top of page

Makaleler

Balkanlar'da Osmanlı-Haçlı Mücadelesi

6 Mayıs 2022

Balkanlar'da Osmanlı-Haçlı Mücadelesi

Batı’nın İslamiyet’in güçlenmesi ve yayılmasını ve Akdeniz dünyasının zenginliklerini Müslümanlara kaybetmenin sevk ettiği sıkıntıyı yaşarken nihayetinde Müslüman Türklerin Anadolu’da belirmeleri ile Avrupa’nın üç asırdır yaşadığı sıkıntı sonunda uzun yıllar devam edecek olan Haçlı Seferleri'ni doğurmuştu. Haçlı Seferleri'ni sadece Selçuklular asrı ile sınırlandırmak kesinlikle hata olur. Avrupa’da oluşan Haçlı ruhu, Tuğrul Bey’den bu yana bu yana İslamiyet’in bayraktarlığını yapan Türklerin Avrupa’ya karşı her sıçrayışında Katolik ve Ortodoks Batı bütün iç hesaplaşmalarına karşın şaşılacak bir hızla birleşip Türklerin önüne dikilmekteydiler. Selçukluların, Memlûklülerin ve Beyliklerin karşısına çıkan Haçlılar en nihayetinde Balkanları fethetmeye başlayan Osmanlıların da karşısına dikilmişlerdi. Selçukluların uğradığı Moğol yıkıntısından sonra Anadolu’da Müslüman Türk kültürünün yeniden dirilten ve temsilcisi durumuna gelen beylikler içinden sıyrılarak Türk tarihinin en uzun ömürlü imparatorluğuna dönüşen Osmanlılar daha kuruluş dönemlerinden itibaren Bizans’ın tutunduğu son toprak parçalarını fethederek büyümekteydi. Bununla da yetinmeyip daha çok erken dönemlerde Balkanlar’da diğer Slav despotlukların da hakimiyet alanına girmeye başlayan Osmanlılar daha bu dönemde Hristiyan dünyasının yeni korkulu rüyası haline gelmişti. Batı’nın içine düştüğü bu korku iklimi bütün iç hesaplaşmalarını bir tarafa bırakarak Osmanlılara karşı güçlü bir Haçlı ittifakı oluşturmalarını beraberinde getirmişti. Osmanlıların Balkanlar’da giriştikleri bütün büyük savaşları tek bir devlet ile değil de bir Haçlı ittifakı ile yaptığı açık bir gerçektir. Bu durum aslında bizde literatüre yansımamış yeni bir Haçlı akının da başka bir şey değildi. Haçlı Ruhunu Hortlatan Korku: Osmanlılar Rumeli’de Bizans İmparatoru V. Ioannes Paleogolos’a (1354-1391) karşı Trakya bölgesine giderek, taht iddiasıyla mücadeleye girişen imparatorun vâsisi Kantakuzenos, 1329 yılından itibaren Aydınoğlu Umur Bey ile ittifak yapmış, Umur Bey’de Kantakuzenos’a yardım amaçlı, onunla birlikte, 1344 yılına kadar belirli aralıklarla Trakya ve Rumeli topraklarına deniz ve kara seferleri gerçekleştirerek, müttefikini taht mücadelesinde askerî ve siyasî olarak desteklemiştir. Ancak, 1344 senesinde İzmir’in Haçlıların eline geçmesi ile birlikte, siyasî hedefini tekrar İzmir’in alınması üzerine kurduğu için, Kantakuzenos’a Osmanoğlu Orhan Gazi ile ittifak yapma önerisinde bulunmuş, o da bunu 1346 yılında kızı Theodara’yı Orhan Gazi ile evlendirerek, sıhriyet yoluyla gerçekleştirmiştir. 1345 yılında Karesioğulları Beyliği’nin topraklarını ülkesine katan ve Rumeli topraklarına geçmeyi amaçlayan Orhan Gazi, bu ittifak teklifini kabul edip, kurulan müttefiklik ile birlikte, Kantakuzenos’un ordusuna gönderdiği 6.000 kişilik askerî yardım ile Hadiranapolis (Edirne) ile Karadeniz sahilleri arasındaki topraklarda müttefikinin hakimiyeti tesis edilmiş, sonrasında gönderdiği 20.000 kişilik kuvvet Konstantinopolis’e girerek müşterek imparator olabilmiş ve 1349 yılında Bizans, Türk kuvvetleri sayesinde Sırpları Selanik’ten atarak bölgeyi tekrar ele geçirebilmiştir. Başkenti ele geçirerek imparator olma amacı güden Sırp kralı Stefan Duşan’a ve Trakya’ya gelmekte olan Sırp ordusuna karşı tekrar damadından yardım isteyen Kantakuzenos, bunun karşılığında Gelibolu Yarımadası’ndaki Çimpe’ yi (Tsympe) vaat etmiştir. Orhan Bey de, oğlu Süleyman Paşa’yı göndererek yardım etmiştir. 20.000 Türk askeri ile birlikte Rumeli’ye geçirilen Süleyman Paşa, 1352 yılında Trakya’ya gelmekte olan Sırp ordusunu yenmiş ve kuşatma altında bulunan Edirne’yi kurtarmıştır. Geri dönmeden önce de Çimpe Kalesi’nde bir miktar kuvvet bırakarak, kale üzerindeki Osmanlı hakimiyetini sağlamlaştırmıştır. Osmanlıların Rumeli’ye bu ilk geçişlerinin ardından bölgede Osmanlı askerî faaliyetleri hız kazanmış; iki yıl içerisinde Gelibolu ve beş yıl Trakya’nın önemli bir bölümü fethedilerek, buraya Anadolu’dan getirilen konar-göçerler iskân ettirilmiş ve Rumeli’de elde edilen kazanımların kalıcı hale gelmesine; bölgenin Türkleştirilmesi ve İslamlaştırılmasına çalışılmıştır. Bu sırada, Bizans’ın yaşadığı iç sorunlar ve Balkan devletlerinin kendi aralarındaki mücadeleler de Osmanlı’nın Rumeli’de hızlı bir şekilde ilerlemesini sağlayan önemli etkenlerdir. Osmanlılara Karşı İlk Haçlı Akını ve 1371 Sırp Sındığı (Çirmen) Savaşı Osmanlıların Rumeli’ye geçtikten sonra hızlı bir şekilde yayılarak bölgede topraklarını genişletmesi ve özellikle, 1360’lı yılların başında Edirne’yi fethetmeleri, Bizans ve Balkan devletleri arasında büyük bir endişeye neden olmuştur; Bizans İmparatoru V. Ioannes Paleogolos, Katolik dünyadan yardım sağlama amacıyla İtalya’ya giderek Papa ile görüşmesi ve İtalyan şehir devletlerini ziyaretini tamamlayarak Konstantinopolis’e geri dönmesiyle eş zamanlı olarak, Osmanlı ilerleyişine dur demek isteyen Sırp kralı, Papa V. Urbanus ile temasa geçti. Onun öncülüğünde oluşturulan; Macar, Eflak, Bosna, Bulgar ve Sırplardan mürekkep büyük bir Haçlı ordusu, 1371 yılında, Osmanlılardan geri olma maksadıyla Edirne üzerine harekete geçti. Osmanlı hükümdarı I. Murad (1362-1389) o sırada Bursa’da bulunuyordu. Bu yüzden Haçlı ordusu ile mücadele etmek Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Paşa’ya düşmüştür. Lala Şahin Paşa, Haçlı ordusunun vaziyetini öğrenmek için Hacı İlbey komutasında, Haçlılar üzerine kuvvet gönderdi. O sırada Meriç nehri civarında olan Haçlı ordusunun temkinsiz hareket ettiğini gören Hacı İlbey, ani bir gece baskını vererek Haçlı ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Bazı Sırp prensleri savaş meydanında can verirken, Haçlı ordusunun komutanlarından Macar kralı Layoş, kaçarak canını kurtardı. Bu zafer sonucunda Osmanlı’nın Rumeli’deki varlığı Balkan devletleri ve Bizans tarafından kabul edildi. Bizans İmparatoru, Osmanlı’ya bağlılığını bildirerek vasalı konumuna geldi ve her sene vergi vermeyi kabul etti. Savaşlarda Osmanlı ordusuna kuvvet göndermeyi razı oldu. Sırp prenslikleri Osmanlı Devleti’ne bağlılıklarını bildirerek tâbii oldular ve onlar da savaşlarda asker göndermeyi ve vergi vermeyi kabul ettiler. Ayrıca, bu zafer neticesinde Yunanistan, Sırbistan ve Makedonya topraklarına giden yol Osmanlı’ya açılmış oluyordu. Bir Büyük Haçlı Akını ve I. Kosova Savaşı (1389) Osmanlıların Rumeli’deki varlığını resmiyette kabul etseler bile, bunu içlerinde kabullenemeyen Sırp, Hırvat, Arnavut ve Bosnalılar, Sırp kralı Lazar ve Bosna kralı Tvartko önderliğinde bir Haçlı ittifakı oluşturmuşlardı. Haçlılar, Osmanlı’ya saldırmak için Karamanoğulları Beyliği ile anlaştılar; bunun sonucunda Osmanlı’ya karşı Anadolu’da Karamanoğullarının harekete geçmesi üzerine I. Murad, yönünü Balkanlar’dan Anadolu’ya, Karamanoğullarına çevirdi. Anadolu’da Karamanoğullarının hareketini bastırılmasından sonra yönünü tekrar Balkanlara çeviren I. Murad, Bosna topraklarına büyük miktarda akıncı kuvvetleri sevk ettiyse de bu ordu, 1387 yılında Haçlılar tarafından yenilgiye uğratıldı. Haçlıların kazandıkları bu zafer, kendilerine özgüven kazandırdı ve Osmanlının bu yenilgisinden cesaret alan Bulgarlar, Eflaklar ve diğer bazı Sırp ve Arnavut prenslikleri de Haçlı ittifakına katılmışlardır. Osmanlı Devleti’ne karşı kurulan bu ittifakı parçalamak isteyen I. Murad, 1388 senesinde vezir-i âzam Çandarlı Ali Paşa’yı büyük bir askeri kuvvet ile Bulgarlar üzerine yolladı. Bulgar ülkesine giren Çandarlı Ali Paşa, başkent Tırnova ve diğer Bulgar beldelerini ele geçirdi. Böylece Bulgarlar saf dışı bırakıldı. Payitahtta sefer hazırlıklarını tamamlayan ve Anadolu Beyliklerinden asker yardımı alan I. Murad, Rumeli’ye geçti. İki ordu, Kosova ovasında karşı karşıya geldi. 1389 yılı Ağustos’unda yapılan savaşta Osmanlı ordusu kesin bir zafer kazanarak haçlı ordusunu bozguna uğrattı. Ancak savaş sonrasında esir edilen bir Sırp asili I. Murad’ı hançerleyerek şehit etti. Bu durumu fırsat bilen Anadolu Beylikleri, Karamanoğullarının öncülüğünde Osmanlı’ya karşı ittifak kurmuş olsalar da, Yıldırım Bayezid’in Anadolu Beylikleri üzerine çıktığı sefer ile beyliklere boyun eğdirmesi ve çoğunu yıkarak, bu ülkelerin topraklarını ele geçirmesi ardından Anadolu’da Osmanlı hakimiyeti yeniden ve daha güçlü bir şekilde tesis edilirken, Rumeli’de de fetihler hız kaybetmeden devam etmekteydi. Yıldırım Bayezid Dönemi Haçlı Seferi: Niğbolu Savaşı (1396) Balkan devletlerinin tüm çabalarına ve ittifaklarına rağmen Rumeli’de Osmanlı ilerleyişi durdurulamamakta ve gün geçtikçe artarak devam etmekteydi. Bunun yanı sıra, Osmanlı, Anadolu’dan göç ettirerek iskân ettirdiği Türkmenler ve idarî düzenlemeler ile varlığını daha kalıcı hale getirmekteydi. Bu duruma son vermek isteyen Macar kralı Sigismund, 1391 yılından beri başkenti kuşatılmış olan Bizans İmparatoru’nun da yardım talebi üzerine Avrupa’daki pek çok devlete Haçlı ittifakında bulundu. Ayrıca 1394 yılında papanın iki kere Haçlı ordusu için çağrıda bulunması ve kralları teşvik etmesi neticesinde ittifakın kurulmasını sağlamıştır. Sonuç olarak, İngiliz, Fransız, Alman, Flemenk, Rodos şövalyeleri, Lombard ve Eflak şövalye ve askerlerinden oluşan, sayısı yaklaşık 100.000 ile 120.000 arasında olan büyük Haçlı ordusu oluşturulmuştur. Durumu haber alan Yıldırım Bayezid, İstanbul kuşatmasını kaldırarak, Edirne’de derhal sefer hazırlıklarına başlamış ve tamamlandıktan sonra da haçlı ordusunu karşılamak üzerine Rumeli’ye geçmiştir. Harekete geçen haçlı ordusu da, Osmanlı’ya bağlı Bulgar krallığını kuşattıktan bir süre sonra ele geçirmiş, ardından da Niğebolu Kalesi önlerine gelerek burayı kuşatma altına almışlardır. Kalenin kuşatılmasından kısa bir süre sonra Osmanlı ordusu Niğebolu Kalesi