top of page
Makaleler
11 Kasım 2022
Selahaddin Eyyubi: Şarkın En Sevgili Sultanı
Selahaddin Eyyûbî gerek ülkemizde ve gerekse İslam aleminde en sevilen hükümdarlardan biridir. Mehmet Akif Ersoy’un onu “Şark’ın en sevgili sultanı” olarak nitelemesi boşuna değil. Bunun pek çok sebebi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Her şeyden önce Selahaddin gerçek anlamda bir fatihtir. Ortadoğu’daki dağınıklığa son vermesi, Kudüs’ü Haçlılardan geri alması, Mısır’daki Fatımî hakimiyetini sonlandırması bu durumun delilleridir. Buna ilave olarak son derece cömert ve merhametlidir. Yanından alimleri ayırmayan bir kişiliği vardır. Nitekim gençliğinden itibaren ilimle meşgul olduğu ve amcası Esedüddin Şirkuh’un yönlendirmesiyle askerî-siyasî alana yöneldiği bazı kaynaklarda geçer. Selahaddin’i tanımadan önce onun kimliğinin oluşumunda önemli rol oynayan kişileri tanımakta fayda var. Kanaatimce ele alınması gereken ilk figür Selahaddin’in amcası Esedüddin Şirkuh’tur. Şirkuh, Zengî atabeyliği hakimi Nureddin Mahmud’un en güvendiği komutanlarından biridir ve Selahaddin de Şirkuh’un yeğenidir. Selahaddin’in babası olan Necmeddin Eyyûb, kardeşi Şirkuh ile her zaman iş birliği içinde olmuş kıymetli bir idarecidir. Eyyûbîler ilk olarak 1130’lu yıllarda tarih sahnesine çıktılar. Ailenin kökeni konusu halen tartışmalıdır. Bunda Selahaddin’in İslam ulusları arasında paylaşılamamasının rolü büyüktür. Genel kabul gören kanı Eyyûbîlerin VIII. Yüzyılda Azerbaycan’a yerleşen Yemen Araplarından geldiği yönündedir. Bu bölgede Hezbaniye Kürtlerinin Revadiye aşireti ile karışmış ve Kürtleşmişlerdir. Zengîlerin hizmetine girdikten sonra da bölgedeki Oğuz topluluklarıyla kuvvetli ilişki içine girmişlerdir. Selahaddin hakkında kıymetli bir biyografi kaleme alan Abdurrahman el Azzam, onun ev yaşantısında Kürtçe, devlet işlerinde Arapça ve askerî konularda da yeri geldiğinde Türkçe konuştuğunu belirtir. Zira Türkçe bu dönemde orduda kullanılan en yaygın lisanlardan biriydi. Zengîlerin hizmetine önce Şirkuh sonrasında ise Necmeddin Eyyûb girdi. Şirkuh, özellikle şii Fatımîlerin kontrolündeki Mısır’a yapılan seferlerde sivrilen bir isimdir. 1164’deki ilk seferine yanında henüz 27 yaşında olan yeğeni Selahaddin’i de götürür. Şirkuh 1167’de Mısır’a ikinci bir sefer daha düzenler. 1169’daki son seferinde ise Mısır’ı kontrolü altına alır. Son Fatımî halifesi el-Azıd’ı deyim yerindeyse kukla durumuna düşürür. Bu seferler sırasında Selahaddin Eyyûbî Haçlılarla da tanışır. Özellikle Kudüs kralı Amalric [Amaury] ile çetin bir mücadele içine girer. Mısır’da hakimiyet kurduktan birkaç ay kadar sonra oldukça şişman biri olan amcası Şirkuh kalbine yenik düşerek ölür. Bundan sonra idare Selahaddin’in eline geçecektir. Denilebilir ki 1169 yılı Selahaddin’in tarih sahnesine kuvvetli bir çıkış yaptığı devredir. Selahaddin’in tarih sahnesinde belirmesinde bir diğer önemli figür olan Nureddin Zengî’den de bahsetmek gerek. Esasen Selahaddin’in varlığı denilebilir ki Nureddin için hem bir şans hem de bir talihsizlik olmuştur. Zira İslam dünyasının hiç şüphesiz en büyük hükümdarlarından biri olan Nureddin, hizmetinde olan Selahaddin’in gölgesinde kalacaktır. Nureddin’in hakimiyet alanı Yemen’den Trablusgarp’a ve oradan da Orta Anadolu’ya kadar yayılmıştı. Pek çok tarihçi 59 yaşında aniden ölmeseydi Kudüs’ü onun alacağını söyler. Mısır gibi önemli bir bölgeyi Selahaddin sayesinde kolayca yönetti ve zaman zaman onunla birleşerek Haçlılara karşı ortak harekatta bulundu. Bazı kaynaklarda ömrünün son demlerinde Nureddin ile Selahaddin’in arasına soğukluk girdiği zikredilirse de Selahaddin efendisine öldüğü ana kadar sadık kaldığı biliniyor. Mısır'ın Hakimi Selahaddin Eyyûbî, Mısır’da amcasının yerine Nureddin Zengî’nin vekili olduğunda evvela Şii mezhebi yerine Sünni itikadını güçlendirme yoluna gitmiş, Şii tarzında ezan okunmasını yasaklatmış, Fatımî kadılarını azlederek yerine Sünni kadılar tayin etmiş, Fatımîlerin propaganda merkezi olan el-Ezher medresesini kapatarak pek çok Sünni medresesi açmış ve Halife el-Azıd’ın Cuma namazlarında görünmesini yasaklamıştır. Eylül 1171’de bu halifenin ölümüyle de onun sarayına el koymuş ve Abbasî halifeliği adına hutbe okutmaya başlamıştır. Nureddin’in son zamanlarında kardeşi Turanşah’ı Yemen’e göndererek burayı kontrol altına almıştır. Yemen, bilindiği üzere Baharat Yolu üzerindeki en önemli merkezlerden biridir. Kısa bir süre sonrada Şerefüddin Karakuş adlı emiri Trablusgarp’a göndererek burayı da Mısır’a bağlamıştır. 1173’de Nureddin Zengî’nin aniden ölümüyle Selahaddin’in oldukça rahatladığı kesin. Bir yıl sonra Selahaddin doğrudan Mısır’a saldıran bir Sicilya donanmasını İskenderiye açıklarında yenilgiye uğratacaktır. Aynı tarihte gerek Selahaddin’i ve gerekse de Nureddin’i oldukça uğraştıran hatta bir ara Mısır’ı istila etmeye kalkışan Kudüs kralı Amalric [Amaury] de ölür. Selahaddin ilerleyen yıllarda hem siyasî açından Nureddin’in varisi olacak hem de Kudüs krallığının sonunu getirecektir. Esasen Nureddin Zengî’nin üç önemli hedefinin olduğu biliniyor. Bunlardan ilki Şii Fatımî hilafetini ortadan kaldırarak Mısır gibi İslam’ın en önemli merkezlerinden birini kendi egemenliği altına sokmak, inanç olarak da burayı Abbasî hilafetine bağlamak, ikincisi Kudüs’ü alarak sonrasında Ortadoğu’daki Haçlı varlığına son vermek ve üçüncüsü de Ortadoğu’da yaşayan Müslümanlar arasındaki dağınıklığı bitirerek merkezi otoriteyi temin etmek. Bunlardan ilki daha onun sağlığında Selahaddin ve amcası Şirkuh eliyle gerçekleşmişti. Diğer ikisini gerçekleştirme konusunda ise Selahaddin büyük mesafe kat edecektir. Nureddin’in ölümü üzerine Selahaddin ilk zamanlar onun çocuk yaştaki oğlu Melik Salih’e itaat etmiştir. Ancak Halep merkezli Zengî ailesi doğal olarak Nureddin’in vefatı sonrasında İslam dünyasının en karizmatik hükümdarı konumuna yükselen Selahaddin’den çekiniyorlardı. Bunun doğal sonucu olarak iki taraf arasında zamanla gerilim artacak ve Selahaddin elinde bulundurduğu topraklar için Abbasî halifesinden “Sultan” unvanını talep edecektir. Abbasî halifesinin bu isteğe olumlu yanıt vermesi Zengî ve Eyyûbî ailesi arasındaki ilişkileri daha da gerginleştirecektir. Bunun neticesinde Zengîler işi Haçlılar ve el-Cezire bölgesindeki Türkmen beylikleri ile Selahaddin’e karşı ittifak kurmaya kadar götüreceklerdir. Dımaşk (Şam) 1174 yılında Selahaddin Eyyûbî’nin kontrolüne girer. Esasen bundan sonra Dımaşk, Kahire’nin önüne geçer. Zira Mısır’ın korunaklı fakat soyutlanmış bir bölge olmasına karşılık Dımaşk son derece merkezî bir konumdadır. Burayı hareket üssü olarak kullanarak hem Filistin sahilindeki Haçlı devletleriyle mücadele etmek hem de el-Cezire’deki Türkmen beyliklerini kontrol altında tutmak mümkündür. Nitekim Selahaddin 1182’den sonra Mısır’a hiç uğramamış ve bu şehirde hayata gözlerini kapadığı gibi son uykusuna da yine burada çekilmiştir. Aynı yıl içinde Selahaddin, Hama ve Hıms şehirlerini de kontrol altına alacaktır. 1175’de ise Baalbek onun idaresi altına girer. Böylelikle adeta bir aile konfederasyonu olan Eyyûbî devletinin Dımaşk, Hama, Hıms ve Baalbek şubelerinin temelleri atılacaktır. Bu bölgelerin onun denetimine girmesi iktidarın Zengîlerden, Eyyûbî ailesine evrildiğinin de göstergesidir. Selahaddin, 1176’da Tell el-Sultan denilen mevkide Zengîler ve onların müttefiklerini ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu devrede Selahaddin'in uğraştığı bir diğer unsur da Haşhaşîler olacaktır. Haşhaşîlerin sultana birkaç kez suikast düzenlemesi üzerine Selahaddin reisleri Raşidüddin Sinan’ın bulunduğu Misyaf Kalesi’ni kuşatır. Sonuçta Haşhaşîlerden bir daha sultana karşı suikast tertip etmeyeceklerine dair söz alındıktan sonra kuşatma kaldırılır. Hakikaten Haşhaşîler bir daha ona karşı bir suikast girişiminde bulunmayacaklardır. Selahaddin artık İslam dünyasının öne çıkan en önemli hükümdarı konumundadır. Ancak kuzeyde, Anadolu’da bulunan Selçuklu hükümdarı II. Kılıçarslan da bu tarihlerde Bizans İmparatorluğu’nu Miryokefalon’da ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Türkiye Selçukluları yüzlerini sadece batıya değil, doğu ve güneye de dönmüş vaziyetteydiler. Selahaddin Eyyûbî de hakimiyetini Fırat’ın öte yakasına taşıma düşüncesindeydi. Hatta onun iktidarı zamanında Eyyûbî egemenliği Ahlat’a kadar gelip dayanacaktır. Dolayısıyla bu iki büyük İslam hükümdarının çatışması kaçınılmaz gibi görünüyordu. Beklenen çatışma iki devletin arasında bulunan Hısnkeyfa Artuklu hükümdarı Nureddin Muhammed yüzünden yaşandı. Söz konusu hükümdar II. Kılıçarslan’ın kızı ile evliydi. Ancak Artuklu hükümdarı gönlünü bir şarkıcı kadına kaptırmış ve eşini ihmal etmişti. Eşinin durumu babası olan Türkiye Selçuklu hükümdarına bildirmesi üzerine hiddetlenen II. Kılıçarslan, damadından ya şarkıcı kadından vazgeçmesini ya da çeyiz olarak ona bıraktığı toprakları derhal iade etmesini şart koştu. Selçuklu sultanının öfkesinin bununla da dinmeyeceğine kanaat getiren Artuklu hükümdarı, çareyi Selahaddin’in himayesine girmekte buldu. Buna rağmen II. Kılıçarslan damadı üzerine sefere çıkınca Selahaddin de ordusu ile birlikte Fırat’a geldi. İki hükümdar arasında kaçınılmaz gibi duran savaşı, Selçuklu hükümdarının deneyimli veziri İhtiyarüddin Hasan engelleyecektir. Vezir, Selahaddin’e “mesailerini cihada adamış iki hükümdarın bir şarkıcı kadın yüzünden birbirine girmesinin ve binlerce İslam askerînin ölümüne sebebiyet vermesinin meydana getireceği vahim sonucu düşünmesini” tavsiye eder. Selahaddin de “Bana sığınan birinin koruma talebini geri çeviremem. Şu halde Artuklu hükümdarı ile bir çözüm yolu bulun” şeklinde cevap verecektir. İhtiyarüddin akıllıca hareket ederek Hısnkeyfa hükümdarı ile görüşür ve şöyle bir çözüm yolu bulur. Nureddin Muhammed bir sene içinde şarkıcı kadını bırakacaktı. Aksi takdirde Selahaddin’in onun üzerindeki himayesi kalkacaktı. Selahaddin’in de bu öneriyi kabul etmesi ile iki hükümdar arasındaki mutlak bir savaş önlendi. Bununla birlikte iki taraf arasındaki husumetin hemen bittiği düşünülmesin. Özellikle III. Haçlı Seferi sırasında bazı tarihçiler Türkiye Selçuklularının Alman Haçlılarına karşı etkili bir direniş göstermemesini, II. Kılıçarslan’ın Selahaddin’le yaşadığı bu husumete bağlarken bazıları da o devirde II. Kılıçarslan’ın ülkeyi on bir oğlu arasında paylaştırmış olmasının beraberinde getirdiği otorite boşluğuna ve onun yaşlılığına bağlarlar. Yaşanan gelişmelerden bir süre sonra Selahaddin, surlarının sağlamlığı ile bilinen Amid kalesini İnaloğullarından almış ve şehri Hısnkeyfa hükümdarı Nureddin Muhammed’e içindeki tüm zenginliklerle birlikte hediye etmiştir. Bunun karşılığında da ondan sadece Haçlılara karşı her zaman yanında olmasını talep etmiştir. Bu tutum Selahaddin’in cömertliğine gösterilen delillerden biridir. Etrafındaki bazı devlet adamlarının şehirdeki önemli eşya ve malların Sultan tarafından alınmasını talep etmesi karşısında hiddetlenen Selahaddin “Aslolanı verip ikinci derecede olanı vermemek bize yakışmaz” şeklinde bir cevap vermiştir. Sultan 1183’de Halep’i de kontrol altına alacak ve Eyyûbî’lerin Halep şubesinin temelleri atılacaktır. Yeri gelmişken hemen belirteyim ki Selahaddin öldüğünde asıl merkezi olan Dımaşk en büyük oğlu ve veliahdı Melik Efdâl’in, Mısır bir diğer oğlu Melik Aziz Osman’ın ve Halep de öteki oğlu Melik Zâhir’in elindeydi. Ancak bir süre sonra hem Mısır, hem Dımaşk kardeşi Melik Adil’in ve onun çocuklarının kontrolüne geçecek lakin Halep her zaman Selahaddin’in soyundan gelen hükümdarlarca idare edilecektir. Halep’in alınması ile hem Anadolu coğrafyası hem de Filistin’deki Haçlılara karşı girişilecek taarruz için önemli bir merkez Eyyûbî egemenliği altına sokulmuş oldu. Bununla birlikte Selahaddin Eyyûbî’nin bu hızlı yükselişi doğal olarak kendisine pek çok rakip de kazandırıyordu. Bu dönemde Abbasî halifesi olan en-Nasır bunlardan biri konumundaydı. Halife, Selahaddin’e özellikle Haçlılarla olan mücadelesinde gereken desteği vermemiş hatta zaman zaman onu suçlayıcı, örseleyici bir tutum takınmıştır. Zengî ailesinin de Selahaddin’e karşı takındığı hasmane tutumdan daha önce bahsetmiştik. Haçılarla Olan İlişkisi ve Cihad Anlayışı Denilebilir ki Selahaddin’in tarihe mâl olmasının belki de en birinci nedeni Haçlılarla olan mücadelesidir. Selahaddin’in ilk zamanlar Haçlılara karşı yapılan cihadı Mısır üzerinden yürütmeyi denediği biliniyor. Ancak Sina Çölü’nün varlığı sebebiyle askerî ve mühimmatın buradan Filistin’e taşınması oldukça zor olabiliyordu. Nitekim 1177’de Mısır’dan Haçlılar üzerine sefere çıkan sultan, yanına az miktarda asker almış ve Remle yakınlarında Haçlıların tuzağına düşmüştü. Çatışma sırasında ölümle burun buruna gelmiş, askerlerinin bir kısmı panik halinde dağılmıştı. Bu tuzaktan yeğeni Takiyeddin Ömer ve muhafız birliğinin gayretleri ile sağ olarak kurtulmayı başarmıştı. Üç şövalye bir ara atlarını Selahaddin’e doğru sürmüş ancak son anda yetişen üç Eyyûbî süvarisi Sultan’ı mutlak bir ölümden kurtarmıştı. Bu olay sonrası Sultan Haçlılara karşı harekâtında Dımaşk’ı ana merkez olarak kullanacaktır. Selahaddin Eyyûbî’nin Haçlılar karşısındaki en büyük başarısı hiç şüphe yok ki 1187’de gerçekleşen Hıttin Savaşı’dır. Esasen bu savaş, taktiksel bir zaferdir. Selahaddin Eyyûbî kendisinden çok daha kalabalık olan Haçlı ordusunu uzun süre susuz bırakmış ve sonrasında ölümcül darbeyi vurmuştur. İki ordunun mevcudu hakkında farklı rakamlar verilse de Eyyûbî ordusunda yaklaşık 12 bin kadar iktalı askerîn, Haçlı ordusunda ise 2 bin kadar şövalye ve 20 bin kadar da piyadenin olduğu sanılıyor. Savaş sonrasında Kudüs Haçlı kralı Guy de Lusignan’ın yanı sıra Kerek kalesi hakimi ve Haçlıların önde gelen liderlerinden Renaud de Chattilon da esir düşmüştü. Ayrıca Hıristiyan dünyasınca en büyük mukaddes hatıralardan biri olarak saygı gören ve Hz. İsa’nın gerildiği çarmıhın bir parçası olduğu kabul edilen Kutsal Haç da Eyyûbîlerin eline geçmişti. Nitekim Hıristiyanlar ne zaman Eyyûbîlerle bir sulh müzakeresine girişecek olsalar Kutsal Haç’ın söz konusu parçasının iadesi maddeler arasında yer alacaktır. Hıttin’deki Haçlı ordusu farklı Haçlı prensliklerinden toplanmıştı ve savaş sonrası bu prensliklerin büyük bir kısmı savunmasız kaldı. Selahaddin’in büyüklüğü belki de tam burada. Zaferin meyvelerini hızlıca toplayan Selahaddin, askerlerini savaş sonrası fetihlere odaklamayı bilmiştir. Hıttin sonrasında sultan Taberiye, Akka, Hayfa, Sayda, Nablus, Beyrut gibi önemli şehirleri Haçlılardan teker teker aldı. Son olarak da vakit geçirmeden Kudüs üzerine yürüdü. Kudüs’ün fethi ile ilgili olup bitenleri “Cennetin Krallığı” adlı filmi izleyenler az çok hatırlayacaklardır. Hıttin Savaşı’na katılan İbelinli Balian, savaşın kaybedileceğini anlayınca yanındaki adamlarla birlikte kaçmış, Kudüs’e gelerek bir dizi savunma tedbiri almıştı. Eylül 1187’de şehir önlerine gelen sulta şehri bombardıman etmeye başlamış, Kudüs’ü savunmanın mümkün olmadığına kanaat getiren Haçlılar da eman ile şehri teslim etmeyi teklif etmişlerdi. Bir asır kadar önce şehirde Haçlıların yaptığı katliamı unutmayan Selahaddin Eyyûbî ise bu talebe “Kudüs’ü nasıl teslim aldınızsa ben de öyle alacağım” şeklindeki sert sözlerle cevap vermişti. Balian’ın buna karşılık olarak “Şehirdeki insanlar kurtulma umudu olduğu gerekçesi ile gevşek savaşıyorlar. Eğer şehirdekilere acımayacağını öğrenirlerse önce kadın ve çocuklarını sonra da şehirde esir tutulan Müslüman esirleri öldürürler. Akabinde de Kudüs’te sizin için Kutsal olan ne varsa başta Mescid-i Aksa olmak üzere ateşe verirler. Kararını buna göre ver” demesi üzerine tutumunu değiştirmiştir. Kalede bulunan Hıristiyanların belli bir miktar kurtuluş parası ödemesi şartıyla çekip gitmelerine izin vermiştir. Hatta bazı kaynaklarda parası olmayan fakir Hıristiyanların parasının bizzat sultanın kişisel hazinesinden ödediği söylenir. Kudüs’ün kuşatılması ve teslimi yaklaşık bir hafta sürmüştür. Kudüs’ün düşmesi ile birlikte Hıristiyanların elinde en korunaklı mevki olarak Sur kenti kalacaktır. Sultan, Sur’u kuşatırsa da alamaz. Öte yandan Kudüs’ün düşmesi beraberinde III. Haçlı Seferini de getirecektir. Kudüs’ün düşüş haberini alan Papa III. Urbanus üzüntüsünden ölürken onun yerine geçen VIII. Gregorius ve akabinde III. Clemens en kısa sürede bir Haçlı ordusu toplanması için girişimlerde bulunurlar. Bunun için İngiltere kralı Arslan Yürekli Richard ve Fransa kralı Philip Auguste kendi aralarındaki mücadeleyi sonlandırırlar. Alman imparatoru Friedrich Barbarossa da Kudüs’ü geri almak için sefere katılma sözü verir. Hazırlıklarını en çabuk tamamlayan Alman imparatoru olacaktır. Macaristan üzerinden Balkanlar yoluyla İstanbul önlerine gelen Alman imparatoru, Bizans imparatorundan aldığı yardımla Batı Anadolu’dan yoluna devam etmiş ve bu sırada Türkiye Selçuklu hükümdarı II. Kılıçarslan’a da haber göndererek topraklarından savaşsız geçmek istediğini belirtmiştir. Ancak II. Klıçarslan’ın oğullarından bazılarının ve Türkmenlerin Alman ordusuna saldırması üzerine rotasını Konya’ya çevirmiş, şehri ele geçirmişse de iç kaledeki direnişi kıramamıştır. Buradan yoluna devam ederek Kilikya Ermeni baronluğu topraklarına giren Barbarossa, bu topraklarda ilerlerken Silifke Çayı’na düşerek boğulur. Oğlu ordunun kalan kısmını Kudüs’e götürürse de Alman ordusundan geride pek bir şey kalmamıştır. Bu durum Selahaddin’i fazlasıyla rahatlatacaktır. Ancak Fransız ve İngiliz orduları Filistin sahiline varmayı başarır. İlk iş olarak da Kudüs’ün kurtarılması açısından son derece önemli bir merkez olan sahildeki Akka kalesini kuşatma altına alırlar. Selahaddin de ordusuyla birlikte Akka’nın yardımına koşar ancak kuşatmayı gerçekleştiren orduyla boy ölçüşebilecek durumda değildir. Akka, Ortaçağ’ın en müthiş savunmalarından birini verdikten sonra Haçlılara teslim olacaktır. Böylece Haçlılar sahilde çok önemli bir köprübaşını ele geçirirler. Ancak bu Haçlıların ilk ve son büyük başarıları olur. İlerleyen günlerde sultan tekrardan dengeyi sağlar. Bu arada Haçlı kuvvetleri arasında ciddi çatışma ve ihtilaflar baş gösterir. Bunun neticesinde Haçlı liderleri teker teker ülkelerine dönmek zorunda kalırlar. Zaman Selahaddin’in lehine işlemiştir. 1192’de yapılan barış anlaşmasından bir yıl sonra 1193 yılına gelindiğinde Sultan Dımaşk’da henüz 56 yaşında olduğu halde hayata gözlerini yumar. Daha uzun bir ömür sürseydi Ortadoğu’daki dengelerin ciddi anlamda değişeceği kesin gibidir. En azından Haçlılar ihtimal ki birkaç yıl içinde tamamen sökülüp atılacaktı. Onun ölümü ile Eyyûbî ailesi birbirine düşecek, Selahaddin’e bağlılık yemini eden pek çok İslam hükümdarı başına buyruk hareket edecek, yarım asır geçmeden Ortadoğu’yu Moğol istilası kasıp kavuracaktır. Selahaddin’in danışmanları arasında yer alan Kadı el-Fadıl bir mektubunda Eyyûbî ailesi içinde Selahaddin’den sonra baş gösteren karmaşayı ifade etmek amacıyla “Bu ailenin ataları ittifak halinde hareket ederek hükümdar oldular, çocukları ise ihtilafa düşerek mahvoluyorlar” diyecektir. Gerçekten de Selahaddin’in amcası Şirkuh ile babası Necmeddin Eyyûb ve Selahaddin ile kardeşi Melik Adil ve yeğeni Takıyeddin Ömer arasında karşılıklı saygıya dayalı ilişki yerini amansız bir rekabet ortamına bırakacaktır. Şahsiyeti Selahaddin hakkında bu kadar bilgi verdikten sonra onun şahsiyetine değinmekte de fayda var. Kaynaklar her şeyden önce onun mütevazı bir kişiliğe sahip olduğu konusunda hem fikirdir. Bununla ilgili pek çok anekdot anlatılır. Bir keresinde adamlarından biri bir başka arkadaşına ayağındaki sandaleti fırlatmış ancak sandalet sultana çarpmıştı. Sultan hiçbir şey olmamış gibi başka bir yana dönmüş, böylelikle adamının mahcup olmasını önlemek istemişti. Çocukların dahi selamını alır, huzurunda olan herkese güler yüzle muamele etmeye çalışırdı. Adaleti dillere destandı. Kendisini mahkemeye çağıran kadı’nın davetine icabet ettiği gibi bir keresinde kadı davetine icabet etmeyen çok sevdiği yeğeni Takıyeddin Ömer‘i de mahkemeye gitmeye zorlamıştı. Cömertliği de bir başka üstün meziyetiydi. Öldüğünde kişisel hazinesinde birkaç dirhem vardı. Ömrü sürekli savaşlarda geçtiği için formda bir vücut yapısına sahipti. Çevgan oynayarak ve sürek avlarına katılarak formunu sürekli diri tutuyordu. Nureddin Zengî ile de sıklıkla çevgan oynadığı kaynaklarda geçer. Etrafındaki insanları son derece iyi seçtiği de bilinir. Danışmanları arasında yer alan Kadı el Fadıl, İbn Şeddad gibi alimler bunun ispatıdır. İbn Şeddad’dan ayrıca hadis ve fıkıh dersleri de almıştı. Alim meclislerinden çok hoşlanan bir hükümdardı. 1192’de Haçlılarla anlaşmaya vardıktan sonra ölümüne kadar sıklıkla ilim meclisleri tertip etmişti. Dımaşk’ta ve Mısır’da pek çok kütüphane tesis etmişti. Gerek aile üyelerinden ve gerekse de memluklarından seçtiği komutanlar emsalsizdi. Yeğeni Takıyeddin Ömer onun zaferlerinin en önemli mimarlarındandı. Onun Malazgirt civarında öldüğü haberini alınca sultan günlerce ağlamış ve yeğeninin yasını tutmuştu. Kardeşi Melik Adil ise Batılılar tarafından “Çölün tilkisi” olarak bilinirdi. Diplomatik görüşmeleri sultan zaman zaman ona yönlendirirdi. Gerek Haçlı kronikleri ve gerekse İslam vakanüvisleri Selahaddin’in alicenap kişiliği hakkında pek çok şey kaydederler. Haçlılarla Müslümanlar arasında yaşanan savaşta iki tarafta sivillerin yaşadığı bölgelere baskınlar düzenlemekteydi. Bu baskınlardan birinde Müslüman askerler henüz süt bebeği olan küçük bir çocuğu da kaçırırlar. Çocuğun annesi adaletini duyduğu sultanın ordugahına gelerek çocuğunun bulunmasını rica eder. Ordugahı aratan sultan çocuğu bulduktan sonra annesine teslim eder ve kadının sorunsuz bir biçimde geri dönmesini temin eder. Yine Haçlılarla yaşanan mücadelede İngiltere kralı Arslan Yürekli Richard zaman zaman yiyecek ve su sıkıntısı çeker. Adamlarını Selahaddin’in ordugahına gönderdiğinde her seferinde sultan ona su, meyve ve tavuk gibi yiyecekler ikram eder. Bazı anlatılarda Sultan’ın bizzat kişisel doktorunu hastalanan İngiltere kralına gönderdiği rivayet edilir. Selahaddin aile bireylerine karşı da son derece müşfikti. Ailesinin gözünde bambaşka bir yerdeydi. Zira Eyyûbî ailesi onun sayesinde Ortadoğu’nun en muteber ailesi konumuna gelmişti. Yeğeni Takıyeddin’in ansızın ölümü üzerine onun yerine geçen oğlu Melik Mansur çok küçük olduğu için sultan onun idaresinden bazı toprakları almıştı. Bu duruma gücenen Melik Mansur, Selahaddin’in bazı emirlerine aykırı hareket etti. Sonradan diğer aile bireylerinin araya girmesi ile Selahaddin’in yanına gelip huzura çıktığında Selahaddin onu bağrına basmış, hakimiyet alanına bazı ilaveler yaparak gönlünü almıştı. Hasılı Selahaddin Eyyûbî’nin İslam dünyasında emsalsiz bir hükümdar olarak kabul edilmesi boşuna değildir. KAYNAKÇA Abdul Rahman Azzam; Selahaddin Eyyûbî (çev: Pınar Arpaçay), İstanbul 2015 Ali Beyyumi; Kuruluş Devrinde Eyyûbîler (çev: Abdülhadi Timurtaş), İstanbul 2005 Işın Demirkent; Haçlı Seferleri , İstanbul 2007 Erdoğan Merçil; “Sultan Selahaddin Eyyûbî’nin Türk Devletleriyle Münasebetleri”, Belleten , cilt: 54, sayı: 209, Ankara 1990, s. 417-425 Muammer Gül; “Selahaddin Eyyûbî”, Yeni Türkiye , cilt: 22, sayı: 83, Ankara 2016, s. 105-122 Carole Hillenbrand; Müslümanları Gözünden Haçlı Seferleri (çev: Nurettin Elhüseyni), İstanbul 2015 Ebü’l Hasan İzzeddin Ali b. Muhammed b. Abdülkerim İbnü’l Esir; el- Kamil fi’t Tarih Tercümesi (çev: Abdülkerim Özaydın), cilt: 10, İstanbul 1987 Önder Kaya (editör); Eyyûbîler Yönetim, Diplomasi, Kültürel Hayat , İstanbul 2012 Erdoğan Merçil; “Sultan Salâhaddîn Eyyûbî’nin Anadolu’daki Türk Devletleriyle Münasebetleri”, Belleten , cilt: 59, sayı: 209 Hannes Möhring; Selahaddin Eyyûbî 1138-1193 (çev: Ayşe Dağlı), İstanbul 2008 Steven Runciman; Haçlı Seferleri Tarihi , I-II (çev: Fikret Işıltan), Ankara 1987 Ramazan Şeşen; “Hıttin’de Selahaddin’in Ordusu), Belleten , cilt: 54, sayı: 209, Ankara 1990, s. 427-434 Ramazan Şeşen; Selâhaddin Eyyûbi ve Devri , İstanbul 2000 Ramazan Şeşen; “Selahaddin-i Eyyûbî Şahsiyeti ve Zamanı”, Haçlı Seferlerinin 900üncü Yıldönümünde Uluslararası Selahadddin-i Eyyûbî Sempozyumu , Diyarbakır 1997, s. 21-26 Ramazan Şeşen; “Selâhaddîn-i Eyyûbî”, DİA , cilt: 36, İstanbul 2009, s. 337-340
12
dk.
