerinde ittifak edilen anlaşma ölü doğdu. Tıpkı Peçenekler gibi Balkanlara inen bir başka Türk topluluğu olan Kumanların Bizanslılar tarafından ikna edilerek Peçeneklere karşı silah olarak kullanılması, Çaka Bey ile Peçenekler arasındaki ittifakın hayata geçirilmesine mani oldu. Çaka Bey’in askerleri ile birleşip İstanbul’a yürüme planları yapan Peçenekler, Kumanlar tarafından düzenlenen ve genç-yaşlı, kadın-çoluk ayrımının yapılmadığı kanlı bir katliamla sonuçlanan beklenmedik bir saldırıya maruz kalarak askerî güç ve yeteneklerini bir çırpıda yitirdiler. Bizanslılar başarılı olmuş, başkentlerini hedef alan düşmanlarının bir araya gelip etkin bir kuvvete dönüşmelerine mani olmuşlardı. Türk soylu Çaka Bey’in Türkmenleri ile ittifak eden Türk soylu Peçeneklerin tıpkı kendileri gibi Türk soylu olan Kumanlar tarafından imha edilmesi, İstanbul’un fethine dönük planların ilk etapta akim kalmasına neden olsa da, büyük Türk amirali, önüne mukaddes bir gaye olarak koyduğu kızıl elmasından bu şekilde karşılaştığı ilk engel ile kolayca vazgeçebilecek biri değildi. Vazgeçmedi. Bizans’a karşı yeni bir Türk ittifakı tesis etmek amacıyla rotasını Türkiye Selçuklularına çevirdi. Selçuklu Sultanı I. Kılıçarslan’a kızını vererek onunla akrabalık tesis eden Çaka Bey, İstanbul’a hâkim olmaya dönük gayesini bu sefer de bir başka hat üzerinden, doğudan gerçekleştirmeye çalışıyordu. Bu girişim, anlaşıldığı kadarıyla İstanbul’da hatırı sayılır bir tedirginlikle karşılanmıştı ki, Bizans İmparatoru iki Türk beyinin arasını bozmanın yollarını aramaya başladı. Bunun için bulduğu ilk çözüm de Sultan Kılıçarslan’a bir mektup göndererek onu kayınpederine karşı kışkırtmak oldu. İmparator Aleksios Komnenos, Selçuklu hükümdarına gönderdiği söz konusu mektupta, “Çaka Bey, İzmir’e hâkim olduktan sonra kendisine Basileus, yani “imparator” dedirterek İstanbul’u alacağını, burayı idare edeceğini iddia ediyor. Bu onun bir aldatmacasıdır. O da İstanbul’u alamayacağını, alsa da burayı idare edemeyeceğini bilir. Bu yüzden onun asıl hedefi senin toprakların, senin saltanatındır. Sana önlemini almanı tavsiye ederim.” diyerek I. Kılıçarslan’ı kayınpederine karşı şüpheye düşürmeye çalışıyordu. İmparator’un hilesi başarılı oldu. Selçuklu Sultanı, ilerleme hattını Güney Marmara’ya, bir başka ifadeyle kendi genişleme istikametine doğru yönelttiği görülen Çaka Bey hakkında şüpheye düşerek onun hedefinin gerçekten de kendisini olduğu zannına kapılmış, onun daha fazla güçlenmesinin kendisi ve devleti açısından tehdit olacağını düşünmeye başlamıştı. Bu düşünce, siyaset perspektifini kayınpederi ile birlikte Bizans’a karşı değil, tam aksine Bizans hileleri ile kışkırtılarak akrabası, soydaşı ve müttefikine karşı kurmasına zemin hazırladı. Sonuç olarak Çaka Bey’in giderek artan kuvvetine müdahale etmek üzere harekete geçti. O sırada Abidos önlerinde bulunan Çaka Bey, kuşkusuz Bizans İmparatoru’nun mektubundan haberdar olmadığı için damadının neden üzerine geldiğini anlayamamıştı. Olan biteni öğrenmek gayesi ile Sultan Kılıçarslan’ın yanına gitti. Görünürde kendisini çok iyi karşılayan damadı, şerefine tertip ettiği ziyafet esnasında Çaka Bey’i katlettirdi. Bu şekilde Bizans İmparatoru diplomatik hile yolunu kullanarak düşmanları üzerinde bir kez daha ve zahmetsiz bir zafer elde ediyor, İstanbul’u fethetmeyi hedefleyen Türkleri birbirlerine kırdırmak suretiyle varlığını hedef alan bir tehlikeyi daha elini hiçbir riske bulaştırmadan bertaraf ediyordu. Türk denizcilik tarihinin en önemli figürlerinden biri olmasının yanında Osmanlı öncesi dönemde İstanbul’un fethi düşüncesini adeta siyasî bir kızıl elmaya dönüştürerek bu özelliği ile devrin bütün Türkmen beylerinin arasında müstesna bir mevkii olan Çaka Bey’in katli, hiç kuşkusuz, tabir yerindeyse ömrü uzayan Bizans açısından bir sevinç vesilesi oldu. Haçlıların gelişine kadar bölgede varlıklarını sürdüren Türkmenler, I. Haçlı Seferi’nin ardından ya katledildiler ya da bu havaliden çıkarılarak Anadolu içlerine doğru sürüldüler. İzmir ancak Aydınoğlu Mehmet Bey’in 1317’de Kadife Kaleyi, oğlu Umur Bey’in 1329’da Liman Kalesini fethi ile Türk yönetimine yeniden kavuşacak ve Çaka Bey’in büyük idealinin izleri, Batı Anadolu’da kurulan Türk beyliklerinden Osmanoğulları eliyle sürülecekti. Kaynakçalar Alican, Mustafa, Kıyametin İlk Günü Malazgirt 1071, İstanbul 2013. Anna Komnena, Alexiad Anadolu’da ve Balkan Yarımadası’ında İmparator Alexios Komnenos Dönemi’nin Tarihi Malazgirt’in Sonrası, Türkçe çev. Bilge Umar, İstanbul 1996. Anzerlioğlu, Yonca, “Bizans İmparatorluğu’nda Türk Varlığı”, Türkler, VI, Ankara 2002. Aristakès de Lastıvert, Récit des Malheurs de la Nation Arménienne, Karen Yuzbashıan’ın Rusça’dan Fransızca’ya çev. Marius Canard-Haïg Berberian, Bruxelles 1973. Ayönü, Yusuf, “İzmir’de Türk Hakimiyetinin Başlaması”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, C.IX, Sayı 1. Ayönü, Yusuf, Selçuklular ve Bizans, Ankara 2014. Daş, Mustafa, “Ortaçağ’da İzmir”, İzmir Kent Tarihi, yayına haz. Gözde Emekli, vd., İzmir 2009. Demirkent, Işın, “Komnenos Hanedanının Büyük Başkumandanı: Türk Asıllı Ioannes Aksukhos”, TTK Belleten, LX/227 (Nisan 1996), Ankara 1996. Demirkent, Işın, “Komnenoslar Sarayında Bir Türk: Aksukhos”, XII. Türk Tarih Kongresi (12-17 Eylül 1994), Kongreye Sunulan Bildiriler, II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1999. Demirkent, Işın, “Tatikios (Türk Asıllı Bir Bizans Kumandanı)”, TTK Belleten, LXVII/248 (Nisan 2003), Ankara 2003. Ersan, Mehmet, “Çaka Bey’in Tarih Sahnesine Çıkışını Hazırlayan Gelişmeler”, İzmir’in Türkler Tarafından Fethi kutlamaları ve Uluslararası Çaka Bey Sempozyumu 24-26 Marz 2017 İzmir (yayınlanmamış bildiri). Honigmann, Ernst, Bizans Devletinin Doğu Sınırı, Türkçe çev. Fikret Işıltan, İstanbul 1970. Ioannes Zonaras, Tarihlerin Özeti, Türkçe çev., Bilge Umar, İstanbul 2008. Kesik, Muharrem, 1071 Malazgirt Zafere Giden Yol, İstanbul 2013. Kurat, Akdes Nimet, Çaka Bey, İzmir ve Civarındaki Adaların İlk Türk Beyi, Ankara 1966. Kurat, Akdes Nimet, Peçenek Tarihi, İstanbul 1937. Mehmet Ersan-Mustafa Alican, Selçukluları Yeniden Keşfetmek Büyük Selçuklular, İstanbul 2012. Mikhael Attaleiates, Tarih, Türkçe çev. Bilge Umar, İstanbul 2008. Ostrogorsky, Georg, Bizans Devleti Tarihi, Ankara 1991. Sümer, Faruk–Sevim, Ali, İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı, Ankara 1971. Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi, İstanbul 1984.
7
dk.
18 Kasım 2022
Malazgirt Fatihi: Sultan Alp Arslan
es-Sultanü’l-azam Adudü’d-devle Ebu’ş-şücâ Alp Arslan Muhammed b. Davûd Çağrı Bey b. Mikâil b. Selçuk. Ebu’l-Feth, Büyük Selçuklular coğrafyasının tamamına hükmeden ilk hükümdar, Malazgirt Savaşı’nı kazanan, Doğu Roma İmparatorluğu’na büyük darbe indiren ve imparatoru esir eden eşsiz komutan Sultan Alp Arslan. Arslan Yabgu b. Selçuk Bey’in Karahanlı Hükümdarı Yusuf Kadır Han ve Gazneli Sultanı Mahmud’un gerçekleştirdiği bir görüşmede alınan kararlar neticesinde esir edilerek hapsedilmesi (1025), Selçuk Bey’in torunları Tuğrul ve Çağrı Bey’i (Mikail’in oğulları) ailenin yeni liderleri durumuna getirdi. Bu durum Gazneli Mahmud ile Buhara Hâkimi Karahanlı Ali Tegin’in, iki kardeşi kontrol altına alma isteğine neden oldu. İlk aşamada siyasi tedbirlere başvuran Ali Tegin, daha sonra gerçekleştirdiği bir baskınla başta Yusuf Yınal b. Selçuk olmak üzere pek çok Selçuklu liderini öldürdü. Zor durumda kalan Selçuklular, savaşmak veya bölgeden ayrılmak arasında seçim yapmayı düşündükleri sırada Çağrı Bey’in bir oğlu dünyaya geldi (1029). Çocuğun doğumunu uğur sayarak savaşmaya karar veren Selçuklular, büyük bir zafer elde ettiler. Alp Arslan Muhammed adı verilen bu çocuk, daha sonra Büyük Selçuklular Devleti’nin ikinci hükümdarı olacaktı. Dandanakan Savaşı (1040)’dan sonra Selçuklular’ın Merv’de topladığı kurultaydan bağımsızlık kararı ile ülke topraklarının hanedan üyeleri arasında paylaştırılması kararı çıktı. Bu paylaşıma ele geçirilmesi düşünülen bölgeler de dâhil edildi. Alp Arslan’ın babası Çağrı Bey’in hâkimiyet bölgesi, Merv merkezli Horasan’ın doğu kesimi oldu. Alp Arslan, Çağrı Bey’in tespit edebildiğimiz altı oğlundan biridir. Merv kurultayında en büyük ağabeyi olan Kavurd’a Kirman hâkimiyetinin verilmesi ve Çağrı Bey’in diğer oğlu Yakuti’nin Tuğrul Bey’in hizmetine alınması, o sıralarda nispeten daha küçük yaşta olan Alp Arslan’ın babasının yanında kalmasını sağladı. Çağrı Bey’in hâkimiyet bölgesi olan Horasan’daki en büyük başarısı, Karahanlılar ve özellikle Gazneliler’in Selçuklular aleyhinde ilerlemesini engellemek oldu. Bu sayede Tuğrul Bey, doğudan gelebilecek tehditlerle ilgili olarak endişe duymadan batıya ilerleyebilecekti. Bu sürecin en büyük destekçisi, Çağrı Bey ile birlikte zamanla Alp Arslan olacaktır. Gazneli Sultanı Mevdud’un Belh’e saldırması, o sırada hasta olan Çağrı Bey’in karşılık vermesine imkân tanımamış, onun adına bu görevi henüz 13-14 yaşlarında bulunan oğlu Alp Arslan üstlenmişti. Bu zorunlu görev neticesinde kazanılan ilk büyük başarı, Alp Arslan’a kendi idari bölgesini yönetme şansını verdi. Nitekim Çağrı Bey, Belh, Toharistan, Vahş, Velvalic ve Kubadyan’ın idaresini ona bıraktı (1043). Böylece Alp Arslan askeri eğitimi yanında idari anlamda da bir eğitime tabi tutulacaktı. Muhtemelen bu sıralarda daha sonra vezirliğini de üstlenecek olan Nizamülmülk, Çağrı Bey tarafından onun eğitimiyle vazifelendirildi. Çağrı Bey ve oğlu Alp Arslan ilk olarak Gazneliler’in elindeki Tırmiz şehrini ele geçirdiler. Gazneli Mevdud’un Karahanlı Arslan Han ve Büveyhîler’den Isfahan Hâkimi Ebu Kalicar ile bir ittifak yaparak harekete geçmesi, Alp Arslan’ı bir kez daha orduya komuta etmeye mecbur bıraktı. Ancak Mevdud hastalanarak kısa süre sonra öldü (1049), Ebu Kalicar ise Horasan’a gitmek için girdiği çölde ordusunun büyük bir kısmını kaybetti. Tek başına kalan Arslan Han, Çağrı Bey’in hâkimiyetindeki Tırmiz’i tahrip etti. Onu engelleyen ise yine Alp Arslan olacaktı. Oğlunun kazandığı bu galibiyetten sonra Çağrı Bey, Karahanlılar’ın Selçuklu topraklarına saldırmaması koşuluyla Arslan Han ile barış imzaladı. Böylece Alp Arslan’ın savaş meydanında kazanmış olduğu zafer, babası Çağrı Bey tarafından diplomatik bir başarıya çevrilmiş oluyordu. Bununla birlikte Gazneliler ile yapılan mücadeleler sürüp gitti. Özellikle Mevdud’dan sonra hükümdar olan Sultan Abdürreşid döneminde Gazneliler belli ölçüde ilerleme kaydettiler. Ancak Gazneliler Devleti’nde meydana gelen iç karışıklıklar neticesinde Abdürreşid öldürülerek yerine Ferruhzad geçirildi ve bu durum o zamana kadar daha ziyade savunmada kalan Çağrı Bey’in harekete geçmesine neden oldu. Bununla birlikte olaylar Çağrı Bey’in düşündüğü gibi gerçekleşmeyerek ağır bir yenilgi alındı. Bu sefer Ferruhzad karşı saldırıya geçti. Gazneliler’in durdurulamaması üzerine Alp Arslan bir kez daha devreye girdi. Son ve kesin galibiyeti alan da o oldu. Gazneliler’in Horasan’ı geri alma hususunda artan umutlarına büyük darbe indiren bu galibiyet, iki tarafı anlaşmaya sevk etti. Böylece Karahanlılar’dan sonra Gaznelilerle de barış imzalayan Çağrı Bey, kısa süre sonra vefat etti (1059). Çağrı Bey vefat etmeden kısa süre önce kardeşi Tuğrul Bey, isyan eden İbrahim Yınal’a karşı kendisinden yardım istemişti. Tuğrul Bey, tahtını kaybetmenin eşiğine geldiği bu isyandan, Çağrı Bey’in üç oğlu Alp Arslan, Kavurd ve Yakuti’nin vermiş olduğu destek sayesinde kurtulabildi. Öyle ki, İbrahim Yınal’ı savaştan sonra yakalayarak amcasına teslim eden kişi Alp Arslan’dı (1059). Amcasının tahtını kurtarmasına yardım eden Alp Arslan, aslında böylece kendi tahtını da kurtarmış oluyordu. Çağrı Bey’in ölümünden sonra babasının hâkimiyet bölgesini Alp Arslan idare etti. Bu süreçte amcası Tuğrul Bey’e bağlılık göstererek onun adına hutbe okuttu. Tuğrul Bey’in 1063 tarihindeki ölümüyle birlikte uzun zamandır kendisini Büyük Selçuklu tahtı için yetiştiren Alp Arslan da harekete geçti. Bununla birlikte taht için kendisinden başka iki aday daha bulunuyordu. Biri Tuğrul Bey’in kendisine veliaht tayin ettiği Çağrı Bey’in diğer oğlu (anneleri farklı olan) Süleyman’dı. Ama Alp Arslan için asıl tehlike, Tuğrul Bey öldüğü sırada zaten isyan halinde bulunan Kutalmış b. Arslan Yabgu b. Selçuk idi. İlk fırsatta Süleyman’ın durumu daha iyi görünüyordu. Nitekim veliahttı ve buna istinaden Vezir Amidülmülk tarafından başkent Rey’de tahta çıkartılarak adına hutbe okunmuştu. Damgan yakınlarındaki müstahkem bir kale olan Girdkuh’ta isyan halinde olan Kutalmış, harekete geçerek Tuğrul Bey zamanında küstürülmüş olan Türkmenler’i kendi tarafına çekmeyi başardı. Ardından da Rey’e gelerek şehri kuşatmaya başladı. Onu geri püskürtemeyen ve Süleyman ile devam edemeyeceğini anlayan Vezir Amidülmülk, Alp Arslan’dan yana bir tavır takınarak ona haber gönderip bağlılık bildirdi. Alp Arslan’ın ilerlemekte olduğunu haber alan Kutalmış, muhtemel bir yenilgi sonrasında tekrar sığınabilmek düşüncesiyle Girdkuh’a yakın bir yerde savaşmak istedi. Neticede iki taraf Damgan ile Abdullahabad arasındaki Vadii el-Milh (Dih-i Nemek)’te karşı karşıya geldi. Savaşı kazanan Alp Arslan oldu, Kutalmış ise bir rivayete göre atından düşerek, diğerine göre sığınmış olduğu yerde muhtemelen almış olduğu yaralar neticesinde vefat etti. Süleyman ise tahtı bırakarak Şiraz’a kaçtı. Rakipsiz kalan Alp Arslan, başkent Rey’e gelerek Büyük Selçuklular tahtına oturdu (Aralık 1063). Sultan Alp Arslan, Rey’de gerekli düzenlemeleri yaptıktan ve uzun yıllardır yanında bulunan Nizamülmülk’ü vezirlik görevine atadıktan sonra ilk seferini gerçekleştirmek üzere hazırlıklara başladı. İlk hedef daha ziyade Ermeni ve Gürcüler’in hâkim olduğu, Tuğrul Bey zamanında tam manasıyla kontrol altına alınamayan Kafkasya idi. Sefer sırasında hizmetine giren ve onu Anadolu’ya yönlendirmek isteyen Tuğtegin adlı Türkmen beyinin isteği kabul görmemişti. Neticede Anadolu’daki faaliyetler için her şeyden önce Kafkaslar’ın kontrol alınması gerekiyordu. Seferin başında ordu ikiye ayrılarak hareket edildi. Melikşah’ın komuta ettiği ordu pek çok başarılı faaliyetlerde bulunarak pek çok önemli kale ele geçirildi. Ama seferin en başarılı neticesi Ortaçağ Hristiyan dünyasının en önemli merkezlerinden biri olan Bagrat Ermeni Krallığı’nın başkenti olan Ani’nin ele geçirilmesi oldu (16 Ağustos 1064). Bu büyük başarı İslam dünyasında da sevinç yaratmış, hatta Abbasi Halifesi el-Kaim Biemrillah, Sultan Alp Arslan’a Ebu’l-Feth (Fethin Babası) lakabını vermişti. Böylece Alp Arslan, Büyük Selçuklu sultanı olarak ilk önemli başarısını elde etmiş oluyordu. Yaklaşık dokuz yıl tahtta kalan Sultan Alp Arslan için en fazla sorun çıkartan kişi, ağabeyi Kavurd idi. Kavurd, Dandanakan Savaşı’ndan sonra Merv’de toplanmış olan kurultayda alınan kararla Kirman hâkimi olarak belirlendi. Harekete geçen Kavurd da 1048 tarihi itibariyle Kirman’da bir hâkimiyet tesis etti. Tuğrul Bey’in ölümüyle birlikte taht için harekete geçmişse de Alp Arslan’ın başarısı sonrasında itaat bildirdi. Ancak bildirilen bu itaat onun için bir zorunluluktu. Nitekim tahtı ele geçirebilecek güçte olmadığının kendisi de farkındaydı. Bununla birlikte hemen her fırsatta Fars’a doğru genişleme politikası takip etti. Sultan Alp Arslan ise izni ve bilgisi dışında gerçekleştirilen bu faaliyetleri isyan olarak algılayarak Kafkasya seferinden sonra Kirman’a yöneldi. Bu sırada Fars Hâkimi Fazluye de kendisine tabi oldu. Sultan Alp Arslan’ın Fazlûye lehine tavır alması Kavurd’un bağlılık bildirmesi ile sonuçlandı (1065). Ancak 1067 ve 1069 tarihinde olmak üzere iki kez daha isyan edecekti. İlk isyanda sığındığı kalede kuşatılan Kavurd af dilemiş, Sultan Alp Arslan da bu isteği kabul etmişti. İkinci isyanında ise Alp Arslan’ın ordusundaki bazı askerlerle anlaşan Kavurd, bu sayede kardeşini iki kuvvet arasında bırakmayı planladıı. Sultan Alp Arslan, son anda bu plandan haberdar oldu ve ordusunda kimlerin Kavurd ile ittifak ettiğinden emin olamadığı için Isfahan’a çekilmek zorunda kaldı. Kavurd’un herhangi bir saldırısını engellemek düşüncesiyle oğlu Melikşah’ı da Berdsir önlerinde bırakdı. Böylece Kavurd, bir kez daha cezalandırılmaktan kurtuldu. Sultan Alp Arslan’ı selefi Tuğrul Bey’den ayıran en büyük özellik, devleti tek bir yönetim altında birleştirmesiydi. Bu da bütün coğrafyayı tek başına kontrol etmesi anlamına geliyordu. Diğer bir ifadeyle ilk seferini batıya, ikinci seferini nispeten güneye, üçüncü seferini ise kuzeye gerçekleştirmek zorunda kaldı. Kafkasya seferinden sonra Kavurd üzerine yürüyen Sultan Alp Arslan, meseleyi çözüme kavuşturduktan sonra Merv’e gelmiş ve burada oğlu Melikşah’ı Karahanlı prenseslerinden Celaliye Terken ile evlendirdi. Daha sonra da kuzeye yönelerek Hazar’ın kuzeyinden gelen ticaret kervanlarına saldıran Kıpçaklar ve Gayrimüslim Türkler’i kontrol altına aldı. Buradan Cend’e geçen Alp Arslan, büyük dedesi Selçuk Bey’in mezarını ziyaret ettikten sonra tekrar Merv’e döndü (Mayıs 1066). Ardından Nişabur yakınlarındaki Radgan’a geçen sultan, tertip ettirdiği bir törenle oğlu Melikşah’ı veliahdı ilan etmiş (Temmuz 1066), ancak yukarıda da bahsetmiş olduğumuz üzere Kavurd’un isyanını haber aldığında Kirman’a gitmek zorunda kalmıştı. Sultan Alp Arslan döneminde Kafkaslar’a ayrı bir önem veriliyordu. Yukarıda da belirttiğimiz üzere sultan ilk seferini buraya yaptı. Çünkü Kafkaslar, Anadolu’da gerçekleştirilen ve gerçekleştirilecek olan faaliyetler için önemli bir kavşak durumundaydı. Dolayısıyla ilk önce buranın kontrol altına alınması gerekirdi. Bunun içindir ki, 1067 tarihinde ikinci kez olmak üzere Sultan Alp Arslan buraya sefer yaptı. Neticede bölgedeki Gürcüler kontrol altına alındı. Ayrıca ele geçirilmiş olan Tiflis ve Rustav gibi şehirler Gence Emiri Fadlun’un idaresine bırakılarak Selçuklular’a bağlı bir uç beyliği meydana getirildi. Sultan Alp Arslan ardından Anadolu seferlerinin devam ettirilmesi hususunda emirler verip, görevlendirmelerde bulunduktan sonra geri döndü. Bu çerçevede Sultan Tuğrul Bey zamanında başlatılmış olan Anadolu’daki faaliyetler, Sultan Alp Arslan döneminde de devam ettirildi. Pek çok farklı komutanın liderliğinde gerçekleşen bu seferler, Afyon’a kadar genişleyen bir güzergâh takip etti. Daha ziyade keşif ve yağma amaçlı yapılan ve yerleşme düşüncesi taşımayan bu faaliyetler, bir süre sonra Bizans’ın karşı seferler düzenlemesine neden olacaktı. Özellikle 1068 tarihinde Bizans tahtına çıkan Romanos IV. Diogenes, Selçuklular’ı Anadolu’dan geri püskürtmek üzere harekete geçti. Kazanacağı başarılar, kendisine karşı olan muhalefetin önüne geçecekti. Bunun için 1068 tarihinde Suriye’ye doğru harekete geçen Romanos, küçük çaplı başarılar elde etmişse de, özellikle Afşin’in Orta Anadolu’daki faaliyetleri imparatora dönüş yolunda sıkıntı çıkaracağı düşüncesiyle sonlandırıldı. Geri dönen İmparator, 1069 senesinde ikinci kez olmak üzere Anadolu’ya yöneldi. Afşin, Sanduk, Dilmaçoğlu Mehmet, Ahmetşah ve Türkman gibi komutanların faaliyetlerine son verilecek, Selçuklular’ın askeri üssü Ahlat ele geçirilecekti. Bu amaçla Kayseri’ye ulaştığında Türkmenler’in daha batıya kayarak Konya ve Karaman’ı ele geçirdiklerini haber aldı. Türkmenler’in dönüş yolunu kesmek üzere harekete geçtiyse de bunu da başaramadı. Genel anlamda imparatorun ikinci seferi de başarısızlıkla sonuçlandı. Bir sonraki sene tekrar Anadolu’ya sefer yapma planı, alınan başarısız sonuçlar sebebiyle muhaliflerince engellendi. Bunun üzerine Manuel Komnenos komutasında bir kuvvet Anadolu’ya gönderildi. İmparator ise 1070 yılını muhtemelen sonu Malazgirt Savaşı ile sonuçlanan seferin hazırlıkları ile geçirdi. Sultan Alp Arslan’ı Malazgirt’e götüren sefer ise Anadolu’ya yönelik planlanmamıştı. Asıl hedef, Şii Fatımiler’in hâkimiyetindeki Mısır’dı. Fatımi devlet adamlarından Nasrüddevle Hamdan, siyasi rakipleri karşısında zor durumda kalınca Sultan Alp Arslan’a haber göndererek Mısır’ı kendisine teslim edeceğini bildirdi. Sultan Alp Arslan’ı İslam dünyasının en önemli hükümdarı yapacak olan bu teklif üzerine 1071 tarihinde Mısır’a doğru harekete geçildi. Doğu Anadolu’ya gelerek Malazgirt’i alan Alp Arslan, daha sonra Urfa’yı kuşattı. Uzun süren kuşatmada başarı sağlanamayınca Haleb’e gitmek üzere Fırat geçildi. O güne kadar gulâm kökenli olmayıp Fırat’ın batısına geçen ilk Türk hükümdarı olduğu için dualar eden Sultan Alp Arslan, daha önce kendisine tabiiyet bildirmesine rağmen huzuruna gelmeyen Mirdasiler’den Mahmud’u Haleb şehrinde kuşatmaya başladı. Ancak bir aydan fazla süren bu kuşatma sırasında tam manasıyla sadece bir gün savaşıldı. Nitekim sultan, bu önemli İslam şehrine zarar vermek istemiyor, diğer taraftan kısa sürede alınacak olan şehrin Bizans için kolay bir hedef haline getirilmesinden endişe ediyordu. Neticede Mahmud, sultanın huzuruna gelmek zorunda kaldı. Bu gelişme Sultan Alp Arslan’ın asıl hedefine, yani Mısır’a doğru ilerlemesini sağladı. Bununla birlikte kısa bir süre ilerlemişken Bizans İmparatorunun elçisi ulaşmış ve ültimatom olarak adlandırılabilecek istekleri sıralamıştı. Gelinen noktada Sultan Alp Arslan ya istekleri kabul edecek ya da o sıralarda Anadolu içlerinde ilerlemekte olan Romanos Diogenes’e engel olacaktı. Sultan Alp Arslan derhal geri dönerek acilen Fırat’ın doğusuna geçti. Bu sırada çok miktarda asker ve mühimmat kaybetmiş, ardından yorgun askerlerinden bir kısmını da terhis etmişti. Bu sebeple ordusunu yeniden tahkim etmesi gerektiğinden doğuya yöneldi. Ancak bu hareketinin bir kaçış olarak algılanmasından endişe ederek Hoy’a kadar ilerledi. Bizans tarafı ise, onun bu hareketini kaçmak şeklinde değerlendirerek planlarını bu çerçevede yaptı. Bizans’ın amacı Türkler’i Anadolu’dan, hatta İran’dan Ceyhun’un öte tarafına atmaktı. Katılımlar gerçekleştikten sonra Malazgirt’e gelen Selçuklu kuvvetleri, Bizans tarafında şaşkınlığa neden oldu. Kaçmakta olduğunu düşündükleri Alp Arslan bir anda karşılarına dikildi. Sahip olduğu büyük güç sebebiyle mağrur olan imparator, Alp Arslan’ın barış teklifini karşı şartlar öne sürerek kabul etmedi. Daha sonra da gelen barış teklifini bir zayıflık olarak değerlendirerek, Alp Arslan’ın cevabını bile beklemeden harekete geçti. Bizans kuvvetlerinin harekete geçmesiyle birlikte Selçuklu kuvvetleri bir plan çerçevesinde düşman kuvvetlerini çember içine alacak şekilde geri çekilmişlerdi. Gün batımına kadar ilerleyen imparator, gece karanlığına kalmamak için geri dönüş emri verdiğinde, arkada kalan kuvvetler bu hareketi bir bozgun olarak algılayarak kaçmaya başladıları. Yaşanan kargaşa Selçuklular’a saldırı imkânı tanıdı. Geri dönen Alp Arslan merkezden, çevre tepelerde pusuda bekleyen diğer birlikler de yanlardan Bizans ordusuna saldırdı. Kısa süre sonra her şey sona ermiş, kazanan Sultan Alp Arslan’ın ordusu olmuştu (26 Ağustos 1071). Hiç kimse imparatorun akıbetinden haberdar değildi. Ertesi gün gelen haber, imparatorun esir alındığı şeklindeydi. Sultan Alp Arslan gerekli tetkikleri yaptırdıktan sonra Doğu Roma İmparatoru Romanos IV. Diogenes’in Sultan Alp Arslan’a esir düştüğü kesinleşti. Sultan Alp Arslan esir hükümdara kötü davranmadı. Hatta maiyetinin de kötü davranmasını “Bu yaşadıkları ona yeter.” diyerek engelledi. Neticede iki taraf arasında yapılan görüşmelerden bir anlaşma çıktı. Anlaşmayla Doğu Roma İmparatoru, Büyük Selçuklular Devleti’ne tabi olmayı kabul etti. Ancak bu anlaşma Romanos tahtta kalmayı başarabilirse bir anlam taşıyordu. Bundan dolayı Sultan Alp Arslan onu hızlıca geri gönderdi. Ancak imparatorun esir düştüğü haberi İstanbul’a ulaşır ulaşmaz Mikhail Dukas tahta çıkarıldı. Tahtını geri almak için mücadele eden Romanos bunda başarılı olamamış, gözlerine mil çekilmesinden kısa süre sonra da ölmüştü. Onun ölümüyle birlikte anlaşma da sonra erdi. Bu gelişme üzerine Sultan Alp Arslan verdiği emirle Anadolu’yu Türk yerleşimine açtı. Emre göre her kim Anadolu’da bir yer fethederse onun olacak, hiçbir şekilde onun hâkimiyetine dokunulmayacaktı. Böylece Artuk, Saltuk, Mengücük, Danişmend gibi emirlerin fetihleriyle Anadolu’da İlk Beylikler Dönemi başlamış oldu. Anadolu’nun batısı ise Malazgirt’te büyük darbe alan Bizans’ın herhangi bir mukavemet gösterememesi sebebiyle Kutalmışoğlu Süleymanşah’ın Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurması (1080) sayesinde Türkleşecekti. Bu büyük zaferden dolayı İslam dünyasındaki ünü iyice artan Sultan Alp Arslan, artık gücünün zirvesindeydi. Karahanlı Hükümdarı Şemsülmülk Nasr ile aralarında meydana gelen şahsi bir sıkıntıdan dolayı onun üzerine yürümeye karar verdi. Sefer sırasında Buhara yakınlarındaki Berzem kalesi kuşatılmış, direnen kale komutanı Yusuf el-Harizmi daha sonra yakalanarak huzuruna getirilmişti. Seferin diğer aşamaları için ondan faydalı bilgiler edinileceği umuluyordu. Ancak öyle olmadı. Yusuf el-Harizmi’nin bazı davranışları sultanın hoşuna gitmeyerek onun cezalandırılmasına karar verdi. Yusuf’un kışkırtıcı sözler söylemesi üzerine Sultan Alp Arslan onun bağlarının çözülmesini emretti. Bu sırada da ona bir ok fırlattı. Attığı hiçbir oku hedefinden şaşmayan sultan, ayağı sürçtüğü için dengesini kaybederek bu kez hedefini tutturamadı. Bu an Yusuf’a saldırı için imkân tanıdı. Gizlemiş olduğu bıçağını Sultan Alp Arslan’a sapladı (20 Kasım 1072). Yusuf hemen orada öldürüldüyse de Sultan Alp Arslan’ın yarası ağırdı. Bunun farkında olan sultan, yapılmasını istediği şeyler hususunda gerekli emirleri verdikten sonra 24 Kasım 1072 tarihinde vefat etti. Cenazesi Merv’e götürülerek babası Çağrı Bey’in de gömülü olduğu Merv Camii’nin yanındaki türbeye veya yine babasının inşa ettirmiş olduğu medreseye defnedildi. Böylece dokuz yıllık bir saltanat süresine büyük başarılar sığdıran Büyük Selçuklular Devleti’nin büyük hükümdarı Sultan Alp Arslan, tarih sahnesinden çekilmiş oldu. Ölümünden kısa süre önce şöyle dediği kaydedilmektedir, “Her nereye yönelsem ve hangi düşman üzerine yürümek istesem daima Allah’tan yardım dilerim. Dün bir tepeye çıktım, ordunun azametinden ve askerlerimin çokluğundan dolayı altımda yer titriyordu. Kendi kendime, ‘Ben bütün dünyaya hükmeden biriyim, bana hiç kimsenin gücü yetmez.’ dedim. Bu yüzden Allah Teâlâ beni yarattıklarının en zayıfı karşısında âciz bıraktı. Allah’tan mağfiret diler ve bu düşüncemden dolayı beni affetmesini niyaz ederim.”. Kaynakça Agacanov, Sergey Grigoreviç, Selçuklular, çev. Ekber N. Necef-Ahmed R. Annaberdiyev, Ötüken, İstanbul 2006. Ahmed b. Mahmûd, Selçuknâme, haz. E. Merçil, Bilge Kültür Sanat, İstanbul 2011. Alican, Mustafa, Malazgirt 1071, Kronik Kitap, İstanbul 2017. Azimî, Azimî Tarihi (Selçuklular Dönemiyle İlgili Bölümler, H. 430-538), Metin, Çeviri, Notlar ve Açıklamalar A. Sevim, TTKY, Ankara 1988. Bundârî, Zübdetü’n-nusra ve nuhbetü’l-usra, çev. Kıvameddîn Burslan, Irak ve Horasan Selçukluları Tarihi, TTKY, Ankara 1943. Efdalüddîn Kirmânî, İkdu’l-ulâ li-mevkıfi’l-alâ, nşr. Ali Muhammed Amrî Nâînî, Tahran 1311 hş. Eyice, Semavi, Malazgirt Savaşını Kaybeden IV. Romanos Diogenes (1068-1071), TTKY, Ankara 1971. İbnü’l-Adîm, Bugyetü’t-taleb fî Tarihi Haleb, Biyografilerle Selçuklular Tarihi, (Seçmeler), çeviri, not ve açıklamalar Ali Sevim, TTKY, Ankara 1989. İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-tarih, çev. Abdülkerim Özaydın, İstanbul 1987. Kesik, Muharrem, 1071 Malazgirt, İstanbul 2013. Köymen, Mehmet Altay, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, Alp Arslan ve Zamanı, TTKY, Ankara 1992. Merçil, Erdoğan, Kirmân Selçukluları, TTKY, Ankara 1989. Mikhael Attaleiates, Tarih, çev. Bilge Umar, İstanbul 2008. Nikephoros Bryennios, Tarihin Özü, çev. Bilge Umar, İstanbul 2008. Özaydın, Abdülkerim, “Malazgirt Meydan Muharebesi (26 Ağustos 1071)”, Alp Arslan ve Malazgirt, ed. E. Merçil, İBB Kültür AŞ, İstanbul 2014. Piyadeoğlu, Cihan, Çağrı Bey, İstanbul 2011. …………….., Sultan Alp Arslan Fethin Babası, Kronik Kitap, İstanbul 2016. Reşîdüddîn Fazlullah, Câmiu’t-tevârîh, çev. E. Göksu-H. H. Güneş, Bilge Kültür Sanat, İstanbul 2014. Sadreddîn el-Hüseynî, Ahbârü’d-Devleti’s-Selcukiyye (Zübdetü’t-tevârih), çev. Necati Lugal, TTKY, Ankara 1999. Sevim, Ali-Merçil, Erdoğan, Selçuklu Devletleri Tarihi, TTKY, Ankara 1995. Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mirâtü’z-zamân fî tarihi’l-ayân, çev. Ali Sevim, TTKY, Ankara 2011. Sümer, Faruk-Sevim, Ali, İslâm Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı (Metinler ve Çevirileri), TTKY, Ankara 1988. Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Boğaziçi Yay., İstanbul 1996. Yinanç, Mükrimin Halil, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri I, haz. R. Yinanç, TTKY, Ankara 2013.
11
dk.
28 Ekim 2022
Çanakkale’de Arıburnu Şehidi Yüzbaşı Vasfi Efendi
Vatanı ve mukaddesatı için can veren bu yiğitlerin verdikleri son nefesler geride bıraktığı ya gözü yaşlı yetiminin ya ana-babasının ya da tüm sevdiklerinin hür olarak vatanlarında son nefeslerinin garantisi olacaktır. İşte sevdikleri ve mukaddesatı için son nefesini verenlerden biri de 5. Tümen 13. Alay 3. Tabur 11. Bölük komutanı Trabzonlu Kıdemli Yüzbaşı İbrahim oğlu Mustafa Vasfi Efendi’dir. Vasfi Efendi, Çanakkale Muharebelerinde Arıburnu mıntıkasındaki muharebelere katılmış, bölüğün önünde kahramanca mücadele ederken 19 Mayıs 1915 günü şehadet mertebesine ulaşacaktır. Birliği Merkeztepe’de düşman siperlerine 20-40 adım mesafeye kadar ulaşabilmişti. Şehadet defterinde Vasfi Efendi’nin vefat yeri olarak Arıburnu Kanlıtepe yazılmıştır. 18 Mart 1915’te Çanakkale’de zafer kazanılmış, Boğaz geçilememiştir. O gün güneş batarken İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan Müttefik Donanma, gururu kırılmış bir şekilde Limni Adası’na dönerken üç büyük zırhlısını da Boğaz’ın serin sularına bırakmak zorunda kalacaktır. Bir o kadarı da bir daha savaşamayacak kadar ağır hasar almıştır.
İstanbul’un kilidi olan Boğaz’ın açılması için başka bir yol bulunmalıdır. Böylece İstanbul’un parlayan minareleri önünden geçerek Dolmabahçe’nin önünde Donanma demir atabilecek, Osmanlı’nın başkenti ele geçirilecektir. Bu hedefe ulaşmak için Boğaz karadan yapılacak bir harekât ile geçilmeye çalışılacaktır. Hazırlıklar hemen ertesi gün başlar. Görev, komutasını Sir Ian Hamilton’un deruhte ettiği Mısır’daki Akdeniz Seferi Kuvvetleri Gücü’ne verilmiştir. Osmanlı Devleti de aldığı istihbarat doğrultusunda hazırlıklara başlar, 25 Mart’ta 5. Ordu’yu kurar.
Tarihler 25 Nisan 1915’i gösterdiğinde Gelibolu Yarımadası’nın sahilleri tarihte bir benzeri olmayan bir çıkarma harekâtına şahit olur. Aynı anda, dünyanın her bir kıtasından getirilmiş, İngiliz ve Fransız bayrakları altında binlerce asker karaya çıkmaya başlar… O sabah, öz yurdunu istilaya karşı canı pahasına vatanını müdafaa eden Mehmetçik ölümü, asude bir bahar sabahı cana bir mihnet bilecektir.
Vatanı ve mukaddesatı için can veren bu yiğitlerin verdikleri son nefesler geride bıraktığı ya gözü yaşlı yetiminin ya ana-babasının ya da tüm sevdiklerinin hür olarak vatanlarında son nefeslerinin garantisi olacaktır. İşte sevdikleri ve mukaddesatı için son nefesini verenlerden biri de 5. Tümen 13. Alay 3. Tabur 11. Bölük komutanı Trabzonlu Kıdemli Yüzbaşı İbrahim oğlu Mustafa Vasfi Efendi’dir.
25 Mart’ta 3. Kolordu’ya bağlanan1 5. Tümen, 13. 14. ve 15. Alaylardan oluşmaktadır. Yüzbaşı Mustafa Vasfi Efendi birliğiyle Keşan dolaylarındadır. Tümen, 25 Nisan sabahı çıkarma yapıldığında ise Bolayır’dadır. Buradaki harekâtın nümayiş olduğu anlaşılınca tümene Arıburnu’na hareket emri verilir.
5. Tümen’in 14. ve 15. Alayları karaya ilk ihraç harekâtından beş gün sonra 30 Nisan’da Arıburnu’na varır. Cepheye ilk gelen 14. Alay, saat 05.00’te Kocadere’nin batısına ulaşacaktır.2 Mustafa Vasfi Efendi’nin Yb. Ali Rıza Bey kumandasındaki alayı ise ertesi gün, 1 Mayıs’ta Arıburnu Cephesi’ne sevk edilecektir.3
Tümenin cephede ilk muharebesi 1-2 Mayıs 1915 günü 19. Tümen Komutanı Yarbay. Mustafa Kemal Bey komutasında yapılacak taarruz sırasında olacaktır. Planlanan taarruz hattı, daha sonra Bombasırtı olarak isimlendirilecek sırtın batısı -Boyun noktası- Merkeztepe’dir. Böylece Haintepe ekseninde geliştirilecek ve düşman kuvvetleri ihraç noktalarında sıkıştırılarak denize dökülecektir.4
Arıburnu’na çıkarmanın ilk haftası beş Avustralya, iki Yeni Zelanda ve bir deniz tugayından oluşan 33.000 kişilik bir kuvvet çıkarılmıştır.5 5. Tümen ise bu güce karşı yapılacak taarruzun merkezinde vurucu güçtür. Yüzbaşı Mustafa Vasfi Efendi’nin 13. Alay’ı ise tümen ihtiyatıdır. 1 Mayıs sabahı saat 05.00’te Türk bataryaları Merkez Tepe düşman mevzilerine hazırlık ateşi açar. Saat 05.15’de Merkez kol ve sol kol birliklerinin taarruzu dalga dalga gelişir. Türk birliklerinin taarruzunun başlangıçta başarılı bir şekilde gelişmesi üzerine Müttefik Donanma topçu ateşi ile taarruzu önlemeye çalışmıştır.
Başarılı bir şekilde gelişen taarruz karşısında Müttefik Donanma ağır bir bombardımana başlayacaktır. Tüm bunlara rağmen 5. Tümen’in 14. Alayı düşman siperlerine 200 metre kadar yaklaşır. Boyun noktası ile Merkeztepe’deki İngiliz ağır makineli tüfeklerinin çapraz ateşi karşısında alayın taarruzu bir ara duraklasa da6 mücadeleden vazgeçmeyen Mehmetçik siperlerden yeniden çıkarak taarruzu yeniler. Manzara dehşet vericidir: Birlikler, önlerinde kılıç çekmiş subaylarının komutasında düşman siperlerine atılmakta, büyük bir kısmı ise makineli tüfekler ile açılan ateşle vurularak toprağa düşmektedir.7
Taarruz ilerledikçe yeni birlikler de cephe hattına takviye olarak sevk edilir. Sıra tümen ihtiyatı 13. Alay’a gelir. Yüzbaşı Mustafa Vasfi Bey de alayı ile öğleden sonra 16.30’da cepheye intikal eder. O gün Taarruz akşam güneş batıncaya kadar devam etmiş, tüm fedakârlıklara rağmen hedeflenen netice alınamamıştır.