önlerine geldi. Kale civarında yapılan savaşta kurt kapanı(hilal taktiği ) savaş taktiğini uygulayan Osmanlı ordusu, Haçlı ordusunu bozguna uğrattı. Pek çok prens ve asilzade savaşta ya öldürüldü ya da esir edildi. Bu zaferden sonra Osmanlı’nın vasalı konumundaki Vidin Bulgar Krallığı’na son verilerek, toprakları Osmanlı ülkesine katılmış, kaybedilen kaleler geri alınmış ve Osmanlı ordusu Macaristan’a büyük bir akın gerçekleştirerek gücünü Orta Avrupa’ya kadar hissettirmiştir. Son Haçlı İttifakı ve Barış: Varna Meydan Savaşı (1444) 1442 Mart’ında Transilvanya’ya kadar Türk akıncıları, burada bazı başarılar elde ettikten sonra Hermeanştad Kalesi ni kuşattılar. Kuşatma devam ettiği sırada Macar Hünyadi Yanoş, askerleri ile kuşatılmış olan kalenin önlerine geldi. Yapılan savaşta Türk kuvvetleri galip gelmek üzere iken kaleden yapılan huruç harekatı sonucu iki düşman gücü arasında kalan akıncılar yenildiler. Bunun üzerine II. Murad, Hadım Şahabeddin ve Kula Şahin Paşalar komutasındaki bir Osmanlı ordusunu Rumeli’ye yolladı. Ancak yapılan savaşı yine Hünyadi Yanoş komutasındaki Macarlar kazandı. Doğu Avrupa devletleri, art arda kazandıkları bu iki zaferden sonra yeniden “Türkleri Balkanlar’dan atma” düşüncesine kapıldılar; bir Haçlı ittifakı oluşturma düşüncesi belirdi. Papanın öncülüğünde kısa sürede bu ittifak kurularak, Haçlı ordusu oluşturuldu. Oluşturulan ittifakta Bizans İmparatorluğu ve Karamanoğulları Beyliği de yer alırken, Polonya ve Macaristan kralı Ladislas ve Hünyadi Yanoş ’un başında bulunduğu Haçlı ordusu; Alman, Fransız, Leh, Eflak ve Macarlardan oluşmaktaydı. 1443 Temmuz’unda harekete geçen Haçlı ordusuna yol üzerinde Bulgar, Bosna ve Arnavutlar da katıldılar. Türk topraklarına giren Haçlı ordusu, 1443 Ekim’inde, Rumeli Beylerbeyi Kasım Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu ile Niş yakınlarında gerçekleşen Morava Savaşı ’nı kazandı. Haçlı ordusunun Balkanlar’daki harekâtına eş zamanlı olarak Karamanoğlu Beyi de Osmanlılara karşı harekete geçti. Karamanoğulları üzerine yürüyerek onları mağlup eden II. Murad, ardından Edirne’ye dönmüş, oradan da Balkanlara geçmiştir. Sofya’yı da alarak ilerleyen Haçlı ordusu, İzladi önlerine geldi. Kısa bir süre sonra da II. Murad, buraya gelerek Haçlı ordusuna yetişti. Aralık 1443’te yapılan savaşı Osmanlı ordusu kaybetti ve Sultan Murad, yenilginin ardından Edirne’ye döndü. Bu sıralarda Karamanoğlu İbrahim Bey, tekrar topraklarına saldırarak Osmanlı ülkesinde tahribat oluşturdu. Haziran 1444’te Edirne’ye gelen Macar elçileri ile 10 yıl geçerli olmak üzere Edirne-Segedin Antlaşması yapılmıştır. Buna göre: Sırplar Osmanlı’ya vergi vermeyi vermeye devam edecek, ama Sırp krallığı tekrar kurulacak; Osmanlı, Sırplardan aldığı kale ve şehirleri geri verecek; Sırp kralının Osmanlı sarayında bulunan iki oğlu iade edilecek ve Eflak’ta Osmanlı’ya vergi vermeye devam etmekle birlikte Macar nüfuzuna girecektir. Antlaşmadan sonra Haçlılar ile ittifak yapan Karamanoğulları üzerine sefere çıkan II. Murad, İbrahim Bey’e tekrar boyun eğdirdi ve af dileğini kabul ederek, bir antlaşma yapıldı. Sefer dönüşü II. Murad, tahtı oğlu Mehmed’e (Fatih) bıraktığını açıklayarak saltanattan çekildi. Bu durumu fırsat bilen papa, Bizans İmparatoru’nun da Osmanlı’ya karşı teşviki telkinleri ile yapılan antlaşmayı onaylamayarak reddetti. Bu sırada Bizans’ta, Konstantinopolis’te bulunan Şehzade Orhan’ı taht iddiası destekleyerek, saltanat iddiasıyla ortaya çıkmasını sağlamıştır. Papa’nın etkisiyle antlaşmanın geçersiz sayılmasından sonra, yine Papa’nın önderliğinde, Hırvat Polak, Eflak, Macar, Alman, Macar ve Venediklilerden oluşan ve başında yine Kral Ladislas ile Hünyadi Yanoş’un bulunduğu bir Haçlı ittifakı ve ordusu kısa sürede kuruldu. Vezir-i Azam Çandarlı Halil Paşa, bu durumdan kurtulmak için II. Murad’a Osmanlı ordusunun başına geçmesinin elzem olduğunu söyleyerek ikna etmeye çalıştı ve hem kendisinin hem de diğer vüzeranın telkinleri ile II. Mehmed, babasını ordunun seraskeri (başkomutanı) tayin etti. Bursa’dan hareketle Edirne’ye gelen II. Murad, buradan hareketle, Varna önlerine gelmiş olan Haçlıları karşılamak üzere, ordusu ile birlikte Rumeli’ye hareket etti. Kasım 1444’te yapılan savaşta Osmanlı ordusunun sağ ve sol kanatları kısa süre içerisinde çöktü ve sadece merkez kuvveti olan Kapıkulu Süvarileri ve Yeniçeriler kaldı. Buna rağmen II. Murad, dirayetli ve kararlı bir şekilde savaşmaya ve ordusunu komuta etmeye devam etti. Osmanlı ordusunun kanatlarının çöktüğünü gören Kral Ladislas, Sultan’ın da bulunduğu Osmanlı merkez kuvvetlerine hücum etti ancak Yeniçeriler ve Kapıkulu Süvarileri, Haçlıları durdurmayı başardığı gibi, Kral Ladislas’ı da öldürmeyi başardılar. Bundan sonra krallarının ve başkomutanlarının öldüğü gören Haçlılar, geri çekilmeye ve dağılmaya başladılar. Bu sırada, Haçlı ordusunun önde gelen diğer bazı komutanları da Ladislas ile aynı kaderi paylaştı. Hünyadi Yanoş, her ne kadar ordunun dağılmaması ve tekrar toparlanması için gayret gösterse de bunda başarılı olamamıştır. Dağılan ve kaçan Haçlı ordusu ve askerleri, Tuna nehri boyunca takip edilerek öldürülmüş veya esir edilmişlerdir. Böylelikle, her ne kadar zor ve çok fazla şehit verilmiş olsa da, Varna Meydan Muharebesi, Osmanlılar tarafından kazanılmıştır. Bu zafer sonucunda, öncesinde kaybedilen iki savaşın olumsuz izleri silinerek, Balkanlar’da üstünlük tekrar Osmanlı’ya geçmiştir; Varna öncesi kaybedilen topraklar geri alınmakla birlikte, artık Osmanlı’nın Balkanlar’dan çıkarılamayacağı da Bizans ve Avrupa ülkeleri tarafından anlaşılmış olmaktaydı. Cılız Bir Haçlı Akını ve Osmanlının Kesin Zaferi: II. Kosova Savaşı (1448) Arnavutluk hakimi olan ve Osmanlı’ya karşı ayaklanmış, Balkanlar’da Osmanlı aleyhine faaliyetlerde bulunan, üzerine gönderilen Osmanlı kuvvetleri mağlup eden İskender Bey üzerine sefere çıkan II. Murad, Kroya ’yı (Akçahisar) kuşattığı sırada, Hünyadi Yanoş, Varna yenilgisinin intikamını almak için Macar, Polak Eflak, Erdel ve Almanlar’dan müteşekkil bir haçlı ordusu kurmuş, İskender Bey de bu ittifaka katılmıştı. Bu haçlı ordusunun haberini aldıktan sonra kuşatmayı kaldıran II. Murad, önce Sofya’ya, sonra da Hünyadi Yanoş komutasındaki haçlı ordusunun Kosova önlerine geldiğinin öğrenilmesinin ardından da Ekim 1448’de Osmanlı ordusu ile birlikte Kosova önleri gelerek haçlı ordusu ile karşılaştı. Öncesinde, savaş olmaması için II. Murad, Hünyadi Yanoş’a elçi göndererek antlaşma teklifinde bulunsa da bu, reddedilmişti. Bir gün sonra başlayan savaş, üç gün sürdü; Osmanlı ordusu, Haçlı ordusu karşısında kesin bir zafer kazandı, Hünyadi Yanoş, savaşın bitimine bir gece öncesinde gece vakti ordugâhtan ve savaş alanından gizlice kaçarak canını kurtardı. Sonuç Osmanlıların kendinden emin adımlar ile Balkanlar’da Avrupa içlerine doğru ilerleyişi devam ettiği müddetçe Haçlı Seferleri devam etmişti. Selçukluların 1048 Pasinler zaferi ardından 1071 Malazgirt zaferi ve nihayetinde 1075’de Süleyman Şah’ın Roma’nın kadim başkenti İznik’i alıp kendine başkent yapması ile başlayan Haçlı Seferleri hiç fasılasız devam etmiş sadece hedef değiştirmişlerdi. İlk üç seferin hedefinde Selçuklular vardı III. seferin kesin bir yenilgi ile sonuçlanması ve ardından II. Kılıçarslan’ın Miryakefalon’da Bizans’a ağır bir yenilgi yaşatmasının ardından Türklerin Anadolu’nun yeni sahibi olduğu tescillenmiş Haçlı Seferleri de yön değiştirmişti. Deniz üzerinden Kudüs’e varmaya amaçlayan seferlerin yeni muhatabı Memlûklerdi. Bu sefer Baybars ve diğer Memlûk sultanları Haçlılara karşı amansız bir mücadeleye girmişlerdi. Daha sonra tekrardan Batı Anadolu kıyılarına Türk beylerine yönelen Haçlı akınlarının son hedefinde ise Balkanlar’da ilerleyen Osmanlılar olmuştu. Bu haçlı ruhunu dağıtan ve sonlandıran olay ise İstanbul’un fethi olmuştu. Fatih Sultan Mehmed’in Roma’nın başkenti İstanbul’u fethetmesi ile Batı Osmanlılar karşısında kati bir zafer kazanamayacaklarını dahası arzuladıkları gibi Türkleri geldikleri bozkıra geri gönderip Kudüs başta olmak üzere doğunun önemli şehirlerine ve zenginliklerine sahip olamayacaklarını kabullenmişlerdi. Bu kabullenmenin neticesinde Haçlı Seferleri'ni terk eden Avrupa bambaşka bir serüvene koyulmuş coğrafi keşifler neticesinde bambaşka coğrafyaları keşfedip buralarının zenginliklerini sömürerek güçlenmiş ve serpilmişti. Bu güçlenmenin ardından çok sonra tekrar XIX. yüzyılda İslam dünyasına yönelen Batı dünyası maskelenmiş yepyeni ve hala devam eden bir Haçlı ruhunu başlatmıştı. Dipnotlar ATSIZ, Hüseyin Nihal, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Ötüken Yayınları, 8.baskı, İstanbul 2017. EMECEN, Feridun, İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası, Timaş Yayınları, 3.baskı, İstanbul 2016. EMECEN, Feridun, Osmanlı Klasik Çağında Savaş, Timaş Yayınları, 3.baskı, İstanbul 2014. NICAOL, Donald M., Bizans’ın Son Yüzyılları(1261-1453), (çev. Bilge Umar), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2016. İNALCIK, Halil, Devlet-i’ Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar I Klasik Dönem(1302-1606) Siyasal, Kurumsal, ve Ekonomik Gelişim, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 52.baskı, İstanbul 2013. İNALCIK, Halil, Osmanlılar ve Haçlılar, (çev. Eşref Bengi Özbilen), Alfa Yayınları, İstanbul 2014. TOGAN, A. Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihine Giriş I En Eski Devirlerden 16. Asra Kadar, 3.baskı, İstanbul 1981. UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi I: Anadolu Selçukluları ve Anadolu Beylikleri hakkında bir Mukaddime ile Osmanlı Devleti’nin Kuruluşundan İstanbul’un Fethine Kadar, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 10. baskı, Ankara 2011. UYAR Mesut-Edward J. Erickson, Osmanlı Askerî Tarihi, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2.baskı, İstanbul 2017.