21 Ekim 2022
Moğol İstilası ve Türkiye Selçukluların Çöküşü: Kösedağ Savaşı
II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in saltanatı döneminde başlayan Türkiye Selçuklu Devleti’nin çözülme süreci, Keyhüsrev’in yönetim kabiliyetinin sınırlı olması ve keyfe düşkünlüğüyle direkt ilişkilidir. Devlet mekanizmasını kontrol altına alamaması sonucu oluşan otorite boşluğunu fırsat bilen Sadeddin Köpek’in iktidarı ele alma çabaları iç siyasette ciddi sorunlara yol açtı. Ekonomik ve siyasi olumsuzluklar ile birlikte halka yüklenen ağır vergilerden dolayı hoş olmayan yansımalar meydana geldi. Bu süreç Selçuklu Devleti’nin önünü alamadığı ve otoriter imajını zedeleyen Babaî isyanının çıkmasına neden oldu. Bu ayaklanma sonucu dış politikada güçsüz imajının oluşması ise Anadolu’ya gözünü diken Moğolların iştahını kabarttı. Yıkılmaya evrilen bu süreç Türkiye Selçuklu Devleti’nin kaderini belirleyen ve Moğollara karşı gerçekleşen Kösedağ Savaşı’nı doğurdu. Uluğ Sultan Alaaddin Keykubad (1220-1237) dirayetli ve ileri görüşlü bir hükümdardı. Yaklaşan Moğol tehlikesinin farkındaydı. Kayseri, Sivas, Erzurum gibi önemli şehirlerin etrafına yeniden surlar çektirip sınırları tahkim etmişti. Müslüman ülkelerle dostça geçinip Moğollara karşı ittifaklar kurmaya çabaladı. Ancak bu sırada Moğollar ile İslam dünyası arasında büyük bir set teşkil eden Harzemşahlar'la hâkimiyet mücadelesi çıktı. Aslında Selçuklular ile Celaleddin Harzemşah’ın savaşmaması gerekiyordu. Harzemşahların yıkılması demek Selçukluların doğrudan Moğollar'la komşu olması demekti. Ancak Celaleddin Harzemşah’ın Ahlat’a saldırması üzerine savaş çıktı. Selçuklular 1230 yılında Harzemşahlar'la yaptıkları Yassıçemen Savaşı’nda kazandılar, ancak Celaleddin’in ordusu dağıldı ve binlerce Harezmli başsız kaldı. Bir yıl sonra Celaleddin’in ölmesiyle de Moğolların önündeki en güçlü engel ortadan kalkmış oldu. Anadolu’ya gelen Harezm Türkmen aşiretleri A.Keykubad tarafından sınırlarda yerleştirilmişlerken daha sonra Gıyaseddin Keyhüsrev’in bunlarla mücadele etmesi bu savaşçı kitlenin sınırları boşaltmasına sebep oldu. Moğollarla savaşmak şöyle dursun gittikleri yerlerde önemli sorunlar yarattılar. Bu durum, Moğol istilasına davetiye çıkarmış oldu. Alaaddin Keykubad, Anadolu’yu Moğol istilasından korumak için Ogeday’a ağır hediyelerle birlikte elçiler gönderip bir sulh akdine muvaffak olmuştu. Böylece bir süreliğine de olsa Moğolların Anadolu’ya saldırısını engellemiş oldu. Uluğ Keykubad’ın şaibeli bir şekilde ölümünden sonra Selçuklu tahtına genç yaştaki oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev geçti. Gerek yeni sultanın basiretsiz ve kötü yönetimi, gerekse kendisini tahta çıkaran muhteris veziri Sadeddin Köpek’in saraydaki baskı ve entrikaları ülkeyi kaosa sürüklüyordu. Rakiplerini sindiren Sadeddin Köpek’in amacı Selçuklu tahtını ele geçirmekti. Halkı da Selçuklu yönetimine soğutan vezir, Moğol istilasının önünden kaçarak Anadolu’yu dolduran kesif Türkmen nüfusu idare edecek politikalar üretmekten uzaktı. Bu meşum vezirinden kurtulmanın yollarını arayan Sultan, bir plan tertip ederek ondan kurtulduysa da Babaî Türkmenlerinin isyanına engel olamadı. Babaîler İsyanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Sadeddin Köpek’ten kurtulmuş olsa da yetenekli bir sultan olmaması, eğlenceye düşkün olması, kısaca kötü yönetimi Anadolu’da karışıklıkların çıkmasına sebep oluyordu. Moğol istilası dolayısıyla Anadolu, akın akın Türkmen kitlelerinin göçüne sahne oluyordu. Uluğ Keykubad’ın yerinde müdahaleleriyle bu göç sorunu halledilmişken, Keyhüsrev’in aynı siyaseti sürdürememesi, yerleşiklerle göçebeler arasındaki problemler, iskân ve sürgün politikaları, başsız kalan Harezmli Türkmenlerin yağma ve çapulları ve ağır vergiler halkı canından bezdirmiş ve bu olaylar fukaralığı arttırmıştı.1 Ekonomik zorluklar çeken göçebe Türkmenleri etrafında toplayan Baba İlyas, II.G. Keyhüsrev’in bozuk idaresine karşı halkı ayaklanmaya davet ediyordu. Konar-göçer hayat yaşayan halk Baba İlyas ve Baba İshak gibi Türkmen babalarının propagandalarına kolayca kanıyorlardı. İnsanlar kendilerini kurtaracak, özlemini duydukları saadeti sağlayacak bir mehdi bekliyorlardı. Kısacası, iktisadi ve sosyal faktörler, Baba Resul’ün propagandalarını kabule yarayacak elverişli dini şartlar, iç ve dış siyasi tahrikler, Türkmenleri, yaşadıkları kötü hayat şartlarını değiştirmek ve siyasi iktidarı ele geçirerek devlete bizzat sahip olmak maksadıyla ayaklanmaya itti. İsyanın ikinci adamı Baba İlyas Orta Anadolu’da, isyanı fiilen başlatan Baba İshak ise Kuzey Suriye ve Maraş Türkmenleri arasında halkı Selçuklu yönetimine karşı harekete geçirdi. Şehirliler tarafından hor görülen çoğu göçebe Türkmenler, ‘Baba Resul ve Peygamber’ diye inandıkları Baba İlyas’a ulaşmak için büyük bir isyan başlattılar. İsyan kısa sürede çığ gibi büyüdü. Türkmenler önlerinde ne çıkarsa çiğneyip geçiyor, şehir, köy ve kasabaları yağma ve talan ediyorlardı. Elbistan, Malatya ve Sivas’ı ele geçiren Babailer, üzerlerine gönderilen Selçuklu kuvvetlerini dağıttılar. Tokat’ı geçip Amasya’ya doğru ilerlediklerinde Sultan, Konya’dan kaçıp Kubadabad’a sığınırken, Armağanşah’ı büyük bir Selçuklu ordusunun başında Amasya üzerine gönderdi. Amasya kalesinde bulunan Baba İlyas, Selçuklu kuvvetlerine karşı koymuşsa da çarpışma sırasında hayatını kaybetti.2 Baba İlyas’ın ölümünden kısa bir süre sonra Amasya’ya ulaşan Baba İshak komutasındaki Babaîler ise Baba İlyas’ın öldüğünü duydularsa da şeyhlerinin ölümüne inanmadıkları için teslim olmadılar. ‘Baba Resul, Baba Resulallah’ diyerek Selçuklu kuvvetlerinin üzerine kadın-erkek var güçleriyle saldırdılar. Korkunç bir mücadeleden sonra Selçuklular bir kez daha yenildiler ve komutan Hacı Mübarüziddin Armağanşah öldürüldü. Bu zaferin vermiş olduğu coşkuyla Babaîler, Sultan’ın bulunduğu Konya’ya yöneldiler. Kırşehir istikametinde ilerleyen Babailer, bütün ağırlıkları, çocukları ve sürüleriyle Malya ovasında toplandılar. Selçuklu ordusu ise Türklerden başka yabancı ücretli askerlerle takviye edilmiş olarak Emir Necmeddin komutasında Babailerin bulunduğu Kırşehir’e doğru hareket ettiler. 1240 yılında Malya Ovası’nda karşılaşan iki tarafın çarpışmasında Babaî Türkmenlerin büyük bir kısmı kılıçtan geçirildi. Baba İshak da yakalanıp öldürüldü. Böylece bu büyük ve korkunç isyan güçlükle de olsa bastırılabildi (1240). Selçuklu Sultanı II. G. Keyhüsrev tehlikenin bittiğinden emin olduktan sonra Konya’ya döndü ve eğlenceli hayatına kaldığı yerden devam etti.3 İsyanın Sonuçları Babailer hareketi bütün Anadolu Türk tarihinin en geniş kapsamlı ve sonuçları itibariyle en önemli ayaklanmalarından biri olarak kabul edilebilir. Bu isyan dini ideolojileri kullanmasına rağmen, dini değil, siyasi-sosyal bir harekettir. Aynı zamanda Selçuklu Devleti açısından da çok önemli sonuçları olmuştur. İsyandan kısa bir süre sonra Selçuklular, siyasi ve askeri açıdan tam bir sarsıntı geçirdi. O zamana kadar Anadolu sınırlarında bekleyen Moğollar, Selçuklu ordusunun bir çapulcu güruhu karşısındaki acziyetini görünce ve isyanın güçlükle bastırılıp devletin zayıf düştüğünü anlayınca fırsatı değerlendirip Anadolu’yu istilaya başladılar. Bu isyandan kurtulabilen Babaî Türkmenler Anadolu’nun uçlarına doğru göç ettiklerinden Selçuklu ordusu büyük bir güçten mahrum bırakmıştı. Zira Selçuklu ordusunun önemli bir gücü Türkmenlerden oluşuyordu. Anadolu’nun toplumsal düzeni de bozulmuştu. Bu büyük isyan ve ağır kayıplar halk tabakaları arasında büyük ayrılıklara sebep olacaktı. Artık halk kültürel anlamda aynı sosyal tabana dayanmakla birlikte dini düşünce açısından birbirine paralel (Ortodoks ve heterodoks) iki toplum olarak günümüze kadar gelecektir. Bu isyandan itibaren devlete karşı sürekli muhalefette kalan Türkmen halkı fırsatını buldukça, çeşitli adlar altında, isyan edecektir. Zira ilk defa bu isyanla iki toplum arasındaki saflar netleşmiş her iki tarafın dini düşünce ve dünya görüşleri artık belirginleşmiş olacaktı. Türkmenler'den mahrum olarak Moğolların karşısına çıkan Selçuklu ordusu, Kösedağ’da doğru dürüst savaşmadan ağır bir hezimete uğrayacaktır. Dolayısıyla Babaî Türkmenlerinin bu isyanı Moğolları Anadolu’yu istilaya davet eden bir olay oldu. Kösedağ Savaşı Yassıçemen Savaşı’ndan sonra Moğollar Selçuklulara komşu olmuşlardı. Anadolu’ya saldırmayı düşündükleri için her an fırsat kolluyorlardı. Babaîler İsyanı’ndan sonra Selçuklu ordusunun, köylü ve güçsüz kalabalıklara neredeyse yenilecek duruma düştüğünü görünce Anadolu’yu istilaya başladılar. Moğollar, Gürcistan ve Ani Kalesi’ni (Kars’ı) ele geçirip Gürcü ve Ermenilerden devşirdiği birliklerle Selçuklu sınırına dayanırken II. G. Keyhüsrev, güneydoğudaki Müslüman prenslikler ve Eyyubilerle meşgul oluyordu. Moğolların yoklama niteliğindeki ilk istilası tam bu sırada başladı (1242). Erzurum’dan Sivas’a kadar Selçuklu topraklarını yağmalayan Moğollar ertesi yıl dönmek üzere geri çekildiler. Baycu Noyan komutasındaki asıl ordu Erzurum’dan Anadolu’ya girdi. Kale komutanının ihanetiyle Erzurum’u ele geçiren Moğollar, büyük bir katliam yaptıktan ve şehri yağmaladıktan sonra Erzincan üzerinden Sivas’a vardılar. II. Gıyaseddin Keyhüsrev ise Moğollara karşı savunmak üzere güçlü bir ordu kurmaya çalışmıştı. Selçuklu ordusu Sivas’a gelip öncü kuvvetlerle Moğolları düz ovada karşılamak istediler. Moğollar bu öncü birlikleri dağıtınca Sultan diğer askerleri düzenleyip düşmana saldıramadan kaçmayı düşündü. Askerlerin savaşacak moralleri kalmayınca onlar da Sultan’ın arkasından savaş meydanını terk ederek hezimeti kendi elleriyle hazırladılar. Böylece Moğollar 1243 yılında Sivas yakınlarındaki Kösedağ’da kolay bir zafer kazanmış oldu. Moğol hükümdarı Baycu Noyan, Kösedağ’dan sonra ordusuyla harekete devam ederken karşılarında bir savunma kuvveti kalmamıştı. Moğollar Sivas’ı, ardından Kayseri’yi yağmalayıp, yakıp yıktılar. Bundan böyle Anadolu’da bütün felaketlerin başı sayılan “Baycu Yılı” başlamış oldu.4 Moğol Hanı Kayseri’den sonra ele geçirdikleri birçok ganimet malı ve hazine ile Mugan’a döndüler. Bu sırada Selçuklu veziri Mühezzübiddin Ali, Moğollar ile bir anlaşma yapmak için harekete geçti. Sultana bile söylemeye gerek duymadan pahalı hediyeler ve yüklü bir servetle Baycu’nun huzuruna çıktı. Sonunda yıllık vergi ve tabi olmayı taahhüt ederek anlaşmaya varıldı. Anadolu’da bundan sonra, zulüm ve baskı altında geçen Moğol hâkimiyeti dönemi başladı. Kösedağ hezimetinden sonra Selçuklu devletinin çöküşü başlayacaktır. Selçuklu sultanları bir kukladan öteye geçemeyecektir. Artık Selçuklu yöneticileri, ardı arkası kesilmeyen Moğol istekleri için seferber olmak zorunda kaldılar. Bu sırada eğlenceye düşkün olan II. G. Keyhüsrev keyfine bakarken, Moğol felaketinden sonra devlet işlerini, İranlı bürokrat sınıfından gelen Mühezzibüddin Ali, Şemseddin İsfahani ve Celaleddin Karatay gibi tecrübeli eller yönetiyordu. Türkmenler yönetimden uzaklaştırıldıktan sonra devleti, Moğol Hanı’nın atadığı vezirler ve Anadolu genel valileri yönetecek, ağır vergilerle Anadolu soyup soğana çevrilecekti. Kösedağ Savaşı’nın Sonuçları 13.yy. Anadolu tarihinin en önemli olayı, siyasi ve sosyal sonuçları bakımından, Moğol istilası olmuştur. Batı Anadolu uçlarında canlı ve bağımsız yeni bir Türkiye’nin doğuşu da Moğol baskısı altında meydana gelen yeni şartların neticesidir. Moğol istilasından sonra Anadolu’nun etnik ve demografik yapısı değiştiği gibi meydana gelen yeni âlemde Türk dili ve Türk kültürü önemli mevkiye yükselmiştir. Anadolu’da Moğol istila ve baskısına karşı bağımsızlık mücadelesi veren yegâne kuvvet göçebe Türkmenler olmuştur. Moğol istilası ile kitleler halinde Anadolu’ya gelen yeni unsurlar ile kuvvetlenen uc Türkmenleri kendi başlarına Selçuklu Devleti’nin zapt edemediği Batı Anadolu ve Marmara bölgelerini açarak buraları Türkleştirdiler ve İslamlaştırdılar. Anadolu’nun şuurlu bir Türkleşme sürecinin en ücra yerlerine kadar tamamlandığı bu zaman, Batı Türklüğünün doğmasına ve güçlenmesine neden olmuştur. Anadolu’nun Türkleşme sürecini fütuhat ve sızma yoluyla yapılmış olan Türk muhaceretinin müspet bir sonucu olduğu kabul edilirken, Moğol istilası bu göç selinin en son ve en önemli halkasını teşkil eder. Anadolu’nun etnik ve kültür yönüyle yapı değiştirmesinde, hatta Anadolu’nun Hristiyan kaynaklarında, ‘Türkiye’ olarak adlandırılmasında Moğol harekâtı sonunda Anadolu’ya gelen ve adeta sığınan Türkmenler başrolü oynamıştır.5 Moğol istilasının Anadolu’da maddi bir yıkıma sebep olduğu bir gerçektir ancak bunun önemli manevi müspet neticeleri olduğu da bir hakikattir. 1332’de Kırşehir’de eserini yazan Âşık Paşa, Türklük şuuruna önemli yer verdiği Garibname’sinde6 Türk diline ve Türk-İslam kültürüne vurgu yapmakta, vahdet mesajlarıyla Türk toplumunu uyarmaktadır. Moğol kasırgasının önünden çekirge seli gibi kaçıp Anadolu’yu istila eden Türkmenler arasında Türkistan, Harezm, Horasan ve Azerbaycan’dan gelen potansiyel, donanımlı zümreler de vardı. Horasan Erenleri namı altında edebiyatımıza konu olan Türkmen şeyh ve dervişleri yanında, çok sayıda ilim ve din adamı, tasavvuf ve tarikat erbabı da Anadolu’yu, hep bu dönemde, şenlendirdi. Yeni gelenler şüphe yoktur ki Anadolu’nun mukadderatını belirlemiş oldular. Bunun yanında Moğol tahribatının sebep olduğu siyasi ve sosyal bunalımlara bağlı olarak, bu hareketli ve dinamik sınıfın en faal oldukları zaman yine bu dönemdir. İşte Türkiye tarihinin en hareketli ve canlı, neticeleri bakımından da bir o kadar önemli dönemlerinden biri olan Moğol hâkimiyeti dönemi, Anadolu siyasi ve sosyal tarihinin, etkileri bugüne kadar devam eden en önemli kesitini oluşturmaktadır. Moğol Hâkimiyetinde Selçuklu Yönetimi Anadolu’nun bundan sonraki siyasi hayatı artık Moğol hükümdarlarının iradesine tabidir. İbn Bibî ve Aksarayî’nin vekayinameleri bu dönem Anadolu’sunun siyasi vaziyetine, İlhanlı bakış açısıyla da olsa, ışık tutmaktadır. Selçuklu hanedanından bazen biri, bazen diğeri, bazen de birkaç şehzade birlikte Moğol hanlarının yarlıklarıyla saltanat sürüyordu. Moğol sarayının itimadını kazanmış ve Selçuklu idaresini fiilen ellerine alan bazı devlet adamları sultandan daha büyük nüfuz kazanıyordu. Anadolu’daki Moğol genel valileri gerçekte bütün devletin yöneticisi, nazımı, sarayın denetçisidir. Bir taraftan hükümdarı ve Selçuk ümerasını beslemek, diğer taraftan Moğol ordusunun ve komutanlarının ihtiyaçlarını tatmin etmek, Moğol hanına senelik vergi ve hediyelerini göndermek, mali sıkıntıları arttırıyor, artan vergiler halkı tazyik ediyor bu da iktisadi ve sosyal huzursuzluğu tetikliyordu. Bu karışık ve kozmopolit idare mekanizması daima halkın zararına işlemesi, Selçuk sultanları ve ümerası arasındaki rekabet ve mücadeleler, birbirlerinin aleyhinde Moğollar nezdindeki jurnal ve entrikaları, bazen Moğol komutanlarının birbirleriyle mücadeleleri ve Han’a karşı isyanları, huzursuzluğu arttırıyor, bunları takip eden savaşlar birbirini kovalıyordu. Gıyaseddin Keyhüsrev öldükten sonra üç oğlu arasında taht kavgaları başlamıştı. En büyükleri Keykavus 7 yaşlarındaydı. O, en küçüğü Keykubad’ı veliahd naspetmekle birlikte devlet adamları örfe uyarak Keykavus’u tahta geçirdiler. Ancak Keykavus’un gitmesi gerekirken, İlhan’ın katına sultanlığını onaylatmak üzere diğer kardeş Kılıç Arslan gönderilmişti. Kılıç Arslan Anadolu’ya İlhan’dan aldığı yarlıkla birlikte 2000 Moğol askeri ile dönmüştü. Sivas’ta tahta çıkan Kılıç Arslan, rakibi Keykavus’un adamı olan vezir İsfahani’yi öldürttü. Bunun üzerine tecrübeli devlet adamı Celaleddin Karatay, ‘Atabek-i Rum’ unvanıyla üç kardeşi birden tahta çıkartarak saltanat kavgalarına son vermek istedi (1249). Böylece üç kardeşi devlet adamlarının ihtiras ve tesirlerinden kurtarmayı hedefledi.7 Ancak Karatay 1254’te ölünce dört yıllık sulh ve sükun dönemi yerini tekrar saltanat çekişmelerine bıraktı. Keykubad, İlhan’a saltanatının tasdiki için giderken yolda ölünce meydan II. İzzeddin Keykavus ve IV. Rükneddin Kılıç Arslan’a kaldı. Keykavus Konya’da, Kılıç Arslan ise Kayseri’ye gelip sultanlığını ilan etti. Keykavus, Anadolu’da Türkmenlerin desteğini alırken, rakibini hapse atmış, Moğol Hanı’na ısrarla gitmemiş, bilakis Moğol işgaline karşı bağımsızlık mücadelesi onun önderliğinde yürümüştür. Bunun üzerine Baycu Noyan Anadolu’ya girdi. 1256 yılında Sultanhanı Savaşı’nda Selçukluları mağlup ederek, Erzurum’dan Aksaray’a kadar olan şehir ve kaleler yağma ve tahrip edildi. İ. Keykavus’un Konya’dan kaçmasıyla Moğolların desteğini arkasına almış olan Kılıç Arslan ise tek başına tahta çıkarken (1257), Baycu Noyan yardımcılığına Muineddin Pervane’yi getirmişti. Bazı tarihçilerce diktatör olarak anılan Süleyman Pervane, bütün devlet işlerini eline alacaktır.8 Moğol karşıtı cephenin umudu olan II. İ. Keykavus, arkasına aldığı Türkmen gücüyle Moğollara karşı başlattığı cihadı mütemadiyen devam ettirmiş, Memlük Sultanı Baybars ile de anlaşmıştı. Moğolların Bağdat seferini fırsat bilen Keykavus, kardeşini mağlup ederek Anadolu’daki prestijini yükseltmişti. Anadolu’yu rahatlıkla sömürebilmek için sulhu çıkarlarına uygun gören İlhan, ülkeyi iki kardeş arasında taksim ederek, Kızılırmak’ın batısı Keykavus’a, doğusu R. Kılıç Arslan’a bırakılmıştı. Her iki sultan da Hülagu’nun huzuruna çıkarak taksimi kabul etti. Muineddin Pervane ise taksim fikrinden dolayı Moğollar nezdindeki itibarını arttırdı. Moğolların 1260’ta Suriye’de Ayncalut Savaşı’nda Memlüklere yenilmesi Anadolu Türkmen beylerine ve Keykavus’a bağımsızlık yolunda cesaret vermişti. Keykavus Türkmen beyliklerinden tam destek alırken, öte yandan Baybars’tan ve Altınordu Hanlığı’nın ilk Müslüman hükümdarı Berke’den de yardım istemişti. Ancak bu temaslardan haberi olan Pervane, Keykavus’u Hülagu’ya ihbar edince Selçuklu-Moğol ordusunun kendisine karşı harekete geçmesine neden oldu. Bunun üzerine tahtını-tacını geride bırakan Keykavus ailesini yanına alarak İstanbul’a sığındı. Böylece 17 yıl aralıksız süren saltanatı sona erdi ve maceralarla dolu uzun gurbet hayatı da başlamış oldu. Bu arada Rükneddin Kılıç Arslan da tek başına -uclar, sahiller ve dağlar müstesna- bütün Türkiye’nin sultanı oldu.9 Kösedağ felaketi ile başlayan Moğol hakimiyeti döneminin 20 yılına damgasını vuran muhteris devlet adamı Muineddin Pervane, Moğollara dayanarak IV. R. Kılıç Arslan’ı avucuna almış, Selçukluların gerçek ve tek hakimi olmuştur. Entrikalarıyla yerini sağlamlaştırırken rakiplerini jurnallemek suretiyle ortadan kaldırmaktan çekinmiyordu. Kendisine müdahale eden Türkmenler Moğol yanlısı Selçuklu iktidarına karşı cihat ve mücadelelerini sürdürürken en büyük rakipleri Pervane idi. Tokat ve Sinop’u mülküne geçiren Pervane, avucuna aldığı Sultan Kılıç Arslan’ı dahi kendisine karşı harekete geçirtmişti. Ancak Pervane, 1266 yılında Sultanı da ortadan kaldırarak 3 yaşındaki şehzadeyi tahta geçirdi.10 İçeride Pervane’nin dışarıda da Moğolların baskı ve soygunlarından bıkan Türkmen beyleri, Memlük sultanı Baybars’ı Anadolu’ya davet ederek Moğol işgaline karşı koymak istediler. Bu arada Pervane de ikili oynayarak el altından Baybars’a gönderdiği elçi vasıtasıyla sultanın ve koltuğunun güvenliği şartıyla ülkeyi Memlük idaresine vermeye hazır olduğunu belirtiyordu. Baybars da memnuniyetini bildirirken Anadolu’ya geldiğinde gerekli yardımda bulunmasını istemişti.11 Hatiroğlu ve Karamanoğlu Türkmenleri, Pervane ve Moğol düzenine karşı harekete geçmişlerdi. Baybars’ın da bir keşif kolu gönderip desteklediği bu hareket, Anadolu’ya gelen 30 bin Moğol ordusu ve Pervane’nin yardımıyla Ulukışla’da bastırılmış, asiler cezalandırılmıştı (1276). Baybars, Türkmenlerin isteklerine, Pervane’nin davetine ve kendisine Anadolu’dan sığınan devlet adamlarının teşvikine olumlu cevap vererek, büyük bir ordu ile Halep’ten hareket ederek Anadolu’ya girdi. Kendisini Elbistan’da karşılayan Moğollara ağır bir yenilgi tattırdı (1277). Baybars’ın zaferi Anadolu Türkmenleri için büyük bir heyecan yaratmıştı. Selçuklu beylerinin çoğu Baybars’ın ordusuna katıldı. Pervane ise Moğol korkusuyla Baybars’a katılmazken ailesini ve sultanı alıp ikametgâhı Tokat’a gitti. Kayseri’ye kadar ilerleyen Baybars, tahta oturdu ve şehirde 10 gün kaldı. Baybars, Pervane’den söz aldığı desteği göremeyince dönmek zorunda kaldı. Pervane’nin ikili oyunu pahalıya mal olmuş, intikam hırsıyla Anadolu’ya gelen Abaka Han, büyük bir katliam yaparak on binlerce Türkmen’i kılıçtan geçirmişti. Bu arada Pervane’ye Elbistan Savaşı’nda bulunmamasının hesabını soran Abaka Han, onun bu ikili siyaset ve entrikalarıyla dolu yaşamına son verdi (1277).12 Baybars’tan destek alan Karamanoğlu Mehmed Bey, emrindeki Türkmenlerle birlikte bağımsızlıktan vazgeçmemiş, hatta durumu lehinde görüp Konya’ya yürüyerek başkenti ele geçirmişti. Keykavus’un geride bıraktığı oğullarından biri olduğunu öne sürdüğü Alaaddin Siyavuş’u da tahta geçirip, halkı zorla biat ettirdi. Karamanlı Mehmed’in Konya’da iken her yere haber yollayarak Türkmen liderlerini davet etmiş, divan toplantıları, tayin ve tevcihler yapmış, o günlerde Anadolu Türkünün yabancı idaresinden ve kültürel baskılarından ne derece bunaldığını gösteren meşhur fermanı yayınlamıştı: “ Bundan sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden gayrı dil kullanılmayacaktır ”.13 Karaman Türkmenlerinin Konya saltanatı 37 gün sürdü. Selçuklu-Moğol ordusu Konya üzerine yürüyerek Türkmenleri çıkardı, tarihlerin tezyif amacıyla Cimri diye adlandırdıkları meczup derviş, Karamanlı Mehmed Bey gibi yakalanarak öldürtüldü (1279).14 Bir dönem II. İzzeddin Keykavus’un önderliğini yaptığı ve Karamanoğulları ile başlayan Türkmen harekâtı bütün uc Türkmenlerine yayılmıştı. Genel bağımsızlık hareketleri haline gelen bu baskı ve sindirme dönemi Anadolu Beylikleri dediğimiz milli Türk devletlerini ortaya çıkaracaktır. Artık Selçukluların bağımsızlığını bu tarihten itibaren ortadan kaldırarak Anadolu’ya atadığı genel valilerle yönetmeye başlayan İlhanlılar, istikrarı bitirmiş, ülke parçalanmıştı. Birbirleriyle post kavgasına giren Moğol komutanları, Anadolu’yu kasıp kavururken, Aksarayî bu orduyu, “Müslümanların derisini soymakla geçinen Moğol çerileri” diye anmıştır.15 Anadolu’da mali düzenlemeler yapmak üzere görevlendirilen Cüveyni, akabinde Kazvini ile İlhanlılar Anadolu’yu doğrudan sömürgeleri haline getirirken, Sultan Mesud’un fikri dahi alınmamıştı. Devlet adamları İlhanlı hükümetine yaranmaya çalışırken, Anadolu’da siyasi birlik diye bir şey kalmadı. İlhanlıların kendi aralarındaki post kavgası, Türkmenlere yavaş yavaş bağımsızlıklarını katileştirme fırsatı veriyordu. Son Selçuklu hükümdarı Mesud’un ölümü hiç bir akis yapmamış, hatta son Selçuklu sultanı Mesud mu yoksa başka biri mi olduğu henüz aydınlatılamamıştır. Kadı Ahmed’in II. Mesud’un ölümüne dair tereddütle verdiği 1308 tarihi münakaşasız kabul edilmiştir.16 Türkmen Beyliklerinin Teşekkülü Moğol tahakkümü ile Selçuklu hâkimiyeti gittikçe sönerken uçlarda Türkmen beylerinin zuhur ve istiklalleriyle Anadolu’da yeni bir hayatiyet ve Türkleşme devri başlar. Zaten Anadolu’da İlhanlıların tam bir hâkimiyet kurdukları da söylenemez. Doğu ve Orta Anadolu’nun askeri ve ticari yol güzergâhlarında bulunan başlıca merkezlerde İlhanlılar hâkimken uçlar, Bizans sınır boyları, dağlık ve sahil kesimler Türkmenlerin kontrolü altındaydı. Moğol istilasının dehşeti önünden kaçan ve ilk fetih zamanındaki kalabalıkla Anadolu’ya giren Türkmenler Selçuklu sınırlarına yığılarak buralarda göçebe nüfusun kesafetini ve Bizans topraklarına tazyiki arttırdılar. Türkmen istilası İznik, Bursa kapılarına yaklaşıyor, Ortodoks rahipleriyle anlaşarak şehir varoşlarına göçmenler yerleştiriliyordu. Rumların boşalttığı şehirleri ele geçiriyorlardı. Bu sebeple Moğol istilası onların felaketlerine değil saadetine sebep oluyordu. Kitleler halinde Roma arazisi yağmalanıyor, Akdeniz’den Karadeniz’e kadar uzanan sahil şeridinde küçük siyasi teşekküller halinde muntazam bir yerleşme gerçekleşiyordu. Bu beyliklerin kuruluşunda iki önemli faktör; göç ve gaza başlıca rolü oynamıştır.17 Arap kaynaklarında İlhanlıların zayıflamasıyla Anadolu’da pek çok tavaif-i müluk (Beylikler) ortaya çıktığı belirtilir. Bunlar arasında Osmanlı beyliğinin henüz önemsiz bir durumda bulunduğunu fakat Orhan zamanında İstanbul İmparatoru ile sürekli savaş halinde olduğu yazar.18 Saltanat iddiası güden veya isyan eden şehzadeler, bazı devlet adamları, Türkmen beylerine sığınıyordu. İran ve Azerbaycan’dan göçen pek çok din adamı, Türkmen şeyh ve dervişi de bu uçlarda sığınak bulurken eski örf ve geleneklerine bağlı olan Türkmenleri İslamlaştırıyor, uçlarda İslam kültürünü ve gaza mefkuresini kuvvetlendiriyordu. Türkmen beyleri, uc gazileri sıfatını kazanıyordu. Mesela ilk Türkmen Beyliği İnançoğullarını, Denizli-Ladik, Honas ve Dalaman civarında kuran Mehmed Bey bir uc gazisiydi. Beylikler topraklarında mantar gibi biten tekke ve zaviyeler de bu iman coşkunluğunu arttırıyor, bölgenin bir vatan haline gelmesine katkıda bulunuyordu. Türkmen beylikleri şeklen Selçuklu-İlhanlı hükümetine bağlıyken aslında bağımsız hareket etmekteydiler. Türkmenlerin bağımsızlık mücadelesinde en önde Karamanoğulları gelmektedir. El-Ömeri’nin naklettiğine bakılırsa Gazan Han’ın, “Eğer Karamanoğlu Rum Türkmenleri olmasaydı güneşin battığı yere kadar atımla çiğnerdim” demiştir. Oğuzların Avşar boyundan gelen Karamanoğullarının ilk beyleri Nure Sufi, Baba İlyas’ın müritlerindendir. Babaîler isyanından sonra Karaman ve Ermenek bölgesine sığınıp beyliklerini kurmuşlardır. Kendilerini Selçukluların varisi sayıp diğer beylikler üzerinde sürekli hâkimiyet tesis etmeye çalışmışlarsa da gaza bölgesinde bulunmadıklarından dolayı büyüyememişler ve Anadolu içlerine hapsolmuşlardır. Dipnotlar
1Aksarayî, Müsameretü’l-Ahbar ve Müsayeretü’l-Ahyar , nşr. O.Turan, TTK Basımı, Ankara 1944, s. 71.
2İbn Bibî, el-Evamirü’l-Alaiye Fi’l-Umuri’l-Alaiye (Selçuk-name), haz. M.Öztürk, C. II, KB Yay., 1996, 54.
3İbn Bibî, a.g.e ., II, 53; A. Yaşar Ocak, Babailer İsyanı (Aleviliğin Tarihsel Altyapısı) , dergah yay., İst. 1996, 95-98.
4Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye , Turan neşr. İst. 1971, s. 432.
5Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi , I, 1969, Ankara 1970, 1-147; A.Yuvalı, “Anadolu’nun Türkleşmesi ve Moğollar”, TDA , S.38, Ekim 1985, 90-91; 1279’da Anadolu’dan geçen Marco Polo, bölgeyi ‘Türkmania’ diye anar, İnalcık, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu”, Türkler , C.9, s.66.
6Aşık Paşa, Garib-name, IV cilt, Yay. Kemal Yavuz, TDK Yay., İst. 2000.
7İbn Bibî, el-Evamir , 123-130; Aksarayî, Müsameretü’l-Ahbar , s. 133-150; Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye , s. 464; Nejat Kaymaz, Pervane Muineddin Süleyman , DTCF Yay., Ankara 1970, 45-47.
8Kaymaz, Pervane Muineddin , s. 56-92.
9Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye , s. 580-81.
10Kaymaz, a.g.e ., s. 122.
11Kaymaz, a.g.e ., s. 139.
12Kaymaz, a.g.e ., s. 178.
13F.Sümer, Cimri’nin gerçek bir Selçuklu şehzadesi olduğunu öne sürmüştür. Bk. a.g.m., SAD I, 1969, TTK Ankara 1970, 50; Turan, a.g.e. , s. 62.
14Aksarayî, a.g.e ., s. 210; İbn Bibî, a.g.e ., II, 236; Turan, a.g.e ., s. 570.
15Aksarayî, a.g.e ., s. 137.
16Turan, a.g.e ., s. 645.
17Halil İnalcık, “Osmanlı İmparatorluğu”, Studies in Ottoman Social and Economic History , London 1985.
18Ömeri, Mesalikü’l-Ebsar ’dan naklen Y.Yücel, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar I, TTK Basımevi Ankara 1991, 183-203.
Kaynakçalar
Aksarayî, Kerimüddin, Müsameretü’l-Ahbar ve Müsayeretü’l-Ahyar , nşr. O.Turan, TTK Basımı, Ankara 1944. Aşık Paşa, Garib-name, IV cilt, Yay. Kemal Yavuz, TDK Yay., İst. 2000
İbn Bibî, el-Evamirü’l-Alaiye Fi’l-Umuri’l-Alaiye (Selçuk-name), haz. M.Öztürk, C . II, KB Yay., 1996.
İnalcık, Halil, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu”, Türkler , C.9, Yeni Türkiye Yay. Ankara 1999.
Kaymaz, Nejat, Pervane Muineddin Süleyman , DTCF Yay., Ankara 1970.
Sümer, Faruk, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi , I, 1969, Ankara 1970.
Ocak, A. Yaşar, Babailer İsyanı (Aleviliğin Tarihsel Altyapısı) , dergah yay., İst. 1996.1
Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye , Turan neşr. İst. 1971.
Yuvalı, Abdülkadir, “Anadolu’nun Türkleşmesi ve Moğollar”, TDA , S.38, Ekim 1985.
Yücel, Yaşar, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar I, TTK Basımevi Ankara 1991.
13
dk.
30 Eylül 2022
Osmanlı Devleti'nin Kuruluşunda Etkili Olan Unsurlar
Osmanlı Devleti XIII. yüzyılın sonlarında İran Moğollarının baskısı nedeniyle yıkılan Anadolu Selçuklu Devleti’nden sonra, XIV. yüzyılda Anadolu’nun kuzeybatı bölgelerinde kurulan küçük bir uç beyliğidir. Selçuklu-Bizans sınırlarında kurulan bu beylik, kısa bir süre içerisinde Balkanlara ve Anadolu’ya egemen olarak, önemli bir dünya gücü hâline gelmiştir. Tarih sahnesine ilk çıktıklarında küçük bir aşiret olan Osmanlıların oldukça kısa bir süre içerisinde hâkimiyet alanlarını genişleterek, beylikten devlet statüsüne geçmeleri dünya tarihinde eşine az rastlanan önemli bir gelişmedir. Anadolu Türklüğünün XIII ve XIV. yüzyıllardaki siyasî ve içtima yapısına dayalı olarak kurulan bu yeni devletin büyümesinde etkili olan birçok faktörden bahsetmek mümkündür. Nitekim bununla ilgili kuruluşun temel dinamikleri ve bu sürece etki eden faktörlerin neler olduğu konusunda değişik görüşler ortaya atılmıştır. İttifak olunan temel düşünce devletin kuruluş yıllarında uyguladığı politikalarda etkili olduğudur. Beyliğin coğrafi konumu, gaza ve cihat politikasına bağlı faaliyetleri ve hoşgörü politikasının yanı sıra, kuruluş yıllarından itibaren uygulanan başarılı stratejilerin bu büyüme üzerinde olumlu etkileri olmuştur. Osmanlı kuruluşunda ve devletin kısa sürede büyümesinde Anadolu’da büyük nüfuzları olan ve XIV. yüzyılın önemli mutasavvıflarından ve Vefâiyye tarikatına mensup Şeyh Edebâli ile Ahi Hasan gibi önde gelen Ahi reislerinin büyük desteği oldu. Nitekim bu gruplar o dönemlerde Anadolu’da oldukça etkili dinî-tasavvufî gruplar olup, onların desteği Osmanlılara dinî meşruiyet sağladı. Yine Osmanlı’nın bu dönemdeki genişleme ve büyümesinde Osmanlı fetihlerinde ve yayılmasında uygulanan gaza ananesi ve kitleler hâlinde yapılan göçlerin de büyük etkisi olmuştu. Yani bir nevi Osmanlılar göç hareketleri ile Anadolu’ya gelen göçebe Türkmen gruplarının birleşim merkezi oldu. Ayrıca bilinmesi gereken önemli unsurlardan biri de Osmanlı Devleti’nin bir uç boyu toplumundan başlayarak büyümesi, akıncılık sisteminin gaziliğe dönüştürerek geliştirmesi, Osmanlıların kendilerine özgü bir yayılma siyaseti ve yöntemi oluşturmasına neden olduğudur. İlk gelişme dönemlerinde yani 14. yüzyıl boyunca Batı Anadolu nüfusunun doğudan gelen ve çoğunluğu şehirli, köylü ya da göçebe Türklerden oluşan insan dalgalarıyla beslenmesi Osmanlı gelişmesinde oldukça etkili olmuştur. Askerî alanda olduğu gibi, mülkî idare alanında da mükemmel bir teşkilâta sahip olan Osmanlı Devleti yerleştiği bölgelere devamlı, düzenli ve gelişmiş bir hayat getirmiştir. Bu çerçevede Osmanlı Devleti’nde fethedilen araziler eski Türk devletlerinde olduğu gibi yükümlülük karşılığında dağıtıldı. Ancak kurumsal ve idarî değişikliklerle kalıcı olamayacağını bilen Osmanlılar, bu bölgeleri gönüllü ve zorunlu göç yoluyla iskâna tabi tutmuşlardır. Oldukça planlı bir şekilde yürütülen iskân politikaları ile bir yandan yeni fethedilen bölgelerin şenlendirilmesi amaçlanırken, diğer taraftan da iskân ettirilen bölgelerdeki asayiş ve güven ortamı sağlanmış oldu. Kuruluştan itibaren devlet teşkilâtı ülkenin büyümesine paralel olarak gelişen Osmanlı Devleti’nde, toplum-devlet ve insan-toprak ilişkileri ile fertler arasındaki ilişkileri düzenleyen kanunlar meydana getirilerek, Batılıların “Pax Ottoman” yani Osmanlı Barışı adını verdikleri, adaletin ve barışın hüküm sürdüğü bir dünya oluşturulmuştur. Osmanlıların Anadolu ve Rumeli’de kurdukları düzen, Anadolu Selçukluları, İlhanlılar, Bizans ve beylikler dönemlerinden alarak oluşturdukları yeni bir sentezdir. Buna göre, Osmanlılar, geleneğe, örfe, yerleşik kanun ve uygulamalara saygı göstererek aşamalı bir fetih ve yerleşme siyaseti izlemişlerdir. Bunun yanı sıra Osmanlılar, adalet ve kamu düzeninin sağlanması vb. gibi esasları da dikkate alan yeni bir yönetim anlayışı, tımar, kul-devşirme ve vakıf gibi kurumlar ile bir dünya imparatorluğunun temellerini atmışlardır.
Osmanlı Devleti’nin Kısa Sürede Gelişerek Yerleşmesinde Etkili Olan Temel Unsurlar
Osmanlıların yeni fethedilen yerlerde uyguladıkları sistemler arasında “Kolonizatör Türk Dervişleri” denilen şeyh, baba, abdal lakaplı ve sûfi kimlikli dinî grupların liderliğinde gerçekleştirilen iskân siyasetinin de önemli etkisi vardı. Anadolu’nun fethi ve İslamlaşmasında olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında da Türkleri harekete geçiren en önemli unsurların başında bu tasavvuf düşüncesi gelmektedir. Abdalân-ı Rûm, Gâziyân-ı Rûm Ahiyân-ı Rûm ve Bacıyân-ı Rûm denilen bu gruplar Anadolu’da sürekli propaganda yaparak ve Anadolu devletlerinin savaşlarına katılarak fetihlerin kalıcılığını sağlamışlardır. Anadolu’ya yapılan yoğun Türkmen göçleri sonucunda bölgeye gelen bu dervişler, Selçuklular gibi Osmanlıların da manevi dayanaklarını oluşturmuştur. Onların Anadolu’daki etki alanı, fetih ve iskân, sosyal hayat ve kültür hayatı gibi birbirine bağlı üç başlıkta toplanmaktadır. Yani Osmanlı’nın kuruluşu esnasında bu dervişler, fetihlerde etkili oldukları kadar, kırsal ve kentsel bölgelerde yerleşim ve konaklama hizmetleri başta olmak üzere sosyal hayatın çeşitli kademelerinde etkili olmuşlardır. Bu örgütsel yapı Osmanlıların Bitinya’daki Bizans şehirlerinin fethedilmesi için itici güç olmuş, padişahlara hükümet sistemini geliştirme olanağı sağlamış ve Hıristiyan nüfusun geniş bir bölümünün İslâmiyet’e girmesini kolaylaştırmak suretiyle yeni kurulan devlete oldukça sağlam bir toplumsal yapı kazandırmıştır. Osmanlı Devleti’nin kısa sürede büyüyüp gelişmesinde etkili olan temel unsulardan birisi de beyliğin kurulduğu coğrafi bölgenin avantajlarıdır. Nitekim Anadolu’nun Batı bölgelerinde Bizans sınırında kurulan Osmanlı Beyliği’nin gaza ve cihad politikaları çerçevesinde diğer beyliklerin de desteğini aldığı bilinmektedir. Yine o dönemlerde Anadolu’da ve Balkanlarda yaşanan siyasi otorite problemleri ile Avrupa’da İngiltere ve Fransa arasında yaşanan Yüzyıl Savaşlarının Osmanlı üzerinde olumlu etkileri olduğu söylenebilir. Tüm bunların yanı sıra Osmanlı kuruluş dönemini şekillendiren önemli unsurlardan birisi de başarılı ve merkezi yönetime hâkim padişahların varlığıdır. Nitekim bu durum devletin kuruluş yıllarında içte ve dışta başarılı politikalar üretmesine ve bunların uygulanmasına zemin hazırlamıştır.
Bu çerçevede Osmanlı Devleti’nin büyümesinde ve gelişmesinde etkili olan bir başka faktörün de devletin kuruluş yıllarında uyguladığı dış politika anlayışı ile buna bağlı olarak gelişen diplomasi anlayışının olduğu söylenebilir. Nitekim devlet ilk aşamada Batı’da Bizans’a karşı savaş, doğuda beyliklere karşı barış ve dostça ilişkiler kurma gibi bir dış politika geliştirdi. Bu çerçevede kuruluş yıllarında Bizans’a karşı gaza ve cihad ile dinî meşruiyet desteği sağlayan devlet, beylikler ile de siyasî evlilikler gibi yollarla akrabalık ve dostluk ilişkileri kurma yoluna gitti. Bu durum devletin kuruluş aşamasında mütevazı bir şekilde rakiplerini çoğaltmadan hareket ettiğini göstermektedir. Ancak ilerleyen dönemlerde devlet gücünün artmasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin “hiç kimseyi kendi ile eşit şartlarda görmeme” gibi bir diplomasi anlayışının yerleştiği bilinmektedir. Bu durum devletin içinde bulunduğu siyasi ve askeri gücüne uygun bir diplomasi anlayışı uyguladığını ve her dönemde geçerli kurallar ile değil zamana göre değişen politikalar yerleştirdiğini göstermesi açısından önemlidir. Nitekim Osmanlı Devleti’nin en önemli özelliklerinden birisi bu esnekliğinde yatmakta olup, devlet kesin çizgilerle korunup bağlı kalınan katı kurallardan ziyade dinamik ve dönemin ihtiyaçlarına göre şekillenen bir anlayış ile hareket etmiştir.
Bu şekilde Batı Anadolu’da yerleştikleri bu yeni yurdun sahibi olan Osmanlılar, bunun da verdiği güvenle yeni yayılma bölgeleri arayışına girdiler. Onların XIV. yüzyıldaki büyümelerinde, fırsatlardan yararlanma becerileri ile iyi şansları oldukça etkili oldu. Ayrıca Anadolu Selçuklu İmparatorluğu’nun ve Balkanlar’da Bizans İmparatorluğu’nun çöküşlerini aynı zamana rastlaması Osmanlı Türklerine büyüme imkânı sağladı. Osmanlı’nın bu büyümesi Batı’da Hıristiyanlara karşı, gaza ve cihat adı altında, doğuda ise, o dönemde parçalanmış durumda olan Müslüman hanedan devletlerine karşı gelişti. Bu durum Osmanlı fetih politikasının sadece Hıristiyanlara karşı ve kutsal cihat politikası dâhilinde değil, Müslümanlara yönelik olduğunu da göstermektedir. Nitekim daha ilk dönemlerden itibaren yapılan fetihlerin sonucunda Osmanlı egemenlik alanı bir yandan Hıristiyan Balkanlar’a doğru yayılırken, diğer taraftan da Müslüman Anadolu toprakları üzerine yayılmıştır. Böylece XIV. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, bir uç gazisi ve Osmanlı hanedanının kurucusu olan Osman’ın torunları, Tuna’dan Fırat’a kadar uzanan geniş bir alanda imparatorluk kurmuşlardı.
Sonuç
İlk olarak küçük bir Türkmen kabilesinin temellerini attığı Osmanlı Beyliği, zaman içerisinde bu kabilenin ve Ahiler gibi homojen yerli Türk unsurların kaynaşmasıyla meydana gelen malzemeyi kullanan Osmanlı’nın halefleri tarafından genişletilmiştir. Sonrasında ise üstün yöneticilik kabiliyetleri sayesinde değişen koşullara uyum sağlamış ve o dönemdeki müsait şartlardan da faydalanarak Osmanlı Devleti’nin temellerini atmışlardır. Osmanlı Devleti’nin kurulup büyümesinde XIII. yüzyıl Anadolu’sunda yaşanan gelişmelerin de büyük etkisi vardır. O dönemlerde Moğol baskısıyla zayıflayan Anadolu Selçuklu Devleti’nin içine düştüğü sıkıntılar nedeniyle Anadolu’da siyasî birlik bozulmuş ve beylikler kendi başlarına hareket etmeye başlamıştır. İşte bu beyliklerden birisi olan Osmanlılar, Ertuğrul Bey yönetiminde siyasî yapılanmalarını tamamlayarak, Batı Anadolu’da müstakil olarak hareket başlamıştır. Bundan sonra zamanla güçlenerek büyüyen ve sınırlarını genişleten Osmanlı Devleti, kuruluş sürecindeki sağlam teşkilât yapısı ve uyguladığı başarılı sistemler sayesinde tüm dünyayı kendisine hayran bırakacak büyük bir imparatorluk hâline gelmiştir.
Osmanlılar XV. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde artık bir dünya imparatorluğuna dönüşmüş ve Anadolu Selçuklularının varisliğine, İstanbul’un fethiyle Roma’nın varisliğini de eklemiştir. Ardından İslâm dünyasının dinî liderliğini de üstlenen Osmanlı Devleti 600 yılı aşan ömrüyle dünyanın gördüğü en büyük devletlerden biri olarak üç kıtaya hâkim olmuş ve hüküm sürdüğü bu dönemlerde dünya siyasetine yön vermişti. Bu açıdan bu gücü oluşturan temel dinamiklerin ortaya çıkarılması ve Osmanlı Devleti’ni gerek kuruluş, gerekse gelişme dönemlerinde kendisinden önceki Türk ve Müslüman devletlerden ayıran yönlerinin ortaya konulması açısından oldukça önemlidir. Bu tespitlerin yapılması, bir cihan imparatorluğunun tanınması ve küçük bir beylikten nasıl bir cihan imparatorluğu hâline geldiğinin anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
Kaynakçalar
ALİ NÜZHET, Osmanlı Tarihi, (Birinci Baskı), Matbaa-i Âmire, İstanbul 1329 .
Anonim Tevârih-i Al-i Osman, F. Giese Neşri (Haz. Nihat Azamat), İstanbul 1992.
AŞIKOĞLU AHMED, Tevârih-i Âl-i Osman, Aşık paşa-zâde Tarihi (neşr. Ali Bey), (Birinci Baskı), Matbaa-i Âmire, İstanbul 1332.
BARKAN, Ömer Lütfi, Osmanlı İmparatorluğu’nda Kolonizatör Türk Dervişleri”, Türkler, IX, (ed. Güler Eren), Yeni Türkiye Yayınları Ankara 1999, s. 133-153.
DEMİR, Galip, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu ve Ahilik, (İkinci Baskı), Sade Ofset Matbaası, İstanbul 2000.
ERGİNLİ, Zafer, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunda Türk Dervişlerin İzleri”, Türkler, IX, (ed. Güler Eren), Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, s. 107-115.
İNALCIK, Halil, “Türkler”, İA, XII, İstanbul 1988, s. 286-308.
İNALCIK, Halil, Devlet-i Aliye (Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I), (Birinci Baskı), İş Bankası Yayınları, İstanbul 2009.
KAZICI, Ziya, “Ahilik”, DİA, I, İstanbul 1989, s. 540-542.
KURTARAN, Uğur, Osmanlı Avusturya Diplomatik İlişkileri (1526-1791), Ukde Yayınları, Kahramanmaraş 2009.
KURTARAN, Uğur, “Bir İmparatorluğun Doğuşu Osmanlı Kuruluş Dönemi”, Gümüşhane Üniversitesi Sosyal Bilimler Elektronik Dergisi, Sayı 5, (2012), s.244-265.
KURTARAN, Uğur, “Gazi Akça Koca’nın Osmanlı Devleti’nin Kuruluşundaki Etkisi ve Faaliyetleri”, Kocaeli, 2-4 Mayıs 2014, Uluslararası Akça Koca ve Kocaeli Tarihi Sempozyumu Bildirileri, C. II, (Ed. Haluk Selvi-M. Bilal Çelik), Kocaeli 2015, s. 221-229.
LANGER, William L.- Robert P. BLAKE, “Osmanlı Türklerinin Doğuşu ve Tarihsel Arkaplânı”, Söğüt’ten İstanbul’a, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu Üzerine Tartışmalar, (derl. Oktay Özel- Mehmet Öz), İmge Kitabevi Ankara 2005, s. 117-225.
LİNDNER, Rudi Paul, Ortaçağ Anadolu’sunda Göçebeler ve Osmanlılar, (çev. Müfit Günay), (Birinci Baskı), İmge Kitabevi, Ankara 2000.
OCAK, A. Yaşar, “Osmanlı Beyliği Topraklarındaki Sufî Çevreler ve Abdalân-ı Rûm Sorunu (1300-1389) ”, Osmanlı Beyliği (1300-1389), (ed. Elizabeth A. Zachariadou), (çev. Gül Çağalı Güven, İsmail Yerguz, Tülin Altınova),Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1997, s. 159-173.
ÖZ, Mehmet, “Tarihî ve Sosyolojik Açıdan Osmanlı Beyliği”, Beylikten Cihan Devleti’ne Tebliğler ve Tartışmalar, (haz. Bahaeddin Yediyıldız- Yücel Hacaloğlu),3-4 Aralık, 1999, Eskişehir 1999.