Yarbay Mustafa Kemal, o günkü taarruzu özellikle 13. Alay’ın gayreti ve başarısını hatıratında şu cümlelerle özetler:
“Sabaha kadar gelişen durum sonucunda, düşmanın asıl mevziisine girme imkânı kalmadığı anlaşılmıştı. Kanlısırt’ta 13. Alay’ın 1. Tabur’uyla atılan başarılı adımlar, Sol kanat komutanının emrinde bulunan diğer kuvvetler tarafından takip edilemediğinden sonuçsuz kaldı”8
1 Mayıs’ta başlayan bu taarruzlar ertesi gün 2 Mayıs’ta Yarbay Mustafa Kemal’in saat 03.00’te gönderdiği emir ile durdurulacaktır.9 O gün Yüzbaşı Mustafa Vasfi Efendi yara almaz ama 13. Alay 6 subay 604 er zayiat verir. O gün alay efradı nasıl yiğit olunacağının ilk temrinini yapmıştır.
Çanakkale Muharebeleri’nde Arıburnu’nda 1 Mayıs taarruzlarından daha şiddetli ve kanlı muharebeler ise 19 Mayıs gecesi yaşanacaktır. Cepheye yeni intikal etmiş, birçoğu İstanbullu gençlerden oluşan 2. Tümen ile 19, 16 ve 5. Tümenlerin katıldığı bu taarruzda Türk’ün yiğitliği bir daha görünecektir.
11 Mayıs’ta cepheyi ziyarete gelen Başkomutan Vekili Enver Paşa, cepheyi gezer, İstanbul’a döndükten sonra 5. Ordu komutanından 2. Tümen’in de katılımıyla, Kuzey Grubu’nun Anzaklar üzerine taarruz etmesini ister. Kuzey Grup komutanı Esat Paşa’nın olumuz görüşüne rağmen, ordu komutanı Liman Von Sanders’in Enver Paşa’nın yerine getirecektir. 17 Mayıs’ta yayınladığı emir ile taarruzun 19 Mayıs gece 03.30’da başlamasını ister.
Harekât öncesi İngiliz keşif uçaklarının Kocadere köyü civarında birçok kıtayı görmesi karşısında muhtemel bir taarruza karşı hazırlıklara başlayan Anzaklar, ön hatlardaki cephane ve silah ikmallerini tamamlamışlardır. 5. Ordu Komutanlığı ise toplamda 4 tümenden oluşan birlikleri taarruz mevzilerine yanaştırmaktadır.10
19 Mayıs gecesi cephenin sol kanadındaki 2. Tümen’in sessizliğe riayet etmemesi, erken başlayan ateş ve gürültüler, karşısındaki düşmanı harekete geçirir. Bu durum, 03.30’da başlaması planlanan –ki zaten beklenen- bu taarruzu tam anlamı ile baskın olmaktan çıkarmıştır. Diğer taraftan birinci hat alayları içinde taarruz başlangıç saatinden önce ileriye atılıp düşmanla çarpışmak isteyenler de harekâtın gizliliğine halel getirmiş, taarruzdaki planlanan düzeni de bozmuştur.
5. Tümen Komutanı Albay Hasan Basri [SOMEL] derhâl cephe hattına yetişerek düzeni sağlasa artık iş işten geçmiştir. Gece 03.30’da başlayan -Anzakların beklediği- tüm kanat ve kesimlerde devam eden taarruz çok kanlı cereyan etmektedir.
Taarruzun ilk saatlerinde düşman üzerine giden askerlerin gayretini artırmak, geriden gelen taburları da taarruza iştirak ettirmek için 03.40’ta birliklerin trampet ve borazan takımlarına hücum borusu çaldırılması emredilir, ileri hatlara yanaştırılan tümen bandosu ise Vatan Marşı’nı çalmaya başlamıştır11:
"Annem beni yetiştirdi, bu ellere yolladı. Al sancağı teslim etti, Allah’a ısmarladı. Boş oturma çalış dedi, hizmet eyle vatana,
Sütüm sana helâl olmaz saldırmazsan düşmana"
5. Tümen’in taarruz harekâtı içinde çok önemli bir görevi vardır. Kuzey kanattaki 19. Tümen’in Arıburnu İskelesi genel istikametinde girişeceği kuşatıcı taarruzlarıyla asıl vurucu kuvveti teşkil eden 2. Tümen’in taarruzlarını güçlendirecek ve aynı zamanda düşman mevzilerinin en kuvvetli merkez tahkimatını sökmüş olacaktı. Tümenin 14. ve 13. Piyade Alayları birinci hatta, 15. Alay’ı ihtiyatta idi.
5. Tümen 14. Alay’ın sağ kanadındaki birlikler, subayları ile birlikte düşman siperlerine girmeyi başardı. Fakat Bombasırtı’nın güneyindeki ağır makineli tüfeklerin yan ateşlerine dayanmak mümkün değildir. 19. Tümen’e haber gönderilerek 57. Alay’ın da çaba göstermesi istenir. Bundan da bir sonuç alınamamıştır. 19. Tümen’in iç kanadı geride kalmış ve 5. Tümen’in kanadı tehlikeli bir şekilde açılmıştı. İleri hatlarda bulunan 5. Tümen Komutanı Hasan Basri, derhâl ihtiyat kuvvetleri yetiştirerek iç kanadı takviye eder.
19. Tümen’in iç kanadı hareketsiz kalmıştı. Bu yüzden, 5. Tümen’i daha derinlere ilerletmek mümkün olamadı. Birliklerin önünde subayları elinde kılıç düşmana taarruz etmektedirler. Elinde kılıcı ile birlikte taarruz edenlerden biri 11. Bölük Komutanı Yüzbaşı Mustafa Vasfi Bey’dir. 13. Alay düşman ateşlerine son derece elverişli bir araziye düşmüştü. Hücumları düşman siperleri önünde erken kırılır ve durdurulur. Birkaç kez takviye edilip hücumlar tekrarlandıysa da bir sonuç alınamayacaktır. Hâlbuki gün ağarırken alayın taarruz eden ileri hatları düşman siperlerine 20-40 adım mesafededir.
Muharebe sabaha kadar kanlı bir şekilde devam etmiş, mevzii bazı başarılar olsa da öğlen vaktine yaklaşılmasına rağmen Anzak birlikleri sahile sürülememiştir. Muharebe meydanında hazin bir tablo vardır. Birliklerde asker ve subaylar adeta eriyip girmiştir. Kuzey Grup Komutanı Esat Paşa, bu hazin tabloyu 11.20’de 5. Ordu Komutanlığı’na telefonla yazdırdığı raporda şöyle belirtmektedir:12
“Emriniz gereğince, bugün sabahleyin saat 03.30’da düşmana baskın sureti ile taarruz edilmiştir. Askerlerimiz kahramanca birçok yerde düşman siperlerine varmış iken, düşmanın gayet metin tarzda tertip ettiği yan ateşleri yapmasına elverişli olan mazgallı siperlerden yaptığı şiddetli makineli tüfek ve piyade ateşinin ve el bombalarının etkisiyle ne yazık ki, baskın fiilen mümkün olmamış ve önden giden erlerle subaylar şehit olarak düşman siperleri üzerinde kalmışlardır ki, bu da fedakârlıklarının en güzel tanıklarıdır. …
Aynı vasıta ile aldığım emriniz üzerine, hâlen bulunulan hatlarda savunmaya geçmek ve düşmanımızın muhtemel taarruzlarını karşılayabilecek tedbirler alıp bir adım dahi geriye gidilmemek üzere yerleştirilmesinin emirleri verildiği maruzdur.”
Anzaklar iyi bir savunma hattı kurmuşlardı. Türk birlikleri, yaklaşık 13.000 kadar olan Anzak gücü karşısında bir başarı elde edememiştir. Taarruz 10.00’dan itibaren Genel Karargâh tarafından durdurulmak zorunda kalındığında zayiat 3.369’u şehit, 5.967’si de yaralı olmak üzere toplam 9.487 kişiyi bulmuştu.13
5. Tümen’in 19 Mayıs günü şehit ve yaralı sayısı 8 Subay, 1.017 er şehit, 14 subay ve 1.432 er de yaralandı. Toplam zayiatı 2.471 idi.
Bu zayiata 16. Tümen’in kayıp olan 486 eri de eklenince Türk tarafının zayiatının 10.000’e yaklaştığı görülmektedir ki bu miktar, Kuzey Grubu’nun mevcut muharip gücünün dörtte birini kaybettiği anlamına gelmektedir. Bu taarruzun mesuliyetini 5. Ordu Komutanının “Bahis konusu bu taarruzun tarafımdan işlenmiş bir hata olduğunu kabul eylerim. Bu hatayı düşman kuvvetini iyi takdir edememekle ve elimizdeki az topçu kuvvetiyle ve çok sınırlı cephaneyle bu işi başaramayacağımızı önceden hesaplayamamakla işledim.” sözleri ile kabul etmesi ise neticeyi değiştirmeyecektir.14
Gece sabaha doğru başlayıp neredeyse öğlene kadar devam eden taarruz, muharebe meydanında bitmiş olsa da şehitlerin defni, yaralıların da hastanelere nakli ve tedavileri gerekmektedir. Yaralılar hastanelere sevk edilirken 24 Mayıs’ta15 iki taraf arasındaki yaralıların hastanelere sevki ve vefat edenlerin defni için her iki taraf arasında imzalanan anlaşma imzalanacaktır.
Esasında siperler arasında yaralı yok denecek kadar azdır. Bunlar hemen geriye sevk edilirken vefat edenlerin defnine başlanır. Bunlardan biri de elinde kılıcı ile düşmana hücum eden Yüzbaşı Mustafa Vasfi Efendi’dir. O, bölüğün önünde kahramanca mücadele ederken şehadet mertebesine ulaşacaktır. Birliği Merkeztepe’de düşman siperlerine 20-40 adım mesafeye kadar ulaşabilmişti. Şehadet defterinde Vasfi Efendi’nin vefat yeri olarak Arıburnu Kanlıtepe yazılmıştır.
Evet, Türk askerlerinin feda-yı can ederken akıttığı kanlar ile sırtlar, tepeler ve dereler yeni isimler alacaktır. O gün şehit Yüzbaşı Vasfi Efendi’nin naaşı da diğer arkadaşları ile birlikte Çataldere Şehitliği’ne defnedilir. Onun bu kahramanlığı ise bir yıl sonra çıkan Harp Mecmuası’nın 3. sayısında şahadet fotoğrafı ile birlikte ebedileştirilir.16
Nice vatan fedaileri ve yakınları gibi Vasfi Efendi’nin de geride bıraktığı yetimleri bir süre unutulacaktır. Millet, Milli Mücadele ile vatanın aziz topraklarına uzanan menfur ve hain elleri kırdıktan sonra yaraları sarmaya başlayacaktır. Memleketi mamur edecek yenilikler bir bir icra edilirken bunların ardındaki gerçek kahramanlarında geride kalanlarına ve manevi miraslarına sahip çıkılacaktır.
İşte unutulanlardan biri de Vasfi Efendi’dir. Vasfi Efendi şehit olduktan 17 yıl sonra ailesine el uzatılır. Milli Müdafaa Vekâletin’nin (Milli Savunma Bakanlığı) 27/10/1932 tarih 3323 numaralı tezkeresi ile bir üst rütbeden binbaşılıktan maaş verilmesi uygun görülür. Teklifi onaylayan ise tam 17 yıl önce 1 Mayıs taarruzunu yöneten Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk idi. Tezkerede bu durumu şöyle özetlenmiştir:
“Büyük harpte 13. Alay, 3.Tabur, 11. Bölük kumandanı iken terfiine (24) gün kala şehit olan ve keyfiyeti şahadetinin kahramanlık ve fedakârlık neticesi vaki olduğu Başkumandanlıkça tasdik edilmiş bulunan Kıdemli Yzb. İbrahim oğlu Mustafa Vasfi Efendi’nin (312-238) ailesine 13 Temmuz 1331 [26 Temmuz 1915] tarihli kanunun birinci maddesi mucibince mafevk rütbe olan binbaşılık rütbesi üzerinden ve tarihi şehadeti bulunan 5/6 Mayıs 331’den [18/19 Mayıs 1915] itibaren maaş tahsisi tasdik edilmiştir.”17
Sonuç
Tarihimizin bu hazin sayfasında bu isimsiz abidelerini gelecek nesillere öğretilmesi, milletimizin geleceğine bir ışık tutmaya vesile olabilir. Tarih ancak bir bütün olarak ele alındığında bir anlam ifade eder. Kazanılan bu zaferde emeği geçen nice isimsiz kahramanların unutulmaması dileğiyle...
Dipnotlar
1 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi (Amfibi Harekat), V. Cilt II. Kitap, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara 2012, s 193.
2 Mustafa Kemal Atatürk, Arıburnu Muharebeleri Raporu, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara 2011, s. 52.
3 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 97.
4 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 98
5 Atatürk, a.g.e. s. 56.
6 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 101.
7 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 102.
8 Atatürk, a.g.e. s. 64.
9 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 103.
10 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 128.
11 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 131.
12 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 136.
13 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 137.
14 Liman Von Sanders Türkiye’de Beş Yıl, çev. M. Şevki Yazman, İstanbul 1968, s. 98.
15 21 Mayıs’ta bir ateşkes için görüşmeler başlamıştı. Bu ateşkes görüşmelerini yapmak üzere bir Türk subayı Yüzbaşı Ohrili Kemal Anzak hatlarına götürüldü. Görüşmeler üç gün sürdü ve sonunda 24 Mayıs günü 9 saatlik bir ateşkes ilan edildi. İki cephe arasında bir hat çekildi ve bir Türk bir Anzak olmak üzere askerlerden bir zincir oluşturuldu. Bu sürede ölüler toplanarak gömüldü, yaralılar tedavi edildi.
16 Harp Mecmuası, Sayı 3, Yıl 1 s. 47.
17 Cumhuriyet Arşivi, 30-11-1-0 73-30-17. Kaynakçalar
-Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 30-11-1-0 / 73-30-17.
-Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01000137 – “13. Piyade Alay’ın Muharebe Takriri”
-Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi (Amfibi Harekat), V. II. Kitap, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara 2012.
-Burhan Sayılır, Tarihe Sığmayanlar: Çanakkale Savaşı'nın Şehit Subayları, Phoenix Yayınları, Ankara 2008.
-Esat Paşa, Çanakkale Savaşı Hatıraları, Örgün Yayınevi, (haz. İhsan Ilgar-Nurer Uğurlu), İstanbul 2004.
-Liman Von Sanders, Türkiye’de Beş Yıl, çev. M. Şevki Yazman, Burçak Yayınevi, İstanbul 1968.
-Mustafa Kemal Atatürk, Arıburnu Muharebeleri Raporu, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara 2011.
-Harp Mecmuası, Yıl 1, Sayı 3. Kanunisani 1331.
9
dk.
7 Ekim 2022
Şiilerin Dünyasında Sünni Bir Sufi: Abdülvehhab Hemadani
İran medeniyeti, Türklerin tarihleri boyunca kültürel ve sosyal ilişkilerinin belki de en güçlü ve köklü olduğu medeniyettir. Türklerin Batı Türkistan’a yerleşmeleri ile İran-Türk ilişkilerinin başladığı görülmektedir. Özellikle de Türklerin İslamlaşma sürecinde İranlıların büyük katkısı ve etkisi olmuştur. O kadar ki Türklerin ibadet dilinin büyük çoğunluğu Farsçadır. Abdest, namaz, oruç, peygamber bunun en başlıca örneklerindendir. Türklerin ağırlıklı olarak İslam’la tanışmaya başladıkları 10. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar Türkler ile İranlılar arasında kesintisiz dini ilişkilerin olduğu görülmektedir. 17. yüzyıldan sonra yaşanan mezhepsel ve siyasi ayrılmalara rağmen Türkler ile İranlılar arasında kültürel iletişim ve etkileşimin bu tarihten sonra da devam ettiği görülmektedir. İslamiyet’ten önce başlayan Türk-İran ilişkilerinde daha Müslüman olmadan önce bazı Türk boylarının Mazdek, Manihizim ve Zoroastrizm gibi İran menşeli dinleri kabul ettikleri görülmektedir. 10. ile 13. yüzyıl Arap tarih ve coğrafyacılarının Türkler hakkında verdiği bilgilerden Türklerin Müslüman olduktan sonra da bu dinlerin etkisi ile İran kültürünü devam ettirdikleri anlaşılmaktadır. Tabiî ki esas köklü ilişkiler İslam ile başlar. Türkler Araplar’dan ziyade tüccar İranlılar ile muhatap olduğundan İslamiyet’i de Farslılardan öğrenmişlerdi. O kadar ki Türklerin İslam’a resmen girişinin temellendirildiği Saltuk Buğra Han menkıbesinde bile İran motifi karşımıza çıkmaktadır. Yarı destansı hikayeye göre Saltuk Buğra Han’ı etkileyip Müslüman olmasında tesirli olan kişi bir İranlı prenstir. İran etkisi Türklerde o kadar fazlaydi ki 9. ve 10. yüzyılda henüz yeni Müslüman olmuş Türk boyları Abbasilere karşı birlikte hareket etmişler ve Babek isyanı gibi başkaldırılarda bile İranlıların yanında yer almışlardır. Türk tasavvufunun kurucusu olarak bilinen Hoca Ahmet Yesevî’nin hocası Yusuf Hemadanî ise bir İranlı sufiydi. Yani Türk tasavvufunun kuruluşunda doğrudan İran etkisi vardır. Türkler arasında özelikle Anadolu’da teşekkül eden tasavvufi ekollerin neredeyse tamamı İran etkisinde gelişmiş ekollerdi. Her şeyden önce Anadolu’ya ulaşan Türkler buraya İran üzerinden gelmişlerdi. Bu yolculuklarında İranlılarla fazlasıyla temas kurup kültürel bir etkileşim yaşamışlardı. Türkiye’de Selçukluların hakimiyet kurup düzeni sağlamaları ile de Anadolu cazip bir memleket haline geldi. Bunun neticesinde Anadolu pek çok sufinin uğrak yeri olmuştur. Özellikle Selçuklu sultanlarının alimleri ve mutasavvıfları himaye eden politikaları ile Anadolu mutasaffıvlar için cazip bir hal almıştı. Dahası doğuda başlayan Moğol istilası pek çok insanı Anadolu’ya sürükledi ve bunların büyük bir çoğunluğu da İranlı sufilerdi. Bunlar Necmüddin Kübrâ müridleri, keza Horasan’dan göçen Kutbüddin Haydar dervişleri, Sadrüddin Konevi, Farsça şiirleriyle tanınan Evhadüddin Kirmani, Tokat’ta Fahruddin Iraki, Kayseri ve Sivasta Şeyh Necmüddin Daye, Sadr Konevi müridlerinden Müeyyidüddin Cendi, Sadüddin-i Fergani’nin Şems-i Tebrizi ve tabiî ki Mevlana Celaleddînî Rumî’nin başlıcalarını oluşturduğu İran meşeli sufiler, Anadolu'da güçlü ve köklü bir tasavvuf anlayışı oluştururlarken bir taraftan da Türkler ile İranlılar arasında sağlam kültür ağları örüyorlardı.
Osmanlı-İran Rekabetine Giden Yol
İşte zaman içinde köklü ve güçlü kültürel sosyal ve inançsal bağlarla birbirine bağlanmış iki millet olan İranlılar ve Türkler 16. yüzyılda yaşanan siyasi ve mezhebi çekişmenin neticesinde karşı karşıya gelerek iki milletin ilişkilerinde tüm birlikteliğe rağmen soğukluk ve mesafe oluşmuştur. Tam da bu gerilim ortamının az öncesinde yaşayan aslen bir Türk ve Sünni olan ve İranlılar arasında yaşayan Abdulvâhab Hemedânî yaklaşan tehlikeyi sezerek buna karşı bir şeyler yapmak istemişti.
Ortak Geçmiş
Sünni tasavvuf yorumunun en güçlü ifadelerinden olan Nakşibendilik, altı kuşak boyunca sessiz ve derin bir olgunlaşma sürecinden sonra Timur zamanında Orta Asya’da oluşumunu tamamlamış ve Bahaeddîn Şah-ı Nakşibend nezdinde kendini ifade ederek Orta Asya’ya yayılmaya başlamıştı. Aleaddin Attar zamanına kadar güneyde anacak Herât’a kadar uzanan Nakşibendilik esas sıçramasını silsilenin üçüncü ismi olan Hâce Ubeydullah Ahrâr zamanında göstermiştir. Nakşibendiliğin Türkistan’da yayılma dönemi aynı zamanda Şiiliğin de Türkistan’da yayılmaya başladığı dönemdir. Nakşibendilik ile Şiiliğin aynı zaman dilimi içerisinde aynı coğrafyalarda yayılma göstermeleri ister istemez bu iki unsuru karşı karşıya getirdi. Timurlular ülkesinin en önemli iç meselesi ve devletin dış güçler karşısında gücünü kaybettiren temel unsurların başında Nakşi dervişler ile Şii guruplar arasında meydana gelen çatışmalar oluşturmaktaydı. Yesevi geleneklerini ve tasavvuf anlayışını içinde eriterek onun yeni bir yorumu olan Nakşibendlik elbette Horasan ve Maveraunnehir’deki Türkmenler arasında anında kabul görmüş ve 15. yüzyıldan sonra Orta Asya Türklüğünün neredeyse tamamını İslam algısı oluşturmuştur. Bu itibar ile Nakşibendilik, Safevi devletinin oluşumundan az öncesinde İran topraklarına kadar yayılmış ve burada kurumsallaşmasını tamamlamıştı.
İran’da Nakşibendilik
15. yüzyılda henüz Osmanlı Anadolu’sunda kendini gösteremeyen Nakşibendilik, güneyden Suriye ve Hicaz’a kadar uzanan bölgede varlığını hissettiriyordu. Şiiliğin İran’da güçlenip Safevî nezdinde bir devlet olarak ortaya çıktığı dönemde Nakşibendilik İran’da varlığını gösteren güçlü bir tarikattı. Bu açıdan bakıldığında Safevî algısını oluşturan faktörlerden biri de hiç şüphesiz Nakşibendilikti. Şu an tam olarak ortaya konulmamış bir konu olan bu mesele araştırılmayı beklemektedir. Zaten işin aslına bakılacak olursa hem Sünnî tasavvufu hem de Şia tasavvufunu besleyen unsurlar aynı idi. Selmân-ı Fârisî (ra.), Hz. Kasım İbni Muhammed, Hz. Câfer-i Sâdık, Bâyezid-i Bistâmî, Ebu’l-Hasen-i Harakânî, Ebû Ali-i Fâremedî ve Yusuf-ı Hemedânî gibi Nakşibendi silsilesinin ilk isimlerini oluşturan bu güçlü şahsiyetler aynı zamanda Şia algısının da dayandığı temel şahsiyetler olarak karşımıza çıkmaktadır. Çok basit bir örnekle Cafer-i Sadık, İmamiye’nin en önemli imamlarından olarak karşımıza çıkarken aynı zamanda Nakşibendi silsilesinin de en önemli kutuplarından olarak görülmektedir. Daha da ötesi Cafer-i Sadık hazretlerinin en önemli talebesi Sünni fıkhının temel taşını oluşturan İmam-ı Azam Ebu Hanefî’dir. Başka bir örnek ise hem Nakşibendiye’nin itibar ettiği hem de İran kültürünün yetiştirdiği büyük bir mutasavvıf olan Yusuf Hemâdanî aynı zamanda Sünni Türk tasavvufunun da kurucusu olan Hoca Ahmet Yesevî’nin hocasıdır. Dolayısıyla her iki algı ve kültür her ne kadar çatışıyor gibi görülse de aslında muazzam bir iç içe geçmişliği ve birlikteliği arz etmektedir. Bu itibarla iki inanış aynı dinin parçaları olmalarının da ötesinde aynı ırmaktan beslenmişlerdir. Bu itibarla iki inanışın algı ve yapısı tahlil edildiğinde pek çok ortaklık kendini gösterecektir. Bu temel birlikteliğin yanında Safevîyenin oluşum sürecinde oluştuğu İran coğrafyasında her ne kadar siyaseten çatışıyor olarak görülse de fikri ve kültürel olarak Safevîye’nin de Nakşibendilikten etkilendiği, bu bakımdan da her iki algı içinde çok fazla ortaklığın bulunduğu açıktır. Safevîye güçlenip duruma hakim olmaya başladığında İran’ın önemli merkezleri olan Tebriz ve Kazvîn’de Nakşibendlik çok güçlü idi.
Nakşibendi silsilesinin Şah-ı Nakşibend’den sonra dördüncü halkası olan, Ubeydullah Ahrar zamanında Nakşibendilik ilk büyük sıçramasını yapmış ve İslam dünyasının önemli coğrafyalarında etkisini göstermişti. Bu süreçte İran’da da kendine yer bulan Nakşibendiliğin Tebriz’de üç önemli temsilcisi olduğu görülmektedir. Tebriz çok önemli bir şehir olarak karşımıza çıkar. İlhanlılara da başkentlik yapan Tebriz, İslam kültür ve düşüncesinin kendini ifade ettiği ortaçağın önemli kültür merkezlerindendi. İlhanlılar dağıldıktan sonra da önemini ve çekiciliğini kaybetmeyerek Moğol sonrası süreçte yakın doğuda kurulan güçlü bir Türkmen devleti olan Akkoyunlular’ın da başkenti durumdaydı. Akkoyunlu Devletinin son dönemlerine yetişen Ubeydullah Ahrar, İslam dünyasının önemli bir merkezi ve Akkoyunluların da başkenti olan Tebriz’e üç halifesini göndermişti. Bu, Ahrar’ın Nakşibendiliği yaymak amacı ile pek çok coğrafyaya yaptığı gibi Akkoyunlu devletinin başkentine de yaptığı bir hamledir. Kaynaklar bu şahısların hangi tarihte Tebriz’e vardıkları hakkında açık değildir. Bu üç halifenin ilki; Hâce Muhammed Emin Bulgarî’ydi ki aslen Kazanlı olan bu zat Ural-Volga bölgesinden Nakşibende intisap eden ilk kişiydi. Ahrar’ın yanında yetiştikten sonra bir daha kendi memleketine dönmemiş ve Tebriz’e gitmişti. Bulgarî, Tebriz’de Nakşibendiliği yaymaktan ziyade literatür çalışmalarına eğilmiş ve önemli tasavvuf eserleri neşretmiştir. Tebriz’de Kübrevilik gibi başka tarikatların elit isimleri ile temasları olan ve daha çok ilmi faaliyetlere yönelen Bulgarî, Akkoyunlu hükümdarı Rüstem Şah zamanında (847-902/1493-1497) yerine hiçbir halife bırakmadan vefat etmiştir.
Tebriz’de faaliyet gösteren bir diğer Nakşi şeyhi ise, Şeyh Alvân diye bilinen Baba Ni‘mettûllah B. Şeyh Mahmud Nahçivanî idi. Diğer kollara bağlı dervişlere ilişkileri oldukça iyi bir şeyh olan Alvân’ın ta Anadolu’nun batı ucunda Aydın ilinden, bunu da ismine yansıtan Halveti şeyhi olan Dede Ömer Ruşanî’yi ölüm döşeğinde iken ziyaret etmesi çok bilinen bir olaydır. Kur’an ilimlerine önem veren Şeyh Alvân Tebriz’de 1496 yılında “El-fevâtîhül-ilâhiyye ve’l-mefâtîhul’l-gaybiyye” isimli muazzam ve devrinde çok itibar gören bir tefsir yazmıştır. Uzun yıllar Tebriz’de kalan, burada tasavvuf ve ilim çevreleri ile iyi ilişkiler kuran, daha sonra buradan ayrılıp Anadolu’ya gelen Nahçıvânî, Akşehir’e yerleşmiş ve 1514 yılında burada vefat etmiştir. Onu Tebriz’den ayrılmasında Akkoyunlu devletinin parçalanma sürecine girmesinden duyduğu ümitsizlik ve belirsizlik ortamı etkili olmuştur. Nahçıvânî, o dönem için istikrar gösteren tasavvufi hareketliliğin oldukça canlı olduğu Osmanlı topraklarına gitmeyi ve burada faaliyetlerine devam etmeyi düşünmüştü. Belki de bunu yaparken henüz etkisi Anadolu’da hissedilmeyen Nakşibendiliği Anadolu’ya taşımayı hedefliyordu. Fakat Anadolu’da bu yönde bir faaliyetine rastlanılmadan vefat ettiği görülmektedir. Taşköprülüzade, onun hakkında münzevi bir derviş olduğunu ve Nakşibendliğin temel prensiplerinden olan “halk içinde halvet”i ihlal edip son dönemlerinde köşesine çekildi ifadesini kullanıyor.
Sağduyuyu Amaçlayan Bir Sufî
Ubeydullah Ahrar’ın Tebriz’deki üçüncü ve en önemli halifesi ise Mîr Sirâceddîn Abdulvehhab Hemedânî’dir. Devrin siyasi gündemine fazlasıyla müdahil olduğu için Hemadâni’nin hayatı hakkında daha fazla bilgiye sahibiz. Oldukça aktif bir yapıya sahip olmasına karşın Hemedâni’nin de Nakşibendiliği yayma konusunda isteksiz davrandığı gözlemlenmektedir. Seyyid olan Hemedâni’nin babası Tabâtabâi’nin Akkoyunlu Hanedanı ile yakın ilişkileri olduğu bilinmektedir. Daha hükümdar olmadan Diyarbakır’da Uzun Hasan ile görüşmüş ve ona Azerbaycan, Fars ve Bağdat zaferlerini müjdelemişti. Uzun Hasan hükümdar olup da bu zaferleri gerçekleştirince onu Tebriz şeyhülislamı olarak ödüllendirdi. Tabâtabâi her ne kadar bazı kaynaklarda Hurufilik ile lekelenmiş olsa da tasavvuf ile de ilgilenmiş olduğu biliniyor. Tabâtabâi’nin Tebriz’e gelmeden önce Semarkand’ta uzunca bir süre kaldığı anlaşılıyor. Çünkü oğlu Hemedânî burada doğmuş büyümüş ve Ubeydullah Ahrar’a talabe olmuştur. Başta babasından ayrı olan Hemedâni babasının ölümü üzerine Tebriz’e gelerek bundan sonra Tebriz’e yerleşmiş ve babası Tabâtabâi’nin yerine Akkoyunluların Şeyhülislamlığına getirilmiştir. Akkoyunlu devleti yıkılıncaya kadar da bu görevi ifa eden Hemedani'nin Sünni- Nakşi bir kişilik olduğu açıktır. Ancak Tebriz’de buna yönelik bir faaliyetinin olduğuna dair hiçbir kayda rastlanılmamıştır. O Ubeydullah Ahrar’ın önde halifelerindendi. Devrinin güçlü ve etkili Nakşilerinden olarak bilinen Hemedânî’nin Tebriz sürecinden sonra Nakşiliğini çağrıştıracak hiçbir tavır ve fikriyatı görülmemiştir. Buradan hareketle Sünni dünyası onun Şiileşleştiğini ileri sürmüşlerdir. Onun Şiiliğin cezbesinden etkilenmiş olduğu eserlerine de yansıyan bir gerçektir. Ancak Hemedânî’nin tavrı basit bir mezhep değişikliği ile anlaşılacak bir şey değildir. Hemedânî, dört güçlü devlet arasındaki rekabeti bunlar arasındaki çatışma ve sürtüşmelerin bölge insanlarına yarattığı sıkıntılı ortamı bizzat yaşamıştı. O Semerkand’a Timurlu devletinin mezhep ve hanedan çekişmeleri arasında nasıl parçalandığını ve bunun yarattığı kargaşa ortamını bizzat yaşamıştı. Keza Akkoyunlu Devleti yıkılırken de o devletin en üst düzey bürokratlarından birisiydi. Şimdi ise ilminin verdiği öngörü ile Şiiliğin güçlenişini, Sünni siyasetin buna izin vermeyeceğini ve büyük bir kargaşanın oluşacağını hissediyordu. Bir taraftan yıkılan Akkoyunlu topraklarında güçlenen, Timur ve Akkoyunlu mirasına talip, Şiiliği güçlendiren ve bunu bölge ahalisine başarılı bir şekilde yayan Safevî Hanedanı; diğer taraftan Anadolu ve balkanlarda Bizans mirası üzerinde güçlenen ve Sünni bir algı ile Yakındoğu’da da hakimiyetini genişletmek isteyen bir Osmanlı ve de giderek verimli Suriye ve Hicaz topraklarına yaklaşan ve İlhanlılar-Timurluların temsil ettiği İran gücünü yeniden oluşturacağını düşündüğü Safevîler’i kendine ciddi bir tehdit olarak gören Sünni Memlûklüler, bölgenin üç büyük gücü arasında giderek artan gerilim ve çatışma ortamı Şah İsmail’in başarılı politikaları ile daha da kendini göstermekteydi. Daha büyük olan tehlike ise bu kamplaşma ve gerilimin mezhepler üzerinden gerçekleşmesiydi. Bu gidişatın İslam dünyasına büyük zararlar vereceğini gören Hemedânî, bunun önünü alabilecek gayretlerin içine girmişti. Köklü bir ailenin mensubu olması ve Akkoyunlu’nun son şeyhülislamı olmasının getirdiği itibar ve etkiyi mezhep çatışmasını engellemek üzerine kurdu. İşte o bu kaygı ve gayretlerin bir neticesi olarak Sünni olmasına karşın Şah İsmail’in hizmetine girmiş ve açıkça onu desteklemiştir. Fakat onun bu davranışı Sünni dünyada özellikle de Osmanlı’da büyük tepki alarak dışlanmasını da beraberinde getirdi. Çünkü aslında onun Osmanlı uleması ve yönetici erkiyle de bağları vardı. 1533 yılında ölen Halvetiye’nin Gülşenî kolunu kuran İbrahim Gülşenî’nin hayatını anlatan ve vefatından yedi sene sonra Muhyî Gülşenî tarafından yazılmış bir eser olan “Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî” adlı eserde Hemedanî hakkında yer alan tavırlar Osmanlı dünyasının da Hemedanî’ye karşı bakışını ortaya koymaktadır. Eserde Hemedânî, aslında rafîzî eğilimlerle gelişen Gülşenî yolu için zararlı ve güçlü bir düşman olarak tanımlanmaktadır.
Hemâdanî’nin Faaliyetleri
Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî’de geçen bir hikayede Gülşenî, Akkoyunlu sultanı Yakub Han’ın huzurunda zikir ile ilgili bir konuyu tartışırken Hemedânî devreye girerek orada Gülşenî’yi zor durumda bırakmıştır. Buradan aslında Gülşenî’nin Hemedanî’ye karşı olan tutumunun temellerini de anlamamız mümkün. Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî’nin aktardığı diğer bir çatışma ise 1494 yılında artık kargaşa belirtilerinin kendini iyiden iyiye gösterdiği bir ortamda beraber hacca giderler. Bu hac yolculuğunda aralarında geçen tartışmalar olmuştu. Gülşenî’nin Hemedânî’ye en büyük tepkisi Rüstem Han’a aracı olarak Sünni olan Emir Zekeriyâ Bağdadî yerine Şii bir Emir Hac tayin ettirmesiydi. Bununla başlayan pek çok aksilik ve çatışmalarla devem eden yolculuğun sonunda Hemedanî tövbe etmiş ve Şiilikten vazgeçmiştir. Ancak Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî’nin menkıbevi olarak anlattığı bu hikayenin gerçek olma ihtimali oldukça düşüktür. Çünkü olay başka hiçbir tarihi kayıtta karşımıza çıkmamaktadır. Gülşenî net bir biçimde Hemedanî’yi Şii olarak tanımlamasına karşın devrin önemli ve itibar edilebilir kaynaklarından olan İbn’ül Kerbela’yi onun Şiiliği hakkında hiçbir kayıt düşmez. Tebriz’de huzuru kaçan Avdulvvehâb Hemedânî, Tebriz’den Herât’a yöneldi. Muteber bir Seyyid olması ve eski bağları dolayısıyla burada kabul gören Hemedânî, 1506 yılında Hüseyin Baykara’nın ölümüne kadar burada kalmıştır. Sonrasında ise tekrar Tebriz’e dönmek isteyen Hemedânî, son ilişkilerinin biraz bozulması ve aniden kaçılmış olmasından dolayı Şah’ın kendisine nasıl davranacağından emin değildi. Bu amaçla Şah İsmail’e bir mektup yazmış ve yanına gelirse canının güvende olup olmayacağını sormuştur. Şah İsmail’den güvence alınca Tebriz’e geri döndü. Özbek Hanlığının Timurlu hanedanını üzerine yürümesinden az önce Semerkand’tan ayrılmış ve Tebriz’e Şah İsmail’in yanına gelmiştir. Tebriz’e geldiğinde sadece can güvenliği bulmamış aynı zamanda Safevi Devletinin şeyhülislamı olmuştur. O, Şah İsmail ile kurduğu kişisel ilişki sonucunda da Şah’ın teveccühünü kazanmıştı.
Sultanlar Arasında Bir Sufî
1514’te vukuu bulan Çaldıran Savaşından sonra Hemedânî, Tebriz’den kaçmış ve sekiz gün boyunca Şah İsmail’e bağlı kalarak Osmanlı güçlerine mukavemet etmiştir. Fakat şu tarihi bir gerçektir ki o, Osmanlı tarafından da saygı duyulan biriydi. Öyle ki Osmanlı ordusu Tebriz’e doğru yaklaşırken şehrin ileri gelenlerine, alim ve mutasavvıflarına, şehirlerine Osmanlı ordusunun yaklaşmakta olduğunu bildiren bir mektup göndermişti. Bu mektupta sadece Abdulvvahâb Hemedânî’nin seyyid olduğunu bildiren bir lakap ile adı zikredilmiştir. Hatta Şah İsmail, Hemedânî’nin Osmanlılarca kabul gören bir zat olmasını Osmanlı’ya esir düşen eşinin iadesini talep edilmesinde aracı olarak kullanmıştır. Hemedânî’nin başkanlık ettiği heyet 11 Şevval 920, 29 Kasım 1514’de Amasya’ya vardılar fakat burada onları bir sürpriz bekliyordu. Abdulvvahâb Hemedânî ve beraberindeki mahiyet burada kötü bir biçimde tutuklanarak İstanbul’a getirildiler. Tutukluluk hali devam eden Abdulvvahâb Hemedânî burada altı yıl kadar esir kalmış ta ki Kanuni Sultan Süleyman 1520’de Osmanlı tahtına çıkınca serbest bırakılmıştır. İlerlemiş yaşı ve yılların yorgunluğu nedeniyle olsa gerek serbest kaldıktan sonra İstanbul’dan ayrılamayan Abdulvvahâb Hemedânî, burada da çok bir faaliyetin içinde görülmez. 1521 yılında dönüş hazırlığında iken İstanbul’da vefat eder. Mezarı Eyyüp Mezarlığında Nakşi meşayiki için tahsis edilen kısımdadır.
Devrinin dört büyük İslam devleti ile yakın temasları bulunan Abdulvvahâb Hemedânî, Akkoyunlu, Timurlu ve Safevî devletlerinde şeyhülislamlık yapmış Osmanlı ile de sıcak ilişkiler kurmuştu. Hem muteber bir tasavvufi çizgiye sahip olması, ilmi ve kapasitesi hepsinden de önemlisi seyyidliği dolayısıyla herkes tarafından itibar gören ve itibar edilen bir şahsiyet olmuştur. Gülşenî dışında gerek Sünni gerekse Şii hiçbir kaynakta kendisi hakkında olumsuz bir ifade kullanılmaz. Hakkında bilgi veren tüm kaynaklar ilminden liyakatinden ve irfanından bahsederler. O birbiriyle çatışan dört büyük İslam devletinin hükümdarının iltifatını alan ve itibarını kazanan tek mutasavvıf olsa gerektir.
Abdulvvahâb Hemedânî’nin bu kadar çalkantılı bir hayat yaşamasının tek sebebi Müslümanlar arasındaki ayrılığı, çatışıklığı önlemeyi istemesi mezhep üzerinden yürütülen keskin savaş ve çatışmaların hem masum insanların kanına mal olacağını hem de İslam dünyasının fikri kültürel ve sosyal birliğini bozacağını öngörmesi ve belki de bunları önlemek istemesiydi. Ama başta kendisi önlemek istediği çatışmanın kurbanı olmuş, ömrünün son demlerini zindanda geçirmek zorunda kalmıştır. Abdulvvahâb Hemedânî’nin mezhebi durumuna bakacak olursak onun Sünniliği terk ettiğini ispatlayan hiçbir delil yoktur. Onun Şah İsmail’in hizmetine girmiş olması Şii olduğunu gösteren bir kanıt değildir. O eserlerinde ve yazdığı mektuplarında hem Şiilik hem de Sünnilik alametleri gösteren sembollere yer vermiştir. O mezheplerin aynı algı ve duruşlarını korudukça ittifakın sağlanamayacağı ittifak sağlanmadığı müddetçe bu meselenin ümmettin kanayan bir yarası olacağı düşüncesiyle kendince orta yollu bir anlayış geliştirme yoluna gitmiştir. Fakat devrin keskin çatışma ortamı ve kendi çalkantılı yaşamı bu düşüncesini sistematikleştirme imkanı vermemiştir. Abdulvvahâb Hemedânî gibi karşılaştıkları bu siyasi ve dini sert ikilemi aşmak kültürel ve fikri birlikteliği sağlamak için daha pek çok alim ve irfan ehlinin gayretlerinin olması ihtimal dahilindedir. Bu da bu devre yönelik yapılacak kültür tarihi çalışmaları neticesinde aydınlanacaktır.
Kaynakçalar
Algar, Hamit, Nakşibendilik, çev.Cüneyd Köksal vd, İnsan yayınları, İstanbul, 2007.
Barthold, V.V., Moğol İstilasına Kadar Türkistan, çev. Hakkı Dursun Yıldız, TTK yay. Ankara, 1990.
Barthold, V.V., Orta Asya, çev. Ahsen Batur, Selenge yay. İstanbul, 2010
Kalafat, Yaşar, Balkanlardan Uluğ Türkistan’a Türk Halk İnançları, c.III-IV, Berikan yay. Ankara, 2006.
Kara, Mustafa, Tasavvuf ve Tarikatler, Sır yayınları, Bursa, 2000
Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî, çv. Tahsin Yazıcı, Ankara, 1974
Ocak, Ahmet Yaşar, Yeniçağlar Anadolu’sunda İslam’ın Ayak Sesleri, Kitap Evi, İstanbul 2012.
Özgüdenli, Osman, Ortaçağ, Türk-İran Tarihi, Kaknüs yay. İstanbul, 2006.
Rashıduddın Fazlullah’s Jami’ut-Tewarikh, c.I-III, haz. W.M. Thackston, Harvard University, 1998.
Sayılı, Aydın, Uluğ Bey ve Semerkad’taki İlim Faaliyetleri Hakkında Gıyaseddîn Kaşânî’nin Mektubu, TTK, Ankara, 1991.
Taşköprülüzade, Şakayık-ı Nu’mâniyye
Tosun, Necdet, Bahâeddin Nakşibend: Hayatı, Görüşleri, Tarikatı, İnsan Yayınları, İstanbul, 2002.
Yılmaz, Necdet, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf: Sufiler Devlet ve Ulema, OSAV, İstanbul, 2001.
Yüksel, Musa Şamil, Timur Devri Din Devlet İlişkileri, TTK, Ankara, 2009.
10
dk.