9

dk.

II. Viyana Kuşatması'ndan Geriye Dönüş: Zenta Bozgunu

15 Nisan 2022

II. Viyana Kuşatması'ndan Geriye Dönüş: Zenta Bozgunu

Osmanlı Devleti sınırlarını batı yönlü genişleten Kanuni Sultan Süleyman kendinden sonra gelecek padişahlara örnek oluşturacak başarılar bıraktı. Viyana kapılarına kadar dayanan Osmanlı ordularının son durağının burası olması Kanuni’den sonra gelenlerin içine sinmedi. Sokullu gibi gözünü Viyana’ya diken Kara Mustafa Paşa giriştiği mücadeleden hazin sonla ayrıldı. Tahta geçen II. Mustafa Kanuni Sultan Süleyman dönemine özlemle yanıp tutuşuyordu. Macaristan’a düzenlenen seferlerde edinilen başarılar II. Mustafa’yı daha da heyecanlandırdı ve yönünü Zenta’ya çevirdi. Ancak devlet adamlarının arasındaki ihtirasları hesap edemeyerek Osmanlı tarihinin en büyük bozgunlarından birine uğradı. Salankemen ve Fazıl Mustafa Paşa’nın Şehadeti Merzifonlu’nun Kanuni’ye özenerek çıkmış olduğu Viyana Seferi başarısızlıkla sonuçlandı. Bu sefer başarısızlıkla sonuçlandığı gibi dönenin en dirayetli paşası olan Merzifonlun’un da hayatına mal oldu. Osmanlı Devleti’nin Viyana önlerinde almış olduğu bu yenilgi Avrupa’da büyük bir sevinç ve ümit dalgası meydana getirdi. Bu ümidin bir sonucu olarak papalığın girişimi ile Osmanlı’ya karşı Avusturya, Lehistan, Rusya ve Venedik’in katılımı ile 1684 yıllında “Kutsal İttifak” oluşturuldu.1 Osmanlı Devleti uzun yıllar Kutsal İttifak güçleri ile savaşmak zorunda kaldı. Bu savaş yıllarında Osmanlı Devleti Avrupa müttefik kuvvetleri karşısında çok ciddi bir başarı elde edemedi. Savaş devam ederken 1688 yılı sonlarına doğru Osmanlı’nın Avrupa’daki en önemli kentlerinden birisi olan Belgrad, Avusturyalıların eline geçti. Eğriboz Adası Venedikliler tarafından muhasara edildi.2 Bu arada iş başına gelen Fazıl Mustafa Paşa Belgrad, Niş ve Budin’i geri alsa da bu başarılar nispi olmaktan öte gidemedi. Buna rağmen Fazıl Mustafa Paşa’da devleti Merzifonlu gibi eski gücüne kavuşturmak istiyordu. Bu amaçla Fazıl Mustafa Paşa 1691 ortalarında yeni bir sefere çıktı. Bu süreçte ise II. Süleyman vefat etti. Yerine geçen yeni Sultan II. Süleyman, Fazıl Mustafa Paşa’ya mühr-i hümayunu göndererek serdar-ı ekrem olarak ordunun başında görevine devam etmesini ferman buyurdu. Yaklaşık yüz bin kişilik Avusturya ordusu ile Osmanlı ordusu Tisza Irmağı’nın Tuna Nehri ile birleştiği Salankemen mevkiinde karşı karşıya geldi. Osmanlı’nın sayısal üstünlüğü olmasına rağmen Avusturya ordusu teknolojik olarak bir hayli ileri seviyedeydi. İki ordu 19 Ağustos 1691 günü savaşa girişti. Osmanlı ordusunun mutlak üstünlüğü devam ederken Mustafa Paşa’nın askerleri cesaretlendirmek istemek niyeti ile öne fırladığı bir sırada alnından kurşun yemesi dengeleri bir anda alt üst etti. Osmanlı ordusundaki dağınıklığı fırsata çeviren Avusturya, mutlak bir galibiyet kazandı. Sadrazamın cesedi bulunamadı. Fazıl Mustafa Paşa’nın Salankemen Meydan Muharebesi’nde şehit olması üzerine başarıların devamı gelmez. 1695 yılı içerisinde Osmanlı sınırlarına çok yakın olan Sakız Adası da Venedikliler tarafından işgal edilir.3 Kanuni Dönemine Özlem ve II. Mustafa Kanuni Sultan Süleyman sonrası işbaşına gelen birçok devlet adamı gibi sultanlarda Kanuni döneminden övgü ile bahsederler. Hatta birçok padişah ceddi Kanuni gibi olmak ister. Onlardan birisi de 1695 yılında tahta oturan II. Mustafa’dır. II. Mustafa’nın tahta oturması üzerine devlet erkânı arasında 1683 yılında gerçekleşen II. Viyana Kuşatması’ndan bu yana yıllardır süregelen savaşları ve yenilgileri sonuçlandırma arzusu kuvvetlendi.4 Hatta İngiltere elçisinin Osmanlı Devleti ile Avusturya arasındaki savaşa son vermek için arabuluculuk teşebbüsü devlet adamları arasında memnuniyetle karşılandı. Fakat II. Mustafa tüm bu düşünceleri boşa çıkardı. Çünkü o ceddi Kanuni gibi Balkanlar’da yeni fetihler yapmak istiyordu. O’na göre başarısızlıkların sebebi, seleflerinin seferlerden uzak kalışı idi. O, bu nedenle tahta çıkışının üçüncü gününde bir hatt-ı hümâyûn yayınlayarak kendinden önceki padişahların devlet işleri ile uğraşmamaları sebebiyle düşmanların dört yandan ülkeyi sardığını belirterek bizzat savaşa katılmak istediğini bildirdi. Devletin ileri gelenleri bu durum karşısında endişelerini dile getirseler de padişahı bu isteğinden vazgeçiremediler.5 II. Mustafa 30 Haziran 1695’de I. Macaristan Seferi’ne çıktı. 29 Ağustos 1695 Lippa (Lipva), Lugas, Şebeş Kalesi’nin düşmesiyle Osmanlı ordusu sayısız ganimetin yanında önemli savaş malzemeleri ele geçirdi. II. Mustafa’nın bizzat askerlerin önünde Avusturyalılara hücum yapması sonucunda Avusturya ağır bir yenilgi aldı. Padişah İstanbul’da halk tarafından büyük bir sevinçle karşılandı.6 II. Mustafa, I. Macaristan Seferi’nden başarı elde etmesi üzerine ikinci bir sefere daha çıktı.7 1696 yılı içerisinde düzenlenen bu seferde Osmanlı ordusu Olash (Olasch) mevkiinde Avusturyalıları büyük bir bozguna uğrattı. Lugaş (Lugas) ve Cebes kaleleri alındı. Bu iki seferin başarı ile sonuçlanması Osmanlı toplumu ile birlikte devlet adamları arasında da heyecanları artırdı.8 Zenta'ya doğru Sultan II. Mustafa Osmanlı Devleti’nin II. Viyana bozgunundan sonra almış olduğu yenilgilere son vermek I ve II. Macaristan seferinde elde ettiği başarılardan da cesaret bularak, 12 Nisan 1697 tarihinde III. Macaristan Seferi’ne çıkmaya karar verdi. Padişah sefer için 17 Haziran 1697 tarihinde Edirne’den hareket etti. Ordu 10 Ağustos 1697 günü Belgrad’a ulaştı. Padişah ve ordunun Belgrad’a gelmesinden iki gün sonra toplanan savaş meclisinde iki görüş ortaya atıldı.9 Bunlardan birincisi, Sava Nehri’ni geçip Varadin’e ulaşmak yönünde, ikincisi ise Tuna Nehri’ni geçerek Temeşvar taraflarına doğru gidilmesi yönündeydi. Paşalar, Temeşvar tarafına gidilmesi taraftarı idiler. Bu görüşü herkesin desteklemesine rağmen yalnızca Belgrad muhafızı olan Amcazâde Hüseyin Paşa bu görüşü karşı çıktı. Hüseyin Paşa’nın karşı çıkmasından dolayı mecliste bulunanlar Hüseyin Paşa’ya bunun sebebini sordular. Bu soru üzerine Hüseyin Paşa; ordunun sürekli plansız yapılan mücadeleleri kaybetmesi sonucu yorgun düştüğünü ifade ederek savaş stratejisi açısından Varadin taraflarına gidilmesi gerektiğini vurguladı. Fakat Temeşvar Valisi olan Cafer Paşa ise Temeşvar taraflarına gidilmesi hususunda ısrarcı oldu.10 Bunun üzerine Belgrad muhafızı olan Amcazâde Hüseyin Paşa, Temeşvar’a gidilmesinin sakıncaları ve savaş stratejisi bakımından tehlikelerini gerekçeleri ile birlikte yeniden sıraladı. Fakat bölgeyi çok iyi tanıyan ve iyi bir stratejist olan Hüseyin Paşa’nın görüşleri karşılık bulmadı. Cafer Paşa taraftarlarının görüşleri ağır bastı ve ordu daha riskli ve uzak olan Temeşvar tarafına yöneldi. Dönemin kaynakları iyi incelendiği zaman devlet adamları arasındaki siyasi çekişmenin bu şekilde bir yanlış karar verilmesinde etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü bir rivayete göre, Sadrazam Elmas Mehmet Paşa’nın başarılarını çekemeyenler bu şekilde yanlış karar verilmesinde belirleyici olmuşlardır. Ordunun bu şekilde yanlış ve tehlikeli yöne sevk edilmesinde Temeşvar muhafızı Cafer Paşa’nın eğilimi çok belirleyici olmuştur. Çünkü paşa, Temeşvar’da yaptırdığı binaları padişaha göstermek arzusunda olduğundan dolayı Belgrad muhafızı, Hüseyin Paşa’nın oldukça makul ve ordunun tehlikesini en aza indirecek olan ikinci görüşünün desteklenmesine mani olmuştur. Cafer Paşa’nın görüşünün ise taraftar bulmasında padişah II. Mustafa’nın tutumu da etkili olmuştur. Çünkü II. Mustafa, Cafer Paşa’yı sevdiği ve hürmetinden dolayı “baba” diye hitap ettiği için onu kıramayıp Temeşvar tarafına gidilmesine göz yummuştur. Ve Zenta Belgrad muhafızı Hüseyin Paşa’nın tüm itirazlara rağmen seferin Temeşvar üzerine yapılması karar alındı. Bunun üzerine Osmanlı ordusu Vezîr-i a’zam Elmas Mehmed Paşa kumandasında Tuna’dan geçerek Titel Kalesi üzerine yöneldi. Titel Kalesi alınarak yıkıldı.12 Osmanlı ordusu bu askeri manevraları yaparken Avusturya başkumandanı Prens Eugene de Savoie, Türk ordusunun hareketi hakkında bilgi sahibi oldu. Osmanlı ordusu uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Zenta yakınlarına ulaştı. Asker uzun bir yürüyüş yaptığı için bitkin düşmüştü. Savaş başladığı sırada Avusturya ordusu sıkıştırıldı fakat Osmanlı kuvvetleri bu fırsatı sadrazamın ısrarlarına rağmen değerlendiremedi. Yanlış olarak seçilen savaş stretjisinin yanında savaş başladıktan sonrada devam eden hatalar zinciri yaklaşmakta olan bozgunu kaçınılmaz kılmıştır. Çünkü Avusturya üzerine taarruza cesaret edemeyen Osmanlı kuvvetleri, Zemun yakasına geçmeye çalışmıştır. Avusturyalıların böyle bir geçişi hesap edemeyeceği düşüncesi ile alınan bu karar felaketin başlangıcı oldu. Savaş konusunda oldukça tecrübeli olan Osmanlı ordusunun bu şekilde bariz bir hatayı yapmış olması izahı güç bir hadisedir. Fakat ordunun Baçka Ovası ile Segedin yalılarının vurulması ve askerin Tisa’yı Zenta’dan geçmesine sadrazam Elmas Mehmet Paşa taraftar olmamıştır. İşte bu durumda felaketin sebepleri arasında en büyük nedenin ordu içerisindeki çekişmelerin etkili olduğunu söylemek bunu izah etmeye yetmektedir.1 Padişah ölümden kılpayı kurtuluyor Bu durum karşısında başka çare kalmadığını gören Elmas Mehmed Paşa derhal Tisa üzerine süratle köprü kurulmasını sağladı. Padişah ve etrafı karşıya geçirildi. Daha sonra yeniçeriler, silahdarlar, cebehâne ile cebeciler ve topçular karşı kıyıya ulaştırıldı. Şehbaz Giray ile askerleri de karşıya geçenler arasında idi. Sadrazam Elmas Mehmet Paşa, Mısırlıoğlu İbrahim Paşa, Koca Cafer Paşa, Kavukcu İbrahim Paşa ve Balta Oğlu Mahmud Paşa ve diğer ordu erkânı, düzeni sağlamak üzere henüz karşıya geçmemişlerdi. Bu sırada Prens Eugene komutasındaki Avusturya ordusunun Zenta’ya doğru süratle ilerlediği öğrenildi. Bunun üzerine eyalet kuvvetleri Anadolu Beylerbeyi Mısırlızâde İbrahim Paşa, Diyarbekir Beylerbeyi Kavukçu İbrahim Paşa ve diğerleri düşman üzerine gittilerse de aciz kalarak geri döndüler. Sadrazam bir yandan süratle askeri karşıya geçirmeye çalışırken, bir yandan da eyalet askerleri ile yayalardan ibaret yedi bin kişilik bir kuvvet ile siper aldı. Bu arada iki ordu arasında şiddetli bir çatışma meydana geldi. Bu faaliyetler sırasında düşmanın baskın yaptığı haberi üzerine köprüyü geçmeye çalışan askerlerden iki bin kadarı boğularak öldü. Asker ne yapacağını şaşarak kendini toplayamadı. Önde gelen birçok devlet adamının şehid olması ordudaki dağınıklığı bir kat daha artırdı. Prens Eugene esas Osmanlı ordusunun karşıya geçtiğini haber alınca, henüz nehri geçmemiş olan birliklere taarruzla onları dağıttı. Köprü ortasından parçalandığı için askerler karşıya geçemediler. Bu acı olayı padişah, nehrin öteki kıyısından seyretmekten başka bir şey yapamadı.13 Durumun vahametini gören padişah yapacak bir şey kalmayınca 11 Eylül’de Temeşvar’a gitmek üzere ayrıldı.14 Mühr-i Hümayun Düşman Elinde Türk tarihinin önemli bir dönüm noktası olan bu savaşta ordunun sekizde biri telef olduğu gibi yüklü miktarda hazine kaybedildi. Bu savaşta 58 yeniçeri ağası, 20 sipahi ve silahtar ağası, 10 alay beyi, Anadolu Beylerbeyi Mısırlızâde İbrahim Paşa, Temeşvar Muhafızı Koca Cafer Paşa, Yeniçeri Ağası Mahmud Paşa, Adana Valisi Fazlı Paşa, Rumeli Beylerbeyi Küçük Cafer Paşa, Diyarbekir Beylerbeyi Çerçeci İbrahim Paşa, Mevlüt Mehmet Paşa, Meşayizâde Hasan Paşa, Ankaralı Ali Paşa, Kul Kethüdası Cebeci Paşa ve daha birçok sancak beyi şehid düşmüştür. Daha da önemlisi, savaş sırasında vezîriâzam Elmas Mehmet Paşa da şehid15 düşmüş “Mühr-i Hümâyûn” sefer meydanında kalmıştır.16 Bu durum Osmanlı tarihinde yaşanan bir ilkti. Avusturyalılar ele geçen bu mühre çok kıymet vermişlerdir. Prens Eugen 15 Eylül 1697 tarihinde Avusturya İmparatoruna yazdığı raporda şöyle demektedir: “bütün muharebe boyunca böyle çok nadir (allerrarste) bir ganimet henüz ele geçmemiştir.” Avusturyalılar kazanmış oldukları bu başarılarının anısına bir de madalyon darp ettirmişlerdir. Madalyon köşeli beyzî şeklindedir. Önyüzünde pek zarif gül ve çiçeklerle süslü Sultan Mustafa II’nin mühründeki tuğrasının pozitif kabartması, tuğranın sol alt tarafında ise Arapça rakamlarla 1106 tarihi bulunmaktadır.17 Sonun Başlangıcı Zenta yenilgisi Osmanlı tarihinin en acı olaylarından birisidir. Ordu’nun büyük bir kesimi bu savaşta yok olduğu gibi Sadrazam Elmas Mehmet Paşa şehit düşmüştür. Padişah ise ölümden kıl payı kurtulmuştur. Alınan bu büyük yenilgi, Kutsal İttifak devletlerine bırakılan yerlerin geri alınamayacağı, hatta eldeki toprakların dahi korunamayacağı düşüncesini doğurdu. Bu durum üzerine devletin ileri gelenleri barışa sıcak bakmaya başladılar. Zenta bozgunu sonrası yeni bir ordu hazırlanmış bile olsa taarruzdaki Osmanlı ordusu barışı düşünerek savunmaya çekilmiştir.18 Dipnotlar 1Ahmet Refik, Felaket Seneleri, İstanbul, 1332, s. 11; Silahdar Fındıklı Mehmet Ağa, Silahdar Tarihi, C. II, Orhaniye Matbaası, İstanbul, 1928, s. 1. 2Raşid Mehmed Efendi, Tarihi Râşid, C. II, İstanbul, 1280, s. 50; Silahdar Tarihi, s. 317 3BOA, A. {DVN. DVE. d, 28/3, s. 154; BOA, A. {DVNS.MHM.d -111, s. 590; Râşid, C. II, s. 270-275. 4İbrahim Sırrı Efendi, Târih-i Sultan Mustafa-i Sâni, Süleymaniye Kütüphanesi, Reşid Ef., Ks., nr., 992/II, vr., 298b. 5Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, C. II, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1994, s. 280. 6Anonim, Osmanlı Tarihi (1099-1116/1688-1704), (Yay. Haz. Abdülkadir Özcan), TTKY, Ankara, 2000, s. 115; Rami Mehmed Paşa, Vekāyi‘-i Musâleha, Millet Kütüphânesi, Reşid Efendi Ks. Nr. 685 (Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Revan Kısmı 1311’de kayıtlı “Tarihi Sulhnâmei Amucazâde Hüseyin Paşa” ismi ile ikinci nüshası vardır.) s. 5a, 5b. 7BOA, AE, Mustafa-II, 7/605; BOA, C. ML, 14092 8Hasan Ağa-zâde Hacı Abdullah, Vecihi Tarihi (Tarihçe-i Sultan Mustafa-II), Süleymaniye Ktb., Hamidiye Ks. Nr. 917/2 vr. 90b, 91a; Anonim, Osmanlı Tarihi, s. 118-119; Uşşâkîzâde es-Seyyid İbrâhîm Hasîb Efendi, Uşşâkîzâde Târihi, C. I, (Haz. Raşit Gündoğdu), Çamlıca Basım Yayın, İstanbul, 2005, s. 245. 9BOA, A. {VKN.d, 2/1700, s. 2; BOA, MAD.d, 2150; Râşid, C. II, s. 367, 399-407; Behçeti-al Seyyid İbrahim, Silsiletü’l-Âsafiyy fi Devleti’l-hakaniyeti’l-Osmanniyye, Köprülü Ktp., 9435 II. K. 212, vr. 179b. 10BOA, A. {VKN.d, 2/1700, s. 2, 3; Anonim, a.g.e. s. 126; Silahdar Fındıklı Mehmet Ağa, Nusretnâme, C-I, (Sad., İ. Parmaksızoğlu), Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1962, s. 279. 11BOA, A. {VKN.d, 2/1700, s. 4; Sulhnâme, s. 9a; Uşşâkîzâde Târihi, s. 301, 302; Nusretnâme, C. I, s. 284-88; Râşid, C. II, s. 410; Mustafa Nuri Paşa, Netayicü’l-Vukuât, Kurumları ve Örgütleriyle Osmanlı Tarihi, (Sad. Neşet Çağatay), TTKY, Ankara, 1987, s. 16. 12Râşid, C. II, s. 412. 13Anonim, Osmanlı Tarihi, s. 128. 14Rhoads Murphey, Ottoman Warfare, 1500-1700, UK, 1999, s. 149; Nusretnâme, C. I, s. 294-300. 15Bu sefer sırasında Elmas Mehmet Paşa bir rüya anlatarak “...Sofya menzilinde bir vakı’a gördüm Şehid-i merhum Köprülüzâde Mustafa Paşa ile oturup ta‘am yerken bir kâse şerbet getürdüler. Kendüleri içti. Kusûrun bana ikram etti. Ben dahi bunu içtim. Allahü a‘lem bu seferde şehid olurum” demiştir. 16Çeşitli kaynaklarda ise Elmas Mehmet Paşa’nın, yeniçeriler tarafından şehid edildiği geçmektedir. Elmas Mehmet Paşa’nın şehadeti için Anonim Osmanlı tarihinde “....hayâtu memâtı ve ne vechile uruldu, kâfir elinde mi oldu, yoğ ise yeniçeri kurşunu mu tutdu, çok kîl u kal olup sıhhatine zafer bulunmadı.” ifadesi dikkat çekicidir. (Anonim, Osmanlı Tarihi, s. 126.); Aynı ifadeler D. Kantemir’in eserinde de geçmektedir. (C. III, s. 278). 17Kenan Kerestecioğlu, “Sultan Mustafa-II’nin Mührü Dolayısı İle Basılan Bir Madalyon”, Türk Nümismatik Derneği Bülteni, S. 14, s. 3-5. 18BOA, A. {VKN.d, 2/1700, s. 6, 8; BOA, AE, Mustafa-II, 1/77; BOA, A.{DVN, 252/81; Râşid, C. II, s. 367, 412-415. Kaynakçalar Arşiv Kaynakları BOA, A. {DVN. DVE. d, 28/3-154. BOA, A. {DVNS.MHM.d -111/590. BOA, A. {VKN.d, 2/1700. BOA, A.{DVN, 252/81. BOA, AE, Mustafa-II, 1/77. BOA, AE, Mustafa-II, 7/605. BOA, C. ML, 14092. BOA, MAD.d, 2150 Diğer Kaynaklar Ahmet Refik, Felaket Seneleri, İstanbul, 1332. Aksun, Ziya Nur, Osmanlı Tarihi, C. II, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1994. Anonim, Osmanlı Tarihi (1099-1116/1688-1704), (Yay. Haz. Abdülkadir Özcan), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2000. Behçeti-al Seyyid İbrahim, Silsiletü’l-Âsafiyy fi Devleti’l-hakaniyeti’l-Osmanniyye, Köprülü Ktp., 9435 II. K. 212, vr. 179b. Hasan Ağa-zâde Hacı Abdullah, Vecihi Tarihi (Tarihçe-i Sultan Mustafa-II), Süleymaniye Ktb., Hamidiye Ks. Nr. 917/2 vr. 90b, 91a. İbrahim Sırrı Efendi, Târih-i Sultan Mustafa-i Sâni, Süleymaniye Kütüphanesi, Reşid Ef., Ks., nr., 992/II, vr., 298b. Kerestecioğu, Kenan, “Sultan Mustafa-II’nin Mührü Dolayısı İle Basılan Bir Madalyon”, Türk Nümismatik Derneği Bülteni, S. 14. Murphey, Rhoads, Ottoman Warfare, 1500-1700, UK, 1999. Mustafa Nuri Paşa, Netayicü’l-Vukuât, Kurumları ve Örgütleriyle Osmanlı Tarihi, (Sad. Neşet Çağatay), TTKY, Ankara, 1987. Rami Mehmed Paşa, Vekāyi‘-i Musâleha, Millet Kütüphânesi, Reşid Efendi Ks. Nr. 685 (Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Revan Kısmı 1311’de kayıtlı “Tarihi Sulhnâmei Amucazâde Hüseyin Paşa” ismi ile ikinci nüshası vardır.) s. 5a, 5b. Raşid Mehmed Efendi, Tarihi Râşid, C. II, İstanbul, 1280. Silahdar Fındıklı Mehmet Ağa, Nusretnâme, C-I, (Sad., İ. Parmaksızoğlu), Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1962. Silahdar Fındıklı Mehmet Ağa, Silahdar Tarihi, C. II, Orhaniye Matbaası, İstanbul, 1928. Uşşâkîzâde es-Seyyid İbrâhîm Hasîb Efendi, Uşşâkîzâde Târihi, C. I, (Haz. Raşit Gündoğdu), Çamlıca Basım Yayın, İstanbul, 2005.