SAVAŞ, Ali İbrahim, “Genel Hatlarıyla Osmanlı Diplomasisi”, Osmanlı, C. I, (Ed: Güler Eren), Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, s. 643-657.
SAVAŞ, Ali İbrahim, Osmanlı Diplomasisi, 3 F Yayınları, İstanbul 2007.
SÜMER, Faruk, Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri, Teşkilâtı-Destanları,(Boy Beşinci Baskı), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 1999.
ŞAHİN, Kâmil, “Edebâli”, DİA, X, İstanbul 2007, s. 293-394.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, I, Ankara 2011.
ÜNAL, Mehmet Ali, Osmanlı Müesseseleri Tarihi, (Birinci Baskı), Kardelen Kitabevi, Isparta 1998.
7
dk.
9 Eylül 2022
Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu ve Osman Gazi
Anadolu uçlarında Selçuklu-Bizans sınırındaki küçük bir uç beyliğinin zamanla cihanşümul devletlerden biri haline gelmesi, tarihçileri hala şaşırtmaktadır. Bu kadar büyük coğrafya üzerinde bu kadar karmaşık bir sosyal, etnik ve dini yapı üzerinde tek hanedanlı olarak böyle muazzam devamlılık gösteren Osmanlı Devleti’nin kuruluşu hadisesi Dünya tarihinin karmaşık meselelerinden biridir. Batılı araştırmacılar Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu Bizans’la izah etmeye kalkışınca merhum Fuat Köprülü, ilk defa 1935 yılında Avrupa’da verdiği bir dizi konferansla onların oryantalist fikirlerini ustaca çürütmüştür. Fuad Köprülü, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu anlamak için her şeyden evvel 13. yy. Anadolu'sunun yalnız siyasi tarihini değil, asıl sosyal tarihinin bilinmesi lazımdır diyerek o zamana kadar ki büyük kusuru ortaya koymuştur.1 Osmanlı Devletini ortaya çıkaran maddi ve manevi kuvvetlerin menşeini 13. yüzyıl Anadolu’sunun sosyo-iktisadi, sosyo-kültürel, dini ve tasavvufi şartlarını incelemekle mümkün olacağı bu gün artık tespit edilmiş durumdadır. Bu dönem siyasi hadiseler bakımından ortaçağ Anadolu tarihinin en karmaşık ve hareketli devri olduğu kadar bunun bir neticesi olarak sosyal hayatın netleşmeye başlayacağı bir geçiş ve teşekkül safhasıdır ki Osmanlı devletinin kuruluş devri olan 14. yüzyılın ilk yarısı ile sıkı sıkıya bağlıdır.
13. yüzyılın ortalarından 14. yüzyılın başlarına kadarki Anadolu’nun siyasi tarihine kısa bir göz gezdirecek olursak şöyle bir manzara ile karşılaşırız;
Bu dönemin önemli olaylarından birisi Haçlı seferleridir. Anadolu’yu baştan başa etkileyen bu savaşlar Selçuklu Devletini zayıflatmış olmakla birlikte Anadolu’ya peyderpey göçlerle gelip dolduran Türkmenler arasında gaza ve cihat şuuruna büyük bir ivme kazandırmıştır. IV. Haçlı seferinde İstanbul Haçlılar tarafından ele geçirilip bir Katolik-Latin devleti kurulunca İmparator İznik’e taşınarak burada bir Ortodoks Rum devleti kuruldu. Bir başka Ortodoks Rum İmparatorluğu da Komnenos ailesince Trabzon’da kurulmuştur. Bizans’la Selçuklu Devleti arasındaki siyasi ilişkiler devam etmiştir. Ancak İznik Rum devleti, İstanbul’u Haçlılardan kurtarmak için gözünü Balkanlara ve Ege sahillerine diktiğinden Anadolu’yu Türklerden alma fikrini gerçekleştirmesi artık imkansızdı. 13.yüzyılda Anadolu, artık bütün Hıristiyan alemine göre sadece ‘Türkiye’dir. Bizans serhatlerindeki gazalarda olduğu gibi Haçlı istilası karşısında Anadolu’da en önemli mücadeleyi Selçuklu sultanlarına en büyük askeri desteği sağlayan Türkmen kitleleri vermiştir.
Bu dönem Anadolu’sunun siyasi sonuçları açısından olduğu kadar etkileri günümüze kadar ulaşan önemli sosyal, kültürel, dini ve tasavvufi etkiler açısından önemli hadiselerden birisi de Babailer isyanıdır. Orta Anadolu’da Türkmenleri bir arada tutan Baba Resul lakaplı Baba İlyas’ın önderliğindeki bu isyan Anadolu’nun güney kesimlerdeki Türkmen aşiretlerinin lideri Baba İshak tarafından Adıyaman ve Maraş dolaylarında başlamıştı. Gittikçe büyüyen ve önüne çıkan bütün Selçuklu ordusunu dağıtan asiler güruhu Babai Türkmenler, Orta Anadolu’ya kadar gelip Baba İlyas’ın Türkmenleri ile buluşmuştu. Anadolu’yu kasıp kavuran çoluk-çocuk ve davarlarıyla büyük bir hareket başlatan Türkmenler nihayet Malya ovasında yabancı unsurlarla desteklenmiş Selçuklu ordusunca güçlükle bastırılabilmişti (1240).2 Babailer isyanın önderleri Baba İshak ve Baba İlyas öldürülmüşlerse de müritleri Hacı Bektaş-ı Veli, Fatma Bacı, Geyikli Baba, Abdal Musa vd. Türkmen şeyh ve dervişleri Selçuklu ve Bizans baskılarından kaçarak Uçlarda Türkmen beylikleri topraklarına sığınmışlardı. Burada Türkmen beyliklerinin geniş himaye ve hoşgörüsüyle karşılaşan başta Babailer olmak üzere Ahi, Abdal, Kalenderi, Yesevi, Haydari, Kazeruni, Mevlevi vb. daha birçok Türkmen şeyh ve dervişleri buralarda geniş bir faaliyet alanı bulmuşlardı.
Bu dönemin Anadolu’nun siyasi tarihi açısından en önemli olayı siyasi ve sosyal sonuçları bakımından Moğol istilası ve Kösedağ bozgunu olmuştur (1243). Orta Asya’dan başlayan Moğol fırtınasının önündeki tek engel olan Harzemşahlar yıkıldıktan sonra Moğollar Anadolu sınırlarında belirmişti. Başıbozuk Harezmli Türkmen aşiretleri de Anadolu’yu doldurmuştur. Babailer İsyanını güçlükle bastırabilen Selçuklu ordusu, II. GıyaseddinKeyhüsrev’in saltanatı dönemine rastlayan bu savaşta adeta düşman karşısına çıkmadan hezimete uğramıştır. Bundan sonra Anadolu’da Moğol hakimiyeti dönemi başlamıştır. Bu süreçte Moğol kuklası durumundan öteye geçmeyen Selçuklu sultanları birbirleriyle saltanat mücadelesine girişirken, İran bürokrasisinin oluşturduğu devlet adamları ise makam ve mansıplar elde etmek için kıyasıya mücadele ediyor, Moğol hanlarını memnun edebilmek için halkı soyup soğana çeviriyorlardı. Buna rağmen işgalci güçlere karşı en önemli mücadeleyi yine Anadolu uçlarında yoğunlaşan göçebe Türkmen aşiretleri verecektir.
Türkmen Beyliklerinin Kurulması
Anadolu’da başlayan Moğol hakimiyetinin en önemli sonuçlarından biri, Batı Anadolu boylarında ve bir diğer ifadeyle Bizans sınırlarında çeşitli Türkmen Beyliklerinin kurulmaya başlamasıdır. Batı Anadolu’da canlı ve bağımsız yeni bir Türkiye’nin doğuşu da, Moğol baskısı altında meydana gelen yeni şartların neticesidir. Bu süreçte Anadolu’nun demografik yapısı değiştiği gibi, meydana gelen yeni alemde Türk kültürü ön plana çıkmıştır.
Moğol istilası ve onların kuklası Selçukluların baskısıyla uçlara sığınan uç Türkmenleri güçlenmiş, Selçuklu devletinin zaptedemediği Batı Anadolu ve Marmara bölgelerini sahillere ve adalara kadar ele geçirerek Anadolu’nun Türkleşme ve İslamlaşmasını tamamlamışlardır. Moğol istilası, Anadolu’yu dolduran Türkmen göç dalgalarının en hızlı ve yoğun dönemini oluşturur. Anadolu’nun etnik ve kültür yönüyle değişim ve dönüşüm geçirmesinde Moğol istilasının önünden kaçıp gelen ve Batı Anadolu uçlarını şenlendiren Türkmen göçebelerinin önemli rolü olmuştur.3 Zira bu göçler arasında Horasan Erenleri genel adıyla tanımlanan çeşitli tarikat ve tekkelere mensup birçok Türkmen şeyh ve dervişi de gelmiştir. Göçebe ve yarı göçebe Türkmen kitleleri, Anadolu’nun asıl sosyal, iktisadi, siyasi ve dini-tasavvufi tarihini etkileyen halk hareketlerinin başrolünü oynamış temel unsurlardır. Mesela Ortaçağ Anadolu’sunun en önemli siyasi, sosyal ve dini hareketi olan Babailer isyanını çıkaran unsurlar bunlardır. Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda önemli roller üstlenen Aşıkpaşazade’nin ifadesiyle dört mühim taife, göçebe Türkmen unsurlara dayanmaktadır. Bunlar Anadolu Gazileri (Gaziyan-ı Rum), Anadolu Ahileri (Ahiyyan-ı Rum), Anadolu Abdalları (Abdalan-ı Rum) ve Anadolu Bacıları (Baciyan-ı Rum) şeklinde sıralanmaktadır.4 Osmanlıların kuruluşunda ihtiyaç duyduğu bürokratik unsurlar Ahi zaviyelerinden sağlanmıştır. Osmanlıların kurulduğu dönem Anadolu’sunun sosyal, dini, iktisadi, askeri ve ticari bir çok alanda etkili olan çok önemli bir kuruluştur. Anadolu gazileri ise mistik savaşçı bir teşkilat olup, eski Alpların Müslüman olduktan sonra gazi ve alperen unvanlarını kullanarak toplumda üst bir sınıf teşkil etmişlerdir. Osman Gazi’nin silah arkadaşları olarak alp, gazi ve nöker unvanlı birçok komutan bulunmaktadır. Abdalan-ı Rum ise Babailer’in sıkı bir baskı ve takibata uğradıktan sonra mistik bir tarikat olarak dönüşüm geçirmiş ve Anadolu Abdalları olarak Osmanlı topraklarında tekke ve zaviyeler açmışlar Anadolu’nun tasavvufi hayatında önemli roller üstlenmişlerdir. Menkıbelerde tahta kılıçlarla savaşıp kaleler fetheden ve ilk Osmanlı hükümdarlarının yanında fetih ve gaza faaliyetlerine katılan zümreler bunlardır. Bacıyan-ı Rum ise Ortaçağ Anadolu’sunda kadınlar tarafından kurulmuş mistik bir teşkilattır. Prof. M. Bayram, bu teşkilatı Ahiyyan-ı Rum’un kadınlar şubesi olarak düşünür. Prof. Bayram, Hacı Bektaş-ı Veli’nin evlatlığı Fatma Bacı’nın Bacıyan-ı Rum’un ilk şeyhi olduğunu öne sürmektedir. Bununla birlikte Ö.Lütfi Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri” adlı eserinde, Anadolu ve Balkanlarda kadın ismiyle bilinen bir çok tekke ve zaviye adı tespit etmiştir.
Moğollara karşı bağımsızlık mücadelesinin önderliğini yürüten Karamanlı Türkmenleri de Babailere dayanmaktadır. Moğol ordusunu Elbistan’da büyük bir hezimete uğratan Memluk sultanı Baybars’a güvenen Karamanoğlu Mehmet Bey, Konya’yı kuşattı ve 37 günlük bir Türkmen saltanatı başlattı (1277). Bütün Anadolu’nun desteğini almak için Cimri lakabıyla tanınan bir meczup dervişi Selçuklu sultanı Keykavus’un şehzadesi Alaaddin Siyavuş diyerek tahta oturtmuş ve kendisi de veziri unvanıyla önemli bir ferman yayınlamıştır. Buna göre “bundan sonra divanda, dergahta, bargahta, mecliste ve meydanda Türkçeden gayrı dil kullanılmayacaktır…”5 Selçuklu ve Moğol askerlerince bu isyan bastırılmış ve Mehmed Bey’le Cimri öldürülmüşlerse de bu hadise, Anadolu Türklerinin, yabancı baskısından ve idaresinden ne kadar bunaldığını göstermesi açısından önemlidir. Bütün uç Türkmenlerince sürdürülen bu bağımsızlık mücadelesi, Anadolu beylikleri dediğimiz milli Türk devletlerini ortaya çıkaracaktır.
İlhanlıların Anadolu’yu tam bir sömürge haline getirmeleri, devlet adamlarının İlhanlıların doymak bilmeyen gözlerini doyurmaya çalışmaları ve bu arada çocuk yaştaki sultanların fikri bile alınmıyordu. Kısaca Anadolu’da siyasi birlik diye bir şey kalmamıştı. Artık her yöre özel bir beylik biçimine dönüşmeye başlıyordu. İlhanlıların kendi aralarındaki sürtüşmeler bazı beylerin onlarla güç birliği yapmaları, merkezden uzak uçlarda bulunan Türkmenlere yavaş yavaş bağımsızlıklarını katileştirme fırsatı veriyordu. Aslında Anadolu tam bağımsızlığına İlhanlıların çöküşünden sonra birbirleriyle bağları bulunmayan bazı beyliklerin kurulmasıyla kavuşmuştur. Öyle ki son Selçuklu sultanının kim olduğu ve hanedanının sonunun 1308 mi yoksa sonraki bir tarih mi olduğu bile tarihçiler arasında tartışma konusu olmuştur.6
Moğolların tüm baskı ve takibatına karşı Türkmenler yok olmamışlar, daha da güçlenmişlerdi. Moğol baskısı ve Selçuklu devleti sönmeye başlarken Türkmen beyleri önemli şehirleri ele geçiriyorlar, Ege adalarını ve Balkanları yağmalayıp dönüyorlardı. Moğollar sadece Anadolu içlerindeki ticari yollar üzerinde hakim iken Türkmenler uçlarda, sahillerde ve dağlık bölgeleri kontrolleri altına almışlardı. Zira Moğol dehşetinin önünden kaçıp Anadolu’ya gelen Türkmenler, Selçuklu sınırlarına yığılarak buralarda göçebe nüfusun kesafetini ve Bizans topraklarına tazyiki arttırdılar. Bir Bizans kaynağı; “Moğollar tarafından püskürtülen Türkmenler vilayetleri istila ediyor ve Rumları sıkıştırıyorlardı. Onlar Moğollar önünden nasıl kadın gibi kaçıyorlarsa Rumlara karşı da kendilerini öyle erkekçe gösteriyorlardı. Bu sebeple Moğol istilası onların felaketlerine değil saadetlerine amil oluyordu. Kitleler halinde Kastamonu, Bolu, Kütahya, Denizli, Göller bölgesine akıp geliyor ve Roma arazisini yağma ediyorlardı” ifadeleri bu nüfus hareketlenmelerini güzel canlandırır. Bu istila Bursa ve İznik kapılarına kadar dayandı. Bizans’ın yaşadığı maddi ve manevi çöküntü öyle bir boyuttaydı ki iç işlerindeki mücadeleler için Türkmen göçmenlerini Rum beldelerine yerleştiriyorlardı.7
Arap coğrafyacıları da Moğol hakimiyeti döneminde Anadolu’nun Batı şeridinde ve Bizans sınırlarında kurulan Türkmen beyliklerini sıralarken, henüz diğer Beylikler kadar güçlü olmayan Osmanlı Beyliğinden de bahsederler. Bursa memleketi faslında Orhan bin Tuman (Osman) ve Orhan bin Osmancık tabiri kullanılırken askerlerin sayısından ve kalelerinden bahsedilir. Bu arada Orhan ile İstanbul imparatoru arasında sürekli savaş olduğunu, Orhan’ın denizi geçip Rum memleketini istila ettiğini ve İstanbul’u vergiye bağladığını anlatmaktadır.8
Türkistan ve İran coğrafyasından gelen birçok din adamı, Türkmen şeyh ve babası da bu uçlarda sığınarak eski örf ve adetlerine bağlı Türkmenleri İslamlaştırıyor, buralarda gaza Müslümanlığını ve mistik İslamı geliştiriyordu. Türkmen istilaları gaza, alpler alperen, Türkmen beyleri de uç gazileri sıfatını kazanıyordu. Uçlar, dervişlerle ve zaviyelerle doluyordu. Yunus Emreler ve Şeyh Edebali gibi tekke şeyh ve dervişleri, Geyikli Baba ve Abdal Musa gibi Babai bakiyyeleri, Baba İlyas’ın en önemli halifesi Hacı Bektaş Veli’nin köçekleri, Ahi Evren ve Ahi zaviyeleri, Türkmen beylikleri sahasında ve hassaten Osmanlı topraklarında geniş bir faaliyet alanı buluyorlardı. Başta Ertuğrul Gazi ve oğlu Osman Gazi olmak üzere ilk Osmanlı hükümdarlarının Şeyh Edebali gibi Türkmen şeyh ve dervişleriyle olan hikayeleri bu gerçeğin efsanelere yansımasından başka bir şey değildir.
Orta Anadolu’da Selçuklu devleti miadını doldururken, sınır boylarında öz Türk kültürüne ve gaza Müslümanlığına dayanan müstakil beylikler kuruluyordu. Selçuklu devleti ve göçebe Türk geleneklerine bağlı olarak gelişen bu beylikler ve bu cümleden olarak Osmanlılar, Selçuklu sultanlarını hukuken metbu tanıyor, onlardan hakimiyet alameti olarak hilat, menşur, sancak ve gazilik unvanı alıyordu. Onların tabilikleri, ele geçirdikleri toprakları resmi bir statü verebilmek için İlhanlı veya Selçuklu sultanından aldıkları bir senet veya belge kadardır. Fakat aslında bu beylikler sık sık Selçuklu-İlhanlı devletine karşı isyan ediyor, müstakil olarak Bizans’a karşı ganimet ve gaza akınlarında bulunarak gittikçe güçleniyorlardı. Bu beyliklerin kurulup gelişmesinde iki faktör; göç ve gaza başlıca rol oynamıştır.9 Eski Selçuklu aristokrasisinden gelen beyler, uçlara sığınan şehzadeler, Türkmen şeyh ve dervişleri, uçlardaki Türkmenleri gaza ideolojisiyle örgütlemişler böylece bağımsız beyliklerin oluşmasına katkıda bulunmuşlardır.
Bu beyliklerin en önemlisi Karamanlılardı. Ancak uçlarda bulunmayıp gaza yapma şansına sahip olmadıkları ve sürekli Selçuklu ve İlhanlılarla uğraşmak zorunda kaldıklarından Beylikler üzerinde hakimiyet kuramadılar. Daha sonra Germiyanlılar gelir ki Aydınoğlu, Saruhan, Karesi vd. beylikleri hakimiyetleri altına almışlarsa da gaza konusundaki liderliği Osmanlılara kaptırmışlardır. Aydınoğulları ise İzmir ve Aydın’da kurulan bir sahil beyliği olması hasebiyle meydana getirdikleri donanma sayesinde adaları işgal etmişler, Balkanlara çıkmışlar, Bizans ve İtalyan deniz tüccarları ile anlaşmalar yapmışlardı. Ancak Osmanlılar gibi Balkanlarda tutunamayıp Anadolu’ya geri dönmüşlerdi.10 Zamanın kaynaklarında Tavaifü’l-Müluk adıyla anılan irili-ufaklı daha birçok Türkmen beyliği Osman Gazi’nin gaza sancağının altında birleşerek Osmanlı Devleti’ni oluşturacaklardır. Bu beylikler, aynı ortak tabandan gelip, Oğuz geleneklerine bağlı, öz Türk kültürünü ve Türkçeyi kullanmaktadırlar.
Kayı Boyu ve Osmanlı Ailesi
Osmanlı hanedanının Oğuzların Kayı boyuna mensup olduğunu ilk söyleyen kaynak Yazıcızade Ali’nin Selçukname’sidir. Buna göre Kayı’nın anlamı muhkem, kuvvet demek olup, sembolü şahin, damgası, iki ok ile bir yaylı oktur. Anadolu’da Kayı adlı 58 köy ismine rastlanılmıştır. Bu adlar Osmanlıların Anadolu’daki serüven ve güzergahları konusunda bir ipucu verebilmektedir. Kayıların, Malazgirt zaferinden sonra Artukluların maiyetinde olarak Anadolu’da bulundukları anlaşılmaktadır. Klasik Oğuz göçleri içerisinde doğudan batıya gelmişlerdir.11
Muhtelif yerlere dağılmış olan Kayılar’dan küçük bir kısım önce Ertuğrul’un ve sonra da Osman’ın maiyetinde küçük bir aşiret yeni bir siyasi teşekkülün çekirdeğini teşkil etmekle birlikte tarihi geleneğe göre Alaaddin Keykubad zamanında Ankara’nın batısındaki Karacadağ taraflarına yerleştirilmiştir. 13.yüzyılda Ertuğrul Gazi’nin maiyetindeki Kayıların bu kolu, kardeşi Dündar ile birlikte Söğüt, Domaniç ve Ermeni Beli taraflarını ele geçirmişler ve buraya yerleşmişlerdi.12 Selçuklu Sultanı, Ertuğrul ve maiyetinin Bizans’a karşı bu başarılarından dolayı bölgeyi aşiretine mülk olarak vermiştir. Uçlarda aşiret reisi bulunan Ertuğrul Bey'in 90 yaşını geçtiği halde 1281 yılında öldüğü öne sürülür.13 Kabri Söğüt’tedir. Bu da yörenin yurt tutulduğunu ve Osmanlı İmparatorluğunun çekirdeğinin Söğüt ve dolayları olduğunu göstermektedir.
Osman Gazi
Osman Gazi’nin babası Ertuğrul Gazi hakkında kaynaklarda net bilgiler yoktur. Geleneksel Osmanlı tarihi anlatımına göre Osman’ın babası ve Osmanlıların atası olarak Süleyman Şah gösterilir.14 Ahmedi, Enveri ve Osman Gazi’ye ait bir sikkede Osman b. Ertuğrul b. Gündüz Alp ibaresi Osman’ın babasının Ertuğrul, Ertuğrul’un babasının da Gündüz Alp olduğu anlaşılmıştır.15
Kendisini gaza ve cihada adamış bulunan bu küçük beyliğin gerçek kurucusu Gazi Osman Bey, diğer beylerin ve Ahi reislerin onayıyla beyliğin başına geçmiştir. Öncelikle Osman’ın kabiliyet ve cengaverliği sebebi ile Ertuğrul’un en küçük oğlu olmasına rağmen beyliğe seçilmesi önemlidir. Osman Gazi Kastamonu beylerine tabi bir boy beyi iken Candaroğulları Bizans’a karşı gaza hareketini gevşek tuttuğu için Osmanlı uçlarının en ileri bölümünde gazaya şiddetle devam etmiş bu suretle bölgedeki gazilerin gerçek lideri durumuna yükselmiştir. Osman Bey, amcası Dündar Bey ile aşiretin reisi olma konusunda anlaşmazlığa düşmüş, fakat temayüller Osman Beyin beyliğinde yoğunlaşınca amcası da bunu kabul etmek zorunda kalmıştı. Daha sonra yeğeni aleyhinde faaliyete devam edince Dündar Bey katledilmiştir (1298).16 III. Alaaddin Keykubad tarafından bir takım alametlerle birlikte bir beylik fermanının gönderildiğini de öğreniyoruz ki böylece hem cismani hem de dini hakimiyet, velayet usulü ile Selçuklulardan Osmanlılara geçmiş oluyordu.17
Osman Bey, alp, gazi gibi unvanlı birçok silah arkadaşı aşiret reisleriyle uçlarda gazalara devam etmiş, İznik İmparatorluğunun İstanbul’a nakliyle birlikte Bizans’ın Bitinya’daki (İznik, Bilecik, İzmit havalisi) etkisi zayıflamış bu da Osmanlıların fetihlerini hızlandırmıştır. Osman Bey bu faaliyetleri sırasında Ahilerin desteğini arkasına almış, bu arada ünlü ahi reisi Şeyh Edebali’nin kızı Malhun Hatun ile evlenmiştir.18 Rivayetlerde geçen rüya hikayesini Edebali’nin yorumlayıp Osman’a bir devlet müjdelemesi, bir Türkmen şeyhinin ilahi menşeden tebşiratı ile kuruluş hadisesine kutsal bir boyut kazandırılmış oluyordu. Artık Osman Beyi, gaza reisi durumuna geçiyordu. Böylece uç toplumunda siyasi hakimiyetin doğuşunda Türkmen aşiret geleneği ile İslami mistik gelenek birleşmişti.
Osman Gazi, 1287-88 yıllarında kardeşi Sarubatı ve yeğeni Bayhoca ile birlikte İnegöl ve Karacahisar tekfurlarıyla girdiği mücadelede buraları zaptetmişse de bu başarı kardeşi ve yeğeninin hayatına mal olmuştu. Fütuhatına devam eden Osman Gazi’nin Eskişehir ve İnönü’yü aldıktan sonra Harmankaya tekfuru Köse Mihal’le dost olup onun Müslüman olması ve Osmanlı safına geçmesi önemlidir. Bundan sonra Yarhisar, Bilecik ve İnegöl de fethedilmiştir. Osman Gazi uc merkezini Bilecik’e taşımıştır. Osman Bey'in gazileri, daha sonra Bursa Yenişehir yakınlarındaki Köprühisar’ı da alarak İznik’i baskı altında tutmaya başlamıştır. Bu arada Osman Bey, fethettiği yerleri eski Oğuz adeti üzere kardeşlerine ve silah arkadaşlarına dirlik olarak vermiştir.
Osman Gazi’nin İznik’i tehdit etmesi İmparatoru ürkütmüştü. Ordusunun başında İznik kuşatmasını kaldırmaya gelen İmparatorluk ordusunun Osman Gazi’nin baskını sonucu bozguna uğraması, Osman Gazi’yi aşiret reisliğinden karizmatik bir bey durumuna yükseltmiştir. Tarihlere Koyunhisar-Bafeus savaşı olarak geçen bu mücadele (1302).19 Osmanlı Devleti’nin gerçek kuruluş tarihi olarak kabul edilir. Bursa, İznik ve İzmit’in üç koldan kuşatılmasına kapı açan bu savaş, Osmanlıların bölgedeki genişlemesinin başlangıcıydı. Türklerin Anadolu’daki ilk başkentleri olan İznik’in alınması, Osman’ın nihai hedefiydi. Osman’ın İznik kuşatması ve İmparatorun ordusuna karşı kazandığı zafer, sınır boylarında yaşayan Türkmenler arasında büyük bir şöhret ve karizma kazandırmıştı. Artık o, bölgenin meşru lideriydi. Neşri ve ondan sonra kaleme alınan Osmanlı kronikleri Osman’ın beyliğini ve bağımsızlığını bu olayla özdeşleştirirler.20
Osman Gazi döneminde Bizans iç problemleriyle meşgul olduğundan Bitinya şehir ve kaleleri sadece tekfurların savunmasına bırakılmıştı. Bu arada Bitinya’nın en büyük şehri Bursa üç taraftan yolu kesilmiş, İzmit yolu da açılmıştı. Çevredeki kaleler ele geçirilmişti. Bu şehirlerin fethi Osman’ın oğlu Orhan Gazi’ye nasip olacaktır.
1320’den sonra Osman Gazi’yi faaliyette görmüyoruz. Zira bu tarihten itibaren işler oğlu Orhan Beyin elindedir. Osman Bey, Bursa’nın fethinden sonra 1327’de ölmüş olmalıdır.21 1326 tarihli Orhan Bey vakfiyesine göre Osman Gazi, Ahilerin kullandığı lakaplardan Fahreddin unvanını kullanmıştır.22 İlhanlıların umumi valileri, uc beylerini itaate davet etmişse de Osman Beyin buna uyduğuna dair bir belirti yoktur.
İlk zamanlar Söğüt ve Bilecik civarında kurulmuş Osmanlı Beyliğinin diğer Türkmen Beyliklerinden ayrı bir özelliği yoktu. Ancak ilk Osmanlı hükümdarlarının kabiliyet ve savaşçılık meziyetleri, gayrimüslimlerle uzun süren dostane ilişkiler ve istimalet politikası, Bizans’la sınır olması ve Bizans’ın durumu, gaza ve cihat müessesesinin bir ideoloj olarak başlıca hareket noktası olması, önemli sosyal ve dini-tasavvufi teşekküllerin Osmanlı topraklarında rahat faaliyet alanı bulması ve Osmanlı hükümdarlarının bunları himaye politikaları, stratejik konum vs. sebepler, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda ve gelişmesinde etkili olan faktörlerdir. Anadolu’da ortaya çıkan Türkmen beyliklerinin temsilcisi olarak Oğuz Han'ın torunlarından en asili sayılan Kayı boyuna mensup Osmanlılar, yüzyıllarca Türk-İslam medeniyetini dünyaya yaymışlardır.
Dipnotlar
[1] Fuat Köprülü, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu, Ankara 1972, s. 67.
[2] Bkz. A. Yaşar Ocak, Babailer İsyanı Aleviliğin Tarihsel Altyapısı , dergah yay., İst. 1996, s. 98.
[3] Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi , I, 1969, Ankara 1970, s. 1-147; Abdülkadir Yuvalı, “Anadolu’nun Türkleşmesi ve Moğollar”, TDA, S. 38, 1985, 90-91.
[4] Aşıkpaşazade Tarihi , Ali Beg neşri, İstanbul 1332, s. 204-205.
[5] Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye , Turan neşr., İst. 1971, s. 570; Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar”, SAD I, 1969, TTK 1970, s.50.
[6] Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye , s. 644-45.
[7] N.Gregoras’tan naklen O.Turan, a.g.e , s. 57, 58, 85; Paul Wittek, Menteşe Beyliği , trc. O.Ş.Gökyay, TTK Basımevi, Ank.1944, s.16, 26.
[8]Ömeri, Mesalikü’l-Ebsar’ dan naklen Yaşar Yücel, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar I , TTK Basımevi, Ankara 1991, s. 183-203.
[9]Paul Wittek, Osmanlı İmp.nun Doğuşu, trc. Fahriye Arık, Ank. 1944, 47.
[10] Fuat Köprülü, Osm. İmp.nun Kuruluşu, s. 79; V.Gordlevskiy, Anadolu Selçuklu Devleti, Azer Yaran, Onur Yay., Ank. 1988, s. 272; Cl. Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler , çev. Y. Moran, E yay., İst. 1994, s. 296.
[11] İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, TTK Basımevi Ankara 1988, C. I, s. 101-102; Köprülü, a.g.e. , 124; F. Sümer, “Osmanlı Devrinde Anadolu’da Kayılar”, Belleten , C. XII, S. 47, 1948, s. 575; Köprülü, “Osm. İmp.nun Etnik Menşei Meseleleri”, Belleten , VII/28, 1943, 219.
[12] Köprülü, Kuruluş, s. 128; Uzunçarşılı, a.g.e., s. 98; Sümer, “Osmanlı Devrinde Kayılar”, 588.
[13] Neşri Tarihi, C.I, s. 44; Uzunçarşılı, a.g.e ., s. 103.
[14] Aşıkpaşazade Tarihi , Ali Bey neşri, İst. 1332, s. 2-5; Neşri Tarihi, haz. M.A.Köymen, C.I, Ankara 1983, s. 35.
[15] Bkz. Selahattin Döğüş, Osmanlı Devleti’nin Doğuşunda Sosyal Kuruluşlar , Basılmamış Doktora Tezi, Erciyes Ün. Sosyal Bilimler Ens. Kayseri 1999, s. 56.
[16] Neşri Tarihinde , Osman Beyin, amcası Dündar’ı bizzat okla öldürdüğü kaydedilir. C. I, s. 51.
[17] S. Döğüş, a.g.e. , s. 57.
[18]Aşıkpaşazade, s. 6; Neşri, I, s. 46.
[19]Uzunçarşılı, a.g.e ., 109; Halil İnalcık, “Osman Gazi’nin İznik Kuşatması ve Bafeus Muharebesi”, Osmanlı Beyliği (1300-1389), ed. E. Zachariadou, Tarih Vakfı Yurt yay., İst. 1997, 99.
[20] Neşri Tarihi , I, s. 60; Kemalpaşazade ise Tevarih-i Al-i Osman , I. Defter, haz. Şerafettin Turan, TTK Basımevi 1991, s. 102) adlı eserinde bu zaferden sonra Osman Beyin Konya Selçuklu Sultanlığının ya da Konstantinapoliskayzerinin halefi olarak saltanata geçtiğini belirtir.
[21]Aşıkpaşazade, Osman Beyin ölümünü 1327 olarak verir. Uzunçarşılı, a.g.e ., s. 112; M.T. Gökbilgin, “Osman I”, MEB İA , C.9, 442.
[22]“Orhan Beyin Vakfiyesi”, TOEM , Onaltıncı Sene, No: 13, 1926, 285-301.
Kaynakçalar
Aşıkpaşazade, Aşıkpaşazade Tarihi (Tevarih-i Al-i Osman), Ali Beg neşri, İstanbul 1332.
Cahen,Cl.,Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, çev. Y. Moran, E yay., İst. 1994.
Gordlevskiy, V., Anadolu Selçuklu Devleti, Azer Yaran, Onur Yay., Ank. 1988.
Döğüş, Selahattin, Osmanlı Devleti’nin Doğuşunda Sosyal Kuruluşlar, Erciyes Ün. Sos.
Bilimler Ens. Kayseri 1999.
Gökbilgin, M. Tayyip, “Osman I”, MEB İA, C. 9.
Gökbilgin, M.Tayip,“Orhan Beyin Vakfiyesi”, TOEM, Onaltıncı Sene, No: 13, 1926.
İnalcık, Halil, “Osman Gazi’nin İznik Kuşatması ve Bafeus Muharebesi”, Osmanlı
Beyliği (1300-1389), ed. E. Zachariadou, Tarih Vakfı Yurt yay., İstanbul 1997.
Kemalpaşazade, Tevarih-i Al-i Osman, I. Defter, haz. Şerafettin Turan, TTK Basımevi 1991.
Köprülü, Fuat, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu, Ankara 1972.
Köprülü, Fuat, “Osm. İmparatorluğu’nun Etnik Menşei Meseleleri”, Belleten, VII/28, 1943.
Neşri, Mehmet, Neşri Tarihi, C. I, haz. M.A.Köymen, Ankara 1983.
Ocak, A. Yaşar, Babailer İsyanı Aleviliğin Tarihsel Altyapısı, dergah yay., İst. 1996.
Sümer, Faruk, “Osmanlı Devrinde Anadolu’da Kayılar”, Belleten, C. XII, S. 47, 1948.
Sümer, Faruk, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, I, 1969, Ankara 1970.
Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, Turan Neşriyat, İstanbul 1971.
Uzunçarşılı, İ. Hakkı, Osmanlı Tarihi, C. I, TTK Basımevi Ankara 1988.
Wittek, Paul, Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğuşu,trc. Fahriye Arık, Ankara 1944.
Wittek, Paul, Menteşe Beyliği, trc. O.Ş.Gökyay, TTK Basımevi, Ankara1944.
Yuvalı, Abdülkadir, “Anadolu’nun Türkleşmesi ve Moğollar”, TDA, S. 38, 1985.
Yücel, Yaşar, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar I, TTK Basımevi, Ankara 1991.
12
dk.
4 Kasım 2022
Türklerin Anadolu'ya İlk Girişleri
Bugün Türkiye adıyla anılan ve Türklüğün en önemli coğrafyalarının başında gelen Anadolu’nun bir Türk yurdu haline gelmesi uzun bir sürecin ve gayretin neticesidir. Görünürde XI. yüzyılda Selçukluların batıya yönelmesi ve 1071 Malazgirt zaferi neticesi ile Anadolu’nun kapılarını aralamaları ardından Süleyman Şah’ın İznik merkezli olarak Selçukluların bir kolunu Anadolu’da hayata geçirmesi ve bunu takip eden gelişmeler sonucu Türkleşen Anadolu’nun Türkler ile irtibatı bağlamında bu tarihten çok daha erken tarihlere uzanan bir geçmişi bulunmaktadır. “Kayserin ayağının altında yer eksilmekteydi
Köşkü gökyüzüne yükselmişti
Ey Keyhüsrev onun yerini almış durumdasın
Söyle o köşk nerede? Kayser ise sanki hiç yaşamadı”
XIII. yüzyıl Anadolu’sunun önemli mutasavvıflarından Şeyh Evhadüddîn Kirmânî’nin Türkiye Selçuklu Sultanı Gıyâseddîn Keyhürev için kaleme aldığı bu mısralar Anadolu’nun sahiplerinin el değiştirmesi yani Türkleşmesi sürecini anlayabilmek adına önemlidir. Selçuklu varlığı ile birlikte Anadolu’da bambaşka bir hayatın yaşanmaya başladığı tartışma götürmez bir gerçektir. Fakat bu değişim sadece XI. yüzyıl ile başlayan askeri başarılara bağlanamayacak kadar derinliği, geçmişi ve farklı boyutları olan bir olgudur.
İlk Türk İzleri
Türklerin Anadolu’ya ilk gelişleri Sakalar ile gerçekleşmiştir. Sakalar, M.Ö. 665 yılında Kuzey Kafkasya’da yaşayan Kimmerleri yurtlarından attıktan sonra onları takip ederek Azerbaycan topraklarına geldiler. Bu sırada Sakaların başında başbuğ olarak ‟Gök”(Asur kaynaklarına göre Gog) bulunmaktaydı. Gök’ün oğulları ve Asur kaynaklarında isimleri ‟Sarati” ve ‟Parati” olan iki oğlu bulunmaktadır. M.Ö. 662’de bu iki kardeş, Asur ülkesine saldırdılar. Bunlardan Parati’nin -yine Asur kaynaklarında geçtiği kadarıyla- ismi ‟Maduva” olan oğlu, M.Ö. 654’te tüm Anadolu, Suriye ve Filistin bölgelerini ele geçirdi. Burada adı Maduva olarak geçen kişi, Firdevsi’nin Şehnâme adlı eserinde ‟Efrasiryab” olarak anılan, gerçekte ise adı ‟Alp Er Tunga” olarak bildiğimiz Saka hükümdarıdır. İran hükümdarı ‟Keyhüsrev”, Kuzey Azerbaycan ve Doğu Anadolu’yu Sakalardan almak için kurduğu tuzak sonucu M.Ö. 626-625 yılında Alp Er Tunga’yı şerefine verdiği ziyafet sırasında zehirleyerek öldürdükten sonra istediğini elde etti ve Doğu Anadolu topraklarını ele geçirdi. Strabon’a göre Sakaların Anadolu’daki egemenlikleri 28 yıl sürmüştür.
Anadolu coğrafyasında var olan en eski varlıklarından biri de M.Ö. 149-127 yılları arasında İtil Nehri civarından topraklarından kalkıp Azerbaycan’a, oradan da Kars ve Pasin ovalarına gelip yerleşen ‟Bulgarlar” ve ‟Vanandlar”dır. Bulgarlar ile akraba bir kavim olan Vanandlar ile Bulgarlar’ın Doğu Anadolu coğrafyasına gelmeleri ile ilgili tarihî bilgi, Ermeni kaynaklarınca da teyit edilir. Hatta bu yerleşme, etkisini, Selçukluların Anadolu’yu egemenliklerine alıncaya kadar Kars şehrinin adının Vanad olarak anılması ile gösteriyor.
Hunlar ve Anadolu
IV. asırda Balamir başbuğluğunda batıya; Avrupa topraklarına hareket eden Hunlar, ilk önce, IV asrın ortalarına doğru İranî bir kavim olan Alanların ülkesini ele geçirdikten sonra 374 yılında Karadeniz’in kuzeyindeki Got krallığı topraklarına saldırdı ve topraklarını ele geçirdiler. Hunların önünden kaçan Gotlar, Avrupa’nın batısına, yani Roma İmparatorluğu topraklarına doğru, önlerine çıkan İranî ve Germen topluluklarını da yurtlarından ederek Roma ülkesinin ‟limes” adını verdiği sınırlarını aştılar. Böylece 375 yılında ‟Kavimler Göçü” başlamış oldu. Bu durum, Roma İmparatorluğu’nun siyasî, ekonomik, askerî ve sosyal olarak büyük bir buhran yaşamasına ve yaklaşık 20 yıl sonra da ‟Doğu Roma İmparatorluğu ve Batı Roma İmparatorluğu” olarak ikiye ayrılmasına neden olurken, Avrupa’nın etnik yapısını da köklü bir şekilde değişime uğratmış oldu.
395 yılında İmparator I. Theodosios’un ölmesi ve Roma’nın doğu ve batı olarak ikiye ayrılmasından sonra aynı yıl içerisinde Hunlar yeniden harekete geçerek yeni bir akın ve yağma harekâtına giriştiler. Bu harekât, iki koldan yürütülecekti: ilk kol Balkanlar üzerinden Trakya’yı, ikinci kol Kafkaslar üzerinden Anadolu’yu hedef almaktaydı. Anadolu harekâtını ‟Kursık” ve ‟Basık” adlı iki komutan idare etmekteydi. İlk olarak Kafkaslar üzerinden Erzurum’a girdiler. Ardından da bugünkü Malatya ve Çukurova’ya kadar akınlarını sürdürerek, sonrasında Urfa ve Antakya şehirlerini kuşattılar. Buradan daha güneye inen Hun atlıları, Suriye topraklarında faâliyetlerde bulunduktan sonra Kudüs’e kadar akınlarda bulundular. Ardından tekrar kuzeye yönelerek Ankara-Kayseri hattındaki İç Anadolu topraklarında akınlarda bulunarak 396 yılının içerisinde Azerbaycan yönünde hareket edip Kafkaslar üzerinden merkezlerine döndüler. Avrupa Hunlarının Doğu Roma İmparatorluğu egemenliğindeki Anadolu’ya yapmış oldukları bu harekât, Roma ve Bizans tarihî kaynaklarında kayıtlı olan Türklerin bu topraklardaki ilk görünmeleridir. 398 yılında yine Avrupa Hunlarının Anadolu’ya yaptıkları ikinci bir harekât vardır ki, bu, kapsamı ve sınırları itibariyle ilkinden daha küçük ölçeklidir. Hunların gerçekleştirmiş oldukları bu askerî harekâtlar, yurt tutma amacıyla olmayıp; keşif ve yağma amacıyla yapılmış akın niteliğindedir.
Sabir Akınları
Malazgirt öncesi Anadolu’ya yapılan Türk akınlarından biri de ‟Sabir(Sibir) Türkleri” tarafından gerçekleştirilir. 305 yılında Kafkasya’nın kuzeyinden güneye geçen Sabirler, 515-516 yılında Anadolu coğrafyasına indiler. Sabirler; Kapadokya, Ankara ve Kastamonu’ya kadar faâliyetlerde bulunurken başlarında ‟Çiğil-biy” adında bir başbuğları bulunuyordu. Yaklaşık 11-12 yıl Doğu Roma İmparatorluğu toprağı olan Anadolu coğrafyasında varlıklarını sürdüren Sabirler, 527 yılında Anadolu’dan çekilmişlerdir.
