top of page
Gündem
5 Temmuz 2025
Adem’in Yaratılışı Freskinin Ardındaki Deha
Sanat tarihi, yalnızca fırçanın izini değil, aklın ve inancın birleştiği büyük anları da kaydeder. Michelangelo’nun 1512 yılında tamamladığı “Adem’in Yaratılışı” freski, bu anların en sarsıcı olanlarından biridir. Roma’daki Sistina Şapeli’nin tavanına, sıva üzerine resmedilmiş bu eser, yalnızca bir dini anlatıyı değil; insanın varoluşuna dair evrensel bir mesajı da taşır. Öncelikle fresk tekniği üzerinde durmak gerekir. “Fresk”, İtalyanca “taze” anlamına gelir. Çünkü boya, henüz kurumamış sıva üzerine uygulanır ve duvarla bütünleşir. Bu teknik, sanatçının büyük bir hız ve kesinlikle çalışmasını gerektirir; hata payı neredeyse yoktur. Michelangelo, bu zorlu yüzeye sadece bir sahne değil, tüm bir tavan boyunca uzanan Tevrat’tan alınmış dokuz hikaye resmetmiştir. “Adem’in Yaratılışı”, bu anlatı dizisinin belki de en simgesel parçasıdır. Sahnede iki figür dikkat çeker: Biri gökyüzünden süzülen Tanrı, diğeri yeryüzünde uzanan Adem. Aralarındaki alan boş gibi görünse de, aslında insanlık tarihinin belki de en anlamlı boşluğudur. O milimetrik aralık, “henüz gerçekleşmemiş temas”ın gerilimini taşır. Adem’in hala edilgen, Tanrı’nın ise hareketli olması, ruhun henüz bedene aktarılmadığını sembolize eder. Michelangelo’nun Tanrı’yı yaşlı ama kudretli, Adem’i ise genç ama ruhsuz çizmesi, Rönesans düşüncesinin özünü yansıtır: İnsan, yaratılış anında Tanrı’nın bir yansımasıdır ama henüz tam değildir. Ruhu, aklı ve iradesi henüz ona üflenmemiştir. Modern sanat tarihçileri freskin bir başka boyutuna dikkat çeker: Tanrı’yı saran meleklerin oluşturduğu figür grubu, birebir bir insan beyninin anatomik yapısına benzemektedir. Bu rastlantı değildir. Michelangelo’nun anatomiye duyduğu ilgi, onun ruhu ve bilinci yalnızca ilahi değil, aynı zamanda zihinsel bir güç olarak da yorumladığını gösterir. Fresk, yalnızca Tanrı’nın Adem’e hayat vermesi değil, aynı zamanda insanın ilahi olanla kurduğu bağın simgesidir. Ve bu bağ, göze görünmeyen ama her an var olan bir mesafe içinde kurulur: İki parmağın ucundaki boşluk gibi. Sistina Şapeli’ni ziyaret edenlerin başını yukarı kaldırdığında gördüğü şey, yalnızca bir dini anlatı değil; insanın yaratılışı, sorumluluğu ve potansiyeli üzerine bir meditasyondur. Michelangelo, bu freskle yalnızca bir duvarı değil, insanlığın bilinçaltını da resmetmiştir.
2
dk.
5 Temmuz 2025
Osmanlı’nın Son Büyük Krizi: 31 Mart Ayaklanması Gerçekte Neydi?