9

dk.

Haçlıların Son Umudu: Moğollar

25 Mart 2022

Haçlıların Son Umudu: Moğollar

Çetrefilli geçen Haçlı Seferleri'nin arzu edilen başarıya ulaşması ve Kudüs bölgesinde bir Haçlı istikrarının oluşmasına dair planlar, dönem dönem sekteye uğruyor ve arzu edilen seyirde ilerlemiyordu. Anadolu ve Ortadoğu’daki denklem oldukça karışık bir durumdayken, Moğolistan’daki kabile yapılarında oluşan boşluğu fırsat bilen Cengiz Han’ın güçlü bir aktör olarak sahneye çıkması ve batı yönlü ilerleyişi siyasal alandaki dengeleri daha da karıştırdı. Haçlı savaşlarında taraf olan dinlere mensup olmayan Cengiz Han, doğal olarak iki tarafa da ilgi duymayıp yığın halinde ilerliyordu. Her iki taraf için de tehdit unsuru olan Moğollar, Haçlılar tarafından ortak düşmana karşı ittifak kurulabilecek bir güç olarak değerlendirildi ve Haçlılar için son umut olarak görüldü. Dosyamızın bu çalışmasında ise yeni bir ittifak denklemi kurma çabalarında bulunan Haçlıların Moğollar ile ifade edilen emeller doğrultusunda kurdukları ilişkileri inceleyeceğiz. Hz. İsa’nın doğduğu şehir olan Kudüs’ün Müslümanlardan arındırılması Haçlı Seferleri'nin, en azından o gün için en büyük gerekçesiydi. Aslında o dönemde de bilinen fakat dillendirilmek istenmeyen başka gerekçeler de vardı. Bunların en önemlisi ekonomiydi. Büyük Roma İmparatorluğu dağıldıktan sonra Avrupa’daki emperyal gücün merkezi, Doğu Roma (Bizans) oldu. Bizans’ın yayılmacı ve sömürücü gücü, Anadolu kapılarına dayanan Müslüman Türkler tarafından tehdit edilmeye başlandı. Abbasiler eski kudretine dönemeyecekleri bir yola girmiş ve İslam’ın bayraktarlığını Türklere kaptırmışlardı. Ancak, tıpkı cahiliye devrinin sancılarını yaşayan Araplar gibi Türkler de eski inançların yarattığı karmaşık zihin dünyasıyla mücadele ediyorlardı. Ön Asya’nın girişini tutan ve gözünü kırpmadan ölmeye ve öldürmeye hazır müritlerden müteşekkil İsmaililer bu mücadelenin odağında yer alıyordu. Avrupa Hristiyan dünyası için doğunun zengin topraklarına uzanmanın yollarından biri olan Haçlı Seferleri beklenen neticeyi vermemişti. Ortaya koyduğu mücadele ile Avrupa’da da adından övgüyle söz ettiren Selahattin Eyyubi’nin kahramanlığından sonra Haçlı Seferleri'nin altında yatan psikolojik gerçek de ortaya çıkmaya başlıdı. Bunun ispatı IV. Haçlı Seferi’dir. 1198 yılında seçilen yeni Papa III. Innocentus, kendinden evvelki papaların popülizmini sürdürdü. Koltuğunun sağlamlığı elbette ki yeni bir Haçlı birliği oluşturabilmesine bağlıydı. Tüm Avrupa’yı gezen Papalık görevlileri, hassasiyetleri yeniden uyarmayı başardı. III. Haçlı Seferi’nde karada başarı sağlanamamış fakat Kıbrıs ve Akka gibi stratejik yerler ele geçirilmişti. Bu kez Mısır üzerinden asker çıkarılmaya karar verilmişti. Bunu başarmanın yolu, o dönemde Avrupa’nın tek büyük deniz gücü konumundaki Venediklileri ikna etmekten geçiyordu. Haçlı Seferi için Avrupa’dan beklenen katılım az olunca Venedik’e ödenecek para da temin edilemedi. Buna karşılık Venedik, kadim düşman Macarlara karşı yapacağı savaşa askeri destek talep etti. İşte bu, Haçlı Seferleri tarihindeki en önemli çatlağı oluşturdu. Hristiyanlık adına yapılan bir sefer ve bu uğurda harcanan Hristiyan Macarlar… Haçlı Seferleri salt Müslümanlara karşı düzenlenmiş dini bir operasyon değildi. Esasen temelinde ekonomik kaygılar besleyen bir idealin, önüne çıkan her engeli aşmaya çalışacağı aşikârdı. 1094 yılında Avrupa’da görülen şiddetli kuraklık ve salgın hastalıkların ardından ciddi bir ekonomik kriz başlamış, feodal toplum düzeninde hemen her tabaka ezildiğini iddia etmeye başlamış, şövalyelerin terör estirdiği ortamda, beslenme kaygısının yanı sıra güvenlik kaygısı da baş göstermişti. 1071’den itibaren Anadolu’ya hızla yerleşmeye başlayan Müslümanlardan kurtulmak için planlar kurulurken, bunu ilk defa dile getiren Papa VII. Gregorius oldu. Ancak bunu hayata geçiren, halefi II. Urban olacaktı. Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos’un resmi çağrısıyla başlayacak olan Haçlı Seferleri'nin diğer bir amacı da Orta Doğu’da Papalığın söylemine karşı gelen ve Müslümanlar ile uyumlu yaşayan Heretik Hristiyanlarını yola getirmekti. 1097 yılında İstanbul önlerine gelen devasa Haçlı ordusunu karşısında gören Komnenos, her an kontrolden çıkabilecek bu gücün kendisini hedef alabileceğinden endişeliydi. Bu esnada, Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan Avrupa’da beliren tehlikenin farkında olduğu halde Malatya Ermeni Kontluğu üzerine yürümekteydi. 1096 yılında daha çok dini inancın etkisiyle hareket eden düzensiz bir Haçlı ordusu ile karşılaşan ve kolayca imha eden I. Kılıç Arslan’ın bir yıl geçmeden gelen bu muazzam ordu karşısında hazırlıksız yakalanması kaçınılmaz oldu. Yapılan başarısız savunma girişimlerinin ardından Haçlıların daha fazla zarar vermeden Kudüs yönünde hareket etmelerine izin vermekten başka çare kalmadı. Urfa Kontluğu'nu kuran Haçlılar Antakya’ya yöneldiler. Bizans ve Hristiyanlık için özel bir öneme sahip olan Antakya’nın hakimiyeti, görünüşte Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlı olan Yağı Sayan’ın elinde bulunuyordu. Şehrin Hristiyan tebaasına güvenmeyen Yağı Sayan, Hristiyan erkeklerini şehir surlarının dışında hendek kazmakla görevlendirdi. Hendek kazıldıktan sonra onları tekrar şehre almadı. Ancak bu paranoyanın haklılığını bir Müslüman teyit etti. Firuz adındaki bir kale muhafızını para karşılığında yanlarına çeken Haçlılar buldukları boşluktan şehre akın ettiler. Bu esnada Yağı Sayan kaçmıştı. İslam kaynaklarında Haçlıların yaptığı büyük katliamlara geniş yer verilmiştir. Ancak içlerinde biri var ki, Hristiyanlarca tutulan raporlarda da teyit edilmektedir. Bugün İblid olarak bilinen mevkide bulunan Maarretü’n-Numan üzerine yapılan sefer başarısız olunca şehir surları önüne yerleşen Haçlılar, savunma direncinin kırılması için bekleyişe geçmişlerdi. Bir süre sonra surlardan aşağı inip evlerine geçen şehir halkının dikkatsizliğini fırsat bilen Haçlılar şehre girdiler. Aynı gün içinde yaklaşık 20 bin Müslüman katledildi. Kin ve nefretin dışa vurumu olarak yapılan katliam, yamyamlığa dönüşmüştü. Haçlı kronikleri cesetlerin kazanlarda kaynatılarak çorba yapıldığı, çocukların ise şişe geçirilerek pişirildiğinden bahsetmektedir. 1099 yazında Kudüs önlerine gelen Haçlılar şehri almak için büyük bir hazırlık yaptılar. 5 Temmuz’da başlayan başarısız girişimlerin ardından şehir 15 Temmuz’da düştü. Kudüs komutanı İftika el-Devla, canı bağışlanması karşılığında şehri Haçlılara teslim etti. Bu tarihten 1187 yılında Selahattin Eyubi’nin gelişine kadar Kudüs Haçlıların elinde kaldı. Bu esnada, dünya tarihinin akışını değiştirecek olan Temuçin (Cengiz Han) doğup Moğolistan bozkırlarında büyümeye ve yakacağı ateşin kıvılcımını çakmaya hazırlanıyordu. Cengiz Han ve Moğollar Cengiz Han’dan önceki tarihleri oldukça karanlık olan Moğolların tarihi genel olarak tahminlere dayalı olarak açıklanmıştır. Bugün yaşadıkları Moğolistan coğrafyasına ne zaman yerleştikleri konusunda da tam bir fikir birliği olmamakla birlikte Asya’nın kuzey doğusundaki Mançu-Tunguz kültürü ile kadim bir bağ kurdukları görüşü hakimdir. En eski kayıtlara Çin kaynaklarından ulaşılmaktadır. III. yüzyılda siyasal bir teşekkül olarak adlarından söz ettiren Sienpilerin Proto-Moğollar olduğu düşünülmektedir. Daha sonra etkin bir siyasi güç olarak tarih sahnesine çıkan Avarların da bir Moğol teşekkülü olduğu yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Özellikle 20. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde Büyük Hun İmparatorluğu’nun kimliğine dair sorgulamaların arttığı görülmektedir. Hunların idari teşekkülünün ağırlıklı olarak Türk olduğu gerçeği değişmemekle birlikte bu imparatorluğun federatif yapıdaki bir Türk-Moğol Devleti olduğunu vurgulamak gerekir. Türklerin Mete Han olarak isimlendirdiği Hun imparatoruna Moğollar Motun Sanun adını vermektedirler. Bugün için Cengiz Han’ın Türk olabileceğini ifade eden görüşlerin temelinde yine Hunların kimliği ile ilgili karmaşa yatmaktadır. Cengiz Han’ın Hunları atası olarak kabul ettiğine dair kesin olmayan kayıtlar mevcut olmakla birlikte, bunun nedeni, Cengiz Han’ın bir Türk olması değil, Hun Devleti’ne bir Moğol devleti olarak bakması ile ilgili olmalıdır. Cengiz Han’ın soyu ile ilgili en eski şecerenin Moğolların Gizli Tarihi (MGT) olduğu bilinmektedir. Yazarı bilinmemekle birlikte tamamlandığı 1240 yılı, oğlu Ögedey’in hükümdarlığına rastlar. Eser Şamanizm kültür dairesi içinde oluşturulmuştur. Cengiz Han gibi büyük bir imparatorun sıradan biyolojik süreçlerle dünyaya gelmiş olması beklenemezdi! Bu nedenle hayvan ata ve babasız doğum mitlerinden oluşan bir anlatı yoluna gidildi. Ataları, Börte Çinoa (Bozkurt) ile dişi bir geyik olan Goa Maral’dır. Moğol İmparatorluk boyu olan Borciginler ile tarihi bir bağ kurmak adına Harçu’nun oğlu olan Borcigidai Mergen’e kadar birçok isim sıralanmıştır. Bunlar, Türklerdeki Oğuz Kağan’a kadar sıralanan efsanevi isimler gibidir. Bu isimler arasında dikkat çekenlerden biri de Duva Sohor’dur. Sohor kelimesi Moğolcada kör manasındadır. O da Türklerde görülen tepegöz ile benzer bir figürdür. Üç göç mesafesi uzaklığı gören bu gözler, kardeşi Dobun Mergen’e eş olacak Alun-Goa’yı görmüştür. İşte bu andan itibaren babasız doğum olgusu ve soy bilmecesi başlayacaktır. Dobun Mergen bir gün ormanda gezinirken karşılaştığı yoksul bir adamın çocuğunu, yiyecek karşılığında değiş tokuş ederek alıp eve getirmiş ve öz çocuklarına kardeş yaparken kendisi de kısa süre sonra ölmüştür. Alun-Goa kocasız geçen yıllardan sonra bir gün üç çocuk dünyaya getirir. Öz evlatları, üvey kardeşten şüphelenip annelerini ağır şekilde itham ederken Alun-Goa bu doğumun kutsal ışık vasıtasıyla gerçekleştiğini söyleyerek, soya kutsiyet atfetmiştir. Fakat MGT yazarı bu anlatıya, aileden olmayan bir çocuğu karıştırarak şaibe kapısını açık bırakmıştır. MGT’de buna benzer durumlara sıkça rastlanmaktadır. Moğol tarihi ile ilgili kaleme alınan eserlerin hemen tamamında bahsi geçen Cuçi konusundaki şaibeli durumun temel kaynağı da yine MGT’dir. Bu nedenle, amacının Büyük Moğol İmparatorluğu ve Cengiz Han’ı yüceltmek olduğu bilinen bu eserin daha dikkatli değerlendirilmeye ihtiyacı vardır. Kıyat kabilesinin Borçigin kolundan olan Cengiz Han’ın ataları Moğolistan bozkırlarındaki çeşitli güç odaklarından öne çıkanlar arasındaydı. Bu onun bozkır aristokrasisi içinde doğduğu anlamına gelmektedir. Ancak babası Yesühei Bahadır’ın kadim düşman Tatarlarca öldürülmesinden sonra henüz çok küçük yaşta olan Temuçin etrafında birleşmek istemeyen boylar onu ve ailesini birer birer terk ettiler. Çok zor bir çocukluk geçiren Temuçin, kan kardeşi (andası) Camuha’dan büyük destek gördü. Evliliğinin ilk günlerinde Merkitler tarafından kaçırılan karısı Börte’yi de Camuha’nın yardımı ile kurtardı. Ancak Börte evine bir soru işareti ile dönmüştü. Hamileydi. Bu soru işareti Cengiz’in ölümüne kadar kanayan yarası olacaktı. Börte’ye olan aşkı öyle büyüktü ki, bu sorunu kabullendi. Ancak oğluna verdiği isim her şeyi anlatıyordu: Çuci. Davetsiz misafir. Oğuz Kağan Destanı’nda da anlatılan Kıpçak’ın doğumu da böyle beklenmeyen bir zamanda gerçekleşmiştir. Ve ne tesadüftür ki, ikisi de Kıpçak bozkırlarının hakimi olacaktır. Temuçin, yoluna çıkan tüm engelleri aşmaya kararlıydı. Buna henüz çocukken üvey kardeşini öldürmekle başlamıştı. Sırada kan kardeşi Camuha ve en büyük desteği görüp “babam” dediği Van Han vardı. Kadim düşman Merkitler ve Tatarları bertaraf ettikten sonra 1206 yılı gelmişti. Toplanan büyük kurultayda Moğolların büyük hanı seçilen Temuçin’e Çinggiz (deniz) unvanı veridi. Artık, Cengiz Han olarak anılacaktı. Tarihin Değiştiği Şehir: Otrar Tarih kaynakları Cengiz Han’ın en büyük hedefinin Çin’i ele geçirmek olduğunu yazmaktadır. Büyük han olur olmaz ilk işi Çin’e saldırmak olan Cengiz Han, 1211 yılında ilk büyük başarısını kazanmış, Çin’i vergiye bağlamış ve Çinli bir prenses ile evlenmişti. Kısa süre sonra gevşemeye başlayan ilişkilere balans ayarı vermek amacıyla 1215’te Çin’e yeniden saldıran Cengiz Han bu kez hedefine ulaşmış gibi görünüyordu. Ancak Cengiz Han’ın bu muazzam yükselişini yakından takip eden ve Çin’i almak hayalinde olan bir başka devlet adamı daha vardı: Alaaddin Harzemşah. Büyük Selçuklu Devleti tarihe karışırken uçsuz bucaksız topraklara sahip olan Harzemşahlar Devleti doğuda hiç beklemedikleri bir tehditle karşı karşıyaydı. Cengiz Han’ın sahip olduğu gücü anlamak ve atılacak adımlar öncesi zaman kazanmak isteyen Alaaddin Harzemşah, ticaret anlaşması teklifinde bulunmuş ve buna olumlu cevap almıştı. İlk adımı Cengiz Han atmış ve Harzemşah sarayının bulunduğu Ürgenç’e ulaştırılmak üzere yaklaşık dört yüz develik bir ticaret kervanı göndermişti. Kervan Otrar’a geldiğinde, şehrin valisi İnalçık (Kayır Han) tarafından durduruldu. Bu denli büyük bir kervanın salt ticari kaygılarla gönderilmeyip, içlerinde casusluk faaliyeti yürütenlerin de bulunduğu gerekçesi ile kervandakiler önce tutuklanmış, daha sonra tamamı öldürülmüşlerdi. Olayı duyan Cengiz Han üzüntüsünden Burhan Haldun Dağı’na çıkarak günlerce Tengri’ye yalvarmış ve ağlamıştı. Bu kez üç elçi hazırlayarak Alaaddin Harzemşah’a göndermiş ve zararın karşılanıp, İnalçık’ın teslim edilmesini talep etmişti. Ancak saray ile akrabalık bağı da olan İnalçık teslim edilmek bir tarafa, elçilerin sakalları ve saçları kesilerek geri gönderilmişlerdi. Siyasi diplomaside büyük bir hakaret sayılan bu eylemin karşılığı ise dünya tarihinin akışını başka bir mecraya taşıracak şiddette oldu. Kaynaklar, ordunun bir kısmı Çin kuşatmasında olmasına rağmen, Cengiz Han’ın iki yüz bin kişilik kuvvetle Otrar’a yürüdüğünü yazmaktadır. 