Türklerin Anadolu coğrafyasına girişleri sadece Kafkaslar üzerinden olmayıp, VI. asırda Avrupa kıtasında Bizans İmparatorluğu ile siyasî sorunlar yaşayan Bulgarlar, 530 yılında yapılan savaşta Bizans’a yenilince, belli bir kütle Balkanlar üzerinden getirilerek Anadolu coğrafyasına yerleştirilmişlerdir. Ayrıca, Müslüman Araplar ile mücadele de askerî desteğe ihtiyaç duyan Bizans, 755 yılında yine Bulgar Türklerinden bir kısım halkı, Balkanlar’dan Anadolu’ya geçirip buraya yerleştirmiştir.
Anadolu’da Avar İzleri
I. Göktürk Devleti’nin kurulmasından sonra yaşadıkları baskılar nedeniyle batıya doğru göçe başlayan ‟Avarlar”, 558-805 yılları arasında Orta Avrupa’da ve Karadeniz’in Kuzeyinde büyük bir devlet kurarak, yaklaşık 250 yıl hüküm sürmüş olan Avar Devleti’ni kurmuşlardır. Avarların siyasî tarihi boyunca gerçekleştirdikleri en büyük askerî harekât, İstanbul'u kuşatmalarıdır. İlki 617 veya 619 yılında Sasanî İmparatorluğu ile müttefik olarak gerçekleştirilen kuşatmanın ardından, ikincisi ve daha geniş çaplı olarak yine Sasanîler ile ortaklaşa düzenlenen 626 yılındaki kuşatmadır. Kuşatmayı fiilen gerçekleştiren asıl güç Avarlardı. Büyük yankı ve etkiler doğuran bu kuşatmaların ilkinde Bizans İmparatoru başkenti terk ederek şehri kaderine bırakmayı düşünmüş, ikincisinde Sasanî ordusunun da karadan Anadolu coğrafyasını kat ederek Avrupa yakasında kuşatmayı sürdüren Avar ordusuna yardıma gelmesinin ardından bu kez imparator, bir diğer Türk Devleti olan Hazar Devleti’nde yardım istemek üzere yola çıkmıştır. Kuşatmalar etkili olsa ve imparator ile halkı korkuya düşürerek şehri terk etme ve başka bir Türk Devleti’nden yardım isteyecek duruma getirse de donanmanın olmayışından dolayı kuşatmalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Yine de bu durum, Türk tarihinde ilk İstanbul kuşatmalarının yapılması açısından önem arz etmektedir. Bundan ayrı olarak, II. Justinianus(685-695/705-711) doğudaki Sasanî tehdidine karşı, Avrupa’da bulunan Avar Devleti’ndeki Türklerden bir bölümünü Balkanlar üzerinden Anadolu’ya getirterek onları Doğu Anadolu’daki İran sınırına yerleştirmiştir.
Anadolu’da Etrak İzleri
IX. asırda Türkistan’dan batıya doğru yaşanan Türk göçü sonrasında Abbasî Devleti bünyesinde, özellikle 840-860 yılları arasında çok sayıda Türk’ün bu devletin ordusunda memlûk veya paralı asker olarak görev alması ve bu durumun ilerleyen yıllarda da giderek artması, onların zamanla Abbasî Devleti içerisinde güç sahibi olmalarına yol açtı. ‟Benî Bâcûr(Bayçur)”, ‟Afşinler”, ‟Benî Akşid”, el-Sûlî, ‟Beni el-Sâc(Sacoğulları) ve ‟el-Türkişî” gibi aileler, Abbasî ordusu ve devletinde yükselen Türk ailelerden bazılarıdır. Bu ailelerden biri olan Afşinlerden ‟Afşin Haydar”, Doğu Anadolu’yu da içerisine alacak şekilde, Abbasîlerin Ermeniye, Azerbaycan genel valiliği yapmış ve onun döneminde bu bölgelerde yüksek miktarda bir Türk zümresi ve kuvveti bulunmaktaydı. 838 yılında Abbasî halifesi Mutâsım’ın Anadolu üzerine çıktığı seferde Afşin, Abbasî ordularının sağ kanat komutanıdır. Onun devlet içindeki siyasî gücünün giderek artmasından çekinen halife Mutâsım, Afşin’i idam ettirdi. Fakat bu durum, Doğu Anadolu ve Azerbaycan’daki Türk askerî gücünde herhangi bir eksilmeye neden olmadı. M.786 yılında halife Harun el-Reşid, komutanlarından ‟Ebu Süleyman el-Türk” bir Türk emirini Tarsus şehrine görevlendirmiştir. Ayrıca, yine o dönemlerde Adana-Tarsus bölgesinde Abbasî emirlerinden ‟Buga” adlı bir Türk komutan, valilik görevinde bulundu. Abbasî Devleti, IX. Asırdan itibaren orduda görev yapan komutan, asker ve cümle Türk zümresinin Arap kadınlarıyla evlenip melezleşerek, savaşçı özelliklerini kaybetmemeleri için, onlara has, Güneydoğu Anadolu bölgesinde yer alan ve ‟Samarra” adı verilen vilayeti kurmuşlardır.
Peçenekler ve Anadolu
Türkistan’dan batıya; Doğu Avrupa’ya doğru yönelen son büyük göç, IX-XI. asırlar arasında yaşanmış ve bu göçü oluşturan Türk kütlelerinin en büyüklerinden biri ‟Peçenekler” olmuşlardır. Peçenekler, Batı Göktürk Devleti’nin yıkılış sürecinden sonra Karlukların güçlenmesi ile üzerlerinde oluşan baskıdan dolayı önce Batı Sibirya’ya, daha sonra da IX. asırda yaptıkları akınlar ile ticaret yolunun güvenliğini bozdukları için Hazar Devleti’nin baskısıyla 860-880 yılları arasında Karadeniz üzerinden Doğu Avrupa’ya doğru göçe başladılar. Sonrasında onları ‟Uzlar(Oğuzlar)” ve ‟Kumanlar(Kıpçaklar)” izlediler. Her gelen grup bir önceki Türk boyunu o an bulundukları bölgelerden atarken, bu durum, Türk boylarının hızlı bir şekilde Karadeniz’in kuzeyi ve Doğu Avrupa’dan Balkanlara doğru hızlı bir yayılma alanı oluşturmalarına ve Avrupa’da etnik bir hareketliliğin yaşanmasına neden oldu. Peçenekler, 889-893 yıllarında Macarları Karpatlar bölgesindeki yurtlarından atarak bu bölgedeki bozkırlara yerleştiler. Daha sonrasında Uzlar, Peçenekleri yurtlarından çıkararak onları Macaristan üzerine göçe zorladılar ve bu baskı sonucunda 942-970 yılları aralığında Peçenekler, Macaristan’a gelerek yerleştiler. Boylar halinde teşkilatlanarak yaşayan Peçenekler hiçbir zaman devlet kuramamışlardır.
1036 yılında Kiev Knezliği ile yapılan savaşta Peçenekler yenilmeleri üzerine akınlarını Balkanlardaki Bizans topraklarına yoğunlaştırdılar. Fakat, arkadan gelen Kıpçak kütlelerinin Uzları yurtlarından atmalarından sonra Uzlar’da Peçenekleri yurtlarından çıkararak Balkanlar’da bir göç çığının oluşmasına neden oldular. Bu karışıklıklar nedeniyle iki Peçenek başbuğu; ‟Turak” ve ‟Kegen” arasında oluşan iktidar mücadelesi meydana geldi; bu mücadele, Kegen’in Bizans’a sığınması, Turak’ın da Bizans ile yapılan savaşta esir düşmesi ve ikisinin, kendilerine bağlı Peçenek kütleleriyle birlikte Hristiyanlığa geçmeleri ile sonuçlanmıştır. Bizans, kendine bağladığı ve paralı asker olarak kullanmaya başladığı bu Peçenek kuvvetlerini önce Bulgaristan’a yerleştirmiş, ardından da 1048 yılından sonra, artan Selçuklu akınlarına karşı savunmaları için Anadolu’ya yerleştirmiş ve onlar üzerine sevk etmiştir. Soydaşlarına karşı böyle bir görevi kabul etmeyerek Balkanlara geri dönen sayıları yaklaşık 15.000 Peçenek atlısı olmuştur. Geriye kalan ve Bizans ordusunda paralı askerlik yapan Peçenek askerleri, 1071 yılındaki Malazgirt Savaşı’nda taraf değiştirerek soydaşları Selçuklular safında yer almışlar ve savaşın kazanılmasında mühim bir rol oynamışlarıdır.
Anadolu’da Müslüman Türkler/İlk Akınlar
Selçuk Bey’in 1007 yılındaki ölümünden sonra Selçuklu ailesi ve Türkmenlerinin başına en büyük oğlu Arslan Yabgu geçti. Tuğrul ve Çağrı Beyler, kurultayda onun başbuğluğunu tanısalar da kendilerine bağlı Türkmenler ile ayrı hareket etme kararı aldılar. Maveraünnehir ve Seyhun nehrinin ötesinde; Talas bölgesinde Karahanlı han ve teginlerinin tehdit ve baskılarından dolayı kendilerine yaşam alanı kalmayınca Tuğrul ve Çağrı Beyler, kendilerine yeni bir yurt, hayvanlarına da rahat otlatabilecekleri topraklar bulma kararı aldılar. Bu çerçevede, 1015 yılında Çağrı Bey, emrindeki 3000 kadar Türkmen süvarisi ile hızla ve gizlice Gaznelilere ait Horasan bölgesinden geçerek önce Azerbaycan’a oradan da Doğu Anadolu topraklarına girdi. Bu sırada Doğu Anadolu’da Bizans’a bağlı Ermeni ve Gürcü krallıkları bulunuyordu. İlk önce, Ermeni ‟Vaspurakan Krallığı”nın topraklarına giren Çağrı Bey, yapılan savaşta Ermeni ordusunu bozguna uğrattı, bir süre bölgede dolaşarak pek çok ganimet elde etti ve Vaspurakan Krallığı’nın batı topraklarındaki kaleleri ele geçirdi. Ardından, kuzeye yönelerek Gürcüler üzerine yürüdü ve topraklarına girdi. Çağrı Bey’i karşılamak üzere bekleyen General Liparit komutasındaki bir Gürcü ordusu, savaşı göze alamayarak geri çekildi; bunun üzerine Çağrı Bey, Nahcivan bölgesi topraklarını ele geçirdi. Bununla da yetinmeyen Çağrı Bey, daha da kuzeye yönelerek Nik bölgesine girdi. Durumu haber alan Beçni Kalesi’nin Ermeni komutanı Vasak, ordusu ile Çağrı Bey’in üzerine yürüdü ve yapılan savaşta hezimete uğrayan taraf yine Ermeni ve Gürcüler oldu. Bir müddet daha bölgede dolaşan ve ganimet toplayan Çağrı Bey, yeterli keşifleri yaptığına kanaât getirerek 1021 yılında yine Azerbaycan ve Horasan üzerinden Maveraeünnehir’e dönerek Kardeşi Tuğrul Bey ile bir araya geldi ve Anadolu hakkında olumlu bir rapor verdi. Bölgeye geldiğinde var olan Ermeni ve Gürcü prensliklerinin kendi aralarındaki ve Bizans ile olan mücadelelerinden kaynaklı bölgedeki kaos ortamından yararlanan Çağrı Bey, ileride yurt tutma amaçlı keşif ve ganimet elde etme amacıyla çıktığı seferden büyük başarılar elde ederken, bölge halkı ve toprakları üzerinde de derin etkiler bırakmıştır; Ermeni ‟Ardzuri” ve ‟Bagraturi” krallıkları yıkılmış ve halk, Orta Anadolu’ya doğru göç etmiştir. Bölgenin insansız hale gelmesi, kısa bir gelecekte bölgenin Selçuklu Türklerince kolayca ele geçirilmesine zemin hazırlamıştır. Büyük Selçuklu Devleti kurulduktan sonra Malazgirt Savaşı’na kadar geçen sürede Anadolu üzerine yapılan akınlarda Çağrı Bey’in bu sefer sonucu elde ettiği bilgiler ve kullandığı güzergâh, Selçuklular için bir rehber ve kılavuz niteliği taşımıştır.
Tuğrul Bey Pasinler ve Anadolu’da Selçuklular
Büyük Selçuklu Devleti kurulduktan sekiz yıl sonra Anadolu’ya ikinci sefer düzenlendi. Bizans İmparatoru IX. Konstantinos’un emri ile Müslüman Şeddâdîlerin başkentinin Gürcü komutan Liparit tarafından kuşatılması üzerine Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış, yardım amaçlı gelerek Liparit ve ordusunu bozguna uğrattı. Bir diğer taraftan Musa(İnanç) Yabgu’nun oğlu Şehzâde Hasan, 1048 yılında Erzurum bölgesine girdi ve Vaspurakan bölgesine doğru ilerlemeye başladı. Bu durum karşısında Vaspurakan’ın Bizans valisi, Gürcistan’ın Bizans valisinden yardım istedi. İstediği askerî yardımı aldıktan sonra Bizans kuvvetleri, Şehzâde Hasan’ın komutasındaki Selçuklu ordusunu pusuya düşürüp yenilgiye uğrattı. Bu savaşta şehzâde Hasan şehit düştü.
Haberi alan Sultan Tuğrul, İbrahim Yınal’ı Azerbaycan Valiliğine atadıktan sonra Anadolu üzerine sefer emri verdi. 1048-1049 yılında İbrahim Yınal komutasında Doğu Anadolu’ya giren Selçuklular, Vaspurakan üzerinden hızla gelerek Erzurum ve çevresindeki bölgelerden pek çok kale ve şehri ele geçirip, bol miktarda ganimet ve esir elde ettiler. Durumdan haberdar olan Bizans İmparatoru, komutanı Liparit’i bölgede zor durumda bulunanBizans valileri ve ordusuna yardım amaçlı bölgeye gönderdi. Bizans ordusu içerisindeki ihtilafları gören ve iyi değerlendiren İbrahim Yınal, Erzen-i Rum(Erzurum) dolaylarındaki Basean(Pasinler) bölgesinde yapılan savaşta Bizans ordusunu bozguna uğrattı ve General Liparit’i esir aldı. Bu savaş literatüre ‟Pasinler Savaşı” olarak geçmiştir. Ve bu savaş önemli sonuçlar doğurmuştur; Pasinler Savaşı, Selçuklu ve Bizans arasında iki denk devlet olarak yapılan ilk savaştır. Bu savaştan sonra Bizans’ın Selçuklu akınlarına karşı mukavemeti ve maneviyatında önemli kırılmalar yaşanırken, Selçuklular tarafında ise Bizans’ın ürkülecek bir güç olmadığını görülmüştür. Esir komutanını kurtarmak isteyen imparator Konstantinos, Selçuklu egemenliğini tanıyarak vasal bir devlet olan Mervâni Emirliği’nin aracılığıyla Sultan Tuğrul’dan barış talep etti. Barış teklifini kabul eden Sultan Tuğrul, elçilik heyetlerinin karşılıklı Bizans ve Selçuklu ülkelerine gidip gelmelerinin ardından şöyle bir antlaşmaya varıldı: 1. Emevîler tarafından İstanbul’da yapılan cami ve medresenin bakım ve tadilatı yapılacak, 2. Şii-Fatîmî halifesi adına okunan hutbe, Abbasî halifesi ve Selçuklu Sultanı adına okunacak, 3. Caminin mihrabına Türklerin eski devirlerden beri hükümdarlık alameti olan ve Sultan Tuğrul’un da kullandığı ‟ok ve yay” işareti yerleştirilecek.
Anadolu’yu fethetme düşüncesinde olan Kutalmış, 1054 yılında Şeddâdîlerin başşehri Gence’yi kuşattı. Kuşatma başarısız olsa daErmeni Bağratlılara ait Kars şehrini ele geçirmeyi başardı.
Kardeşi İbrahim Yınal’ın isyanını bastırarak devlet otoritesini tekrar sağlayan Sultan Tuğrul, Selçuklu ülkesinde göçlerle artan Türkmen nüfusa yurt bulmak ve Bizans ile yapılan barış antlaşmasının uygulanmaması gibi nedenlerden ötürü 1054 yılı içerisinde Anadolu üzerine sefere çıktı. Doğu Anadolu’ya giren Sultan Tuğrul ve Selçuklu ordusu, Erciş kalesini ele geçirdi. Buradan hareketle Malazgirt Kalesi kuşatıldı fakat alınamadı. Daha sonra Sultan Tuğrul, Selçuklu ordusunu üçe ayırarak farklı bölgelere sevk etti. Birinci kol: Kafkas Dağları, Abhaz kaleleri ve Erzincan üzerine harekete geçerken, İkinci kol: Taik bölgesi üzerinden Çoruh havzasındaki topraklara akınlarda bulunmuş ve bol ganimet elde etmiştir. Fakat dönüş yolunda yapılan savaşta ordunun sübaşısı şehit düşmüştür. Üçüncü kol: Kars ve civarına yönelmiş, burada yapılan savaşta Bizans ordusunu bozguna uğratmışlardır. Kendisi Pasinler ve Erzurum’a hareket eden Sultan Tuğrul, kalenin düşmesinin zaman alacağını düşünerek kuşatmaktan vazgeçti. Ardından üç kol halinde sevk ettiği orduların dönmesinin sonra tekrar güney yönünde hareket ederek yeniden Malazgirt Kalesi’ni kuşatsa da kış mevsiminin gelmesinden dolayı kuşatmayı kaldırarak ordusu ile birlikte ülkesine geri dönmüştür. Dönüş yolunda Adilcevaz kalesini fethetmiştir.
Çağrı Bey’in oğlu Yakutî, emrindeki Selçuklu kuvvetleri ile 1057 yılında önce Azerbaycan’a, sonra da Anadolu’ya girdi ve akınlara başladı. Yakutî’nin komutanlarından emir Saltuk, Anadolu’da başarılı akınlarda bulunarak, bu süre zarfında pek çok kez büyük bir Bizans ordusunu yenilgiye uğrattı. Ayrıca, 1058’de Yakutî, ordusunun bir kısmını Kars bölgesine sevk etti. Bu ordu, Pasinler’e inerek pek çok kaleyi kuşattı ve ele geçirdi. Aynı yıl yine Yakutî’nin sevk ettiği bir diğer ordu Erzincan, Kemah ve Pulur’u fethetmiştir. 1059 yılında bizzat Sultan Tuğrul’un emri ile başlayan Anadolu seferine yine Yakutî kumanda etmiştir. Doğu Anadolu topraklarına giren Selçuklu ordusu, Van Gölü’nün kuzeyine doğru hareketle Sivas önlerine gelindi ve şehir kolayca Selçuklu kuvvetlerince fethedildi.
Esas Fetih Alparslan ve Malazgirt Zaferi
Sultan Tuğrul’un 1063 yılında ölmesinden sonra Selçuklu tahtına yeğeni; Çağrı Bey’in oğlu Alparslan geçti. Sultan Alparslan, ülkedeki siyasî karışıklıklara ve taht mücadelelerine son verdikten hemen sonra 1064’te Anadolu seferine çıktı. Bu sırada Anadolu’da akınlar yapmakta olan emir Tuğtekin’de Sultanın huzuruna çıkarak Selçuklu ordusuna katıldı ve bölge hakkında bilgiler verdi. İlk önce Gürcistan bölgesine giren Sultan Alparslan ve Selçuklu ordusu, bu bölgede askerî faâliyetlerde bulunduktan sonra Taik bölgesine girdiler. Gürcü kralı, Selçuklu ordusunun karşısına çıkmaya cesaret edemedi ve kaçmak zorundan kaldı. Ardından bölgedeki bir takım şehir ve kaleler ele geçirildi. Sultan Alparslan, bölgedeki Ermeni kralı II. Gourgen’in kızıyla evlenerek barış yaptı, sonra da aynı barışı Gürcü kralı IV. Bağrad ile de gerçekleştirdi.
Öte yandan, Sultan Alparslan’ın oğlu Melikşah, yanında Yakutî ve Nizâmü’l-Mülk olduğu halde, Doğu Anadolu toprakları boyunca pek çok kaleyi kuşatarak ele geçirdiler. Bu başarıların ardından babasının ve asıl Selçuklu ordusunun yanına dönen Melikşah, kazandığı zaferlerden dolayı babasının takdirlerini ve memnuniyetini kazandı. Bu vakitten sonra yek vücut halinde hareket eden Selçuklu ordusu, Sultan Alparslan’ın komutasında yine bölgedeki pek çok Bizans kale ve şehirleri fethederek, ‟ele geçirilememesi ile ünlü” Bizans’a ait Anion(Ani) şehri üzerine yürüdü ve şehri kuşatma altına aldı. Yapılan kuşatma ile zor durumda kalan Ani şehri, cizye vergisi ödeyerek barış yapmaya ikna oldular. Fakat anlaşmaya sadık kalmayarak sonrasında tekrar kaleden Selçuklu askerlerine saldırınca bu sefer Selçuklu ordusu daha şiddetli bir şekilde kaleye hücum etti. Yaşanan çatışmalarda Selçuklu askerleri galip geldi ve kale duvarlarında oluşan boşluklardan içeri dalan Selçuklu ordusu şehri fethetti. Hristiyanların bu ünlü ve büyük kentinin Müslüman Türklerin eline geçmesi Hristiyan aleminde üzüntülere sebebiyet verirken, İslam aleminde büyük bir sevinçle karşılandı. Derhal bir fetihnâme hazırlanarak Abbasî halifesine gönderildi. Abbasî halifesi de bu büyük fetihten dolayı Sultan Alparslan’a Ebu’l Feth, yani ‟Fethin Babası” unvanını vermiştir. Şehir ve kale fethedildikten sonra buraya bir cami yaptıran, emir atayan ve bir miktar asker bırakan Sultan Alparslan, seferi sonlandırarak Selçuklu başkentine döndü.
Türkiye Selçuklu Devleti’nin Kurucusu: Süleyman Şah
Kutalmışoğlu Süleyman Şah Selçuk Bey’in oğlu Arslan Yabgu’nun torunudur. Babası Kutalmış Bey’dir (Selçuk Bey’in torunu). Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın babası Kutalmış, Selçuk Sultanı Tuğrul Bey ile Çağrı Bey’in amcaoğluydu. Kutalmış önce Tuğrul Bey’e karşı isyan etmiş; sonra Büyük Selçuklu Sultanlığı tahtına geçen Alparslan’ın sultanlığını kabul etmemiş ve onun ile başarısız bir çatışmaya girişmişti. Kutalmış 1064’de ölünce (Süleyman Şah dâhil) dört oğlu o zamanlar Büyük Selçuk Sultanlığı sınırları dışında kalan fakat göçebe Türkmen boylarının yerleşmeye başladıkları bir bölge olan Anadolu’da Toros Dağları yöresine kaçmışlar ve Anadolu’ya yeni gelip yerleşen Türkmen boyları arasında yaşamaya başlamışlardır. Burada da Alparslan’ın devamlı baskısı altında kalmışlar ve Alparslan’ın zaman zaman akıncı birlikleri göndererek tahtını tehdit edebilecek olan kardeşleri bertaraf etmeye çalışmıştır. Dört kardeşten en son Süleyman Şah hayatta kalmıştır.
Alparslan’ın 1071 Malazgirt Savaşı galibiyetinden sonra giderek daha çok sayıda Türkmen boyları Anadolu’ya girip yerleşmeye başlamış ve Süleyman Şah bu Türkmenlerin liderliğini ele geçirmeyi başarmıştır. 1073’de Kutalmışoğlu Süleyman Şah Büyük Selçuklu devleti hükümdarı Melikşah tarafından Büyük Selçuk Sultanlığı’na bağımlı Sultan-ı Rum (yani Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı) olarak tayin edilmiştir. Bizans sınırlarında idaresini kuran Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Bizanslılarla bazen savaş yaparak bazen Bizans isyancılarına yardım ederek hükmü altındaki toprakların sınırlarını büyütmeyi başarmıştır. 1075’de Bizans İmparatorluğu’nun Anadolu’da bulunan önemli şehirlerinden İznik (Nicaea) ile İzmit’i (Nicomedia) eline geçirmiş ve Güney Marmara bölgesine tamamen hâkim olmuştur. Ayrıca Çanakkale boğazından geçen gemilerden vergi almaya başlamıştır. 1077’de ülkesinin özerkliğini ilan edip İznik merkezli bağımsız bir devlet olarak Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurmuştur.
1078’de Süleyman Şah Bizans İmparatoru VII. Mikhail Dukas’la Bizans tahtını eline geçirmek üzere isyan eden Anatolikon Theması Vali-Generali Nikeforos Botaneiates’e karşı askerî yardım anlaşması yapmıştır. Fakat Süleyman Şah ordusu ile İznik ile Kütahya arasında Nikeforus Botaeiates ile karşılaşınca asi generalin sağladığı daha uygun şartlar nedeniyle taraf değiştirip Nikeforus Botaeiates’a askeri yardım sağlamış ve onun III. Nikeforos ismi ile Bizans İmparatoru olmasına önayak olmuştur. Bu yardım dolayısıyla Bizanslılar göçmen Türkmenlerin Anadolu’da da Boğaz kıyılarına kadar gelip yerleşmelerini kabul etmişlerdir.
1080’de ise Süleyman Şah bir diğer Bizans tahtına geçmek isteyen isyancıya (Nikeforos Melissenos’a) yardım eder. Türkiye Selçuklu Devleti’nin hızlı bir biçimde büyümesinden çekinen Bizans İmparatorluğu, (Balkanlardaki karışıklığın etkisiyle de) Türkiye Selçuklu Devleti ile bir antlaşma yapmış ve bu antlaşmaya göre Bizans, Türkiye Selçuklularına yıllık tazminat ödemeyi kabul etmiştir.
Süleyman Şah Bizans’la yaptığı bu antlaşma sonucu batı sınırını güvenceye aldı. Süleyman Şah’ın devletini kurması ve üst üste başarılar kazanması Anadolu’ya Türk gelişlerini hızlandırıyordu. Süleyman Şah Ermeniler üzerine bir sefer düzenlemek için Kilikyalılar üzerine sefer yaptı. Yakın akrabası ve veziri Ebu’l-Kasım’ı İznik’te idareci olarak bırakan Süleyman Şah, doğu sınırlarını genişletme planları ile 1084’de Çukurova’ya (Kilikya’ya ve belki de Suriye üzerine) bir sefere çıktı ve bu sefer sonucu Tarsus, Adana ve Antakya’yı devletinin sınırlarına kattı.
Fakat İran merkezli Büyük Selçuklu devletinin Suriye’de (bir bakıma özerk) emiri olan Ebu Said Tajuldevla Tutuş (Tutuş, Melikşah’ın kardeşi ve Sultan Alpaslan’ın oğludur.) bu seferin kendi egemenliği altında olan Suriye üzerine yöneleceğini kuşkusuyla, Süleyman Şah’a karşı çıkmıştır. Her ikisi de Selçuk hanedanı olan bu iki taraf arasındaki askeri çekişmeye başkenti İsfahan’da bulunan Melikşah’ın bir bağlantısı olup olmadığı daha belgelenmemiştir; ama bazı tarihçiler Tutuş’un Melikşah emirleriyle hareket ettiğini bildirmektedirler. Gerçekten Süleyman Şah Antakya’yı ele geçirdikten sonra bütün Suriye’ye sahip olma amacıyla Halep’i kuşatmıştır. Kentin valisi olan İbn-i Huteyti, Tutuş’tan yardım istemiş; Tutuş yanına Selçuklular’ın yetenekli kumandanlarından Artuk Bey’i (Artuklu Beyliği’nin kurucusu) alarak 4 Haziran 1086 tarihinde Halep yakınlarında Ayn Seylem Savaşı’nda Süleyman Şah’la karşılaşmıştır. Süleyman Şah bu savaşta mağlup düşerek yaşamını kaybetmiştir. Süleyman Şah kısa süren hâkimiyeti döneminde Adana, Tarsus, Misis ve Avnazarba şehirlerini fethedilmiştir.
Sonuç
Tarih boyunca oldukça geniş bir coğrafyaya yayılan kadim inanç ve uygarlıkların neredeyse hepsi ile bağlantı kurabilen bu uygarlıkların birikimi ile kendi kültürlerini zenginleştirerek kendi kültürlerinin izlerini geniş bir coğrafyaya bırakan Türklerin tarih içinde kendine yurt edindiği en kayda değer toprakların başında Anadolu yan bugünkü Türkiye gelmektedir. Kati olarak XI. yüzyıl sonunda Selçuklu akınları ile Türk yurdu haline gelen Anadolu’da bu fetih sürecini kolaylaştırıcı bir unsur olarak da beliren çok daha erken tarihlere uzanan bir Türk etkisi ve varlığı olduğu açıkça görülmektedir. Türklere aşina olan ve ziyadesi ile Türk izi ile dolu olan bu coğrafya XI. yüzyıldan sonra kati bir biçimde Türk yurdu haline gelmişti. Öyle ki Selçuklu fethini takip eden asrın ortalarından itibaren tüm batı ve doğu dünyasında “Türkiye” manasına gelen isimler ile anılmaya başlamış ve bu coğrafyanın bir Türk yurdu olduğu tüm dünyaca kabullenilmişti. Türklerin Anadolu’da varlığı sadece askeri ve siyasi başarıların bir neticesi değildi. Selçuklular eliyle Türkler burada belki Orta Asya’dakinden çok daha rafinire ve özgün bir Türk kültür dünyası oluşturmuşlardı. Coğrafya kitaplarında geçen Türkiye adını fazlasıyla hak etmişti. Burada sadece siyasi boyutta değil dili ile edebiyatı ile mimarisi ve kültür hayatı ile canlı özgün ve zengin bir Türk kültür coğrafyası oluşmuştu. Anatolia yani Anadolu tanımı bugün anladığımız coğrafyanın tamamını ifade edilmez iken Türkiye tanımı bütün yarım adayı tanımlayan bir kavram olmuştu. Böylece Coğrafyayı tek bir kültür yurdu haline getiren de Türkler olmuştu.
Kaynakçalar
Aksaraylı Kerimeddin Mahmud, (1943). Selçukî devletleri tarihî, aksaraylı Kerimeddin Mahmud’unMüsameret-al-ahyar adlı Farsça Tarihinin Tercümesi, (Çev., M. N. Genç Osman önsöz ve notlar F. N. Uzluk), Ankara: TTK Basımevi.
Alexiad, A. K. (1996). Malazgirt’in sonrası, (Çev. B. Umar), İstanbul: İnkılâp Kitabevi. Alpaslan, İ. (1984). Ağrı Anadolu’nun giriş kapısı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara: Ayyıldız Matbaası. Aşan, M. B.( 1989). “Doğu Anadolu ve Malazgirt’in tarihi coğrafyası”, Anadolu’nun Kapısı Malazgirt, Malazgirt Sempozyumu Bildirisi, Muş.
Aşan, M. B.(1989). Elazığ, Tunceli, ve Bingöl illerinde Türk iskân izleri xı. ve xıı. yüzyıllar, Ankara: TKAE Yayınları.
Atçeken, Z. ve Bedirhan. Y.(2004). Malazgirt’ten vatana anadolu Selçuklu tarihi, Konya: Eğitim Kitabevi.
Augustinos, G. (1997). Küçük Asya Rumları, (Çev. Devrim Evci), Anakara: Ayraç Yayınevi. Azimî Tarihi, (1988). (Selçuklular dönemiyle ilgili bölümler: H.430- 538), (Çev., Ali Sevim), Ankara: TTK Yayınları. Baştav, Ş. (1941). “Sabirler”, Belleten C. 5, S.17-18, Ankara: TTK Yayınları. s.60-62.
Belazuri, (1932). Fütuh’ül-buldan, (Neşr. R. M. Rıdvan), Kahire.
Bilge, A, (1971). Anadolu’nun Türkleşmesi, İslâmlaşması ve aramızdaki Rumlar tarihi, Konya: Ülkü Basımevi.
Bodmer, J. P. (2001). “SelçuklularAnadolu’da”, cogito- Selçuklular- Üç Aylık Düşünce Dergisi, S. 29, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s.33-46. 230
Brooks, E. W. (1957). “The Successors of heraclius”, CMH II Cambridge, s.391–417. Cahen, C. (1984). Osmanlılardan önce Anadolu’da Türkler, (Çev., Yıldız Moran), İstanbul: E Yayınevi.
Cahen, C. (1992). Türklerin Anadolu’ya ilk girişi (XI. Yüzyılın İkinci Yarısı), (Çev. Yaşar Yücel-Bahaeddin YediYıldız), Ankara: TTK yayınları.
Cahen,C.(1955-1956).Estce Quelesetats Seldjouki desetatientd esetats feoda ux? (Selçuklu devletleri feodal devletler miydi?), (Terc. Lütfi Güçer), İktisat fakültesi Mecmuası, C.17, İstanbul, s. 348-358. Gregory Abul Farac, (Bar Hebraeus). (1987)..Abû’l- Farac tarihi, Syriacum, nşr., P.Bedyan, Paris 1890; (Trc., Ömer Rıza Doğrul), Abû’l- Farac Tarihi, C.I-II, Ankara: TTK. Yayınları.
Gül, M. (2010). Orta çağlarda doğu ve güneydoğu Anadolu, İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yaynevi. Güzel, A. ve Seferoğlu, Ş. K. (1986). “İslamiyet’e Anadolu’da giren Türkler”, Milli Kültür,., S.54, Ankara: KTB Yayınları.
H. Hüsameddin, (1929-1932). Amasya tarihi, II, İstanbul.
Honigman, E. (1970). Bizans Devleti’nin doğu sınırı, (Terc.F.Işıltan), İstanbul: İÜEF Yay.
İbnü’l Esir. (1987). El-Kamilfi’t tarih, (Trc. Abdulkerim Özaydın), Bahar Yay., C. X. İstanbul.
İmad Ed- Din El- Katip El Isfahani. (1999). Zubdat AL-Nuşra ve Nuhbat AL’Usra (trk. Trc. Kıvameddin Burslan), Irak ve Harasan Selçukluları tarihi olarak (nşr M. Th. Houtsma), (2. baskı), Ankara: TTK Yayınları. İpek, A. (2002). “Azerbaycan üzerinden Anadolu’ya ilk Türk akınları”, Yeni Türkiye 44, Türkoloji ve Türk Tarihi II, Sayı: 44, Ankara, s. 28.
Kafalı, M.(1997). Anadolu’nun fethi ve Türkleşmesi, Ankara: AKM Yayınları.
Kafalı, M.(2002).“Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması”, (Editör Hasan Celal Gü- zel), Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları.
Kafesoğlu, İ.(1972). Selçuklu tarihi, İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.
Kaplanoğlu, R. (2000), Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, No:7, İstanbul: Avrasya Etnografya Vakfı Yayınları.
Koca, Salim, “Diyâr-ı Rûm”un (Roma Ülkesi=Anadolu) “Türkiye” Hâline gelmesinde Türk kültürünün rolü”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 1, Konya. 231
Köymen, M. A. (1962). “Anadolu’nun fethi ”, 1961 Yılı DİB. Dergisi, Ankara.
Köymen, M. A. (1963). Köymen, Mehmet Altay, Selçuklu Devri Türk tarihi, Ankara: Ayyıldız Matbaası. Köymen, M. A. (1976).
Köymen, M. A. (1986). “Selçuklular veAnadolu’nun Türkleşmesi meselesi”, Selçuklu Dergisi, Selçuk Ünv. Selçuklu Araştırmaları Merkezi, S:1, Konya.
Kurat, A. N. (1937). “Peçenekler”, İA. C. IX, İstanbul, s. 44-64.
Ostrogorsky, G. (1981). Bizans devleti tarihi, (Çev. Fikret Işıltan), Ankara: TTK Yayınları
Ramsay, W. M. (1960). Anadolu’nun tarihi coğrafyası, (Çev. Mihri Pektaş), İstanbul: MEB Yayınları. René, G. (2006), Bozkır imparatorluğu, (Çev. M. Reşat Uzmen),İstanbul: Ötüken Neşriyat.
Sevim, A. (1990). Anadolu Fatihi Kutalmışoğlu Süleymanşah, Ankara: TTK Yayınları.
Sevim, A. (2000). Anadolu’nun fethi Selçuklular dönemi, Anakara: TTK Yayınları.
Sevim, A. (2011). Ünlü Selçuklu komutanları Afşin, Atsız, Artuk ve Aksungur, Ankara: TTK Yayınları. Sevim, A. ve Yücel, Y. (1989) Türkiye tarihi- Fetih Selçuklu ve beylikler dönemi, Ankara: TTK Yayınları. Sümer, F. (1999), Oğuzlar (Türkmenler), İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay. Sümer, F. ve Sevim, A. (1988), İslam kaynaklarına göre Malazgirt savaşı (Metinler ve Çeviriler), Ankara TTK Yayınları.
Şapolyo, E. B. (1972). Selçuklu İmparatorluğu tarihi, Ankara: Güven Matbaası.
Şeker, M. (2007). Fetihlerle Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması, Ankara: DİB Yay.
Toksoy, A. (2002). “Doğu Anadolu’da Türk hâkimiyeti”, Yeni Türkiye 44, Türkoloji ve Türk Tarihi-II, Tarih Araştırmaları Özel Sayısı-II, Sayı: 44, Ankara, s.18.
Toksoy, A. (2002). A. “Malazgirt zaferinden önce doğu Anadolu’ya yapılan Türk akınları”, Türkler Ansiklopedisi, (Editörler: Hasan Celâl Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca), C. 4, Ankara, s.678-693.
Turan, O. (1969). Selçuklular tarihi ve Türk-İslâm medeniyeti, istanbul: neşriyat yurdu. Turan, O. (1993). Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul: Boğaziçi Yayınları.
Urfalı Mateos (2000). Vekayi-nâmesi (952-1136) ve papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), (Türkçeye çev. Hrant D. Andreasyan), Ankara: TTK Yayınları.
Wittek, P. (1944). Menteşe beyliği, (Trc.Şaik Gökyay), Ankara: TTK. Yayınları.
Yınanç, M. H. (2009). Türkiye tarihi, Selçuklular devri-I, (Yayına Sunan: Refet Yinanç), Anakara: Ekol Yayınevi.
Zoroğlu, L. (2002). “Anadolu’da 1071 öncesi ilk Türk izleri”, YeniTürkiye Tarihi: 43, Türkoloji ve Türk Tarihi-I, Sayı: 43, Anakara, s. 194-197
16
dk.