2 Aralık 2022
Horasan'ın Peçeli Peygamberi: Mukanna' el-Horasani
İslam’ın yasakladığı her şeyi taraftarlarına helal kılarak ibadetleri kaldırdığını söyleyen Mukanna‘ ve onun hareketi, dinî bakımdan Müşebbihe ve Hulûliyye gibi sapkın fırkalar içerisinde mütalaa edilmektedir. Ancak hareketin ortaya çıktığı dönem, yayıldığı coğrafya ve etki derecesi incelendiğinde, hadisenin dinî boyutumdan çok siyasî boyutunun önem kazandığı söylenebilir. Nitekim 770’li yıllarda başlayan hareketin, Horasan ve Mevaraünnehr’in muhtelif bölgelerinde hızla yayılmasını ve uzun bir süre boyunca devam ederek bölgedeki Abbâsî idaresini oldukça müşkül bir durumda bırakmasını, sadece bölge ahalisi üzerinde oluşturduğu fikrî veya inanç eksenli bir etki ile izah etmek oldukça zordur. z. Ömer döneminde Sasani Devleti mağlup edilerek İran coğrafyası ele geçirilmiş ve Ahnef bin Kays kumandasındaki İslam orduları, Amuderya (Ceyhun) kıyılarına kadar ulaşmıştı. Emevîler döneminde Amuderya’yı geçen İslam orduları Mâverâü'n-nehr içlerine doğru ilerledi ve fâsılalarla olsa da bölgenin hemen tamamı Emevî hâkimiyetine girdi. Horâsân ve Mâverâü'n-nehr’in fetih sürecinde askerî ve siyasî harekâtta gösterilen başarı, bölge halkı arasında İslamiyet’in yayılması konusunda gösterilemedi. Bunun neticesi olarak gerek Emevîler ve gerekse Abbasîler döneminde, henüz İslamiyet’i kabul etmeyen veya İslamiyet’i şeklen kabul etmekle birlikte eski inanç ve kültürlerine bağlı olarak yaşamaya devam eden muhtelif grupların katıldığı çok sayıda isyan meydana geldi. Bu isyanlardan birisi ve en çok ses getireni, Sepîd Câmegân, Mubeyyiza veya liderine nispetle Mukanna‘iyye adı verilen hareketti. Bölge halkının Arap hâkimiyetine karşı tepkisini, bölgeye has dinî, felsefî ve ideolojik bir temel üzerinde büyük bir ustalıkla oturtmayı bilen Mukanna‘, 750’li yıllarda başlattığı hareketini kısa sürede Horasan ve Mâverâü'n-nehr’in hemen tamamına yaymayı başardı. Yirmi yıla yakın bir süre devam eden isyanın etkisi öyle büyüktü ki, dönemin Abbâsî halifesi Mehdî’yi bile “İslâm’ın ortadan kalkacağı ve bütün cihana Mukanna‘ın dîninin yayılacağı” zehabına kapılacak kadar korkuttu. Mukanna el-Horâsânî İslam tarihi içerisinde gerek ortaya koyduğu fikirler, gerekse etkileri bakımından önemli bir dinî-siyasî hareket olan Sepîd Câmegân veya Mubeyyiza hareketinin lideri, Mukanna‘ el-Horasanî idi. Merv’in Kâze/Kâzeh (کازه) köyünde doğduğu bilinen Mukanna‘, Halîfe Ebû Ca‘fer Devânikî döneminde Emîr-i Horâsân’ın serhenglerinden biri olan Belhli Hakîm’in oğlu idi. Asıl adı et-Taberî ve Gerdîzî’ye göre Hakîm, en-Narşahî ve Bîrûnî’ye göre Hâşim bin Hakîm; İbn Hallikân, İbn Kesîr, İbn Tağrıberdî, Ebû’l-Fidâ ve ez-Zehebî’ye göre ‘Atâ; İbnü’l-Esîr ve Nüveyrî’ye göre Hâşim ve İbn Haldûn’a göre ise Hakîm ve Hâşim olup, “çok çirkin, başı kel ve bir gözü kör olmasından dolayı başını ve yüzünü daima yeşil bir örtü veya peçe (mıkna‘a-i sebz) ile örter, bu yüzden ona mukanna‘ yani ‘başını ve yüzünü örten, örtülü, peçeli’ derlerdi.” Bazı kaynaklara göre ise o, yeşil ipek bir bezle veya altın bir maske ile yüzünü örterdi. en-Narşahî’nin verdiği bilgiye göre Mukanna‘, çamaşırcılık ile meşgul iken ilim tahsiline merak salmış ve kadîm ilimlerin birçoğunu tahsil etmişti. Ancak onun asıl ilgi alanı sihir ve büyüydü.” Ebû Müslim Horâsânî zamanında Abbâsî Devleti hizmetine girerek Horâsân serhengi olarak görev yaptı. Ancak 755’te Ebû Müslim Horâsânî’nin el-Mansûr tarafından öldürülmesinin ardından Abbasî yönetimine karşı muhalefet etmeye başladı. Bir müddet sonra o da el-Mansur’un emriyle yakalandı ve Bağdad’da hapsedildi. Bir müddet sonra hapisten kurtulup Merv’e gitti. Muhtemelen Abdu’l-cabbâr el-Ezdî’nin Abbâsîlere karşı ayaklandığı 141 (758) yılında peygamberlik, bazı iddialara göre ulûhiyet iddiasında bulunarak isyan etti. en-Narşahî’ye göre Mukanna‘, etrafında toplanan insanlara “Benim kim olduğumu biliyor musunuz?” diye sordu. İnsanlar “Sen, Hâşim bin Hakîm’sin.” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Mukanna‘ “Yanıldınız, ben sizin ve bütün âlemin Hudâsıyım. Ben kendime istediğim herhangi bir adı veririm. Allah kendisini önce Âdem’in suretiyle, sonra Nûh’un suretiyle, sonra İbrâhîm’in suretiyle, sonra Mûsâ’nın suretiyle, sonra Îsâ’nın suretiyle, sonra Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in suretiyle, sonra Ebû Müslim’in suretiyle ve sonra da benim suretimle insanlara kendini göstermiştir.” dedi. İnsanlar, “Diğerleri peygamberlik iddiasında bulunmuş idiler. Sen Hudâlık iddiasında mı bulunuyorsun?” diye sordular. Mukanna‘ “Onlar nefsânî idiler. Ben ise onların içinde bulunan rûhum. Benim, kendimi istediğim her surette gösterme kudretim vardır.” dedi. Kısa sürede etrafına birçok insan toplayan Mukanna‘, Horasan’ın her tarafına dâîler göndererek taraftar kazanmaya çalıştı. İslam’ın yasakladığı her şeyi helâl kılıyor, namaz, oruç ve öteki ibadetleri kaldırdığını söylüyordu. Dâîleri aracılıyla gönderdiği mektuplarda şunlar yazılıydı: “Efendiler efendisi Hâşim bin Hakîm’den, filan oğlu filana. Âdem’in, Nuh’un, İbrahim’in, Îsa’nın, Musa’nın, Muhammed’in ve Ebû Müslim’in ilâhı olan, ondan başka ilâh olmayan Allah’a hamdolsun. Kudret, sultan, izzet ve burhan Mukanna‘nındır. Bana imân ediniz. Biliniz ki, pâdişâhlık/hükümdârlık benimdir. İzzet, şeref ve yaratıcılık benimdir. Benim dışımda başka Allah yoktur. Her kim bana teslim olur ise cennet onundur ve her kim teslim olmaz ise cehennem onundur.” Merv’de faaliyet gösteren Mukanna‘, gerek Merv’de gerekse gönderdiği dâ‘îleri sayesinde Horâsân ve Mâverâü’n-nehr’in muhtelif yerlerinde kendisine taraftar bulmayı başardı. Bunlardan biri olan Abdullah bin Amr, Ceyhûn’dan geçerek Nahşeb’e ve Kiş’e gidip bölge halkını Mukanna‘ya katılmaya davet etti. Bu davet o derece etkili oldu ki, Kiş ve Kiş’in köyleri Mukanna‘ taraftarlarının en kalabalık olduğu bölgeler haline geldi. Bu köyler arasında bilhassa Sûbah önemliydi. Zira en-Narşahî’nin ifadesine göre Mukanna‘nın dînine giren ve bu durumu açıkça ilk ilan edenler Kiş’e bağlı olan bu köyün halkı idi. Müellife göre Sûbahlılar, Amr-i Sûbhî önderliğinde isyan etmişler ve bölgede görevli bulunan Sûbah Emîri’nin öldürdükten sonra Soğd ve Buhârâ köylerine yayılmışlardı. Buralarda da çok sayıda taraftar kazanan Mukanna‘ taraftarları, Müslümanlara eziyet etmeye, kervanları vurmaya, köyleri yağmalamaya ve her yeri yakıp yıkmaya başlamışlardı. Bu hadiseler Horâsân’da duyulunca, Horâsân Emîri Humeyd bin Kahtabe Mukanna‘nın yakalanması için harekete geçti. Bunun üzerine Mukanna‘, köyünden kaçarak kendisini bulamayacakları bir yere gizlendi. Bu esnada Maverâü’n-nehr’de çok sayıda taraftarının toplandığını haber aldı ve o tarafa gitmeye karar verdi. Ancak Horâsân Emîri, onu yakalamak için Ceyhûn kıyısına nöbetçiler göndermişti. Yüz atlı, eğer nehri geçerse onu yakalamak için sürekli Ceyhûn kıyısında geziniyordu. Mukanna‘, otuz altı kişi ile birlikte Ceyhûn kıyısına geldi. Sal yaptı ve Ceyhûn’dan geçerek Kiş Vilâyeti’ne gitti. Burada büyük bir ilgiyle karşılandı. Sâm (Siyâm) Dağı’nda, içinde su kanallarının, ağaçların ve çiftçilerin bulunduğu çok muhkem bir kale yaptırarak içerisine pek çok mâl, servet ve sayısız nimet topladı ve kaleyi muhafaza edecek muhafız birlikleri oluşturdu. Sepîd Câmegân veya Mubeyyiza Hareketi Mukanna‘ taraftarları, Abbâsîlere karşı giriştikleri harekât esnasında Abbâsîlerin alâmeti olan “siyah” renge karşı “beyaz” rengi tercih etmeleri, beyaz elbiseler giyip beyaz sancak açmalarından dolayı Farsça “Sepîd Câmegân” veya Arapça “Mubeyyiza” yani “beyaz elbiseliler” şeklinde isimlendiriliyordu. Sayıları gün geçtikçe artıyor, Müslümanlar karşısında her geçen gün daha fazla güçleniyorlardı. Sepîd Câmegân’ın zulmüne maruz kalan Müslümanların feryadı Bağdad’a, o sırada Halîfe olan Mehdî’ye kadar ulaştı. Mehdî, Mukanna‘ taraftarlarını cezalandırmak üzere bir ordu gönderdi. Ancak isyanın bastırılamaması, “Mukanna‘nın dîninin bütün cihâna yayılması” ihtimali onu çok korkutmuştu. Sonunda dayanamadı ve bizzat kendisi de hareket ederek Nîşâbûr’a kadar geldi. Bütün bunlar olurken Mukanna‘, Türkistan’a haber göndererek bölge halkını kendi saffında savaşmaya davet etti. Onun davetine uyanlar arasında başta Halac Türkleri olmak üzere diğer gayr-i Müslim Türkler de bunuyordu. Mukanna‘, muhtelif sebeplerle bölgedeki Arap-İslam hâkimiyetine karşı olanlara Müslümanların kan ve mâllarını mübâh kıldığını söyleyerek taraftarlarının sayısını artırdı. Ganimet elde etmek düşüncesiyle ona katılanlar, 159 (775-776) senesinde başta Buhârâ ve çevresi olmak üzere Mâverâü’n-nehr’deki İslam beldelerini yağmalamaya, Müslümanları öldürmeye, kadın ve çocukları esîr almaya başladılar. Buhârâ ve çevresini kan gölüne çeviren Sepîd Câmegân’ın bu bölgedeki lideri Hakîm Ahmed adında Buhârâlı birisi idi. Bunun yanında en-Narşahî’nin ifadesi ile “her üçü de başıbozuk (ayyâr), aşağılık (dûnde), hırsız ve hilekâr adamlar olan Haşerî/Hışrî (حشری), Bâğî (باغی) ve Kerdek/Kirdek/Kürdek (کردک) isimli üç serheng” vardı. Bunlar, 159 (775-776) senesinde yanlarındaki asilerle birlikte bir gece Buhârâ civarındaki Numicket (نمجکت)’e saldırmışlardı. Mescide girerek ibadetle meşgul olan on beş kişiyi, mescidin müezzinini ve ardından bütün köy halkını öldürmüşler ve böylece kötü şöhretleri her yana yayılmıştı. Numicket Köyü’nde yaşanan hadise, Müslümanlar arasında büyük bir infiale sebep oldu. Buhârâlılar, Sepîd Câmegân’ı durdurmak ve cezalandırmak üzere harekete geçmeye karar verdiler. O dönemde Buhârâ Emîri olan Hüseyin bin Mu‘âz ve şehrin kâdısı Âmir bin İmrân kumandasında toplanan Buhârâ ordusu, 159 senesi Receb ayında (25 Nisan-24 Mayıs 776) şehirden çıktılar ve Narşah Köyü’nde toplanmış olan âsilerle karşılaştılar. Buhârâ kâdısı Âmir İbn İmrân, isyancılarla görüşüp onları İslam’a davet ettiyse de sonuç alamadı. Bunun üzerine başlayan savaş neticesinde isyancılar mağlup edildi. Sepîd Câmegân’dan yedi yüz kişi öldürülmüş, diğerleri ise canlarını zor kurtararak sağa sola dağılmışlardı. Buhârâ ordusuna mukavemet edemeyeceklerini anlayınca bir elçi göndermeye, İslamiyet’i kabul ettiklerini söyleyerek emân dilemeye karar verdiler. Yol kesmemeleri, Müslümanları öldürmemeleri, köylerine dönerek cemiyetlerini dağıtmaları ve bölgedeki Müslüman emîrlere itaat etmeleri şartlarıyla bir anlaşma imzaladılar. en-Narşahî’ye göre bu şartları, Allah’a ve Resûlüne yemin ederek sağlamlaştırmışlar, şehrin bütün ileri gelenleri de o antlaşmaya şahit olmuşlardı. Kısa süre sonra isyancıların bu anlaşmayı vakit kazanmak için yaptıkları anlaşıldı. Zira Buhârâ ordusunun bölgeden ayrılmasından hemen sonra anlaşmayı bozdular. Tekrar yol kesmeye ve Müslümanları öldürmeye başladılar. Gün geçtikçe sayıları artıyor, bölgede daha etkin hale geliyorlardı. Bu sırada Halîfe Mehdî’nin, vezîri Cebrâ’îl bin Yahyâ ve kardeşi Yezîd’i Kiş’de bulunan Mukanna‘ üzerine gönderdiği duyuldu. Cebrail bin Yahya, Buhârâ’ya gelip Semerkand Kapısı’nda ordugâh kurduktan sonra Buhârâ Emîri Hüseyin bin Mu‘âz’la görüştü. Hüseyin bin Mu‘âz, Cebrail’e kuvvetlerini birleştirip önce Narşah’ta toplanmış olan asilerin, onların işini bitirdikten sonra da Mukanna‘nın üzerine yürümeyi teklif etti. Cebrâ’îl bu teklifi kabul etti ve orduyu kaldırıp Narşah Köyü’ne gitti. Müslümanlarla Sepîd Câmegân arasında meydana gelen savaş fasılalarla devam etti. Müslümanlar zaman zaman mağlup duruma düşseler de neticede galip geldiler. Asilerle, daha önce kabul ettikleri, ancak riayet etmedikleri anlaşmada mevcut bulunan şartlara ilave olarak liderlerini rehin olarak Halîfe’nin yanına göndermeleri ve üzerlerinde silâh taşımamaları maddelerini de içeren yeni bir anlaşma imzaladılar. Buhârâ çevresinde faaliyet gösteren Sepîd Câmegân taifesinin bu şekilde etkisiz hale getirilmesi bölge halkını rahatlattı. Ancak bu durum fazla sürmedi. Zira asiler anlaşma şartlarına riayet etmeyerek yeniden silahlanmaya başladılar. Bunun üzerine Cebrâ’îl bin Yahya, asilerin elebaşı Hakîm Ahmed ve Hışvî’yi öldürttü. Haber duyulunca âsiler tekrar harekete geçtiler. Yapılan savaş sonunda âsilerin birçoğu öldürüldü, çok azı kaçıp kurtulabildi. Öldürülenler arasında Sepîd Câmegân’ın liderlerinden biri olan Bâğî de bulunmaktaydı. Buhârâ çevresinde faaliyet gösteren Sepîd Câmegân taifesinin sağ kalan son elebaşı Kerdek (Kirdek/Kürdek) ise kaçtı ve Mukanna‘nın yanına gitti. Sepîd Cemegân taifesinin faaliyette bulunduğu diğer bir bölge de Soğd bölgesi idi. Ebû’l-Nu‘mân, Cüneyd, Leys bin Nasr, Hassân bin Temîm bin Nasr bin Seyyâr, ve Muhammed bin Nasr gibi emîrler, onlarla savaştılar, ancak tam bir üstünlük sağlayamadılar. Cebrâ’îl bin Yahyâ, Buhârâ çevresindeki isyancıları kontrol altına alıp liderlerini ortadan kaldırdıktan sonra, onların başını Soğd bölgesindeki Sepîd Câmegân taifesine gönderdi. Burada isyancıların başında Mukanna‘nın nakîblerinden olan ve en-Narşahî tarafından Soğdiyân olarak adlandırılan bir şahıs bulunmaktaydı. Cebrâ’îl, Soğd bölgesinde birçok savaş yaptı. Sonunda Soğdiyân öldürüldü ve âsiler dağıtıldı. Cebrâ’îl, oradan Semerkand’a gitti ve bölgedeki isyancılarla mücadeleye devam etti. Ancak isyanın kesin olarak bastırılması mümkün olmuyor, isyancıların tamamı ele geçirilemiyordu. 159/776 senesinde Humeyd bin Kahtabe ölünce yerine Ebû Avn Abdu’l-melik bin Yezîd atandı. Bu dönemde de Mukanna‘ ve taraftarları ile mücadele devam ettiyse de önemli başarılar elde edilemedi ve isyanın önü alınamadı. 161/778 senesinde ise Horâsân Emîrliğine Mu‘âz bin Müslim atandı. Halîfe ona Cebrail bin Yahya dışında isyanın bastırılmasında gevşeklik gösteren herkesi azletmesini emretmişti. Mu‘âz, Merv’e gelir gelmez hazırlıklara başladı. el-Bağdâdî’ye göre yetmiş bin kişiyi bulan ordu kurup Buhârâ’ya yöneldi. Buhârâ’ya geldiğinde Herât Emîri Sa‘îd el-Haraşî de ona katıldı. Cebrail bin Yahya’yı ise tekrar Semerkand’a gönderdi. Merv’de bir ordu hazırlayarak Buhârâ’ya hareket etti. Sepîd Câmegân taifesinden son derece rahatsız olan ve isyancıların bir an evvel ele geçirilmesini isteyen Buhârâlı dihkânlar, Buhârâlılardan olan çok sayıda savaşçı toplayıp onun ordusuna katılmak istediler. Mu‘âz, her türlü meslek erbâbından ellerinde keserler, beller, kürekler, kovalar ve baltalar bulunan bu gönüllü topluluğundan işe yarayabilecek üç binini seçip orduya dâhil ederek Soğd ve Semerkand tarafına hareket etti. Ordunun öncüsü Herât Emîri Sa‘îd el-Haraşî idi. Zemm’den gelen Ukbe bin Selm de Tavâvîs’de onlara katıldı. Bazı kaynaklara göre yetmiş bin kişiyi bulan bu ordu, on beş bin kişi oldukları söylenen Sepîd Câmegân üzerine yürüdü ve yapılan savaşta âsilerden üç bini öldürüldü. Bu darbeden sonra Sepîd Câmegân’ın durumu gittikçe zayıflamaya başladı. Birçoğu öldürüldü, canlarını kurtarabilenler ise Mukanna‘ın yanına kaçtı. Mukanna‘nın Öldürülmesi ve İsyanın Bastırılması Mukanna‘, Merv’den kaçtıktan sonra Kiş vilayetine gelmiş ve burada bulunan Sâm (Siyâm) Dağı’nda, su ve yiyecek temini için elverişli ve oldukça muhkem bir kale yaptırarak bu kaleye kapanmıştı. Bütün bu hadiseler olup biterken kendisi bu kalede bulunuyor ve sayısının eli bine ulaştığı söylenen taraftarlarının da desteğiyle isyanı buradan idare ediyordu. Onun taraftarları bir gün Mukanna‘ın kalesinin kapısına toplandılar. Secde ettiler ve yalvarıp yakardılar. Onun yüzünü görmek istediler. Hiçbir cevap alamadılar. “Hudâvend’i ziyaret edip kendisini görmeden gitmeyiz.” diyerek ısrar ettiler. Onun Hâcib adını verdiği bir gulâmı vardı. Mukanna‘ ona “Kullarımıza, ‘Mûsâ benim yüzümü görmek istedi; takati yetmeyeceği için göstermedim. Benim yüzümü görmeye kimsenin takati yetmez’ diye söyle.” dedi. Taraftarları, ikna olmadı. “Biz görmek istiyoruz. Bunun için helâk olmaya bile razıyız. Yeter ki onu görelim.” diye ısrara ettiler. Bunun üzerine Mukanna‘, onlara “Falan gün gelin, size yüzümü göstereceğim.” diye söz verdi. Sonra durumu onunla birlikte kalede bulunan kadınlara söyledi. Bu kadınlar, Soğd, Kiş ve Nahşeb dihkânlarının kızları olup sayıları yüz idi. Onun âdetine göre her nerede güzel bir kadın varsa ona gösterilir, o da o kadını getirir ve kendisine alırdı… Mukanna‘ yeşil bir peçe ile yüzünü örttüğünden hiç kimse onun çirkin yüzünü görmezdi. İnsanlara söz verdiği vakitte o kadınlara, güneşin doğduğu vakitte birer ayna alıp hisârın çatısına çıkmalarını ve yan yana durmalarını emretti. Vakit gelince kadınlar çatıya çıktılar, yan yana durup ellerindeki aynaları güneşe doğru tuttular. Halk toplanmış idi. Güneş, o aynaların üzerine düşünce aynalar parladı ve o aynaların karşısındaki yerler pür nur oldu. O sırada o gulâm’a “Onlara ‘Hudânız, siz kulları için yüzünü gösteriyor, bakınız!’ diye söyle” dedi. Orada bulunanlar baktılar ve bütün cihânı pür nur gördüler. Korktular; hepsi birden secde ettiler ve “Efendimiz, gördüğümüz bu kudret ve azamet kâfidir. Eğer bu gördüğümüzden fazlasını görürsek bizim ödlerimiz patlar.” dediler. Oradaki insanlar, yere kapanmış vaziyette öylece duruyorlardı. Nihayet Mukanna‘, o gulâma “Ümmetime başlarını secdeden kaldırmalarını söyle ve ‘sizin Hudâ’nız sizden memnundur. Günahlarınızı bağışlıyor.’ de.” dedi. Orada toplanan kalabalık, ürperti ve korku ile başlarını secdeden kaldırdılar. O esnada “Bütün vilâyetleri size mübâh kıldım. Her kim bana itaat etmezse, onun kan, mâl ve çocukları size helâldir.” dedi. Onlar sağı solu yağmalıyorlar, bu arada “Biz Hudâ’yı gördük.” diyerek diğer insanlara karşı övünüyorlardı. Mukanna‘ ve taraftarlarıyla yapılan mücadele sonucunda 163/780 senesi içinde isyan büyük ölçüde kontrol altına alındı. Ancak Sepîd Câmegân (Mubeyyiza) fitnesinin tam olarak ortadan kaldırılabilmesi için Sâm (Siyâm) Kalesi ve Mukanna‘nın ele geçirilmesi gerekiyordu. Bu amaçla hareket eden Mu‘âz bin Müslim, kaçan asileri takip ederek Sâm (Siyâm) Kalesi’ne kadar geldi ve Mukanna‘nın -en-Narşahî’ye nazaran- on dört yıldır taraftarlarıyla birlikte kaldığı kaleyi kuşattı (163/780). Oldukça muhkem bir mevki olan Sâm (Siyâm) Kalesi’nin surlarının içinde bir su çeşmesi, ağaçlar ve tarım arazileri vardı. Hisarın içinde Mukanna‘nın hâs bendeleri, çok sayıda asker ve kumandanları bulunuyordu. Bütün bunlara ilave olarak kalenin çevresine geniş ve derin hendekler kazılmış, her türlü müdafaa tedbiri alınmıştı. Kuşatma başladıktan sonra Mu‘âz bin Müslim ile Sa‘îd el-Haraşî arasında bir anlaşmazlık çıktı. Bu anlaşmazlık neticesinde Mu‘âz, kumandayı Sa‘îd el-Haraşî’ye bırakmak zorunda kaldı. Kumandayı alan Sa‘îd el-Haraşî, kale önüne evler ve hamamlar yaptırdı. Böylece kesin sonuç elde edene kadar kuşatmayı devam edeceğini gösteriyordu. Bir yandan da kalenin çevresine kazılmış olan hendeği aşmak için tedbir düşünmeye başladı. İki yüz adet demir ve ağaç merdiven hazırladı. Hindistan’ın Multân şehrinden on bin manda derisi getirdi ve bunların içine kum doldurarak hendeğe yığmalarını emretti. Böylece hendek dolduruldu ve askerlerin hendeği aşması sağlanarak kalenin ele geçirilmesinin önündeki en büyük engel ortadan kaldırıldı. Savaşın ve kuşatmanın şiddeti artıkça muhasara altındaki Mukanna‘ taraftarlarının sıkıntısı da artıyordu. Artan huzursuzluk yerini ümitsizliğe bıraktı ve aralarında fikir ayrılıkları baş gösterdi. Bu hengâmede bir kısmı gizlice Saîd el-Haraşî’ye haber gönderip emân dilediler. 30.000’e yakın olduğu söylenen bu grup içinde Mukanna‘ın kapandığı kalenin komutanı da bulunuyordu. Bir rivayete göre bu kale komutanı, hisâr kapısını açtı ve böylece Müslümanlar kaleyi ele geçirdiler. Bir başka rivayete göre ise en-Narşahî’ye göre kale kapısını açan kişi, Kiş dihkânlarından Ebû Ali Muhammed bin Hârûn’un büyükannesi olup Mukanna‘ın yanında bulunan bir kadın idi. Kayda göre bu kadın, Mukanna‘ın bütün yakınlarına zehirli şarap içirdiği esnada durumu fark ederek kendisine verilen şarabı içmemiş ve ölü taklidi yaparak hâdiseleri izlemişti. Mukanna‘ın kendini tandıra atıp yakmasından sonra da kalkıp kale kapısını açmıştı.” en-Narşahî, Mukanna‘ın âkıbeti ile ilgili Kiş dihkânlarından Ebû Ali Muhammed bin Hârûn’un büyükannesinden dinlediğini söylediği şu bilgileri nakletmektedir: “Kiş dihkânlarından Ebû Ali Muhammed bin Hârûn bu konuda şunları anlatmıştı: “Benim büyükannem –ki adı Banuka’dır- Mukanna‘nın kendisi için almış olduğu Hâtûnlardan biri imiş. O şunları anlattı: Bir gün Mukanna‘, âdeti olduğu üzere yemek ve içmek için kadınlarla oturdu. Şarabın içine zehir kattı. Her kadına özel bir kadeh verdi ve ‘Ben kendi kadehimden içtiğimde, siz de kendi kadehinizin hepsini içiniz’ dedi. Hepsi içti. Ben içmedim ve yakamın içine döktüm. O bunu anlamadı. Kadınların hepsi düştü ve öldü. Ben de kendimi onların arasına attım ve ölmüş gibi yaptım/ölü taklidi yaptım. O, benim durumumu anlamadı. Sonra Mukanna‘ kalktı ve baktı. Bütün kadınların ölmüş olduğunu gördü. Gulâmının yanına gitti. Kılıçla (şemşîr) vurdu ve onun başını/kellesini uçurdu. Üç gün boyunca tandırın (tenûr) ısıtılmasını/yakılmasını buyurmuş idi. O tandırın yanına gitti, elbisesini çıkardı ve kendisini tandırın içine attı. Tandırın içinden duman yükseldi. Ben o tandırın yanına gittim. Ondan hiçbir iz ve eser görmedim. Hisârda canlı hiç kimse kalmamıştı… O kadın hisâr kapısını açtı. Sa‘îd Haraşî içeri girip onun hazînesini ele geçirdi...” Rivayete göre Banuka, kendisine, özel süslerine, mücevherlerine ve elbiselerine dokunulmaması ve hazîneden on bin dirhem verilmesi şartıyla kapıyı açmıştı. Etrafında çok az kişi kalan Mukanna‘ ise ele geçirileceğini anlayınca önce yanında bulunanlara zehirli şarap içirdi. Bunların hepsinin öldüğünden emin olduktan sonra da kale içinde yanmakta bulunan tandırın yanına geldi ve içine atlayarak kendini öldürdü. Bir rivayete göre ise zehir içenler arasında kendisi de bulunuyordu ve cesedi, vasiyeti üzerine adamları tarafından yakılmış, ondan geriye bir iz kalmamıştı. Buna karşılık Sa‘îd el-Haraşî’nin kaleye girdikten sonra onun cesedini bulduğuna ve başını keserek Halîfe Me’mûn’a gönderdiğine dair rivayetler de mevcuttur (163/779). Böylece Mukanna‘ ortadan kaldırılmış, Horâsân ve Mâverâü'n-nehr’de meydana gelen en tehlikeli isyan hareketi olarak değerlendirilen Sepîd Câmegân veya Mubeyyiza hareketi bastırılmıştı. Ancak Mukanna‘ ve onun fikirlerini savunmaya devam eden bazı gruplar varlıklarını devam ettirdiler. Öyle ki, 12. yy’da yaşadığı bilinen Târîh-i Buhârâ mütercimi Ebû Nasr Ahmed b. Muhammed el-Kubâvî, Mukanna‘ taraftarlarının hâlen Kiş vilâyeti, Nahşeb ve Köşk-i Ömer, Köşk-i Hıştuvân (کشک خشتوان) ve Zermâz Köyü (زرماز) gibi bazı Buhârâ köylerinde bulunduklarını kaydetmektedir. Müellife göre bunlar, Mukanna‘ın ölmeden önce “Benim kullarım âsî olduklarında, ben göğe gideceğim ve onları cezalandırmak için melekleri getireceğim.” şeklindeki sözlerinin etkisinde kalarak, kendisini yaktıktan sonra çıkan dumanla birlikte göğe yükseldiğine, cesedinin bulunmamasının bunun delili olduğuna inanmakta ve ondan hiçbir haber alamamış olmalarına rağmen geri dönüp gökyüzünden melekleri getireceği günü beklemekteydiler. en-Narşahî der ki: “Onların mezhebine göre namaz kılmazlar, oruç tutmazlar, gusletmezler. Ancak tedbirlidirler ve bütün bu hâllerini Müslümanlardan gizleyip ve Müslüman olduklarını söylerler. Onların kendi kadınlarını birbirlerine mubah saydıklarını söylerler. ‘Kadın gül gibidir, kim koklarsa koklasın ondan hiçbir kötülük gelmez.’ derler. Bir adam bir kadının yanına gelip yatak odasına girdiğinde, kadının kocası eve geldiğinde kadının evde bir adamla birlikte olduğunu anlasın ve geri dönsün diye evin kapısına bir işaret bırakırdı. O adam işini bitirince, o da kendi evine giderdi. Onların her köyde bir reisleri vardı. Onlar, onun [reislerinin] emirlerine uyarlardı. Sonuç Önderliğini Mukanna el-Horasanî’nin yaptığı Sepîd Câmegân ya da Mübeyyiza yani Beyaz Elbiseliler hareketi, VIII. yüzyılın ikinci yarısında Horasan ve Maveraünnehr’de ortaya çıkmış ve yirmi yıla yakın bir süre bölgede büyük karışıklıkların yaşanmasına sebep olmuştur. Bazı yazarların Gulât-i Şî’a’nın Rizâmiyye mezhebine mensup olduğunu söyledikleri Mukanna‘, kendisini önce peygamber daha sonra da Allah ilan ederek içinde Mazdek öğretisi bulunan bazı görüşler ileri sürmüş, İslam’ın yasakladığı her şeyi taraftarlarına helal kılarak ibadetleri kaldırmıştır. Mukanna‘ ve hareketini, sadece dinî bakımdan değerlendirmek suretiyle Müşebbihe ve Hulûliyye gibi sapkın fırkalar içerisinde mütalaa edip din dışı saymak mümkündür. Ancak hareketin ortaya çıktığı dönem, yayıldığı coğrafya ve etki derecesi incelendiğinde, hadisenin dinî boyutumdan çok siyasî boyutunun önem kazandığı açık bir surette anlaşılır. Nitekim 750’li yıllarda başlayan hareketin, Horasan ve Mevaraünnehr’in muhtelif bölgelerinde hızla yayılmasını ve uzun bir süre boyunca devam ederek bölgedeki Abbâsî idaresini oldukça müşkül bir durumda bırakmasını, sadece bölge ahalisi üzerinde oluşturduğu fikrî veya inanç eksenli bir etki ile izah etmek oldukça zordur. Esasen bu durum, sadece Mukanna‘ hareketi için değil, gerek Emevîlerin son dönemlerinde gerekse Abbasîler döneminde Horasan ve Mâverâü’n-nehr bölgesinde meydana gelen ve ideolojik bakımdan dinî veya mezhebî olarak görünen hemen her isyan hareketi için söz konusudur. Sözgelimi Emevîlerin son yıllarında meydana gelen Bihâferîd İsyanı, Abbâsî İhtilali, bu ihtilalinin hemen ardından yaşanan ve sözkonusu ihtilalin en önemli ismi olan Ebû Müslim Horasanî’nin isyanı, Sindbad, Râvendiye ve Üstâd-ı Sis ayaklanmaları gibi hareketlerin hemen tamamı, Mukanna‘ isyanında da olduğu gibi İslam'ı henüz yakın bir geçmişte kabul eden, bu sebeple de çok tabii olarak İslam öncesi inançlarını hâlâ kuvvetle korumakta olan eski Mazdekî, Zerdüştî ve Maniheist çevreler tarafından başlatılan ve desteklenen hareketler olmakla birlikte, aynı zamanda da Emevîlerle başlayıp Abbâsîlerle devam eden menfî yönetim tarzına karşı siyasî bir başkaldırı niteliği taşımaktadır. Bu noktada bölge halkının kabullenemediği şeyin, henüz tam olarak anlayamadıkları, mana ve mahiyetini keşfedemedikleri “İslam hâkimiyeti”nden ziyade, bölgede çok şedîd bir şekilde başlayan, daha sonra tedricen yumuşamakla birlikte bölge halkı üzerinde çoğu zaman baskı ve hatta zulüm şeklinde tezahür eden “Arap hâkimiyeti” olduğu söylenebilir. Bu bakımdan sözkonusu dönemde meydana gelen diğer isyan hareketleri gibi Mukanna‘ isyanını da sadece ve sadece dinî ve mezhebî bir hareket, “İslam karşıtı, sapkın” bir başkaldırı olarak nitelendirmek, meselenin sadece zahirî cephesine ışık tutacaktır. Sözkonusu dönemde meydana gelen diğer isyan hareketleri gibi Mukannaʻ hareketinin de layıkıyla anlaşılabilmesi için dinî ve mezhebî cepheleri kadar siyasî, hatta psikolojik ve sosyolojik cephelerinin de göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Kaynakçalar Bel‘amî (Ebu Ali Muhammed bin Muhammed Belʻamî), Târîhnâme-i Taberî, V, (Tahkik: Muhammed Rûşen), Tahran 1377. Crone, Patricia, “Moqannaʿ”, Encyclopedia Iranica, [http://www.iranicaonline.org/articles/moqanna] Daftary Farhad, “Sectarian and National Movements in Iran, Khurasan and Transoxania During Umayyad and Early Abbasid Times”, History of Civilization of Central Asia, IV/1, (Ed. M. S. Asimov-C.E.Bosworth), Unesco, Delhi 1999. Dalkılıç, Mehmet, Horâsân’da İktidar Mücadeleleri (M.705-796), Erc. Üni. Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi, Kayseri 2009. Daniel, Elton L., The Political and Social History of Khurasan under Abbâsid Rule (747-820), Minneapolis 1979 Ebû Rehan el-Bîrûnî, el-Âsârü’l-Bâkıyye, (Türkçe terc. Ahsen Batur, Maziden Kalanlar), İstanbul 2011. Ebû’l-Fidâ, el-Muhatasar fi Ahbâri’l-Beşer, I, [el-Mektebetü’ş-Şâmile] el-Bağdâdî, el-Fark Beyne’l-Fırak (Mezhepler Arasındaki Farklar), (Türkçe terc. Ethem Ruhi Fığlalı), TDV Yay, Ankara 1991. el-Hârizmî, Mefâtîhu’l-ulûm, Kahire 1401 (1981) en-Narşahî, Târîh-i Buhârâ, (Tercüme ve Notlar: Erkan Göksu), TTK Yay, Ankara 2013. en-Nuveyrî, Nihâyetu’l-Ereb fî Fünûni’l-Edeb, XXII, (Tahkik: Muhammed Refʹat Fethullah, Kahire 1975. es-Sem‘ânî, III [el-Mektebetü’ş-Şâmile] et-Taberî, VI [el-Mektebetü’ş-Şâmile] ez-Zehebî, [el-Mektebetü’ş-Şâmile] Gerdîzî, Târîh-i Gerdîzî, (Tashîh ve Mukâbele: Abdu’l-hayy Habibî), Tahran 1363 Göksu, Erkan, “Buhârâ Melikesi Kabac Hâtûn”, S.Ü. Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 29 (Bahar 2011), s.261-283. Göksu, Erkan, “İlk Türk Arap Münasebetleri: Buhârâ’da Ezân Sesleri”, [http://www.beyaztarih.com/turk-tarihi/ilk-turk-arap-munasebetleri-buharada-ezan-sesleri] Göksu, Erkan, “Türklerin İslamiyet’i Kabul Psikolojisi”, [http://www.beyaztarih.com/turk-tarihi/turklerin-islamiyeti-kabul-psikolojisi] Göksu, Erkan, “Türklerin İslamiyet’i Kabulü”, [http://www.beyaztarih.com/turk-tarihi/turklerin-islamiyeti-kabulu] İbn Haldûn, Târîhu İbni Haldûn, III, [el-Mektebetü’ş-Şâmile] İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-Ayân, I, Paris 1838 İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, X, (Türkçe terc. Mehmet Keskin), İstanbul 1995. İbn Tağrıberdî, en-Nücûmü’z-Zâhire, I, [el-Mektebetü’ş-Şâmile] İbnü’l-Cevzî, III, [el-Mektebetü’ş-Şâmile] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, VI, (Türkçe terc, Abdullah Köse) İstanbul 1986. İbrahim Babur Gündoğdu, Hişâm b. Hakim el-Mukanna ve Mukannaiyye Hareketi, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara 2001. Kurt, Hasan, Orta Asya’nın İslamlaşma Süreci (Buhârâ Örneği), Ankara 1998. Nûrec Tâbân, Kıyâm-i Mukannaʻ, Mecelle-i İran Şinasî, Sâl-i Evvel, Şumâre 3 (Pâyez 1368), s.533-561. Öz, Mustafa, “Mukanna‘ el-Horâsânî”, DİA, XXXI, s.124-125 Özaydın, Abdulkerim, “Humeyd b. Kahtabe”, DİA, XVIII, s.355-356. Özaydın, Abdülkerim, “Abdu’l-cebbâr el-Ezdî”, DİA, I, s.202. Tabataba'i Muhammad Husayn, Shi'ite Islam, (Translated by Seyyed Hossein Nasr), New York 1975.
14
dk.