Tarih, bazen yalnızca geçmişi değil, aynı zamanda bir toplumun yüzleşmekten kaçtığı gerçekleri de ortaya koyar. 31 Mart 1909’da patlak veren ayaklanma, sadece II. Meşrutiyet’in kırılgan doğasını değil, aynı zamanda Osmanlı'nın modernleşme sancılarının ne denli derin ve tehlikeli olduğunu da gözler önüne serer. Ancak bu olay, bir takvim tarihinden fazlasıdır; o gün, imparatorluk gericilikle son büyük hesaplaşmasına sahne olmuştur. Ayaklanma, görünüşte bir “şeriat” talebiydi. Ancak perdenin arkasında çok daha derin hesaplar vardı. II. Abdülhamid’in tahttan indirilişini istemeyen, anayasal düzene direnen, meşrutiyetin getirdiği özgürlük havasından rahatsız olan güç odakları, sokakları kışkırtmıştı. Bu olay, sıradan halkın ya da birkaç askerî birliğin spontane tepkisi değildi; medrese çevreleriyle bazı ordu birliklerinin, özellikle Avcı Taburları’nın bilinçli şekilde manipüle edilmesinin sonucuydu. Sokaklar “şeriat isteriz!” nidalarıyla çınlarken, gerçekte istedikleri şey modernleşmenin getirdiği hesap soran basın, özgür düşünce ve halk iradesinin geri alınmasıydı. Meclis basıldı, ilerici gazeteciler linç edildi, hükümet istifa etti. Devletin kalbinde, anayasal rejime karşı bir karşı-devrim yapılmaya çalışılıyordu. Ancak tarih her zaman gericiliğe teslim olmaz. Selanik’ten yola çıkan ve “Hareket Ordusu” olarak bilinen birlikler, başında Mahmud Şevket Paşa, Enver Bey ve Mustafa Kemal’in olduğu kadrolarla İstanbul’a yürüdü. Bu sadece silahlı bir müdahale değil, bir medeniyet tercihiydi. Ya halkın iradesiyle güçlenen bir meşruti rejim ya da taassubun karanlığı… 31 Mart Ayaklanması bastırıldı. Ardından II. Abdülhamid tahttan indirildi. Fakat bu olay, Osmanlı’nın geç kalmış bir modernleşme hikâyesinde ne denli keskin virajlardan geçtiğini göstermesi açısından ibretliktir. Çünkü burada mesele yalnızca bir isyanı bastırmak değil, geleceğe dair hangi değerlere yaslanacağımızı seçmekti. Bugün dönüp baktığımızda, bu ayaklanmayı sadece bir tarihî vaka olarak değil, demokrasinin ve laikliğin değerini daha iyi anlamamıza hizmet eden bir uyarı olarak görmek gerekir. Zira her toplum, modernleşmenin bedelini öder; ama bu bedeli ödemekten kaçınanlar, sonunda çok daha ağır bir fatura ile karşılaşır.
2
dk.
25 Mart 2025
Servet-i Fünûn Dergisi: Türk Edebiyatının Modernleşme Yolculuğu
Türk edebiyatı ve basın tarihinde derin izler bırakmış olan Servet-i Fünûn Dergisi, yalnızca bir yayın organı olmanın ötesine geçerek bir döneme adını veren eşsiz bir kültürel fenomendir. 27 Mart 1891 tarihinde yayın hayatına başlayan bu dergi, 26 Mayıs 1944’e kadar aralıklarla da olsa tam 2464 sayı yayımlanarak Türk basın tarihinin en uzun soluklu dergilerinden biri olmuştur. Fen, sanat, edebiyat ve magazin gibi geniş bir yelpazede içerik sunan Servet-i Fünûn, özellikle Türk edebiyatının modernleşme sürecinde bir köşe taşı niteliğindedir. Servet-i Fünûn Dergisi, 300. sayı. Başlangıç: Bir Fen Dergisinden Edebiyat Platformuna Servet-i Fünûn, ilk olarak Ahmet İhsan Tokgöz tarafından "Servet" gazetesinin bir eki olarak hayata geçirildi. Başlangıçta amacı, Batı’daki bilimsel ve teknolojik gelişmeleri Türk okuyucusuna tanıtmak, yeni buluşları duyurmak ve bu alanda merak uyandırmaktı. Ahmet İhsan, dergiyi kurarken özellikle Jules Verne gibi yazarların eserlerini tercüme ederek okuyucuların hayal dünyasını genişletmeyi hedefledi. Bu dönemde dergi, çinkografi gibi yenilikçi baskı teknikleriyle de dikkat çekti ve görsel açıdan zengin bir içerik sundu. Ancak derginin asıl dönüm noktası, 1896 yılında Recaizade Mahmut Ekrem’in önerisiyle Tevfik Fikret’in edebiyat bölümünün başına geçmesiyle yaşandı. 