14 Ekim 2022
Alim Bir Devlet Adamı: Lütfi Paşa
Lutfi Paşa (ö. 971/1564) Arnavut kökenli bir devşirme olarak II. Bâyezid zamanında saraya alınmış, Enderun’da tahsil görmüş, sancak beyi, beylerbeyi ve vezir olmuş, Korfu seferinde Osmanlı deniz kuvvetlerine kumanda etmiş, Boğdan seferinde Mimar Sinan’ı padişaha takdim edip tanıtmış, iki yıl süreyle veziriazam olmuş, çeşitli idarî vazifeleri esnasında önemli görevler üstlenmiş bir devlet adamıdır. Veziriazamlıktan azledildikten sonraki hayatını telif ve araştırmayla geçirmiş, devlet adamlığının yanısıra yazdığı eserlerle de nam salmış bir şahsiyettir. Lutfi Paşa devletin en üst kademelerine kadar çıkmış bir devlet adamı olmasının yanısıra, medrese dışında kendini yetiştirmiş bir âlim olarak farklı bir portre çizer. Onun bu çift kimlikli şahsiyeti, hem kendi devrinde hem de sonraki asırlarda bir âlim olarak kabul görmesini zorlaştırmıştır. Hayatı Lutfi Paşa eserlerinde ismini genellikle “Lutfi bin Abdülmuîn” şeklinde verir. Devşirme kökenli devlet adamlarının baba ismi yerinde “abd” kelimesinden türeyen bir isim kullanmaları teamüldendir. Lutfi Paşa’nın hangi tarihte ve nerede doğduğu hakkında kaynaklarda bilgi bulunmamakla birlikte, getirildiği görevlerden hareketle 1488 yılı civarında doğduğu tahmin edilmektedir. Arnavut kökenli olup II. Bâyezid’in ilk zamanlarında Avlonya yöresinden devşirildiği, bu padişahın saltanatı ortalarında saraya alındığı ifade edilir.1 Enderun’da iyi bir tahsil gören, saray hizmetlerinde fiilen görev alan Lutfi Paşa, Âsâfname adlı eserinde üstlendiği devlet görevlerini şöyle anlatır: “Bu risâlenin müellifi ez‘af-ı ‘ibâdullah Lutfi Paşa bin Abdülmuîn vaktâ ki harem-i hass-ı sultânîde bu hakîr merhûm ve mağfûrü’n-leh cennet-mekân u firdevs-âşiyân Sultân Bâyezîd Han hazretleri zamânından beri perverde-i ni’met-i sultânî olup bu Âsitâne-i ‘Osmâniyye’ye li’llâh hayrhâh olup ve harem-i hassda iken niçe zamân tahsîl-i ma’ârif idüp ve cülûs-ı Hazret-i Sultân Selîm Hân hayâtında çukadarlıkdan elli akçe müteferrikalık ile taşra çıkup ba’dehû çaşnigîr-başılık, ba‘dehû kapucu-başılık, ba‘dehû mîr-i ‘alemlik, ba‘dehû Kastamonu Sancağı, andan sonra Karaman Beğlerbeğisi, andan sonra Anadolu Beğlerbeğisi, andan sonra vizâret ‘inâyet olundu. Ba’dehû pâdişâhımız Sultan Süleymân Hân zamanında sadâret-i ‘uzmâ (‘inâyet) olundu. Bu hakîr-i kesîrü’t-taksîr taşra çıkdıkda niçe ‘ulemâ vü şu’arâ vü zürefâ ile musâhabet ve münâsebet idüp ’alâ kadri’t-tâka niçe ma’ârif ü tahsîl-i ‘ulûm itmekle taltîf-i ahlâk itmiş idim.”2 Sehî Bey Lutfi Paşa’nın Yavuz Sultan Selim’in terbiyesi ile yetiştirildiğini ifade eder, onun hakkında Sultan Selim’in “huzûr-ı şerîflerinde gâyet makbûlînden olmuştu.”3 diye yazar. “Seyyid Murâdî’nin Nova (Castelnuovo) Fetih-nâme ’sinde, bir münasebetle ondan ‘yâdigâr-ı Sultan Selim’ olarak bahsetmesi (...) Yavuz Sultan Selim devrinde Lutfi Paşa’nın türlü hizmetler ile padişahın hemen muhitinde bulunduğuna bir delil sayılabilir.”4 Lutfi Paşa Tevârih ’inin mukaddimesinde önce Sultan Bayezid’den ve meziyetlerinden bahseder, daha sonra Yavuz Sultan Selim devrinde onun yanından hiç ayrılmadığını, onun bütün seferlerine iştirak ettiğini şu ifadelerle anlatır: “Bu hakîr-i zerre-i bî-mikdâr bunların [Âl-i Osman’ın] zamanında neşv ü nemâ bulub evvelâ Sultan Bâyezid (طاب ثراه و جعل الجنّة مثواه) âlem-i tufûliyette saraylarında olub nice zaman anda maʻârife saʻy olunub emekler çekildi. Tâ Sultan Selim gelüb tahta cülûs edinceye değin. Ve Sultan Bâyezid dahi her fende mâhir ve zû-fünûn ve kādir olub ʻale’l-husus ki yay çeküb ok atmakda bî-nazîr idi. Hatta zamanında ol çekdüği yayı kimse çekebilmezdi. Ve sâlih ve mütedeyyin ve muhibb-i ulemâ ve sulehâ idi. Andan sonra Sultan Selim Han (أكرم الله مابه و عطر بنسيم الخلد ترابه) pâdişah-ı âlem-güşâ olub bu hakīr dahi anların hizmetlerinden bir an hâlî olmayub bunca cenkler ve bunca savaşlar ve hadiseler ki diyâr-ı Rum’da ve cânib-i şarkda ve Arabistan’da ve Haleb’de ve Şam’da ve Mısır’da ve gayri yerlerdeki vâkiʻ olubdur. Bu hakīr anların küllîsine hâzır ve nâzır olmuşdu, tâ Sultan Selim âhirete nakl edinceye değin.”5 Sultan Selim, kendi devrinde çeşitli devlet kademelerinde görev vererek yetişmesini ve tecrübe kazanmasını sağladığı Lutfi Paşa’ya değer verir, zaman zaman kendisine fikirlerini anlatırdı.6 Kanuni Sultan Süleyman da, babasının yetiştirip tecrübeli bir devlet adamı haline gelmesini sağladığı Lutfi Paşa’ya çok riayet etmiş, onu daima yükseltmiş, kız kardeşi Şah Sultan’ı onunla evlendirmek suretiyle ona karşı olan itimadını ortaya koymuştur. Lutfi Paşa’nın Kanuni Sultan Süleyman’ın cülusunda Kastamonu sancakbeyi, daha sonra da Aydın sancakbeyi olarak tayin edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Rodos muhasarası (1522) sırasında Aydın sancakbeyi olduğu, Rodos’un ele geçirilmesinden sonra kalenin tamirine memur edilen dört sancak beyinden biri olduğu bilinmektedir.7 Bir müddet sonra Yanya sancakbeyi olan Lutfi Paşa bu vazifedeyken Viyana muhasarasına iştirak etti. 12 Ekim 1529 tarihinde Avlonya sancakbeyi Süleyman Bey ile birlikte kaleye hücum ettiği Feridun Bey’in Münşeât ’ında kayıtlıdır.8 Lutfi Paşa kendisinin zikretmediği bazı sancaklarda da görev yaptıktan sonra 1533’de Karaman beylerbeyi oldu.9 Bu sıfatla Irakeyn seferinde Karaman eyaleti kuvvetlerini sevk ve idare etmiş, Tebriz civarındaki hareketlerde artçı olarak vazife görmüştür. Bu sefer sırasında Van gölü civarındaki harekatta mühim bir rol oynamış, Tatvan sahillerinde Mimar Sinan’a gemiler inşa ettirerek düşman hakkında malumat toplamıştır. Lutfi Paşa bir müddet Anadolu beylerbeyiliğinde bulunmuş, ardından Mustafa Paşa’nın yerine Rumeli beylerbeyiliğine (1536), ardından da üçüncü vezirliğe getirilmiştir.10 Lutfi Paşa 1537 Korfu seferinde donanma serdarı olarak Barbaros Hayreddin Paşa ile birlikte Akdeniz harekâtına memur oldu. Ertesi sene Mustafa Paşa’nın vefatı üzerine ikinci vezirliğe tayin edilen Lutfi Paşa (30 Mayıs 1538), Boğdan seferine ikinci vezir olarak iştirak etmiş, bu sefer sırasında Mimar Sinan’ı padişaha tanıtmış ve Prut nehri üzerinde kendisine bir köprü kurdurarak ordunun kısa zamanda buradan geçmesini mümkün kılmıştır. Ertesi sene Ayas Paşa’nın vefatının ardından veziriazam olmuş ve ilk işi, münhal olan hassa mimarlığına kabiliyetini pek takdir ettiği Mimar Sinan’ı getirmek olmuştur. Lutfi Paşa’nın en büyük hizmetlerinden birisi, Mimar Sinan’ı keşfedip onun önünü açmasıdır. Mimar Sinan genç bir yeniçeriyken onun kabiliyetini anlayıp padişaha takdim eden, mimarbaşı olmasını teklif eden kendisidir. Devlet Adamı Olarak Lutfi Paşa 1539 yılında veziriazam olan Lutfi Paşa, azledildiği 948/1541 yılına kadar iki seneye yakın bir süre bu makamda kaldı. Bu vazifeyi yürütürken iç ve dış siyasette bazı önemli icraatları oldu. 941 (1534) yılında kubbealtı veziri olduğu zaman “Dîvân-ı Alîşânı hayli muhtell ü perîşân bul”duğunu, veziriazamlıktan azledildiği tarihe kadar yedi yıl boyunca mümkün mertebe bu düzensizliği gidererek divana nizam verdiğini anlatır. Bu süre boyunca devlet işleyişinde gördüğü nizamsızlıkları düzeltmeye çalıştı, rüşvet ile mücadele etti. Âsâfnâme ’sinde sadaret makamındayken gelirinin bir kısmını biriktirerek tasarruf ettiğini anlatırken, kendisinden sonra bu makama gelecekler için üstü kapalı bir nasihatta bulunuyor olmalıdır. Devletin gelir-gider dengesini oturtmaya çalıştı. Vezirliğe geldiğinde devlet hazinesinde dengesizlik olduğunu, Sultan Süleyman’ın cülusu sıralarındaki gelir-gider dengesinin sonradan bozulup merkez hazinenin “taşrada mevcud eski hazineden” desteklendiğini görmüştü. Kendisi bu durumu düzelttiğini ve hazineyi tekrar denge durumuna getirdiğini anlatır.11 Kul hakkı ve bilhassa yetim hakkı konusunda çok hassas olan Lutfi Paşa, devletin haksız kazançlardan sakınması gerektiğini, padişahın halkın mallarına haksız yere el koymasının devletin zevâline alâmet olduğunu, terekelerin varisi çıkıncaya kadar bekletilmesi gerektiğini, Yavuz Sultan Selim zamanında böyle terekelerin yedi yıl saklandıktan sonra varisi çıkmadığı takdirde hazineye intikal ettirildiğini söyler.12 Lutfi Paşa’nın icraatları arasında bahriye sahasında yaptığı hizmetlerin ayrı bir yeri vardır. Kendisi de bahriye işlerine fevkalade önem verdiğini belirtir. Üç kıtaya yayılan imparatorluğun şevketini devam ettirebilmesi için Akdeniz hakimiyetini ele geçirmesi gerektiğini gören Lutfi Paşa, Venediklilerin ve Şarlken’in donanmamıza üstünlüklerini gidermek için elinden gelen her şeyi yapmıştır.13 Lutfi Paşa’nın iç siyasetle ilgili icraatlarının en önemlisi olarak “ulak” âdetini kaldırması gösterilir. Türklerin haberleşmede kullandıkları ulak sistemine göre, ihtiyaç halinde rıza gözetilmeksizin başkalarına ait atlara el koyuluyor, bunlar yorulduğu zaman diğer menzillerde aynı şekilde başkalarına ait atlarla değiştiriliyordu.14 “İslâm devletlerinde bu ulak teşkilatının basit bir tarihçesini çizen Paşa, eski berîd usulünün Cengizîlerde ulak zulmüne tahavvül ettiğini”, Osmanlıların da bu usulü Moğollardan “güya saltanattan bir cüz” telakkî etmek suretiyle aldıklarını ileri sürer.15 Lutfi Paşa, Yavuz Sultan Selim’in (babası II. Bâyezid gibi) bu fena âdetten bîzar olduğunu, kendisine bu hususta yardımcı bulamadığı için bunu gidermeye kâdir olamadığını, bu hasretle dünyadan göçtüğünü söyler. Büyük işler başaran, Safevîleri ve Memlükleri alt eden büyük hükümdar Sultan Selim’in bu fena âdeti kaldırmaya kâdir olamadığını, bunun kendi vezirliği devrinde Sultan Süleyman’a nasip olduğunu ifade eder.16 Paşa, menzillerde beygirler beslenmesini sağlamış ve ihtiyacı bu şekilde karşılayarak sorunu çözmüştür. Lutfi Paşa’nın sadareti sırasında halledilmesini sağladığı en önemli hâricî meseleler, Venedikliler ile barış anlaşmasını sağlamak ve Avusturya müzakerelerini maharetle idare etmekti. İdarî Prensipleri Lutfi Paşa Âsâfnâme isimli eserinde hükümdara ve kendisinden sonra gelecek veziriazamlara birtakım nasihatlarda bulunur ki bunları onun idârî prensipleri olarak kabul edebiliriz. Bunlar arasında şunlar sayılabilir: Veziriazamların padişaha her meseleyi açık açık anlatması ve padişahla arasına başkalarının girmemesi, onun tarafından padişaha arz edilen hususların hemen tasdiki, padişahla kendisi arasındaki mühim müzakerelere hiç kimsenin, hatta diğer vezirlerin bile vâkıf olmaması, hizmeti geçen devlet adamlarının mal varlıklarının sebepsiz yere müsadere ettirilmemesi, hafif bir kabahat sebebiyle onların azl ve idam ettirilmemesi, devlet görevlilerinin birbirleri aleyhindeki isnad ve ihbarlarına gereğinden fazla önem verilmemesi, herhangi bir memurun tek bir kabahati sebebiyle azledilmeyip ilk hatasında kendisine ihtarda bulunulması, veziriazamın âlimler, sâlihler ve şahsı için bir gaye taşımayan art niyetsiz kimselerle zaman zaman sohbet ederek malumat edinmesi, narh işlerine özen gösterilerek memurların kendi nüfuzlarını kullanarak ticarete girişmelerinin engellenmesi, her sene tahakkuk edecek gelirlere göre masrafların ayarlanarak bütçe dengesinin sağlanması, halkın zulümlere maruz bırakılmaması, asker sayısının gereğinden fazla tutulmayıp az ve öz bir askerî kuvvet teşkilinin sağlanması (12 bin ulufeli yeniçerinin yeterince çok olduğunu ifade eder), askerin zabturabtına gücü yeten âmirlerin tayin edilmesi, kadim toplumsal statü anlayışının muhafaza edilmesi, reâyânın yönetici sınıfına karışmaması.17 Lutfi Paşa idareciliği döneminde bu prensiplere bağlı kalmış, bundan dolayı bazı çevrelerce inatçılık ve sertlik gibi ithamlara maruz kalmıştır. Mesuliyetini ve haysiyetini müdrik olan bu dürüst devlet adamına göre veziriazamlar azledilmekten çekinmemeli, azledilme korkusuyla uygunsuz ve yanlış bir iş yapmak zorunda kalmaktansa görevini bırakmayı yeğlemelidir. Fuat Köprülü’nün değerlendirmesine göre Lutfi Paşa İbrahim ve Rüstem paşalar gibi cevval bir zekaya sahip olmamakla birlikte, nüfûz-ı nazar sahibi, dürüst, idarenin bozuk noktalarını düzeltmeye azimli, saray entrikalarına alet olmayacak kadar müstakil tabiatlı bir zat idi.18 Azledilmesi Lutfi Paşa 948 Muharreminin başlarında (1541), Avusturya ile harp kararının icrasına geçildiği ve Budin seferine çıkılacağı bir hengâmda görevinden azledildi. Lutfi Paşa hakkında genel olarak çok olumsuz bir lisan kullanan Gelibolulu Mustafa Âlî, Lutfi Paşa’nın veziriazamlık vazifesinden azledilmesinin sebebinin bir fahişeye verdiği ağır bir ceza sebebiyle eşi Şah Sultan’la kavga etmesi ve ona vurması olduğunu, “menkuldür ki” şeklindeki bir belirsizlik ifadesiyle nakleder.19 Gelibolulu’nun Lutfi Paşa’ya karşı olan menfî yaklaşımı ve aktardığı hadisenin kaynağının bir dedikodu olma ihtimali dikkate alındığında, bu bilgiye ihtiyatla yaklaşılması gerekir. Nitekim bu azil hadisesinin o devirde birtakım aslı esası olmayan dedikodulara sebep olduğunu devrin şahitlerinden Luigi Bassano aktarmaktadır.20 Lutfi Paşa Âsâfnâme ’sinde, bazı kesimlerin kendi aleyhindeki çabaları neticesinde görevden kendi isteğiyle ayrıldığını anlatır ve bu kararında ailevî bir problemin de dahli olduğuna üstü kapalı biçimde işaret eder.21 Azlin sebebi, Fransa’nın Venedik elçisi piskopos Pellicier’ye göre ise Paşa’nın zevcesine kötü muamelesinin yanısıra, Macar seferinden vazgeçirmeye çalıştığı için padişahın hiddetine maruz kalmasıdır.22 Lutfi Paşa azledildikten sonra, bir nevi sürgün olarak Dimetoka’daki çiftliğine çekildi. Hac vazifesini yerine getirdikten sonra Dimetoka’daki çiftliğinde uzlete çekilip kendini okuma-yazmaya verdi,23 bu uzlet yılları vefatına kadar yirmi yılı aşkın süre devam etti. Bu uzun mazuliyet hayatından sonra, 971/1564 yılında, Dimetoka’daki çiftliğinde vefat etti. Eserleri ve Bazı Görüşleri Lutfi Paşa uzun mazuliyet senelerinde çoğu İslâmî ilimlere dair olmak üzere irili ufaklı yirmi kadar eser kaleme aldı. Bunlar arasında belli başlıları şunlardır: 1. Zübdetü’l-Mesâil fi’l-İ‘tikādāt ve’l-ibâdât Arapça olup kapsamlı ve mukayeseli bir ilmihal niteliğindedir. Ayrıca eserde devrin güncel tartışmalarına ışık tutabilecek nitelikte meselelere de temas edilir. İbadetlerle ilgili ayrıntılı hükümler dışında kitap emr-i maruf ve nehy-i münker, zındık ve ilgili kavramlar, toplumsal hayatta görülen bazı yanlış davranışlar, sûfilerin bazı uygulamalarının eleştirisi, çalışıp kazanmanın gerekliliği, irade hürriyeti gibi birçok meseleye temas eder. 2. Risâletü’l-Künûz fî Letâifi’r-Rumûz fi’l-ehâdîsi’l-erba‘în Arapça olup kırk hadis şerhidir. Hadisler genellikle fıkhî yönden şerh edilmiştir. 3. Tenbîhü’l-Âkılîn ve Te’kîdü’l-Gâfilîn Usûlü’d-dîn’e, yani akaid esaslarına dair Türkçe bir eserdir. 4. Tuhfetü’t-Tâlibîn Yirmi beş bölümden oluşan Türkçe eserin muhtevası büyük ölçüde Zübdetü’l-Mesâil ile örtüşmektedir. Fakat bu eser Zübde ’nin tercümesi değildir, zira müellif önce Tuhfe ’yi kaleme almış, dört sene kadar sonra da daha geliştirerek Arapça olarak Zübde ’yi yazmıştır. 5. Hayât-ı Ebedî Ehl-i sünnet esaslarına ve bazı imânî konulara dair Türkçe bir eserdir. Bu beş eser basılmamış olup yazma halindedir. 6. Tevârîh-i Âl-i Osman . Başlangıcından 961 (1553) yılına kadarki Osmanlı tarihini anlatan bir eserdir. Hâfızıkütüb Âlî Bey tarafından notlu ve açıklamalı neşri yapılmıştır (1341). Lutfi Paşa’nın bu eserin girişinde ortaya koyduğu tecdîd anlayışı dikkate değer bir mahiyet arz eder, zira müellifin müceddidler listesi tamamen hükümdarlardan oluşmaktadır. 7. Halâsü’l-Ümme fî Ma’rifeti’l-E’imme Lutfi Paşa’nın Arapça kaleme aldığı bu risalesi hilâfet konusuna tahsis edilmiştir. Halâsü’l-Ümme imametin (devlet başkanlığının) şartları ve imamın vazifeleri gibi İslâm kamu hukukuna ait bazı meseleleri çeşitli kaynaklardan ve belirli bir sistematiğe tâbi olmaksızın aktarır. Risalenin amacı Osmanlı hanedanına mensup padişahların hem sultan hem halife olduklarını ve artık imametin Kureyşîliği şartının geçersiz olduğunu savunmaktır. Müellife göre halifenin/devlet başkanının Kureyşî olması şartı bir tarafa, onun Müslüman olması dahi şart değildir. Halâsü’l-ümme risalesi Mâcide Mahlûf tarafından yayımlanmıştır (Dâru’l-Âfâki’l-Arabiyye, Kahire, 2001, 76 s.). 8. Âsafnâme Lutfi Paşa’nın en çok bilinen, en çok istinsah edilen, ismi âdetâ kendisiyle özdeşleşen eseridir. 1910yılından itibaren çeşitli defalar basılan eserin son ilmî neşri Mübahat Kütükoğlu tarafından gerçekleştirilmiştir.24 Âsafnâme daha sonra kaleme alınan birçok siyasetnameye kaynaklık eden bir eserdir. Lutfi Paşa’nın devlet görevindeki tecrübelerini ve tavsiyelerini samimi bir üslupla ortaya koyması itibarıyla çok alaka görmüştür. Dipnotlar 1 Bursalı Tâhir Bey; “İşkodralıdır. Hammer Avlonyalı olduğunu yazıyorsa da mevsuk değildir.” (Osmanlı Müellifleri, III, 132) der. Köprülü ise ne kendi eserlerinde, ne de hayatını kaleme alan eserlerde Paşa’nın doğum yeri ve tarihine ait bir bir kayıt bulamadığını ifade eder (“Lutfi Paşa”, Türkiyat Mecmuası, İstanbul: Matbaa-i Amire, 1925, sy. 1, s. 120). 2 Lutfi Paşa, “Asafname”, (Kütükoğlu neşri), s. 1-2. 3 Sehî Bey, Heşt Bihişt, s. 122. 4 M. Tayyib Gökbilgin, “Lutfi Paşa”, İA, VII, “Lutfi Paşa”, s. 97. 5 Lutfi Paşa, Tevârih-i Âl-i Osman, s. 1-2. 6 Köprülü, “Lutfi Paşa”, s. 122. 7 Feridun Bey, Münşeât, I, 539; Gökbilgin, “Lutfi Paşa”, s. 97. 8 Feridun Bey, Münşeât, I, 573; Gökbilgin, “Lutfi Paşa”, s. 97. 9 Ferdî, Tarih, vr. 147b; Gökbilgin, “Lutfi Paşa”, s. 97. 10 Gökbilgin, “Lutfi Paşa”, s. 97-98; Hammer, Devlet-i Osmaniyye Tarihi, V, 196-197; Köprülü, “Lutfi Paşa”, s. 121. 11 Lutfi Paşa, Âsâfnâme, s. 35; Köprülü, “Lutfi Paşa”, s. 133-134. 12 Lutfi Paşa, Âsafnâme, s. 10-11. 13 Köprülü, “Lutfi Paşa”, s. 134. 14 Lutfi Paşa, Tevârîh-i Âl-i Osman, s. 379. 15 Köprülü, “Lutfi Paşa”, s. 136; Lutfi Paşa, Tevârîh-i Âl-i Osman, s. 371-373. 16 Lutfi Paşa, Tevârîh-i Âl-i Osman, s. 374-375. 17 Köprülü, “Lutfi Paşa”, s. 138; Lutfi Paşa, Âsafnâme, s. 10-12, 23, 35. 18 Köprülü, “Lutfi Paşa”, s. 138-139. 19 Mustafa Âlî, Künhü’l-Ahbâr, 357b-358a. 20 Luigi Bassano, Kanuni Dönemi Osmanlı İmparatorluğu’nda Gündelik Hayat, s. 61. 21 Âsâfnâme, s. 4. 22 Pál Fodor, “Macaristan’a Yönelik Osmanlı Siyaseti, 1520-1541”, s. 54. 23 Lutfi Paşa, Tevarîh-i Âl-i Osman, 3; 143. 24 Lutfi Paşa Âsâfnâmesi: Yeni Bir Metin Tesisi Denemesi, İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1991. Eserin yazma nüshaları için bu çalışmanın girişinde bilgi bulunmaktadır.
9
dk.
23 Eylül 2022
Endülüs'ten Doğan Güneş: Muhyiddin İbn Arabi
Tam adı Muhyiddin Ebu Abdullah Muhammedi İbn Ali İbn Muhamed ibn Ahmed ibn Ali ibn Arabî el-Hatemî et-Tâî el-Endülüs olan Muhyiddin ibn Arabî, Şeyh-i Ekber, Sultanü’l-arifîn, Hatemü’l-evliya, Kutb-ü Hümam, İbn Arabî diye de anılır. Endülüs’te İbn Seraka diye bilinir. Hicrî 543’de Fas’da ölen ünlü bilgin Ebu Bekir ibnü’l-Arabî ile karıştırılmaması için, adı harf-i tarifsiz olarak İbn Arabî diye kullanılagelmiştir. 7 Ağustos 1165 Cumartesi günü (Hicrî 27 Ramazan 560) Kadir gecesinde, Endülüs’de Mürsiye’de dünyaya gelmiştir. Dedesinin adı, Muhammed, babasınınki Ali ibn Muhammed’dir. Endülüs İslam tasavvufu tarihi, aydınlığa kavuşturulmuş ve aydınlığa kavuşturulmayı bekleyen yönleriyle İslam tasavvufu araştırmalarının hali hazırda bakir kalmış alanlarındandır. İslam'a ve İslam tasavvufuna nice mütefekkirler kazandırmış bu coğrafyanın önemi gayet mühimdir. Döneminde ilim ve kültürel alanda yüksek bir zenginlik yaşayan Endülüs coğrafyası, İslam kültür tarihi açısından eşsiz bir hazinedir. İşte böyle bir hazinenin cevherlerinden biri olan İbn Arabi, 17 Ramazan 596/ m. 1165 yılında Endülüs'ün Mürsiye şehrinde dünyaya geldi. Metinlerde İbn Arabi olarak geçen mütefekkirimizin eserlerini Abdullah Muhammed ibn El- Arabi et- Tai el- Hatimi olarak imzaladığını görmekteyiz.
Mürsiye şehrinin Muvahhidler Hanedanlığı tarafından alınmasından sonra ailesiyle birlikte Sevilla (İşbiliye) şehrine taşınan İbn Arabi burada Ebu Muhammed ve İbn Beşküval'den dersler almıştır. Edebiyat ve felsefe içerikli olan bu derslerde, İbn Meserret ül- Cebeli'nin, Yahudi filozoflarından olan İbn Cebirol'un ve İbn Tufeyl'in etkileri görülmektedir. Aldığı bu mükemmel eğitim onun devrin hükümdarları yanında münşilik yapmasını sağladı. İbn Arabi'nin hayatının önemli bir dönüm noktası olarak on yedi yaşında devrin büyük alimlerinden İbn Rüşd ile görüşmesini gösterebiliriz. Kaynaklardaki bilgilere göre, on yedi yaşında İbn Rüşd ile görüşen Arabi İbn Rüşd'ü ölümüne kadar bir daha görmeyecektir ancak İbn Rüşd'ün cenaze merasimine katılacak ve burada İbn Rüşd için dokunaklı bir kaç beyit zikredecektir.
İbn Arabi’nin Yolculuğu
Hac maksadıyla Endülüs'ten çıkarak ilk olarak Tunus'a varan İbn Arabi sezgileriyle hareket etmiş ve doğuya gitmesi gerektiğini düşünerek yönünü doğuya çevirmiştir. 1202 yılında hacı olmuş vaziyette Bağdat, Şam beldelerini dolaştıktan sonra Anadolu'ya dönüş yolunda Meciddeddin İshak ile tanışır. Anadolu'ya geçmeden bir süre önce Musul'da kalan İbn Arabi'ye İbn Cami tarafından Hz. Hızır'dan alındığı rivayet edilen hırka verilmiştir.
İbn Arabi Anadolu’da
Anadolu'da kaldığı zaman zarfında Selçuklu sultanlarıyla iyi ilişkileri olan Arabi I. Keykavüs tarafından özel bir vazifeyle görevlendirilmiştir. Sultanlara pratik tavsiyelerde bulunan İbn Arabi ayrıca Selahaddin Eyyübi'nin oğlu olan Sultan Melik Zahir Gazi'nin dostluğunu kazanarak Eyyübilerin Şam hükümdarı olan Muzaffereddin'in hocalığını da yapar. Dünyevi işlerin merkezi olarak siyasi kurumlarla arası iyi olan Arabi mistizmin buna bir engel teşkil etmeyeceğini bizlere göstermiştir.
İbn Arabi Anadolu'da kaldığı zaman zarfında buradaki önemli şehirleri gezmiş ve Anadolu'da fikir hayatına önemli katkılar sağlamıştır. Onun soluğu Anadolu'nun her bir köşesinde hissedilmiş ve bir o kadar tenkid, takdir ve tefsire uğramıştır. Sezgileriyle hareket eden Arabi, Anadolu'dan sonra tekrar yola çıkarak Suriye ve Mısır'a yolculuklar yapar. 1223 yılında kalıcı olarak Şam'a yerleşen İbn Arani 1240 yılındaki vefatına kadar burada dersler verdi ,eserlerini kaleme aldı ve yine burada vefat etti.
Şeyhü'l Ekber olarak anılan İbn Arabi pek çok övgüye mazhar olduğu gibi pek çok tartışmanın da merkezi olmuştur. Onun İslami ilimlere yaklaşımı dikkat çekicidir ve İslam Tarihi'nde orjinal bir motif olarak yer almaktadır. İbn Arabi "keşif" deneyimlerini -Allah'ın hususi dostlarına lütfettiği dolaysız gelen bilgi- kitaplarında açıkça anlatarak bu deneyimlerden herkesin istifade etmesini amaçlar. Bu tutumu Gazali tarafından tenkit edilse de İbn Arabi bu mistik yönünün yanında eserlerini rasyonelist bir ciddiyetle ve tekrara düşmeden ele almaktadır. Yazmış olduğu eserlere geniş bir yelpazeden (felsefe, fıkıh, tasavvuf, şiir ve gaybi ilimler) yaklaşan Arabi, farklı yollardan bir sentez oluşturmaya çalışmıştır.
İbn Arabi’de Düşünce
İslam mütefekkirleri içerisinde İbn Arabi kadar eser ortaya koyan bir ilim adamı daha olmamıştır. İbn Arabi'nin muazzam eseri Fütuhat-ı Mekkiyye'nin hacmi dahi birçok yazarın ortaya koydukları eserlerden fazladır. Temel olan bu eserde metafizik, kozmoloji, manevi antropoloji, psikoloji, fıkıh gibi ilimlere dair meseleler ve İslami ritüellerin batıni anlamları, manevi yolculuk, Esma'ül Hüsna'nın ihata ettiği ilimler gibi konuları içermektedir. İbn Arabi'nin talebeleri tarafından en çok itibar edilen eser olan Fususu'l Hikem'e pek çok şerh yazılmıştır. Bu eserde Arabi ayet ve hadislere dayanarak peygamberlerin zatlarında ilahi sıfatların nasıl tecelli ettiğini göstermektedir. İngilizce'ye tercüme edilen Tercümanü'l Eşvak aşk şiirlerinden oluşmaktadır. Bu şiirler dünyevi aşktan ziyade manevi hakikatlere dair yazılmış olan şiirlerdir. Bunlardan ayrı olarak El- Emr- ül Muhkem, Muhadarat- ül- Ebrar, Şeceret- ül- Kevn gibi eserlerinde de muhtelif felsefe sistemleri arasında karşılaştırmalar yapar. İslam felsefesi üstüne önemli çalışmaları olan Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken, İbn Arabi'nin eserlerinde kullanmış olduğu lisan için; "Onun bütün eserlerinde istidlal ve mantığın üstünde peygamberce bir lisan hakimdir." yorumunda bulunur.
İbn Arabi’nin Sistemi
İbn Arabi ucu bucağı olmayan bir okyanus gibidir. Bütün zamanların en büyük keşf sahibi olan İbn Arabi felsefe, skolastik kelam, sufilerin çilesi, metafiziği bir arada harmanlayarak sufizme yeni bir perspektif kazandırır. İbn Arabi sadece sufizm tarihi açısından değil evrensel felsefi doktrinler arasında da önemli bir yeri vardır. Vücud (ontoloji), marifet (epistemoloji) ve nefs (psikoloji) ile alakalı meseleleriyle ilgilenmiş ve bunları açıklamıştır.
İbn Arabi'ye göre şeylerin temelinde bir öz vardır ve bu dile getirilemez olandır. Tanrısal tecellilerin sebebi bu özde yatmaktadır. Öz kendisini üç biçimde açığa vurmaktadır diyen Arabi'ye göre, öz ilk olarak kendi kendisine isimler olarak tecelli eder ve daha sonra somut ve görünen bir varlık olarak tecelli eder. Hakikat, sıfatlar ve isimler açısından çoktur. Diğer bir deyişle onda itibar ve izafet açısından çokluk vardır, kadim ve ezelidir, zuhur ettiği varlıklar değişse de öz değişmez.
Anlaşılacağı üzeredir ki Arabi'nin düşüncesinin temelinde vahdet-i vücud anlayışı yer alıyor. Onun aklına hakim olan bu düşünce meselelere olan yaklaşımı belirlemiştir ve kur'an, hadis, evren, dinler, mezhepler, insan, tabiat, eşyaya dair fikirlerinin çıkış noktası oluşturur. Öz zatı açısından Hak, mazhar olunanlar açısından bakıldığında halktır. Bu bir ve çok olan, baş ve son olan, zahir ve batın olandır. İbn Arabi her şeyin özden geldiğini ve gerçek olanın bu öz olduğunu söylerken Allah'ı alemin aynı olarak addetmemektedir. Bu onu panteizmden ayırmaktadır. Ona göre Allah hakiki varlık olandır ve evrenin özünde bu varlıktan gelen bir hakikat bulunmaktadır. Alem onun tecellisidir, O değildir fakat O'ndan gelmiştir. İbn Arabi, varlığın ne olduğundan ziyade onun kaç aleme ayrılacağıyla ilgilenerek varlıklar alemine dair sınıflandırmalarda bulunur. Vücud-u mutlak, adem-i mutlak ve mümkün olarak varlığı üç kısıma ayırmıştır. Tüm alemlerin özünde ise Allah vardır.
" Aym olduğu halde eşyayı ızhar edeni tesbih ederim. Benim gözüm Onun vechinden başkasına bakmadı. Kulağım onun kelamından başkasını işitmedi." Bu sözlerin sahibi olarak İbn Arabi, görünen alemi inkar etmekte ve tek gerçeğin Allah olduğunu söylemektedir ayrıca felsefesi kendinden önceki sistemler ile kıyaslandığından bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkıyor. Şahabeddin Suhreverdi'nin nur- zulmet felsefesinden yola çıkar ve tabiatı Yeni Platoncuların yaptığı gibi birlik ve çokluk bağlamında uzlaştırır.
İbn Arabi'nin ilimleri tasnif yöntemi ise üç bölümde incelenmektedir. Akıl ilmi adını verdiği birinci kısım medrese alimlerinin aldığı eğitimdir. Hal ilmi adını verdiği ikinci kısım ise peygamberlere ait olan ve içsel tecrübeler ile elde edilen bilgidir. Sır ilmi ise üçüncü kısımdır ki bu hakikatin bilgisidir ve ona aittir. Herkesin amacı bu bilgiye ulaşmaktır ve bu bilgiyi kazanan insan varoluşunu anlamlandırmış olandır.
İbn Arabi'ye göre her şeyin bir zahir bir de batıni manaları vardır. Hikmet sahibi olmak isteyen kişinin batıni olanı keşfetmesi gerektiğini söyler. Cüretkar görüşler ile karşımıza çıkan Arabi, Kur'an ayetlerinin başında bulunan harfleri de yorumlamış ve elif, lam, mim harflerinin insan-ı kamile işaret ettiğini söylemektedir. Nefsini bilen haddini bilir, haddini bilen Rabbini bilir düşüncesinin aksine, Arabi Allah'ı bilmek ile nefsin bilineceğini savunmuştur. Bu onu pek çok mutasavvıftan ayırmaktadır çünkü varlıktan insana inen bir metafizik kurmaktadır.
Zahir ve batın bütün alemler arasında bağlantı olduğunu göstermeye yarayan bir sistem geliştiren İbn Arabi'ye göre beş hazret (hazerat-ı hams) vardır. Bunun en yüksek derecesi gayb-ı mutlaktır ki bu Allah'tır. En alt derecede ise his ve şehabet mertebesi vardır ki bu aleme esrarın tecelli etmesi vardır. Ayan-ı sabite ve ayan-ı meleküta karşılık gelen iki kutb belirleyen İbn Arabi'ye göre bu iki kutb arasında mücerret akıllar ve nefisler vardır. Burası külli ve değişmez olan mertebedir. Batını ve zahiri birbirine bağlayan ise en külli derecede hazret-i camia olduğunu söyler.
İbn Arabi'nin gözünde kainatın manası ve hikmeti burada bulunuyor. İnsan-ı kamil bunu anlamlandırandır. Arabi'ye göre insan-ı kamil Allah'a ayna olandır. İnsan-ı kamil hakkın ilmine sahip olandır ve bu vahdetin görünüşüdür. Fakat bu Allah'ın zatına ortak olmak demek değildir ve İbn Arabi'nin vahdet-i vücud anlayışı rasyonel bir surette gerçekleşmektedir. Çünkü bu birlik ittihatsız ve hulülsuzdur. İbn Arabi, insan-ı kamilin evreni idrakine, iç dünyasında keşif yoluyla biriktirdiği bilgilere dikkat çekerek onu yüceltir. İnsan-ı kamil mertebesinin üzerinde bulunan "ev edna" mertebesine ise yalnıca İslam peygamberi yükselebilmiştir.
İbn Arabî ve Kur’an
İbn Arabi'nin Kur'an'ı anlama ve yorumlama konusunda tasavvufi bir yöntem izlemiştir. Bunu yapan ilk kişi de o değildir. Fakat onu diğerlerinden ayıran akli ve ruhi tecrübelerinin diğerlerinden daha fazla olmasıdır. Ona Şeyhü'l Ekber denmesinin sebeplerinden birisi Kur'an ayetlerinin manasını tutarlı bir şekilde açıklıyor olmasıdır. Ona göre Kur'an Allah'ın hayat veren kelimesidir. İbn Arabi Kur'an'ın zatın ve batın manalarının olduğunu söyler ve batın manasını açıklarken Allah'ın kendisine bir ilham verdiğini belirtir. İbn Arabi'ye göre tecelli süreklidir ve bir ayet iki kere okunduğunda ikisi de farklı sonuç verecektir. Bunun sebebi ise idrak ve izanın sürekli gelişmesi ve bunun sonucunda keşf yollarının kuvvetlenmesidir.
Bir kişinin bir ayeti iki kere okuyuşunda bile farklılıklar olacağını söyleyen İbn Arabi, insan denilen küçük alemin kitabı her okuyuşunda farklı anlamlar çıkacağını, herkesin keşf derecesine göre Kur'an'dan faydalanacağını söylemiştir. Bu konuyu açıklamak isteği duymuş olacaktır ki her okuyuşta farklı anlamlar çıkmasının aslında Allah'ın muradı olduğunu dile getirir. İbn Arabi Kur'an'ın sahilsiz bir umman olduğunu ve içerisinde türlü cevherler olduğunu söylemiştir. Delil olarak gösterdiği bir kutsi hadiste: " Ben kulumun benim hakkımdaki zannı üzereyim, bu yüzden zannı iyi kılsın." diyen Allah'ın insanları kendi yorumlarından sorguya çekeceğini söyleyen İbn Arabi, insanın en büyük sermayesinin iç alemi olduğunu dile getirir. İnsanın vahiy, keşif, akıl ve duyu yollarıyla bilgiyi elde ettiğini ve tüm bilgilerin Hak'tan taşıp geldiğini söyler. Bilgi, kendisinin ve başkasının farkında olması ölçüsünde Vücud-u Hakk'ı, insanı ve alemi tanımlamaktadır. Gerçekten bilmek insanın ulaşacağı en son mertebedir. İbn Arabi, peygamberin ilme dair söylediği sözlerden de destek bularak marifete büyük önem vermiştir. Ona göre Allah'ın zatı asla bilinemez fakat biz Allah'ı ancak isim ve sıfatlarıyla bilebiliriz. Burada kelam ile aynı görüşte olan Arabi kendinden öncekilerden farklı bir şey söylememiştir. Tahsilini Endülüs'te yaparak Kur'an, eski mutasavvıfların eserleri, İşrakiyyun, Yeni Platonculuk gibi kaynaklardan etkilenerek tasavvufi bilgiyi felsefefi bir zemine oturtmuştur.
Vahdet-i Vücud
Varlığın birliği ve varlıkta birlik anlamında bir tasavvuf terimi; bu bağlamda Tanrı, âlem ve insan ilişkilerini açıklayan düşünce sistemidir. Vahdet-i vücûd düşüncesi varlığı (vücûd), mümkün ve zorunlu kısımlarına ayrılmadan önce kendinde bir hakikat şeklinde ele alıp zorunlu ve mümkünü onun iki kutbu saymak suretiyle Hak ile halkı (yaratılmışlar) izâfet ilişkisiyle birbirine bağlar. Böylece Tanrı-insan ilişkileri başta olmak üzere birlik-çokluk sorunu, insan iradesi ve özgürlüğü, âlemdeki kötülük problemi, sebeplilik vb. metafizik konularla iman ve akîdenin anlamı, ahlâk konuları ve çeşitli dinî bahisler hakkında kapsamlı ve sistematik bir düşünce ortaya koyar. Bu düşünceyi kabul edenlere vahdet-i vücûd ehli, vücûdiyye denir.
Vahdet-i vücûd terimini meydana getiren kelimelerden vahdet (birlik), bazı metinlerde ahadiyyet yahut vahdâniyyetle birlikte zikredilerek “ahadiyyetü'l-vücûd” (vah- dâniyyetü’l-vücûd) şeklinde yer alır. Bulmak, bilmek anlamındaki vcd (وجد) kökünden gelen “vücûd” terim olarak “varlık” anlamında kullanılır. Vücûd aynı kökten vecd ve tevâcüd ile bağlantılıdır. Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin en ulvî makamlara ulaşanlara atıf yaparken kullandığı “ehlü'l-keşf ve'l-vücud” (ehlü’l-cem‘ve’l-vücûd) tabiri de (Fütûhât-ı Mekkiyye, I, 99, 320, 347) vücûd terimindeki bu anlam bağlantısına işaret eder. Ehlü'l-keşf ve'l-vücûd tabiriyle hakikati keşf yoluyla bulan veya beşerîlikten soyutlanarak beka makamına ulaşanlar kastedilir. Bunun anlamı, varlığın hakikatinin ancak seyrüsülûk yoluyla beşerîlikten tamamen soyutlanmak suretiyle idrak edileceğidir. El-Vücûdü'l-hak (gerçek/mut- lak varlık) bu soyutlanma sürecinde hissî, aklî ve hayalî varlık biçimlerinden uzaklaşılarak idrak edilir. Abdülganî en-Nablusî, “Sâlikin en önemli görevi vücûdun anlamını tam olarak idrak etmektir” der, bunun da ancak fenâ makamına ulaşmakla mümkün olabileceğini belirtir. Sûfîlerin fenâ- beka nazariyesi de varlığı gerçekte idrak etmenin yöntemine işaret eder. Vücûdun ikinci anlamı “gerçek, gerçekteki” veya zihnin ve müşahedenin mukabili olarak “dıştaki” demektir. Bu durumda vahdet-i vücûdu iki şekilde anlamak mümkündür. Birincisi varlığın bir olması, ikincisi bu birliğin itibarî veya müşahedede değil dışta ve gerçekte bulunmasıdır.
Vahdet-i vücûd düşüncesi geçmişte ve günümüzdeki araştırmalarda tasavvufun en dikkat çeken konularından biri olmuştur. Vahdet-i vücûdla ilgili yapılan araştırmalarda öncelikle terimin ne zaman ve kimin tarafından kullanıldığı üzerinde durulur. Terimin İbnü'l-Arabî tarafından kullanılmamış olduğu hususunda neredeyse aynı görüşü paylaşan araştırmacılara göre vahdet-i vücûdu İbnü'l-Arabî' nin düşüncelerini anlatmak üzere onun takipçileri ve şârihleri tarafından geliştirilmiştir.
İbn Arabi Hakkında Düşünceler
İbn Arabi'nin sevdiği olduğu kadar sevmeyenleri de vardı. Bir çok din alimi tarafından tekfir edilen Arabi bu duruma nazaran Anadolu fikri hayatının oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Türk tefekkürünün büyük bir unsuru olarak dinsizlikle itham ediliyordu ve İbrahim Halebi İbn Arabi'yi dinsizlikle suçlayanlardan biriydi. Alem hakkın suretinden ibarettir, herhangi bir şeye ibadet eden Allah'a etmiştir gibi cümlelerden yola çıkarak vahdet-i vücudu eleştirmekteydi. Osmanlı medreselerinde Arabi'ye şüpheyle bakılmaktaydı ve aleyhine fetvalar verilmekteydi.
Selçuklu topraklarında yaşadığı sırada Haçlı Seferleri'ne karşı mücadeleci bir tavırla İzzeddin Keykavus'a bir mektup yazarak Anadolu tasavvuf cereyanlarına mücadeleci ruh aşılıyordu.
İbn Arabi ve Osmanlılar
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan elli dokuz yıl önce, 1240 mîlâdî yılında Şam’da vefât eden Şeyhü’l-ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri, henüz ortalıkta ne Osman Gâzî, ne de kuracağı cihân devleti yokken, cifr ilmine ve Kur’an’daki bâzı Âyet’lere dayanarak “ Şeceretü’n-Nu‘mâniyye fî Devleti’l-‘Osmâniyye” adında bir eser yazmış; “Osmanlı Devleti Hakkında Soy Silsilesi ” anlamına gelen bu küçük risâlesinde, kendi ifâdesiyle; “Devleti’l-Osmâniyye” den “hilâfeti kâ’im kılacak olan kimseye” ve bu hânedana mensup olan hükümdarlardan “her birinin zamanına, hilâfetine ve askerlerine” dâir pek çok gizli bilgiyi ortaya çıkarmıştı.
Eserleri:
1. Fütûhat-ı Mekkiyye fi Esrâri'l-Mahkiyyeve'l Mülkiye , (Kendi el yazısı ile olan nüsha, Türk-İslam Eserleri Müzesi no. 1845-1881'dedir. Bu Nüsha 31 Cild halinde tertib edilmiştir.)