11 Kasım 2022
Selahaddin Eyyubi: Şarkın En Sevgili Sultanı
Selahaddin Eyyûbî gerek ülkemizde ve gerekse İslam aleminde en sevilen hükümdarlardan biridir. Mehmet Akif Ersoy’un onu “Şark’ın en sevgili sultanı” olarak nitelemesi boşuna değil. Bunun pek çok sebebi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Her şeyden önce Selahaddin gerçek anlamda bir fatihtir. Ortadoğu’daki dağınıklığa son vermesi, Kudüs’ü Haçlılardan geri alması, Mısır’daki Fatımî hakimiyetini sonlandırması bu durumun delilleridir. Buna ilave olarak son derece cömert ve merhametlidir. Yanından alimleri ayırmayan bir kişiliği vardır. Nitekim gençliğinden itibaren ilimle meşgul olduğu ve amcası Esedüddin Şirkuh’un yönlendirmesiyle askerî-siyasî alana yöneldiği bazı kaynaklarda geçer. Selahaddin’i tanımadan önce onun kimliğinin oluşumunda önemli rol oynayan kişileri tanımakta fayda var. Kanaatimce ele alınması gereken ilk figür Selahaddin’in amcası Esedüddin Şirkuh’tur. Şirkuh, Zengî atabeyliği hakimi Nureddin Mahmud’un en güvendiği komutanlarından biridir ve Selahaddin de Şirkuh’un yeğenidir. Selahaddin’in babası olan Necmeddin Eyyûb, kardeşi Şirkuh ile her zaman iş birliği içinde olmuş kıymetli bir idarecidir. Eyyûbîler ilk olarak 1130’lu yıllarda tarih sahnesine çıktılar. Ailenin kökeni konusu halen tartışmalıdır. Bunda Selahaddin’in İslam ulusları arasında paylaşılamamasının rolü büyüktür. Genel kabul gören kanı Eyyûbîlerin VIII. Yüzyılda Azerbaycan’a yerleşen Yemen Araplarından geldiği yönündedir. Bu bölgede Hezbaniye Kürtlerinin Revadiye aşireti ile karışmış ve Kürtleşmişlerdir. Zengîlerin hizmetine girdikten sonra da bölgedeki Oğuz topluluklarıyla kuvvetli ilişki içine girmişlerdir. Selahaddin hakkında kıymetli bir biyografi kaleme alan Abdurrahman el Azzam, onun ev yaşantısında Kürtçe, devlet işlerinde Arapça ve askerî konularda da yeri geldiğinde Türkçe konuştuğunu belirtir. Zira Türkçe bu dönemde orduda kullanılan en yaygın lisanlardan biriydi. Zengîlerin hizmetine önce Şirkuh sonrasında ise Necmeddin Eyyûb girdi. Şirkuh, özellikle şii Fatımîlerin kontrolündeki Mısır’a yapılan seferlerde sivrilen bir isimdir. 1164’deki ilk seferine yanında henüz 27 yaşında olan yeğeni Selahaddin’i de götürür. Şirkuh 1167’de Mısır’a ikinci bir sefer daha düzenler. 1169’daki son seferinde ise Mısır’ı kontrolü altına alır. Son Fatımî halifesi el-Azıd’ı deyim yerindeyse kukla durumuna düşürür. Bu seferler sırasında Selahaddin Eyyûbî Haçlılarla da tanışır. Özellikle Kudüs kralı Amalric [Amaury] ile çetin bir mücadele içine girer. Mısır’da hakimiyet kurduktan birkaç ay kadar sonra oldukça şişman biri olan amcası Şirkuh kalbine yenik düşerek ölür. Bundan sonra idare Selahaddin’in eline geçecektir. Denilebilir ki 1169 yılı Selahaddin’in tarih sahnesine kuvvetli bir çıkış yaptığı devredir. Selahaddin’in tarih sahnesinde belirmesinde bir diğer önemli figür olan Nureddin Zengî’den de bahsetmek gerek. Esasen Selahaddin’in varlığı denilebilir ki Nureddin için hem bir şans hem de bir talihsizlik olmuştur. Zira İslam dünyasının hiç şüphesiz en büyük hükümdarlarından biri olan Nureddin, hizmetinde olan Selahaddin’in gölgesinde kalacaktır. Nureddin’in hakimiyet alanı Yemen’den Trablusgarp’a ve oradan da Orta Anadolu’ya kadar yayılmıştı. Pek çok tarihçi 59 yaşında aniden ölmeseydi Kudüs’ü onun alacağını söyler. Mısır gibi önemli bir bölgeyi Selahaddin sayesinde kolayca yönetti ve zaman zaman onunla birleşerek Haçlılara karşı ortak harekatta bulundu. Bazı kaynaklarda ömrünün son demlerinde Nureddin ile Selahaddin’in arasına soğukluk girdiği zikredilirse de Selahaddin efendisine öldüğü ana kadar sadık kaldığı biliniyor. Mısır'ın Hakimi Selahaddin Eyyûbî, Mısır’da amcasının yerine Nureddin Zengî’nin vekili olduğunda evvela Şii mezhebi yerine Sünni itikadını güçlendirme yoluna gitmiş, Şii tarzında ezan okunmasını yasaklatmış, Fatımî kadılarını azlederek yerine Sünni kadılar tayin etmiş, Fatımîlerin propaganda merkezi olan el-Ezher medresesini kapatarak pek çok Sünni medresesi açmış ve Halife el-Azıd’ın Cuma namazlarında görünmesini yasaklamıştır. Eylül 1171’de bu halifenin ölümüyle de onun sarayına el koymuş ve Abbasî halifeliği adına hutbe okutmaya başlamıştır. Nureddin’in son zamanlarında kardeşi Turanşah’ı Yemen’e göndererek burayı kontrol altına almıştır. Yemen, bilindiği üzere Baharat Yolu üzerindeki en önemli merkezlerden biridir. Kısa bir süre sonrada Şerefüddin Karakuş adlı emiri Trablusgarp’a göndererek burayı da Mısır’a bağlamıştır. 1173’de Nureddin Zengî’nin aniden ölümüyle Selahaddin’in oldukça rahatladığı kesin. Bir yıl sonra Selahaddin doğrudan Mısır’a saldıran bir Sicilya donanmasını İskenderiye açıklarında yenilgiye uğratacaktır. Aynı tarihte gerek Selahaddin’i ve gerekse de Nureddin’i oldukça uğraştıran hatta bir ara Mısır’ı istila etmeye kalkışan Kudüs kralı Amalric [Amaury] de ölür. Selahaddin ilerleyen yıllarda hem siyasî açından Nureddin’in varisi olacak hem de Kudüs krallığının sonunu getirecektir. Esasen Nureddin Zengî’nin üç önemli hedefinin olduğu biliniyor. Bunlardan ilki Şii Fatımî hilafetini ortadan kaldırarak Mısır gibi İslam’ın en önemli merkezlerinden birini kendi egemenliği altına sokmak, inanç olarak da burayı Abbasî hilafetine bağlamak, ikincisi Kudüs’ü alarak sonrasında Ortadoğu’daki Haçlı varlığına son vermek ve üçüncüsü de Ortadoğu’da yaşayan Müslümanlar arasındaki dağınıklığı bitirerek merkezi otoriteyi temin etmek. Bunlardan ilki daha onun sağlığında Selahaddin ve amcası Şirkuh eliyle gerçekleşmişti. Diğer ikisini gerçekleştirme konusunda ise Selahaddin büyük mesafe kat edecektir. Nureddin’in ölümü üzerine Selahaddin ilk zamanlar onun çocuk yaştaki oğlu Melik Salih’e itaat etmiştir. Ancak Halep merkezli Zengî ailesi doğal olarak Nureddin’in vefatı sonrasında İslam dünyasının en karizmatik hükümdarı konumuna yükselen Selahaddin’den çekiniyorlardı. Bunun doğal sonucu olarak iki taraf arasında zamanla gerilim artacak ve Selahaddin elinde bulundurduğu topraklar için Abbasî halifesinden “Sultan” unvanını talep edecektir. Abbasî halifesinin bu isteğe olumlu yanıt vermesi Zengî ve Eyyûbî ailesi arasındaki ilişkileri daha da gerginleştirecektir. Bunun neticesinde Zengîler işi Haçlılar ve el-Cezire bölgesindeki Türkmen beylikleri ile Selahaddin’e karşı ittifak kurmaya kadar götüreceklerdir. Dımaşk (Şam) 1174 yılında Selahaddin Eyyûbî’nin kontrolüne girer. Esasen bundan sonra Dımaşk, Kahire’nin önüne geçer. Zira Mısır’ın korunaklı fakat soyutlanmış bir bölge olmasına karşılık Dımaşk son derece merkezî bir konumdadır. Burayı hareket üssü olarak kullanarak hem Filistin sahilindeki Haçlı devletleriyle mücadele etmek hem de el-Cezire’deki Türkmen beyliklerini kontrol altında tutmak mümkündür. Nitekim Selahaddin 1182’den sonra Mısır’a hiç uğramamış ve bu şehirde hayata gözlerini kapadığı gibi son uykusuna da yine burada çekilmiştir. Aynı yıl içinde Selahaddin, Hama ve Hıms şehirlerini de kontrol altına alacaktır. 1175’de ise Baalbek onun idaresi altına girer. Böylelikle adeta bir aile konfederasyonu olan Eyyûbî devletinin Dımaşk, Hama, Hıms ve Baalbek şubelerinin temelleri atılacaktır. Bu bölgelerin onun denetimine girmesi iktidarın Zengîlerden, Eyyûbî ailesine evrildiğinin de göstergesidir. Selahaddin, 1176’da Tell el-Sultan denilen mevkide Zengîler ve onların müttefiklerini ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu devrede Selahaddin'in uğraştığı bir diğer unsur da Haşhaşîler olacaktır. Haşhaşîlerin sultana birkaç kez suikast düzenlemesi üzerine Selahaddin reisleri Raşidüddin Sinan’ın bulunduğu Misyaf Kalesi’ni kuşatır. Sonuçta Haşhaşîlerden bir daha sultana karşı suikast tertip etmeyeceklerine dair söz alındıktan sonra kuşatma kaldırılır. Hakikaten Haşhaşîler bir daha ona karşı bir suikast girişiminde bulunmayacaklardır. Selahaddin artık İslam dünyasının öne çıkan en önemli hükümdarı konumundadır. Ancak kuzeyde, Anadolu’da bulunan Selçuklu hükümdarı II. Kılıçarslan da bu tarihlerde Bizans İmparatorluğu’nu Miryokefalon’da ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Türkiye Selçukluları yüzlerini sadece batıya değil, doğu ve güneye de dönmüş vaziyetteydiler. Selahaddin Eyyûbî de hakimiyetini Fırat’ın öte yakasına taşıma düşüncesindeydi. Hatta onun iktidarı zamanında Eyyûbî egemenliği Ahlat’a kadar gelip dayanacaktır. Dolayısıyla bu iki büyük İslam hükümdarının çatışması kaçınılmaz gibi görünüyordu. Beklenen çatışma iki devletin arasında bulunan Hısnkeyfa Artuklu hükümdarı Nureddin Muhammed yüzünden yaşandı. Söz konusu hükümdar II. Kılıçarslan’ın kızı ile evliydi. Ancak Artuklu hükümdarı gönlünü bir şarkıcı kadına kaptırmış ve eşini ihmal etmişti. Eşinin durumu babası olan Türkiye Selçuklu hükümdarına bildirmesi üzerine hiddetlenen II. Kılıçarslan, damadından ya şarkıcı kadından vazgeçmesini ya da çeyiz olarak ona bıraktığı toprakları derhal iade etmesini şart koştu. Selçuklu sultanının öfkesinin bununla da dinmeyeceğine kanaat getiren Artuklu hükümdarı, çareyi Selahaddin’in himayesine girmekte buldu. Buna rağmen II. Kılıçarslan damadı üzerine sefere çıkınca Selahaddin de ordusu ile birlikte Fırat’a geldi. İki hükümdar arasında kaçınılmaz gibi duran savaşı, Selçuklu hükümdarının deneyimli veziri İhtiyarüddin Hasan engelleyecektir. Vezir, Selahaddin’e “mesailerini cihada adamış iki hükümdarın bir şarkıcı kadın yüzünden birbirine girmesinin ve binlerce İslam askerînin ölümüne sebebiyet vermesinin meydana getireceği vahim sonucu düşünmesini” tavsiye eder. Selahaddin de “Bana sığınan birinin koruma talebini geri çeviremem. Şu halde Artuklu hükümdarı ile bir çözüm yolu bulun” şeklinde cevap verecektir. İhtiyarüddin akıllıca hareket ederek Hısnkeyfa hükümdarı ile görüşür ve şöyle bir çözüm yolu bulur. Nureddin Muhammed bir sene içinde şarkıcı kadını bırakacaktı. Aksi takdirde Selahaddin’in onun üzerindeki himayesi kalkacaktı. Selahaddin’in de bu öneriyi kabul etmesi ile iki hükümdar arasındaki mutlak bir savaş önlendi. Bununla birlikte iki taraf arasındaki husumetin hemen bittiği düşünülmesin. Özellikle III. Haçlı Seferi sırasında bazı tarihçiler Türkiye Selçuklularının Alman Haçlılarına karşı etkili bir direniş göstermemesini, II. Kılıçarslan’ın Selahaddin’le yaşadığı bu husumete bağlarken bazıları da o devirde II. Kılıçarslan’ın ülkeyi on bir oğlu arasında paylaştırmış olmasının beraberinde getirdiği otorite boşluğuna ve onun yaşlılığına bağlarlar. Yaşanan gelişmelerden bir süre sonra Selahaddin, surlarının sağlamlığı ile bilinen Amid kalesini İnaloğullarından almış ve şehri Hısnkeyfa hükümdarı Nureddin Muhammed’e içindeki tüm zenginliklerle birlikte hediye etmiştir. Bunun karşılığında da ondan sadece Haçlılara karşı her zaman yanında olmasını talep etmiştir. Bu tutum Selahaddin’in cömertliğine gösterilen delillerden biridir. Etrafındaki bazı devlet adamlarının şehirdeki önemli eşya ve malların Sultan tarafından alınmasını talep etmesi karşısında hiddetlenen Selahaddin “Aslolanı verip ikinci derecede olanı vermemek bize yakışmaz” şeklinde bir cevap vermiştir. Sultan 1183’de Halep’i de kontrol altına alacak ve Eyyûbî’lerin Halep şubesinin temelleri atılacaktır. Yeri gelmişken hemen belirteyim ki Selahaddin öldüğünde asıl merkezi olan Dımaşk en büyük oğlu ve veliahdı Melik Efdâl’in, Mısır bir diğer oğlu Melik Aziz Osman’ın ve Halep de öteki oğlu Melik Zâhir’in elindeydi. Ancak bir süre sonra hem Mısır, hem Dımaşk kardeşi Melik Adil’in ve onun çocuklarının kontrolüne geçecek lakin Halep her zaman Selahaddin’in soyundan gelen hükümdarlarca idare edilecektir. Halep’in alınması ile hem Anadolu coğrafyası hem de Filistin’deki Haçlılara karşı girişilecek taarruz için önemli bir merkez Eyyûbî egemenliği altına sokulmuş oldu. Bununla birlikte Selahaddin Eyyûbî’nin bu hızlı yükselişi doğal olarak kendisine pek çok rakip de kazandırıyordu. Bu dönemde Abbasî halifesi olan en-Nasır bunlardan biri konumundaydı. Halife, Selahaddin’e özellikle Haçlılarla olan mücadelesinde gereken desteği vermemiş hatta zaman zaman onu suçlayıcı, örseleyici bir tutum takınmıştır. Zengî ailesinin de Selahaddin’e karşı takındığı hasmane tutumdan daha önce bahsetmiştik. Haçılarla Olan İlişkisi ve Cihad Anlayışı Denilebilir ki Selahaddin’in tarihe mâl olmasının belki de en birinci nedeni Haçlılarla olan mücadelesidir. Selahaddin’in ilk zamanlar Haçlılara karşı yapılan cihadı Mısır üzerinden yürütmeyi denediği biliniyor. Ancak Sina Çölü’nün varlığı sebebiyle askerî ve mühimmatın buradan Filistin’e taşınması oldukça zor olabiliyordu. Nitekim 1177’de Mısır’dan Haçlılar üzerine sefere çıkan sultan, yanına az miktarda asker almış ve Remle yakınlarında Haçlıların tuzağına düşmüştü. Çatışma sırasında ölümle burun buruna gelmiş, askerlerinin bir kısmı panik halinde dağılmıştı. Bu tuzaktan yeğeni Takiyeddin Ömer ve muhafız birliğinin gayretleri ile sağ olarak kurtulmayı başarmıştı. Üç şövalye bir ara atlarını Selahaddin’e doğru sürmüş ancak son anda yetişen üç Eyyûbî süvarisi Sultan’ı mutlak bir ölümden kurtarmıştı. Bu olay sonrası Sultan Haçlılara karşı harekâtında Dımaşk’ı ana merkez olarak kullanacaktır. Selahaddin Eyyûbî’nin Haçlılar karşısındaki en büyük başarısı hiç şüphe yok ki 1187’de gerçekleşen Hıttin Savaşı’dır. Esasen bu savaş, taktiksel bir zaferdir. Selahaddin Eyyûbî kendisinden çok daha kalabalık olan Haçlı ordusunu uzun süre susuz bırakmış ve sonrasında ölümcül darbeyi vurmuştur. İki ordunun mevcudu hakkında farklı rakamlar verilse de Eyyûbî ordusunda yaklaşık 12 bin kadar iktalı askerîn, Haçlı ordusunda ise 2 bin kadar şövalye ve 20 bin kadar da piyadenin olduğu sanılıyor. Savaş sonrasında Kudüs Haçlı kralı Guy de Lusignan’ın yanı sıra Kerek kalesi hakimi ve Haçlıların önde gelen liderlerinden Renaud de Chattilon da esir düşmüştü. Ayrıca Hıristiyan dünyasınca en büyük mukaddes hatıralardan biri olarak saygı gören ve Hz. İsa’nın gerildiği çarmıhın bir parçası olduğu kabul edilen Kutsal Haç da Eyyûbîlerin eline geçmişti. Nitekim Hıristiyanlar ne zaman Eyyûbîlerle bir sulh müzakeresine girişecek olsalar Kutsal Haç’ın söz konusu parçasının iadesi maddeler arasında yer alacaktır. Hıttin’deki Haçlı ordusu farklı Haçlı prensliklerinden toplanmıştı ve savaş sonrası bu prensliklerin büyük bir kısmı savunmasız kaldı. Selahaddin’in büyüklüğü belki de tam burada. Zaferin meyvelerini hızlıca toplayan Selahaddin, askerlerini savaş sonrası fetihlere odaklamayı bilmiştir. Hıttin sonrasında sultan Taberiye, Akka, Hayfa, Sayda, Nablus, Beyrut gibi önemli şehirleri Haçlılardan teker teker aldı. Son olarak da vakit geçirmeden Kudüs üzerine yürüdü. Kudüs’ün fethi ile ilgili olup bitenleri “Cennetin Krallığı” adlı filmi izleyenler az çok hatırlayacaklardır. Hıttin Savaşı’na katılan İbelinli Balian, savaşın kaybedileceğini anlayınca yanındaki adamlarla birlikte kaçmış, Kudüs’e gelerek bir dizi savunma tedbiri almıştı. Eylül 1187’de şehir önlerine gelen sulta şehri bombardıman etmeye başlamış, Kudüs’ü savunmanın mümkün olmadığına kanaat getiren Haçlılar da eman ile şehri teslim etmeyi teklif etmişlerdi. Bir asır kadar önce şehirde Haçlıların yaptığı katliamı unutmayan Selahaddin Eyyûbî ise bu talebe “Kudüs’ü nasıl teslim aldınızsa ben de öyle alacağım” şeklindeki sert sözlerle cevap vermişti. Balian’ın buna karşılık olarak “Şehirdeki insanlar kurtulma umudu olduğu gerekçesi ile gevşek savaşıyorlar. Eğer şehirdekilere acımayacağını öğrenirlerse önce kadın ve çocuklarını sonra da şehirde esir tutulan Müslüman esirleri öldürürler. Akabinde de Kudüs’te sizin için Kutsal olan ne varsa başta Mescid-i Aksa olmak üzere ateşe verirler. Kararını buna göre ver” demesi üzerine tutumunu değiştirmiştir. Kalede bulunan Hıristiyanların belli bir miktar kurtuluş parası ödemesi şartıyla çekip gitmelerine izin vermiştir. Hatta bazı kaynaklarda parası olmayan fakir Hıristiyanların parasının bizzat sultanın kişisel hazinesinden ödediği söylenir. Kudüs’ün kuşatılması ve teslimi yaklaşık bir hafta sürmüştür. Kudüs’ün düşmesi ile birlikte Hıristiyanların elinde en korunaklı mevki olarak Sur kenti kalacaktır. Sultan, Sur’u kuşatırsa da alamaz. Öte yandan Kudüs’ün düşmesi beraberinde III. Haçlı Seferini de getirecektir. Kudüs’ün düşüş haberini alan Papa III. Urbanus üzüntüsünden ölürken onun yerine geçen VIII. Gregorius ve akabinde III. Clemens en kısa sürede bir Haçlı ordusu toplanması için girişimlerde bulunurlar. Bunun için İngiltere kralı Arslan Yürekli Richard ve Fransa kralı Philip Auguste kendi aralarındaki mücadeleyi sonlandırırlar. Alman imparatoru Friedrich Barbarossa da Kudüs’ü geri almak için sefere katılma sözü verir. Hazırlıklarını en çabuk tamamlayan Alman imparatoru olacaktır. Macaristan üzerinden Balkanlar yoluyla İstanbul önlerine gelen Alman imparatoru, Bizans imparatorundan aldığı yardımla Batı Anadolu’dan yoluna devam etmiş ve bu sırada Türkiye Selçuklu hükümdarı II. Kılıçarslan’a da haber göndererek topraklarından savaşsız geçmek istediğini belirtmiştir. Ancak II. Klıçarslan’ın oğullarından bazılarının ve Türkmenlerin Alman ordusuna saldırması üzerine rotasını Konya’ya çevirmiş, şehri ele geçirmişse de iç kaledeki direnişi kıramamıştır. Buradan yoluna devam ederek Kilikya Ermeni baronluğu topraklarına giren Barbarossa, bu topraklarda ilerlerken Silifke Çayı’na düşerek boğulur. Oğlu ordunun kalan kısmını Kudüs’e götürürse de Alman ordusundan geride pek bir şey kalmamıştır. Bu durum Selahaddin’i fazlasıyla rahatlatacaktır. Ancak Fransız ve İngiliz orduları Filistin sahiline varmayı başarır. İlk iş olarak da Kudüs’ün kurtarılması açısından son derece önemli bir merkez olan sahildeki Akka kalesini kuşatma altına alırlar. Selahaddin de ordusuyla birlikte Akka’nın yardımına koşar ancak kuşatmayı gerçekleştiren orduyla boy ölçüşebilecek durumda değildir. Akka, Ortaçağ’ın en müthiş savunmalarından birini verdikten sonra Haçlılara teslim olacaktır. Böylece Haçlılar sahilde çok önemli bir köprübaşını ele geçirirler. Ancak bu Haçlıların ilk ve son büyük başarıları olur. İlerleyen günlerde sultan tekrardan dengeyi sağlar. Bu arada Haçlı kuvvetleri arasında ciddi çatışma ve ihtilaflar baş gösterir. Bunun neticesinde Haçlı liderleri teker teker ülkelerine dönmek zorunda kalırlar. Zaman Selahaddin’in lehine işlemiştir. 1192’de yapılan barış anlaşmasından bir yıl sonra 1193 yılına gelindiğinde Sultan Dımaşk’da henüz 56 yaşında olduğu halde hayata gözlerini yumar. Daha uzun bir ömür sürseydi Ortadoğu’daki dengelerin ciddi anlamda değişeceği kesin gibidir. En azından Haçlılar ihtimal ki birkaç yıl içinde tamamen sökülüp atılacaktı. Onun ölümü ile Eyyûbî ailesi birbirine düşecek, Selahaddin’e bağlılık yemini eden pek çok İslam hükümdarı başına buyruk hareket edecek, yarım asır geçmeden Ortadoğu’yu Moğol istilası kasıp kavuracaktır. Selahaddin’in danışmanları arasında yer alan Kadı el-Fadıl bir mektubunda Eyyûbî ailesi içinde Selahaddin’den sonra baş gösteren karmaşayı ifade etmek amacıyla “Bu ailenin ataları ittifak halinde hareket ederek hükümdar oldular, çocukları ise ihtilafa düşerek mahvoluyorlar” diyecektir. Gerçekten de Selahaddin’in amcası Şirkuh ile babası Necmeddin Eyyûb ve Selahaddin ile kardeşi Melik Adil ve yeğeni Takıyeddin Ömer arasında karşılıklı saygıya dayalı ilişki yerini amansız bir rekabet ortamına bırakacaktır. Şahsiyeti Selahaddin hakkında bu kadar bilgi verdikten sonra onun şahsiyetine değinmekte de fayda var. Kaynaklar her şeyden önce onun mütevazı bir kişiliğe sahip olduğu konusunda hem fikirdir. Bununla ilgili pek çok anekdot anlatılır. Bir keresinde adamlarından biri bir başka arkadaşına ayağındaki sandaleti fırlatmış ancak sandalet sultana çarpmıştı. Sultan hiçbir şey olmamış gibi başka bir yana dönmüş, böylelikle adamının mahcup olmasını önlemek istemişti. Çocukların dahi selamını alır, huzurunda olan herkese güler yüzle muamele etmeye çalışırdı. Adaleti dillere destandı. Kendisini mahkemeye çağıran kadı’nın davetine icabet ettiği gibi bir keresinde kadı davetine icabet etmeyen çok sevdiği yeğeni Takıyeddin Ömer‘i de mahkemeye gitmeye zorlamıştı. Cömertliği de bir başka üstün meziyetiydi. Öldüğünde kişisel hazinesinde birkaç dirhem vardı. Ömrü sürekli savaşlarda geçtiği için formda bir vücut yapısına sahipti. Çevgan oynayarak ve sürek avlarına katılarak formunu sürekli diri tutuyordu. Nureddin Zengî ile de sıklıkla çevgan oynadığı kaynaklarda geçer. Etrafındaki insanları son derece iyi seçtiği de bilinir. Danışmanları arasında yer alan Kadı el Fadıl, İbn Şeddad gibi alimler bunun ispatıdır. İbn Şeddad’dan ayrıca hadis ve fıkıh dersleri de almıştı. Alim meclislerinden çok hoşlanan bir hükümdardı. 1192’de Haçlılarla anlaşmaya vardıktan sonra ölümüne kadar sıklıkla ilim meclisleri tertip etmişti. Dımaşk’ta ve Mısır’da pek çok kütüphane tesis etmişti. Gerek aile üyelerinden ve gerekse de memluklarından seçtiği komutanlar emsalsizdi. Yeğeni Takıyeddin Ömer onun zaferlerinin en önemli mimarlarındandı. Onun Malazgirt civarında öldüğü haberini alınca sultan günlerce ağlamış ve yeğeninin yasını tutmuştu. Kardeşi Melik Adil ise Batılılar tarafından “Çölün tilkisi” olarak bilinirdi. Diplomatik görüşmeleri sultan zaman zaman ona yönlendirirdi. Gerek Haçlı kronikleri ve gerekse İslam vakanüvisleri Selahaddin’in alicenap kişiliği hakkında pek çok şey kaydederler. Haçlılarla Müslümanlar arasında yaşanan savaşta iki tarafta sivillerin yaşadığı bölgelere baskınlar düzenlemekteydi. Bu baskınlardan birinde Müslüman askerler henüz süt bebeği olan küçük bir çocuğu da kaçırırlar. Çocuğun annesi adaletini duyduğu sultanın ordugahına gelerek çocuğunun bulunmasını rica eder. Ordugahı aratan sultan çocuğu bulduktan sonra annesine teslim eder ve kadının sorunsuz bir biçimde geri dönmesini temin eder. Yine Haçlılarla yaşanan mücadelede İngiltere kralı Arslan Yürekli Richard zaman zaman yiyecek ve su sıkıntısı çeker. Adamlarını Selahaddin’in ordugahına gönderdiğinde her seferinde sultan ona su, meyve ve tavuk gibi yiyecekler ikram eder. Bazı anlatılarda Sultan’ın bizzat kişisel doktorunu hastalanan İngiltere kralına gönderdiği rivayet edilir. Selahaddin aile bireylerine karşı da son derece müşfikti. Ailesinin gözünde bambaşka bir yerdeydi. Zira Eyyûbî ailesi onun sayesinde Ortadoğu’nun en muteber ailesi konumuna gelmişti. Yeğeni Takıyeddin’in ansızın ölümü üzerine onun yerine geçen oğlu Melik Mansur çok küçük olduğu için sultan onun idaresinden bazı toprakları almıştı. Bu duruma gücenen Melik Mansur, Selahaddin’in bazı emirlerine aykırı hareket etti. Sonradan diğer aile bireylerinin araya girmesi ile Selahaddin’in yanına gelip huzura çıktığında Selahaddin onu bağrına basmış, hakimiyet alanına bazı ilaveler yaparak gönlünü almıştı. Hasılı Selahaddin Eyyûbî’nin İslam dünyasında emsalsiz bir hükümdar olarak kabul edilmesi boşuna değildir. KAYNAKÇA Abdul Rahman Azzam; Selahaddin Eyyûbî (çev: Pınar Arpaçay), İstanbul 2015 Ali Beyyumi; Kuruluş Devrinde Eyyûbîler (çev: Abdülhadi Timurtaş), İstanbul 2005 Işın Demirkent; Haçlı Seferleri, İstanbul 2007 Erdoğan Merçil; “Sultan Selahaddin Eyyûbî’nin Türk Devletleriyle Münasebetleri”, Belleten, cilt: 54, sayı: 209, Ankara 1990, s. 417-425 Muammer Gül; “Selahaddin Eyyûbî”, Yeni Türkiye, cilt: 22, sayı: 83, Ankara 2016, s. 105-122 Carole Hillenbrand; Müslümanları Gözünden Haçlı Seferleri (çev: Nurettin Elhüseyni), İstanbul 2015 Ebü’l Hasan İzzeddin Ali b. Muhammed b. Abdülkerim İbnü’l Esir; el- Kamil fi’t Tarih Tercümesi (çev: Abdülkerim Özaydın), cilt: 10, İstanbul 1987 Önder Kaya (editör); Eyyûbîler Yönetim, Diplomasi, Kültürel Hayat, İstanbul 2012 Erdoğan Merçil; “Sultan Salâhaddîn Eyyûbî’nin Anadolu’daki Türk Devletleriyle Münasebetleri”, Belleten, cilt: 59, sayı: 209 Hannes Möhring; Selahaddin Eyyûbî 1138-1193 (çev: Ayşe Dağlı), İstanbul 2008 Steven Runciman; Haçlı Seferleri Tarihi, I-II (çev: Fikret Işıltan), Ankara 1987 Ramazan Şeşen; “Hıttin’de Selahaddin’in Ordusu), Belleten, cilt: 54, sayı: 209, Ankara 1990, s. 427-434 Ramazan Şeşen; Selâhaddin Eyyûbi ve Devri, İstanbul 2000 Ramazan Şeşen; “Selahaddin-i Eyyûbî Şahsiyeti ve Zamanı”, Haçlı Seferlerinin 900üncü Yıldönümünde Uluslararası Selahadddin-i Eyyûbî Sempozyumu, Diyarbakır 1997, s. 21-26 Ramazan Şeşen; “Selâhaddîn-i Eyyûbî”, DİA, cilt: 36, İstanbul 2009, s. 337-340
12
dk.
21 Ekim 2022
Moğol İstilası ve Türkiye Selçukluların Çöküşü: Kösedağ Savaşı
II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in saltanatı döneminde başlayan Türkiye Selçuklu Devleti’nin çözülme süreci, Keyhüsrev’in yönetim kabiliyetinin sınırlı olması ve keyfe düşkünlüğüyle direkt ilişkilidir. Devlet mekanizmasını kontrol altına alamaması sonucu oluşan otorite boşluğunu fırsat bilen Sadeddin Köpek’in iktidarı ele alma çabaları iç siyasette ciddi sorunlara yol açtı. Ekonomik ve siyasi olumsuzluklar ile birlikte halka yüklenen ağır vergilerden dolayı hoş olmayan yansımalar meydana geldi. Bu süreç Selçuklu Devleti’nin önünü alamadığı ve otoriter imajını zedeleyen Babaî isyanının çıkmasına neden oldu. Bu ayaklanma sonucu dış politikada güçsüz imajının oluşması ise Anadolu’ya gözünü diken Moğolların iştahını kabarttı. Yıkılmaya evrilen bu süreç Türkiye Selçuklu Devleti’nin kaderini belirleyen ve Moğollara karşı gerçekleşen Kösedağ Savaşı’nı doğurdu. Uluğ Sultan Alaaddin Keykubad (1220-1237) dirayetli ve ileri görüşlü bir hükümdardı. Yaklaşan Moğol tehlikesinin farkındaydı. Kayseri, Sivas, Erzurum gibi önemli şehirlerin etrafına yeniden surlar çektirip sınırları tahkim etmişti. Müslüman ülkelerle dostça geçinip Moğollara karşı ittifaklar kurmaya çabaladı. Ancak bu sırada Moğollar ile İslam dünyası arasında büyük bir set teşkil eden Harzemşahlar'la hâkimiyet mücadelesi çıktı. Aslında Selçuklular ile Celaleddin Harzemşah’ın savaşmaması gerekiyordu. Harzemşahların yıkılması demek Selçukluların doğrudan Moğollar'la komşu olması demekti. Ancak Celaleddin Harzemşah’ın Ahlat’a saldırması üzerine savaş çıktı. Selçuklular 1230 yılında Harzemşahlar'la yaptıkları Yassıçemen Savaşı’nda kazandılar, ancak Celaleddin’in ordusu dağıldı ve binlerce Harezmli başsız kaldı. Bir yıl sonra Celaleddin’in ölmesiyle de Moğolların önündeki en güçlü engel ortadan kalkmış oldu. Anadolu’ya gelen Harezm Türkmen aşiretleri A.Keykubad tarafından sınırlarda yerleştirilmişlerken daha sonra Gıyaseddin Keyhüsrev’in bunlarla mücadele etmesi bu savaşçı kitlenin sınırları boşaltmasına sebep oldu. Moğollarla savaşmak şöyle dursun gittikleri yerlerde önemli sorunlar yarattılar. Bu durum, Moğol istilasına davetiye çıkarmış oldu. Alaaddin Keykubad, Anadolu’yu Moğol istilasından korumak için Ogeday’a ağır hediyelerle birlikte elçiler gönderip bir sulh akdine muvaffak olmuştu. Böylece bir süreliğine de olsa Moğolların Anadolu’ya saldırısını engellemiş oldu. Uluğ Keykubad’ın şaibeli bir şekilde ölümünden sonra Selçuklu tahtına genç yaştaki oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev geçti. Gerek yeni sultanın basiretsiz ve kötü yönetimi, gerekse kendisini tahta çıkaran muhteris veziri Sadeddin Köpek’in saraydaki baskı ve entrikaları ülkeyi kaosa sürüklüyordu. Rakiplerini sindiren Sadeddin Köpek’in amacı Selçuklu tahtını ele geçirmekti. Halkı da Selçuklu yönetimine soğutan vezir, Moğol istilasının önünden kaçarak Anadolu’yu dolduran kesif Türkmen nüfusu idare edecek politikalar üretmekten uzaktı. Bu meşum vezirinden kurtulmanın yollarını arayan Sultan, bir plan tertip ederek ondan kurtulduysa da Babaî Türkmenlerinin isyanına engel olamadı. Babaîler İsyanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Sadeddin Köpek’ten kurtulmuş olsa da yetenekli bir sultan olmaması, eğlenceye düşkün olması, kısaca kötü yönetimi Anadolu’da karışıklıkların çıkmasına sebep oluyordu. Moğol istilası dolayısıyla Anadolu, akın akın Türkmen kitlelerinin göçüne sahne oluyordu. Uluğ Keykubad’ın yerinde müdahaleleriyle bu göç sorunu halledilmişken, Keyhüsrev’in aynı siyaseti sürdürememesi, yerleşiklerle göçebeler arasındaki problemler, iskân ve sürgün politikaları, başsız kalan Harezmli Türkmenlerin yağma ve çapulları ve ağır vergiler halkı canından bezdirmiş ve bu olaylar fukaralığı arttırmıştı.1 Ekonomik zorluklar çeken göçebe Türkmenleri etrafında toplayan Baba İlyas, II.G. Keyhüsrev’in bozuk idaresine karşı halkı ayaklanmaya davet ediyordu. Konar-göçer hayat yaşayan halk Baba İlyas ve Baba İshak gibi Türkmen babalarının propagandalarına kolayca kanıyorlardı. İnsanlar kendilerini kurtaracak, özlemini duydukları saadeti sağlayacak bir mehdi bekliyorlardı. Kısacası, iktisadi ve sosyal faktörler, Baba Resul’ün propagandalarını kabule yarayacak elverişli dini şartlar, iç ve dış siyasi tahrikler, Türkmenleri, yaşadıkları kötü hayat şartlarını değiştirmek ve siyasi iktidarı ele geçirerek devlete bizzat sahip olmak maksadıyla ayaklanmaya itti. İsyanın ikinci adamı Baba İlyas Orta Anadolu’da, isyanı fiilen başlatan Baba İshak ise Kuzey Suriye ve Maraş Türkmenleri arasında halkı Selçuklu yönetimine karşı harekete geçirdi. Şehirliler tarafından hor görülen çoğu göçebe Türkmenler, ‘Baba Resul ve Peygamber’ diye inandıkları Baba İlyas’a ulaşmak için büyük bir isyan başlattılar. İsyan kısa sürede çığ gibi büyüdü. Türkmenler önlerinde ne çıkarsa çiğneyip geçiyor, şehir, köy ve kasabaları yağma ve talan ediyorlardı. Elbistan, Malatya ve Sivas’ı ele geçiren Babailer, üzerlerine gönderilen Selçuklu kuvvetlerini dağıttılar. Tokat’ı geçip Amasya’ya doğru ilerlediklerinde Sultan, Konya’dan kaçıp Kubadabad’a sığınırken, Armağanşah’ı büyük bir Selçuklu ordusunun başında Amasya üzerine gönderdi. Amasya kalesinde bulunan Baba İlyas, Selçuklu kuvvetlerine karşı koymuşsa da çarpışma sırasında hayatını kaybetti.2 Baba İlyas’ın ölümünden kısa bir süre sonra Amasya’ya ulaşan Baba İshak komutasındaki Babaîler ise Baba İlyas’ın öldüğünü duydularsa da şeyhlerinin ölümüne inanmadıkları için teslim olmadılar. ‘Baba Resul, Baba Resulallah’ diyerek Selçuklu kuvvetlerinin üzerine kadın-erkek var güçleriyle saldırdılar. Korkunç bir mücadeleden sonra Selçuklular bir kez daha yenildiler ve komutan Hacı Mübarüziddin Armağanşah öldürüldü. Bu zaferin vermiş olduğu coşkuyla Babaîler, Sultan’ın bulunduğu Konya’ya yöneldiler. Kırşehir istikametinde ilerleyen Babailer, bütün ağırlıkları, çocukları ve sürüleriyle Malya ovasında toplandılar. Selçuklu ordusu ise Türklerden başka yabancı ücretli askerlerle takviye edilmiş olarak Emir Necmeddin komutasında Babailerin bulunduğu Kırşehir’e doğru hareket ettiler. 1240 yılında Malya Ovası’nda karşılaşan iki tarafın çarpışmasında Babaî Türkmenlerin büyük bir kısmı kılıçtan geçirildi. Baba İshak da yakalanıp öldürüldü. Böylece bu büyük ve korkunç isyan güçlükle de olsa bastırılabildi (1240). Selçuklu Sultanı II. G. Keyhüsrev tehlikenin bittiğinden emin olduktan sonra Konya’ya döndü ve eğlenceli hayatına kaldığı yerden devam etti.3 İsyanın Sonuçları Babailer hareketi bütün Anadolu Türk tarihinin en geniş kapsamlı ve sonuçları itibariyle en önemli ayaklanmalarından biri olarak kabul edilebilir. Bu isyan dini ideolojileri kullanmasına rağmen, dini değil, siyasi-sosyal bir harekettir. Aynı zamanda Selçuklu Devleti açısından da çok önemli sonuçları olmuştur. İsyandan kısa bir süre sonra Selçuklular, siyasi ve askeri açıdan tam bir sarsıntı geçirdi. O zamana kadar Anadolu sınırlarında bekleyen Moğollar, Selçuklu ordusunun bir çapulcu güruhu karşısındaki acziyetini görünce ve isyanın güçlükle bastırılıp devletin zayıf düştüğünü anlayınca fırsatı değerlendirip Anadolu’yu istilaya başladılar. Bu isyandan kurtulabilen Babaî Türkmenler Anadolu’nun uçlarına doğru göç ettiklerinden Selçuklu ordusu büyük bir güçten mahrum bırakmıştı. Zira Selçuklu ordusunun önemli bir gücü Türkmenlerden oluşuyordu. Anadolu’nun toplumsal düzeni de bozulmuştu. Bu büyük isyan ve ağır kayıplar halk tabakaları arasında büyük ayrılıklara sebep olacaktı. Artık halk kültürel anlamda aynı sosyal tabana dayanmakla birlikte dini düşünce açısından birbirine paralel (Ortodoks ve heterodoks) iki toplum olarak günümüze kadar gelecektir. Bu isyandan itibaren devlete karşı sürekli muhalefette kalan Türkmen halkı fırsatını buldukça, çeşitli adlar altında, isyan edecektir. Zira ilk defa bu isyanla iki toplum arasındaki saflar netleşmiş her iki tarafın dini düşünce ve dünya görüşleri artık belirginleşmiş olacaktı. Türkmenler'den mahrum olarak Moğolların karşısına çıkan Selçuklu ordusu, Kösedağ’da doğru dürüst savaşmadan ağır bir hezimete uğrayacaktır. Dolayısıyla Babaî Türkmenlerinin bu isyanı Moğolları Anadolu’yu istilaya davet eden bir olay oldu. Kösedağ Savaşı Yassıçemen Savaşı’ndan sonra Moğollar Selçuklulara komşu olmuşlardı. Anadolu’ya saldırmayı düşündükleri için her an fırsat kolluyorlardı. Babaîler İsyanı’ndan sonra Selçuklu ordusunun, köylü ve güçsüz kalabalıklara neredeyse yenilecek duruma düştüğünü görünce Anadolu’yu istilaya başladılar. Moğollar, Gürcistan ve Ani Kalesi’ni (Kars’ı) ele geçirip Gürcü ve Ermenilerden devşirdiği birliklerle Selçuklu sınırına dayanırken II. G. Keyhüsrev, güneydoğudaki Müslüman prenslikler ve Eyyubilerle meşgul oluyordu. Moğolların yoklama niteliğindeki ilk istilası tam bu sırada başladı (1242). Erzurum’dan Sivas’a kadar Selçuklu topraklarını yağmalayan Moğollar ertesi yıl dönmek üzere geri çekildiler. Baycu Noyan komutasındaki asıl ordu Erzurum’dan Anadolu’ya girdi. Kale komutanının ihanetiyle Erzurum’u ele geçiren Moğollar, büyük bir katliam yaptıktan ve şehri yağmaladıktan sonra Erzincan üzerinden Sivas’a vardılar. II. Gıyaseddin Keyhüsrev ise Moğollara karşı savunmak üzere güçlü bir ordu kurmaya çalışmıştı. Selçuklu ordusu Sivas’a gelip öncü kuvvetlerle Moğolları düz ovada karşılamak istediler. Moğollar bu öncü birlikleri dağıtınca Sultan diğer askerleri düzenleyip düşmana saldıramadan kaçmayı düşündü. Askerlerin savaşacak moralleri kalmayınca onlar da Sultan’ın arkasından savaş meydanını terk ederek hezimeti kendi elleriyle hazırladılar. Böylece Moğollar 1243 yılında Sivas yakınlarındaki Kösedağ’da kolay bir zafer kazanmış oldu. Moğol hükümdarı Baycu Noyan, Kösedağ’dan sonra ordusuyla harekete devam ederken karşılarında bir savunma kuvveti kalmamıştı. Moğollar Sivas’ı, ardından Kayseri’yi yağmalayıp, yakıp yıktılar. Bundan böyle Anadolu’da bütün felaketlerin başı sayılan “Baycu Yılı” başlamış oldu.4 Moğol Hanı Kayseri’den sonra ele geçirdikleri birçok ganimet malı ve hazine ile Mugan’a döndüler. Bu sırada Selçuklu veziri Mühezzübiddin Ali, Moğollar ile bir anlaşma yapmak için harekete geçti. Sultana bile söylemeye gerek duymadan pahalı hediyeler ve yüklü bir servetle Baycu’nun huzuruna çıktı. Sonunda yıllık vergi ve tabi olmayı taahhüt ederek anlaşmaya varıldı. Anadolu’da bundan sonra, zulüm ve baskı altında geçen Moğol hâkimiyeti dönemi başladı. Kösedağ hezimetinden sonra Selçuklu devletinin çöküşü başlayacaktır. Selçuklu sultanları bir kukladan öteye geçemeyecektir. Artık Selçuklu yöneticileri, ardı arkası kesilmeyen Moğol istekleri için seferber olmak zorunda kaldılar. Bu sırada eğlenceye düşkün olan II. G. Keyhüsrev keyfine bakarken, Moğol felaketinden sonra devlet işlerini, İranlı bürokrat sınıfından gelen Mühezzibüddin Ali, Şemseddin İsfahani ve Celaleddin Karatay gibi tecrübeli eller yönetiyordu. Türkmenler yönetimden uzaklaştırıldıktan sonra devleti, Moğol Hanı’nın atadığı vezirler ve Anadolu genel valileri yönetecek, ağır vergilerle Anadolu soyup soğana çevrilecekti. Kösedağ Savaşı’nın Sonuçları 13.yy. Anadolu tarihinin en önemli olayı, siyasi ve sosyal sonuçları bakımından, Moğol istilası olmuştur. Batı Anadolu uçlarında canlı ve bağımsız yeni bir Türkiye’nin doğuşu da Moğol baskısı altında meydana gelen yeni şartların neticesidir. Moğol istilasından sonra Anadolu’nun etnik ve demografik yapısı değiştiği gibi meydana gelen yeni âlemde Türk dili ve Türk kültürü önemli mevkiye yükselmiştir. Anadolu’da Moğol istila ve baskısına karşı bağımsızlık mücadelesi veren yegâne kuvvet göçebe Türkmenler olmuştur. Moğol istilası ile kitleler halinde Anadolu’ya gelen yeni unsurlar ile kuvvetlenen uc Türkmenleri kendi başlarına Selçuklu Devleti’nin zapt edemediği Batı Anadolu ve Marmara bölgelerini açarak buraları Türkleştirdiler ve İslamlaştırdılar. Anadolu’nun şuurlu bir Türkleşme sürecinin en ücra yerlerine kadar tamamlandığı bu zaman, Batı Türklüğünün doğmasına ve güçlenmesine neden olmuştur. Anadolu’nun Türkleşme sürecini fütuhat ve sızma yoluyla yapılmış olan Türk muhaceretinin müspet bir sonucu olduğu kabul edilirken, Moğol istilası bu göç selinin en son ve en önemli halkasını teşkil eder. Anadolu’nun etnik ve kültür yönüyle yapı değiştirmesinde, hatta Anadolu’nun Hristiyan kaynaklarında, ‘Türkiye’ olarak adlandırılmasında Moğol harekâtı sonunda Anadolu’ya gelen ve adeta sığınan Türkmenler başrolü oynamıştır.5 Moğol istilasının Anadolu’da maddi bir yıkıma sebep olduğu bir gerçektir ancak bunun önemli manevi müspet neticeleri olduğu da bir hakikattir. 1332’de Kırşehir’de eserini yazan Âşık Paşa, Türklük şuuruna önemli yer verdiği Garibname’sinde6 Türk diline ve Türk-İslam kültürüne vurgu yapmakta, vahdet mesajlarıyla Türk toplumunu uyarmaktadır. Moğol kasırgasının önünden çekirge seli gibi kaçıp Anadolu’yu istila eden Türkmenler arasında Türkistan, Harezm, Horasan ve Azerbaycan’dan gelen potansiyel, donanımlı zümreler de vardı. Horasan Erenleri namı altında edebiyatımıza konu olan Türkmen şeyh ve dervişleri yanında, çok sayıda ilim ve din adamı, tasavvuf ve tarikat erbabı da Anadolu’yu, hep bu dönemde, şenlendirdi. Yeni gelenler şüphe yoktur ki Anadolu’nun mukadderatını belirlemiş oldular. Bunun yanında Moğol tahribatının sebep olduğu siyasi ve sosyal bunalımlara bağlı olarak, bu hareketli ve dinamik sınıfın en faal oldukları zaman yine bu dönemdir. İşte Türkiye tarihinin en hareketli ve canlı, neticeleri bakımından da bir o kadar önemli dönemlerinden biri olan Moğol hâkimiyeti dönemi, Anadolu siyasi ve sosyal tarihinin, etkileri bugüne kadar devam eden en önemli kesitini oluşturmaktadır. Moğol Hâkimiyetinde Selçuklu Yönetimi Anadolu’nun bundan sonraki siyasi hayatı artık Moğol hükümdarlarının iradesine tabidir. İbn Bibî ve Aksarayî’nin vekayinameleri bu dönem Anadolu’sunun siyasi vaziyetine, İlhanlı bakış açısıyla da olsa, ışık tutmaktadır. Selçuklu hanedanından bazen biri, bazen diğeri, bazen de birkaç şehzade birlikte Moğol hanlarının yarlıklarıyla saltanat sürüyordu. Moğol sarayının itimadını kazanmış ve Selçuklu idaresini fiilen ellerine alan bazı devlet adamları sultandan daha büyük nüfuz kazanıyordu. Anadolu’daki Moğol genel valileri gerçekte bütün devletin yöneticisi, nazımı, sarayın denetçisidir. Bir taraftan hükümdarı ve Selçuk ümerasını beslemek, diğer taraftan Moğol ordusunun ve komutanlarının ihtiyaçlarını tatmin etmek, Moğol hanına senelik vergi ve hediyelerini göndermek, mali sıkıntıları arttırıyor, artan vergiler halkı tazyik ediyor bu da iktisadi ve sosyal huzursuzluğu tetikliyordu. Bu karışık ve kozmopolit idare mekanizması daima halkın zararına işlemesi, Selçuk sultanları ve ümerası arasındaki rekabet ve mücadeleler, birbirlerinin aleyhinde Moğollar nezdindeki jurnal ve entrikaları, bazen Moğol komutanlarının birbirleriyle mücadeleleri ve Han’a karşı isyanları, huzursuzluğu arttırıyor, bunları takip eden savaşlar birbirini kovalıyordu. Gıyaseddin Keyhüsrev öldükten sonra üç oğlu arasında taht kavgaları başlamıştı. En büyükleri Keykavus 7 yaşlarındaydı. O, en küçüğü Keykubad’ı veliahd naspetmekle birlikte devlet adamları örfe uyarak Keykavus’u tahta geçirdiler. Ancak Keykavus’un gitmesi gerekirken, İlhan’ın katına sultanlığını onaylatmak üzere diğer kardeş Kılıç Arslan gönderilmişti. Kılıç Arslan Anadolu’ya İlhan’dan aldığı yarlıkla birlikte 2000 Moğol askeri ile dönmüştü. Sivas’ta tahta çıkan Kılıç Arslan, rakibi Keykavus’un adamı olan vezir İsfahani’yi öldürttü. Bunun üzerine tecrübeli devlet adamı Celaleddin Karatay, ‘Atabek-i Rum’ unvanıyla üç kardeşi birden tahta çıkartarak saltanat kavgalarına son vermek istedi (1249). Böylece üç kardeşi devlet adamlarının ihtiras ve tesirlerinden kurtarmayı hedefledi.7 Ancak Karatay 1254’te ölünce dört yıllık sulh ve sükun dönemi yerini tekrar saltanat çekişmelerine bıraktı. Keykubad, İlhan’a saltanatının tasdiki için giderken yolda ölünce meydan II. İzzeddin Keykavus ve IV. Rükneddin Kılıç Arslan’a kaldı. Keykavus Konya’da, Kılıç Arslan ise Kayseri’ye gelip sultanlığını ilan etti. Keykavus, Anadolu’da Türkmenlerin desteğini alırken, rakibini hapse atmış, Moğol Hanı’na ısrarla gitmemiş, bilakis Moğol işgaline karşı bağımsızlık mücadelesi onun önderliğinde yürümüştür. Bunun üzerine Baycu Noyan Anadolu’ya girdi. 1256 yılında Sultanhanı Savaşı’nda Selçukluları mağlup ederek, Erzurum’dan Aksaray’a kadar olan şehir ve kaleler yağma ve tahrip edildi. İ. Keykavus’un Konya’dan kaçmasıyla Moğolların desteğini arkasına almış olan Kılıç Arslan ise tek başına tahta çıkarken (1257), Baycu Noyan yardımcılığına Muineddin Pervane’yi getirmişti. Bazı tarihçilerce diktatör olarak anılan Süleyman Pervane, bütün devlet işlerini eline alacaktır.8 Moğol karşıtı cephenin umudu olan II. İ. Keykavus, arkasına aldığı Türkmen gücüyle Moğollara karşı başlattığı cihadı mütemadiyen devam ettirmiş, Memlük Sultanı Baybars ile de anlaşmıştı. Moğolların Bağdat seferini fırsat bilen Keykavus, kardeşini mağlup ederek Anadolu’daki prestijini yükseltmişti. Anadolu’yu rahatlıkla sömürebilmek için sulhu çıkarlarına uygun gören İlhan, ülkeyi iki kardeş arasında taksim ederek, Kızılırmak’ın batısı Keykavus’a, doğusu R. Kılıç Arslan’a bırakılmıştı. Her iki sultan da Hülagu’nun huzuruna çıkarak taksimi kabul etti. Muineddin Pervane ise taksim fikrinden dolayı Moğollar nezdindeki itibarını arttırdı. Moğolların 1260’ta Suriye’de Ayncalut Savaşı’nda Memlüklere yenilmesi Anadolu Türkmen beylerine ve Keykavus’a bağımsızlık yolunda cesaret vermişti. Keykavus Türkmen beyliklerinden tam destek alırken, öte yandan Baybars’tan ve Altınordu Hanlığı’nın ilk Müslüman hükümdarı Berke’den de yardım istemişti. Ancak bu temaslardan haberi olan Pervane, Keykavus’u Hülagu’ya ihbar edince Selçuklu-Moğol ordusunun kendisine karşı harekete geçmesine neden oldu. Bunun üzerine tahtını-tacını geride bırakan Keykavus ailesini yanına alarak İstanbul’a sığındı. Böylece 17 yıl aralıksız süren saltanatı sona erdi ve maceralarla dolu uzun gurbet hayatı da başlamış oldu. Bu arada Rükneddin Kılıç Arslan da tek başına -uclar, sahiller ve dağlar müstesna- bütün Türkiye’nin sultanı oldu.9 Kösedağ felaketi ile başlayan Moğol hakimiyeti döneminin 20 yılına damgasını vuran muhteris devlet adamı Muineddin Pervane, Moğollara dayanarak IV. R. Kılıç Arslan’ı avucuna almış, Selçukluların gerçek ve tek hakimi olmuştur. Entrikalarıyla yerini sağlamlaştırırken rakiplerini jurnallemek suretiyle ortadan kaldırmaktan çekinmiyordu. Kendisine müdahale eden Türkmenler Moğol yanlısı Selçuklu iktidarına karşı cihat ve mücadelelerini sürdürürken en büyük rakipleri Pervane idi. Tokat ve Sinop’u mülküne geçiren Pervane, avucuna aldığı Sultan Kılıç Arslan’ı dahi kendisine karşı harekete geçirtmişti. Ancak Pervane, 1266 yılında Sultanı da ortadan kaldırarak 3 yaşındaki şehzadeyi tahta geçirdi.10 İçeride Pervane’nin dışarıda da Moğolların baskı ve soygunlarından bıkan Türkmen beyleri, Memlük sultanı Baybars’ı Anadolu’ya davet ederek Moğol işgaline karşı koymak istediler. Bu arada Pervane de ikili oynayarak el altından Baybars’a gönderdiği elçi vasıtasıyla sultanın ve koltuğunun güvenliği şartıyla ülkeyi Memlük idaresine vermeye hazır olduğunu belirtiyordu. Baybars da memnuniyetini bildirirken Anadolu’ya geldiğinde gerekli yardımda bulunmasını istemişti.11 Hatiroğlu ve Karamanoğlu Türkmenleri, Pervane ve Moğol düzenine karşı harekete geçmişlerdi. Baybars’ın da bir keşif kolu gönderip desteklediği bu hareket, Anadolu’ya gelen 30 bin Moğol ordusu ve Pervane’nin yardımıyla Ulukışla’da bastırılmış, asiler cezalandırılmıştı (1276). Baybars, Türkmenlerin isteklerine, Pervane’nin davetine ve kendisine Anadolu’dan sığınan devlet adamlarının teşvikine olumlu cevap vererek, büyük bir ordu ile Halep’ten hareket ederek Anadolu’ya girdi. Kendisini Elbistan’da karşılayan Moğollara ağır bir yenilgi tattırdı (1277). Baybars’ın zaferi Anadolu Türkmenleri için büyük bir heyecan yaratmıştı. Selçuklu beylerinin çoğu Baybars’ın ordusuna katıldı. Pervane ise Moğol korkusuyla Baybars’a katılmazken ailesini ve sultanı alıp ikametgâhı Tokat’a gitti. Kayseri’ye kadar ilerleyen Baybars, tahta oturdu ve şehirde 10 gün kaldı. Baybars, Pervane’den söz aldığı desteği göremeyince dönmek zorunda kaldı. Pervane’nin ikili oyunu pahalıya mal olmuş, intikam hırsıyla Anadolu’ya gelen Abaka Han, büyük bir katliam yaparak on binlerce Türkmen’i kılıçtan geçirmişti. Bu arada Pervane’ye Elbistan Savaşı’nda bulunmamasının hesabını soran Abaka Han, onun bu ikili siyaset ve entrikalarıyla dolu yaşamına son verdi (1277).12 Baybars’tan destek alan Karamanoğlu Mehmed Bey, emrindeki Türkmenlerle birlikte bağımsızlıktan vazgeçmemiş, hatta durumu lehinde görüp Konya’ya yürüyerek başkenti ele geçirmişti. Keykavus’un geride bıraktığı oğullarından biri olduğunu öne sürdüğü Alaaddin Siyavuş’u da tahta geçirip, halkı zorla biat ettirdi. Karamanlı Mehmed’in Konya’da iken her yere haber yollayarak Türkmen liderlerini davet etmiş, divan toplantıları, tayin ve tevcihler yapmış, o günlerde Anadolu Türkünün yabancı idaresinden ve kültürel baskılarından ne derece bunaldığını gösteren meşhur fermanı yayınlamıştı: “Bundan sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden gayrı dil kullanılmayacaktır”.13 Karaman Türkmenlerinin Konya saltanatı 37 gün sürdü. Selçuklu-Moğol ordusu Konya üzerine yürüyerek Türkmenleri çıkardı, tarihlerin tezyif amacıyla Cimri diye adlandırdıkları meczup derviş, Karamanlı Mehmed Bey gibi yakalanarak öldürtüldü (1279).14 Bir dönem II. İzzeddin Keykavus’un önderliğini yaptığı ve Karamanoğulları ile başlayan Türkmen harekâtı bütün uc Türkmenlerine yayılmıştı. Genel bağımsızlık hareketleri haline gelen bu baskı ve sindirme dönemi Anadolu Beylikleri dediğimiz milli Türk devletlerini ortaya çıkaracaktır. Artık Selçukluların bağımsızlığını bu tarihten itibaren ortadan kaldırarak Anadolu’ya atadığı genel valilerle yönetmeye başlayan İlhanlılar, istikrarı bitirmiş, ülke parçalanmıştı. Birbirleriyle post kavgasına giren Moğol komutanları, Anadolu’yu kasıp kavururken, Aksarayî bu orduyu, “Müslümanların derisini soymakla geçinen Moğol çerileri” diye anmıştır.15 Anadolu’da mali düzenlemeler yapmak üzere görevlendirilen Cüveyni, akabinde Kazvini ile İlhanlılar Anadolu’yu doğrudan sömürgeleri haline getirirken, Sultan Mesud’un fikri dahi alınmamıştı. Devlet adamları İlhanlı hükümetine yaranmaya çalışırken, Anadolu’da siyasi birlik diye bir şey kalmadı. İlhanlıların kendi aralarındaki post kavgası, Türkmenlere yavaş yavaş bağımsızlıklarını katileştirme fırsatı veriyordu. Son Selçuklu hükümdarı Mesud’un ölümü hiç bir akis yapmamış, hatta son Selçuklu sultanı Mesud mu yoksa başka biri mi olduğu henüz aydınlatılamamıştır. Kadı Ahmed’in II. Mesud’un ölümüne dair tereddütle verdiği 1308 tarihi münakaşasız kabul edilmiştir.16 Türkmen Beyliklerinin Teşekkülü Moğol tahakkümü ile Selçuklu hâkimiyeti gittikçe sönerken uçlarda Türkmen beylerinin zuhur ve istiklalleriyle Anadolu’da yeni bir hayatiyet ve Türkleşme devri başlar. Zaten Anadolu’da İlhanlıların tam bir hâkimiyet kurdukları da söylenemez. Doğu ve Orta Anadolu’nun askeri ve ticari yol güzergâhlarında bulunan başlıca merkezlerde İlhanlılar hâkimken uçlar, Bizans sınır boyları, dağlık ve sahil kesimler Türkmenlerin kontrolü altındaydı. Moğol istilasının dehşeti önünden kaçan ve ilk fetih zamanındaki kalabalıkla Anadolu’ya giren Türkmenler Selçuklu sınırlarına yığılarak buralarda göçebe nüfusun kesafetini ve Bizans topraklarına tazyiki arttırdılar. Türkmen istilası İznik, Bursa kapılarına yaklaşıyor, Ortodoks rahipleriyle anlaşarak şehir varoşlarına göçmenler yerleştiriliyordu. Rumların boşalttığı şehirleri ele geçiriyorlardı. Bu sebeple Moğol istilası onların felaketlerine değil saadetine sebep oluyordu. Kitleler halinde Roma arazisi yağmalanıyor, Akdeniz’den Karadeniz’e kadar uzanan sahil şeridinde küçük siyasi teşekküller halinde muntazam bir yerleşme gerçekleşiyordu. Bu beyliklerin kuruluşunda iki önemli faktör; göç ve gaza başlıca rolü oynamıştır.17 Arap kaynaklarında İlhanlıların zayıflamasıyla Anadolu’da pek çok tavaif-i müluk (Beylikler) ortaya çıktığı belirtilir. Bunlar arasında Osmanlı beyliğinin henüz önemsiz bir durumda bulunduğunu fakat Orhan zamanında İstanbul İmparatoru ile sürekli savaş halinde olduğu yazar.18 Saltanat iddiası güden veya isyan eden şehzadeler, bazı devlet adamları, Türkmen beylerine sığınıyordu. İran ve Azerbaycan’dan göçen pek çok din adamı, Türkmen şeyh ve dervişi de bu uçlarda sığınak bulurken eski örf ve geleneklerine bağlı olan Türkmenleri İslamlaştırıyor, uçlarda İslam kültürünü ve gaza mefkuresini kuvvetlendiriyordu. Türkmen beyleri, uc gazileri sıfatını kazanıyordu. Mesela ilk Türkmen Beyliği İnançoğullarını, Denizli-Ladik, Honas ve Dalaman civarında kuran Mehmed Bey bir uc gazisiydi. Beylikler topraklarında mantar gibi biten tekke ve zaviyeler de bu iman coşkunluğunu arttırıyor, bölgenin bir vatan haline gelmesine katkıda bulunuyordu. Türkmen beylikleri şeklen Selçuklu-İlhanlı hükümetine bağlıyken aslında bağımsız hareket etmekteydiler. Türkmenlerin bağımsızlık mücadelesinde en önde Karamanoğulları gelmektedir. El-Ömeri’nin naklettiğine bakılırsa Gazan Han’ın, “Eğer Karamanoğlu Rum Türkmenleri olmasaydı güneşin battığı yere kadar atımla çiğnerdim” demiştir. Oğuzların Avşar boyundan gelen Karamanoğullarının ilk beyleri Nure Sufi, Baba İlyas’ın müritlerindendir. Babaîler isyanından sonra Karaman ve Ermenek bölgesine sığınıp beyliklerini kurmuşlardır. Kendilerini Selçukluların varisi sayıp diğer beylikler üzerinde sürekli hâkimiyet tesis etmeye çalışmışlarsa da gaza bölgesinde bulunmadıklarından dolayı büyüyememişler ve Anadolu içlerine hapsolmuşlardır. Dipnotlar
1Aksarayî, Müsameretü’l-Ahbar ve Müsayeretü’l-Ahyar, nşr. O.Turan, TTK Basımı, Ankara 1944, s. 71.