7 Şubat 1896 tarihli 256. sayıdan itibaren Servet-i Fünûn, bir fen dergisinden ziyade sanat ve edebiyatın merkezi haline geldi. Bu değişim, dergiyi Edebiyat-ı Cedide (Yeni Edebiyat) topluluğunun yayın organı yaparak Türk edebiyatında bir çığır açtı. Servet-i Fünûn Dergisi, 400. sayı. Edebiyat-ı Cedide ve Altın Dönem 1896-1901 yılları, Servet-i Fünûn’un en parlak dönemi olarak kabul edilir. Tevfik Fikret, Halit Ziya Uşaklıgil, Cenap Şahabettin, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın gibi dönemin önde gelen edebiyatçıları dergide bir araya geldi. Bu topluluk, Batı edebiyatından etkilenerek şiirde ve düz yazıda yenilikçi bir üslup geliştirdi. “Sanat için sanat” anlayışını benimseyen bu yazarlar, toplumsal meselelerden çok bireysel duygulara ve estetik kaygılara odaklandı. Şiirde sembolizm ve parnasizm etkileri görülürken, aruz vezni Türkçeye ustalıkla uyarlandı. Roman ve hikâyelerde ise aşk, melankoli ve içsel çatışmalar gibi temalar ön plandaydı. Bu dönemde dergide yayımlanan eserler arasında Halit Ziya’nın "Aşk-ı Memnu", Mehmet Rauf’un "Eylül" ve Tevfik Fikret’in "Rübab-ı Şikeste" gibi başyapıtlar yer aldı. Ancak, bu verimli süreç 1901 yılında Hüseyin Cahit’in Fransızcadan çevirdiği “Edebiyat ve Hukuk” makalesi nedeniyle sansür kurulunun dergiyi kapatmasıyla kesintiye uğradı. Makalede 1789 Fransız Devrimi’nden bahsedilmesi, II. Abdülhamid rejiminin tepkisini çekmişti. Servet-i Fünûn Dergisi, 500. sayı. Yeniden Doğuş ve Değişim Kapanışından bir buçuk ay sonra dergi tekrar yayımlanmaya başlasa da eski edebi ruhunu büyük ölçüde kaybetti. Ahmet İhsan yönetiminde fen ve teknoloji ağırlıklı bir magazin dergisine dönüştü. Ancak II. Meşrutiyet’in ilanıyla (1908) birlikte dergi, genç şair ve yazarların çabalarıyla edebi kimliğini yeniden canlandırdı. 1910’da Fecr-i Âtî topluluğunun yayın organı haline gelen Servet-i Fünûn, daha sonra Milli Edebiyat ve Yedi Meşaleciler gibi hareketlere de ev sahipliği yaptı. 1928’de Harf Devrimi’nin ardından dergi, "Servet-i Fünûn - Uyanış" adını aldı ve Halit Fahri Ozansoy’un yönetiminde yeni bir döneme adım attı. Bu dönemde Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba gibi isimler dergide yer alarak Türk edebiyatının 1930-1940 kuşağının yetişmesine katkı sağladı. Miras ve Etki Servet-i Fünûn Dergisi, 54 yıllık yayın hayatı boyunca Türk edebiyatının modernleşmesinde kritik bir rol oynadı. Batı’dan alınan nazım şekilleri (sone, terza-rima), ağır ve süslü dil kullanımı, bireysel temalara yöneliş gibi yenilikler, derginin edebiyatımıza kazandırdığı değerler arasında yer alıyor. Aynı zamanda, baskı teknikleri ve görsel içerik açısından da dönemin en ileri dergilerinden biriydi. 26 Mayıs 1944’te son sayısıyla veda eden Servet-i Fünûn, Türk basın ve edebiyat tarihinde bir hazine olarak kalmaya devam ediyor. Bugün, derginin sayıları dijital ortamlarda erişime açık; bu da onun mirasını yeni nesillere taşımayı mümkün kılıyor. Servet-i Fünûn, yalnızca bir dergi değil, aynı zamanda Türk edebiyatının modern dünyaya açılan kapısıdır.
3
dk.
.png)