2. Fusûsu'l-Hikem , (Türkçe’ye çevrildi Molla Cami, Hoca Muhammed Parsa'nın "Füsûs" için, "can", "Fütûhat" için "gönül" dediğini rivayet eder.)
3. Kitabu'l-İsra ilâ Makâmi'l-Esrâ ,
4. Muhadaratü'l-Ebrâr ve Müsameretü'l-Ahyâr ,
5. Kelamu'l-Abâdile ,
6. Tacu'r-Resail ve Minhacu'l-Vesâil ,
7. Mevaqiu'n-Nucûm ve Metali' Ehilletü'l-Esrar ve'l-Ulûm ,
8. Ruhu'l-Quds fi Münasahati'n-Nefs ,
9. et-Tenezzülatü'l-Mevsiliyye fi Esrari't-Taharatve's-Salavat ,
10. Kitabu'l-Esfar ,
11. el-İsfar an Netaici'l-Esfar ,
12. Divan ,
13. Tercemanu'l-Eşvak ,
14. KitabuHidayeti'l-Abdal ,
15. KitabuTaci't-Terâcim fi İşarati'l-İlm ve Lataifi'l-Fehm ,
16. Kitabu'ş-Şevâhid ,
17. Kitabuİşarati'l-Qur'an fi Âlaimi'l-İnsan ,
18. Kitabu'l-Ba' ,
19. Nisabü'l-Hiraq ,
20. FazluŞehâdeti't-Tevhîd ve VasfuTevhîdi'l-Mükinîn ,
21. Cevâbü's-Sual ,
22. Kitabu'l-Celal ve hüve Kitabu'l-Ezel ,
23. Kitâbu'l-Cem ve't-Tafsîl fî Esrâri'l-Ma'ânîve't-Tenzîl , (Meryem Süresi'ne kadar yazdığı Kuran-ı Kerim tefsiridir. Her ayeti Celal, Cemal ve İ'tidal olmak üzere 3 ayrı makamda incelediğini belirtir. İbn Arabi'ye göre Kuran-ı Kerim'i bu tarzda tefsir eden hiç olmamıştır. Sadece 64 defter KehfSüresi'ndeki "Ve iz kâle Mûsâ lifetâhu lâ ebrahu ..." (18/60) ayetine ayrılmıştır.)
24. eş-Şeceretü'n-Nu'mâniyye . Kaynakçalar
Affifî, Ebu’l Ala, Muhiddin İbnü’l Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, İstanbul 1999.
Ahmed Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri, çev. Tahsin Yazıcı, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2006.
Aksarayî, Müsameretül Ahbar, haz. Mürsel Öztürk, TTK, Ankara 2000.
Armstrong, Karen, Tanrının Tarihi, Ankara 1998.
Ateş, Ahmed, “Muhyiddin Arabi, İslam Ansiklopedisi, Milli Eğitim Basımevi, c. 8, İstanbul 1979, ss. 533-555.
Bağdadî, Abdulkahir, el-Fark Beyne’l-Fırak, Daru’l-Marife, Beyrut 1997.
Baldıck, Julıan, Mistik İslam-Sufizme Giriş, çev. Yusuf Said Müftüoğlu, Birey Yayıncılık, İstanbul 2002.
Balyanî, Abdullah, Mutlak Birlik, çev. Ali Vasfi Kurt, İstanbul 2003.
Behiy, Muhammed, İslam Düşüncesinin İlâhi Yönü, Çev. Sabri Hizmetli, Fecir Yayınları, Ankara
Cevizci, Ahmet, Felsefe Terimleri Sözlüğü, İstanbul 2003.
Ceyhan, Semih, “İbn Haldun’un Sufilere ve Tasavvufa Bakışı: Umranda Tasavvuf İlmi”, İslami Araştırmalar Dergisi, Sayı: 15, 2006, ss. 51-82.
Chittick, William C, Hayal Alemleri İbn Arabî ve Dinlerin Çeşitliliği Meselesi, çev. Mehmet Demirkaya,
Chittick, William, Varolmanın Boyutları, trc. Turan Koç, İnsan Yayınları, İstanbul 1997.
Chodkiewicz, Michel, “İbn Arabi’nin Öğretisinin Osmanlı Dünyasında Karşılanışı”, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler, haz. Ahmet Yaşar Ocak, TTK, Ankara 2005, ss. 89-111.
Corbin, Henry, İslam Felsefesi Tarihi, çev . Ahmet Arslan, İstanbul 2000.
Davud el-Kayserî, Mukaddemât, çev. Hasan Şahin-Turan Koç-Seyfullah Sevim, Kayseri Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, No:23, Kayseri 1997.
Demirci, Cahide, İbn Arabi ve Spnoza’da Tanrı Anlayışı, Yayınlanamamış Yüksek Lisans Tezi, Diyarbakır
Demirli, Ekrem, “Vahdet-i Vücud”, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı, c. 42, İstanbul 2012, ss. 431-435.
Ebu’l-Alâ Afîfî, Tasavvuf-İslam’da Manevi Hayat, çev. Ekrem Demirli/ A. Kartal, İz Yayıncılık, İstanbul 1996.
el-Kârî, Ali, el-Mevzuâtu’l-Kübrâ,Mektebetu’l-İslamî, Beyrut, 1987
Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, İFAV Yayınları, İstanbul 2011.
Erdem, Hüsamettin, Bir Allah-Alem Münasebeti Olarak Panteizm ve Vahdet-i Vücud, Ankara 1999.
Ertuğrul, İsmail Fenni, Vahdet-i Vücûd ve İbn Arabî, İnsan Yayınları, İstanbul 1991.
Fahri, Macit, İslam Felsefesi Tarihi, İstanbul 2004.
Filiz, Şahin, İslam Felsefesinde Mistik Bilginin Yeri,İstanbul 1995.
Gökberk, Macit, Felsefe Tarihi, 9.Basım, İstanbul 1998.
Gölcük, Şerafettin-Toprak, Süleyman, Kelam, Tekin Dağıtım, 4.Baskı, Konya 1998.
İbn Arabi, Fena Risalesi, çev. Mahmut Kanık, İstanbul 2004.
İbn Arabi, Fusûsü’l–Hikem, çev. Nuri Gençosman, İstanbul 1992.
İbn Arabî, Muhyiddin, el-Futuhatu’l-Mekkiyye, Daru’l-Kütbi’l-İlmiyye, Beyrut 1420/1999.
İbn Manzur, Ebu’l-Faal İmamuddin Muhammed, Lisanu’l-Arab, Kahire, ts.
İbn Teymiyye, Ahmet Takiyyuddin, Vahdet-i Vücud Risalesi, çev. Heyet, İstanbul 1998.
İbnü’l-Arabî, Futuhât-ı Mekkiyye, Mektebetü’s-Sakafeti’d-Dîniyye, c. 2, Kahire 1293.
İstanbul 1999.
Kam, Ferit, Vahdet-i Vücûd, sad. Ethem Cebecioğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1994.
Kaya, Mahmut, “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin”, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, c. 20, İstanbul 1999, ss. 520-522.
Kılıç, M. Erol, “Muhyiddin İbn Arabi”, İslam Ansiklopedisi, c. 20, Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara 1999, ss. 493-516.
Kozan, Ali, “İbnü’l- Arabî ve Osmanlı Felsefî/Tasavvufî Düşüncesi Üzerindeki Etkileri: Şeyh Bedreddin Örneği”, Turkish Studies, Sayı: 7/1, 2012, ss. 1555-1565.
Kozan, Ali, “Şeyh Bedreddin”, Türk İslam Düşüncesi Tarihi, ed. Ömer Bozkurt, Divan Kitap, Ankara 2014.
Muhiddîni Arabî, Fusûsu’l-Hikem, çev. Nuri Gencosman, Maarif Basımevi, İstanbul 1956.
Niyazi Mısrî, Divan-ı Niyazî, Bulak Matbaası, 1259/1843.
Ocak, Ahmet Yaşar, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler(15-17. Yüzyıllar), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1999.
Şahin, Haşim, “Şeyh Mecdüddin İshak’ın Türkiye Selçuklu Yönetimi İle İlişkileri”, I. Uluslar arası Sadreddin Konevi Sempozyumu Bildirileri, Konya 2008, ss. 203-210.
Şeyh Mekki-Ahmed Neyli, Yavuz Sultan Selim’in Emriyle Hazırlanan İbn Arabi Müdafaası, haz. Halil Baltacı, Harf Yayınları, İstanbul 2011.
Tahralı, Mustafa, “Muhyiddin İbn Arabî ve Türkiye Tesirleri”, Endülüs’ten İspanya’ya, TDV Yayınları, Ankara1996.
Tek, Abdurrezzak, “İbnü’l-Arabî’yi Müdâfaa Amacıyla Kaleme Alınan Fetvalar”, Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi(İbnü’l-Arabî Özel Sayısı-2), 2009, Sayı: 23, s. 281-301.
Turan, Şerafettin, “Kemalpaşazade”, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı, c. 25, Ankara 2002, ss. 238-240.
Uludağ, Süleyman, İbn Arabi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995.
Watt, W. Montgomery-Pierre Cachia, Endülüs Tarihi, çev. Cumhur Ersin Adıgüzel- Qiyas Şükürov, Küre Yayınları İstanbul 2012, s. 149.
11
dk.
2 Eylül 2022
Sarı Saltuk Baba: Balkanlar'da Bir İslam Öncüsü
"Sarı Saltuk, hayatının sonuna kadar Dobruca’da bir Türkmen babası olarak İslâmlaştırma gayretinde olan bir Alperen-gazi derviştir." Alevî Bektaşî geleneği içerisinde Hacı Bektaş-ı Veli’den sonra aktüalitesini en fazla sürdüren Türkmen babası olarak kabul edilebilecek1 Sarı Saltuk,2 XIII. yüzyılda yaşamış, gerçek kimliği menkıbe ve efsanelerle iç içe geçmiş bir şahsiyettir.3 Sarı Saltuk hakkında ilk bilgi veren kitabı4 kaleme alan İbn Serrâc'ın 5; “ Şeyh Saltuk, evliyanın büyüklerinden, tarikat önderlerinden ve seçkinlerden olup, pek çok kerametleri, açık burhanları, muazzam halleri, sayısız ve her zaman geçerli güzel menkıbeleri vardır ”, 6 ifadeleriyle tanımladığı Sarı Saltk, gayrimüslimlerle mücadele eden bir alperen, gazi-derviştir.7
İbn-i Serrâc, Sarı Saltuk’ın şemaili hakkında da -kumral/sarışın olduğu gibi- bazı bilgiler vererek kendi eserini Şeyh’in8 (Sarı Saltuk) vefatından yaklaşık on sekiz yıl sonra yazdığını belirtmiştir. İbn-i Serrâc’ın "kendisine Şam’da çokça nasihat ettik" gibi ifadelerinden ve aktardığı bilgilerden Sarı Saltuk’ı çok iyi tanıdığı ve Saltuk’ın Deşt-i Kıpçak bölgesine gelmeden önce Suriye’de bulunduğu ortaya çıkmaktadır.9 Bu bağlamda Sarı Saltuk’ın özellikle de gençlik yıllarında Memluklular’la bir irtibatının olabileceği iddia edilmektedir.10
Saltuk’ın yaş itibariyle ve ilmi yönüyle meşhur İbni Teymiyye’ye benzediğini ifade eden11 İbn-i Serrâc, eserinde “Saltuk et-Türkî” başlığı altında, Sarı Saltuk’ın Kıpçakça “Sakçı” denilen bir beldede oturduğu12, küffara karşı sefere çıktığı, birçok kerametinin olduğu, etrafındaki insanlara liderlik yaptığı, Rifaî tarikatı geleneğine mensup, gayrimüslimlerin içinde faaliyet gösteren, birçok kişinin ihtidasına vesile olan bir zat olduğu, sufiyane bir hayat yaşadığı,13 müvelleh14 bir derviş olduğu, 70 yaşlarında hicri 697 (miladi 1297/1298) tarihinde vefat ettiği, vefatından sonra na’şını farklı ülkelere götürmek isteyenlerin olduğu gibi Sarı Saltuk’la ilgili aydınlatıcı birçok önemli tarihi bilgi aktarır.15
Sarı Saltuk’ın Dobruca iskânı öncesi ve sonrası dönemde yaptığı faaliyetler hakkında fazla bilgi bulunmuyor. Hakkında ilk bilgileri -ilk verilere göre- İbn Batuta vermiştir. Onun hakkında daha sonra bilgi verenler, Yazıcıoğlu’nun Tevârih-i Âl-i Selçuk ’u, Seyyid Lokman’ın Oğuznâme’ si, Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’ si, İbn Kemal’ın Târih-i Âl-i Osmân ve Müneccimbaşı Derviş Ahmed’in Câmiu’d-Düvel’ idir.16 Machiel Kiel, İbn Batuta Seyahatnâmesi’ nden çok önce 1316 yılında kaleme alınmış bir yazma esere ulaşarak bu konuda eser verenler arasında İbn Batuta’yı ikinci sıraya düşürmüştür17 ki bu eser İbn es-Serrâc’ın eseri olan Tuffâhul’l-Ervâh ve Miftâhu’l-İrbâh isimli eseri olsa gerektir.18
Türkiye’de tarihi kaynakların dışında, bilimsel anlamda Sarı Saltuk’tan ilk bahseden kişi Şemsettin Sami’dir. Kamûsu’l-Âlam’ ında Sarı Saltuk’ın Rumeli’de kerametler gösteren ve gazalarda bulunan bir evliya olduğunu söylemektedir.19 Evliya Çelebi’ye göre Buhârâ’lı olan20 Sarı Saltuk’ın soyu Battal Gazi’ye dayanmaktadır.21 M. 1210-1215 yıllarında Batı Karadeniz Bölgesi’nde doğup, XII. yüzyılın sonlarına doğru 1296-1300 yıllarında bugünkü Romanya’nın Dobruca bölgesinde şehit edildiği tahmin edilmektedir.22 Saltuk-nâme ’ye göre ise Sarı Saltuk, doksan dokuz yıl yaşamış ve düşmanları tarafından zehirlendikten sonra hançerlenerek şehit edilmiştir.23
Sarı Saltuk’a izafe edilen on altı makamının bulunduğu bilinmektedir. Bunlar Tunceli-Hozat; Diyarbakır, Niğde-Bor; Kütahya-Tavşanlı; İznik; İstanbul-Rumeli Feneri; Kırklareli-Babadağı; Edirne; Sinop; Denizli-Nazilli; Romanya-Dobruca; Kırım; Lehistan; Bulgaristan; Bosna Hersek ve Dimatoka’daki türbelerdir.24
Babasının adı Seyyid Hasan olup, Melik Danişmend Gazi’nin25 gazalarından biri olan Amasya Kalesi Kuşatması’nda şehit düşmüştür.26 Üç yaşındayken babasız kalan Saltuk'ın yetiştirilmesini Seravil adındaki bir lala üstlenmiştir. Bu şahıs onu devrin ulemâsından Abdülaziz adındaki bir zata teslim etmiş, Saltuk da ondan ilim tahsil etmiştir. Babasının ölümüyle birlikte kesilen “dirlik” sebebiyle geçim sıkıntısına düşer. Sebüktekin soyundan gelen Sultan Süleyman Şah’tan ona dirlik bağlaması rica edilir. O da babasının dirliğini o sırada on dört yaşına ulaşmış olan Sarı Saltuk’a bağlar.27
Saltuk’ın tarih sahnesinde ilk görünüşü, Anadolu Selçuklu Devleti’nin Moğol hâkimiyeti altına girmesinden itibaren baş gösteren saltanat mücadeleleri dönemine rastlar. 1240 yılındaki Babaîler İsyanı’nın28 akabinde zayıflama emareleri gösteren Anadolu Selçuklu Devleti, 1243 Kösedağ savaşı ile fiilen Moğollara yenik düşer. O sırada tahta oturan II. Gıyaseddin Keyhusrev acz içerisindedir. Moğollar, Anadolu topraklarını peyderpey almaya başlarlar. 1246’da ölen II. Gıyaseddin Keyhusrev, arkasında üç şehzade bırakır. II. Gıyaseddin Keyhusrev’in küçük oğlu Alaaddin’i veliaht tayin etmesine rağmen, dönemin dirayetli veziri Celaleddin Karatay’ın önerisiyle üç şehzadenin birlikte tahta oturmasına karar verilir. Vezir Celalettin Karatay da saltanat nâibi olur. Ancak diğer devlet adamlarının bazıları taht konusundaki farklı düşüncelerinden dolayı kargaşa başlar. Bunun akabinde Anadolu Selçuklu Devleti’nde uzun bir müddet devam edecek olan taht kavgaları baş gösterir.29
Dönemin bazı devlet adamları Rükneddin’i (II. Kılıçarslan), tek başına tahta çıkarmak için harekete geçerler. Celaleddin Karatay ise ağırlığını İzzeddin’den (II. İzzeddin Keykavus) yana koyar. En küçük şehzade olan II. Alaaddin Keykubat ise Moğolların desteğiyle tahta tek başına oturma planı yaptığı şüphesiyle ağabeyleri tarafından öldürtülür. Böylece Selçuklu tahtı iki sultana kalmış olur. Ne var ki, iki devlet adamının arasının açılması sonrasında taht kavgası devam eder. Uzun mücadeleler ve savaşlara sahne olan -toplam on altı sene- taht kavgasından sonra, Moğolların desteğiyle IV. Rükneddin Kılıçaslan galip gelir. Annesi Bizans imparatorluk ailesine yakın bir rahibin kızı olan II. İzzeddin Keykavus, karısı, iki oğlu, annesi ve meşhur iki dayısı Kir Haye ve Kir Kedid ile Antalya’ya geçer. Burada, anne tarafından yakınlığı olan Bizans İmparatoru VIII. Mihail Paleologos’a elçi göndererek kendisini, ailesini ve yakın adamlarını yanına alması için ricada bulunur. Talebi olumlu karşılanınca II. İzzeddin Keykavus, Bizans başkentine ayak basar.30
Bizans İmparatoru’ndan ciddi yakınlık ve iltifat gören II. İzzeddin Keykavus, belirli bir zaman sonra İmparator’un huzuruna çıkıp şehir hayatının kendilerini sıktığını, kendilerine kışın kışlayacak, yazın da yazlayacak bir arazi tahsis edilmesini ve buraya Anadolu’dan kendilerine tabi Türkmenleri getirtip birlikte yerleşmek istediklerini ifade eder. İmparator VIII. Mihail, Türkmen boylarının getirtilme talebinden şüphelense de, bu arzuyu kabul ederek onlara Bizans ile Deşt-i Kıpçak arasındaki -bugün bir kısmı Bulgaristan bir kısmı Romanya sınırlarında Karadeniz’e sahili olan- o vakitler gayri meskûn olan Dobruca arazisini tahsis eder. İşte yaşanan bu olaylardan sonra 1263-64 yıllarında Sarı Saltuk’ın liderliğindeki “Türkmen İskânı” başlamış olur.31
Yaklaşık on-on iki bin kişilik Çepnilerden oluşan bir Türkmen aşireti bu iskânı gerçekleştirir.32 Bu Çepniler, Balıkesir yöresinde Karasioğulları havalisinde yaşayan Türkmenlerdir.33 İşte Sarı Saltuk, bu grubun liderliğini yaparak II. İzzeddin Keykavus’un isteğiyle bu iskânı gerçekleştirmiştir. Ancak II. İzzettin’in neden Sarı Saltuk’ı bu konuda tercih ettiği hususunda kaynaklarda herhangi bir bilgi bulunmuyor. Bu konuda şöyle bir tahmin yürütülebilir: II. İzzeddin Anadolu’da Moğol hâkimiyetine karşı bir politikadan yana tavır takınmış olduğundan kendisi gibi Moğollardan hoşlanmayan Türkmenlerle yakınlık kurmuştur. II. İzzeddin’in Sarı Saltuk’ı seçmesi bu çerçevede gerçekleşen bir ilişkiden kaynaklanmış olabilir.34
Sarı Saltuk, yönetimindeki Türkmen aşiretiyle hemen Dobruca’ya gitmemiş, önce Konstantinopolis’e uğramıştır. İskân gerçekleştikten sonra II. İzzeddin, Bizans İmparatoru’na düzenlemeye çalıştığı komplodan dolayı tutuklanmıştır. II. İzzeddin, Altın Ordu Devletinin Han’ı Berke Han tarafından kurtarılmıştır. Akabinde II. İzzeddin ve Dobruca’daki Türkmenler, Deşti Kıpçak’a yerleştirilmiştir. Burası da tıpkı Dobruca gibi steplerle kaplı bir bölgedir. II. İzzeddin Altın Ordu Devleti’nin başkenti Saray’da on beş sene yaşadıktan sonra vefat eder. II. İzzeddin’in vefatından sonra Berke Han’dan müsaade alan Türkmenler Sarı Saltuk’ın liderliğinde Dobruca’ya geri dönerler, bu Türkmen grubunun hem dinî hem de siyasî lideri yapan Sarı Saltuk'dır.35
Yukarıda belirtildiği üzere Sarı Saltuk hakkında ilk bilgi verenlerden biri olan İbn Batuta’nın Seyahatnâme’ sinde konuyla ilgili kısa bir bölüm bulunmaktadır: “Nihayet Baba Saltuk adıyla tanınan Türklerin yaşadıkları toprakların sonu olan yere geldik. Baba, bütün Barbarlarda olduğu gibi aynı kavramı ifade etmektedir. Yalnız bunlar “ba”yı kalın söylemekte idiler. Kendi inançlarına göre Saltuk insanüstü birtakım güçlere sahip imiş. Ancak anlatılanların dinimizin kaideleri ve umdeleri ile bağdaşmasına imkân yoktur.”36
Sarı Saltuk hakkında fazla bir bilgi bulunmaması İbn Batuta’nın asıl notlarının kaybolmasıyla alakalı da olabilir. Batuta’nın yukarıdaki ifadelerinden, Sarı Saltuk’ın ölümünden yaklaşık elli yıl sonra onun yaşadığı yerlere gittiği ve Sarı Saltuk isminin de bu süreçten sonra bir kült haline geldiği görülmektedir.
Saltuk’ın bu bölgede itibar gören biri olması; Bizans İmparatoru tarafından rehin alınan ve rahip olarak yetiştirilmeye çalışılan II. İzzettin’in oğlunu rica edip geri almasıyla anlaşılıyor. Çocuk, Sarı Saltuk eliyle yeniden İslâm’a dönmüş ve onun müridi olmuştur. Daha sonradan Barak Baba diye ünlenen İsmailî derviş işte budur.37
Balkanlar’da Sarı Saltuk’ın faaliyetleri sonucu oluşan bir İslâmlaşma sürecinden bahsedilebilir. Bu zât iskân reisi olarak maiyetindekilerle birlikte etrafa birtakım gazalar düzenlemiştir. Ancak Sarı Saltuk sistemli bir şekilde İslâm propagandası yapan bir misyoner değildir. Saltuk, hayatının sonuna kadar Dobruca’da -diğer Türkmen babaları gibi- İslâmlaştırma gayretinde olan bir Alperen-gazi derviştir.38
Dipnotlar
[1]Ahmet Yaşar Ocak, “Balkanların İslamlaşması Sürecinde Sarı Saltık’ın Yeri ve Bazı Problemler Sarı Saltık’ın Kimliği ve Tarihsel Rolü”. Toplumsal Tarih c. 17, sy. 97 (Ocak 2002): 25.
[2] Sarı Saltık’ın isminin telaffuzu konusundan ortak bir kullanım yoktur.
[3] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık: Popüler İslam’ın Balkanlardaki Destanî Öncüsü (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yay., 2002), VII.
[4] Bu eser Nejdet Gürkan, M. Necmettin Bardakçı, M. Saffet Sarıkaya tarafından yapılan bir çalışma dâhilinde tercüme edilip neşredilmiştir. Kitap Yayınevi, İstanbul, 2015.
[5 Muhammed b. Ali İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh ve Miftâhu’l-İrbâh , Haz. Nejdet Gürkan, M. Necmettin Bardakçı, M. Saffet Sarıkaya (İstanbul: Kitap Yay., 2015), 61.
[6] İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh , 324.
[7] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, 71, 127; İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh , 67.
[8] İbn es-Serrâc, Sarı Saltık için bazen “Şeyh” ifadesini kullanıyor.
[9] İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh , 325-26.
[10] İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh , 65.
[11] İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh , 325.
[12] Bugünkü adıyla Byelgorod-Dinyestrovski şehri civarında. Bkz.: İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh , 65.
[13] İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh , 67.
[14] Bu kavram için bkz.: İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh , 48-51.
[15] Ayrıntılı bilgi için bkz.: İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh , 319-327.
[16] Kemal Yüce, Saltuk-Nâme’de …Efsanevî Unsurlar, 20; M. Fuad Köprülü, “Abu’l-Hayr-ı Rumi, Saltuknâme (XV. Asır)”, TTK, Belleten , VII/ 27, (Ankara 1943): 430.
[17] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık , s. 4.
[18] Ayrıntılı bilgi için bkz.: İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh , 18
[19] Kemal Yüce, Saltuk-Nâme’de …Efsanevî Unsurlar , 50.
[20] Franz Babinger-Fuad Köprülü, Anadolu’da İslâmiyet , çev. Ragıp Hulusî, haz. Mehmet Kanar, (İstanbul: İnsan Yay., 1996), 37; Kemal Yüce, Saltuk-Nâme’de Tarihî, Dinî ve Efsânevî Unsurlar (Ankara: Kültür Bakanlığı Yay., 1987), 77.
[21] Abülbaki Gölpınarlı, Vilâyet-nâme Manâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî (İstanbul: İnkılap Kit., t.y.), VII.
[22] Kemal Yüce, Saltuk-Nâme’de …Efsanevî Unsurlar, 100.
[23] Şükrü Haluk Akalın, “Ebü’l-Hayr-ı Rûmî Saltuk-nâmesi”, Türk Kültürü Araştırmaları yıl- XXXII/ 1-2, 64.
[24] Talip Tuğrul, “Tunceli Alevîliğinde İnanç ve İbadet (Sarı Saltık Ocağı Örneği)”, (Yüksek Lisans tezi, Marmara Üniversitesi, 2006), 42.
[25] Melik Danişment Gazinin gazalarının merkez üssü olan Harcanevan olup, bugünkü Amasya şehrine tekabül etmektedir. Bkz.: Kemal Yüce, Saltuk-Nâme’de …Efsanevî Unsurlar , 83.
[26] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık , 39
[27] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık , 39
[28] Ayrıntılı bilgi için bkz: Ahmet Yaşar Ocak , Babaîler İsyanı Aleviliğin Tarihsel Altyapısı Yahut Anadolu’da İslam-Türk Heterodoksisinin Teşekkülü (İstanbul, Dergâh Yay., 2000).
[29] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık , 18-19.
[30] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık , 19, 26.
[31] Grace M. Smith, “Some Turbes/Maqams of Sarı Saltuq, An Early Anatolian Turkish Gazi-Saint”, Turcıca XIV, (1982), 216; Ahmet Yaşar Ocak, “Sarı Saltuk ve Saltuk-nâme”, Türk Kültürü XVII, sy. 197 (1978): 266; Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık , 26, 30.
[32] Franz Babinger , “Sarı Saltık Dede” İslâm Ansiklopedisi , c. X (İstanbul: Milli Eğitim Bas., 1979), 220-221; Abülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf (İstanbul: İnkılap Kit., 1992), 28.
[33] Michael Kiel, “Sarı Saltık ve Erken Bektaşilik Üzerine Notlar”, trc. Fikret Elpe, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi sy. 9, (1980/2): 27; M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar , s. 55.
[34] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık , s. 71.
[35] G. Leiser, “Sarı Saltık Dede”, EI2, IX: 62; Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık , 67.
[36] İsmet Parmaksızoğlu, İbn Batuta Seyahatnâmesinden Seçmeler (İstanbul: Milli Eğitim Bas., 1971), 102.
[37] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık , 80; ayrıca bkz.: Ahmet Yaşar Ocak, “Barak Baba”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , c. 5 (İstanbul: TDV Yay., 1992), 61-62.
[38] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık , 127.
Kaynakçalar
Akalın, Şükrü Haluk. “Ebü’l-Hayr-ı Rûmî Saltuk-nâmesi”. Türk Kültürü Araştırmaları yıl- XXXII/ 1-2, 63-87, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz’a Armağan Sayısı.
Babinger, Franz. “Sarı Saltık Dede”. İslâm Ansiklopedisi. X: 220-221. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1979.
Babinger, Franz - Köprülü, Fuad. Anadolu’da İslâmiyet. çev. Ragıp Hulusî, haz. Mehmet Kanar. İstanbul: İnsan Yayınları, 1996.
Gölpınarlı, Abdülbaki. Vilâyet-nâme Manâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli. İstanbul: İnkılap Kitapevi, ts.
— Yunus Emre ve Tasavvuf. İstanbul: İnkılap Kitapevi, 1992.
İbn es-Serrâc. Muhammed b. Ali. Tuffâhul’l-Ervâh ve Miftâhu’l-İrbâh. Haz. Nejdet Gürkan, M. Necmettin Bardakçı, M. Saffet Sarıkaya. İstanbul: Kitap Yayınevi, 2015.
Kiel, Michael. “Sarı Saltık ve Erken Bektaşilik Üzerine Notlar”. trc. Fikret Elpe. Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi. İstanbul. sy. 9, (1980/2): 25-36.
Köprülü, M. Fuad. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1991.
— “Abu’l-Hayr-ı Rumi, Saltuknâme (XV. Asır)”, TTK, Belleten, VII/ 27, (Ankara 1943): 430-441.
Leiser, G.. “Sarı Saltık Dede”. EI2. IX: 62-63.
Ocak, Ahmet Yaşar. Babaîler İsyanı Aleviliğin Tarihsel Altyapısı Yahut Anadolu’da İslam-Türk Heterodoksisinin Teşekkülü. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2000.
— Sarı Saltık: Popüler İslam’ın Balkanlardaki Destanî Öncüsü. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2002.
— “Barak Baba”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 5: 61-62. İstanbul: TDV Yayınları, 1992.
— “Sarı Saltuk ve Saltuknâme”. Türk Kültürü XVII. sy. 197 (1978): 266-275.
— “Balkanların İslamlaşması Sürecinde Sarı Saltık’ın Yeri ve Bazı Problemler Sarı Saltık’ın Kimliği ve Tarihsel Rolü”. Toplumsal Tarih c. 17, sy. 97 (Ocak 2002): 25-30.
Parmaksızoğlu, İsmet. İbn Batuta Seyahatnâmesinden Seçmeler. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1971.
Smith, Grace M.. “Some Turbes/Maqams of Sarı Saltuq, An Early Anatolian Turkish Gazi-Saint”. TURCICA XIV (Paris, 1982): 216-222.
Tuğrul, Talip. “Tunceli Alevîliğinde İnanç ve İbadet (Sarı Saltık Ocağı Örneği)”, Yüksek Lisans tezi, Marmara Üniversitesi, 2006.
— “Sarı Saltık’ın Tarihî ve Menkıbevî Hayatı”, Türk Dünyası Bilgeler Zirvesi: Gönül Sultanları Buluşması Bildirileri, 26-28 Mayıs 2014, (Cilt 2, ss. 117-129), Eskişehir: Türk Dünyası Kültürü Başkenti Ajansı Yayınları.
— “Sarı Saltık’ın Tunceli-Hozat Makamı ve Tunceli-Hozat Sarı Saltık Ocağı”, 2. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Hoşgörü ve Barış Sempozyumu Bildirileri, 8-10 Ekim 2015, (ss. 534-547), Nevşehir: Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi.
Yüce, Kemal. Saltuk-Nâme’de Tarihî, Dinî ve Efsânevî Unsurlar. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1987.
8
dk.
28 Ekim 2022
Çanakkale’de Arıburnu Şehidi Yüzbaşı Vasfi Efendi
Vatanı ve mukaddesatı için can veren bu yiğitlerin verdikleri son nefesler geride bıraktığı ya gözü yaşlı yetiminin ya ana-babasının ya da tüm sevdiklerinin hür olarak vatanlarında son nefeslerinin garantisi olacaktır. İşte sevdikleri ve mukaddesatı için son nefesini verenlerden biri de 5. Tümen 13. Alay 3. Tabur 11. Bölük komutanı Trabzonlu Kıdemli Yüzbaşı İbrahim oğlu Mustafa Vasfi Efendi’dir. Vasfi Efendi, Çanakkale Muharebelerinde Arıburnu mıntıkasındaki muharebelere katılmış, bölüğün önünde kahramanca mücadele ederken 19 Mayıs 1915 günü şehadet mertebesine ulaşacaktır. Birliği Merkeztepe’de düşman siperlerine 20-40 adım mesafeye kadar ulaşabilmişti. Şehadet defterinde Vasfi Efendi’nin vefat yeri olarak Arıburnu Kanlıtepe yazılmıştır. 18 Mart 1915’te Çanakkale’de zafer kazanılmış, Boğaz geçilememiştir. O gün güneş batarken İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan Müttefik Donanma, gururu kırılmış bir şekilde Limni Adası’na dönerken üç büyük zırhlısını da Boğaz’ın serin sularına bırakmak zorunda kalacaktır. Bir o kadarı da bir daha savaşamayacak kadar ağır hasar almıştır.
İstanbul’un kilidi olan Boğaz’ın açılması için başka bir yol bulunmalıdır. Böylece İstanbul’un parlayan minareleri önünden geçerek Dolmabahçe’nin önünde Donanma demir atabilecek, Osmanlı’nın başkenti ele geçirilecektir. Bu hedefe ulaşmak için Boğaz karadan yapılacak bir harekât ile geçilmeye çalışılacaktır. Hazırlıklar hemen ertesi gün başlar. Görev, komutasını Sir Ian Hamilton’un deruhte ettiği Mısır’daki Akdeniz Seferi Kuvvetleri Gücü’ne verilmiştir. Osmanlı Devleti de aldığı istihbarat doğrultusunda hazırlıklara başlar, 25 Mart’ta 5. Ordu’yu kurar.
Tarihler 25 Nisan 1915’i gösterdiğinde Gelibolu Yarımadası’nın sahilleri tarihte bir benzeri olmayan bir çıkarma harekâtına şahit olur. Aynı anda, dünyanın her bir kıtasından getirilmiş, İngiliz ve Fransız bayrakları altında binlerce asker karaya çıkmaya başlar… O sabah, öz yurdunu istilaya karşı canı pahasına vatanını müdafaa eden Mehmetçik ölümü, asude bir bahar sabahı cana bir mihnet bilecektir.
Vatanı ve mukaddesatı için can veren bu yiğitlerin verdikleri son nefesler geride bıraktığı ya gözü yaşlı yetiminin ya ana-babasının ya da tüm sevdiklerinin hür olarak vatanlarında son nefeslerinin garantisi olacaktır. İşte sevdikleri ve mukaddesatı için son nefesini verenlerden biri de 5. Tümen 13. Alay 3. Tabur 11. Bölük komutanı Trabzonlu Kıdemli Yüzbaşı İbrahim oğlu Mustafa Vasfi Efendi’dir.
25 Mart’ta 3. Kolordu’ya bağlanan1 5. Tümen, 13. 14. ve 15. Alaylardan oluşmaktadır. Yüzbaşı Mustafa Vasfi Efendi birliğiyle Keşan dolaylarındadır. Tümen, 25 Nisan sabahı çıkarma yapıldığında ise Bolayır’dadır. Buradaki harekâtın nümayiş olduğu anlaşılınca tümene Arıburnu’na hareket emri verilir.
5. Tümen’in 14. ve 15. Alayları karaya ilk ihraç harekâtından beş gün sonra 30 Nisan’da Arıburnu’na varır. Cepheye ilk gelen 14. Alay, saat 05.00’te Kocadere’nin batısına ulaşacaktır.2 Mustafa Vasfi Efendi’nin Yb. Ali Rıza Bey kumandasındaki alayı ise ertesi gün, 1 Mayıs’ta Arıburnu Cephesi’ne sevk edilecektir.3
Tümenin cephede ilk muharebesi 1-2 Mayıs 1915 günü 19. Tümen Komutanı Yarbay. Mustafa Kemal Bey komutasında yapılacak taarruz sırasında olacaktır. Planlanan taarruz hattı, daha sonra Bombasırtı olarak isimlendirilecek sırtın batısı -Boyun noktası- Merkeztepe’dir. Böylece Haintepe ekseninde geliştirilecek ve düşman kuvvetleri ihraç noktalarında sıkıştırılarak denize dökülecektir.4
Arıburnu’na çıkarmanın ilk haftası beş Avustralya, iki Yeni Zelanda ve bir deniz tugayından oluşan 33.000 kişilik bir kuvvet çıkarılmıştır.5 5. Tümen ise bu güce karşı yapılacak taarruzun merkezinde vurucu güçtür. Yüzbaşı Mustafa Vasfi Efendi’nin 13. Alay’ı ise tümen ihtiyatıdır. 1 Mayıs sabahı saat 05.00’te Türk bataryaları Merkez Tepe düşman mevzilerine hazırlık ateşi açar. Saat 05.15’de Merkez kol ve sol kol birliklerinin taarruzu dalga dalga gelişir. Türk birliklerinin taarruzunun başlangıçta başarılı bir şekilde gelişmesi üzerine Müttefik Donanma topçu ateşi ile taarruzu önlemeye çalışmıştır.
Başarılı bir şekilde gelişen taarruz karşısında Müttefik Donanma ağır bir bombardımana başlayacaktır. Tüm bunlara rağmen 5. Tümen’in 14. Alayı düşman siperlerine 200 metre kadar yaklaşır. Boyun noktası ile Merkeztepe’deki İngiliz ağır makineli tüfeklerinin çapraz ateşi karşısında alayın taarruzu bir ara duraklasa da6 mücadeleden vazgeçmeyen Mehmetçik siperlerden yeniden çıkarak taarruzu yeniler. Manzara dehşet vericidir: Birlikler, önlerinde kılıç çekmiş subaylarının komutasında düşman siperlerine atılmakta, büyük bir kısmı ise makineli tüfekler ile açılan ateşle vurularak toprağa düşmektedir.7
Taarruz ilerledikçe yeni birlikler de cephe hattına takviye olarak sevk edilir. Sıra tümen ihtiyatı 13. Alay’a gelir. Yüzbaşı Mustafa Vasfi Bey de alayı ile öğleden sonra 16.30’da cepheye intikal eder. O gün Taarruz akşam güneş batıncaya kadar devam etmiş, tüm fedakârlıklara rağmen hedeflenen netice alınamamıştır.
Yarbay Mustafa Kemal, o günkü taarruzu özellikle 13. Alay’ın gayreti ve başarısını hatıratında şu cümlelerle özetler:
“Sabaha kadar gelişen durum sonucunda, düşmanın asıl mevziisine girme imkânı kalmadığı anlaşılmıştı. Kanlısırt’ta 13. Alay’ın 1. Tabur’uyla atılan başarılı adımlar, Sol kanat komutanının emrinde bulunan diğer kuvvetler tarafından takip edilemediğinden sonuçsuz kaldı”8
1 Mayıs’ta başlayan bu taarruzlar ertesi gün 2 Mayıs’ta Yarbay Mustafa Kemal’in saat 03.00’te gönderdiği emir ile durdurulacaktır.9 O gün Yüzbaşı Mustafa Vasfi Efendi yara almaz ama 13. Alay 6 subay 604 er zayiat verir. O gün alay efradı nasıl yiğit olunacağının ilk temrinini yapmıştır.
Çanakkale Muharebeleri’nde Arıburnu’nda 1 Mayıs taarruzlarından daha şiddetli ve kanlı muharebeler ise 19 Mayıs gecesi yaşanacaktır. Cepheye yeni intikal etmiş, birçoğu İstanbullu gençlerden oluşan 2. Tümen ile 19, 16 ve 5. Tümenlerin katıldığı bu taarruzda Türk’ün yiğitliği bir daha görünecektir.
11 Mayıs’ta cepheyi ziyarete gelen Başkomutan Vekili Enver Paşa, cepheyi gezer, İstanbul’a döndükten sonra 5. Ordu komutanından 2. Tümen’in de katılımıyla, Kuzey Grubu’nun Anzaklar üzerine taarruz etmesini ister. Kuzey Grup komutanı Esat Paşa’nın olumuz görüşüne rağmen, ordu komutanı Liman Von Sanders’in Enver Paşa’nın yerine getirecektir. 17 Mayıs’ta yayınladığı emir ile taarruzun 19 Mayıs gece 03.30’da başlamasını ister.
Harekât öncesi İngiliz keşif uçaklarının Kocadere köyü civarında birçok kıtayı görmesi karşısında muhtemel bir taarruza karşı hazırlıklara başlayan Anzaklar, ön hatlardaki cephane ve silah ikmallerini tamamlamışlardır. 5. Ordu Komutanlığı ise toplamda 4 tümenden oluşan birlikleri taarruz mevzilerine yanaştırmaktadır.10
19 Mayıs gecesi cephenin sol kanadındaki 2. Tümen’in sessizliğe riayet etmemesi, erken başlayan ateş ve gürültüler, karşısındaki düşmanı harekete geçirir. Bu durum, 03.30’da başlaması planlanan –ki zaten beklenen- bu taarruzu tam anlamı ile baskın olmaktan çıkarmıştır. Diğer taraftan birinci hat alayları içinde taarruz başlangıç saatinden önce ileriye atılıp düşmanla çarpışmak isteyenler de harekâtın gizliliğine halel getirmiş, taarruzdaki planlanan düzeni de bozmuştur.
5. Tümen Komutanı Albay Hasan Basri [SOMEL] derhâl cephe hattına yetişerek düzeni sağlasa artık iş işten geçmiştir. Gece 03.30’da başlayan -Anzakların beklediği- tüm kanat ve kesimlerde devam eden taarruz çok kanlı cereyan etmektedir.
Taarruzun ilk saatlerinde düşman üzerine giden askerlerin gayretini artırmak, geriden gelen taburları da taarruza iştirak ettirmek için 03.40’ta birliklerin trampet ve borazan takımlarına hücum borusu çaldırılması emredilir, ileri hatlara yanaştırılan tümen bandosu ise Vatan Marşı’nı çalmaya başlamıştır11:
"Annem beni yetiştirdi, bu ellere yolladı. Al sancağı teslim etti, Allah’a ısmarladı. Boş oturma çalış dedi, hizmet eyle vatana,
Sütüm sana helâl olmaz saldırmazsan düşmana"
5. Tümen’in taarruz harekâtı içinde çok önemli bir görevi vardır. Kuzey kanattaki 19. Tümen’in Arıburnu İskelesi genel istikametinde girişeceği kuşatıcı taarruzlarıyla asıl vurucu kuvveti teşkil eden 2. Tümen’in taarruzlarını güçlendirecek ve aynı zamanda düşman mevzilerinin en kuvvetli merkez tahkimatını sökmüş olacaktı. Tümenin 14. ve 13. Piyade Alayları birinci hatta, 15. Alay’ı ihtiyatta idi.