2İbn Bibî, el-Evamirü’l-Alaiye Fi’l-Umuri’l-Alaiye (Selçuk-name), haz. M.Öztürk, C.II, KB Yay., 1996, 54.
3İbn Bibî, a.g.e., II, 53; A. Yaşar Ocak, Babailer İsyanı (Aleviliğin Tarihsel Altyapısı), dergah yay., İst. 1996, 95-98.
4Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, Turan neşr. İst. 1971, s. 432.
5Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, I, 1969, Ankara 1970, 1-147; A.Yuvalı, “Anadolu’nun Türkleşmesi ve Moğollar”, TDA, S.38, Ekim 1985, 90-91; 1279’da Anadolu’dan geçen Marco Polo, bölgeyi ‘Türkmania’ diye anar, İnalcık, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu”, Türkler, C.9, s.66.
6Aşık Paşa, Garib-name, IV cilt, Yay. Kemal Yavuz, TDK Yay., İst. 2000.
7İbn Bibî, el-Evamir, 123-130; Aksarayî, Müsameretü’l-Ahbar, s. 133-150; Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 464; Nejat Kaymaz, Pervane Muineddin Süleyman, DTCF Yay., Ankara 1970, 45-47.
8Kaymaz, Pervane Muineddin, s. 56-92.
9Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 580-81.
10Kaymaz, a.g.e., s. 122.
11Kaymaz, a.g.e., s. 139.
12Kaymaz, a.g.e., s. 178.
13F.Sümer, Cimri’nin gerçek bir Selçuklu şehzadesi olduğunu öne sürmüştür. Bk. a.g.m., SAD I, 1969, TTK Ankara 1970, 50; Turan, a.g.e., s. 62.
14Aksarayî, a.g.e., s. 210; İbn Bibî, a.g.e., II, 236; Turan, a.g.e., s. 570.
15Aksarayî, a.g.e., s. 137.
16Turan, a.g.e., s. 645.
17Halil İnalcık, “Osmanlı İmparatorluğu”, Studies in Ottoman Social and Economic History, London 1985.
18Ömeri, Mesalikü’l-Ebsar’dan naklen Y.Yücel, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar I, TTK Basımevi Ankara 1991, 183-203.
Kaynakçalar
Aksarayî, Kerimüddin, Müsameretü’l-Ahbar ve Müsayeretü’l-Ahyar, nşr. O.Turan, TTK Basımı, Ankara 1944. Aşık Paşa, Garib-name, IV cilt, Yay. Kemal Yavuz, TDK Yay., İst. 2000
İbn Bibî, el-Evamirü’l-Alaiye Fi’l-Umuri’l-Alaiye (Selçuk-name), haz. M.Öztürk, C.II, KB Yay., 1996.
İnalcık, Halil, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu”, Türkler, C.9, Yeni Türkiye Yay. Ankara 1999.
Kaymaz, Nejat, Pervane Muineddin Süleyman, DTCF Yay., Ankara 1970.
Sümer, Faruk, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, I, 1969, Ankara 1970.
Ocak, A. Yaşar, Babailer İsyanı (Aleviliğin Tarihsel Altyapısı), dergah yay., İst. 1996.1
Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, Turan neşr. İst. 1971.
Yuvalı, Abdülkadir, “Anadolu’nun Türkleşmesi ve Moğollar”, TDA, S.38, Ekim 1985.
Yücel, Yaşar, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar I, TTK Basımevi Ankara 1991.
13
dk.
30 Eylül 2022
Osmanlı Devleti'nin Kuruluşunda Etkili Olan Unsurlar
Osmanlı Devleti XIII. yüzyılın sonlarında İran Moğollarının baskısı nedeniyle yıkılan Anadolu Selçuklu Devleti’nden sonra, XIV. yüzyılda Anadolu’nun kuzeybatı bölgelerinde kurulan küçük bir uç beyliğidir. Selçuklu-Bizans sınırlarında kurulan bu beylik, kısa bir süre içerisinde Balkanlara ve Anadolu’ya egemen olarak, önemli bir dünya gücü hâline gelmiştir. Tarih sahnesine ilk çıktıklarında küçük bir aşiret olan Osmanlıların oldukça kısa bir süre içerisinde hâkimiyet alanlarını genişleterek, beylikten devlet statüsüne geçmeleri dünya tarihinde eşine az rastlanan önemli bir gelişmedir. Anadolu Türklüğünün XIII ve XIV. yüzyıllardaki siyasî ve içtima yapısına dayalı olarak kurulan bu yeni devletin büyümesinde etkili olan birçok faktörden bahsetmek mümkündür. Nitekim bununla ilgili kuruluşun temel dinamikleri ve bu sürece etki eden faktörlerin neler olduğu konusunda değişik görüşler ortaya atılmıştır. İttifak olunan temel düşünce devletin kuruluş yıllarında uyguladığı politikalarda etkili olduğudur. Beyliğin coğrafi konumu, gaza ve cihat politikasına bağlı faaliyetleri ve hoşgörü politikasının yanı sıra, kuruluş yıllarından itibaren uygulanan başarılı stratejilerin bu büyüme üzerinde olumlu etkileri olmuştur. Osmanlı kuruluşunda ve devletin kısa sürede büyümesinde Anadolu’da büyük nüfuzları olan ve XIV. yüzyılın önemli mutasavvıflarından ve Vefâiyye tarikatına mensup Şeyh Edebâli ile Ahi Hasan gibi önde gelen Ahi reislerinin büyük desteği oldu. Nitekim bu gruplar o dönemlerde Anadolu’da oldukça etkili dinî-tasavvufî gruplar olup, onların desteği Osmanlılara dinî meşruiyet sağladı. Yine Osmanlı’nın bu dönemdeki genişleme ve büyümesinde Osmanlı fetihlerinde ve yayılmasında uygulanan gaza ananesi ve kitleler hâlinde yapılan göçlerin de büyük etkisi olmuştu. Yani bir nevi Osmanlılar göç hareketleri ile Anadolu’ya gelen göçebe Türkmen gruplarının birleşim merkezi oldu. Ayrıca bilinmesi gereken önemli unsurlardan biri de Osmanlı Devleti’nin bir uç boyu toplumundan başlayarak büyümesi, akıncılık sisteminin gaziliğe dönüştürerek geliştirmesi, Osmanlıların kendilerine özgü bir yayılma siyaseti ve yöntemi oluşturmasına neden olduğudur. İlk gelişme dönemlerinde yani 14. yüzyıl boyunca Batı Anadolu nüfusunun doğudan gelen ve çoğunluğu şehirli, köylü ya da göçebe Türklerden oluşan insan dalgalarıyla beslenmesi Osmanlı gelişmesinde oldukça etkili olmuştur. Askerî alanda olduğu gibi, mülkî idare alanında da mükemmel bir teşkilâta sahip olan Osmanlı Devleti yerleştiği bölgelere devamlı, düzenli ve gelişmiş bir hayat getirmiştir. Bu çerçevede Osmanlı Devleti’nde fethedilen araziler eski Türk devletlerinde olduğu gibi yükümlülük karşılığında dağıtıldı. Ancak kurumsal ve idarî değişikliklerle kalıcı olamayacağını bilen Osmanlılar, bu bölgeleri gönüllü ve zorunlu göç yoluyla iskâna tabi tutmuşlardır. Oldukça planlı bir şekilde yürütülen iskân politikaları ile bir yandan yeni fethedilen bölgelerin şenlendirilmesi amaçlanırken, diğer taraftan da iskân ettirilen bölgelerdeki asayiş ve güven ortamı sağlanmış oldu. Kuruluştan itibaren devlet teşkilâtı ülkenin büyümesine paralel olarak gelişen Osmanlı Devleti’nde, toplum-devlet ve insan-toprak ilişkileri ile fertler arasındaki ilişkileri düzenleyen kanunlar meydana getirilerek, Batılıların “Pax Ottoman” yani Osmanlı Barışı adını verdikleri, adaletin ve barışın hüküm sürdüğü bir dünya oluşturulmuştur. Osmanlıların Anadolu ve Rumeli’de kurdukları düzen, Anadolu Selçukluları, İlhanlılar, Bizans ve beylikler dönemlerinden alarak oluşturdukları yeni bir sentezdir. Buna göre, Osmanlılar, geleneğe, örfe, yerleşik kanun ve uygulamalara saygı göstererek aşamalı bir fetih ve yerleşme siyaseti izlemişlerdir. Bunun yanı sıra Osmanlılar, adalet ve kamu düzeninin sağlanması vb. gibi esasları da dikkate alan yeni bir yönetim anlayışı, tımar, kul-devşirme ve vakıf gibi kurumlar ile bir dünya imparatorluğunun temellerini atmışlardır.
Osmanlı Devleti’nin Kısa Sürede Gelişerek Yerleşmesinde Etkili Olan Temel Unsurlar
Osmanlıların yeni fethedilen yerlerde uyguladıkları sistemler arasında “Kolonizatör Türk Dervişleri” denilen şeyh, baba, abdal lakaplı ve sûfi kimlikli dinî grupların liderliğinde gerçekleştirilen iskân siyasetinin de önemli etkisi vardı. Anadolu’nun fethi ve İslamlaşmasında olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında da Türkleri harekete geçiren en önemli unsurların başında bu tasavvuf düşüncesi gelmektedir. Abdalân-ı Rûm, Gâziyân-ı Rûm Ahiyân-ı Rûm ve Bacıyân-ı Rûm denilen bu gruplar Anadolu’da sürekli propaganda yaparak ve Anadolu devletlerinin savaşlarına katılarak fetihlerin kalıcılığını sağlamışlardır. Anadolu’ya yapılan yoğun Türkmen göçleri sonucunda bölgeye gelen bu dervişler, Selçuklular gibi Osmanlıların da manevi dayanaklarını oluşturmuştur. Onların Anadolu’daki etki alanı, fetih ve iskân, sosyal hayat ve kültür hayatı gibi birbirine bağlı üç başlıkta toplanmaktadır. Yani Osmanlı’nın kuruluşu esnasında bu dervişler, fetihlerde etkili oldukları kadar, kırsal ve kentsel bölgelerde yerleşim ve konaklama hizmetleri başta olmak üzere sosyal hayatın çeşitli kademelerinde etkili olmuşlardır. Bu örgütsel yapı Osmanlıların Bitinya’daki Bizans şehirlerinin fethedilmesi için itici güç olmuş, padişahlara hükümet sistemini geliştirme olanağı sağlamış ve Hıristiyan nüfusun geniş bir bölümünün İslâmiyet’e girmesini kolaylaştırmak suretiyle yeni kurulan devlete oldukça sağlam bir toplumsal yapı kazandırmıştır. Osmanlı Devleti’nin kısa sürede büyüyüp gelişmesinde etkili olan temel unsulardan birisi de beyliğin kurulduğu coğrafi bölgenin avantajlarıdır. Nitekim Anadolu’nun Batı bölgelerinde Bizans sınırında kurulan Osmanlı Beyliği’nin gaza ve cihad politikaları çerçevesinde diğer beyliklerin de desteğini aldığı bilinmektedir. Yine o dönemlerde Anadolu’da ve Balkanlarda yaşanan siyasi otorite problemleri ile Avrupa’da İngiltere ve Fransa arasında yaşanan Yüzyıl Savaşlarının Osmanlı üzerinde olumlu etkileri olduğu söylenebilir. Tüm bunların yanı sıra Osmanlı kuruluş dönemini şekillendiren önemli unsurlardan birisi de başarılı ve merkezi yönetime hâkim padişahların varlığıdır. Nitekim bu durum devletin kuruluş yıllarında içte ve dışta başarılı politikalar üretmesine ve bunların uygulanmasına zemin hazırlamıştır.
Bu çerçevede Osmanlı Devleti’nin büyümesinde ve gelişmesinde etkili olan bir başka faktörün de devletin kuruluş yıllarında uyguladığı dış politika anlayışı ile buna bağlı olarak gelişen diplomasi anlayışının olduğu söylenebilir. Nitekim devlet ilk aşamada Batı’da Bizans’a karşı savaş, doğuda beyliklere karşı barış ve dostça ilişkiler kurma gibi bir dış politika geliştirdi. Bu çerçevede kuruluş yıllarında Bizans’a karşı gaza ve cihad ile dinî meşruiyet desteği sağlayan devlet, beylikler ile de siyasî evlilikler gibi yollarla akrabalık ve dostluk ilişkileri kurma yoluna gitti. Bu durum devletin kuruluş aşamasında mütevazı bir şekilde rakiplerini çoğaltmadan hareket ettiğini göstermektedir. Ancak ilerleyen dönemlerde devlet gücünün artmasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin “hiç kimseyi kendi ile eşit şartlarda görmeme” gibi bir diplomasi anlayışının yerleştiği bilinmektedir. Bu durum devletin içinde bulunduğu siyasi ve askeri gücüne uygun bir diplomasi anlayışı uyguladığını ve her dönemde geçerli kurallar ile değil zamana göre değişen politikalar yerleştirdiğini göstermesi açısından önemlidir. Nitekim Osmanlı Devleti’nin en önemli özelliklerinden birisi bu esnekliğinde yatmakta olup, devlet kesin çizgilerle korunup bağlı kalınan katı kurallardan ziyade dinamik ve dönemin ihtiyaçlarına göre şekillenen bir anlayış ile hareket etmiştir.
Bu şekilde Batı Anadolu’da yerleştikleri bu yeni yurdun sahibi olan Osmanlılar, bunun da verdiği güvenle yeni yayılma bölgeleri arayışına girdiler. Onların XIV. yüzyıldaki büyümelerinde, fırsatlardan yararlanma becerileri ile iyi şansları oldukça etkili oldu. Ayrıca Anadolu Selçuklu İmparatorluğu’nun ve Balkanlar’da Bizans İmparatorluğu’nun çöküşlerini aynı zamana rastlaması Osmanlı Türklerine büyüme imkânı sağladı. Osmanlı’nın bu büyümesi Batı’da Hıristiyanlara karşı, gaza ve cihat adı altında, doğuda ise, o dönemde parçalanmış durumda olan Müslüman hanedan devletlerine karşı gelişti. Bu durum Osmanlı fetih politikasının sadece Hıristiyanlara karşı ve kutsal cihat politikası dâhilinde değil, Müslümanlara yönelik olduğunu da göstermektedir. Nitekim daha ilk dönemlerden itibaren yapılan fetihlerin sonucunda Osmanlı egemenlik alanı bir yandan Hıristiyan Balkanlar’a doğru yayılırken, diğer taraftan da Müslüman Anadolu toprakları üzerine yayılmıştır. Böylece XIV. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, bir uç gazisi ve Osmanlı hanedanının kurucusu olan Osman’ın torunları, Tuna’dan Fırat’a kadar uzanan geniş bir alanda imparatorluk kurmuşlardı.
Sonuç
İlk olarak küçük bir Türkmen kabilesinin temellerini attığı Osmanlı Beyliği, zaman içerisinde bu kabilenin ve Ahiler gibi homojen yerli Türk unsurların kaynaşmasıyla meydana gelen malzemeyi kullanan Osmanlı’nın halefleri tarafından genişletilmiştir. Sonrasında ise üstün yöneticilik kabiliyetleri sayesinde değişen koşullara uyum sağlamış ve o dönemdeki müsait şartlardan da faydalanarak Osmanlı Devleti’nin temellerini atmışlardır. Osmanlı Devleti’nin kurulup büyümesinde XIII. yüzyıl Anadolu’sunda yaşanan gelişmelerin de büyük etkisi vardır. O dönemlerde Moğol baskısıyla zayıflayan Anadolu Selçuklu Devleti’nin içine düştüğü sıkıntılar nedeniyle Anadolu’da siyasî birlik bozulmuş ve beylikler kendi başlarına hareket etmeye başlamıştır. İşte bu beyliklerden birisi olan Osmanlılar, Ertuğrul Bey yönetiminde siyasî yapılanmalarını tamamlayarak, Batı Anadolu’da müstakil olarak hareket başlamıştır. Bundan sonra zamanla güçlenerek büyüyen ve sınırlarını genişleten Osmanlı Devleti, kuruluş sürecindeki sağlam teşkilât yapısı ve uyguladığı başarılı sistemler sayesinde tüm dünyayı kendisine hayran bırakacak büyük bir imparatorluk hâline gelmiştir.
Osmanlılar XV. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde artık bir dünya imparatorluğuna dönüşmüş ve Anadolu Selçuklularının varisliğine, İstanbul’un fethiyle Roma’nın varisliğini de eklemiştir. Ardından İslâm dünyasının dinî liderliğini de üstlenen Osmanlı Devleti 600 yılı aşan ömrüyle dünyanın gördüğü en büyük devletlerden biri olarak üç kıtaya hâkim olmuş ve hüküm sürdüğü bu dönemlerde dünya siyasetine yön vermişti. Bu açıdan bu gücü oluşturan temel dinamiklerin ortaya çıkarılması ve Osmanlı Devleti’ni gerek kuruluş, gerekse gelişme dönemlerinde kendisinden önceki Türk ve Müslüman devletlerden ayıran yönlerinin ortaya konulması açısından oldukça önemlidir. Bu tespitlerin yapılması, bir cihan imparatorluğunun tanınması ve küçük bir beylikten nasıl bir cihan imparatorluğu hâline geldiğinin anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
Kaynakçalar
ALİ NÜZHET, Osmanlı Tarihi, (Birinci Baskı), Matbaa-i Âmire, İstanbul 1329 .
Anonim Tevârih-i Al-i Osman, F. Giese Neşri (Haz. Nihat Azamat), İstanbul 1992.
AŞIKOĞLU AHMED, Tevârih-i Âl-i Osman, Aşık paşa-zâde Tarihi (neşr. Ali Bey), (Birinci Baskı), Matbaa-i Âmire, İstanbul 1332.
BARKAN, Ömer Lütfi, Osmanlı İmparatorluğu’nda Kolonizatör Türk Dervişleri”, Türkler, IX, (ed. Güler Eren), Yeni Türkiye Yayınları Ankara 1999, s. 133-153.
DEMİR, Galip, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu ve Ahilik, (İkinci Baskı), Sade Ofset Matbaası, İstanbul 2000.
ERGİNLİ, Zafer, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunda Türk Dervişlerin İzleri”, Türkler, IX, (ed. Güler Eren), Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, s. 107-115.
İNALCIK, Halil, “Türkler”, İA, XII, İstanbul 1988, s. 286-308.
İNALCIK, Halil, Devlet-i Aliye (Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I), (Birinci Baskı), İş Bankası Yayınları, İstanbul 2009.
KAZICI, Ziya, “Ahilik”, DİA, I, İstanbul 1989, s. 540-542.
KURTARAN, Uğur, Osmanlı Avusturya Diplomatik İlişkileri (1526-1791), Ukde Yayınları, Kahramanmaraş 2009.
KURTARAN, Uğur, “Bir İmparatorluğun Doğuşu Osmanlı Kuruluş Dönemi”, Gümüşhane Üniversitesi Sosyal Bilimler Elektronik Dergisi, Sayı 5, (2012), s.244-265.
KURTARAN, Uğur, “Gazi Akça Koca’nın Osmanlı Devleti’nin Kuruluşundaki Etkisi ve Faaliyetleri”, Kocaeli, 2-4 Mayıs 2014, Uluslararası Akça Koca ve Kocaeli Tarihi Sempozyumu Bildirileri, C. II, (Ed. Haluk Selvi-M. Bilal Çelik), Kocaeli 2015, s. 221-229.
LANGER, William L.- Robert P. BLAKE, “Osmanlı Türklerinin Doğuşu ve Tarihsel Arkaplânı”, Söğüt’ten İstanbul’a, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu Üzerine Tartışmalar, (derl. Oktay Özel- Mehmet Öz), İmge Kitabevi Ankara 2005, s. 117-225.
LİNDNER, Rudi Paul, Ortaçağ Anadolu’sunda Göçebeler ve Osmanlılar, (çev. Müfit Günay), (Birinci Baskı), İmge Kitabevi, Ankara 2000.
OCAK, A. Yaşar, “Osmanlı Beyliği Topraklarındaki Sufî Çevreler ve Abdalân-ı Rûm Sorunu (1300-1389) ”, Osmanlı Beyliği (1300-1389), (ed. Elizabeth A. Zachariadou), (çev. Gül Çağalı Güven, İsmail Yerguz, Tülin Altınova),Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1997, s. 159-173.
ÖZ, Mehmet, “Tarihî ve Sosyolojik Açıdan Osmanlı Beyliği”, Beylikten Cihan Devleti’ne Tebliğler ve Tartışmalar, (haz. Bahaeddin Yediyıldız- Yücel Hacaloğlu),3-4 Aralık, 1999, Eskişehir 1999.
SAVAŞ, Ali İbrahim, “Genel Hatlarıyla Osmanlı Diplomasisi”, Osmanlı, C. I, (Ed: Güler Eren), Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, s. 643-657.
SAVAŞ, Ali İbrahim, Osmanlı Diplomasisi, 3 F Yayınları, İstanbul 2007.
SÜMER, Faruk, Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri, Teşkilâtı-Destanları,(Boy Beşinci Baskı), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 1999.
ŞAHİN, Kâmil, “Edebâli”, DİA, X, İstanbul 2007, s. 293-394.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, I, Ankara 2011.
ÜNAL, Mehmet Ali, Osmanlı Müesseseleri Tarihi, (Birinci Baskı), Kardelen Kitabevi, Isparta 1998.
7
dk.