1220 yılında Moğollar Otrar surları önündeydiler. Kuşatma beklenenden uzun sürünce Cengiz Han, oğulları Çağatay ve Ögedey’i ordunun başında bırakarak Buhara üzerine yürüdü. Buhara tarihin gördüğü en büyük katliamı yaşarken bu esnada Otrar da düşmüştü. İnalçık açgözlülüğünün bedelini midesine gümüş akıtılarak ödemişti. Bu tarihten itibaren Türk İslam kültürünün en güçlü kaleleri olan Rey, İsfahan, Nişabur, Ürgenç ve Tebriz gibi şehirler katliamın ardından karanlığa gömüldüler. Alaaddin Harzemşah kaçarak Hazar Denizi’nde bir adaya sığındı ve burada açlıktan öldü. Oğlu Celaleddin ise yıkılmaya yüz tutan devleti yeniden toparlamaya girişti. Ancak mücadelesi Moğollardan kaçmakla geçen bir sürgün hayatına dönmüştü. Anadolu Selçuklu hükümdarı Alaaeddin Keykubat’tan yardım istediyse de Keykubat, Harzemşahlar’ın Büyük Selçuklulara yaptığı vefasızlığı hatırlayarak yardıma yanaşmadı. Cengiz Han’ın 1227 yılındaki ölümünden sonra Moğollar hedef gözetmeksizin Batı yönünde ilerlemeye devam ettiler. Cuçi ulusu olarak bilinen ve tarihe Altın Orda Devleti olarak geçecek olan siyasal yapı Rusya steplerinden Orta Avrupa içlerine kadar yayılmış ve Hristiyan dünyasının kabusu olmuştu. Gürcüler ve Ermeniler de bu şiddetten paylarına düşeni almışlar ve tuttukları tarihi raporları dünya kamuoyuna yaymışlardı. Ruhani lider IX. Gregorius (1227-1241)’un sözleri her şeyi özetliyordu: “ Fikrimi inatçı ve dehşetli meseleler meşgul etmektedir. Mukaddes toprakların hazin halleri, Kilisedeki ihtilaflar ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun keder veren hali… Fakat itiraf edeceğiz ki, Moğol istilası yanında bunlar bir hiçtir.” Haçlı-Moğol İttifakı: Olasılıklar Selahattin Eyyubi’nin 1187 yılındaki büyük zaferinden beri Haçlı ittifakları kurulmaya devam ediyordu. III. Honorious’un ölümünün ardından Papalık makamına geçen IX. Gregorius, Altıncı Haçlı Seferi’ni başlatması için Kutsal Roma Germen İmparatoru II. Friedrich’e baskılarını arttırdı. Papa, güney İtalya üzerinde gözü olduğunu bildiği imparatoru, birlik kurmakta geç kaldığı gerekçesi ile aforoz etti. Gemilerde baş gösteren salgın hastalıklara rağmen birliği kuran II. Friedrich Haçlı ordularının başında sefere katıldı. Bu kez hiç denenmemiş bir yöntemle Kudüs’ü almayı planlıyordu. Mısır, Suriye ve Filistin’i elinde bulunduran Eyyubi sultanı Kamil bin Adil Mısır hakimiyetine büyük önem veriyordu. II. Friedrich, el-Kamil’e stratejik bir teklifte bulundu. el-Kamil, Mısır’a dokunulmaması karşılığında Kudüs’ü teslim edecekti. Friedrich’in Papa ile arasının açık olduğunu bilen el-Kamil, bu teklifi kabul ederek Kudüs’e açılan bir koridor üzerindeki Beytüllahim, Nasıra, Yafa ve Sayda’yı Haçlılara teslim ederken, Müslümanlara büyük imtiyazlar tanınması şartıyla Kudüs’ü Haçlılara teslim etti. Bu başarısına rağmen işler Friedrich’in istediği gibi gitmedi. Meşruiyetini kabul etmeyen baronlar ile büyük bir iktidar mücadelesine girişen Friedrich, bu mücadelede oldukça yıprandı. Bu esnada el-Kamil ölmüş ve yerine oğlu Salih Eyyüp geçmişti. Moğolların önünden kaçıp gelen Harezm Türklerinin cihat aşkı da eklenince rüzgâr tersine esmeye başlamıştı. 1244 Temmuz'unda Kudüs’ü alan Müslümanlar Haçlı ordusuna büyük bir darbe indirdiler. Bu tarihten sonra Haçlılar yeniden eski güçlerine kavuşamadılar. Karadeniz’in kuzeyinden Hristiyan Avrupa’ya saldıran Moğolların yönünü Orta Doğu’ya çevirmeleri ise ittifak olasılıklarını gündeme getirmişti. Cengiz Han ölürken imparatorluğu dört oğlu arasında paylaştırmış, yerine Ögedey’i bırakırken, kendinden önce ölen Cuçi’nin oğullarına uzak kıpçak bozkırlarını bırakarak adeta onları tecrit etmişti. Torunu Batu liderliğinde Avrupa’ya yapılan akınlar o kadar şiddetliydi ki, Papa dahi çaresiz bekliyordu. Çünkü kitabi dinlere ilgisiz olan Moğolları durdurabilecek bir neden yoktu. Ögedey’in 1241 yılındaki ölümü nedeniyle geri dönmek zorunda kalan Batu, Avrupa’nın rahat bir nefes almasına izin verdi. Moğollar ile diplomatik ilişkiler kurulmasına karar veren Papa IV. Innocentus 1245 yılında topladığı Lyon konsülünde Plano Carpini başkanlığında bir elçilik heyetini Moğol sarayına gönderdi. İlk durağında Altın Orda sarayında Batu Han ile görüşen Carpini bu muazzam güçten oldukça etkilenerek Karakurum’a hareket etmiş ve aynı yıl Güyük’ün huzuruna çıkarak, Papa’nın Moğolları Hristiyanlığa davet ettiği mektubunu taktim etmişti. Güyük’ün cevabı çok sert olmakla birlikte, bu yolculuktan edindiği kıymetli bilgileri Avrupa’ya taşıyan Carpini görevini tamamlamış oldu. Aldıkları cevap ile adeta yıkılan Hristiyan dünyası çaresizlik içinde beklerken, üç yıl sonra 1248’de beklenmedik bir gelişme oldu. Esasen Güyük’ün İsmaililer ve Abbasiler ile görüşmesi için gönderdiği Elçigiday, Haçlılarla bir anlaşma yapma insiyatifi kullanmaya kalkıştı. Bu esnada Kıbrıs’ta VII. Haçlı Seferi için hazırlık yapmakta olan Fransa Kralı IX. Louis ile görüşen Elçigiday’ın yolladığı görevliler, Elçigiday’ın Hristiyanlığı kabul ettiğini, Güyük’ün de Hristiyanlığa meyilli olup, annesinin de Hristiyan olduğunu, yakında İslam dünyası üzerine saldıracaklarını söyleyip adadan ayrılmışlardı. Kısa süre sonra Güyük’ün ölümünün ardından başa geçen Mengü Han bu ikiyüzlülüğü affetmeyerek Elçigiday ve yardımcılarını idam ettirdi. Mengü Han devrinde bu kez Fransisken rahibi Rubruk Moğol sarayına elçi olarak gönderildi. 1253 yılında Fransa’dan başladığı yolculuğunu İstanbul, Kırım ve Kafkaslar üzerinden Altın Orda topraklarında sürdüren Rubruk, Hristiyan olduğunu bildiği Sartak’ın sarayında bir süre kaldı. Sartak’ı Moğol-Haçlı ittifakı konusunda ikna etmeye çalışsa da Sartak, babası Batu Han’ı işaret etmişti. Batu’ya takdim edeceği mektubu kaybettiğinden daha fazla vakit kaybetmeyerek Karakurum’un yolunu tuttu. Yanında iyi bir tercümanı da olmadığı için artık Moğolları etkilemesi zordu. Doğaçlama konuşmalarla Mengü’nün saygısını kazansa da onu etkileme şansını yakalayamadı. Yaklaşık bir yıl sonra Fransa’ya geri döndü. İlhanlılar ile Memluklular arasında süren uzun savaşlarda her iki taraf da yorulmuştu. Buna bir de akraba Altın Orda ile yaşanan olumsuzluklar eklenince İlhanlılar çareyi Hristiyan Avrupa’ya yanaşmakta buldular. Hülagu’nun eşi ve gözdesi olan Dokuz Hatun’un Nesturi Hristiyan olması nedeniyle bu dönemde Hristiyan tebaaya daha ılımlı yaklaşıldığı bilinmektedir. Onun bu etkisi, üvey evladı olan Abaka döneminde de sürmüştü. Abaka daha politik davranarak Bizans Kralı VII. Mikhail’in gayri meşru kızı Maria Despina ile evlendi. Bununla da yetinmeyen Abaka İslam’ın yayılmasını engellemek adına bir takım önlemler de aldı. Ardından başa gelen, Teküder Hristiyan olarak doğup daha sonra Müslüman olmuştu. Şamanizme karşı çok sert bir tavır takınan Teküder’i deviren ise yine bir şaman olan yeğeni Argun oldu. Argun’un zihnini meşgul eden en önemli konu Memluklerdi. Bunun için yeniden bir Haçlı ittifakı olasılığı denendi. 1285’te Papa IV. Honorius’a, 1289’da IV. Philipp’e ve 1290’da Papa IV. Nicolas’a mektuplar yazdı. Aldığı cevaplar genellikle temkinli bir Avrupa ile karşı karşıya olduğunu gösteriyordu. Geleceğin İlhan’ı olacak Olcaytu’yu vaftiz etmiş, Papa’yı da onurlandırmak için oğluna Nicholas ismini vermişti. Argun, 1288 yılında, Avrupa’dan Moğolistan’a giden rahiplerin tersi istikamette bir heyeti Papa’ya göndermeye karar verdi. Bu görevi Rabban Çauma’dan başkası yapamazdı. Uygur Türklerinden olan ve Moğollara bilgisi ve kültürüyle büyük hizmetlerde bulunmuş olan Çauma, dört dili ana dili gibi konuşuyor, Kubilay devrinde edindiği diplomasi diliyle de bu iş için biçilmiş kaftandı. Daha da önemlisi Hristiyan’dı. Aralarında rahipler ve piskoposların da bulunduğu kalabalık bir heyet ile Napoli’de karaya çıktığında Papa IV. Honorius ölmüş, yerine kimin Papa olacağı tartışılmaktaydı. Kardinaller meclisinin açılışı sırasında Roma’ya vardı ve onlara Argun’un mesajını iletti. Siyasi bir cevap alamayınca buradan Fransa’ya geçti. Birkaç ay sonra tekrar Roma’ya döndüğünde Papa olarak seçilmiş olan IV. Nicholas’ın huzuruna çıktı. Ellerini ve ayaklarını öperek onu selamlayan Çauma’nın bu tavrı Papa’yı çok etkiledi. Birlikte dualar eden Papa, Argun’a iletilmek üzere mektubunu Çauma’ya verdi. Mesajda İlhanlıların Kudüs ve Mısır’a yapacakları saldırıda tam destek verileceği yazıyordu. Ama bu hiçbir zaman gerçekleşmeyecekti. Sonuç Asya’daki Büyük Hun Federasyonu’nun dağılmasından sonra başlayan batı yönündeki kitlesel göçlerin sonucu olarak İran ve Anadolu dahil, Avrupa içlerine kadar yayılmış olan Türkler, Hristiyanlığın hamisi konumundaki Doğu Roma İmparatorluğu’nu yıpratmaya ve alenen tehdit etmeye başlarken, VI. yüzyıldan bu yana İslam devletlerine kaptırılmış olan Kudüs’e duyulan özlemin de eklenmesiyle uzun yıllar sürecek olan Haçlı Seferleri başlamıştı. Büyük Selçuklu Devleti’nin yıkıldığı sürecin ardından Orta Asya’nın batısındaki yönetim boşluğunu Harzemşahlar doldurmuştu. Daha doğuda, Moğolistan bozkırlarında kabileler halinde çok parçalı bir siyasal yaşam hakimdi. Bu siyasal boşluktan yararlanan Cengiz Han ve Moğollar, Hristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki savaşta dengeleri değiştirebilecek bir unsur olarak tarih sahnesine çıktılar. İlk zamanlar her iki din de bu büyük felaketten nasibini almıştı. Ancak sonraki dönemde Moğollar, ortak düşmana karşı ittifak kurulabilecek bir güç olarak değerlendirildi. Cengiz Han’dan sonra dört parçaya bölünen imparatorlukta Altın Orda ve İlhanlılar arasında yaşanan gerginlik nedeniyle stratejik ortaklık arayışına girildi. Altın Orda Hanlığı, ortak düşman olarak gördüğü İlhanlılara karşı Memlukler ile ittifak kurarken, İlhanlılar ise Hristiyan Avrupa’ya yanaşıyordu. Her ne kadar İlhanlı tebaasının büyük çoğunluğu Müslüman olsa da, İslam dünyasının zihninde ve kalbinde derin izler bırakmış olan Halifenin katli gerçeği gün gibi ortadaydı. Bu nedenle Teküder’in Müslümanlığı da dahil olmak üzere İlhanlılara karşı temkinliydiler. İlhanlılar için bu durumda tek çare Hristiyan birliği ile anlaşma yoluna gitmekti. Hristiyan misyonerler Cengiz Han’dan çok önce Asya’nın uzak köşelerine dini tebliğ etmek için gitmişlerdi. Ancak bu bölgelerde yayılma alanı bulan dini eğilim Nesturilik olmuştu. Bu nedenle ümidi kalmayan Katolik Avrupa’nın Moğol saldırılarının en şiddetli olduğu dönemde amacının Moğolları Hristiyanlığa davet etmek olmadığı açıktı. İlhanlıların son yıllarına doğru ittifak arayışına girdikleri Katolik Avrupa’nın bu ihtiyaca samimiyetle cevap vermesi beklenemezdi. Verilen vaatlere sadık kalınmadığı gibi, Moğolların çözülme sürecini takibe başlayan Avrupa için yeni stratejiler geliştirme zamanı gelmişti. Kaynakçalar ABÜ’L-FARAC, Gregory (Bar Hebraeus). Abû’l-Farac Tarihi. C. II. (Çev. Ömer RızaDoğrul). Ankara: TTK, 1999. ASBRIDGE, Thomas. Haçlı Seferleri. (Çev. Ekin Duru), İstanbul: Say Yayınevi, 2014. BARTHOLD, V. V. Moğol İstilasına Kadar Türkistan. (Haz: Hakkı Dursun Yıldız). Ankara: TTK, 1990. CÜVEYNİ, Alaaddin Ata Melik. Tarih-i Cihan Güşa. (Çev. Mürsel Öztürk). Ankara: Kültür Bakanlığı, 1999. DEMİRKENT, Işın. Urfa Haçlı Kontluğu Tarihi. Ankara: TTK, 1990. D’OHSSON, M. Baron C. Moğol Tarihi. (Çev. Ekrem Kalan-Qiyas Şükürov). İstanbul: IQ Kültür Sanat, 2006. ERDEM, İlhan. “Olcaytu Han’ın Ölümüne Kadar İlhanlılarda Yaşanan Siyasal- Kültürel Gelişmeler ve Yakın-Doğu’ya Etkileri”, AÜDTCF Tarih Araştırmaları Dergisi. Ankara: 1997. 19(30). 1-35. GROUSSET, René. Bozkır İmparatorluğu, (Çev. M. Reşat Uzmen). İstanbul: Ötüken, 2006. BNÜ’L-ESİR. El-Kâmil fi’t-Tarih Tercümesi. (Çev. Ahmet Ağırakça-Abdülkerim Özaydın). C. XII. İstanbul: 1987. KAFESOĞLU, İbrahim. Harezmşahlar Devleti Tarihi. Ankara: TTK, 1992. MERÇİL, Erdoğan. Müslüman-Türk Devletleri Tarihi. Ankara: TTK, 2011. Moğolların Gizli Tarihi. (Çev. Ahmet Temir). Ankara: TTK, 2010. REŞİDÜDDİN. Câmiü’t-Tevârih. C. II. (Yay. Behmen Kerimî). Tahran: 1338. ROUX, Jean-Paul. Moğol İmparatorluğu Tarihi. (Çev. Aykut Kazancıgil-Ayşe Bereket). İstanbul: Kabalcı, 2001. SPULER, Bertold. İran Moğolları. (Çev. Cemal Köprülü). Ankara: TTK, 1987. TÜRKER, Özgür-ÜKTEN, S. Serkan. Haçlılar, Moğollar ve Ortadoğu’da Haçlı-Moğol Münasebetleri. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 54, 1 (2014), 319-344. YUVALI, Abdulkadir. İlhanlılar Tarihi I Kuruluş Devri. Kayseri: Erciyes Üniversitesi, 1994.