5. Tümen 14. Alay’ın sağ kanadındaki birlikler, subayları ile birlikte düşman siperlerine girmeyi başardı. Fakat Bombasırtı’nın güneyindeki ağır makineli tüfeklerin yan ateşlerine dayanmak mümkün değildir. 19. Tümen’e haber gönderilerek 57. Alay’ın da çaba göstermesi istenir. Bundan da bir sonuç alınamamıştır. 19. Tümen’in iç kanadı geride kalmış ve 5. Tümen’in kanadı tehlikeli bir şekilde açılmıştı. İleri hatlarda bulunan 5. Tümen Komutanı Hasan Basri, derhâl ihtiyat kuvvetleri yetiştirerek iç kanadı takviye eder.
19. Tümen’in iç kanadı hareketsiz kalmıştı. Bu yüzden, 5. Tümen’i daha derinlere ilerletmek mümkün olamadı. Birliklerin önünde subayları elinde kılıç düşmana taarruz etmektedirler. Elinde kılıcı ile birlikte taarruz edenlerden biri 11. Bölük Komutanı Yüzbaşı Mustafa Vasfi Bey’dir. 13. Alay düşman ateşlerine son derece elverişli bir araziye düşmüştü. Hücumları düşman siperleri önünde erken kırılır ve durdurulur. Birkaç kez takviye edilip hücumlar tekrarlandıysa da bir sonuç alınamayacaktır. Hâlbuki gün ağarırken alayın taarruz eden ileri hatları düşman siperlerine 20-40 adım mesafededir.
Muharebe sabaha kadar kanlı bir şekilde devam etmiş, mevzii bazı başarılar olsa da öğlen vaktine yaklaşılmasına rağmen Anzak birlikleri sahile sürülememiştir. Muharebe meydanında hazin bir tablo vardır. Birliklerde asker ve subaylar adeta eriyip girmiştir. Kuzey Grup Komutanı Esat Paşa, bu hazin tabloyu 11.20’de 5. Ordu Komutanlığı’na telefonla yazdırdığı raporda şöyle belirtmektedir:12
“Emriniz gereğince, bugün sabahleyin saat 03.30’da düşmana baskın sureti ile taarruz edilmiştir. Askerlerimiz kahramanca birçok yerde düşman siperlerine varmış iken, düşmanın gayet metin tarzda tertip ettiği yan ateşleri yapmasına elverişli olan mazgallı siperlerden yaptığı şiddetli makineli tüfek ve piyade ateşinin ve el bombalarının etkisiyle ne yazık ki, baskın fiilen mümkün olmamış ve önden giden erlerle subaylar şehit olarak düşman siperleri üzerinde kalmışlardır ki, bu da fedakârlıklarının en güzel tanıklarıdır. …
Aynı vasıta ile aldığım emriniz üzerine, hâlen bulunulan hatlarda savunmaya geçmek ve düşmanımızın muhtemel taarruzlarını karşılayabilecek tedbirler alıp bir adım dahi geriye gidilmemek üzere yerleştirilmesinin emirleri verildiği maruzdur.”
Anzaklar iyi bir savunma hattı kurmuşlardı. Türk birlikleri, yaklaşık 13.000 kadar olan Anzak gücü karşısında bir başarı elde edememiştir. Taarruz 10.00’dan itibaren Genel Karargâh tarafından durdurulmak zorunda kalındığında zayiat 3.369’u şehit, 5.967’si de yaralı olmak üzere toplam 9.487 kişiyi bulmuştu.13
5. Tümen’in 19 Mayıs günü şehit ve yaralı sayısı 8 Subay, 1.017 er şehit, 14 subay ve 1.432 er de yaralandı. Toplam zayiatı 2.471 idi.
Bu zayiata 16. Tümen’in kayıp olan 486 eri de eklenince Türk tarafının zayiatının 10.000’e yaklaştığı görülmektedir ki bu miktar, Kuzey Grubu’nun mevcut muharip gücünün dörtte birini kaybettiği anlamına gelmektedir. Bu taarruzun mesuliyetini 5. Ordu Komutanının “Bahis konusu bu taarruzun tarafımdan işlenmiş bir hata olduğunu kabul eylerim. Bu hatayı düşman kuvvetini iyi takdir edememekle ve elimizdeki az topçu kuvvetiyle ve çok sınırlı cephaneyle bu işi başaramayacağımızı önceden hesaplayamamakla işledim.” sözleri ile kabul etmesi ise neticeyi değiştirmeyecektir.14
Gece sabaha doğru başlayıp neredeyse öğlene kadar devam eden taarruz, muharebe meydanında bitmiş olsa da şehitlerin defni, yaralıların da hastanelere nakli ve tedavileri gerekmektedir. Yaralılar hastanelere sevk edilirken 24 Mayıs’ta15 iki taraf arasındaki yaralıların hastanelere sevki ve vefat edenlerin defni için her iki taraf arasında imzalanan anlaşma imzalanacaktır.
Esasında siperler arasında yaralı yok denecek kadar azdır. Bunlar hemen geriye sevk edilirken vefat edenlerin defnine başlanır. Bunlardan biri de elinde kılıcı ile düşmana hücum eden Yüzbaşı Mustafa Vasfi Efendi’dir. O, bölüğün önünde kahramanca mücadele ederken şehadet mertebesine ulaşacaktır. Birliği Merkeztepe’de düşman siperlerine 20-40 adım mesafeye kadar ulaşabilmişti. Şehadet defterinde Vasfi Efendi’nin vefat yeri olarak Arıburnu Kanlıtepe yazılmıştır.
Evet, Türk askerlerinin feda-yı can ederken akıttığı kanlar ile sırtlar, tepeler ve dereler yeni isimler alacaktır. O gün şehit Yüzbaşı Vasfi Efendi’nin naaşı da diğer arkadaşları ile birlikte Çataldere Şehitliği’ne defnedilir. Onun bu kahramanlığı ise bir yıl sonra çıkan Harp Mecmuası’nın 3. sayısında şahadet fotoğrafı ile birlikte ebedileştirilir.16
Nice vatan fedaileri ve yakınları gibi Vasfi Efendi’nin de geride bıraktığı yetimleri bir süre unutulacaktır. Millet, Milli Mücadele ile vatanın aziz topraklarına uzanan menfur ve hain elleri kırdıktan sonra yaraları sarmaya başlayacaktır. Memleketi mamur edecek yenilikler bir bir icra edilirken bunların ardındaki gerçek kahramanlarında geride kalanlarına ve manevi miraslarına sahip çıkılacaktır.
İşte unutulanlardan biri de Vasfi Efendi’dir. Vasfi Efendi şehit olduktan 17 yıl sonra ailesine el uzatılır. Milli Müdafaa Vekâletin’nin (Milli Savunma Bakanlığı) 27/10/1932 tarih 3323 numaralı tezkeresi ile bir üst rütbeden binbaşılıktan maaş verilmesi uygun görülür. Teklifi onaylayan ise tam 17 yıl önce 1 Mayıs taarruzunu yöneten Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk idi. Tezkerede bu durumu şöyle özetlenmiştir:
“Büyük harpte 13. Alay, 3.Tabur, 11. Bölük kumandanı iken terfiine (24) gün kala şehit olan ve keyfiyeti şahadetinin kahramanlık ve fedakârlık neticesi vaki olduğu Başkumandanlıkça tasdik edilmiş bulunan Kıdemli Yzb. İbrahim oğlu Mustafa Vasfi Efendi’nin (312-238) ailesine 13 Temmuz 1331 [26 Temmuz 1915] tarihli kanunun birinci maddesi mucibince mafevk rütbe olan binbaşılık rütbesi üzerinden ve tarihi şehadeti bulunan 5/6 Mayıs 331’den [18/19 Mayıs 1915] itibaren maaş tahsisi tasdik edilmiştir.”17
Sonuç
Tarihimizin bu hazin sayfasında bu isimsiz abidelerini gelecek nesillere öğretilmesi, milletimizin geleceğine bir ışık tutmaya vesile olabilir. Tarih ancak bir bütün olarak ele alındığında bir anlam ifade eder. Kazanılan bu zaferde emeği geçen nice isimsiz kahramanların unutulmaması dileğiyle...
Dipnotlar
1 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi (Amfibi Harekat), V. Cilt II. Kitap, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara 2012, s 193.
2 Mustafa Kemal Atatürk, Arıburnu Muharebeleri Raporu , Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara 2011, s. 52.
3 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 97.
4 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 98
5 Atatürk, a.g.e. s. 56.
6 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 101.
7 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 102.
8 Atatürk, a.g.e. s. 64.
9 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 103.
10 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 128.
11 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 131.
12 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 136.
13 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, s. 137.
14 Liman Von Sanders Türkiye’de Beş Yıl, çev. M. Şevki Yazman, İstanbul 1968, s. 98.
15 21 Mayıs’ta bir ateşkes için görüşmeler başlamıştı. Bu ateşkes görüşmelerini yapmak üzere bir Türk subayı Yüzbaşı Ohrili Kemal Anzak hatlarına götürüldü. Görüşmeler üç gün sürdü ve sonunda 24 Mayıs günü 9 saatlik bir ateşkes ilan edildi. İki cephe arasında bir hat çekildi ve bir Türk bir Anzak olmak üzere askerlerden bir zincir oluşturuldu. Bu sürede ölüler toplanarak gömüldü, yaralılar tedavi edildi.
16 Harp Mecmuası, Sayı 3, Yıl 1 s. 47.
17 Cumhuriyet Arşivi, 30-11-1-0 73-30-17. Kaynakçalar
-Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 30-11-1-0 / 73-30-17.
-Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01000137 – “13. Piyade Alay’ın Muharebe Takriri”
-Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi (Amfibi Harekat), V. II. Kitap, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara 2012.
-Burhan Sayılır, Tarihe Sığmayanlar: Çanakkale Savaşı'nın Şehit Subayları, Phoenix Yayınları, Ankara 2008.
-Esat Paşa, Çanakkale Savaşı Hatıraları, Örgün Yayınevi, (haz. İhsan Ilgar-Nurer Uğurlu), İstanbul 2004.
-Liman Von Sanders, Türkiye’de Beş Yıl, çev. M. Şevki Yazman, Burçak Yayınevi, İstanbul 1968.
-Mustafa Kemal Atatürk, Arıburnu Muharebeleri Raporu, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara 2011.
-Harp Mecmuası, Yıl 1, Sayı 3. Kanunisani 1331.
9
dk.
7 Ekim 2022
Şiilerin Dünyasında Sünni Bir Sufi: Abdülvehhab Hemadani
İran medeniyeti, Türklerin tarihleri boyunca kültürel ve sosyal ilişkilerinin belki de en güçlü ve köklü olduğu medeniyettir. Türklerin Batı Türkistan’a yerleşmeleri ile İran-Türk ilişkilerinin başladığı görülmektedir. Özellikle de Türklerin İslamlaşma sürecinde İranlıların büyük katkısı ve etkisi olmuştur. O kadar ki Türklerin ibadet dilinin büyük çoğunluğu Farsçadır. Abdest, namaz, oruç, peygamber bunun en başlıca örneklerindendir. Türklerin ağırlıklı olarak İslam’la tanışmaya başladıkları 10. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar Türkler ile İranlılar arasında kesintisiz dini ilişkilerin olduğu görülmektedir. 17. yüzyıldan sonra yaşanan mezhepsel ve siyasi ayrılmalara rağmen Türkler ile İranlılar arasında kültürel iletişim ve etkileşimin bu tarihten sonra da devam ettiği görülmektedir. İslamiyet’ten önce başlayan Türk-İran ilişkilerinde daha Müslüman olmadan önce bazı Türk boylarının Mazdek, Manihizim ve Zoroastrizm gibi İran menşeli dinleri kabul ettikleri görülmektedir. 10. ile 13. yüzyıl Arap tarih ve coğrafyacılarının Türkler hakkında verdiği bilgilerden Türklerin Müslüman olduktan sonra da bu dinlerin etkisi ile İran kültürünü devam ettirdikleri anlaşılmaktadır. Tabiî ki esas köklü ilişkiler İslam ile başlar. Türkler Araplar’dan ziyade tüccar İranlılar ile muhatap olduğundan İslamiyet’i de Farslılardan öğrenmişlerdi. O kadar ki Türklerin İslam’a resmen girişinin temellendirildiği Saltuk Buğra Han menkıbesinde bile İran motifi karşımıza çıkmaktadır. Yarı destansı hikayeye göre Saltuk Buğra Han’ı etkileyip Müslüman olmasında tesirli olan kişi bir İranlı prenstir. İran etkisi Türklerde o kadar fazlaydi ki 9. ve 10. yüzyılda henüz yeni Müslüman olmuş Türk boyları Abbasilere karşı birlikte hareket etmişler ve Babek isyanı gibi başkaldırılarda bile İranlıların yanında yer almışlardır. Türk tasavvufunun kurucusu olarak bilinen Hoca Ahmet Yesevî’nin hocası Yusuf Hemadanî ise bir İranlı sufiydi. Yani Türk tasavvufunun kuruluşunda doğrudan İran etkisi vardır. Türkler arasında özelikle Anadolu’da teşekkül eden tasavvufi ekollerin neredeyse tamamı İran etkisinde gelişmiş ekollerdi. Her şeyden önce Anadolu’ya ulaşan Türkler buraya İran üzerinden gelmişlerdi. Bu yolculuklarında İranlılarla fazlasıyla temas kurup kültürel bir etkileşim yaşamışlardı. Türkiye’de Selçukluların hakimiyet kurup düzeni sağlamaları ile de Anadolu cazip bir memleket haline geldi. Bunun neticesinde Anadolu pek çok sufinin uğrak yeri olmuştur. Özellikle Selçuklu sultanlarının alimleri ve mutasavvıfları himaye eden politikaları ile Anadolu mutasaffıvlar için cazip bir hal almıştı. Dahası doğuda başlayan Moğol istilası pek çok insanı Anadolu’ya sürükledi ve bunların büyük bir çoğunluğu da İranlı sufilerdi. Bunlar Necmüddin Kübrâ müridleri, keza Horasan’dan göçen Kutbüddin Haydar dervişleri, Sadrüddin Konevi, Farsça şiirleriyle tanınan Evhadüddin Kirmani, Tokat’ta Fahruddin Iraki, Kayseri ve Sivasta Şeyh Necmüddin Daye, Sadr Konevi müridlerinden Müeyyidüddin Cendi, Sadüddin-i Fergani’nin Şems-i Tebrizi ve tabiî ki Mevlana Celaleddînî Rumî’nin başlıcalarını oluşturduğu İran meşeli sufiler, Anadolu'da güçlü ve köklü bir tasavvuf anlayışı oluştururlarken bir taraftan da Türkler ile İranlılar arasında sağlam kültür ağları örüyorlardı.
Osmanlı-İran Rekabetine Giden Yol
İşte zaman içinde köklü ve güçlü kültürel sosyal ve inançsal bağlarla birbirine bağlanmış iki millet olan İranlılar ve Türkler 16. yüzyılda yaşanan siyasi ve mezhebi çekişmenin neticesinde karşı karşıya gelerek iki milletin ilişkilerinde tüm birlikteliğe rağmen soğukluk ve mesafe oluşmuştur. Tam da bu gerilim ortamının az öncesinde yaşayan aslen bir Türk ve Sünni olan ve İranlılar arasında yaşayan Abdulvâhab Hemedânî yaklaşan tehlikeyi sezerek buna karşı bir şeyler yapmak istemişti.
Ortak Geçmiş
Sünni tasavvuf yorumunun en güçlü ifadelerinden olan Nakşibendilik, altı kuşak boyunca sessiz ve derin bir olgunlaşma sürecinden sonra Timur zamanında Orta Asya’da oluşumunu tamamlamış ve Bahaeddîn Şah-ı Nakşibend nezdinde kendini ifade ederek Orta Asya’ya yayılmaya başlamıştı. Aleaddin Attar zamanına kadar güneyde anacak Herât’a kadar uzanan Nakşibendilik esas sıçramasını silsilenin üçüncü ismi olan Hâce Ubeydullah Ahrâr zamanında göstermiştir. Nakşibendiliğin Türkistan’da yayılma dönemi aynı zamanda Şiiliğin de Türkistan’da yayılmaya başladığı dönemdir. Nakşibendilik ile Şiiliğin aynı zaman dilimi içerisinde aynı coğrafyalarda yayılma göstermeleri ister istemez bu iki unsuru karşı karşıya getirdi. Timurlular ülkesinin en önemli iç meselesi ve devletin dış güçler karşısında gücünü kaybettiren temel unsurların başında Nakşi dervişler ile Şii guruplar arasında meydana gelen çatışmalar oluşturmaktaydı. Yesevi geleneklerini ve tasavvuf anlayışını içinde eriterek onun yeni bir yorumu olan Nakşibendlik elbette Horasan ve Maveraunnehir’deki Türkmenler arasında anında kabul görmüş ve 15. yüzyıldan sonra Orta Asya Türklüğünün neredeyse tamamını İslam algısı oluşturmuştur. Bu itibar ile Nakşibendilik, Safevi devletinin oluşumundan az öncesinde İran topraklarına kadar yayılmış ve burada kurumsallaşmasını tamamlamıştı.
İran’da Nakşibendilik
15. yüzyılda henüz Osmanlı Anadolu’sunda kendini gösteremeyen Nakşibendilik, güneyden Suriye ve Hicaz’a kadar uzanan bölgede varlığını hissettiriyordu. Şiiliğin İran’da güçlenip Safevî nezdinde bir devlet olarak ortaya çıktığı dönemde Nakşibendilik İran’da varlığını gösteren güçlü bir tarikattı. Bu açıdan bakıldığında Safevî algısını oluşturan faktörlerden biri de hiç şüphesiz Nakşibendilikti. Şu an tam olarak ortaya konulmamış bir konu olan bu mesele araştırılmayı beklemektedir. Zaten işin aslına bakılacak olursa hem Sünnî tasavvufu hem de Şia tasavvufunu besleyen unsurlar aynı idi. Selmân-ı Fârisî (ra.), Hz. Kasım İbni Muhammed, Hz. Câfer-i Sâdık, Bâyezid-i Bistâmî, Ebu’l-Hasen-i Harakânî, Ebû Ali-i Fâremedî ve Yusuf-ı Hemedânî gibi Nakşibendi silsilesinin ilk isimlerini oluşturan bu güçlü şahsiyetler aynı zamanda Şia algısının da dayandığı temel şahsiyetler olarak karşımıza çıkmaktadır. Çok basit bir örnekle Cafer-i Sadık, İmamiye’nin en önemli imamlarından olarak karşımıza çıkarken aynı zamanda Nakşibendi silsilesinin de en önemli kutuplarından olarak görülmektedir. Daha da ötesi Cafer-i Sadık hazretlerinin en önemli talebesi Sünni fıkhının temel taşını oluşturan İmam-ı Azam Ebu Hanefî’dir. Başka bir örnek ise hem Nakşibendiye’nin itibar ettiği hem de İran kültürünün yetiştirdiği büyük bir mutasavvıf olan Yusuf Hemâdanî aynı zamanda Sünni Türk tasavvufunun da kurucusu olan Hoca Ahmet Yesevî’nin hocasıdır. Dolayısıyla her iki algı ve kültür her ne kadar çatışıyor gibi görülse de aslında muazzam bir iç içe geçmişliği ve birlikteliği arz etmektedir. Bu itibarla iki inanış aynı dinin parçaları olmalarının da ötesinde aynı ırmaktan beslenmişlerdir. Bu itibarla iki inanışın algı ve yapısı tahlil edildiğinde pek çok ortaklık kendini gösterecektir. Bu temel birlikteliğin yanında Safevîyenin oluşum sürecinde oluştuğu İran coğrafyasında her ne kadar siyaseten çatışıyor olarak görülse de fikri ve kültürel olarak Safevîye’nin de Nakşibendilikten etkilendiği, bu bakımdan da her iki algı içinde çok fazla ortaklığın bulunduğu açıktır. Safevîye güçlenip duruma hakim olmaya başladığında İran’ın önemli merkezleri olan Tebriz ve Kazvîn’de Nakşibendlik çok güçlü idi.
Nakşibendi silsilesinin Şah-ı Nakşibend’den sonra dördüncü halkası olan, Ubeydullah Ahrar zamanında Nakşibendilik ilk büyük sıçramasını yapmış ve İslam dünyasının önemli coğrafyalarında etkisini göstermişti. Bu süreçte İran’da da kendine yer bulan Nakşibendiliğin Tebriz’de üç önemli temsilcisi olduğu görülmektedir. Tebriz çok önemli bir şehir olarak karşımıza çıkar. İlhanlılara da başkentlik yapan Tebriz, İslam kültür ve düşüncesinin kendini ifade ettiği ortaçağın önemli kültür merkezlerindendi. İlhanlılar dağıldıktan sonra da önemini ve çekiciliğini kaybetmeyerek Moğol sonrası süreçte yakın doğuda kurulan güçlü bir Türkmen devleti olan Akkoyunlular’ın da başkenti durumdaydı. Akkoyunlu Devletinin son dönemlerine yetişen Ubeydullah Ahrar, İslam dünyasının önemli bir merkezi ve Akkoyunluların da başkenti olan Tebriz’e üç halifesini göndermişti. Bu, Ahrar’ın Nakşibendiliği yaymak amacı ile pek çok coğrafyaya yaptığı gibi Akkoyunlu devletinin başkentine de yaptığı bir hamledir. Kaynaklar bu şahısların hangi tarihte Tebriz’e vardıkları hakkında açık değildir. Bu üç halifenin ilki; Hâce Muhammed Emin Bulgarî’ydi ki aslen Kazanlı olan bu zat Ural-Volga bölgesinden Nakşibende intisap eden ilk kişiydi. Ahrar’ın yanında yetiştikten sonra bir daha kendi memleketine dönmemiş ve Tebriz’e gitmişti. Bulgarî, Tebriz’de Nakşibendiliği yaymaktan ziyade literatür çalışmalarına eğilmiş ve önemli tasavvuf eserleri neşretmiştir. Tebriz’de Kübrevilik gibi başka tarikatların elit isimleri ile temasları olan ve daha çok ilmi faaliyetlere yönelen Bulgarî, Akkoyunlu hükümdarı Rüstem Şah zamanında (847-902/1493-1497) yerine hiçbir halife bırakmadan vefat etmiştir.
Tebriz’de faaliyet gösteren bir diğer Nakşi şeyhi ise, Şeyh Alvân diye bilinen Baba Ni‘mettûllah B. Şeyh Mahmud Nahçivanî idi. Diğer kollara bağlı dervişlere ilişkileri oldukça iyi bir şeyh olan Alvân’ın ta Anadolu’nun batı ucunda Aydın ilinden, bunu da ismine yansıtan Halveti şeyhi olan Dede Ömer Ruşanî’yi ölüm döşeğinde iken ziyaret etmesi çok bilinen bir olaydır. Kur’an ilimlerine önem veren Şeyh Alvân Tebriz’de 1496 yılında “El-fevâtîhül-ilâhiyye ve’l-mefâtîhul’l-gaybiyye” isimli muazzam ve devrinde çok itibar gören bir tefsir yazmıştır. Uzun yıllar Tebriz’de kalan, burada tasavvuf ve ilim çevreleri ile iyi ilişkiler kuran, daha sonra buradan ayrılıp Anadolu’ya gelen Nahçıvânî, Akşehir’e yerleşmiş ve 1514 yılında burada vefat etmiştir. Onu Tebriz’den ayrılmasında Akkoyunlu devletinin parçalanma sürecine girmesinden duyduğu ümitsizlik ve belirsizlik ortamı etkili olmuştur. Nahçıvânî, o dönem için istikrar gösteren tasavvufi hareketliliğin oldukça canlı olduğu Osmanlı topraklarına gitmeyi ve burada faaliyetlerine devam etmeyi düşünmüştü. Belki de bunu yaparken henüz etkisi Anadolu’da hissedilmeyen Nakşibendiliği Anadolu’ya taşımayı hedefliyordu. Fakat Anadolu’da bu yönde bir faaliyetine rastlanılmadan vefat ettiği görülmektedir. Taşköprülüzade, onun hakkında münzevi bir derviş olduğunu ve Nakşibendliğin temel prensiplerinden olan “halk içinde halvet”i ihlal edip son dönemlerinde köşesine çekildi ifadesini kullanıyor.
Sağduyuyu Amaçlayan Bir Sufî
Ubeydullah Ahrar’ın Tebriz’deki üçüncü ve en önemli halifesi ise Mîr Sirâceddîn Abdulvehhab Hemedânî’dir. Devrin siyasi gündemine fazlasıyla müdahil olduğu için Hemadâni’nin hayatı hakkında daha fazla bilgiye sahibiz. Oldukça aktif bir yapıya sahip olmasına karşın Hemedâni’nin de Nakşibendiliği yayma konusunda isteksiz davrandığı gözlemlenmektedir. Seyyid olan Hemedâni’nin babası Tabâtabâi’nin Akkoyunlu Hanedanı ile yakın ilişkileri olduğu bilinmektedir. Daha hükümdar olmadan Diyarbakır’da Uzun Hasan ile görüşmüş ve ona Azerbaycan, Fars ve Bağdat zaferlerini müjdelemişti. Uzun Hasan hükümdar olup da bu zaferleri gerçekleştirince onu Tebriz şeyhülislamı olarak ödüllendirdi. Tabâtabâi her ne kadar bazı kaynaklarda Hurufilik ile lekelenmiş olsa da tasavvuf ile de ilgilenmiş olduğu biliniyor. Tabâtabâi’nin Tebriz’e gelmeden önce Semarkand’ta uzunca bir süre kaldığı anlaşılıyor. Çünkü oğlu Hemedânî burada doğmuş büyümüş ve Ubeydullah Ahrar’a talabe olmuştur. Başta babasından ayrı olan Hemedâni babasının ölümü üzerine Tebriz’e gelerek bundan sonra Tebriz’e yerleşmiş ve babası Tabâtabâi’nin yerine Akkoyunluların Şeyhülislamlığına getirilmiştir. Akkoyunlu devleti yıkılıncaya kadar da bu görevi ifa eden Hemedani'nin Sünni- Nakşi bir kişilik olduğu açıktır. Ancak Tebriz’de buna yönelik bir faaliyetinin olduğuna dair hiçbir kayda rastlanılmamıştır. O Ubeydullah Ahrar’ın önde halifelerindendi. Devrinin güçlü ve etkili Nakşilerinden olarak bilinen Hemedânî’nin Tebriz sürecinden sonra Nakşiliğini çağrıştıracak hiçbir tavır ve fikriyatı görülmemiştir. Buradan hareketle Sünni dünyası onun Şiileşleştiğini ileri sürmüşlerdir. Onun Şiiliğin cezbesinden etkilenmiş olduğu eserlerine de yansıyan bir gerçektir. Ancak Hemedânî’nin tavrı basit bir mezhep değişikliği ile anlaşılacak bir şey değildir. Hemedânî, dört güçlü devlet arasındaki rekabeti bunlar arasındaki çatışma ve sürtüşmelerin bölge insanlarına yarattığı sıkıntılı ortamı bizzat yaşamıştı. O Semerkand’a Timurlu devletinin mezhep ve hanedan çekişmeleri arasında nasıl parçalandığını ve bunun yarattığı kargaşa ortamını bizzat yaşamıştı. Keza Akkoyunlu Devleti yıkılırken de o devletin en üst düzey bürokratlarından birisiydi. Şimdi ise ilminin verdiği öngörü ile Şiiliğin güçlenişini, Sünni siyasetin buna izin vermeyeceğini ve büyük bir kargaşanın oluşacağını hissediyordu. Bir taraftan yıkılan Akkoyunlu topraklarında güçlenen, Timur ve Akkoyunlu mirasına talip, Şiiliği güçlendiren ve bunu bölge ahalisine başarılı bir şekilde yayan Safevî Hanedanı; diğer taraftan Anadolu ve balkanlarda Bizans mirası üzerinde güçlenen ve Sünni bir algı ile Yakındoğu’da da hakimiyetini genişletmek isteyen bir Osmanlı ve de giderek verimli Suriye ve Hicaz topraklarına yaklaşan ve İlhanlılar-Timurluların temsil ettiği İran gücünü yeniden oluşturacağını düşündüğü Safevîler’i kendine ciddi bir tehdit olarak gören Sünni Memlûklüler, bölgenin üç büyük gücü arasında giderek artan gerilim ve çatışma ortamı Şah İsmail’in başarılı politikaları ile daha da kendini göstermekteydi. Daha büyük olan tehlike ise bu kamplaşma ve gerilimin mezhepler üzerinden gerçekleşmesiydi. Bu gidişatın İslam dünyasına büyük zararlar vereceğini gören Hemedânî, bunun önünü alabilecek gayretlerin içine girmişti. Köklü bir ailenin mensubu olması ve Akkoyunlu’nun son şeyhülislamı olmasının getirdiği itibar ve etkiyi mezhep çatışmasını engellemek üzerine kurdu. İşte o bu kaygı ve gayretlerin bir neticesi olarak Sünni olmasına karşın Şah İsmail’in hizmetine girmiş ve açıkça onu desteklemiştir. Fakat onun bu davranışı Sünni dünyada özellikle de Osmanlı’da büyük tepki alarak dışlanmasını da beraberinde getirdi. Çünkü aslında onun Osmanlı uleması ve yönetici erkiyle de bağları vardı. 1533 yılında ölen Halvetiye’nin Gülşenî kolunu kuran İbrahim Gülşenî’nin hayatını anlatan ve vefatından yedi sene sonra Muhyî Gülşenî tarafından yazılmış bir eser olan “Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî” adlı eserde Hemedanî hakkında yer alan tavırlar Osmanlı dünyasının da Hemedanî’ye karşı bakışını ortaya koymaktadır. Eserde Hemedânî, aslında rafîzî eğilimlerle gelişen Gülşenî yolu için zararlı ve güçlü bir düşman olarak tanımlanmaktadır.
Hemâdanî’nin Faaliyetleri
Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî’de geçen bir hikayede Gülşenî, Akkoyunlu sultanı Yakub Han’ın huzurunda zikir ile ilgili bir konuyu tartışırken Hemedânî devreye girerek orada Gülşenî’yi zor durumda bırakmıştır. Buradan aslında Gülşenî’nin Hemedanî’ye karşı olan tutumunun temellerini de anlamamız mümkün. Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî’nin aktardığı diğer bir çatışma ise 1494 yılında artık kargaşa belirtilerinin kendini iyiden iyiye gösterdiği bir ortamda beraber hacca giderler. Bu hac yolculuğunda aralarında geçen tartışmalar olmuştu. Gülşenî’nin Hemedânî’ye en büyük tepkisi Rüstem Han’a aracı olarak Sünni olan Emir Zekeriyâ Bağdadî yerine Şii bir Emir Hac tayin ettirmesiydi. Bununla başlayan pek çok aksilik ve çatışmalarla devem eden yolculuğun sonunda Hemedanî tövbe etmiş ve Şiilikten vazgeçmiştir. Ancak Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî’nin menkıbevi olarak anlattığı bu hikayenin gerçek olma ihtimali oldukça düşüktür. Çünkü olay başka hiçbir tarihi kayıtta karşımıza çıkmamaktadır. Gülşenî net bir biçimde Hemedanî’yi Şii olarak tanımlamasına karşın devrin önemli ve itibar edilebilir kaynaklarından olan İbn’ül Kerbela’yi onun Şiiliği hakkında hiçbir kayıt düşmez. Tebriz’de huzuru kaçan Avdulvvehâb Hemedânî, Tebriz’den Herât’a yöneldi. Muteber bir Seyyid olması ve eski bağları dolayısıyla burada kabul gören Hemedânî, 1506 yılında Hüseyin Baykara’nın ölümüne kadar burada kalmıştır. Sonrasında ise tekrar Tebriz’e dönmek isteyen Hemedânî, son ilişkilerinin biraz bozulması ve aniden kaçılmış olmasından dolayı Şah’ın kendisine nasıl davranacağından emin değildi. Bu amaçla Şah İsmail’e bir mektup yazmış ve yanına gelirse canının güvende olup olmayacağını sormuştur. Şah İsmail’den güvence alınca Tebriz’e geri döndü. Özbek Hanlığının Timurlu hanedanını üzerine yürümesinden az önce Semerkand’tan ayrılmış ve Tebriz’e Şah İsmail’in yanına gelmiştir. Tebriz’e geldiğinde sadece can güvenliği bulmamış aynı zamanda Safevi Devletinin şeyhülislamı olmuştur. O, Şah İsmail ile kurduğu kişisel ilişki sonucunda da Şah’ın teveccühünü kazanmıştı.
Sultanlar Arasında Bir Sufî
1514’te vukuu bulan Çaldıran Savaşından sonra Hemedânî, Tebriz’den kaçmış ve sekiz gün boyunca Şah İsmail’e bağlı kalarak Osmanlı güçlerine mukavemet etmiştir. Fakat şu tarihi bir gerçektir ki o, Osmanlı tarafından da saygı duyulan biriydi. Öyle ki Osmanlı ordusu Tebriz’e doğru yaklaşırken şehrin ileri gelenlerine, alim ve mutasavvıflarına, şehirlerine Osmanlı ordusunun yaklaşmakta olduğunu bildiren bir mektup göndermişti. Bu mektupta sadece Abdulvvahâb Hemedânî’nin seyyid olduğunu bildiren bir lakap ile adı zikredilmiştir. Hatta Şah İsmail, Hemedânî’nin Osmanlılarca kabul gören bir zat olmasını Osmanlı’ya esir düşen eşinin iadesini talep edilmesinde aracı olarak kullanmıştır. Hemedânî’nin başkanlık ettiği heyet 11 Şevval 920, 29 Kasım 1514’de Amasya’ya vardılar fakat burada onları bir sürpriz bekliyordu. Abdulvvahâb Hemedânî ve beraberindeki mahiyet burada kötü bir biçimde tutuklanarak İstanbul’a getirildiler. Tutukluluk hali devam eden Abdulvvahâb Hemedânî burada altı yıl kadar esir kalmış ta ki Kanuni Sultan Süleyman 1520’de Osmanlı tahtına çıkınca serbest bırakılmıştır. İlerlemiş yaşı ve yılların yorgunluğu nedeniyle olsa gerek serbest kaldıktan sonra İstanbul’dan ayrılamayan Abdulvvahâb Hemedânî, burada da çok bir faaliyetin içinde görülmez. 1521 yılında dönüş hazırlığında iken İstanbul’da vefat eder. Mezarı Eyyüp Mezarlığında Nakşi meşayiki için tahsis edilen kısımdadır.
Devrinin dört büyük İslam devleti ile yakın temasları bulunan Abdulvvahâb Hemedânî, Akkoyunlu, Timurlu ve Safevî devletlerinde şeyhülislamlık yapmış Osmanlı ile de sıcak ilişkiler kurmuştu. Hem muteber bir tasavvufi çizgiye sahip olması, ilmi ve kapasitesi hepsinden de önemlisi seyyidliği dolayısıyla herkes tarafından itibar gören ve itibar edilen bir şahsiyet olmuştur. Gülşenî dışında gerek Sünni gerekse Şii hiçbir kaynakta kendisi hakkında olumsuz bir ifade kullanılmaz. Hakkında bilgi veren tüm kaynaklar ilminden liyakatinden ve irfanından bahsederler. O birbiriyle çatışan dört büyük İslam devletinin hükümdarının iltifatını alan ve itibarını kazanan tek mutasavvıf olsa gerektir.
Abdulvvahâb Hemedânî’nin bu kadar çalkantılı bir hayat yaşamasının tek sebebi Müslümanlar arasındaki ayrılığı, çatışıklığı önlemeyi istemesi mezhep üzerinden yürütülen keskin savaş ve çatışmaların hem masum insanların kanına mal olacağını hem de İslam dünyasının fikri kültürel ve sosyal birliğini bozacağını öngörmesi ve belki de bunları önlemek istemesiydi. Ama başta kendisi önlemek istediği çatışmanın kurbanı olmuş, ömrünün son demlerini zindanda geçirmek zorunda kalmıştır. Abdulvvahâb Hemedânî’nin mezhebi durumuna bakacak olursak onun Sünniliği terk ettiğini ispatlayan hiçbir delil yoktur. Onun Şah İsmail’in hizmetine girmiş olması Şii olduğunu gösteren bir kanıt değildir. O eserlerinde ve yazdığı mektuplarında hem Şiilik hem de Sünnilik alametleri gösteren sembollere yer vermiştir. O mezheplerin aynı algı ve duruşlarını korudukça ittifakın sağlanamayacağı ittifak sağlanmadığı müddetçe bu meselenin ümmettin kanayan bir yarası olacağı düşüncesiyle kendince orta yollu bir anlayış geliştirme yoluna gitmiştir. Fakat devrin keskin çatışma ortamı ve kendi çalkantılı yaşamı bu düşüncesini sistematikleştirme imkanı vermemiştir. Abdulvvahâb Hemedânî gibi karşılaştıkları bu siyasi ve dini sert ikilemi aşmak kültürel ve fikri birlikteliği sağlamak için daha pek çok alim ve irfan ehlinin gayretlerinin olması ihtimal dahilindedir. Bu da bu devre yönelik yapılacak kültür tarihi çalışmaları neticesinde aydınlanacaktır.
Kaynakçalar
Algar, Hamit, Nakşibendilik, çev.Cüneyd Köksal vd, İnsan yayınları, İstanbul, 2007.
Barthold, V.V., Moğol İstilasına Kadar Türkistan, çev. Hakkı Dursun Yıldız, TTK yay. Ankara, 1990.
Barthold, V.V., Orta Asya, çev. Ahsen Batur, Selenge yay. İstanbul, 2010
Kalafat, Yaşar, Balkanlardan Uluğ Türkistan’a Türk Halk İnançları, c.III-IV, Berikan yay. Ankara, 2006.
Kara, Mustafa, Tasavvuf ve Tarikatler, Sır yayınları, Bursa, 2000
Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî, çv. Tahsin Yazıcı, Ankara, 1974
Ocak, Ahmet Yaşar, Yeniçağlar Anadolu’sunda İslam’ın Ayak Sesleri, Kitap Evi, İstanbul 2012.
Özgüdenli, Osman, Ortaçağ, Türk-İran Tarihi, Kaknüs yay. İstanbul, 2006.
Rashıduddın Fazlullah’s Jami’ut-Tewarikh, c.I-III, haz. W.M. Thackston, Harvard University, 1998.
Sayılı, Aydın, Uluğ Bey ve Semerkad’taki İlim Faaliyetleri Hakkında Gıyaseddîn Kaşânî’nin Mektubu, TTK, Ankara, 1991.
Taşköprülüzade, Şakayık-ı Nu’mâniyye
Tosun, Necdet, Bahâeddin Nakşibend: Hayatı, Görüşleri, Tarikatı, İnsan Yayınları, İstanbul, 2002.
Yılmaz, Necdet, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf: Sufiler Devlet ve Ulema, OSAV, İstanbul, 2001.
Yüksel, Musa Şamil, Timur Devri Din Devlet İlişkileri, TTK, Ankara, 2009.
10
dk.
16 Eylül 2022
Yahudi İnancında Kudüs
İsrailoğulları’nın atası kabul edilen Hz. İbrahim’in kıssası anlatılırken ismen geçmeyen Kudüs, Hz. Musa zamanında veya ondan yaklaşık 200 yıl süre sonra da İsrailoğulları için alelade bir şehir vasfını korumuştur. Peki Kudüs İsrailoğulları için Kutsal şehir metaforuna nasıl dönüşmüştür ve Yahudiler için neden önemlidir? Yahudi kaynaklarına göre Hz. Musa’nın halefi Hz. Yuşa bu şehri ele geçirmiş, fakat onu Yebusiler adlı yerli kabileye bırakmıştır. Şayet Kudüs ayrıcalıklı, önemli bir şehir olarak görülseydi Hz. Yuşa onu yerlilere bırakmazdı diyebiliriz. Yahudi kutsal metinlerinden yola çıkarak Kudüs'ün Yahudiler için anlamı ve kutsiyet atfedilme süreci ele alınmaktadır. Seri'nin bu ilk yazısından sonra Hristiyan İnancında Kudüs ve daha sonra İslam İnancında Kudüs yazıları ile bir şehrin üç semavi din için ne anlam ihtiva ettiği ve kutsallaşma süreci ele alınacaktır. Bu makale de Yahudi metinlerinden yola çıkılarak Kudüs'ün Yahudi inancında nasıl kutsallaştığı sorusuna cevap aranacaktır. Yahudilerin de kutsal şehri ve kıblesi sayılan Kudüs ilk başta politik bağlamda önem kazanmış, sonradan kutsallaşmıştır. Babil sürgünü ile kutsallaşma nihayete ermiştir. Hem bu döneme hem müteakip dönemlere ait literatürde Kudüs'ün özel yeri vardır. Tüm bu söylemler Yahudilerin zihninde Kudüs’ün önemini cilalayarak parlatmış, asırlar sonra Siyonistler bu zihniyete hitap ederek ve ondan faydalanarak dünya Yahudilerini kendi saflarında toplamaya çalışmışlardır. Siyon kelimesinin Kudüs’ün adlarından biri olduğunu göz önüne aldığımızda, Siyonizm kelimesinin de Kudüsçü anlamına geleceği ortaya çıkacaktır.
Kudüs nasıl kutsallaştı?
Yahudi kutsal kitapları içerisinde Hz. Musa’ya atfedilen Tora/Tevrat kısmında Kudüs şehri ismen geçmez. Kudüs, sonraki dönemde peygamberlere vahyedilen Neviim/Nebiler ve Ketuvim/Yazılar kısımlarında ismen bulunur.
İsrailoğulları’nın atası kabul edilen Hz. İbrahim’in kıssası anlatılırken de Kudüs ismen geçmemektedir. Tevrat’ta Hz İbrahim kıssasında Kudüs’e yorumlanan olayları arkeoloji bilimi hala desteklememişti.1 Hz. Musa zamanında veya ondan sonra yaklaşık 200 yıl süresince Kudüs İsrailoğulları için alelade bir şehir vasfını korumuştur. Yahudi kaynaklarına göre Hz. Musa’nın halefi Hz. Yuşa bu şehri ele geçirmiş, fakat onu Yebusiler adlı yerli kabileye bırakmıştır.2 Şayet Kudüs ayrıcalıklı, önemli bir şehir olarak görülseydi Hz. Yuşa onu yerlilere bırakmazdı denebilir.3
Kudüs, Hz. Davut zamanından itibaren İsrailoğulları’nın gündemine girdi.4 O döneme kadar burası Yebusiler’in elinde olmuştur. Bu şehir, dini boyutuyla İsrailoğulları’nın gündemine Hz. Davud ve Hz. Süleyman ile birlikte girmiş ve kutsallaşmanın ilk adımları atılmaya başlanmıştır.5 Hz. Davut şehri ele geçirerek başkent yapar. Onun Kudüs’ü başkent seçmesi siyasi ve stratejik bir etkene dayanıyordu, çünkü İsrailoğulları kabileleri arasındaki dengeler bu şekilde gözetilebilirdi.6 Hz. Davud’un oğlu Hz. Süleyman zamanında mabedin yapımı tamamlanınca Kudüs dini bir anlam da ifade etmeye başlamış, yalnızca siyasi merkez değil aynı zamanda dini bir merkez olma iddiası böylece ortaya çıkmıştır.7 Ne var ki İsrailoğulları Kudüs’ü hemen kutsal kabul etmemişler; bu algı bir süreç içerisinde Yahudiler arasında zamanla yerleşmiştir. Hz. Süleyman döneminden M.Ö. 586’ya kadar devam eden I. Mabet Dönemi’nde Kudüs tedricen kutsallaşmış, bu algı II. Mabet döneminde tamamlanmıştır.8
Kitab-ı Mukaddes’e göre İsrailoğulları Hz. Süleyman’ın vefatından sonra hak yoldan sapmış, putlara ve yerel tanrılara tapınmışlardır. Bu yüzden Kudüs onlar için sadece Süleyman Mabedi’ni içeren bir şehir olmaktan öteye gidememiştir. Ayrıca Süleyman Mabedi’nin de bu süreçte İsrailoğulları için pek bir ayrıcalıklı yeri olmamıştır. Onlar bu mabede alternatif olarak bâma olarak adlandırılan ibadetgâhlarda tapınmışlardır.