25 Kasım 2022
Bozkır'ın Efendisi: Cengiz Han
Asya bozkırlarında göçebe kültürün güçlü temsilcileri olan Moğollar, XII. yüzyılın sonu ve XIII. yüzyılın başlarında Cengiz Han öncülüğünde büyük bir imparatorluk kurarak kadim uygarlıkların bulunduğu toprakların yeni yöneticileri oldular. Asya’nın neredeyse tamamını bir asırdan uzun bir süre Moğollar yönetti. Moğolların bu güçlü harekâtı hem kendilerinde hem de yönettikleri coğrafyada köklü değişimlerin yaşanmasına yol açmış oldu. Bu değişimlerin büyük çoğunluğu kültür hayatı ve düşünce yapısı üzerinde görülmektedir. XIII. yüzyılda Cengiz Han, dağınık halde yaşayan Moğol boylarını bir çatı altında toplayarak güçlü bir Moğol İmparatorluğu oluşturdu. Cengiz Han’ın pek çok devletin yok olması pek çok köklü şehrin harap olmasıyla sonuçlanan askeri harekâtları neticesinde neredeyse Asya’nın tamamına hâkim olan büyük bir imparatorluk kuruldu. Anadolu’dan Pekin’e kadar uzanan geniş coğrafyada farklı kültürleri bir çatı altında toplayan siyasi bir yapının ortaya çıkması hem bölgede güç ve istikrar getiren bir canlanmayı sağlamış hem de farklı kültürlerin tek siyasi gücün yönetiminde olması bu kültürlerin birbirlerini etkileme imkânını yaratmıştır. 1162 yılının Ocak ayında, Onon nehrinin sağ kıyısında bir erkek çocuk dünyaya geldi. Bu çocuk büyüdüğünde bütün Asya’yı hakimiyeti altına alacak olan bir hükümdardı. Çünkü Moğolların Kıyat kabilesine bağlı Borçigin ailesinin reisi Yesügey Bahadır’ın oğlu olan bu çocuk, Moğolların Gizli Tarihi’nde belirtildiğine göre, avucunun içinde bir parça kan pıhtısı ile dünyaya gelmişti. Eski dünyada herkes tarafından iyi bilinirdi ki bu Tanrının bildirdiği bir hükümdarlık işaretiydi. Anne tarafından Türk olduğu da bilinen Yesügey, bir seferinde göç esnasında unutarak geride bırakmasına bakılırsa çok değer vermediği oğluna, Tatarlarla yapılan bitmez tükenmez savaşlardan birinde esir alıp öldürdüğü bir düşmanının, Timuçin’in adını verdi. Gençliği Cengiz Han’ın çocukluğu ile fazla bir bilgiye ulaşılamamaktadır. Onun hakkında ilk ciddi bilgiler oldukça genç yaşında gerçekleştirdiği eş seçimiyle ilgili bilgilerdir. Bu bilgiye göre, Cengiz Han daha dokuz yaşlarındayken babası ile birlikte ileride hayatını birleştireceği eşini seçmek üzere bir yolculuğa çıktı. Baba ile oğulun çıktığı bu yolculuğun amacı, annesi Höelün’ün kabilesini bularak bu kabileye mensup bir kızı eş olarak seçmekti. Fakat işler planlandığı gibi gitmedi. Uzun yolculukları sırasında kendilerine eşlik eden ve Börte isimli bir kızı olan Ongirat kabilesinden Dayseçen ile yakınlaşan Yesügey, iki çocuğun birbirlerinden hoşlanmasını da fırsat bilerek kararını değiştirdi ve oğluna Börte’yi istedi. Taraflar arasında söz kesildikten sonra Moğol adetlerine göre bir süre müstakbel eşinin ailesine hizmet etmesi gereken oğlu Timuçin’i orada bırakan Yesügey, obasına gitmek üzere geri döndü. Dönüş yolunda Yesügey’in başına bir felaket geldi. Aralarında daha önceden husumet bulunan Tatarlarla karşılaştı. Onların düzenlediği şölene katılmak zorunda kalan Yesügey burada zehirlendi ve son anda bunu fark ederek kaçıp sağ sağlim dönmeyi başarsa da aldığı zehirin tesirinden kurtulamayarak kısa bir süre sonra öldü. Yaşanan bu acı olay üzerine Timuçin eşi Börte’yi bırakarak obasına geri döndü. Babasının ölümüyle zor dönemlere giren ailesini zorlu ortamdan çıkarmak için mücadele etmeye başladı. Bu zorlu koşullar ile mücadelesi onu Cengiz Han yapacaktı. Timuçin’in babası Yesügey’in ardında iki eş ve yedi çocuk kaldı. Onlar bu dönemde Onon nehri civarlarında bulunan Tayciyutlarla birlikte, onların kontrolü altında yaşamaktaydı. Fakat onun ölümünün ardından oldukça kalabalık ve topluluğa herhangi bir katkısı olmayan ailesinden kurtulmak isteyen Tayciyutlar, bir gece vakti onları ölüme terk ederek gittiler. Bu gelişme aileyi oldukça zor bir duruma soktu. Bu olay yaşandığında daha yirmili yaşların ortalarında bir kadın olan Höelün, ailesinin yok olmasına izin vermeyecek kadar güçlü ve iradeli bir kadındı. Çocuklarının karınlarını doyurmak ve onları korumak için gece gündüz durmadan yiyecek arayan, onlara farklı farklı meyveler, otlar ve ağaç kabukları ya da kökleri getiren Höelün’ün gayretleri karşılıksız kalmadı ve nihayetinde aile, soğuk kış aylarında fare ve köpek gibi hayvanların derilerinden elde edilen basit kıyafetler giyerek hayatta kalmayı başardı. Timuçin ve Camuka Bazı ağaçların uçlarına sivri kemikler yerleştirdiği oklar, dikiş iğnelerinden oltalar yapan ve bu silahlarla avlanmaya çıkan Timuçin, bu zorlu süreçte birçok kimse ile tanışarak sıkı dostluklar kurdu. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz onun hayatında çok önemli yere sahip olan ve kabileleri arasında uzaktan akrabalık da bulunan Camuka idi. Onon nehri civarında pek çok kabile yaşamaktaydı ve bunlardan biri de Cacirat kabilesiydi. Camuka’da bu kabileye mensuptu. Camuka ile Timuçin tanıştıklarında henüz on yaşındaydılar. Birlikte ava çıkıyor, oyunlar oynuyor ve geleceğe dair planlar yapıyorlardı. Beraber geçirdikleri süre boyunca çok iyi anlaştılar. Birbirlerine hediyeler vererek kardeşlik andı içtiler ve kan kardeşi oldular. Bu, bir anlamda birlikte bir tercihte bulunarak kurmuş oldukları bir kardeşlikti ve kişinin tercih hakkına sahip olmadığı soya bağlı kardeşlikten daha güçlüydü. Yapmış oldukları bu kardeşlik andına göre, Timuçin ile Camuka birbirlerine hep destek olacak, büyüdükleri zaman da bu kardeşliği yaşatmaya devam edeceklerdi. Bununla birlikte, bir süre sonra bölgeden ayrılan Cacirat kabilesinin sonraki kış mevsiminde kışlamak üzere geri gelmemesi üzerine iki arkadaş arasındaki bağ zorunlu olarak koptu. Fakat Timuçin ile Camuka’nın yolları sonraki yıllarda yine kesişecekti. Timuçin’den Cengiz Han’a Timuçin daha çocukluğundan itibaren gelecekte iyi bir savaşçı ve kudretli bir hükümdar olacağının işaretlerini vermekteydi. Onun ilk ciddi askeri başarısı ise üvey ağabeyi Begter’i öldürmesiydi. Timuçin’in babasının ölümünden sonra ailenin reisi üvey kardeşi oldu. Yaşça aralarında pek fazla fark olmadığı düşünülen üvey kardeşi Moğol geleneklerine göre büyüyünce Timuçin’in annesi Höelün ile evlenecek ve aileyi idare edecekti. Höelün’ün de bu evliliğe hazır ve razı olduğu yaşananlardan anlaşılıyordu. Çünkü üvey kardeşler arasında ne zaman sorun çıksa Höelün Begter’i tutuyordu ve Timuçin’de bu durumdan oldukça rahatsızdı. Bu duruma daha fazla dayanamayan Timuçin kendi öz kardeşi Kasar ile bir plan yapmış ve Begter’i oklayarak öldürmüşlerdi. Onların bu tavrına anneleri çok sert tepki verdi. Timuçin bu hareketi ile aile reisliğini ele geçirmiş fakat başına çok daha büyük dertler almıştı. Begter’in akrabaları yani Tayciyut kabilesi kendilerini Onon Nehrinin seçkinleri olarak kabul ederledi. Mensuplarına yapılan bu saldırıyı kendileri açısından büyük bir tehdit olarak algıladılar ve dolayısıyla Timuçin’i cezalandırmaya karar verdiler. Kaçmayı başaramayarak yakalanan Timuçin tahta bir boyunduruğa bağlanıp gözetim altına alındı. Boynuna geçirilen ve iki tarafında ellerinin geçirildiği delikler olan boyunduruktan dolayı hareket edemiyor, yardım almadan yemek bile yiyemiyordu. Tayciyutların kendisini gözaltında muhafaza etme görevini verdikleri ailenin şefkatli davranışları ile daha katlanılabilir hale geldiği anlaşılan bu esaretin ne kadar sürdüğünü bilmiyoruz. Fakat Timuçin tarihî bir aktör olarak bir kez daha sahneye çıktığında takvimler 1178 yılını gösteriyordu ve henüz onlu yaşlarının ortalarındaydı. Börte’ye Geri Dönüş Tayciyutların esaretinden kurtulduktan sonra ailesinin yanına dönen Timuçin’in ilk işi, uzun yıllardan beri kendisinden haber alamadığı eşi Börte’yi aramaya çıkmak oldu. Üvey kardeşi Belgütey ile birlikte gittiği Dayseçen’in obasında onu kendisini beklerken buldu. Evlilik yaşı geçmeye başlasa da Börte inatla onu beklemeyi sürdürmüş, gelmesini beklemişti. Sevgili eşi Börte’yi de alarak geri dönen Timuçin’in, Moğol adetlerine göre evlendiği zaman babasına bir elbise hediye etmesi gerekiyordu. Fakat babası öleli uzun yıllar olmuştu. Bu durumu fırsat olarak değerlendiren Timuçin, babası ile eskiye dayanan bir dostluğu olan Türk kökenli Hıristiyan Kereyit kabilesinin güçlü lideri Tuğrul Han’ın yanına giderek elbiseyi ona takdim etti. Bu hareketiyle bir anlamda ondan babası olmasını talep ediyor, böylece bir yandan çok sayıda Moğol kabilesini bir araya getiren ve hatırı sayılır büyüklükte bir kuvvete hükmeden Kereyitlerin korumasını temin etmeyi, diğer yandan ailesini güvence altına alarak düşmanlarının saldırıları karşısında onları koruyabilmeyi umuyordu. Kardeşleri Kasar ve Belgütey’i alıp yanına gittiği Tuğrul Han tarafından coşkuyla karşılanan Timuçin, kendisini oğlu olarak kabul eden bu hükümdarın teklif ettiği komutanlık önerisini kabul etmeyerek obasına dönse de, Han’a tabî olarak ne kadar isabetli bir karar aldığı bir süre sonra anlaşıldı. Annesi Höelün’ün kabilesi olan ve yıllar önce babasının annesini kaçırmasının intikamını almaya karar verdikleri görülen Merkitlere karşı mücadelesinde en büyük destekçisi Kereyitler olacaktı. Bir Gücün Ortaya Çıkışı: Moğollar On sekiz yıl önce yaşananların intikamını almak amacıyla bir şafak vakti Yesügey’in obasını basan Merkit savaşçıları, kendilerine karşı koyabilecek güce sahip olmadığı için kaçıp günümüzde Kentey dağı denilen Burhan Haldun dağına saklanan Timuçin’in ağırlıklarını yağmaladıktan sonra karısı Börte’yi kaçırdılar. Yaklaşık iki bin üç yüz elli metre yüksekliğe sahip olup Moğollar tarafından kutsal kabul edilen bu heybetli dağda üç gün dua edip bir çıkış yolu arayan ve ne yapacağına karar vermeye çalışan Timuçin, sonunda manevi babası Tuğrul Han’a başvurmaya karar verdi. Hem ailesini kurtarabilmesi hem de intikamını alabilmesi için kendisine yardım edebilecek tek kişi olarak Tuğrul Han’ı görüyordu. Merkitlerle kendi kabilesi arasında eski bir kan davası olan Han, Timuçin’in onlara saldırma teklifini hiç düşünmeden kabul etti ve derhal harekete geçtiler. Tuğrul Han’ın kendisine destek olarak verdiği askerî birliklerin başında ise Timuçin’in çocukluk arkadaşı ve kan kardeşi Camuka bulunuyordu. Timuçin ve Camuka Selenge nehri civarlarında bulunan Merkit obasına yürüdüler. Ani bir baskınla hezimete uğrattıkları Merkitler bozgun halinde kaçarken karısı Börte’yi bulan Timuçin’i bir sürpriz bekliyordu. Börte hamileydi. Kaçırıldıktan sonra bir Merkit’e eş olarak verilen Börte’nin 1179 yılında dünyaya getirdiği oğlan çocuğa “aniden ortaya çıkan ve ansızın dünyaya gelen” gibi anlamlara gelen Cuci adını veren Timuçin, onu diğer çocuklarından hiçbir zaman ayırmayacak, kendi soyundan gelen bir hanedan mensubu gibi yetiştirecekti. Merkitleri mağlup ederek karısı Börte’yi kurtardıktan sonra kan kardeşi Camuka ile aralarında olan kardeşlik akdini yenileyen Timuçin, kendi küçük obasını Camuka’nın büyük ve güçlü obası ile birleştirmeyi kabul etti. Bu durum, o zamana kadar dağlarda yaşayan Timuçin ve ailesi için bozkırlara inerek yeni bir hayat tarzını benimseme anlamına geliyordu. Ayrıca bu gerekliydi. Çünkü küçük bir oba olarak varlıklarını devam ettirebilme imkanları giderek azalmaktaydı. Her gün yeni bir tehlike ile karşılaşıyorlardı. Küçük kalmak Moğollar gibi konar-göçer yaşam süren bir topluluk için hiç uygun değildi. Kendilerini koruyabilmek için güçlü olmak zorundaydılar. Bunun yolu da ancak başka bir oba ile birleşmekten, yeni ve büyük bir obanın üyesi olmaktan geçiyordu. Fakat oldukça makul gibi görünen bu seçenek, Timuçin ve ailesi için yeni sorunların ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. Aradan fazla zaman geçmeden kan kardeşi ve dostu Camuka ile anlaşmazlığa düşen Timuçin, ondan ayrılarak kendi yolunu çizmek zorunda kamıştı. Timuçin ile Camuka’nın aralarının açılmasının nedeni, taraflar arasında bir süre sonra kaçınılmaz olarak ortaya çıkan iktidar çatışmasıydı. Görünüşte, Timuçin, kan kardeşi Camuka ile birlikte olmaktan son derece memnun gibi görünüyordu. Birlikte seferlere çıkıyor, av yapıyor ve hâkimiyetleri altındaki Moğol kabilelerini idare ediyorlardı. Fakat göz önünde olmayan ve Timuçin’i içten içe rahatsız eden bir sorun vardı o da Camuka, Timuçin’e küçük kardeşi gibi davranmasıydı. Üvey ağabeyini dahi kendisine rakip görüp öldüren Timuçin için bu çok katlanılacak bir durum değildi ve buna uzun süre dayanabilmesi mümkün görünmüyordu. Camuka da bunun farkındaydı ve bir an önce Timuçin’den kurtulmanın kendisi için daha iyi olacağını düşünmeye başladı. Kan kardeşler arasında devam eden örtülü anlaşmazlık, 1181 yılının bahar aylarındaki göç esnasında su yüzüne çıktı. Ailesi ve kendisiyle hareket edenlerle birlikte bir gece vakti Camuka’nın yanından kaçan on dokuz yaşındaki Timuçin, bu tarihten sonra kendi yolunu çizecek, yanına topladığı ve iradesi etrafında bir araya getirdiği Moğol topluluklarıyla kan kardeşine karşı mücadeleye girişecekti. İki eski dost arasındaki bu mücadele uzun soluklu olacak ve yaklaşık yirmi yıl devam edecekti. Timuçin’in Cengiz Han Oluşu Camuka’dan ayrıldıktan sekiz yıl sonra, 1189 yılında Mavi Göl yakınlarındaki bozkır alanda taraftarlarını bir araya toplayan Timuçin, burada düzenlediği kurultayda han unvanını aldı. Henüz yirmi yedi yaşında olan ve han unvanını almakla Camuka’nın etrafında toplanan Moğolları da kendi yanına çekebilmenin hesabını yapan Timuçin, bir yandan da Tuğrul Han’a elçiler göndererek kendisine olan tâbiyetini yineledi. Bu şekilde Tuğrul Han’ın da onayını alan Timuçin, ileride inşa edeceği devasa imparatorluğun ilk adımı olan hanlığının temellerini oluşturmaya başladı. Yaklaşık on yıldan beri kendisine sadakatle hizmet etmekte olan iki has adamı Burku ile Celme’yi özel yardımcılığına tayin eden ve kardeşi Kasar’ı obanın ikamet ettiği kampın korunması, üvey kardeşi Belgütey’i de oba hayvanlarının muhafaza edilmesi gibi görevlere getiren Timuçin, bir de özel muhafız birliği oluşturdu. Yüz elli usta savaşçıdan meydana gelen bu birlik gece ve gündüz obanın korunmasından sorumluydu. Timuçin’in giderek daha güçlü ve sistematik bir yapıya bürünmeye başladığı anlaşılan hanlığı karşısında Camuka’da kayıtsız kalmadı. Sonuçta Timuçin’in kendisini han seçtirmesinin üzerinden bir yıl bile geçmeden eski dostunu savaşmaya çağırdı. Görünen neden, bir sığır hırsızlığı esnasında Timuçin yanlılarından birinin Camuka’nın akrabalarından birini öldürmüş olmasıydı. Aslına bakılırsa oldukça sık rastlanan bu olay iki kabilenin karşı karşıya gelmesini gerektirecek kadar önemli değildi. Burada Camuka’nın esas derdi katledilen akrabasının kanının peşine düşmekten ziyade, gün geçtikte daha güçlü hale geldiği açık bir biçimde görülen Timuçin’i safdışı bırakmaktı. Küçük bir aşiret reisi olarak kendi hükmünü tanıdığı günlerin üzerinden daha on yıl bile geçmemişti. Fakat o şimdi han unvanını alarak kendisini Moğolların büyük liderlerinden biri olarak görmeye başladı. Eğer durdurulmazsa, başta kendisi olmak üzere bütün Moğol beylerini hükmü altına alması ve bütün Moğolların hanı olması kaçınılmaz sondu. Bu sebepten Camuka derhal harekete geçti. Timuçin ile karşı karşıya geldiği ilk savaşta onu ağır bir yenilgiye uğratsa da, bu zaferi iyi kullanamadı. Savaşın ardından esir aldığı liderlerden birinin başını kesip atının kuyruğuna bağlaması ya da yetmiş erkek esiri büyük kazanlar içinde canlı canlı kaynatması gibi zalimane davranışları, onun Moğollar içerisindeki itibarını zayıflatacak, insanların kendisinden uzaklaşmasına neden olacaktı. Yapılan savaşta galip gelemese de eski dostu Camuka’nın itibar kaybına paralel olarak Moğollar arasında çekim merkezi haline gelen Timuçin, 1195 yılında Moğol toplulukları arasındaki gücünü daha da artıran bir fırsat yakaladı ve bu fırsatı kullanma konusunda son derece başarılı oldu. Gobi çölünün güneyinde bulunan ve Tatarlara karşı Tuğrul Han ile ittifak eden Curcetler ile birlikte Tatarlara karşı savaştı ve o günlerde hayalini bile kuramayacağı ganimetler elde etti. Kuşkusuz elde ettiği servetin de etkisiyle taraftarlarının sayısı hızla artan Timuçin, bir yandan savaş yoluyla bir yandan da giderek daha etkili hale gelmeye başlayan karizmasıyla daha fazla insanın ilgisini çekmeye başladı. O, ilk başlarda kendisine tabî olmakla birlikte daha sonra otoritesini sorgulama yoluna giden Curkinleri 1197 yılında kesin olarak konrol altına aldıktan sonra, Moğolistan’da doğarak dünyanın doğu kısmının tamamını etkisi altına alacak olan büyük Moğol ulusunun da temellerini attı. Curkinleri mağlup ettiği savaştan sonra onları yağmalamak yerine bir kurultay toplayan ve mağlup kabilenin liderlerini yargılayarak idam ettiren Timuçin, kabile mensuplarını kendi kabile mensuplarının arasında dağıtarak daha önce benzeri görülmemiş bir sosyalleşme projesinin de ilk taşını koydu. Timuçin’in böylece kurma yolunda ilk adımları attığı Moğol ulusu, birbirlerine eklemlenen ve giderek daha büyük ve güçlü bir kabileye dönüşen, bununla kalmayarak liderlerinin kendilerine çizdiği yolu arşınlayıp aynı potada eriyen Moğol kabilelerinden meydana gelecekti. Curkinleri mağlup eden Timuçin artık iyice kalabalıklaşmış kabilesini Kerulen ve Tsenker nehirlerinin birleştiği yerin yakınında bulunan Avarga’ya getirerek bu bölgeye yerleştirdi. Kutsal Burhan Haldun dağının bulunduğu, Timuçin’in hayatı boyunca ulusunu idare edeceği merkez olan bu bölge, Moğolların yaşamlarını kolayca sürdürebilmeleri açısından uygun bir yerdi. Timuçin, bolluk ve bereket içerisinde yaşadıkları bölgede yaklaşık dört yıl boyunca kabile üyelerinin sayılarını artırmış, etki alanını genişletmiş ve bozkırdaki kabileler üzerindeki otoritesini güçlendirmişti. Fakat eski dostu ve düşmanı Camuka, onun gün geçtikçe artmakta olan kuvvetini hazmedemiyordu. 1201 yılında Timuçin’in yükselişini pek de hoş karşılamadıkları görülen soylu ailelerin de desteğiyle bir kurultay toplayarak yeni bir siyasî perspektif benimsedi. Toplanan kurultayda “hanlar hanı” anlamına gelen “Gürkan” unvanını alan Camuka, bu şekilde bütün Moğol kabilelerinin liderliğini ele geçirmek amacıyla hem Tuğrul Han’a hem de Timuçin’e meydan okumuş oluyordu. Tayciyutlar gibi birçok soylu kabilenin desteğini de almış olan Camuka, Tuğrul Han tarafından görevlendirilen askerî birliklerin de katılımıyla sayıca kendi ordusundan fazla olan Timuçin’in askerleriyle karşı karşıya geldiğinde, düşmanını mağlup edeceğinden hiç kuşku duymuyordu. Hatta günlerce devam eden savaşlar esnasında Timuçin boynuna isabet eden bir ok ile yaralanmış ve yanında bulunanlar büyük bir korkuya kapılmışlardı. Fakat yarası çok derin ve tehlikeli değildi. Nitekim kısa süre içerisinde toparlandı ve düşmanlarını darmadağın etti. Bu sırada Tuğrul Han’ın birlikleri tarafından sıkıştırılan Camuka kaçmayı başarmış olsa da, bu savaşın sonucunda Timuçin konumunu daha da güçlendirmiş, bu şekilde bir anlamda hem kan kardeşi hem de can düşmanı olan rakibi karşısındaki üstünlüğünü tescillemişti. Bu büyük zaferinin ardından halen kendisine tabî olduğu Tuğrul Han’ın emriyle Tatarlar üzerine yürüyen Timuçin, onlara karşı büyük bir zafer elde etti. Timuçin’in Tatarlar karşısında elde ettiği zafer, yalnızca askerî bir başarı değil, aynı zamanda kurmak istediği büyük ulusun temellendiği ilkelerin de sınandığı bir sınav oldu. Moğollar, kazandıkları zaferin ardından ganimeti yağmalamak için ilk kez acele etmediler. Hanlarının emriyle, bundan böyle savaşlardan elde edilen ganimetler önce tek bir merkezde toplanacak, dağıtım işlemi tek elden yapılacaktı. Yeni koyduğu ganimet paylaşımı ilkelerine uymakta isteksiz olan ve savaş esnasında ganimetleri yağmalayarak efendilerinin emirlerine isyan eden adamlarını en ağır şekilde cezalandıran Timuçin, bu konu ile ilgili başka kurallar da koydu. Her asker, ganimetten aldığı payı savaşta ölen bir askerin dul eşi ve yetimleri ile paylaşacaktı. Bu uygulama, Moğollar içerisinde güçlü bir sosyal denge kurulmasını temin edecek ve orduda bulunan askerler geride bıraktıkları aileleri için kaygılanmadan, öldükleri takdirde yüzüstü kalmayacaklarının bilinciyle daha cesur ve kahramanca savaşacaklardı. Timuçin’in Moğollar için yeni ve alışılmış olmayan bu uygulamaları kimi taraftarları tarafından hoşnutsuzlukla karşılanıp bunların bazıları tepkilerini Camuka’nın safına geçerek ortaya koymuş olsalar da, onun toplumsal sınıfların oluşumunu engellemeye yönelik bu güçlü tutumu ağırlıklı olarak iyi karşılandı. Daha önce Curkin ve Tayciyut topluluklarına yaptığı şeyi Tatarlara da uygulamak isteyen Timuçin, liderlerini ve savaşacak erkeklerini katlettiği Tatarların kadın ve çocuklarını kendi kabilesine dâhil etti. Bizatihî bir Tatar çocuğu evlatlık alarak öncülük ettiği bu uygulama, Tatarların bölgedeki bozkır toplulukları içerisindekilerin en kalabalıklarından biri olmalarından dolayı Moğolların sayısını daha önce hiç olmadığı kadar artırmıştı. Uzun vadede bu durumun nimetlerinden istifade edecekleri görülen Moğollar ile Tatarlar arasındaki kaynaşma zamanla o dereceye ulaşacaktı ki, Moğollar gerek İslâm dünyasında gerekse Batı’da yüzyıllar boyunca Tatarlar olarak anılacaklardı. Bir Düzen Kurucu Olarak Cengiz Han ve Düzeni Timuçin, Tatarların katılımı ile ulusunun sayıca daha önce hiç olmadığı kadar artması üzerine 1203 yılında hükmü altındaki insanları birleştiren bağları daha güçlü kılmak amacıyla yeni sosyal ve askerî düzenlemelere gitti. Geleneksel Türk askerî sisteminin bir parçası olan onluk sistem doğrultusunda ordusunu ve ulusunu yeniden yapılandıran Timuçin, birbirleri ile kardeş sayılan ve içlerinden en yaşlısının doğal lider olarak kabul edildiği on kişilik gruplar (arban) oluşturdu. Bunların on tanesinden yüz kişilik bir bölük (zagun), on bölükten bin kişilik bir tabur (mingan), on taburdan da on bin kişilik bir tümen meydana geliyordu. Bu şekilde sosyal yapı askerî bir hat üzerinden toplumun bütün katmanlarına yayılan bir şekle büründürülüyor ve bu yapı içerisinde herkes kendisine yer buluyordu. Herkesin yetenekleri ölçüsünde dâhil edildiği bu yeni toplumsal şema ile toplum içerisindeki sınıfsal farklılıklara bütünüyle son veriliyor, yeni ve etnik ya da dinî bir temeli olmayan bir ulus inşâ ediliyordu. Timuçin’in Keçe Duvarlarının İnsanları adını verdiği ulus, gerek üzerine kurulduğu ilkeler, gerekse sahip olduğu biçimsel özellikler açısından ne bölgede ne de dünyanın başka yerinde o zamana kadar oluşan sosyal yapılara benzemiyordu. Kendine özgü bir birlik anlayışına sahip olan bu ulus yaklaşımı, belli ölçüde modern vatandaşlık kavrayışını andırıyordu. İnşâ etmiş olduğu yeni ulus anlayışı ile bütün bozkır halklarını tek bir çatı altında bir araya getirme gayreti içerisinde olan Timuçin, bu idealini gerçekleştirebilmek için bozkırın en kudretli hükümdarı olması gerektiğini biliyordu. Fakat yıllardan beri Tuğrul Han’a tabî idi ve onun kontrolü altındaydı. Bir şekilde Tuğrul Han’ın hâkimiyet sahasını kontrol altına almalı ve Kereyitleri de tıpkı daha önceki başka topluluklar gibi kendi kabilesine dâhil etmeliydi. Kurduğu yapının ideallerini gerçekleştirmek için yeteri kadar güçlü olduğuna kanaat getirmiş olmalı ki, 1203 yılında Tuğrul Han’a haber gönderip kızını büyük oğlu Cuci ile evlendirmek istediğini bildirdi. Yıllardan beri efendisi olduğu Timuçin’in şaşırtıcı cüretkârlığı karşısında öfkelendiği anlaşılan Tuğrul Han önce onun talebini sert bir dille reddetse de, daha sonra fikir değiştirdi. Eğer Timuçin’i saf dışı bırakmak istiyorsa, onu ortadan kaldırmalıydı. Aksi halde yıllardan beri bozkır halklarını bir araya getirerek büyük ve güçlü bir ulus kurmayı başaran bu adam ile baş edemeyebilirdi. Kendisine tuzak kurduğu Timuçin’e haber göndererek teklifini kabul ettiğini bildirdi ve düğün ile ilgili meselelerin görüşülmesi için onu yanına çağırdı. Öte yandan bu tuzak amacına erişmedi. Kereyit hükümdarı Tuğrul Han, hiç beklemediği bir anda yeni düşmanı ile karşı karşıya geldi. Daha Timuçin’den kurtulmanın sevinciyle düzenlediği şölenler sona ermemişken, bozkırların bu yeni efendisinin baskınına uğradı. Askerlerini yeniden toparladıktan sonra sessizce ve hiç hissettirmeden Kereyit obasına yaklaşan Timuçin, üç gün süren şiddetli çatışmaların ardından düşmanı ağır bir mağlubiyete uğratmayı başardı. Tuğrul Han ve oğlu can havliyle çıktıkları kaçış yollarında hayatlarını kaybederken, eski dost Camuka, Timuçin’in henüz kendileri ile hiç karşılaşmadığı bozkır halklarından Hıristiyan Naymanların yanına kaçtı. Fakat Timuçin başladığı işi bitirmeye kararlıydı. Bütün bozkır halklarını kontrolü altına alacaktı. Kereyitlere karşı kazandığı zaferin hemen ardından yeniden harekete geçen Timuçin, 1204 yılında Naymanlar üzerine yürüdü ve Burhan Haldun dağının batısında karşı karşıya geldiği Nayman hükümdarı Tayang Han’ı ağır bir mağlubiyete uğrattı. Han’ın oğlu Küçlüg Kara Hıtay bölgesindeki Tian-şan dağlarına kaçarken, Camuka da ormanlık bölgelere giderek izini kaybettirdi. Fakat Camuka’nın kaçışı sonsuza kadar devam etmeyecekti. Yaklaşık bir yıl ormanlık arazilerde perişan bir halde dolaşan Camuka, adamları tarafından ihanete uğrayıp Timuçin’e teslim edildi. Kendisine ihanet eden adamlarını idam ettiren eski dostunun yanında yaptığı hataları itiraf eden ve ona yaptıklarından dolayı üzüntülerini dile getiren Camuka, bu hareketine karşılık merhamet talebinde bulunmadı. Hayatına son verilmesini diledi. Tek şartı kanının dökülmemesi ve cesedinin yüksek bir yere defnedilmesiydi. Camuka’nın son dileğini yerine getiren Timuçin, eski dostunu idam ettirdikten sonra onu istediği gibi yüksek bir yere defnettirdi. Camuka’nın ölümü ile birlikte artık bozkır coğrafyasının tek hâkimi durumuna gelen Timuçin, geniş bir sahanın efendisi olmuştu. Doğu Türkistan’ın bir kısmını da içerisine alan Gobi Çölü’nden Kuzey Kutbu’na uzanan tundralara ve Mançurya’dan Altay dağlarına kadar yayılan geniş bir coğrafya Timuçin’in kontrolü altındaydı. Şimdi sıra bu geniş sahada yer alan halkları merkezî bir siyasî yapının etrafında bir araya getirme ve onları müşterek bir varoluşa sahip bir ulus haline getirerek büyük Moğol imparatorluğunu kurmaya gelmişti. 1206 yılında Burhan Haldun dağı yakınlarında, Onon ırmağı kıyısında “dokuz parçalı ak tuğ” dikildi ve o güne kadar bozkır halklarının şahit olmadığı büyüklükte bir kurultay toplayan Timuçin, soy, kabile ve aşiretlerden kaynaklanan unvanları ve kişiler ya da gruplar arasında hiyerarşik ilişki meydana getiren imtiyazları kaldırdı. Kendisi de “haşin, sert tabiatlı, cihan hükümdarı, göklerin oğlu, güçlü, gözüpek ve mükemmel savaşçı” gibi anlamlara geldiğine dair çeşitli değerlendirmeler bulunan Cengiz Han unvanını aldı. Şecere-i Terâkime müellifi Ebû’l-Gâzî Bahadır Han’ın kayıtlarına bakılırsa, söz konusu kurultaya on dokuzu Türk ve yedisi Moğol olmak üzere toplam yirmi altı kabile iştirak etti. Cengiz Han, büyük kurultayın ardından bir rivayete göre yeni devletinin merkezini, o sırada aynı zamanda doğum yeri de olan Dölün Boldak’tan, aslında bir şehir olarak daha sonra geliştiğini bildiğimiz Karakurum’a nakletti. En güvendiği adamları Altan, Hucar, Saçıya-Beği ve Darıya’dan oluşan bir danışma meclisi oluşturdu. Sayı olarak yaklaşık bir milyon kişiye ulaştığı tahmin edilen halkına Yeke (Büyük) Moğol Ulusu adını verdi ve bu tarihten itibaren altı yıl boyunca çeşitli etnik gruplardan meydana gelen ulusunu tek bir millet haline getirecek faaliyetlere yoğunlaştı. Cengiz Han Yasaları olarak bilinen bir dizi kanun ile biçim verdiği, dünya tarihinde daha önce benzeri görülmemiş bir sosyal ve siyasal yapı inşâ eden Cengiz Han, kendisi olan bitenin farkıda mıydı bilinmez ama bu şekilde yaklaşık bir yüzyıl içerisinde Orta Asya ve Yakındoğu, hatta Doğu Avrupa’nın tarihini bütünüyle değiştirecek olan bir tarihî süreci de başlatmış oluyordu. Kaynakçalar Alican, Mustafa, Bir Ortaçağ Şehri Olarak Meyyâfârikîn (Silvan), Yayınlanmamış doktora tezi, Dan. Mehmet Ersan, İzmir 2012. Alican, Mustafa, Moğollar, Tarihin Kara Yazgısı, İstanbul 2016. Alinge, Curt, Moğol Kanunları, çev. Coşkun Üçok, Sevinç Matbaası, 1967. Altınkaynak, Erdoğan, “Cengiznâme Hakkında Bazı Değerlendirmeler,” Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, VII/1, Yaz 2007, s. 1-20 Arslan, İhsan, “Büyük Moğol İmparatoru Cengiz Han’ın Din Algısı,” Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 8-38, Haziran 2015, s. 1011-1027. Bademci, Ali, Cengiz Han ve Yasası, Timur ve Tüzükâtı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2012. Devlet, Nadir, Liderliğin Efendisi Cengiz Han, Güzeldünya Kitapları, İstanbul 2007. Devlet, Nadir, Liderliğin Efendisi Cengiz Han, Güzeldünya Kitapları, İstanbul 2007. Ebu’l-Gazi Bahadır Han, Türk’ün Soy Ağacı, Çağatay şivesinden Türkiye şivesine çev. Doktor Rıza Nur, Sadeleştiren: Yunus Yiğit, İlgi Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2009 Gülensoy, Tuncer, “Moğolların Gizli Tarihi, Altan Topçi, Defter-i Çingiz-Nâme, Cengiz-Nâme ve Anonim Şibanî-Nâme’ye Göre Cengiz Han’ın Soykütüğü,” Turkish Studies, 2/2, Sonbahar 2007, 257-275. İzgi, Özkan, “Tatar Adı Hakkında,” Orta Asya Türk Tarihi Araştırmaları, Yay. haz. Erkin Ekrem, Serhat Küçük, TTK Yayınları, Ankara 2014 Kafalı, Mustafa, “Batu Han,” DİA, V, 1992, s. 208-210. Kafalı, Mustafa, “Cengiz Han,” DİA, VII, 1993, s. 367-369. Kafalı, Mustafa, “Cuci Han,” DİA, VIII, 1993, s. 78-79. Kalan E., "Against a Common Enemy: Jungar-Kazakh Political Relations and the Emergence of Kazakh Khanate (17th - 18th Centuries)", A.Ü. D.T.C.F. Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, vol. XXX, pp.137-150, 2011 Kalan E., "İvolga Örneğinde Hun Kent Kültürüne Genel Bir Bakış", Türkbilig, ss.1-19, 2012 Kalan E., "Moğolların Gizli Tarihçesi’ne Göre Moğollar’da Kız İsteme ve Evliliğe Dair Bazı Deyimler ve Gelenekler", Yalımkaya Bitigi Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya Armağanı, Hatice Şirin User, Bülent Gül, Ed., Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, ss.373-382, 2013 Kalan E., "Tarihi Kaynaklara Göre Cüçi Adının Kökeni ve Cengiz Kağana Oğul Olma Sorunsalı", Tarih İncelemeleri Dergisi, cilt.XXVII, ss.119-130, 2012 Kalan E., Ed., "Moğol Tarihi", IQ Kültür Sanat ve Yayıncılık,, İSTANBUL, 2014 Moğolların Gizli Tarihçesi (Moğolların Kırmızı Kitabı), çev. Mehmet Levent Kaya, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2011. Özcan, Altay Tayfun, “Chronica Maiora’da Moğol İmajı,” Tarih İncelemeleri Dergisi, XXVII/2, Aralık 2012, s. 427-458. Özdemir, H. Ahmet, “Cengiz İstilası,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 312-323. Özdemir, H. Ahmet, “Moğol İstilasının Sebepleri,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 298-311. Özdemir, H. Ahmet, “Tâhirü’l-Mevlevî ve CENGİZ VE HÜLÂGÜ MEZÂLİMİ Adlı Eseri,” Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 11, Sakarya 2005, s. 135-169. Özdemir, H. Ahmet, “Tatarların Kökeni Meselesi,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 434-440. Özdemir, H. Ahmet, Moğol İstîlâsı ve Abbâsî Devleti’nin Yıkılışı, İz Yayıncılık, İstanbul 2005. Özgüdenli, Osman Gazi, “Moğollar,” DİA, XXX, 2005, s. 225-229. Özgüdenli, Osman Gazi, “Olcaytu Han,” DİA, XXXIII, 2007, s. 345-347. Özgüdenli, Osman Gazi, “Ögedey Han,” DİA, XXXIV, 2007, s. 21-22. Özmenli, Mehmet, “Çingiz Han’ın Komutanlarının Kars Şüregel’deki Egemenliği,” Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S. 6, Sonbahar, Kars 2010, s. 89-99. Polo, Marco, Marco Polo Seyahatnamesi, I-II, Yay. haz. Filiz Dokuman, Tercüman 1001 Temel Eser, Basım yeri ve tarihi yok. Rásonyi, László, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1993. Reşîdüddin Fazlullah, Camiu’t-Tevarih (İlhanlılar Kısmı), çev. İsmail Aka, Mehmet Ersan, Ahmed Hesamipour Khelejani, TTK Yayınları, Ankara 2013. Roux, Jean-Paul, Moğol İmparatorluğu Tarihi, çev. Aykut Kazancıgil, Ayşe Bereket, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001. Roux, Jean-Paul, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, çev. Aykut Kazancıgil, İşaret Yayınları, Ankara 1994. Spuler, Bertold, “Doğu’da Hilâfetin Çöküşü,” çev. Hamdi Aktaş, İslâm Tarihi Kültür ve Medeniyeti, Ed. P. M. Holt, A. K. S. Lambton, B. Lewis, Kitabevi Yayınları, İstanbul 1997, s. 151-182 Spuler, Bertold, İran Moğolları, Siyaset, İdare ve Kültür, İlhanlılar Devri, 1220-1350, çev. Cemal Köprülü, TTK Yayınları, Ankara 2011. Temir, Ahmet, “Moğol (Veya Türk-Moğol) Hanlığı,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 256-264. Togan, A. Zeki Velidi, Çengiz Han (1155-1227), 1969-70 Kış Sömerstresi ders notları. Togan, İsenbike, “Çinggis Han ve Moğollar,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 235-255. Togan, Zeki Velidi, “Moğollar, Çingiz ve Türklük,” Cengiz Han’ın Kimlik Şifresi, (Reha Oğuz Türkkan), Birharf Yayınları, İstanbul 2007, s. 69-105. Togan, Zeki Velidî, Umumî Türk Tarihine Giriş, C. I, En Eski Devirlerden 16. Asra Kadar, Hak Kitabevi, İstanbul 1946. Turan, Osman, “Çingiz Adı Hakkında,” Makaleler, Haz. Altan Çetin, Bilal Koç, Kurtuba Yayınları, Ankara 2010, s. 51-60. Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2003. Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2004. Turnbull, Stephen, Cenghis Khan & the Mongol Conquests, 1190-1400, Osprey Publishing, 2003. Uyar, Mustafa, “İlhanlı (İran Moğolları) Ordusunda Hiyerarşi: Askeri Yetkililer ve Nitelikleri,” Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 49, 1, 2009, s. 33-47. Vartan, “Ermeni Müverrihine Göre Moğollar,” Türkiyat Mecmuası, 5, İstanbul 1936, s. 27-48. Von Rubruk, Wilhelm, Moğolların Büyük Hanına Seyahat (1253-1255), çev. Ergin Ayan, Ayışığı Kitapları, İstanbul 2001. Weatherford, Jack, Cengiz Han ve Modern Dünyayı Anlamak, çev. Sermin Karakale, İnkılâp Yayınları, İstanbul 2009. Willey, Peter, Alamut Kalesi, Haşhaşiler, Hasan Sabbah ve Fedaileri, çev. İlhan Kaya, Nokta Kitap, İstanbul 2007. Woods, John E., “İsfahan’ın Moğollar Tarafından Ele Geçirilmesi Üzerine Bir Not,” Tarih Okulu Dergisi, II, çev. İlcan Bihter Barlas, Kış 2009, s. 137-141. Yapp, M. E., “Altınordu ve Halefleri,” çev. Kemal Kahraman, İslam Tarihi Kültür ve Medeniyeti, Haz. P. M. Holt, A. K. S. Lambton, B. Lewis, Kitabevi Yayınları, İstanbul 1997, s. 38-45. Yıldız, Hakkı Dursun, “Tatarlar,” Makaleler, 2, Yay. haz. E. Semih Yalçın, Selçuk Duman, Berikan Yayınevi, Ankara 2006, s. 151-154.
17
dk.
4 Kasım 2022
Türklerin Anadolu'ya İlk Girişleri
Bugün Türkiye adıyla anılan ve Türklüğün en önemli coğrafyalarının başında gelen Anadolu’nun bir Türk yurdu haline gelmesi uzun bir sürecin ve gayretin neticesidir. Görünürde XI. yüzyılda Selçukluların batıya yönelmesi ve 1071 Malazgirt zaferi neticesi ile Anadolu’nun kapılarını aralamaları ardından Süleyman Şah’ın İznik merkezli olarak Selçukluların bir kolunu Anadolu’da hayata geçirmesi ve bunu takip eden gelişmeler sonucu Türkleşen Anadolu’nun Türkler ile irtibatı bağlamında bu tarihten çok daha erken tarihlere uzanan bir geçmişi bulunmaktadır. “Kayserin ayağının altında yer eksilmekteydi
Köşkü gökyüzüne yükselmişti
Ey Keyhüsrev onun yerini almış durumdasın
Söyle o köşk nerede? Kayser ise sanki hiç yaşamadı”
XIII. yüzyıl Anadolu’sunun önemli mutasavvıflarından Şeyh Evhadüddîn Kirmânî’nin Türkiye Selçuklu Sultanı Gıyâseddîn Keyhürev için kaleme aldığı bu mısralar Anadolu’nun sahiplerinin el değiştirmesi yani Türkleşmesi sürecini anlayabilmek adına önemlidir. Selçuklu varlığı ile birlikte Anadolu’da bambaşka bir hayatın yaşanmaya başladığı tartışma götürmez bir gerçektir. Fakat bu değişim sadece XI. yüzyıl ile başlayan askeri başarılara bağlanamayacak kadar derinliği, geçmişi ve farklı boyutları olan bir olgudur.
İlk Türk İzleri
Türklerin Anadolu’ya ilk gelişleri Sakalar ile gerçekleşmiştir. Sakalar, M.Ö. 665 yılında Kuzey Kafkasya’da yaşayan Kimmerleri yurtlarından attıktan sonra onları takip ederek Azerbaycan topraklarına geldiler. Bu sırada Sakaların başında başbuğ olarak ‟Gök”(Asur kaynaklarına göre Gog) bulunmaktaydı. Gök’ün oğulları ve Asur kaynaklarında isimleri ‟Sarati” ve ‟Parati” olan iki oğlu bulunmaktadır. M.Ö. 662’de bu iki kardeş, Asur ülkesine saldırdılar. Bunlardan Parati’nin -yine Asur kaynaklarında geçtiği kadarıyla- ismi ‟Maduva” olan oğlu, M.Ö. 654’te tüm Anadolu, Suriye ve Filistin bölgelerini ele geçirdi. Burada adı Maduva olarak geçen kişi, Firdevsi’nin Şehnâme adlı eserinde ‟Efrasiryab” olarak anılan, gerçekte ise adı ‟Alp Er Tunga” olarak bildiğimiz Saka hükümdarıdır. İran hükümdarı ‟Keyhüsrev”, Kuzey Azerbaycan ve Doğu Anadolu’yu Sakalardan almak için kurduğu tuzak sonucu M.Ö. 626-625 yılında Alp Er Tunga’yı şerefine verdiği ziyafet sırasında zehirleyerek öldürdükten sonra istediğini elde etti ve Doğu Anadolu topraklarını ele geçirdi. Strabon’a göre Sakaların Anadolu’daki egemenlikleri 28 yıl sürmüştür.
Anadolu coğrafyasında var olan en eski varlıklarından biri de M.Ö. 149-127 yılları arasında İtil Nehri civarından topraklarından kalkıp Azerbaycan’a, oradan da Kars ve Pasin ovalarına gelip yerleşen ‟Bulgarlar” ve ‟Vanandlar”dır. Bulgarlar ile akraba bir kavim olan Vanandlar ile Bulgarlar’ın Doğu Anadolu coğrafyasına gelmeleri ile ilgili tarihî bilgi, Ermeni kaynaklarınca da teyit edilir. Hatta bu yerleşme, etkisini, Selçukluların Anadolu’yu egemenliklerine alıncaya kadar Kars şehrinin adının Vanad olarak anılması ile gösteriyor.
Hunlar ve Anadolu
IV. asırda Balamir başbuğluğunda batıya; Avrupa topraklarına hareket eden Hunlar, ilk önce, IV asrın ortalarına doğru İranî bir kavim olan Alanların ülkesini ele geçirdikten sonra 374 yılında Karadeniz’in kuzeyindeki Got krallığı topraklarına saldırdı ve topraklarını ele geçirdiler. Hunların önünden kaçan Gotlar, Avrupa’nın batısına, yani Roma İmparatorluğu topraklarına doğru, önlerine çıkan İranî ve Germen topluluklarını da yurtlarından ederek Roma ülkesinin ‟limes” adını verdiği sınırlarını aştılar. Böylece 375 yılında ‟Kavimler Göçü” başlamış oldu. Bu durum, Roma İmparatorluğu’nun siyasî, ekonomik, askerî ve sosyal olarak büyük bir buhran yaşamasına ve yaklaşık 20 yıl sonra da ‟Doğu Roma İmparatorluğu ve Batı Roma İmparatorluğu” olarak ikiye ayrılmasına neden olurken, Avrupa’nın etnik yapısını da köklü bir şekilde değişime uğratmış oldu.
395 yılında İmparator I. Theodosios’un ölmesi ve Roma’nın doğu ve batı olarak ikiye ayrılmasından sonra aynı yıl içerisinde Hunlar yeniden harekete geçerek yeni bir akın ve yağma harekâtına giriştiler. Bu harekât, iki koldan yürütülecekti: ilk kol Balkanlar üzerinden Trakya’yı, ikinci kol Kafkaslar üzerinden Anadolu’yu hedef almaktaydı. Anadolu harekâtını ‟Kursık” ve ‟Basık” adlı iki komutan idare etmekteydi. İlk olarak Kafkaslar üzerinden Erzurum’a girdiler. Ardından da bugünkü Malatya ve Çukurova’ya kadar akınlarını sürdürerek, sonrasında Urfa ve Antakya şehirlerini kuşattılar. Buradan daha güneye inen Hun atlıları, Suriye topraklarında faâliyetlerde bulunduktan sonra Kudüs’e kadar akınlarda bulundular. Ardından tekrar kuzeye yönelerek Ankara-Kayseri hattındaki İç Anadolu topraklarında akınlarda bulunarak 396 yılının içerisinde Azerbaycan yönünde hareket edip Kafkaslar üzerinden merkezlerine döndüler. Avrupa Hunlarının Doğu Roma İmparatorluğu egemenliğindeki Anadolu’ya yapmış oldukları bu harekât, Roma ve Bizans tarihî kaynaklarında kayıtlı olan Türklerin bu topraklardaki ilk görünmeleridir. 398 yılında yine Avrupa Hunlarının Anadolu’ya yaptıkları ikinci bir harekât vardır ki, bu, kapsamı ve sınırları itibariyle ilkinden daha küçük ölçeklidir. Hunların gerçekleştirmiş oldukları bu askerî harekâtlar, yurt tutma amacıyla olmayıp; keşif ve yağma amacıyla yapılmış akın niteliğindedir.
Sabir Akınları
Malazgirt öncesi Anadolu’ya yapılan Türk akınlarından biri de ‟Sabir(Sibir) Türkleri” tarafından gerçekleştirilir. 305 yılında Kafkasya’nın kuzeyinden güneye geçen Sabirler, 515-516 yılında Anadolu coğrafyasına indiler. Sabirler; Kapadokya, Ankara ve Kastamonu’ya kadar faâliyetlerde bulunurken başlarında ‟Çiğil-biy” adında bir başbuğları bulunuyordu. Yaklaşık 11-12 yıl Doğu Roma İmparatorluğu toprağı olan Anadolu coğrafyasında varlıklarını sürdüren Sabirler, 527 yılında Anadolu’dan çekilmişlerdir.
Türklerin Anadolu coğrafyasına girişleri sadece Kafkaslar üzerinden olmayıp, VI. asırda Avrupa kıtasında Bizans İmparatorluğu ile siyasî sorunlar yaşayan Bulgarlar, 530 yılında yapılan savaşta Bizans’a yenilince, belli bir kütle Balkanlar üzerinden getirilerek Anadolu coğrafyasına yerleştirilmişlerdir. Ayrıca, Müslüman Araplar ile mücadele de askerî desteğe ihtiyaç duyan Bizans, 755 yılında yine Bulgar Türklerinden bir kısım halkı, Balkanlar’dan Anadolu’ya geçirip buraya yerleştirmiştir.
Anadolu’da Avar İzleri
I. Göktürk Devleti’nin kurulmasından sonra yaşadıkları baskılar nedeniyle batıya doğru göçe başlayan ‟Avarlar”, 558-805 yılları arasında Orta Avrupa’da ve Karadeniz’in Kuzeyinde büyük bir devlet kurarak, yaklaşık 250 yıl hüküm sürmüş olan Avar Devleti’ni kurmuşlardır. Avarların siyasî tarihi boyunca gerçekleştirdikleri en büyük askerî harekât, İstanbul'u kuşatmalarıdır. İlki 617 veya 619 yılında Sasanî İmparatorluğu ile müttefik olarak gerçekleştirilen kuşatmanın ardından, ikincisi ve daha geniş çaplı olarak yine Sasanîler ile ortaklaşa düzenlenen 626 yılındaki kuşatmadır. Kuşatmayı fiilen gerçekleştiren asıl güç Avarlardı. Büyük yankı ve etkiler doğuran bu kuşatmaların ilkinde Bizans İmparatoru başkenti terk ederek şehri kaderine bırakmayı düşünmüş, ikincisinde Sasanî ordusunun da karadan Anadolu coğrafyasını kat ederek Avrupa yakasında kuşatmayı sürdüren Avar ordusuna yardıma gelmesinin ardından bu kez imparator, bir diğer Türk Devleti olan Hazar Devleti’nde yardım istemek üzere yola çıkmıştır. Kuşatmalar etkili olsa ve imparator ile halkı korkuya düşürerek şehri terk etme ve başka bir Türk Devleti’nden yardım isteyecek duruma getirse de donanmanın olmayışından dolayı kuşatmalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Yine de bu durum, Türk tarihinde ilk İstanbul kuşatmalarının yapılması açısından önem arz etmektedir. Bundan ayrı olarak, II. Justinianus(685-695/705-711) doğudaki Sasanî tehdidine karşı, Avrupa’da bulunan Avar Devleti’ndeki Türklerden bir bölümünü Balkanlar üzerinden Anadolu’ya getirterek onları Doğu Anadolu’daki İran sınırına yerleştirmiştir.
Anadolu’da Etrak İzleri
IX. asırda Türkistan’dan batıya doğru yaşanan Türk göçü sonrasında Abbasî Devleti bünyesinde, özellikle 840-860 yılları arasında çok sayıda Türk’ün bu devletin ordusunda memlûk veya paralı asker olarak görev alması ve bu durumun ilerleyen yıllarda da giderek artması, onların zamanla Abbasî Devleti içerisinde güç sahibi olmalarına yol açtı. ‟Benî Bâcûr(Bayçur)”, ‟Afşinler”, ‟Benî Akşid”, el-Sûlî, ‟Beni el-Sâc(Sacoğulları) ve ‟el-Türkişî” gibi aileler, Abbasî ordusu ve devletinde yükselen Türk ailelerden bazılarıdır. Bu ailelerden biri olan Afşinlerden ‟Afşin Haydar”, Doğu Anadolu’yu da içerisine alacak şekilde, Abbasîlerin Ermeniye, Azerbaycan genel valiliği yapmış ve onun döneminde bu bölgelerde yüksek miktarda bir Türk zümresi ve kuvveti bulunmaktaydı. 838 yılında Abbasî halifesi Mutâsım’ın Anadolu üzerine çıktığı seferde Afşin, Abbasî ordularının sağ kanat komutanıdır. Onun devlet içindeki siyasî gücünün giderek artmasından çekinen halife Mutâsım, Afşin’i idam ettirdi. Fakat bu durum, Doğu Anadolu ve Azerbaycan’daki Türk askerî gücünde herhangi bir eksilmeye neden olmadı. M.786 yılında halife Harun el-Reşid, komutanlarından ‟Ebu Süleyman el-Türk” bir Türk emirini Tarsus şehrine görevlendirmiştir. Ayrıca, yine o dönemlerde Adana-Tarsus bölgesinde Abbasî emirlerinden ‟Buga” adlı bir Türk komutan, valilik görevinde bulundu. Abbasî Devleti, IX. Asırdan itibaren orduda görev yapan komutan, asker ve cümle Türk zümresinin Arap kadınlarıyla evlenip melezleşerek, savaşçı özelliklerini kaybetmemeleri için, onlara has, Güneydoğu Anadolu bölgesinde yer alan ve ‟Samarra” adı verilen vilayeti kurmuşlardır.