12

dk.

Bir Osmanlı Muamması: Düzmece Mustafa İsyanı

4 Mart 2022

Bir Osmanlı Muamması: Düzmece Mustafa İsyanı

Osmanlı tarihi içerisinde tam olarak aydınlatılamayan olaylar arasında yer alan Düzmece Mustafa olayı, günümüzde halen daha tartışmalara konu olmaktadır. Osmanlı tarih yazınının klasik bir özelliği olan ironik lakap takma geleneğinden kaynaklı Düzmece lakabını alan Mustafa, tarihsel bir karakter olarak gerçek olsa da, adı geçen olaylarda aldığı roller ve gerçek kişiliği üzerine yapılan tartışmalar, Düzmece Mustafa ve Düzmece Mustafa Olayı üzerindeki görüş ayrılıklarına da yansımaktadır. Biz de ortaya konulan bu sorunsalı ele alarak aydınlatmak adına siz Sanal Tarih okurları için konuyu mercek altına aldık. Osmanlı tarih yazımının klasik bir özelliği, girdiği mücadeleyi kaybedenlere, hanedan mensubu da olsa, yapılan yakıştırma ve takılan lakaplar içerisinde ironi barındırır. Bazen de tersi olur; tarafı olduğu padişahı hezimete uğratan rakip komutan cihangir bir hükümdar da olsa, Timur-lenk (Topal Timur) örneğinde olduğu gibi, adını istihfafla tarihlerine kaydetmekten çekinmezler. İlhanlı hakimiyetinin gölgesinde Selçuknamelerini yazan İbn Bibî, Aksarayî vd. saray tarihçilerinin yaptığı da aynı şeydir. Moğol istilasına karşı bağımsızlık mücadelesinin önderliğini yapan ve yıllarca II. İzzeddin Keykavus’un en büyük destekçileri olan Türkmenler ve hassaten Karamanoğlu Mehmed Bey, Konya’yı zapt ettikten sonra tahta oturttuğu şehzade Siyavuş, ‘Cimri’ lakabıyla Selçuklu tarihlerine kaydedildi. Mustafa Çelebi’nin (Düzmece) çağdaşı olan Şeyh Bedreddin de, sırf kardeşleriyle girdiği mücadeleden galip çıkan Mehmed Çelebi’nin rakibi olan kardeşi Musa Çelebi’nin şeyhülislamı ve danışmanı olduğu için Osmanlı tarihlerinin ilk zındık, mülhit ve sapkını olarak yer aldı. Yıldırım Bayezid’in küçük şehzadesi Mustafa Çelebi de saltanat davası güden diğer kardeşleri gibi kardeşi I. Mehmed’e karşı saltanat mücadelesine girişti. Ancak ağabeyine karşı kaybetti ve Bizans’a sığındı. Daha sonra tahta geçen II. Murad’ın ilk saltanat yıllarında ortaya çıkıp bir kez daha şansını denedi ve ayaklandı. Aşıkpaşazâde ve Neşrî tarihlerinde, Bizans’ın Anadolu’ya saldığı bir şehzade olduğu için -ilk defa- ‘Düzme’ lakabıyla anıldı. Daha sonraki Osmanlı tarihçileri de adını ‘Düzmece Mustafa’ olarak kaydetti ve öylece kaldı. Ancak buna rağmen Düzmece Mustafa, gerçek bir hanedan mensubu olarak kabul görmüştür. Gerek Şeyh Bedreddin’in marjinalleştirilmesinde ve gerek Mustafa Çelebi’nin ‘düzmece’ (yalancı) lakabıyla hanedandan dışlanmasında I. Mehmed ve oğlu II. Murad’ı etkisi altına alan Çandarlı ailesinin büyük rolü olmalıdır. Osmanlı kaynaklarında Mustafa Çelebi’nin ilk saltanat iddiasıyla ilgili bilgiler net değildir. Bu kaynaklara göre Şehzade Mustafa Çelebi, II. Murad’ın tahta çıkmasından sonra Yıldırım Bayezid’in oğlu olduğu iddiasıyla Selanik’te ortaya çıkan bir düzmecedir. Kendisini ‘Düzme’ olarak anan kaynaklarda bu lakabın, yaptığı taht mücadelesi sırasında rakiplerince ortaya atıldığı öne sürülür.1 Günümüzde tüm araştırmacılar, Mustafa’nın ‘düzmece’ olmadığı konusunda hemfikirdirler. I. Mehmed Zamanında Düzmece Mustafa İsyanı Yıldırım Bayezid, şehzadesi Mustafa Çelebi’nin de katıldığı Ankara Savaşı’nda (1402) mağlup olmuş, her ikisi de Timur’a esir düşmüştü. Bayezid öldükten sonra Mustafa Çelebi’nin Timur’la birlikte Semerkant’a götürülmüş olduğu kabul edilmektedir.2 Timur’un ölümünden sonra serbest kalan Mustafa Çelebi, Anadolu’ya dönünce bir süre Karaman ülkesinde Niğde’de kalmış, daha sonra kardeşi Musa Çelebi gibi Rumeli’ye geçmek için Kastamonu’da İsfendiyar Bey’e sığınmıştır. Ayrıca Mustafa Çelebi, adamlarıyla Rumeli’ye geçmek için Venedik’ten bir gemi tahsis etmesini istemiştir. Ancak Osmanlı ile ilişkilerin bozulmaması için bu teklif geri çevrilmişse de yine de Mustafa’nın ‘Venedik’in dostu’ olarak gördükleri ifade edilmiştir.3 1416 yılında Osmanlı donanması, Venedik’in Ege’deki kolonilerine ağır bir darbe vurunca, çıkan Venedik-Osmanlı savaşlarında Osmanlılar ağır kayıplar verdi. Bunun üzerine Osmanlılar Bizans’la anlaşma yapınca Mustafa Çelebi’nin bu fırsatı değerlendiremediği anlaşılmaktadır. 1415 yılında Anadolu’da bulunduğu anlaşılan Mustafa Çelebi ilk saltanat iddiasına, I. Mehmed’in Anadolu’da giriştiği harekâtla ilgili olarak başlamıştı. İmparator Manuel, Mora’da surları tamir ederken, I. Mehmed, Anadolu’da Mustafa Çelebi’yi himayesine alan Karamanoğlu üzerine yürümüştü. Mustafa da daha önce kardeşi Musa Çelebi’nin yaptığı gibi, 1415’te Sinop üzerinden Rumeli’ye çıkarak Eflak Beyi’ne sığınmıştır. Burada voyvoda Mirçea’dan destek görmüştür. Aynı yıl I. Mehmed, İzmir’i Cüneyd Beyden almış, Cüneyd’i Niğbolu sancakbeyi olarak göndermiştir. Timurlu Şahruh, Ankara Savaşı sonrasında bölgede kurulan statükonun devamında kararlı bir tutum içinde olmuş ve bu sebeple Osmanlı yayılmasında rahatsız olarak Mustafa’yı desteklemiştir. Bizans kaynakları Mustafa’nın 1419’da Bizans İmparatoru Manuel’e sığındığını yazar. Bizans İmparatoru da Mustafa’yı destekleyerek Osmanlı Devleti’ni zayıflatmayı düşünmüş, bunu bir koz olarak kullanmıştır. Mustafa Çelebi önce Trakya’da faaliyetlere başladı. Niğbolu sancakbeyi Cüneyd de kendisine katıldı ve birlikte hareket ettiler. Rumeli’de uc beyleriyle görüşerek kuvvet ve taraftar toplamaya başladılar. O sırada İznik’ten kaçıp Rumeli’ye çıkan Şeyh Bedreddin de Cüneyd’le görüşerek Deliorman ve Dobruca bölgesinde taraftarlarını topluyordu. Böylece Mustafa ile Cüneyd şartları kollayarak Eflak birliklerinin de desteğiyle Tuna’yı geçerek Bulgaristan taraflarını yağmalamaya başladı. Böylece hem gazi uç beylerinin desteğini çekiyor hem de servet biriktiriyordu. Rumeli uç beylerinin desteğini aldıktan sonra Teselya-Selanik yöresinde de faaliyete geçtiler. Mustafa Çelebi, I. Mehmed’in önce Anadolu’da sonra da Şeyh Bedreddin isyanıyla uğraşmasını fırsat bilerek Edirne’yi ele geçirdi ve kendisini sultan ilan etti (1418).4 I. Mehmed bir ordunun başında Mustafa Çelebi’nin üzerine giderken, başvezirini de Şeyh Bedreddin üzerine gönderdi (1419). Mustafa Çelebi’nin üzerine yürüyen I. Mehmed, Edirne’ye girdi, asileri dağıttı. Edirne’de bulunan Mehmed, önce Mustafa Çelebi ile Cüneyd beyi ortadan kaldırmayı sonra da ordusuyla Eflak üzerine yürümeyi planladı. Bu sırada Düzmece Mustafa, Cüneyd’le birlikte önce Teselya’ya oradan Selanik kalesine sığınmak zorunda kalmışlardı. Şeyh Bedreddin isyanını bastırdıktan sonra tekrar Selanik’e sığınmış olan Mustafa ile Cüneyd konusuna eğilen I. Mehmed, onları şehrin valisinden istediyse de vali, İmparatorun izni olmadan teslim edemeyeceğini söyledi. Ancak İmparator Manuel, Mehmed’e gönderdiği elçilerle Mustafa ve Cüneyd’in masraflarını karşıladıkları sürece onları serbest bırakmayacaklarına dair söz verdi. Manuel, I. Mehmed’in hayatta olduğu sürece bunları serbest bırakmayacağını taahhüt edince Selanik muhasarası kaldırıldı. I. Mehmed, Mustafa’nın serbest bırakılmaması koşuluyla Bizans’a yıllık olarak muayyen bir ücret ödeyeceğini kabul etmişti. Mustafa Çelebi’yi Bizans ile Osmanlı Devleti arasında barışın devamı için bir koz olarak kullanan Manuel, esirleri önce İstanbul’a getirtti, Cüneyd İstanbul’da hapsedildi. Ardından şehzadeyi Limni adasına göndererek burada koruma altına aldırdı. Böylece bir süreliğine de olsa Düzmece Mustafa ayaklanması bastırılmış oldu (1420)5 Kaynaklarda Mustafa Çelebi’nin bir oğlunun Bizans’ta rehin tutulduğu belirtilse de akıbeti hakkında herhangi bir bilgi bulunmaz. Mustafa Çelebi’nin Bayezid’in gerçek oğlu değil de bir Düzmece (yalancı) olduğu iddiası, I. Mehmed Çelebi zamanındaki ilk saltanat kalkışması sırasında siyasi mülahazalarla ileri sürülmüş olduğu anlaşılmaktadır. Bu yüzden Aşıkpaşazâde ve Neşrî tarihlerinde ‘Düzme’ lakabıyla anılmıştır.6 Bununla ilgili Bizans kaynaklarında iki farklı kayıt bulunmaktadır. İlk kayda göre Mustafa’nın ölüm haberi I. Mehmed’e bildirilmiş ve “Mustafa’nın hayatta olduğuna dair bir bilgileri bulunmadığından Mehmed, Mustafa’nın Bayezid’in gerçek oğlu olmadığını” yaymıştır. Diğer kayıtta bu iddiayı I. Mehmed’in veziriazamı ve Rumeli beylerbeyi Bayezid Paşa dile getirmektedir. Buna göre bu ‘düzmece’yi I. Mehmed zamanında İmparator Manuel, Yıldırım Bayezid’in oğlu olarak ortaya atmıştır. Ancak bunun gerçek Mustafa Çelebi ile ilgisi yoktur. Çünkü sultanın kendisine belirttiği üzere Mustafa ölmüştür.7 Diğer bazı Osmanlı ve Bizans kaynakları Mustafa Çelebi’nin Yıldırım Bayezid’in gerçek oğlu olduğunu kaydetmişlerdir.8 II. Murad Zamanında Düzmece Mustafa İsyanı II. Murad genç yaşta tahta çıktığında devlet işlerini veziriazam ve Rumeli beylerbeyi olarak Bayezid Paşa yürütüyordu. Onun bertaraf edilmesinden sonra Çandarlı Halil Paşa ipleri eline alacaktır. Mustafa Çelebi, Sultan Mehmed’in ölümüne kadar esarette kaldı. II. Murad’ın tahta çıkmasıyla Osmanlı-Bizans münasebetleri bozulunca İmparator Manuel, onu serbest bırakarak Gelibolu’ya çıkmasını sağladı. I. Mehmed, ölmeden önce oğulları Murad’ı Edirne’de sultan olmak üzere tayin etmiş; Şehzade Mustafa’yı Hamitoğulları beyliğine, Anadolu’yu yönetmek üzere göndermiş; Yusuf ve Mahmud’u da Bizans’a söz vermişti. Buna karşılık İmparator da I. Mehmed’in kardeşi Şehzade Mustafa’yı (Düzmece) serbest bırakmayacaktı. Bayezid Paşa gelen Bizans elçilerine Yusuf ve Mahmud’u teslim etmeyeceğini bildirdi. Bunun üzerine İmparator Manuel, Mustafa Çelebi ile bir anlaşma yaparak kendisini Limni’deki göz hapsinden kurtardı. Cüneyd