Kudüs’ün kutsallaşması Hizkiya (M.Ö. 727–697) ve Yoşiyahu (M.Ö. 640–609) zamanında gerçekleşir. Onlar devleti güçlendirmenin yolunun insanların dini duygularını Kudüs’e kanalize etmede görmüş, makbul ibadetin sadece Süleyman Mabedi’nde olduğu fikrini esas alarak bâma’lara karşı mücadeleye girişmişlerdir. Bu mücadele neticesinde Süleyman Mabedi’nin alternatifi olarak görülen bâma’lar kısa bir süre içerisinde yok edildi. Dolayısıyla, Kitab-i Mukaddes’in satır araları bize Kudüs’ün İsrailoğulları için dini anlamda önem kazanmasının aslında merkezileşme siyaseti gibi dünyevi bir planın sonucu olduğunu ima etmektedir. Bu, o dönemin din-siyaset ilişkisi çerçevesinde ele alınması gereken bir konudur.
Kutsallaşma sürecindeki nihai aşama Babil Sürgünü (M.Ö. 586) ile gerçekleşir. Sürgün hayatı İsrailoğulları içerisinde Kudüs’ün kutsallığı düşüncesini pekiştirmiştir.9 Diğer bir ifadeyle, Kudüs kaybedildikten sonra İsrailoğulları için ayrıcalıklı ve kutsal hale gelir. O zamana kadar Yehuda devletinin başkenti olup10 sadece bu devletin vatandaşları için özel olan Kudüs, vatanı sembolize eden bir şehir kimliğine bürünerek Yahudilerin tamamı için giderek manevi bir merkeze dönüştü.11 Diaspora Yahudileri anayurtlarına olan özlemlerini Kudüs’ün şahsında dillendirdiler.12 Böylece, Kudüs’ün kutsallaşmasında zirve noktaya gelindi. Bu zirve nokta Kitab-i Mukaddes’te, Babil ırmakları kıyısında oturan halkın ana yurtlarını andıkça ağlayıp “Ey Kudüs, seni unutursam sağ elim kurusun. Seni anmaz, Kudüs’ü en büyük sevincimden üstün tutmazsam, dilim damağıma yapışsın!” (Mezmurlar 137) şeklinde ifade edilmiştir.
Kutsal Bir Şehir Olarak Kudüs
Kitab-i Mukaddes’in Neviim ve Ketuvim adlı kısımlarında Kudüs’ün kutsallaşma aşamalarına ilişkin bilgiler ve bu süreçte dile getirilen övgüler yer alır. Özellikle II. Mabet dönemi literatüründe Kudüs’ün kutsallığının toplumda yerleşmesine hassasiyet gösterilmiştir. Bilhassa Tannaim (M.S. I-II. yy) döneminin ortalarından yani mabedin yıkıldığı zamanda Kudüs din bilginlerinin dikkat merkezinde olmuştur. M.S. 132’de Bar Kohba isyanının bastırılmasından sonra Yahudiler Kudüs’ten sürülür. Bu ortamda din bilginleri bu şehirde ikamet etmenin faziletlerinden bahsetmişlerdir.13
Yahudi Kutsal Metinlerinde Kudüs
Kitab-ı Mukaddes’te Kudüs şehrini ifade etmek için pek çok isim ve sıfat mevcuttur. Bu adların en önemlisi Yeruşal(ay)im adıdır. İlaveten Moriya (II Tarihler 3:l); Yebus (Hakimler 19:10); Siyon, Davud'un şehri (II. Samuel 5:7, 9; I Tarihler 1:5, 7) ve Ariel (Yeşaya 29:1); adaletin yurdu (Yeremya 31:23); inananlar şehri, barış şehri, doğruluk şehri (Yeşaya 1/26); Tanrı’nın şehri (Mezmurlar 46:4); orduların (sahibi) Yahve’nin şehri (Mezmurlar 48:8); mukaddes şehir (Nehemya 11:18) gibi isim ve nitelemeler de geçer. Şehrin Arapçadaki adı “el-Kuds” kelimesi de Nehemya 11:18’deki “mukaddes şehir” sıfatından gelir.14
Kitab-ı Mukaddes’e göre Kudüs ile Yahve arasında özel bir bağ vardır. Tanrı’nın bu şehri kendi şehri olarak seçtiği ve ebediliğin bu şehirde yaşayacağı belirtilmiştir.15 “Yahve Siyon’da oturur”16 pasajı bunu ifade eder. Tanrı’nın hep Kudüs’te bulunacağı, adını bu şehre bağladığı vurgulanır.17
Kitab-ı Mukaddes Kudüs’te yargı tahtlarının kurulduğunu anlatır. Bu, Yahve ile bağlantılı olan Kudüs’ün bir adalet dağıtma makamı olduğu şeklinde algılandığını ortaya koyar. Yeremya tarafından dile getirilen “O zaman Kudüs’e, `Yahve’nin tahtı diyecekler. Yahve’nin adını onurlandırmak için bütün halklar Kudüs’te toplanacak. Bundan böyle kötü yüreklerinin inadı uyarınca davranmayacaklar.”18 söylemi de bu anlamı pekiştirmektedir. Yine Yeremya’nın dilinden “Kudüs güvenlik içinde yaşayacak. O, ‘Yahve bizim dürüstlüğümüzdür’ adıyla anılacak.”19 söylemi bu şehrin adalet olan bağının bir metaforu olarak görülebilir. Benzer yaklaşım Yeşaya’da da görülmektedir. O Kudüs’ü dürüstlüğün şehri olarak nitelemektedir.20 Bu söylemler, adil Yahve’nin ebedi yeri olan Kudüs’ün Yahudilikte dürüstlük sembolü ve adaletin, hakkın yeryüzündeki dağıtım merkezi imajına sahip olduğunu ortaya koymaktadır.
Kitab-i Mukaddes'in pek çok yerinde Kudüs’ten bahsedilerek aslında Yehuda topraklarının tamamı kastedilmiştir. Bu, Kudüs’ün sıradan bir şehir olmayıp bir kavramı ifade ettiği ve merkeziliğin bir ifadesi olarak yorumlanmış, bu bağlamda “Kudüs’ün kızı” veya “Siyon’un kızı” gibi tabirlerinin de tüm krallığı, tüm Yahudi halkını ifade ettiği ifade edilmiştir.22 Fakat bu merkeziliğin ve kapsayıcılığın her zaman olumlu şekilde tezahür etmediği de unutulmamalıdır. İsrailoğulları’nın yaptığı kötülükler anlatılırken metinler bu kötülükleri metafor olarak Kudüs’e atfetmektedir.22 Yeşaya’nın söylemlerinde Kudüs övülerek göklere çıkarıldığı ve tabiatüstü özelliklerle donatıldığı halde, Yeremya’nın bazı söylemlerinde putperestlik nedeniyle Kudüs’e yönelik olumsuzluk söylemler ve ayıplamalardan da bahsedildiği ve bununla dengenin kurulmaya çalışıldığı ifade edilmiştir.23
Sürgün dönemine ait metinlerde Kudüs’le ilgili özlem ve bekleyiş konuları öne çıkar. Örneğin Yeremya Kudüs’ün yeniden kurulacağını, buralardan şükran ve sevinç sesleri duyulacağını haber vermektedir.24 Zekeriya da Yahve’nin, Siyon’un halini kıskandığını ve oraya dönerek Kudüs’te oturacağını, Kudüs’e hakikatin şehri deneceğini, insanların meydanlarda oturacaklarını, kentin meydanlarının orada oynayan çocuklarla dolacağını söyler.25 Hezekiel, Kudüs’le ilgili vizyonunu anlatırken şehri olağanüstü bir detayla anlatmıştır.26 Onun anlatılarındaki Kudüs sıradan bir şehir veya hatta alelade bir kraliyet şehri olmayıp Tanrı’ya özel bir mülk olarak tasarlanmış, bu nedenle her türlü detaylara inilerek Kudüs’le ilgili ince ayrıntılar verilmiştir.27
Kitab-i Mukaddes'te Kudüs’le ilgili eskatolojik bilgiler de yer alır. Bu bilgilere göre herşeye egemen Yahve’nin Siyon dağında, Kudüs’te krallık edeceği bir zaman gelecek, bu sebeple ayın yüzü kızaracak, güneş utanacaktır.28 Yine o gün büyük bir boru çalınacak, Asur sürgününde kaybolanlarla Mısır’a sürgün edilenler gelip kutsal dağda, Kudüs’te Yahve’ye tapınacaklar.29 Başka bir yerde Yeşaya’nın dilinden Tanrı Kudüs’e “Ey kasırgaya tutulmuş, avuntu bulmamış ezik kent. Taşlarını koyu harçla yerine koyacak, temellerini lacivert taşıyla atacağım. Kale burçlarını yakuttan, kapılarını mücevherden, surlarını değerli taşlardan yapacağım”30 diye ümit telkin etmektedir. Nitekim bu gün Kudüs’ün kutsal olacağı, yabancılar bir daha orayı ele geçiremeyeceği, Kudüs’ün kuşaktan kuşağa süreceği, suçluların cezalandırılacağı ifade edilir.31 “Ben Yahve o gün Kudüs’te oturanları koruyacağım. … O gün Kudüs’e saldıran bütün ulusları yok etmeye başlayacağım”32 ifadeleri, Yahve’nin eninde sonunda Kudüs’ü Yahudilere iade edeceği vaadini dile getirmekte, Yahudi topluma ümitlerini canlı tutmaktadır.
Rabbani Kaynaklarda Kudüs
Kudüs rabbiler için sadece birer tarihsel veya coğrafi özel anlama sahip olmanın ötesinde bir ümidin, türlü belalar karşısında ayakta kalmak için sabrın motivasyonu olmuştur. Tanrı’nın ve Tevrat’ın 70 ismi olduğu gibi Kudüs’ün de 70 ismi olduğu ifade edilmiştir; burada 70 rakamının Sami kültürdeki özel anlamı da gözden kaçmamalıdır.33 Ahkâmla ilgili hükümler genel olarak Kudüs’ün saflığını ve temizliğini korumayı, onun ayrıcalığını muhafaza etmeyi hedeflemektedir. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar Yahudiler ibadet ederken Kudüs’e yönelmek zorundadırlar;34 çünkü bu şehir ile Tanrı neredeyse özdeştir. Tanrı sadece Kudüs’ün kurucusu (bone Yeruşalayim) olmakla kalmayıp aynı zamanda Kudüs’te ikamet eder (şohen Yeruşalayim).
Yahudi din bilginleri rabbiler Eretz Yisrael’in dünyanın merkezi olduğunu, Kudüs’ün de Eretz Yisrael’in merkezi olduğunu söylemişlerdir.35 Kudüs’ün kendine özgü düzeni ve olağanüstü özellikleri olduğunu belirten36 rabbilere göre Tanrı dünyayı yaratırken güzelliği on parçaya taksim etmiş, bunun dokuzunu Kudüs’e vermiştir.36 Rabbiler göklerin kapısının Kudüs olduğunu,38 tüm dünyanın Siyon’dan yaratıldığını,39 Hz. Âdem’in yaratılması için yeryüzünden alınan toprağın Kudüs’ten alındığını ifade etmişlerdir.40 Kudüs’ün mübarekliğinin korunması bizzat Tanrı tarafından sağlanır; bu yüzden civar şehirlerde var olan dünya zevki imkânları Kudüs’te bulunmamaktadır.41
Kudüs’te kimsenin yaralanmayacağı, ateşin Kudüs’te hiçbir yeri yakmayacağı, depremin Kudüs’te ev yıkmayacağı gibi abartılı ifadeler de mevcuttur.42 Kudüs’te yaşayanların her gün iki kere ilahi affa mazhar olacağı ifade edilir.43 Kanaatimizce bu, zor zamanlarda farklı bölgelere dağılan Yahudileri Kudüs’e toplama arzusunun bir tezahürüdür. M.S. 70’te mabedin yıkılması ve Kudüs’ün düşmesi Yahudiler üzerinde büyük olumsuz etkiye sebep olsa da rabbiler bu yorumlarla insanlardaki ümit ışığını canlı tutmaya gayret etmişlerdir. Bu bağlamda gelecek bir zamanda Mesih’in geleceği, Yahudilerin yeniden Kudüs’ü ele geçirerek devlet kuracakları, Kudüs’ün yeniden eski ihtişamına kavuşacağı temaları rabbiler tarafından sıkça dillendirilmiş, hatta son derece detay sayılabilecek konular açıklanmıştır.44
Kudüs’ün böylesine önemli konumu rabbilerin zihninde göksel Kudüs algısını da doğurur.45 Mistikler dünyanın yaratılışta gökyüzünün bir yansıması olduğu kanaatini taşımışlardır.46 Bu yüzden rabbiler Kudüs’ün hem gökte hem yeryüzünde var olduğu ve yeryüzü mabedinin yıkılmasına rağmen göksel mabedin varlığını devam ettirdiğine inanmışlardır.47 Apokaliptik yazılarda ahir zamanda göksel Kudüs’ün ve mabedin aşağıya ineceği ve yeryüzünde kurulacağı zikredilir.48
Yahudi ibadet ve dualarında Kudüs önemli yer tutar ve kıble olarak- tüm Yahudilerin ibadet sırasında Kudüs’e yönelmeleri gerekmektedir. Günlük dualarda Kudüs sürekli hatırlanır. Günlük Amida dualarından 14. kısmı tamamen Kudüs’e adanmıştır. Bu kısım “Günümüzde yeniden kurulsun Kudüs, merhamet şehri…” sözleriyle başlamakta ve “Senalar olsun Sana, ey Tanrı, Kudüs’ün kurucusu” sözleriyle bitmektedir. Tişa be-Av duasında “Kudüs için yas tutanlar” zikredilmektedir. Farklı dualarda Kudüs’ün yeniden kurulacağı teması işlenmektedir.
Dipnotlar
[1] Nir, Rivka, Yeruşalayim le-Doroteya I: me-ir Yevusit le-birat am Yisrael, Raanana: ha-Universita ha-Petuha, 1984, 4.
[2] Bkz. Yuşa 2:1, 7:2, 8:1, 10:1-7.
[3] Eldar Hasanoğlu, “Tanah’a Göre Kudüs’ün Kutsallaşma Süreci”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 24:2 (2015), 123-146, 132-133.
[4] Kroyanker, David, Yeruşalayim: Şehunot ve-Batim, Tkufot ve-Signonot, Yeruşalayim: Keter, 2006, 29; Şur, Natan, Toldot Yeruşalayim, I: ha-ir hekdem Yisraelit ve ad ha-tkufa ha-Bizantit, Tel Aviv: Devir, 1987, 36-37.
[5] Kroyanker, Yeruşalayim: Şehunot ve-Batim, 29; Zeev Safray – Hanna Safray, “Keduşat Eretz Yisrael ve Yeruşalayim: kavim lehitpathuto şel ha-raayon”, Yehudim ve Yahadut be-Yemey Bayit Şeni, ha-Mişna ve ha-Talmud, [ed. Aharon Oppenhaimer ve dğr.], Yeruşalayim: Yad Yitzhak Ben Tzevi, 1993, 350.
[6] Cline, Eric H., Jerusalem beseiged: from ancient Canaan to modern Israel, Michigan: University of Michigan Press, 2005, 314-315. Diğer muhtemel sebeplerle ilgili bk. Oded, Bustenay, Toldot am Yisrael be-Yemey Bayit Rişon I: ha-memlaha ha-meuhedet, Raanana: ha-Universita ha-Petuha, 2007, 265-267.
[7] Sh. Abramsky – J. Liver, “Jerusalem: in the Bible”, Encyclopaedia Judaica [2nd ed.], XI, 208-210, 208.
[8] Safray –Safray, “Keduşat Eretz Yisrael ve Yeruşalayim”, 345.
[9] Yeşayahu Gafni, “Maamado şel Eretz Yisrael ba-todaa ha-Yehudit be-akbut mered Bar Kohba”, Mered Bar Kohba: mehkarim hadaşim, [ed. A. Openheymer- A. Rapaport], Yeruşalayim: Yad Yitzhak Ben Tzevi, 1984, 224-232, 231.
[10] Hz. Süleyman’ın vefatından sonra devlet ikiye ayrıldı. Kuzeyde İsrael devleti, güneyde Yehuda devleti oluştu.
[11] Armstrong, Karen, “The Holiness of Jerusalem: asset or burden”, Journal of Palestine Studies, 27 (1998/3), 5-19, 12; Gafni, “Maamado şel Eretz Yisrael”, 231.
[12] Safray –Safray, “Keduşat Eretz Yisrael ve Yeruşalayim”, 346-347.
[13] Safray –Safray, “Keduşat Eretz Yisrael ve Yeruşalayim”, 345, 359.
[14] Ömer Faruk Harman, “Kudüs”, TDV İslam Ansiklopedisi, XXVI, 323-327, 323-324.
[15] Mezmurlar 132:13-14.
[16] Yoel 3:21.
[17] II. Krallar 21:4, 7.
[18] Yeremya 3:17.
[19] Yeremya 33:16.
[20] Yeşaya 1:26.
[21] Abramsky - Liver, “Jerusalem: in the Bible”, 209.
[22] Örneğin bkz. Hezekiel 16, 22, 23.
[23] Abramsky - Liver, “Jerusalem: in the Bible”, 209.
[24] Yeremya 30:18-19, 31:38.
[25] Zekeriya 8:3-5.
[26] Hezekiel 40.
[27] Hezekiel 45:1-8, 48:8-22, 30-35.
[28] Yeşaya 24:23.
[29] Yeşaya 27:13.
[30] Yeşaya 57:11-12.
[31] Yoel 3:17-21.
[32] Zekeriya 12:7-9.
[33] Yalkut Şim’oni, Naso.
[34] TB.Berahot 30a.
[35] Midraş Tanhuma, [ed. Buber], Kedoshim 10; TB.Sanhedrin 37a.
[36] TB.Yoma 23a.
[37] TB.Kiduşin 49b.
[38] Midrash Tehillim, 4:91.7.
[39] TB.Yoma 54b.
[40] Bereshit Rabbah, 14:8; Tanna de-be Eliyahu, 411.
[41] TB.Pesahim 8b.
[42] Avot de-Rabbi Nathan, 35, 103.
[43] Pesikta de-Rav Kahana, [ed. Buber], 55b.
[44] Örnekler için bkz. TB.Baba Batra 75b; Exodus Rabbah, 15:21; Song of Songs Rabbah 7:5; Avot de-Rabbi Nathan, 35, 106; Midrash Tanhuma, Noah 11.
[45] Detaylı bilgi ve kaynaklar için bkz., Mustafa Yiğitoğlu, “Yahudilerin Tapınak Siyaseti ve Semavi Mâbed”, Türkiye İlahiyat Araştırmaları Dergisi, I:1 (2017), 43-52, 48-49.
[46] The Zohar, II:50b-51a.
[47] TB.Taanit 5a.
[48] I. Enoch 90:28-29; IV. Ezra 7:26, 10:54.
Kaynakçalar
Armstrong, Karen, “The Holiness of Jerusalem: asset or burden”, Journal of Palestine Studies, 27 (1998/3), 5-19.
Avot de-Rabbi Nathan, [ed. S. Schechter], Vienna, 1887.
Cline, Eric H., Jerusalem beseiged: from ancient Canaan to modern Israel, Michigan: University of Michigan Press, 2005.
Complete works of Josephus, [ed. William Whiston ve dğr.], New York: Bigelow Brown, yy.
Eldar Hasanoğlu, “Tanah’a Göre Kudüs’ün Kutsallaşma Süreci”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 24:2 (2015), 123-146,
Kroyanker, David, Yeruşalayim: Şehunot ve-Batim, Tkufot ve-Signonot, Yeruşalayim: Keter, 2006.
Midrash Rabbah, [ed. H. Friedman, Maurice Simon], London: Soncino Press, 1939, I-X.
Midrash Tanhuma I, [ed. S. Buber, tr. J.T. Townsend], New Jersey: Ktav Publishing House, 1989.
Midrash Tehillim, [ed. S. Buber], Vilna 1891.
Mustafa Yiğitoğlu, “Yahudilerin Tapınak Siyaseti ve Semavi Mâbed”, Türkiye İlahiyat Araştırmaları Dergisi, I:1 (2017), 43-52.
Nir, Rivka, Yeruşalayim le-Doroteya I: me-ir Yevusit le-birat am Yisrael, Raanana: ha-Universita ha-Petuha, 1984,
Oded, Bustenay, Toldot am Yisrael be-Yemey Bayit Rişon I: ha-memlaha ha-meuhedet, Raanana: ha-Universita ha-Petuha, 2007,
Ömer Faruk Harman, “Kudüs”, TDV İslam Ansiklopedisi, XXVI, 323-327.
Pesikta de-Rav Kahana, [ed. S. Buber], Lyck, 1868.
Shmuel Abramsky – Jacob Liver, “Jerusalem: in the Bible”, Encyclopaedia Judaica [2nd ed.], XI, 208-210
Şur, Natan, Toldot Yeruşalayim, I: ha-ir hekdem Yisraelit ve ad ha-tkufa ha-Bizantit, Tel Aviv: Devir, 1987.
Tanna debe Eliyyahu: the lore of the school of Elijah, [tr. William G. Braude, Israel J. Kapstein], Philadelphia: The Jewish Publication Society of America, 1981.
The Zohar, 2. bsk. [Harry Sperling, Maurice Simon, Paul P. Levertoff], London: The Soncino Press, 1984, I-V.
Yalkut Şim‘oni: Midraş al Torah, Neviim ve Ketuvim, Warsaw, 1877.
Yeşayahu Gafni, “Maamado şel Eretz Yisrael ba-todaa ha-Yehudit be-akbut mered Bar Kohba”, Mered Bar Kohba: mehkarim hadaşim, [ed. A. Openheymer- A. Rapaport], Yeruşalayim: Yad Yitzhak Ben Tzevi, 1984, 224-232.
Zeev Safray – Hanna Safray, “Keduşat Eretz Yisrael ve Yeruşalayim: kavim lehitpathuto şel ha-raayon”, Yehudim ve Yahadut be-Yemey Bayit Şeni, ha-Mişna ve ha-Talmud, [ed. Aharon Oppenhaimer ve dğr.], Yeruşalayim: Yad Yitzhak Ben Tzevi, 1993.
10
dk.
26 Ağustos 2022
Suikast İttifak ve Seferberlik: Birinci Dünya Savaşı Nasıl Başladı?
Avrupa devletleri arasındaki siyasi anlaşmazlıklar ülkeleri adeta patlamaya hazır birer bomba haline getirmişti. Bu bombanın fitilini 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun veliahdı Arşidük Ferdinand ve eşi Sophie Chotek’i genç Sırp milliyetçisinin suikastı ile Saraybosna’da öldürülmesi ateşleyecektir. Suikastçiler başlamasına sebep oldukları Cihan Harbinin bitişini göremeden ölmüşlerdir. Savaş Osmanlı Devleti’ni de etkileyecek hemen seferberlik ilan edilerek Almanlarla ittifak yapacaktır. Dört yıl sürecek I. Dünya Savaşı’nın sonucu ağır ekonomik faturası ile birlikte milyonlarca kişilerin ölümü olacaktır. 20. Yüzyılın başında Avrupa devletleri arasında var olan siyasi anlaşmazlıklar ve rekabet; gelişen sanayilerinin ham madde ihtiyacı ve artan sömürgecilik faaliyetleri İtilaf (İngiltere, Fransa ve Rus Çarlığı) devletleri ile İttifak devletlerini (Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve İtalya –ki sonradan İtilaf bloğuna geçecek) adeta patlamaya hazır birer bomba haline getirmişti.
Dört yıl sürecek I. Dünya Savaşı’nın ağır ekonomik faturası bir tarafa, savaşın sonucunda milyonlarca kişinin ölümü, üstüne çözülemeyen ve yeni ortaya çıkan sorunlar ise II. Dünya Savaşı’na giden yolun taşlarını döşemiş oldu.
Savaşın Fitili; Suikast
Avrupa kıtasında patlamaya hazır bu bombanın fitilini ise 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun 51 yaşındaki veliahdı Arşidük Francois Ferdinand ve eşi Sophie’i “Kara El” örgütüne mensup genç Sırp milliyetçisinin suikastı ile Saraybosna’da öldürülmesi ateşleyecektir.1
Arşidük Ferdinand ve eşi 28 Haziran 1914 günü askeri manevralardan sonra Bosna’yı ziyaret için sabah 09.25’te Saraybosna Garı’na gelir. Geldiği gün ise Sırplar için önemlidir; 1389’da Kosova Meydan Muharebesi’nde Osmanlı ordusu Sırpları yenmiş, Sırp kralı öldürülmüştür. Osmanlı sultanı Murad-ı Hüdavendigar ise bu muharebede suikaste uğrayarak şehit edilmişti. Sırplar bu nedenle bu günü Aziz Vitus günü olarak kutlamaktadırlar.
Arşidük Ferdinand’ın konvoyu kendisi ve eşinin ikinci arabada olduğu halde gardan yola çıkar. Konvoyun geçişi sırasında saat 10.30’da bir bomba patlayarak bir anda ortalık panik halini alır. Bomba, Ferdinand’ın bulunduğu araca zarar vermemiştir ama maiyetinden yaveri yaralanır. Bombayı atan Neceljko Gabrinovic adlı Sırp genci de yakalanmıştır.
Arşidük Ferdinand, olay sonrası Belediye binasına gelerek burada “demek sizin memleketinizde insanı bombalarla karşılarlar” diyerek olayı hafife almıştır. Belediye binasında ziyaret programını değiştirerek yaverini hastanede ziyarete karar verir. Eşi ile birlikte hastaneye giderken Latin Köprüsü’nde yolun sağında elinde silah ile bekleyen Sırp lise öğrencisi Gavrilo Pirincip, veliahta ve eşine üç metre mesafeden üç el ateş eder. Veliaht Ferdinand boynundan, eşi Sophie ise karnından yara almıştır. Hemen Devlet Başkanı Potiorek'in resmi konutuna getirilirler. Saat 11.00’de ise öldükleri açıklanmıştır.
Yakalanan bombacı, katil zanlısı ve arkadaşlarının Sırp olması ise hadiselerin seyrini değiştirir. Mahkeme süreci, Avusturya-Macaristan Hükümeti’nin tavrı ve diğer devletlerin de işin içine dâhil olması sorunu, çözülmekten öte iyice çözümsüz bir hale getirir.
Sırp genç, mahkemedeki ifadesinde “Veliahdı vatanın en büyük düşmanı olarak biliyorum. Çünkü bütün Güney Slavlarının birleşmesine mani olmak istiyordu.” diyecektir. Yapılan soruşturmada suikastın “Kara El” adlı bir örgüt tarafından Belgrad’da planlandığı ve suikasttaki silahların Karaguyevaç Sırp Silah Fabrikası’ndan geldiği belirlenir.
Yakalan üç katil zanlısı, Gavrilo Princip (20 yaşında), Nedjeljko Cabrinovic (19 yaşında), ve Trifko Grabez (19 yaşında) mahkemede yargılanmış fakat reşit olmadıkları için idam cezası yerine 28 Ekim 1914 tarihinde ağırlaştırılmış 20 yıl hapse mahkûm edilmişlerdir. Bombayı atan Nedjeljko Cabrinovic 1916 yılında, Trifko Grabez 1918 yılında, suikastı gerçekleştiren Gavrilo Princip ise zindanda 28 Nisan 1918’de tüberküloz hastalığından ölür.
Artık bu suikast, İttifak ve İtilaf devletleri tarafından eski hesapların halli için bir fırsat olarak görülecektir. Sırbistan’da yapılacak soruşturmada Avusturya-Macaristan tarafından delegelerinin de bulunması için 23 Temmuz'da Sırp tarafına ültimatom verilir. Sırbistan, 25 Temmuzda bu kararı anayasaya aykırılığı nedeni ile geri çevirmiştir. Bu cevap aslında Avusturya Hükümeti’nin beklediği bir durumdur. Zaten Almanya ile Sırbistan’a açılacak savaşın ilân şekli de çoktan görüşülmeye başlanmıştır.2
Avusturya’nın 28 Temmuz’da Sırbistan’a ilan-ı harbinin ertesi günü Rusya, genel seferberlik ilân eder. Rusya’nın bu seferberlik ilanı Almanya’yı da harekete geçirecek, 1 Ağustos’ta Rusya’ya; 3 Ağustos’ta ise Fransa’ya savaş ilân edecektir. İngiltere’nin 5 Ağustos’taki Almanya’ya savaş ilânı ile birlikte İtilaf ve İttifak devletleri arasında sonuçları tüm yüz yıl boyunca görülecek, tarihinin en büyük ve yıkıcı ilk savaş başlamış oldu. Her iki tarafın da güvendiği tek husus, hazırladıkları savaş planlarıdır. Böylece birkaç ay içinde savaş bitecek, zafer kendilerine ait olacaktır.
Bu iki blok arasında başlayan savaşın kaderini de olayların başında, Osmanlı Devleti ile Almanya arasındaki ittifak anlaşması ve Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi tayin edecektir.
İttifak ve Seferberlik
Rusya'nın Boğazlar üzerindeki tarihî emelleri, Balkan Savaşı sırasında yalnız kalan Osmanlı Devleti'ni müttefik arayışına itmiş, bu amaçla İngiltere’ye ittifak teklifi yapılmıştı. İngiltere, değişen politikasının da gereği teklife sıcak bakmayarak müttefiki Rusya'nın böyle bir ittifaka karşı olacağını beyan edecektir.
Aynı sıralarda Temmuz 1914'de Fransa'da bulunan Cemal Paşa tarafından da Fransa'ya ittifak teklifi yapılır. Teklif, İngiltere ve Rusya’nın bu teklifi kabul etmeyeceği gerekçesi ile kabul görmeyecek ve Cemal Paşa Fransa’dan eli boş dönecektir.3
Rusya’da 1917 Bolşevik İhtilali sonrası açıklanan belgeler de göstermektedir ki İtilaf devletlerinin Osmanlı coğrafyası üzerinde farklı düşünce ve planları vardır; zira yapılan gizli anlaşmalar ve Osmanlı üzerinde belirlenen nüfuz alanları ile ilgili anlaşmalar Osmanlı Devleti’nin tasfiyesine İtilâf devletlerinin kesin olarak önceden karar vermiş olduğunu gösteriyor.4
Enver Paşa, 22 Temmuz 1914 tarihinde bizzat, İngiltere ve Fransa ile ittifak teşebbüslerini sürdürürken Almanya ile de görüşmeleri başlatır.5 İlk ittifak teklifine Alman İmparatoru’nun, reddedilmemesi şeklindeki cevabı ve anlaşmanın Almanya’ya ağır bir yük getireceği düşüncesinden dolayı ittifak gerçekleşmeyecektir. Hazirandaki suikast ve gelişen olaylar, özellikle Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a savaş ilan etmesi Almanya’nın düşüncesini değiştirecektir. Burada da göründüğü gibi Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi bir mecburiyet sonucu, diplomatik görüşmeler sonucu olmuş; birkaç kişinin arzu ve isteği üzerine gerçekleşmemiştir.
28 Temmuz 1914’te hızlanan diplomatik görüşmeler bir netice verecek, Osmanlı-Alman ittifakının imzalanması Almanya’nın Rusya’ya harp ilân ettiği günün sabahı yani 2 Ağustos’ta, Sadrazam Said Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısında olacaktır. Almanya’nın Rusya’ya savaş ilanı ile ittifak anlaşmasını aynı gün imzası o dönem de tartışma konusu olmuştur.6
Diğer taraftan yürütülen bu görüşmelerden Sultan Mehmet Reşat, Sadrazam Sait Halim Paşa, Meclis-i Mebusan Reisi Halil Bey, Harbiye Nâzırı Enver Paşa ve Dâhiliye Nâzırı Talat Paşa’nın haricinde diğer nazırlar ve devletin ileri gelenlerinin haberi olmayacaktır. Haberi olmayanlardan biri de dönemin Bahriye Nazırı Cemal Paşa’dır. 7
Osmanlı Devleti, aynı gün savaşa resmen girmemesine rağmen seferberlik de ilan eder. İtilâf Devletleri arasında yapacağı etkiyi de göz önüne alan Osmanlı Devleti, 4 Ağustos'ta tarafsızlığını ilân eder.
İstanbul'un ve memleketin işlek sokaklarına, köşe başlarına; uçlarında süngülü iki mavzer tüfeğinin çaprazlama resimlerini taşıyan ve üzerinde ''Seferberlik var. Asker olanlar silâhaltına. Seferberliğin, birinci günü Temmuzun 21. Pazartesidir. (3 Ağustos 1914)'' ifadelerinin yazılı olduğu kâğıtlar yapıştırılır. Silahaltına alınacağı ilân edilen tertiplerin üç gün içinde askerlik şubelerine başvurmaları istenir. Gelmeyenlere ağır ceza verilecektir.8
Seferberlik ilanını takip eden günlerde memlekette bir heyecan başlamıştır.9 Emin Çöl, seferberlik ilanı sonrası yaşananları hatıratında anlatır. Adana’da da sokaklara “Seferberlik” afişleri asılmıştır. “Halk öbek öbek bu ilanların başına toplanmış…” olacakları konuşmaya başlamıştır: “Çantaları sırtlayacağız haa.”10
Osmanlı Devleti’nin ittifak teşebbüslerine İtilâf devletlerinin olumlu cevap vermeyişi, yaklaşmakta olan savaş, Rusya’nın tehditkâr faaliyetleri ve içine düştüğü yalnızlıktan kurtulmak arzusu, onu Almanya ile bir ittifaka sürüklemiştir.
Ayrıca Rusya’nın Kafkaslar kolordularını seferber etmesi, Karadeniz’deki Rus Donanması’nın takviyesi için Nikolayef Tersanesi’nde üç zırhlı ile birçok kruvazör ve torpido muhriplerinin imal edilmeye başlanması gibi askeri faaliyetlerini yoğunlaştırması Osmanlı Devleti’ni endişelendirmiştir. Özellikle Rusya’nın Kafkaslarda demiryolu ve şose yol yapım faaliyetlerini artırması bu endişeleri haklı gösterir emarelerdendir.11
Osmanlı Devlet adamlarının diğer bir endişesi ise Balkan Harbi’nde yaşanılan yalnızlıktır. Bunu en açık ifade eden ise Cemal Paşa olacaktır. Anlaşmanın imzalanmasından haberi olmayanlar daha sonra bu anlaşmayı Osmanlı Devleti’ni yalnızlıktan kurtaracağı düşüncesi ile onaylayacaklardır.12
Goeben ve Breslau
3 Ağustos'ta Alman Deniz Bakanlığı tarafından Akdeniz’deki iki zırhlısı Goeben ve Breslau adlı savaş gemilerine Çanakkale'ye gitme emri verildi. Henüz Almanya ile İngiltere arasında savaş hâli olmaması sebebiyle İngiltere gemileri sadece izlemekle yetindi. 5 Ağustos'ta savaşın ilânı ile birlikte İngilizler bu gemilerin peşine düşseler de gemileriin İngiliz gemilerine nazaran daha hızlı olması, yetişmelerine mani olur ve Goeben ile Breslau 10 Ağustos 1914'te Çanakkale Boğazı önüne kadar gelir ve Enver Paşa’nın izni ile Boğaz’dan içeri girerler.13
Henüz savaşa girmemiş Osmanlı Devleti gemilerin satın alındığı ilân eder devletin tarafsızlığı korunur. Gemilere 16 Ağustos’ta İstanbul’da Osmanlı bayrağı çekilip, mürettebâta Türk elbisesi ve fes giydirilerek Goeben'e ''Yavuz'', Breslau'ya da ''Midilli'' adları verilecektir.
Bahriye Nâzırı Cemal Paşa ise hatıratında Enver Paşa’nın Çanakkale Boğazı’ndan giren iki gemi için ‘Bir oğlumuz dünyaya geldi.’ ifadesini kullandığını nakleder.14 Bu iki geminin sevinçle karşılanmasının bir diğer sebebi ise taksitleri ödenmesine rağmen 3 Ağustos’ta İngiltere tarafında el konulan Sultan Osman ve Reşadiye savaş gemilerinin yarattığı hayal kırıklığı ve duyulan öfkedir. Diğer taraftan bu iki gemi Karadeniz’de dengeleri Osmanlı Devleti lehine değiştirdiği de birkaç ay sonra yaşanacak hadiselerle görülecektir.
Osmanlı Devleti, Almanya ile ittifakının gereği savaşa girmek zorunda kalacağını zaten biliyordu. Önemli olan, bunun uygun vakitte olması idi. Osmanlı Devleti’nin bir an önce savaşa girmesini isteyen Alman büyükelçi Wangenhaim ise her fırsatta hükümeti savaşa girmeye zorlamıştır. Bunu bir intihar olarak telakki eden Osmanlı Hükümeti’nin Almanya’yı ikna etmesi, ona sadece bir süre daha tarafsızlığını muhafaza etme imkânı tanımış oldu.15
29 Ekim: Karadeniz Baskını
10 Ağustos 1914'te, Çanakkale Boğaz’dan içeri giren Alman gemilerinin katıldığı Amiral Souchon'un komutasındaki Osmanlı Donanması'nın 29 Ekim 1914'te Karadeniz'deki, Sivastopol, Novorossisk, Odesa gibi Rus limanlarını bombardımana tutması, yeni bir sürecin de başlamasına neden olacaktır: Osmanlı-Rus sınırındaki Rus birliklerinin sınırı aşıp, 1 Kasım 1914'de Erzurum'a taarruzu Osmanlı Devleti ile Rusya arasında savaşı resmen başlatır.
3 Kasım 1914: Çanakkale Boğazı’nda İlk Ateş
Çanakkale Boğazı’nda ilk harekât ise İngiltere'nin Osmanlı Devletine savaş ilan ettiği 3 Kasım 1914'te İngiliz gemileri tarafından boğazın bombalanması ile olur. 3 Kasım 1914 sabahı saat 06.40'ta önde iki İngiliz ve iki Fransız muharebe gemisi (zırhlı), bunları takip eden 2 kruvazör, 6 torpido, 2 İngiliz zırhlısı ve diğerleri olmak üzere 28 parçadan oluşan bir filo, Boğaz’ın girişine yaklaşır. İngiliz gemilerinin bir grubu Seddülbahir karşısına, diğerleri Anadolu yönünde, Fransız gemileri ise merkezde olmak üzere vaziyet alır. Sabah 06.50’de boğaza tahminen 14.000 metre mesafeden toplam 17 dakika sürecek olan bombardımana başlanmıştır.
Fransızlar Kumkale'yi, İngilizler ise Seddülbahir ve Orhaniye tabyalarını ateş altına alacaklardır. Bombardıman sırasında iki merminin Seddülbahir Tabyası'ndaki cephaneliğe isabet etmesi sonucu cephanelikte 10 ton barut ve 360 adet ağır top mermisi infilak ederek tabyayı havaya uçurmuştur. Patlamada 5 subay ile 80 er şehit oldu, 31 kişi de yaralandı. Boğaza yapılan bu saldırıdan sonra müstahkem mevki komutanı Cevat Paşa boğazdaki savunma tertibatı ile ilgili köklü değişiklikler yapacaktır.16
İngiltere ve Fransa 5 Kasım 1914 tarihinde Osmanlı Devleti’ne resmen savaş ilan etmesiyle savaşın seyri değişmişti. Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesiyle Cihan harbindeki cephe sayısı artmış ve binlerce Türk askerinin cephe cephe dolaşacağı savaş yılları başlamıştı. Dipnotlar
[1] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi: İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı (1908-1918), c. IX, Ankara 1996, s. 365.
[2] Karal, Osmanlı Tarihi, c. IX, s. 367.
[3] Cemal Paşa, Hatıralar: İttihat ve Terakki, I. Dünya Savaşı Anıları, haz. Behçet Cemal, İstanbul 1977, s. 140.
[4] Bu hususta bakınız, Adamof, E. E, Anadolu’nun Taksimi: Cihan Harbi Esnasında Avrupa Hükümetleriyle Türkiye, çev. Babaeskili Hüseyin Rahmi, haz. Hayri Mutluçağ, Belge Yayınları, Gün Matbaası, İstanbul, 1972.
[5] Necmettin Alkan, “Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına Nasıl Girdi?” Beyaz Tarih, http://www.beyaztarih.com/osmanli-tarihi/osmanli-devleti-birinci-dunya-savasina-nasil-girdi, 10/11/2017.
[6] Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, c II, Kısım. 4, s. 639-640.
[7] Talat Paşa, Talat Paşa’nın Anıları, haz. Alpay Kabacalı, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2000, s. 31; Erdemir, s. 30-31.
[8] Erdemir, s. 32’den naklen “Seferberliğe dâhil evvelki gün duvarlara ilsâk edilen beyannâmeler”, Tasvîr-i Efkâr, 22 Temmuz 1330, [4 Ağustos 1914].
[9] Cemil Conk, Cemil Conk Paşa’nın Çanakkale Hatıraları, Çanakkale Hatıraları, II, haz. Metin Martı, İstanbul 2002, s. 109; Mehmet Fasih, Kanlısırt Günlüğü: Mehmed Fasih Bey’in Çanakkale Anıları, haz. Murat Çulcu. İstanbul 1997, s. 23-24.
[10] Emin Çöl, Çanakkale – Sina Savaşları, Yay. Haz. Ceal Kadağlı, Nöbetçi Yayınları, 2009, s. 21-22.
[11] Kazım Karabekir, Birinci Cihan Harbine Neden Girdik, İstanbul 1994, I, s.125-128.
[12] Cemal Paşa, s. 142.
[13] Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, c. III, Kısım 1, s. 78.
[14] Cemal Paşa, 158.
[15] Karal, Osmanlı Tarihi, c. IX, s. 382.
[16] Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi: Deniz Harekâtı, c. VIII, Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı, Ankara 1976, s. 107
7
dk.
bottom of page
.png)