Peçenekler ve Anadolu
Türkistan’dan batıya; Doğu Avrupa’ya doğru yönelen son büyük göç, IX-XI. asırlar arasında yaşanmış ve bu göçü oluşturan Türk kütlelerinin en büyüklerinden biri ‟Peçenekler” olmuşlardır. Peçenekler, Batı Göktürk Devleti’nin yıkılış sürecinden sonra Karlukların güçlenmesi ile üzerlerinde oluşan baskıdan dolayı önce Batı Sibirya’ya, daha sonra da IX. asırda yaptıkları akınlar ile ticaret yolunun güvenliğini bozdukları için Hazar Devleti’nin baskısıyla 860-880 yılları arasında Karadeniz üzerinden Doğu Avrupa’ya doğru göçe başladılar. Sonrasında onları ‟Uzlar(Oğuzlar)” ve ‟Kumanlar(Kıpçaklar)” izlediler. Her gelen grup bir önceki Türk boyunu o an bulundukları bölgelerden atarken, bu durum, Türk boylarının hızlı bir şekilde Karadeniz’in kuzeyi ve Doğu Avrupa’dan Balkanlara doğru hızlı bir yayılma alanı oluşturmalarına ve Avrupa’da etnik bir hareketliliğin yaşanmasına neden oldu. Peçenekler, 889-893 yıllarında Macarları Karpatlar bölgesindeki yurtlarından atarak bu bölgedeki bozkırlara yerleştiler. Daha sonrasında Uzlar, Peçenekleri yurtlarından çıkararak onları Macaristan üzerine göçe zorladılar ve bu baskı sonucunda 942-970 yılları aralığında Peçenekler, Macaristan’a gelerek yerleştiler. Boylar halinde teşkilatlanarak yaşayan Peçenekler hiçbir zaman devlet kuramamışlardır.
1036 yılında Kiev Knezliği ile yapılan savaşta Peçenekler yenilmeleri üzerine akınlarını Balkanlardaki Bizans topraklarına yoğunlaştırdılar. Fakat, arkadan gelen Kıpçak kütlelerinin Uzları yurtlarından atmalarından sonra Uzlar’da Peçenekleri yurtlarından çıkararak Balkanlar’da bir göç çığının oluşmasına neden oldular. Bu karışıklıklar nedeniyle iki Peçenek başbuğu; ‟Turak” ve ‟Kegen” arasında oluşan iktidar mücadelesi meydana geldi; bu mücadele, Kegen’in Bizans’a sığınması, Turak’ın da Bizans ile yapılan savaşta esir düşmesi ve ikisinin, kendilerine bağlı Peçenek kütleleriyle birlikte Hristiyanlığa geçmeleri ile sonuçlanmıştır. Bizans, kendine bağladığı ve paralı asker olarak kullanmaya başladığı bu Peçenek kuvvetlerini önce Bulgaristan’a yerleştirmiş, ardından da 1048 yılından sonra, artan Selçuklu akınlarına karşı savunmaları için Anadolu’ya yerleştirmiş ve onlar üzerine sevk etmiştir. Soydaşlarına karşı böyle bir görevi kabul etmeyerek Balkanlara geri dönen sayıları yaklaşık 15.000 Peçenek atlısı olmuştur. Geriye kalan ve Bizans ordusunda paralı askerlik yapan Peçenek askerleri, 1071 yılındaki Malazgirt Savaşı’nda taraf değiştirerek soydaşları Selçuklular safında yer almışlar ve savaşın kazanılmasında mühim bir rol oynamışlarıdır.
Anadolu’da Müslüman Türkler/İlk Akınlar
Selçuk Bey’in 1007 yılındaki ölümünden sonra Selçuklu ailesi ve Türkmenlerinin başına en büyük oğlu Arslan Yabgu geçti. Tuğrul ve Çağrı Beyler, kurultayda onun başbuğluğunu tanısalar da kendilerine bağlı Türkmenler ile ayrı hareket etme kararı aldılar. Maveraünnehir ve Seyhun nehrinin ötesinde; Talas bölgesinde Karahanlı han ve teginlerinin tehdit ve baskılarından dolayı kendilerine yaşam alanı kalmayınca Tuğrul ve Çağrı Beyler, kendilerine yeni bir yurt, hayvanlarına da rahat otlatabilecekleri topraklar bulma kararı aldılar. Bu çerçevede, 1015 yılında Çağrı Bey, emrindeki 3000 kadar Türkmen süvarisi ile hızla ve gizlice Gaznelilere ait Horasan bölgesinden geçerek önce Azerbaycan’a oradan da Doğu Anadolu topraklarına girdi. Bu sırada Doğu Anadolu’da Bizans’a bağlı Ermeni ve Gürcü krallıkları bulunuyordu. İlk önce, Ermeni ‟Vaspurakan Krallığı”nın topraklarına giren Çağrı Bey, yapılan savaşta Ermeni ordusunu bozguna uğrattı, bir süre bölgede dolaşarak pek çok ganimet elde etti ve Vaspurakan Krallığı’nın batı topraklarındaki kaleleri ele geçirdi. Ardından, kuzeye yönelerek Gürcüler üzerine yürüdü ve topraklarına girdi. Çağrı Bey’i karşılamak üzere bekleyen General Liparit komutasındaki bir Gürcü ordusu, savaşı göze alamayarak geri çekildi; bunun üzerine Çağrı Bey, Nahcivan bölgesi topraklarını ele geçirdi. Bununla da yetinmeyen Çağrı Bey, daha da kuzeye yönelerek Nik bölgesine girdi. Durumu haber alan Beçni Kalesi’nin Ermeni komutanı Vasak, ordusu ile Çağrı Bey’in üzerine yürüdü ve yapılan savaşta hezimete uğrayan taraf yine Ermeni ve Gürcüler oldu. Bir müddet daha bölgede dolaşan ve ganimet toplayan Çağrı Bey, yeterli keşifleri yaptığına kanaât getirerek 1021 yılında yine Azerbaycan ve Horasan üzerinden Maveraeünnehir’e dönerek Kardeşi Tuğrul Bey ile bir araya geldi ve Anadolu hakkında olumlu bir rapor verdi. Bölgeye geldiğinde var olan Ermeni ve Gürcü prensliklerinin kendi aralarındaki ve Bizans ile olan mücadelelerinden kaynaklı bölgedeki kaos ortamından yararlanan Çağrı Bey, ileride yurt tutma amaçlı keşif ve ganimet elde etme amacıyla çıktığı seferden büyük başarılar elde ederken, bölge halkı ve toprakları üzerinde de derin etkiler bırakmıştır; Ermeni ‟Ardzuri” ve ‟Bagraturi” krallıkları yıkılmış ve halk, Orta Anadolu’ya doğru göç etmiştir. Bölgenin insansız hale gelmesi, kısa bir gelecekte bölgenin Selçuklu Türklerince kolayca ele geçirilmesine zemin hazırlamıştır. Büyük Selçuklu Devleti kurulduktan sonra Malazgirt Savaşı’na kadar geçen sürede Anadolu üzerine yapılan akınlarda Çağrı Bey’in bu sefer sonucu elde ettiği bilgiler ve kullandığı güzergâh, Selçuklular için bir rehber ve kılavuz niteliği taşımıştır.
Tuğrul Bey Pasinler ve Anadolu’da Selçuklular
Büyük Selçuklu Devleti kurulduktan sekiz yıl sonra Anadolu’ya ikinci sefer düzenlendi. Bizans İmparatoru IX. Konstantinos’un emri ile Müslüman Şeddâdîlerin başkentinin Gürcü komutan Liparit tarafından kuşatılması üzerine Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış, yardım amaçlı gelerek Liparit ve ordusunu bozguna uğrattı. Bir diğer taraftan Musa(İnanç) Yabgu’nun oğlu Şehzâde Hasan, 1048 yılında Erzurum bölgesine girdi ve Vaspurakan bölgesine doğru ilerlemeye başladı. Bu durum karşısında Vaspurakan’ın Bizans valisi, Gürcistan’ın Bizans valisinden yardım istedi. İstediği askerî yardımı aldıktan sonra Bizans kuvvetleri, Şehzâde Hasan’ın komutasındaki Selçuklu ordusunu pusuya düşürüp yenilgiye uğrattı. Bu savaşta şehzâde Hasan şehit düştü.
Haberi alan Sultan Tuğrul, İbrahim Yınal’ı Azerbaycan Valiliğine atadıktan sonra Anadolu üzerine sefer emri verdi. 1048-1049 yılında İbrahim Yınal komutasında Doğu Anadolu’ya giren Selçuklular, Vaspurakan üzerinden hızla gelerek Erzurum ve çevresindeki bölgelerden pek çok kale ve şehri ele geçirip, bol miktarda ganimet ve esir elde ettiler. Durumdan haberdar olan Bizans İmparatoru, komutanı Liparit’i bölgede zor durumda bulunanBizans valileri ve ordusuna yardım amaçlı bölgeye gönderdi. Bizans ordusu içerisindeki ihtilafları gören ve iyi değerlendiren İbrahim Yınal, Erzen-i Rum(Erzurum) dolaylarındaki Basean(Pasinler) bölgesinde yapılan savaşta Bizans ordusunu bozguna uğrattı ve General Liparit’i esir aldı. Bu savaş literatüre ‟Pasinler Savaşı” olarak geçmiştir. Ve bu savaş önemli sonuçlar doğurmuştur; Pasinler Savaşı, Selçuklu ve Bizans arasında iki denk devlet olarak yapılan ilk savaştır. Bu savaştan sonra Bizans’ın Selçuklu akınlarına karşı mukavemeti ve maneviyatında önemli kırılmalar yaşanırken, Selçuklular tarafında ise Bizans’ın ürkülecek bir güç olmadığını görülmüştür. Esir komutanını kurtarmak isteyen imparator Konstantinos, Selçuklu egemenliğini tanıyarak vasal bir devlet olan Mervâni Emirliği’nin aracılığıyla Sultan Tuğrul’dan barış talep etti. Barış teklifini kabul eden Sultan Tuğrul, elçilik heyetlerinin karşılıklı Bizans ve Selçuklu ülkelerine gidip gelmelerinin ardından şöyle bir antlaşmaya varıldı: 1. Emevîler tarafından İstanbul’da yapılan cami ve medresenin bakım ve tadilatı yapılacak, 2. Şii-Fatîmî halifesi adına okunan hutbe, Abbasî halifesi ve Selçuklu Sultanı adına okunacak, 3. Caminin mihrabına Türklerin eski devirlerden beri hükümdarlık alameti olan ve Sultan Tuğrul’un da kullandığı ‟ok ve yay” işareti yerleştirilecek.
Anadolu’yu fethetme düşüncesinde olan Kutalmış, 1054 yılında Şeddâdîlerin başşehri Gence’yi kuşattı. Kuşatma başarısız olsa daErmeni Bağratlılara ait Kars şehrini ele geçirmeyi başardı.
Kardeşi İbrahim Yınal’ın isyanını bastırarak devlet otoritesini tekrar sağlayan Sultan Tuğrul, Selçuklu ülkesinde göçlerle artan Türkmen nüfusa yurt bulmak ve Bizans ile yapılan barış antlaşmasının uygulanmaması gibi nedenlerden ötürü 1054 yılı içerisinde Anadolu üzerine sefere çıktı. Doğu Anadolu’ya giren Sultan Tuğrul ve Selçuklu ordusu, Erciş kalesini ele geçirdi. Buradan hareketle Malazgirt Kalesi kuşatıldı fakat alınamadı. Daha sonra Sultan Tuğrul, Selçuklu ordusunu üçe ayırarak farklı bölgelere sevk etti. Birinci kol: Kafkas Dağları, Abhaz kaleleri ve Erzincan üzerine harekete geçerken, İkinci kol: Taik bölgesi üzerinden Çoruh havzasındaki topraklara akınlarda bulunmuş ve bol ganimet elde etmiştir. Fakat dönüş yolunda yapılan savaşta ordunun sübaşısı şehit düşmüştür. Üçüncü kol: Kars ve civarına yönelmiş, burada yapılan savaşta Bizans ordusunu bozguna uğratmışlardır. Kendisi Pasinler ve Erzurum’a hareket eden Sultan Tuğrul, kalenin düşmesinin zaman alacağını düşünerek kuşatmaktan vazgeçti. Ardından üç kol halinde sevk ettiği orduların dönmesinin sonra tekrar güney yönünde hareket ederek yeniden Malazgirt Kalesi’ni kuşatsa da kış mevsiminin gelmesinden dolayı kuşatmayı kaldırarak ordusu ile birlikte ülkesine geri dönmüştür. Dönüş yolunda Adilcevaz kalesini fethetmiştir.
Çağrı Bey’in oğlu Yakutî, emrindeki Selçuklu kuvvetleri ile 1057 yılında önce Azerbaycan’a, sonra da Anadolu’ya girdi ve akınlara başladı. Yakutî’nin komutanlarından emir Saltuk, Anadolu’da başarılı akınlarda bulunarak, bu süre zarfında pek çok kez büyük bir Bizans ordusunu yenilgiye uğrattı. Ayrıca, 1058’de Yakutî, ordusunun bir kısmını Kars bölgesine sevk etti. Bu ordu, Pasinler’e inerek pek çok kaleyi kuşattı ve ele geçirdi. Aynı yıl yine Yakutî’nin sevk ettiği bir diğer ordu Erzincan, Kemah ve Pulur’u fethetmiştir. 1059 yılında bizzat Sultan Tuğrul’un emri ile başlayan Anadolu seferine yine Yakutî kumanda etmiştir. Doğu Anadolu topraklarına giren Selçuklu ordusu, Van Gölü’nün kuzeyine doğru hareketle Sivas önlerine gelindi ve şehir kolayca Selçuklu kuvvetlerince fethedildi.
Esas Fetih Alparslan ve Malazgirt Zaferi
Sultan Tuğrul’un 1063 yılında ölmesinden sonra Selçuklu tahtına yeğeni; Çağrı Bey’in oğlu Alparslan geçti. Sultan Alparslan, ülkedeki siyasî karışıklıklara ve taht mücadelelerine son verdikten hemen sonra 1064’te Anadolu seferine çıktı. Bu sırada Anadolu’da akınlar yapmakta olan emir Tuğtekin’de Sultanın huzuruna çıkarak Selçuklu ordusuna katıldı ve bölge hakkında bilgiler verdi. İlk önce Gürcistan bölgesine giren Sultan Alparslan ve Selçuklu ordusu, bu bölgede askerî faâliyetlerde bulunduktan sonra Taik bölgesine girdiler. Gürcü kralı, Selçuklu ordusunun karşısına çıkmaya cesaret edemedi ve kaçmak zorundan kaldı. Ardından bölgedeki bir takım şehir ve kaleler ele geçirildi. Sultan Alparslan, bölgedeki Ermeni kralı II. Gourgen’in kızıyla evlenerek barış yaptı, sonra da aynı barışı Gürcü kralı IV. Bağrad ile de gerçekleştirdi.
Öte yandan, Sultan Alparslan’ın oğlu Melikşah, yanında Yakutî ve Nizâmü’l-Mülk olduğu halde, Doğu Anadolu toprakları boyunca pek çok kaleyi kuşatarak ele geçirdiler. Bu başarıların ardından babasının ve asıl Selçuklu ordusunun yanına dönen Melikşah, kazandığı zaferlerden dolayı babasının takdirlerini ve memnuniyetini kazandı. Bu vakitten sonra yek vücut halinde hareket eden Selçuklu ordusu, Sultan Alparslan’ın komutasında yine bölgedeki pek çok Bizans kale ve şehirleri fethederek, ‟ele geçirilememesi ile ünlü” Bizans’a ait Anion(Ani) şehri üzerine yürüdü ve şehri kuşatma altına aldı. Yapılan kuşatma ile zor durumda kalan Ani şehri, cizye vergisi ödeyerek barış yapmaya ikna oldular. Fakat anlaşmaya sadık kalmayarak sonrasında tekrar kaleden Selçuklu askerlerine saldırınca bu sefer Selçuklu ordusu daha şiddetli bir şekilde kaleye hücum etti. Yaşanan çatışmalarda Selçuklu askerleri galip geldi ve kale duvarlarında oluşan boşluklardan içeri dalan Selçuklu ordusu şehri fethetti. Hristiyanların bu ünlü ve büyük kentinin Müslüman Türklerin eline geçmesi Hristiyan aleminde üzüntülere sebebiyet verirken, İslam aleminde büyük bir sevinçle karşılandı. Derhal bir fetihnâme hazırlanarak Abbasî halifesine gönderildi. Abbasî halifesi de bu büyük fetihten dolayı Sultan Alparslan’a Ebu’l Feth, yani ‟Fethin Babası” unvanını vermiştir. Şehir ve kale fethedildikten sonra buraya bir cami yaptıran, emir atayan ve bir miktar asker bırakan Sultan Alparslan, seferi sonlandırarak Selçuklu başkentine döndü.
Türkiye Selçuklu Devleti’nin Kurucusu: Süleyman Şah
Kutalmışoğlu Süleyman Şah Selçuk Bey’in oğlu Arslan Yabgu’nun torunudur. Babası Kutalmış Bey’dir (Selçuk Bey’in torunu). Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın babası Kutalmış, Selçuk Sultanı Tuğrul Bey ile Çağrı Bey’in amcaoğluydu. Kutalmış önce Tuğrul Bey’e karşı isyan etmiş; sonra Büyük Selçuklu Sultanlığı tahtına geçen Alparslan’ın sultanlığını kabul etmemiş ve onun ile başarısız bir çatışmaya girişmişti. Kutalmış 1064’de ölünce (Süleyman Şah dâhil) dört oğlu o zamanlar Büyük Selçuk Sultanlığı sınırları dışında kalan fakat göçebe Türkmen boylarının yerleşmeye başladıkları bir bölge olan Anadolu’da Toros Dağları yöresine kaçmışlar ve Anadolu’ya yeni gelip yerleşen Türkmen boyları arasında yaşamaya başlamışlardır. Burada da Alparslan’ın devamlı baskısı altında kalmışlar ve Alparslan’ın zaman zaman akıncı birlikleri göndererek tahtını tehdit edebilecek olan kardeşleri bertaraf etmeye çalışmıştır. Dört kardeşten en son Süleyman Şah hayatta kalmıştır.
Alparslan’ın 1071 Malazgirt Savaşı galibiyetinden sonra giderek daha çok sayıda Türkmen boyları Anadolu’ya girip yerleşmeye başlamış ve Süleyman Şah bu Türkmenlerin liderliğini ele geçirmeyi başarmıştır. 1073’de Kutalmışoğlu Süleyman Şah Büyük Selçuklu devleti hükümdarı Melikşah tarafından Büyük Selçuk Sultanlığı’na bağımlı Sultan-ı Rum (yani Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı) olarak tayin edilmiştir. Bizans sınırlarında idaresini kuran Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Bizanslılarla bazen savaş yaparak bazen Bizans isyancılarına yardım ederek hükmü altındaki toprakların sınırlarını büyütmeyi başarmıştır. 1075’de Bizans İmparatorluğu’nun Anadolu’da bulunan önemli şehirlerinden İznik (Nicaea) ile İzmit’i (Nicomedia) eline geçirmiş ve Güney Marmara bölgesine tamamen hâkim olmuştur. Ayrıca Çanakkale boğazından geçen gemilerden vergi almaya başlamıştır. 1077’de ülkesinin özerkliğini ilan edip İznik merkezli bağımsız bir devlet olarak Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurmuştur.
1078’de Süleyman Şah Bizans İmparatoru VII. Mikhail Dukas’la Bizans tahtını eline geçirmek üzere isyan eden Anatolikon Theması Vali-Generali Nikeforos Botaneiates’e karşı askerî yardım anlaşması yapmıştır. Fakat Süleyman Şah ordusu ile İznik ile Kütahya arasında Nikeforus Botaeiates ile karşılaşınca asi generalin sağladığı daha uygun şartlar nedeniyle taraf değiştirip Nikeforus Botaeiates’a askeri yardım sağlamış ve onun III. Nikeforos ismi ile Bizans İmparatoru olmasına önayak olmuştur. Bu yardım dolayısıyla Bizanslılar göçmen Türkmenlerin Anadolu’da da Boğaz kıyılarına kadar gelip yerleşmelerini kabul etmişlerdir.
1080’de ise Süleyman Şah bir diğer Bizans tahtına geçmek isteyen isyancıya (Nikeforos Melissenos’a) yardım eder. Türkiye Selçuklu Devleti’nin hızlı bir biçimde büyümesinden çekinen Bizans İmparatorluğu, (Balkanlardaki karışıklığın etkisiyle de) Türkiye Selçuklu Devleti ile bir antlaşma yapmış ve bu antlaşmaya göre Bizans, Türkiye Selçuklularına yıllık tazminat ödemeyi kabul etmiştir.
Süleyman Şah Bizans’la yaptığı bu antlaşma sonucu batı sınırını güvenceye aldı. Süleyman Şah’ın devletini kurması ve üst üste başarılar kazanması Anadolu’ya Türk gelişlerini hızlandırıyordu. Süleyman Şah Ermeniler üzerine bir sefer düzenlemek için Kilikyalılar üzerine sefer yaptı. Yakın akrabası ve veziri Ebu’l-Kasım’ı İznik’te idareci olarak bırakan Süleyman Şah, doğu sınırlarını genişletme planları ile 1084’de Çukurova’ya (Kilikya’ya ve belki de Suriye üzerine) bir sefere çıktı ve bu sefer sonucu Tarsus, Adana ve Antakya’yı devletinin sınırlarına kattı.
Fakat İran merkezli Büyük Selçuklu devletinin Suriye’de (bir bakıma özerk) emiri olan Ebu Said Tajuldevla Tutuş (Tutuş, Melikşah’ın kardeşi ve Sultan Alpaslan’ın oğludur.) bu seferin kendi egemenliği altında olan Suriye üzerine yöneleceğini kuşkusuyla, Süleyman Şah’a karşı çıkmıştır. Her ikisi de Selçuk hanedanı olan bu iki taraf arasındaki askeri çekişmeye başkenti İsfahan’da bulunan Melikşah’ın bir bağlantısı olup olmadığı daha belgelenmemiştir; ama bazı tarihçiler Tutuş’un Melikşah emirleriyle hareket ettiğini bildirmektedirler. Gerçekten Süleyman Şah Antakya’yı ele geçirdikten sonra bütün Suriye’ye sahip olma amacıyla Halep’i kuşatmıştır. Kentin valisi olan İbn-i Huteyti, Tutuş’tan yardım istemiş; Tutuş yanına Selçuklular’ın yetenekli kumandanlarından Artuk Bey’i (Artuklu Beyliği’nin kurucusu) alarak 4 Haziran 1086 tarihinde Halep yakınlarında Ayn Seylem Savaşı’nda Süleyman Şah’la karşılaşmıştır. Süleyman Şah bu savaşta mağlup düşerek yaşamını kaybetmiştir. Süleyman Şah kısa süren hâkimiyeti döneminde Adana, Tarsus, Misis ve Avnazarba şehirlerini fethedilmiştir.
Sonuç
Tarih boyunca oldukça geniş bir coğrafyaya yayılan kadim inanç ve uygarlıkların neredeyse hepsi ile bağlantı kurabilen bu uygarlıkların birikimi ile kendi kültürlerini zenginleştirerek kendi kültürlerinin izlerini geniş bir coğrafyaya bırakan Türklerin tarih içinde kendine yurt edindiği en kayda değer toprakların başında Anadolu yan bugünkü Türkiye gelmektedir. Kati olarak XI. yüzyıl sonunda Selçuklu akınları ile Türk yurdu haline gelen Anadolu’da bu fetih sürecini kolaylaştırıcı bir unsur olarak da beliren çok daha erken tarihlere uzanan bir Türk etkisi ve varlığı olduğu açıkça görülmektedir. Türklere aşina olan ve ziyadesi ile Türk izi ile dolu olan bu coğrafya XI. yüzyıldan sonra kati bir biçimde Türk yurdu haline gelmişti. Öyle ki Selçuklu fethini takip eden asrın ortalarından itibaren tüm batı ve doğu dünyasında “Türkiye” manasına gelen isimler ile anılmaya başlamış ve bu coğrafyanın bir Türk yurdu olduğu tüm dünyaca kabullenilmişti. Türklerin Anadolu’da varlığı sadece askeri ve siyasi başarıların bir neticesi değildi. Selçuklular eliyle Türkler burada belki Orta Asya’dakinden çok daha rafinire ve özgün bir Türk kültür dünyası oluşturmuşlardı. Coğrafya kitaplarında geçen Türkiye adını fazlasıyla hak etmişti. Burada sadece siyasi boyutta değil dili ile edebiyatı ile mimarisi ve kültür hayatı ile canlı özgün ve zengin bir Türk kültür coğrafyası oluşmuştu. Anatolia yani Anadolu tanımı bugün anladığımız coğrafyanın tamamını ifade edilmez iken Türkiye tanımı bütün yarım adayı tanımlayan bir kavram olmuştu. Böylece Coğrafyayı tek bir kültür yurdu haline getiren de Türkler olmuştu.
Kaynakçalar
Aksaraylı Kerimeddin Mahmud, (1943). Selçukî devletleri tarihî, aksaraylı Kerimeddin Mahmud’unMüsameret-al-ahyar adlı Farsça Tarihinin Tercümesi, (Çev., M. N. Genç Osman önsöz ve notlar F. N. Uzluk), Ankara: TTK Basımevi.
Alexiad, A. K. (1996). Malazgirt’in sonrası, (Çev. B. Umar), İstanbul: İnkılâp Kitabevi. Alpaslan, İ. (1984). Ağrı Anadolu’nun giriş kapısı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara: Ayyıldız Matbaası. Aşan, M. B.( 1989). “Doğu Anadolu ve Malazgirt’in tarihi coğrafyası”, Anadolu’nun Kapısı Malazgirt, Malazgirt Sempozyumu Bildirisi, Muş.
Aşan, M. B.(1989). Elazığ, Tunceli, ve Bingöl illerinde Türk iskân izleri xı. ve xıı. yüzyıllar, Ankara: TKAE Yayınları.
Atçeken, Z. ve Bedirhan. Y.(2004). Malazgirt’ten vatana anadolu Selçuklu tarihi, Konya: Eğitim Kitabevi.
Augustinos, G. (1997). Küçük Asya Rumları, (Çev. Devrim Evci), Anakara: Ayraç Yayınevi. Azimî Tarihi, (1988). (Selçuklular dönemiyle ilgili bölümler: H.430- 538), (Çev., Ali Sevim), Ankara: TTK Yayınları. Baştav, Ş. (1941). “Sabirler”, Belleten C. 5, S.17-18, Ankara: TTK Yayınları. s.60-62.
Belazuri, (1932). Fütuh’ül-buldan, (Neşr. R. M. Rıdvan), Kahire.
Bilge, A, (1971). Anadolu’nun Türkleşmesi, İslâmlaşması ve aramızdaki Rumlar tarihi, Konya: Ülkü Basımevi.
Bodmer, J. P. (2001). “SelçuklularAnadolu’da”, cogito- Selçuklular- Üç Aylık Düşünce Dergisi, S. 29, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s.33-46. 230
Brooks, E. W. (1957). “The Successors of heraclius”, CMH II Cambridge, s.391–417. Cahen, C. (1984). Osmanlılardan önce Anadolu’da Türkler, (Çev., Yıldız Moran), İstanbul: E Yayınevi.
Cahen, C. (1992). Türklerin Anadolu’ya ilk girişi (XI. Yüzyılın İkinci Yarısı), (Çev. Yaşar Yücel-Bahaeddin YediYıldız), Ankara: TTK yayınları.
Cahen,C.(1955-1956).Estce Quelesetats Seldjouki desetatientd esetats feoda ux? (Selçuklu devletleri feodal devletler miydi?), (Terc. Lütfi Güçer), İktisat fakültesi Mecmuası, C.17, İstanbul, s. 348-358. Gregory Abul Farac, (Bar Hebraeus). (1987)..Abû’l- Farac tarihi, Syriacum, nşr., P.Bedyan, Paris 1890; (Trc., Ömer Rıza Doğrul), Abû’l- Farac Tarihi, C.I-II, Ankara: TTK. Yayınları.
Gül, M. (2010). Orta çağlarda doğu ve güneydoğu Anadolu, İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yaynevi. Güzel, A. ve Seferoğlu, Ş. K. (1986). “İslamiyet’e Anadolu’da giren Türkler”, Milli Kültür,., S.54, Ankara: KTB Yayınları.
H. Hüsameddin, (1929-1932). Amasya tarihi, II, İstanbul.
Honigman, E. (1970). Bizans Devleti’nin doğu sınırı, (Terc.F.Işıltan), İstanbul: İÜEF Yay.
İbnü’l Esir. (1987). El-Kamilfi’t tarih, (Trc. Abdulkerim Özaydın), Bahar Yay., C. X. İstanbul.
İmad Ed- Din El- Katip El Isfahani. (1999). Zubdat AL-Nuşra ve Nuhbat AL’Usra (trk. Trc. Kıvameddin Burslan), Irak ve Harasan Selçukluları tarihi olarak (nşr M. Th. Houtsma), (2. baskı), Ankara: TTK Yayınları. İpek, A. (2002). “Azerbaycan üzerinden Anadolu’ya ilk Türk akınları”, Yeni Türkiye 44, Türkoloji ve Türk Tarihi II, Sayı: 44, Ankara, s. 28.
Kafalı, M.(1997). Anadolu’nun fethi ve Türkleşmesi, Ankara: AKM Yayınları.
Kafalı, M.(2002).“Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması”, (Editör Hasan Celal Gü- zel), Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları.
Kafesoğlu, İ.(1972). Selçuklu tarihi, İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.
Kaplanoğlu, R. (2000), Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, No:7, İstanbul: Avrasya Etnografya Vakfı Yayınları.
Koca, Salim, “Diyâr-ı Rûm”un (Roma Ülkesi=Anadolu) “Türkiye” Hâline gelmesinde Türk kültürünün rolü”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 1, Konya. 231
Köymen, M. A. (1962). “Anadolu’nun fethi ”, 1961 Yılı DİB. Dergisi, Ankara.
Köymen, M. A. (1963). Köymen, Mehmet Altay, Selçuklu Devri Türk tarihi, Ankara: Ayyıldız Matbaası. Köymen, M. A. (1976).
Köymen, M. A. (1986). “Selçuklular veAnadolu’nun Türkleşmesi meselesi”, Selçuklu Dergisi, Selçuk Ünv. Selçuklu Araştırmaları Merkezi, S:1, Konya.
Kurat, A. N. (1937). “Peçenekler”, İA. C. IX, İstanbul, s. 44-64.
Ostrogorsky, G. (1981). Bizans devleti tarihi, (Çev. Fikret Işıltan), Ankara: TTK Yayınları
Ramsay, W. M. (1960). Anadolu’nun tarihi coğrafyası, (Çev. Mihri Pektaş), İstanbul: MEB Yayınları. René, G. (2006), Bozkır imparatorluğu, (Çev. M. Reşat Uzmen),İstanbul: Ötüken Neşriyat.
Sevim, A. (1990). Anadolu Fatihi Kutalmışoğlu Süleymanşah, Ankara: TTK Yayınları.
Sevim, A. (2000). Anadolu’nun fethi Selçuklular dönemi, Anakara: TTK Yayınları.
Sevim, A. (2011). Ünlü Selçuklu komutanları Afşin, Atsız, Artuk ve Aksungur, Ankara: TTK Yayınları. Sevim, A. ve Yücel, Y. (1989) Türkiye tarihi- Fetih Selçuklu ve beylikler dönemi, Ankara: TTK Yayınları. Sümer, F. (1999), Oğuzlar (Türkmenler), İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay. Sümer, F. ve Sevim, A. (1988), İslam kaynaklarına göre Malazgirt savaşı (Metinler ve Çeviriler), Ankara TTK Yayınları.
Şapolyo, E. B. (1972). Selçuklu İmparatorluğu tarihi, Ankara: Güven Matbaası.
Şeker, M. (2007). Fetihlerle Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması, Ankara: DİB Yay.
Toksoy, A. (2002). “Doğu Anadolu’da Türk hâkimiyeti”, Yeni Türkiye 44, Türkoloji ve Türk Tarihi-II, Tarih Araştırmaları Özel Sayısı-II, Sayı: 44, Ankara, s.18.
Toksoy, A. (2002). A. “Malazgirt zaferinden önce doğu Anadolu’ya yapılan Türk akınları”, Türkler Ansiklopedisi, (Editörler: Hasan Celâl Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca), C. 4, Ankara, s.678-693.
Turan, O. (1969). Selçuklular tarihi ve Türk-İslâm medeniyeti, istanbul: neşriyat yurdu. Turan, O. (1993). Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul: Boğaziçi Yayınları.
Urfalı Mateos (2000). Vekayi-nâmesi (952-1136) ve papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), (Türkçeye çev. Hrant D. Andreasyan), Ankara: TTK Yayınları.
Wittek, P. (1944). Menteşe beyliği, (Trc.Şaik Gökyay), Ankara: TTK. Yayınları.
Yınanç, M. H. (2009). Türkiye tarihi, Selçuklular devri-I, (Yayına Sunan: Refet Yinanç), Anakara: Ekol Yayınevi.
Zoroğlu, L. (2002). “Anadolu’da 1071 öncesi ilk Türk izleri”, YeniTürkiye Tarihi: 43, Türkoloji ve Türk Tarihi-I, Sayı: 43, Anakara, s. 194-197
16
dk.