Bey’i de serbest bırakarak 10 gemilik bir donanma ve Bizans komutanı eşliğinde bir orduyla onları Gelibolu’ya çıkardı (1421). Yapılan anlaşmaya göre Mustafa İmparatora tabi olacak, rehin olmak üzere oğlunu İstanbul’da bırakacak, Gelibolu yarımadası ile Karadeniz sahilinde Eflak’a kadar uzanan saha ve Teselya bölgesini İmparatora geri verecekti.9 Bizans İmparatoru, Mustafa Çelebi’yi meşru sultan sayıyordu. Anadolu’daki beylikler de II. Murad’a karşı ayaklanmıştı. Germiyan, Aydın, Menteşe, Karamanoğulları vd. Murad’ın sultanlığını tanımadılar. Sultan Murad, Düzmece Mustafa’ya karşı mücadele etmek zorunda kaldığı için durumu kabullenmek zorunda kaldı. II. Murad, önce Bursa’ya gelip Anadolu’daki durumunu sağlamlaştıracak bir ordu topladı. Ancak Anadolu’daki faaliyetleri, II. Murad’ın aleyhine olmuştur. Gelibolu’ya çıkan Mustafa Çelebi ise halkın yoğun teveccühüne mazhar olmuştu. Cüneyd, Gelibolu kalesini kuşatırken bir süre sonra kale muhafızları teslim oldu. Selanik’e gelen Mustafa Çelebi, Rumeli’nin askeri gruplarını ve tanınmış uç beylerini yanına toplamıştır. Cüneyd Bey’in de desteğiyle yeni bir askeri teşkilat kurar. Onun bu faaliyetleri üzerine II. Murad, Rumeli’ye Başveziri Bayezid Paşa komutasında bir ordu gönderdi. Mustafa Çelebi ile Başvezir Bayezid Paşa komutasındaki ordu Gelibolu’nun Sazlıdere mevkiinde karşılaştı. Başvezir Bayezid Paşa’nın da öldürüldüğü bu savaşta Mustafa Çelebi galip geldi ve bu zaferle Edirne’ye girerek hükümdarlığını ilan etti. İlk iş olarak adına sikke bastırdı (1421). Rumeli uç beyleri de Mustafa’yı sultan kabul etti. Onu her yerde Yıldırımoğlu ve sultan olarak tanıdılar. Düzmece Mustafa’yı, öncelikle Avrupa’da yeni fetihler isteyen ve Sultan Murad’ın Anadolu işleri ile uğraşacağından korkan gazi uç beyleri, durumundan memnun olmayıp herkese eşit toprak ve servetten pay vadeden Şeyh Bedreddin’in peşine takılan Müslim ve gayrimüslim unsurlar, Başvezir Bayezid Paşa’yı kapıkullarından olduğu için sevmeyen kitleler desteklemişti. Düzmece Mustafa indirilmiş vergi ve bağımsızlık vaatleri yüzünden Bizans’tan ve Hristiyan vasallerinden de destek görüyordu. Bütün bunlar, merkezi olmayan bir yönetimden daha fazla yararlanacaklarını düşündüklerinden isyana katılmışlardı. Mustafa Çelebi ardından Gelibolu’ya gelerek burasını İmparatora vermeyeceğini söyledi ve kaleyi tahkim edip Bizans askerlerini İstanbul’a gönderdi, kendisi de Edirne’ye döndü. Rumeli’deki bütün bölgeler onun sultanlığını tanıdı. İmparator ise Mustafa’nın sözünde durmadığını görünce II. Murad’la anlaşmaya karar verdi. Mustafa Çelebi bu durumda Bizans İmparatoru ile anlaşmak zorunda kaldı. II. Murad ise müttefiki Cenova’ya yöneldi ve Foça’daki Cenevizlilere bazı ticari imtiyazlar verip anlaştı. Bunu duyan Mustafa, Cüneyd’in de teşvikiyle Gelibolu’ya gelip Lapseki’ye geçti (1422). Bizans’ın da desteğiyle Mustafa Çelebi 1422’de 12 bin sipahi ve 5 bin piyade ile Anadolu’ya geçti. II.Murad’ın ordusunu hazırlamak üzere olduğu Bursa üzerine yürüdü. II.Murad bunu haber alınca, vezirlerinden İvaz Paşa ile birlikte harekete geçti. Bursa’dan çıkıp Ulubat’a geldi ve iki taraf Ulubat suyu önünde kapıştı. Mustafa’nın hücumu yeniçerilerce püskürtüldü. II. Murad, daha önce Rumeli uç komutanlığı yapan Mihaloğlu Mehmed beyden Mustafa Çelebinin yanında bulunan uç beylerini ikna etmesi için talimat verdi. Böylece Rumeli uc beyleriyle el altından görüşerek onları II. Murad’ın tarafına çekilmesi sağlandı. Cüneyd’in de İzmir beyliği ve Aydın vaadi karşılığında mücadeleden vazgeçmesi sağlandı. Böylece Cüneyd Bey, yanındaki askerleri ile birlikte Mustafa’nın yanından ayrılıp Aydın’a doğru kaçtı. Bu tedbirler Mustafa’nın ordusunda bozguna yol açtı. Etrafındakilerin ihanetine uğradığını gören Mustafa, Bursa’ya saldırmaktan vazgeçip geri çekilerek Gelibolu’ya kaçtı. Mustafa geri çekilince Yeniçeriler Mustafa’nın kalan askerlerini kılıçtan geçirdi. Uç beyleri de gelip II. Murad’a itaatlerini arzettiler. Aşıkpaşazade ve Neşrî, II. Murad’ın safına geçen Rumeli uç beylerine ‘düzme’ bir şehzade tarafından kandırıldıkları bu sırada söylendiğini belirtirler. Düzmece lakabının muhtemelen bu hadiseden sonra ortaya çıktığı öne sürülür.10 Buna karşı Sultan Murad da Mustafa’nın peşini bırakmayarak, arkasından hızla takibe koyuldu. Bu yüzden güçlü müttefiklerinden Cenevizlilerin yardımını elde ederek, Foça valisi Giovanni Adorno’dan gemiler kiraladı ve yedi kadırgadan oluşan filoyla Boğazı geçip Lapseki’ye ulaştı (1422). II. Murad, Adorno’nun yardımıyla Gelibolu’yu da ele geçirdikten sonra Edirne’ye kaçan Mustafa Çelebi’yi kovalamaya devam etti. Mustafa, Edirne’den haremini ve hazinesini alarak Eflak’a doğru hareket etti. Edirne’ye giren Sultan Murad, askerlerine Mustafa’nın takip edilmesi emrini verdi. Sonunda Tunca nehri kenarındaki Kızılağaç Yenicesinde yakalanan Mustafa Çelebi, Edirne’ye getirildi ve kale burcunda asılarak idam edildi (1422).11 Bu suretle II. Murad, Mustafa’nın Osmanlı hanedanına mensup olmadığını da halka göstermek istemiştir. Başka bir rivayete göre de Mustafa, Eflak’a oradan Kefe’ye kaçmayı başarmıştı. Daha sonra Selanik’e döndüğü ve 1430’da şehir Osmanlıların eline geçirilinceye kadar buralarda faaliyet gösterdiğine dair rivayetler de vardır. İnalcık, Venedik tarafından Yıldırım Bayezid’in oğlu olduğu iddiasıyla ortaya çıkarılan ve 1425’te Selanik’e çıkıp Venedik donanmasıyla işbirliği yapan başka bir Düzmece Mustafa’dan bahsetmektedir.12 Mustafa’ya verdiği destekten dolayı Bizans’ı cezalandırmak isteyen II. Murad, İstanbul’a yürüdü ve şehri kuşattı. Bu arada II. Murad’ın küçük kardeşi Mustafa ise Anadolu’da Karaman, Germiyan, İsfendiyar beylerinin yardımıyla ayaklanıp Bursa’yı kuşatmıştı. Öte yandan, Eflak, Venedik, Macaristan da bu ittifakın Avrupa ayağını oluşturuyordu. II. Murad son bir hamleyle İstanbul’a saldırıp kuşatmayı sürdürecek biraz kuvvet bırakıp Edirne’ye gitmişti. 50 gün boyunca kuşatılan şehir alınamadı (1422). Küçük Mustafa vakası, II. Murad’a yapılan genel saldırı harekâtının bir yönünü teşkil eder. Bursa’ya kuşatan Mustafa, II. Murad’ın gönderdiği Mihaloğlu kuvvetleri karşısında tutunamayıp İstanbul’a kaçtı ve İmparatora sığındı. Aldığı destekle Silivri’ye geçti. Rumeli kuvvetleri karşısında dayanamayıp Kocaeli’ne oradan İznik’e geldi. Bursa Ovası’nın bir bölümünü ele geçirdiyse de Bursa’yı koruyan Ahiler şehri Mustafa’ya teslim etmediler. Böylece Mustafa, İznik’e yerleşti. II. Murad önce Bursa’ya geldi ardından İznik’i muhasara etti. Şehirde kontrolü ele geçiren Murad, Mustafa’yı idam ettirdi (1423). Arkasından Mustafa’yı destekleyen İsfendiyar ve Karaman beylerin üzerine yürüyen Sultan Murad, her iki beyliği Osmanlı’ya bağladı. Arkasından İzmir ve Aydın ilini ele geçiren Cüneyd Bey üzerine yürüdü. Bizans ve Anadolu beylerini tahrik etmekle kalmayıp Selanik’i ele geçiren Cüneyd Bey, Venedik’le de ilişkiye girmişti. 1425 yılında harekete geçen Osmanlı kuvvetleri, Cüneyd’i Akhisar’da kuşattılar. Daha fazla kaçamayan Cüneyd yakalanarak soyuyla sopuyla imha edildi.13 İzmir’den sonra önemli bir liman şehri olan ve Venedik’in elinde bulunan Selanik, kuşatıldı. Bu arada Venedikliler, Bayezid’in oğlu olduğu iddia edilen bir düzme Mustafa’yı daha ortaya çıkardılar. 1425’te Selanik’ten yola çıkan Mustafa, Venedik donanması ile işbirliği yaptı. 1425-1430 Osmanlı-Venedik Savaşı’nın sonunda, Doğu’daki gelişmelerin de lehinde gitmesini fırsat bilen Osmanlılar, Venedik’in elindeki Selanik’i kesin olarak aldı (1430). Böylece saltanat şerikleri Düzmece Mustafa’ların Osmanlı aleyhinde kullanıldığı ve desteklendiği iki yerden İstanbul sürekli baskı altında tutulmasına rağmen ele geçirilememiş ancak Selanik uzun bir aradan sonra kesin olarak Osmanlı mülküne dahil edilmiştir. Dipnotlar 1Fehamettin Başar, “Mustafa Çelebi, Düzme”, TDV İA, Cilt 31, 291. 2İ.H.Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, TTK Basımevi, Ankara 1988, s. 367; Şehabeddin Tekindağ, “Mustafa Çelebi”, İslam Ansiklopedisi, C. VIII, 1960, s. 687. 3Ferhan K. Mollaoğlu, “Düzmece Olarak Anılan Mustafa Çelebi ve Bizans (1415-1416/7)”, DTCF Dergisi, 49, 2, Ankara 2009, s. 178. 4Stanford J.Shaw, Osmanlı İmp.u ve Modern Türkiye, Cilt I, E Yay., İst. 2008, s. 68. 5Stanford J. Shaw, a.g.e., s. 68. 6Aşıkpaşazâde Tarihi, Ali Beg neşri, İst. 1332, 157; Neşrî, Kitab-ı Cihannüma, II, KB Yay., Ankara 1993, 557. 7Ferhan K. Mollaoğlu, a.g.m, s. 177. 8Dukas, Bizans Tarihi, trc. VI..Mirmiroğlu, İst. 1956, s.71; Düsturname-i Enveri, (Osmanlı Tarihi Kısmı), haz. Necdet Öztürk, İst. 2003, 42-43. 9Dukas, Bizans Tarihi, s. 85. 10Fehameddin Başar, “Mustafa Çelebi, Düzme”, TDV İA, Cilt, 31, s. 293. 11Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, I, 387-388; Halil İnalcık, “Murad II”, TDV İA, C.31, s. 165. 12İnalcık, ‘Murad II.’, TDV İA, Cilt VIII, s. 602.312İnalcık, “Murad II”, s. 166. Kaynakçalar Aşıkpaşazade Tarihi, Ali Beg neşri, İst. 1332. Başar, Fehameddin, “Mustafa Çelebi, Düzme”, TDV İA, Cilt; 31. Dukas, Bizans Tarihi, trc. VI..Mirmiroğlu, İst. 1956. İnalcık, Halil, “Murad II”, TDV İA, C.31. Neşrî, Mehmed, Kitab-ı Cihannüma, II, KB Yay., Ankara 1993. Stanford J. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, E Yay., İst. 2008. Tekindağ, Şehabeddin “Mustafa Çelebi”, İslam Ansiklopedisi, C. VIII, 1960. Mollaoğlu, Ferhan Kırlıdökme, “Düzmece Olarak Anılan Mustafa Çelebi ve Bizans (1415-1416/7)”, DTCF Dergisi, 49, 2, Ankara 2009. Uzunçarşılı, İ.Hakkı, Osmanlı Tarihi, C.I, TTK Basımevi, Ankara 1988.