14 Ekim 2022
Alim Bir Devlet Adamı: Lütfi Paşa
Lutfi Paşa (ö. 971/1564) Arnavut kökenli bir devşirme olarak II. Bâyezid zamanında saraya alınmış, Enderun’da tahsil görmüş, sancak beyi, beylerbeyi ve vezir olmuş, Korfu seferinde Osmanlı deniz kuvvetlerine kumanda etmiş, Boğdan seferinde Mimar Sinan’ı padişaha takdim edip tanıtmış, iki yıl süreyle veziriazam olmuş, çeşitli idarî vazifeleri esnasında önemli görevler üstlenmiş bir devlet adamıdır. Veziriazamlıktan azledildikten sonraki hayatını telif ve araştırmayla geçirmiş, devlet adamlığının yanısıra yazdığı eserlerle de nam salmış bir şahsiyettir. Lutfi Paşa devletin en üst kademelerine kadar çıkmış bir devlet adamı olmasının yanısıra, medrese dışında kendini yetiştirmiş bir âlim olarak farklı bir portre çizer. Onun bu çift kimlikli şahsiyeti, hem kendi devrinde hem de sonraki asırlarda bir âlim olarak kabul görmesini zorlaştırmıştır. Hayatı Lutfi Paşa eserlerinde ismini genellikle “Lutfi bin Abdülmuîn” şeklinde verir. Devşirme kökenli devlet adamlarının baba ismi yerinde “abd” kelimesinden türeyen bir isim kullanmaları teamüldendir. Lutfi Paşa’nın hangi tarihte ve nerede doğduğu hakkında kaynaklarda bilgi bulunmamakla birlikte, getirildiği görevlerden hareketle 1488 yılı civarında doğduğu tahmin edilmektedir. Arnavut kökenli olup II. Bâyezid’in ilk zamanlarında Avlonya yöresinden devşirildiği, bu padişahın saltanatı ortalarında saraya alındığı ifade edilir.1 Enderun’da iyi bir tahsil gören, saray hizmetlerinde fiilen görev alan Lutfi Paşa, Âsâfname adlı eserinde üstlendiği devlet görevlerini şöyle anlatır: “Bu risâlenin müellifi ez‘af-ı ‘ibâdullah Lutfi Paşa bin Abdülmuîn vaktâ ki harem-i hass-ı sultânîde bu hakîr merhûm ve mağfûrü’n-leh cennet-mekân u firdevs-âşiyân Sultân Bâyezîd Han hazretleri zamânından beri perverde-i ni’met-i sultânî olup bu Âsitâne-i ‘Osmâniyye’ye li’llâh hayrhâh olup ve harem-i hassda iken niçe zamân tahsîl-i ma’ârif idüp ve cülûs-ı Hazret-i Sultân Selîm Hân hayâtında çukadarlıkdan elli akçe müteferrikalık ile taşra çıkup ba’dehû çaşnigîr-başılık, ba‘dehû kapucu-başılık, ba‘dehû mîr-i ‘alemlik, ba‘dehû Kastamonu Sancağı, andan sonra Karaman Beğlerbeğisi, andan sonra Anadolu Beğlerbeğisi, andan sonra vizâret ‘inâyet olundu. Ba’dehû pâdişâhımız Sultan Süleymân Hân zamanında sadâret-i ‘uzmâ (‘inâyet) olundu. Bu hakîr-i kesîrü’t-taksîr taşra çıkdıkda niçe ‘ulemâ vü şu’arâ vü zürefâ ile musâhabet ve münâsebet idüp ’alâ kadri’t-tâka niçe ma’ârif ü tahsîl-i ‘ulûm itmekle taltîf-i ahlâk itmiş idim.”2 Sehî Bey Lutfi Paşa’nın Yavuz Sultan Selim’in terbiyesi ile yetiştirildiğini ifade eder, onun hakkında Sultan Selim’in “huzûr-ı şerîflerinde gâyet makbûlînden olmuştu.”3 diye yazar. “Seyyid Murâdî’nin Nova (Castelnuovo) Fetih-nâme’sinde, bir münasebetle ondan ‘yâdigâr-ı Sultan Selim’ olarak bahsetmesi (...) Yavuz Sultan Selim devrinde Lutfi Paşa’nın türlü hizmetler ile padişahın hemen muhitinde bulunduğuna bir delil sayılabilir.”4 Lutfi Paşa Tevârih’inin mukaddimesinde önce Sultan Bayezid’den ve meziyetlerinden bahseder, daha sonra Yavuz Sultan Selim devrinde onun yanından hiç ayrılmadığını, onun bütün seferlerine iştirak ettiğini şu ifadelerle anlatır: “Bu hakîr-i zerre-i bî-mikdâr bunların [Âl-i Osman’ın] zamanında neşv ü nemâ bulub evvelâ Sultan Bâyezid (طاب ثراه و جعل الجنّة مثواه) âlem-i tufûliyette saraylarında olub nice zaman anda maʻârife saʻy olunub emekler çekildi. Tâ Sultan Selim gelüb tahta cülûs edinceye değin. Ve Sultan Bâyezid dahi her fende mâhir ve zû-fünûn ve kādir olub ʻale’l-husus ki yay çeküb ok atmakda bî-nazîr idi. Hatta zamanında ol çekdüği yayı kimse çekebilmezdi. Ve sâlih ve mütedeyyin ve muhibb-i ulemâ ve sulehâ idi. Andan sonra Sultan Selim Han (أكرم الله مابه و عطر بنسيم الخلد ترابه) pâdişah-ı âlem-güşâ olub bu hakīr dahi anların hizmetlerinden bir an hâlî olmayub bunca cenkler ve bunca savaşlar ve hadiseler ki diyâr-ı Rum’da ve cânib-i şarkda ve Arabistan’da ve Haleb’de ve Şam’da ve Mısır’da ve gayri yerlerdeki vâkiʻ olubdur. Bu hakīr anların küllîsine hâzır ve nâzır olmuşdu, tâ Sultan Selim âhirete nakl edinceye değin.”5 Sultan Selim, kendi devrinde çeşitli devlet kademelerinde görev vererek yetişmesini ve tecrübe kazanmasını sağladığı Lutfi Paşa’ya değer verir, zaman zaman kendisine fikirlerini anlatırdı.6 Kanuni Sultan Süleyman da, babasının yetiştirip tecrübeli bir devlet adamı haline gelmesini sağladığı Lutfi Paşa’ya çok riayet etmiş, onu daima yükseltmiş, kız kardeşi Şah Sultan’ı onunla evlendirmek suretiyle ona karşı olan itimadını ortaya koymuştur. Lutfi Paşa’nın Kanuni Sultan Süleyman’ın cülusunda Kastamonu sancakbeyi, daha sonra da Aydın sancakbeyi olarak tayin edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Rodos muhasarası (1522) sırasında Aydın sancakbeyi olduğu, Rodos’un ele geçirilmesinden sonra kalenin tamirine memur edilen dört sancak beyinden biri olduğu bilinmektedir.7 Bir müddet sonra Yanya sancakbeyi olan Lutfi Paşa bu vazifedeyken Viyana muhasarasına iştirak etti. 12 Ekim 1529 tarihinde Avlonya sancakbeyi Süleyman Bey ile birlikte kaleye hücum ettiği Feridun Bey’in Münşeât’ında kayıtlıdır.8 Lutfi Paşa kendisinin zikretmediği bazı sancaklarda da görev yaptıktan sonra 1533’de Karaman beylerbeyi oldu.9 Bu sıfatla Irakeyn seferinde Karaman eyaleti kuvvetlerini sevk ve idare etmiş, Tebriz civarındaki hareketlerde artçı olarak vazife görmüştür. Bu sefer sırasında Van gölü civarındaki harekatta mühim bir rol oynamış, Tatvan sahillerinde Mimar Sinan’a gemiler inşa ettirerek düşman hakkında malumat toplamıştır. Lutfi Paşa bir müddet Anadolu beylerbeyiliğinde bulunmuş, ardından Mustafa Paşa’nın yerine Rumeli beylerbeyiliğine (1536), ardından da üçüncü vezirliğe getirilmiştir.10 Lutfi Paşa 1537 Korfu seferinde donanma serdarı olarak Barbaros Hayreddin Paşa ile birlikte Akdeniz harekâtına memur oldu. Ertesi sene Mustafa Paşa’nın vefatı üzerine ikinci vezirliğe tayin edilen Lutfi Paşa (30 Mayıs 1538), Boğdan seferine ikinci vezir olarak iştirak etmiş, bu sefer sırasında Mimar Sinan’ı padişaha tanıtmış ve Prut nehri üzerinde kendisine bir köprü kurdurarak ordunun kısa zamanda buradan geçmesini mümkün kılmıştır. Ertesi sene Ayas Paşa’nın vefatının ardından veziriazam olmuş ve ilk işi, münhal olan hassa mimarlığına kabiliyetini pek takdir ettiği Mimar Sinan’ı getirmek olmuştur. Lutfi Paşa’nın en büyük hizmetlerinden birisi, Mimar Sinan’ı keşfedip onun önünü açmasıdır. Mimar Sinan genç bir yeniçeriyken onun kabiliyetini anlayıp padişaha takdim eden, mimarbaşı olmasını teklif eden kendisidir. Devlet Adamı Olarak Lutfi Paşa 1539 yılında veziriazam olan Lutfi Paşa, azledildiği 948/1541 yılına kadar iki seneye yakın bir süre bu makamda kaldı. Bu vazifeyi yürütürken iç ve dış siyasette bazı önemli icraatları oldu. 941 (1534) yılında kubbealtı veziri olduğu zaman “Dîvân-ı Alîşânı hayli muhtell ü perîşân bul”duğunu, veziriazamlıktan azledildiği tarihe kadar yedi yıl boyunca mümkün mertebe bu düzensizliği gidererek divana nizam verdiğini anlatır. Bu süre boyunca devlet işleyişinde gördüğü nizamsızlıkları düzeltmeye çalıştı, rüşvet ile mücadele etti. Âsâfnâme’sinde sadaret makamındayken gelirinin bir kısmını biriktirerek tasarruf ettiğini anlatırken, kendisinden sonra bu makama gelecekler için üstü kapalı bir nasihatta bulunuyor olmalıdır. Devletin gelir-gider dengesini oturtmaya çalıştı. Vezirliğe geldiğinde devlet hazinesinde dengesizlik olduğunu, Sultan Süleyman’ın cülusu sıralarındaki gelir-gider dengesinin sonradan bozulup merkez hazinenin “taşrada mevcud eski hazineden” desteklendiğini görmüştü. Kendisi bu durumu düzelttiğini ve hazineyi tekrar denge durumuna getirdiğini anlatır.11 Kul hakkı ve bilhassa yetim hakkı konusunda çok hassas olan Lutfi Paşa, devletin haksız kazançlardan sakınması gerektiğini, padişahın halkın mallarına haksız yere el koymasının devletin zevâline alâmet olduğunu, terekelerin varisi çıkıncaya kadar bekletilmesi gerektiğini, Yavuz Sultan Selim zamanında böyle terekelerin yedi yıl saklandıktan sonra varisi çıkmadığı takdirde hazineye intikal ettirildiğini söyler.12 Lutfi Paşa’nın icraatları arasında bahriye sahasında yaptığı hizmetlerin ayrı bir yeri vardır. Kendisi de bahriye işlerine fevkalade önem verdiğini belirtir. Üç kıtaya yayılan imparatorluğun şevketini devam ettirebilmesi için Akdeniz hakimiyetini ele geçirmesi gerektiğini gören Lutfi Paşa, Venediklilerin ve Şarlken’in donanmamıza üstünlüklerini gidermek için elinden gelen her şeyi yapmıştır.13 Lutfi Paşa’nın iç siyasetle ilgili icraatlarının en önemlisi olarak “ulak” âdetini kaldırması gösterilir. Türklerin haberleşmede kullandıkları ulak sistemine göre, ihtiyaç halinde rıza gözetilmeksizin başkalarına ait atlara el koyuluyor, bunlar yorulduğu zaman diğer menzillerde aynı şekilde başkalarına ait atlarla değiştiriliyordu.14 “İslâm devletlerinde bu ulak teşkilatının basit bir tarihçesini çizen Paşa, eski berîd usulünün Cengizîlerde ulak zulmüne tahavvül ettiğini”, Osmanlıların da bu usulü Moğollardan “güya saltanattan bir cüz” telakkî etmek suretiyle aldıklarını ileri sürer.15 Lutfi Paşa, Yavuz Sultan Selim’in (babası II. Bâyezid gibi) bu fena âdetten bîzar olduğunu, kendisine bu hususta yardımcı bulamadığı için bunu gidermeye kâdir olamadığını, bu hasretle dünyadan göçtüğünü söyler. Büyük işler başaran, Safevîleri ve Memlükleri alt eden büyük hükümdar Sultan Selim’in bu fena âdeti kaldırmaya kâdir olamadığını, bunun kendi vezirliği devrinde Sultan Süleyman’a nasip olduğunu ifade eder.16 Paşa, menzillerde beygirler beslenmesini sağlamış ve ihtiyacı bu şekilde karşılayarak sorunu çözmüştür. Lutfi Paşa’nın sadareti sırasında halledilmesini sağladığı en önemli hâricî meseleler, Venedikliler ile barış anlaşmasını sağlamak ve Avusturya müzakerelerini maharetle idare etmekti. İdarî Prensipleri Lutfi Paşa Âsâfnâme isimli eserinde hükümdara ve kendisinden sonra gelecek veziriazamlara birtakım nasihatlarda bulunur ki bunları onun idârî prensipleri olarak kabul edebiliriz. Bunlar arasında şunlar sayılabilir: Veziriazamların padişaha her meseleyi açık açık anlatması ve padişahla arasına başkalarının girmemesi, onun tarafından padişaha arz edilen hususların hemen tasdiki, padişahla kendisi arasındaki mühim müzakerelere hiç kimsenin, hatta diğer vezirlerin bile vâkıf olmaması, hizmeti geçen devlet adamlarının mal varlıklarının sebepsiz yere müsadere ettirilmemesi, hafif bir kabahat sebebiyle onların azl ve idam ettirilmemesi, devlet görevlilerinin birbirleri aleyhindeki isnad ve ihbarlarına gereğinden fazla önem verilmemesi, herhangi bir memurun tek bir kabahati sebebiyle azledilmeyip ilk hatasında kendisine ihtarda bulunulması, veziriazamın âlimler, sâlihler ve şahsı için bir gaye taşımayan art niyetsiz kimselerle zaman zaman sohbet ederek malumat edinmesi, narh işlerine özen gösterilerek memurların kendi nüfuzlarını kullanarak ticarete girişmelerinin engellenmesi, her sene tahakkuk edecek gelirlere göre masrafların ayarlanarak bütçe dengesinin sağlanması, halkın zulümlere maruz bırakılmaması, asker sayısının gereğinden fazla tutulmayıp az ve öz bir askerî kuvvet teşkilinin sağlanması (12 bin ulufeli yeniçerinin yeterince çok olduğunu ifade eder), askerin zabturabtına gücü yeten âmirlerin tayin edilmesi, kadim toplumsal statü anlayışının muhafaza edilmesi, reâyânın yönetici sınıfına karışmaması.17 Lutfi Paşa idareciliği döneminde bu prensiplere bağlı kalmış, bundan dolayı bazı çevrelerce inatçılık ve sertlik gibi ithamlara maruz kalmıştır. Mesuliyetini ve haysiyetini müdrik olan bu dürüst devlet adamına göre veziriazamlar azledilmekten çekinmemeli, azledilme korkusuyla uygunsuz ve yanlış bir iş yapmak zorunda kalmaktansa görevini bırakmayı yeğlemelidir. Fuat Köprülü’nün değerlendirmesine göre Lutfi Paşa İbrahim ve Rüstem paşalar gibi cevval bir zekaya sahip olmamakla birlikte, nüfûz-ı nazar sahibi, dürüst, idarenin bozuk noktalarını düzeltmeye azimli, saray entrikalarına alet olmayacak kadar müstakil tabiatlı bir zat idi.18 Azledilmesi Lutfi Paşa 948 Muharreminin başlarında (1541), Avusturya ile harp kararının icrasına geçildiği ve Budin seferine çıkılacağı bir hengâmda görevinden azledildi. Lutfi Paşa hakkında genel olarak çok olumsuz bir lisan kullanan Gelibolulu Mustafa Âlî, Lutfi Paşa’nın veziriazamlık vazifesinden azledilmesinin sebebinin bir fahişeye verdiği ağır bir ceza sebebiyle eşi Şah Sultan’la kavga etmesi ve ona vurması olduğunu, “menkuldür ki” şeklindeki bir belirsizlik ifadesiyle nakleder.19 Gelibolulu’nun Lutfi Paşa’ya karşı olan menfî yaklaşımı ve aktardığı hadisenin kaynağının bir dedikodu olma ihtimali dikkate alındığında, bu bilgiye ihtiyatla yaklaşılması gerekir. Nitekim bu azil hadisesinin o devirde birtakım aslı esası olmayan dedikodulara sebep olduğunu devrin şahitlerinden Luigi Bassano aktarmaktadır.20 Lutfi Paşa Âsâfnâme’sinde, bazı kesimlerin kendi aleyhindeki çabaları neticesinde görevden kendi isteğiyle ayrıldığını anlatır ve bu kararında ailevî bir problemin de dahli olduğuna üstü kapalı biçimde işaret eder.21 Azlin sebebi, Fransa’nın Venedik elçisi piskopos Pellicier’ye göre ise Paşa’nın zevcesine kötü muamelesinin yanısıra, Macar seferinden vazgeçirmeye çalıştığı için padişahın hiddetine maruz kalmasıdır.22 Lutfi Paşa azledildikten sonra, bir nevi sürgün olarak Dimetoka’daki çiftliğine çekildi. Hac vazifesini yerine getirdikten sonra Dimetoka’daki çiftliğinde uzlete çekilip kendini okuma-yazmaya verdi,23 bu uzlet yılları vefatına kadar yirmi yılı aşkın süre devam etti. Bu uzun mazuliyet hayatından sonra, 971/1564 yılında, Dimetoka’daki çiftliğinde vefat etti. Eserleri ve Bazı Görüşleri Lutfi Paşa uzun mazuliyet senelerinde çoğu İslâmî ilimlere dair olmak üzere irili ufaklı yirmi kadar eser kaleme aldı. Bunlar arasında belli başlıları şunlardır: 1. Zübdetü’l-Mesâil fi’l-İ‘tikādāt ve’l-ibâdât Arapça olup kapsamlı ve mukayeseli bir ilmihal niteliğindedir. Ayrıca eserde devrin güncel tartışmalarına ışık tutabilecek nitelikte meselelere de temas edilir. İbadetlerle ilgili ayrıntılı hükümler dışında kitap emr-i maruf ve nehy-i münker, zındık ve ilgili kavramlar, toplumsal hayatta görülen bazı yanlış davranışlar, sûfilerin bazı uygulamalarının eleştirisi, çalışıp kazanmanın gerekliliği, irade hürriyeti gibi birçok meseleye temas eder. 2. Risâletü’l-Künûz fî Letâifi’r-Rumûz fi’l-ehâdîsi’l-erba‘în Arapça olup kırk hadis şerhidir. Hadisler genellikle fıkhî yönden şerh edilmiştir. 3. Tenbîhü’l-Âkılîn ve Te’kîdü’l-Gâfilîn Usûlü’d-dîn’e, yani akaid esaslarına dair Türkçe bir eserdir. 4. Tuhfetü’t-Tâlibîn Yirmi beş bölümden oluşan Türkçe eserin muhtevası büyük ölçüde Zübdetü’l-Mesâil ile örtüşmektedir. Fakat bu eser Zübde’nin tercümesi değildir, zira müellif önce Tuhfe’yi kaleme almış, dört sene kadar sonra da daha geliştirerek Arapça olarak Zübde’yi yazmıştır. 5. Hayât-ı Ebedî Ehl-i sünnet esaslarına ve bazı imânî konulara dair Türkçe bir eserdir. Bu beş eser basılmamış olup yazma halindedir. 6. Tevârîh-i Âl-i Osman. Başlangıcından 961 (1553) yılına kadarki Osmanlı tarihini anlatan bir eserdir. Hâfızıkütüb Âlî Bey tarafından notlu ve açıklamalı neşri yapılmıştır (1341). Lutfi Paşa’nın bu eserin girişinde ortaya koyduğu tecdîd anlayışı dikkate değer bir mahiyet arz eder, zira müellifin müceddidler listesi tamamen hükümdarlardan oluşmaktadır. 7. Halâsü’l-Ümme fî Ma’rifeti’l-E’imme Lutfi Paşa’nın Arapça kaleme aldığı bu risalesi hilâfet konusuna tahsis edilmiştir. Halâsü’l-Ümme imametin (devlet başkanlığının) şartları ve imamın vazifeleri gibi İslâm kamu hukukuna ait bazı meseleleri çeşitli kaynaklardan ve belirli bir sistematiğe tâbi olmaksızın aktarır. Risalenin amacı Osmanlı hanedanına mensup padişahların hem sultan hem halife olduklarını ve artık imametin Kureyşîliği şartının geçersiz olduğunu savunmaktır. Müellife göre halifenin/devlet başkanının Kureyşî olması şartı bir tarafa, onun Müslüman olması dahi şart değildir. Halâsü’l-ümme risalesi Mâcide Mahlûf tarafından yayımlanmıştır (Dâru’l-Âfâki’l-Arabiyye, Kahire, 2001, 76 s.). 8. Âsafnâme Lutfi Paşa’nın en çok bilinen, en çok istinsah edilen, ismi âdetâ kendisiyle özdeşleşen eseridir. 1910yılından itibaren çeşitli defalar basılan eserin son ilmî neşri Mübahat Kütükoğlu tarafından gerçekleştirilmiştir.24 Âsafnâme daha sonra kaleme alınan birçok siyasetnameye kaynaklık eden bir eserdir. Lutfi Paşa’nın devlet görevindeki tecrübelerini ve tavsiyelerini samimi bir üslupla ortaya koyması itibarıyla çok alaka görmüştür. Dipnotlar 1 Bursalı Tâhir Bey; “İşkodralıdır. Hammer Avlonyalı olduğunu yazıyorsa da mevsuk değildir.” (Osmanlı Müellifleri, III, 132) der. Köprülü ise ne kendi eserlerinde, ne de hayatını kaleme alan eserlerde Paşa’nın doğum yeri ve tarihine ait bir bir kayıt bulamadığını ifade eder (“Lutfi Paşa”, Türkiyat Mecmuası, İstanbul: Matbaa-i Amire, 1925, sy. 1, s. 120). 2 Lutfi Paşa, “Asafname”, (Kütükoğlu neşri), s. 1-2. 3 Sehî Bey, Heşt Bihişt, s. 122. 4 M. Tayyib Gökbilgin, “Lutfi Paşa”, İA, VII, “Lutfi Paşa”, s. 97. 5 Lutfi Paşa, Tevârih-i Âl-i Osman, s. 1-2. 6 Köprülü, “Lutfi Paşa”, s. 122. 7 Feridun Bey, Münşeât, I, 539; Gökbilgin, “Lutfi Paşa”, s. 97. 8 Feridun Bey, Münşeât, I, 573; Gökbilgin, “Lutfi Paşa”, s. 97. 9 Ferdî, Tarih, vr. 147b; Gökbilgin, “Lutfi Paşa”, s. 97. 10 Gökbilgin, “Lutfi Paşa”, s. 97-98; Hammer, Devlet-i Osmaniyye Tarihi, V, 196-197; Köprülü, “Lutfi Paşa”, s. 121. 11 Lutfi Paşa, Âsâfnâme, s. 35; Köprülü, “Lutfi Paşa”, s. 133-134. 12 Lutfi Paşa, Âsafnâme, s. 10-11. 13 Köprülü, “Lutfi Paşa”, s. 134. 14 Lutfi Paşa, Tevârîh-i Âl-i Osman, s. 379. 15 Köprülü, “Lutfi Paşa”, s. 136; Lutfi Paşa, Tevârîh-i Âl-i Osman, s. 371-373. 16 Lutfi Paşa, Tevârîh-i Âl-i Osman, s. 374-375. 17 Köprülü, “Lutfi Paşa”, s. 138; Lutfi Paşa, Âsafnâme, s. 10-12, 23, 35. 18 Köprülü, “Lutfi Paşa”, s. 138-139. 19 Mustafa Âlî, Künhü’l-Ahbâr, 357b-358a. 20 Luigi Bassano, Kanuni Dönemi Osmanlı İmparatorluğu’nda Gündelik Hayat, s. 61. 21 Âsâfnâme, s. 4. 22 Pál Fodor, “Macaristan’a Yönelik Osmanlı Siyaseti, 1520-1541”, s. 54. 23 Lutfi Paşa, Tevarîh-i Âl-i Osman, 3; 143. 24 Lutfi Paşa Âsâfnâmesi: Yeni Bir Metin Tesisi Denemesi, İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1991. Eserin yazma nüshaları için bu çalışmanın girişinde bilgi bulunmaktadır.
9
dk.
23 Eylül 2022
Endülüs'ten Doğan Güneş: Muhyiddin İbn Arabi
Tam adı Muhyiddin Ebu Abdullah Muhammedi İbn Ali İbn Muhamed ibn Ahmed ibn Ali ibn Arabî el-Hatemî et-Tâî el-Endülüs olan Muhyiddin ibn Arabî, Şeyh-i Ekber, Sultanü’l-arifîn, Hatemü’l-evliya, Kutb-ü Hümam, İbn Arabî diye de anılır. Endülüs’te İbn Seraka diye bilinir. Hicrî 543’de Fas’da ölen ünlü bilgin Ebu Bekir ibnü’l-Arabî ile karıştırılmaması için, adı harf-i tarifsiz olarak İbn Arabî diye kullanılagelmiştir. 7 Ağustos 1165 Cumartesi günü (Hicrî 27 Ramazan 560) Kadir gecesinde, Endülüs’de Mürsiye’de dünyaya gelmiştir. Dedesinin adı, Muhammed, babasınınki Ali ibn Muhammed’dir. Endülüs İslam tasavvufu tarihi, aydınlığa kavuşturulmuş ve aydınlığa kavuşturulmayı bekleyen yönleriyle İslam tasavvufu araştırmalarının hali hazırda bakir kalmış alanlarındandır. İslam'a ve İslam tasavvufuna nice mütefekkirler kazandırmış bu coğrafyanın önemi gayet mühimdir. Döneminde ilim ve kültürel alanda yüksek bir zenginlik yaşayan Endülüs coğrafyası, İslam kültür tarihi açısından eşsiz bir hazinedir. İşte böyle bir hazinenin cevherlerinden biri olan İbn Arabi, 17 Ramazan 596/ m. 1165 yılında Endülüs'ün Mürsiye şehrinde dünyaya geldi. Metinlerde İbn Arabi olarak geçen mütefekkirimizin eserlerini Abdullah Muhammed ibn El- Arabi et- Tai el- Hatimi olarak imzaladığını görmekteyiz.
Mürsiye şehrinin Muvahhidler Hanedanlığı tarafından alınmasından sonra ailesiyle birlikte Sevilla (İşbiliye) şehrine taşınan İbn Arabi burada Ebu Muhammed ve İbn Beşküval'den dersler almıştır. Edebiyat ve felsefe içerikli olan bu derslerde, İbn Meserret ül- Cebeli'nin, Yahudi filozoflarından olan İbn Cebirol'un ve İbn Tufeyl'in etkileri görülmektedir. Aldığı bu mükemmel eğitim onun devrin hükümdarları yanında münşilik yapmasını sağladı. İbn Arabi'nin hayatının önemli bir dönüm noktası olarak on yedi yaşında devrin büyük alimlerinden İbn Rüşd ile görüşmesini gösterebiliriz. Kaynaklardaki bilgilere göre, on yedi yaşında İbn Rüşd ile görüşen Arabi İbn Rüşd'ü ölümüne kadar bir daha görmeyecektir ancak İbn Rüşd'ün cenaze merasimine katılacak ve burada İbn Rüşd için dokunaklı bir kaç beyit zikredecektir.
İbn Arabi’nin Yolculuğu
Hac maksadıyla Endülüs'ten çıkarak ilk olarak Tunus'a varan İbn Arabi sezgileriyle hareket etmiş ve doğuya gitmesi gerektiğini düşünerek yönünü doğuya çevirmiştir. 1202 yılında hacı olmuş vaziyette Bağdat, Şam beldelerini dolaştıktan sonra Anadolu'ya dönüş yolunda Meciddeddin İshak ile tanışır. Anadolu'ya geçmeden bir süre önce Musul'da kalan İbn Arabi'ye İbn Cami tarafından Hz. Hızır'dan alındığı rivayet edilen hırka verilmiştir.
İbn Arabi Anadolu’da
Anadolu'da kaldığı zaman zarfında Selçuklu sultanlarıyla iyi ilişkileri olan Arabi I. Keykavüs tarafından özel bir vazifeyle görevlendirilmiştir. Sultanlara pratik tavsiyelerde bulunan İbn Arabi ayrıca Selahaddin Eyyübi'nin oğlu olan Sultan Melik Zahir Gazi'nin dostluğunu kazanarak Eyyübilerin Şam hükümdarı olan Muzaffereddin'in hocalığını da yapar. Dünyevi işlerin merkezi olarak siyasi kurumlarla arası iyi olan Arabi mistizmin buna bir engel teşkil etmeyeceğini bizlere göstermiştir.
İbn Arabi Anadolu'da kaldığı zaman zarfında buradaki önemli şehirleri gezmiş ve Anadolu'da fikir hayatına önemli katkılar sağlamıştır. Onun soluğu Anadolu'nun her bir köşesinde hissedilmiş ve bir o kadar tenkid, takdir ve tefsire uğramıştır. Sezgileriyle hareket eden Arabi, Anadolu'dan sonra tekrar yola çıkarak Suriye ve Mısır'a yolculuklar yapar. 1223 yılında kalıcı olarak Şam'a yerleşen İbn Arani 1240 yılındaki vefatına kadar burada dersler verdi ,eserlerini kaleme aldı ve yine burada vefat etti.
Şeyhü'l Ekber olarak anılan İbn Arabi pek çok övgüye mazhar olduğu gibi pek çok tartışmanın da merkezi olmuştur. Onun İslami ilimlere yaklaşımı dikkat çekicidir ve İslam Tarihi'nde orjinal bir motif olarak yer almaktadır. İbn Arabi "keşif" deneyimlerini -Allah'ın hususi dostlarına lütfettiği dolaysız gelen bilgi- kitaplarında açıkça anlatarak bu deneyimlerden herkesin istifade etmesini amaçlar. Bu tutumu Gazali tarafından tenkit edilse de İbn Arabi bu mistik yönünün yanında eserlerini rasyonelist bir ciddiyetle ve tekrara düşmeden ele almaktadır. Yazmış olduğu eserlere geniş bir yelpazeden (felsefe, fıkıh, tasavvuf, şiir ve gaybi ilimler) yaklaşan Arabi, farklı yollardan bir sentez oluşturmaya çalışmıştır.
İbn Arabi’de Düşünce
İslam mütefekkirleri içerisinde İbn Arabi kadar eser ortaya koyan bir ilim adamı daha olmamıştır. İbn Arabi'nin muazzam eseri Fütuhat-ı Mekkiyye'nin hacmi dahi birçok yazarın ortaya koydukları eserlerden fazladır. Temel olan bu eserde metafizik, kozmoloji, manevi antropoloji, psikoloji, fıkıh gibi ilimlere dair meseleler ve İslami ritüellerin batıni anlamları, manevi yolculuk, Esma'ül Hüsna'nın ihata ettiği ilimler gibi konuları içermektedir. İbn Arabi'nin talebeleri tarafından en çok itibar edilen eser olan Fususu'l Hikem'e pek çok şerh yazılmıştır. Bu eserde Arabi ayet ve hadislere dayanarak peygamberlerin zatlarında ilahi sıfatların nasıl tecelli ettiğini göstermektedir. İngilizce'ye tercüme edilen Tercümanü'l Eşvak aşk şiirlerinden oluşmaktadır. Bu şiirler dünyevi aşktan ziyade manevi hakikatlere dair yazılmış olan şiirlerdir. Bunlardan ayrı olarak El- Emr- ül Muhkem, Muhadarat- ül- Ebrar, Şeceret- ül- Kevn gibi eserlerinde de muhtelif felsefe sistemleri arasında karşılaştırmalar yapar. İslam felsefesi üstüne önemli çalışmaları olan Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken, İbn Arabi'nin eserlerinde kullanmış olduğu lisan için; "Onun bütün eserlerinde istidlal ve mantığın üstünde peygamberce bir lisan hakimdir." yorumunda bulunur.
İbn Arabi’nin Sistemi
İbn Arabi ucu bucağı olmayan bir okyanus gibidir. Bütün zamanların en büyük keşf sahibi olan İbn Arabi felsefe, skolastik kelam, sufilerin çilesi, metafiziği bir arada harmanlayarak sufizme yeni bir perspektif kazandırır. İbn Arabi sadece sufizm tarihi açısından değil evrensel felsefi doktrinler arasında da önemli bir yeri vardır. Vücud (ontoloji), marifet (epistemoloji) ve nefs (psikoloji) ile alakalı meseleleriyle ilgilenmiş ve bunları açıklamıştır.
İbn Arabi'ye göre şeylerin temelinde bir öz vardır ve bu dile getirilemez olandır. Tanrısal tecellilerin sebebi bu özde yatmaktadır. Öz kendisini üç biçimde açığa vurmaktadır diyen Arabi'ye göre, öz ilk olarak kendi kendisine isimler olarak tecelli eder ve daha sonra somut ve görünen bir varlık olarak tecelli eder. Hakikat, sıfatlar ve isimler açısından çoktur. Diğer bir deyişle onda itibar ve izafet açısından çokluk vardır, kadim ve ezelidir, zuhur ettiği varlıklar değişse de öz değişmez.
Anlaşılacağı üzeredir ki Arabi'nin düşüncesinin temelinde vahdet-i vücud anlayışı yer alıyor. Onun aklına hakim olan bu düşünce meselelere olan yaklaşımı belirlemiştir ve kur'an, hadis, evren, dinler, mezhepler, insan, tabiat, eşyaya dair fikirlerinin çıkış noktası oluşturur. Öz zatı açısından Hak, mazhar olunanlar açısından bakıldığında halktır. Bu bir ve çok olan, baş ve son olan, zahir ve batın olandır. İbn Arabi her şeyin özden geldiğini ve gerçek olanın bu öz olduğunu söylerken Allah'ı alemin aynı olarak addetmemektedir. Bu onu panteizmden ayırmaktadır. Ona göre Allah hakiki varlık olandır ve evrenin özünde bu varlıktan gelen bir hakikat bulunmaktadır. Alem onun tecellisidir, O değildir fakat O'ndan gelmiştir. İbn Arabi, varlığın ne olduğundan ziyade onun kaç aleme ayrılacağıyla ilgilenerek varlıklar alemine dair sınıflandırmalarda bulunur. Vücud-u mutlak, adem-i mutlak ve mümkün olarak varlığı üç kısıma ayırmıştır. Tüm alemlerin özünde ise Allah vardır.
"Aym olduğu halde eşyayı ızhar edeni tesbih ederim. Benim gözüm Onun vechinden başkasına bakmadı. Kulağım onun kelamından başkasını işitmedi." Bu sözlerin sahibi olarak İbn Arabi, görünen alemi inkar etmekte ve tek gerçeğin Allah olduğunu söylemektedir ayrıca felsefesi kendinden önceki sistemler ile kıyaslandığından bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkıyor. Şahabeddin Suhreverdi'nin nur- zulmet felsefesinden yola çıkar ve tabiatı Yeni Platoncuların yaptığı gibi birlik ve çokluk bağlamında uzlaştırır.
İbn Arabi'nin ilimleri tasnif yöntemi ise üç bölümde incelenmektedir. Akıl ilmi adını verdiği birinci kısım medrese alimlerinin aldığı eğitimdir. Hal ilmi adını verdiği ikinci kısım ise peygamberlere ait olan ve içsel tecrübeler ile elde edilen bilgidir. Sır ilmi ise üçüncü kısımdır ki bu hakikatin bilgisidir ve ona aittir. Herkesin amacı bu bilgiye ulaşmaktır ve bu bilgiyi kazanan insan varoluşunu anlamlandırmış olandır.
İbn Arabi'ye göre her şeyin bir zahir bir de batıni manaları vardır. Hikmet sahibi olmak isteyen kişinin batıni olanı keşfetmesi gerektiğini söyler. Cüretkar görüşler ile karşımıza çıkan Arabi, Kur'an ayetlerinin başında bulunan harfleri de yorumlamış ve elif, lam, mim harflerinin insan-ı kamile işaret ettiğini söylemektedir. Nefsini bilen haddini bilir, haddini bilen Rabbini bilir düşüncesinin aksine, Arabi Allah'ı bilmek ile nefsin bilineceğini savunmuştur. Bu onu pek çok mutasavvıftan ayırmaktadır çünkü varlıktan insana inen bir metafizik kurmaktadır.
Zahir ve batın bütün alemler arasında bağlantı olduğunu göstermeye yarayan bir sistem geliştiren İbn Arabi'ye göre beş hazret (hazerat-ı hams) vardır. Bunun en yüksek derecesi gayb-ı mutlaktır ki bu Allah'tır. En alt derecede ise his ve şehabet mertebesi vardır ki bu aleme esrarın tecelli etmesi vardır. Ayan-ı sabite ve ayan-ı meleküta karşılık gelen iki kutb belirleyen İbn Arabi'ye göre bu iki kutb arasında mücerret akıllar ve nefisler vardır. Burası külli ve değişmez olan mertebedir. Batını ve zahiri birbirine bağlayan ise en külli derecede hazret-i camia olduğunu söyler.
İbn Arabi'nin gözünde kainatın manası ve hikmeti burada bulunuyor. İnsan-ı kamil bunu anlamlandırandır. Arabi'ye göre insan-ı kamil Allah'a ayna olandır. İnsan-ı kamil hakkın ilmine sahip olandır ve bu vahdetin görünüşüdür. Fakat bu Allah'ın zatına ortak olmak demek değildir ve İbn Arabi'nin vahdet-i vücud anlayışı rasyonel bir surette gerçekleşmektedir. Çünkü bu birlik ittihatsız ve hulülsuzdur. İbn Arabi, insan-ı kamilin evreni idrakine, iç dünyasında keşif yoluyla biriktirdiği bilgilere dikkat çekerek onu yüceltir. İnsan-ı kamil mertebesinin üzerinde bulunan "ev edna" mertebesine ise yalnıca İslam peygamberi yükselebilmiştir.
İbn Arabî ve Kur’an
İbn Arabi'nin Kur'an'ı anlama ve yorumlama konusunda tasavvufi bir yöntem izlemiştir. Bunu yapan ilk kişi de o değildir. Fakat onu diğerlerinden ayıran akli ve ruhi tecrübelerinin diğerlerinden daha fazla olmasıdır. Ona Şeyhü'l Ekber denmesinin sebeplerinden birisi Kur'an ayetlerinin manasını tutarlı bir şekilde açıklıyor olmasıdır. Ona göre Kur'an Allah'ın hayat veren kelimesidir. İbn Arabi Kur'an'ın zatın ve batın manalarının olduğunu söyler ve batın manasını açıklarken Allah'ın kendisine bir ilham verdiğini belirtir. İbn Arabi'ye göre tecelli süreklidir ve bir ayet iki kere okunduğunda ikisi de farklı sonuç verecektir. Bunun sebebi ise idrak ve izanın sürekli gelişmesi ve bunun sonucunda keşf yollarının kuvvetlenmesidir.
Bir kişinin bir ayeti iki kere okuyuşunda bile farklılıklar olacağını söyleyen İbn Arabi, insan denilen küçük alemin kitabı her okuyuşunda farklı anlamlar çıkacağını, herkesin keşf derecesine göre Kur'an'dan faydalanacağını söylemiştir. Bu konuyu açıklamak isteği duymuş olacaktır ki her okuyuşta farklı anlamlar çıkmasının aslında Allah'ın muradı olduğunu dile getirir. İbn Arabi Kur'an'ın sahilsiz bir umman olduğunu ve içerisinde türlü cevherler olduğunu söylemiştir. Delil olarak gösterdiği bir kutsi hadiste: " Ben kulumun benim hakkımdaki zannı üzereyim, bu yüzden zannı iyi kılsın." diyen Allah'ın insanları kendi yorumlarından sorguya çekeceğini söyleyen İbn Arabi, insanın en büyük sermayesinin iç alemi olduğunu dile getirir. İnsanın vahiy, keşif, akıl ve duyu yollarıyla bilgiyi elde ettiğini ve tüm bilgilerin Hak'tan taşıp geldiğini söyler. Bilgi, kendisinin ve başkasının farkında olması ölçüsünde Vücud-u Hakk'ı, insanı ve alemi tanımlamaktadır. Gerçekten bilmek insanın ulaşacağı en son mertebedir. İbn Arabi, peygamberin ilme dair söylediği sözlerden de destek bularak marifete büyük önem vermiştir. Ona göre Allah'ın zatı asla bilinemez fakat biz Allah'ı ancak isim ve sıfatlarıyla bilebiliriz. Burada kelam ile aynı görüşte olan Arabi kendinden öncekilerden farklı bir şey söylememiştir. Tahsilini Endülüs'te yaparak Kur'an, eski mutasavvıfların eserleri, İşrakiyyun, Yeni Platonculuk gibi kaynaklardan etkilenerek tasavvufi bilgiyi felsefefi bir zemine oturtmuştur.
Vahdet-i Vücud
Varlığın birliği ve varlıkta birlik anlamında bir tasavvuf terimi; bu bağlamda Tanrı, âlem ve insan ilişkilerini açıklayan düşünce sistemidir. Vahdet-i vücûd düşüncesi varlığı (vücûd), mümkün ve zorunlu kısımlarına ayrılmadan önce kendinde bir hakikat şeklinde ele alıp zorunlu ve mümkünü onun iki kutbu saymak suretiyle Hak ile halkı (yaratılmışlar) izâfet ilişkisiyle birbirine bağlar. Böylece Tanrı-insan ilişkileri başta olmak üzere birlik-çokluk sorunu, insan iradesi ve özgürlüğü, âlemdeki kötülük problemi, sebeplilik vb. metafizik konularla iman ve akîdenin anlamı, ahlâk konuları ve çeşitli dinî bahisler hakkında kapsamlı ve sistematik bir düşünce ortaya koyar. Bu düşünceyi kabul edenlere vahdet-i vücûd ehli, vücûdiyye denir.
Vahdet-i vücûd terimini meydana getiren kelimelerden vahdet (birlik), bazı metinlerde ahadiyyet yahut vahdâniyyetle birlikte zikredilerek “ahadiyyetü'l-vücûd” (vah- dâniyyetü’l-vücûd) şeklinde yer alır. Bulmak, bilmek anlamındaki vcd (وجد) kökünden gelen “vücûd” terim olarak “varlık” anlamında kullanılır. Vücûd aynı kökten vecd ve tevâcüd ile bağlantılıdır. Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin en ulvî makamlara ulaşanlara atıf yaparken kullandığı “ehlü'l-keşf ve'l-vücud” (ehlü’l-cem‘ve’l-vücûd) tabiri de (Fütûhât-ı Mekkiyye, I, 99, 320, 347) vücûd terimindeki bu anlam bağlantısına işaret eder. Ehlü'l-keşf ve'l-vücûd tabiriyle hakikati keşf yoluyla bulan veya beşerîlikten soyutlanarak beka makamına ulaşanlar kastedilir. Bunun anlamı, varlığın hakikatinin ancak seyrüsülûk yoluyla beşerîlikten tamamen soyutlanmak suretiyle idrak edileceğidir. El-Vücûdü'l-hak (gerçek/mut- lak varlık) bu soyutlanma sürecinde hissî, aklî ve hayalî varlık biçimlerinden uzaklaşılarak idrak edilir. Abdülganî en-Nablusî, “Sâlikin en önemli görevi vücûdun anlamını tam olarak idrak etmektir” der, bunun da ancak fenâ makamına ulaşmakla mümkün olabileceğini belirtir. Sûfîlerin fenâ- beka nazariyesi de varlığı gerçekte idrak etmenin yöntemine işaret eder. Vücûdun ikinci anlamı “gerçek, gerçekteki” veya zihnin ve müşahedenin mukabili olarak “dıştaki” demektir. Bu durumda vahdet-i vücûdu iki şekilde anlamak mümkündür. Birincisi varlığın bir olması, ikincisi bu birliğin itibarî veya müşahedede değil dışta ve gerçekte bulunmasıdır.
Vahdet-i vücûd düşüncesi geçmişte ve günümüzdeki araştırmalarda tasavvufun en dikkat çeken konularından biri olmuştur. Vahdet-i vücûdla ilgili yapılan araştırmalarda öncelikle terimin ne zaman ve kimin tarafından kullanıldığı üzerinde durulur. Terimin İbnü'l-Arabî tarafından kullanılmamış olduğu hususunda neredeyse aynı görüşü paylaşan araştırmacılara göre vahdet-i vücûdu İbnü'l-Arabî' nin düşüncelerini anlatmak üzere onun takipçileri ve şârihleri tarafından geliştirilmiştir.
İbn Arabi Hakkında Düşünceler
İbn Arabi'nin sevdiği olduğu kadar sevmeyenleri de vardı. Bir çok din alimi tarafından tekfir edilen Arabi bu duruma nazaran Anadolu fikri hayatının oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Türk tefekkürünün büyük bir unsuru olarak dinsizlikle itham ediliyordu ve İbrahim Halebi İbn Arabi'yi dinsizlikle suçlayanlardan biriydi. Alem hakkın suretinden ibarettir, herhangi bir şeye ibadet eden Allah'a etmiştir gibi cümlelerden yola çıkarak vahdet-i vücudu eleştirmekteydi. Osmanlı medreselerinde Arabi'ye şüpheyle bakılmaktaydı ve aleyhine fetvalar verilmekteydi.
Selçuklu topraklarında yaşadığı sırada Haçlı Seferleri'ne karşı mücadeleci bir tavırla İzzeddin Keykavus'a bir mektup yazarak Anadolu tasavvuf cereyanlarına mücadeleci ruh aşılıyordu.
İbn Arabi ve Osmanlılar
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan elli dokuz yıl önce, 1240 mîlâdî yılında Şam’da vefât eden Şeyhü’l-ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri, henüz ortalıkta ne Osman Gâzî, ne de kuracağı cihân devleti yokken, cifr ilmine ve Kur’an’daki bâzı Âyet’lere dayanarak “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye fî Devleti’l-‘Osmâniyye” adında bir eser yazmış; “Osmanlı Devleti Hakkında Soy Silsilesi” anlamına gelen bu küçük risâlesinde, kendi ifâdesiyle; “Devleti’l-Osmâniyye” den “hilâfeti kâ’im kılacak olan kimseye” ve bu hânedana mensup olan hükümdarlardan “her birinin zamanına, hilâfetine ve askerlerine” dâir pek çok gizli bilgiyi ortaya çıkarmıştı.
Eserleri:
1. Fütûhat-ı Mekkiyye fi Esrâri'l-Mahkiyyeve'l Mülkiye, (Kendi el yazısı ile olan nüsha, Türk-İslam Eserleri Müzesi no. 1845-1881'dedir. Bu Nüsha 31 Cild halinde tertib edilmiştir.)
2. Fusûsu'l-Hikem, (Türkçe’ye çevrildi Molla Cami, Hoca Muhammed Parsa'nın "Füsûs" için, "can", "Fütûhat" için "gönül" dediğini rivayet eder.)
3. Kitabu'l-İsra ilâ Makâmi'l-Esrâ,
4. Muhadaratü'l-Ebrâr ve Müsameretü'l-Ahyâr,
5. Kelamu'l-Abâdile,
6. Tacu'r-Resail ve Minhacu'l-Vesâil,
7. Mevaqiu'n-Nucûm ve Metali' Ehilletü'l-Esrar ve'l-Ulûm,
8. Ruhu'l-Quds fi Münasahati'n-Nefs,
9. et-Tenezzülatü'l-Mevsiliyye fi Esrari't-Taharatve's-Salavat,
10. Kitabu'l-Esfar,
11. el-İsfar an Netaici'l-Esfar,
12. Divan,
13. Tercemanu'l-Eşvak,
14. KitabuHidayeti'l-Abdal,
15. KitabuTaci't-Terâcim fi İşarati'l-İlm ve Lataifi'l-Fehm,
16. Kitabu'ş-Şevâhid,
17. Kitabuİşarati'l-Qur'an fi Âlaimi'l-İnsan,
18. Kitabu'l-Ba',
19. Nisabü'l-Hiraq,
20. FazluŞehâdeti't-Tevhîd ve VasfuTevhîdi'l-Mükinîn,
21. Cevâbü's-Sual,
22. Kitabu'l-Celal ve hüve Kitabu'l-Ezel,
23. Kitâbu'l-Cem ve't-Tafsîl fî Esrâri'l-Ma'ânîve't-Tenzîl, (Meryem Süresi'ne kadar yazdığı Kuran-ı Kerim tefsiridir. Her ayeti Celal, Cemal ve İ'tidal olmak üzere 3 ayrı makamda incelediğini belirtir. İbn Arabi'ye göre Kuran-ı Kerim'i bu tarzda tefsir eden hiç olmamıştır. Sadece 64 defter KehfSüresi'ndeki "Ve iz kâle Mûsâ lifetâhu lâ ebrahu ..." (18/60) ayetine ayrılmıştır.)
24. eş-Şeceretü'n-Nu'mâniyye. Kaynakçalar
Affifî, Ebu’l Ala, Muhiddin İbnü’l Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, İstanbul 1999.
Ahmed Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri, çev. Tahsin Yazıcı, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2006.
Aksarayî, Müsameretül Ahbar, haz. Mürsel Öztürk, TTK, Ankara 2000.
Armstrong, Karen, Tanrının Tarihi, Ankara 1998.
Ateş, Ahmed, “Muhyiddin Arabi, İslam Ansiklopedisi, Milli Eğitim Basımevi, c. 8, İstanbul 1979, ss. 533-555.
Bağdadî, Abdulkahir, el-Fark Beyne’l-Fırak, Daru’l-Marife, Beyrut 1997.
Baldıck, Julıan, Mistik İslam-Sufizme Giriş, çev. Yusuf Said Müftüoğlu, Birey Yayıncılık, İstanbul 2002.
Balyanî, Abdullah, Mutlak Birlik, çev. Ali Vasfi Kurt, İstanbul 2003.
Behiy, Muhammed, İslam Düşüncesinin İlâhi Yönü, Çev. Sabri Hizmetli, Fecir Yayınları, Ankara
Cevizci, Ahmet, Felsefe Terimleri Sözlüğü, İstanbul 2003.
Ceyhan, Semih, “İbn Haldun’un Sufilere ve Tasavvufa Bakışı: Umranda Tasavvuf İlmi”, İslami Araştırmalar Dergisi, Sayı: 15, 2006, ss. 51-82.
Chittick, William C, Hayal Alemleri İbn Arabî ve Dinlerin Çeşitliliği Meselesi, çev. Mehmet Demirkaya,
Chittick, William, Varolmanın Boyutları, trc. Turan Koç, İnsan Yayınları, İstanbul 1997.
Chodkiewicz, Michel, “İbn Arabi’nin Öğretisinin Osmanlı Dünyasında Karşılanışı”, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler, haz. Ahmet Yaşar Ocak, TTK, Ankara 2005, ss. 89-111.
Corbin, Henry, İslam Felsefesi Tarihi, çev . Ahmet Arslan, İstanbul 2000.
Davud el-Kayserî, Mukaddemât, çev. Hasan Şahin-Turan Koç-Seyfullah Sevim, Kayseri Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, No:23, Kayseri 1997.
Demirci, Cahide, İbn Arabi ve Spnoza’da Tanrı Anlayışı, Yayınlanamamış Yüksek Lisans Tezi, Diyarbakır
Demirli, Ekrem, “Vahdet-i Vücud”, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı, c. 42, İstanbul 2012, ss. 431-435.
Ebu’l-Alâ Afîfî, Tasavvuf-İslam’da Manevi Hayat, çev. Ekrem Demirli/ A. Kartal, İz Yayıncılık, İstanbul 1996.
el-Kârî, Ali, el-Mevzuâtu’l-Kübrâ,Mektebetu’l-İslamî, Beyrut, 1987
Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, İFAV Yayınları, İstanbul 2011.
Erdem, Hüsamettin, Bir Allah-Alem Münasebeti Olarak Panteizm ve Vahdet-i Vücud, Ankara 1999.
Ertuğrul, İsmail Fenni, Vahdet-i Vücûd ve İbn Arabî, İnsan Yayınları, İstanbul 1991.
Fahri, Macit, İslam Felsefesi Tarihi, İstanbul 2004.
Filiz, Şahin, İslam Felsefesinde Mistik Bilginin Yeri,İstanbul 1995.
Gökberk, Macit, Felsefe Tarihi, 9.Basım, İstanbul 1998.
Gölcük, Şerafettin-Toprak, Süleyman, Kelam, Tekin Dağıtım, 4.Baskı, Konya 1998.
İbn Arabi, Fena Risalesi, çev. Mahmut Kanık, İstanbul 2004.
İbn Arabi, Fusûsü’l–Hikem, çev. Nuri Gençosman, İstanbul 1992.
İbn Arabî, Muhyiddin, el-Futuhatu’l-Mekkiyye, Daru’l-Kütbi’l-İlmiyye, Beyrut 1420/1999.
İbn Manzur, Ebu’l-Faal İmamuddin Muhammed, Lisanu’l-Arab, Kahire, ts.
İbn Teymiyye, Ahmet Takiyyuddin, Vahdet-i Vücud Risalesi, çev. Heyet, İstanbul 1998.
İbnü’l-Arabî, Futuhât-ı Mekkiyye, Mektebetü’s-Sakafeti’d-Dîniyye, c. 2, Kahire 1293.
İstanbul 1999.
Kam, Ferit, Vahdet-i Vücûd, sad. Ethem Cebecioğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1994.
Kaya, Mahmut, “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin”, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, c. 20, İstanbul 1999, ss. 520-522.
Kılıç, M. Erol, “Muhyiddin İbn Arabi”, İslam Ansiklopedisi, c. 20, Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara 1999, ss. 493-516.
Kozan, Ali, “İbnü’l- Arabî ve Osmanlı Felsefî/Tasavvufî Düşüncesi Üzerindeki Etkileri: Şeyh Bedreddin Örneği”, Turkish Studies, Sayı: 7/1, 2012, ss. 1555-1565.
Kozan, Ali, “Şeyh Bedreddin”, Türk İslam Düşüncesi Tarihi, ed. Ömer Bozkurt, Divan Kitap, Ankara 2014.
Muhiddîni Arabî, Fusûsu’l-Hikem, çev. Nuri Gencosman, Maarif Basımevi, İstanbul 1956.
Niyazi Mısrî, Divan-ı Niyazî, Bulak Matbaası, 1259/1843.
Ocak, Ahmet Yaşar, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler(15-17. Yüzyıllar), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1999.
Şahin, Haşim, “Şeyh Mecdüddin İshak’ın Türkiye Selçuklu Yönetimi İle İlişkileri”, I. Uluslar arası Sadreddin Konevi Sempozyumu Bildirileri, Konya 2008, ss. 203-210.
Şeyh Mekki-Ahmed Neyli, Yavuz Sultan Selim’in Emriyle Hazırlanan İbn Arabi Müdafaası, haz. Halil Baltacı, Harf Yayınları, İstanbul 2011.
Tahralı, Mustafa, “Muhyiddin İbn Arabî ve Türkiye Tesirleri”, Endülüs’ten İspanya’ya, TDV Yayınları, Ankara1996.
Tek, Abdurrezzak, “İbnü’l-Arabî’yi Müdâfaa Amacıyla Kaleme Alınan Fetvalar”, Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi(İbnü’l-Arabî Özel Sayısı-2), 2009, Sayı: 23, s. 281-301.
Turan, Şerafettin, “Kemalpaşazade”, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı, c. 25, Ankara 2002, ss. 238-240.
Uludağ, Süleyman, İbn Arabi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995.
Watt, W. Montgomery-Pierre Cachia, Endülüs Tarihi, çev. Cumhur Ersin Adıgüzel- Qiyas Şükürov, Küre Yayınları İstanbul 2012, s. 149.
11
dk.
bottom of page
.png)