9

dk.

Büyük Selçuklu Sultanlarının Ölüm Sebepleri

29 Nisan 2022

Büyük Selçuklu Sultanlarının Ölüm Sebepleri

“Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz, Sultan Süleyman’a kalmadı böyle hiçbir kitap yazmaz” demiş şair. İnsan fıtratı gereği doğar, büyür ve ölür. Ne yedi cihana hükmeden krallar bu dünyada ebedi olabilmiş, ne de Allah elçisi Nebiler. Her ne kadar başarılar, zaferler, büyük galibiyetler kişilere insan üstü atıflarda bulunmamıza neden olsa da bu son hiç değişmez. Bu yazımızda da büyük başarılara imza atan Selçuklu sultanlarının, hükümdar kimliklerini bir köşeye bırakarak herkesin kaçınılmaz olarak yaşadığı ve yaşayacağı o malum sona nasıl ulaştıklarını inceleyeceğiz. Oğuzlar’dan ayrılan Temür-Yaylığ Dukak oğlu Selçuk Sübaşı1 ile X. yüzyılda Cend’de başlayan Selçuklu Devleti'nin serüveni, yeni fetihler yaparak, geniş topraklara hükümdar olan, zamanla varlığını kendisine yeni topluluklar katarak ilerleten, daha o dönemde ismini ulu hükümdarlar arasına yazdıran sultanlar ile devam etti. Cend’den yola çıkan Selçuklular, Sirderya’yı geçip, Maveraünnehir’e indi, Belh, Merv, Semerkand, Buhara, Nişabur, Dandanakan, Nesa, Rey, İsfahan, Malazgirt dahil birçok önemli bölgeyi hakimiyet altına aldılar. Dönemin kudretli sultanları Bizans hükümdarlarını savaş esiri alıp, kendilerine misafirperver tavır gösterecek yüceliğe sahiplerdi. Türk tarihine damga vuran Büyük Selçuklu sultanları her fani gibi ölümle karşı karşıya geldi. Kimisi burun kanamasından dolayı vefat ederken, kimisi de düşmanın hain hançerine yenik düştü. Bu çalışmamızda da bugüne kadar daha çok siyasi hayatları üzerinde durulan Selçuklu Devleti hükümdarlarının, nasıl öldüğünü incelemeye çalışacağız. Tuğrul Bey (1040-1063) Tuğrul Bey ve Devletin Kuruluşu: 1040 yılında Gazneliler ile yapılan Dandanakan Savaşı’nda galip gelen Selçuklu orduları sayesinde devlet resmen kuruldu.Tuğrul Bey, isyanlarla uğraşırken ve hilafet sarayı ile olan ilişkileri yoluna koymaya çalışırken 452 (1060) yılında eşi istiska2(vücutta su birikmesi) hastalığından vefat etti. Sultan’ın çok sevdiği eşi Altuncan Hatun hayli zekiydi ve devlet işleriyle de ilgileniyordu. Sultan birçok zaman hanımının fikrini de alırdı. Altuncan Hatun, ölürken bile -siyasi bakımdan önemini vurgulayarak- eşine, halifenin kızı ile (bazı kaynaklarda kızkardeşi olarak geçmektedir) evlenmesini vasiyet etti.3 Bu vasiyetin üzerine Tuğrul Bey, veziri Amidü’l-mülk’ü, Halife Kaim Biemrillah’ın kızını istemesi için vekil tayin etti. Fakat halife bu evliliğe sıcak bakmıyordu. Tuğrul Bey’in ısrarı, siyaseti ve yazdığı mektubunda ‘ ’el-Kaim Biemrillah’tan gördüğüm mükafat bu mudur? Halbuki onun taati için kardeşimi öldürdüm ve onun bir saat vakti için ömrümü ve onun yoluna bütün malımı feda ettim’ ’ 4 diyerek sitem edişinin ardından, halife kızını vermeye razı oldu. Tuğrul Bey nikah akdinden yaklaşık dört buçuk ay sonra evlenmek maksadıyla Bağdat’a gitmek üzere yola çıktı. Yolculuğu sırasında mahalli hakimleri toplayarak yönetim meseleleri ile ilgili görüşmeler yaptı ve ardından halifenin veziri Sultan'ı karşıladı.18 Şubat’ta başlayan düğün bir hafta sürdü. Sarayda ziyafet verildi, hediyeler dağıtıldı, eğlenceler yapıldı. 5 Halifenin kızı Seyyide’ye Hz. Fatımatü’z Zehra’nın mehiri olan 400 dirhem gümüş ve 1 dinar altın mehir olarak verildi.6 Bağdat Kadı’ul Kudatı’nın kıydığı nikahın ardından, zifafın darü’l mülkte olmasını istediği için Tebriz’den Rey’e doğru yola çıkan Sultan, yolda rahatsızlanınca -ve hava da çok sıcak olduğundan- serinlemek için Rey civarında bir yerde dinlenmek istedi. Tacrişt Köyü’nde dinlenmeye koyulan Sultan’ın sürekli burnu kanıyordu ve kanamaya hiçbir ilaç (daru) şifa olmuyordu. En nihayetinde sultanın gücü kalmadı. 455 senesinin Ramazan’ında (Ağustos- Eylül 1063) Sultan ahir dünyaya göç etti. 7 Rua’fi sebebiyle (burun kanaması) vefat eden sultanın zevcesi Seyyide ise, mihriyle beraber öylece geri gönderildi. Tuğrul Bey ölürken kendisinin oğlu olmadığı için, yerine kardeşi Çağrı Davud’un oğlu Alparslan’ı veliaht yapmıştı.8 Sultanın ölümü üzerine vezir Amidü’l mülk saray erkanını yas tutmamaları ve dövünmemeleri için uyardı. Sultan geçici olarak saraya gömüldü fakat Alparslan ile Süleymanşah arasındaki taht mücadelesi sonra erince Alparslan tarafından, Sultan’ın kemikleri alınıp Rey’e gömüldü. Tuğrul Bey’in Rüyası: Tuğrul Bey’in yetmiş yaşına yaklaştığı ve hasta olduğu sırada devlet erkanına anlattığı rüya şöyle idi: ‘’Rüyasında Tuğrul Bey’i semaya yükseltmişler ve ‘ ’ne istiyorsun ’’ diye sormuşlardı. O, ‘’ uzun ömür ’’ demişti bunun üzerine, ‘’ sana yetmiş sene ömür var ’’ demişlerdi.’’9 Gerçekten de Sultan, yaklaşık olarak yetmiş yaşlarında vefat etti.10 Sultan Alp Arslan (1063-1072) Amcasının ölümü üzerine giriştiği taht mücadelesini kazanan Çağrı Bey’in oğlu Alparslan, asıl ününü Bizans İmparatoru Romenos Diogenes’i esir aldığı 26 Ağustos 1071 tarihli Malazgirt zaferi ile elde etti. Aynı zamanda adını, Anadolu’nun soydaşlarına yurt edinilmesindeki öncelikli isim olmasıyla da gelecekteki tarih kitaplarına, Anadolu’nun fatihi olarak hakkıyla yazdırdı. Fakat ölüm Sultan'a erken denecek bir yaşta geldi. Ölümüne sebep olan süreç birkaç kaynakta farklı şekilde anlatılsa da, anlatılan olay örgüsü genel olarak şöyledir: Karahanlı Hükümdarı ile Melik Ayaz arasında çekişmeler yaşanmaktaydı. Batı Karahanlı hükümdarı Şemsülmülk, Sultan'ın kızı ile evliydi. Şemsülmülk, kardeşi Ayaz’ın devleti ele geçirme planlarına yardım ettiği gerekçesiyle döverek hanımının ölümüne sebep olmuştu. Bunu duyan Sultan çok sinirlenmiş, artık Türkistan seferine çıkması gerektiğine karar vermiş ve büyük bir ordu ile yola koyulmuştu. Yaklaşık 200.000 kişilik11 bir ordu ile damadının üzerine sefere çıktı. Meşhur bir kale olan Berzem kalesi üzerindeki kuşatma uzun sürmüştü. Kalenin kutvali12 beklenmedik bir direnç göstermişti. Hatta Ermeni tarihçi Urfalı Mateos’un anlattığına göre ‘ ’bu kalenin sahibi cesur ve aynı zamanda azgın ve merhametsiz bir adamdı.’’13 ‘’Kale reisi hayli sıkıntılara göğüs gerdikten sonra Sultan'a arz-ı ta’zîmat etmeye karar verdi. O, korkunç bir plan düşündü. O, gün karısı ve çocuklarıyla beraber şenlik ve ziyafet yaptı. Davullar çaldırarak ve şarkılar söyleterek onlarla beraber büyük neşe içinde yedi ve içti. Fakat geceleyin karısını ve üç oğlunu, sultanın eline düşüp ona köle olmamaları için vahşiyane bir surette kendi eliyle kesti. O, ertesi sabah erkenden oğullarını kesmiş olduğu iki keskin bıçağı yanına aldı ve Sultan'ın huzuruna gitmek üzere kaleden çıktı.’’14 Sultan Alparslan onu huzuruna aldığında, kale kutvali Sultan’ın karşısında eğildi, fakat yaklaştığı anda dehşetli planını harekete geçirmek için bir anda Sultan’ın üzerine atıldı. O sırada etrafındakiler ne olduğunu bile anlayamamışlardı. Yusuf çizmesinin içinden bıçağını çıkarıp Sultan’a doğru savurdu. Sultan Alparslan üç yerinden derin yaralar almıştı. Sultanın daha fazla darbe almasını önlemek için Bağdat şıhnesi15 Gevherayin sultanın önüne atıldı. Yusuf onu da yaralamıştı. O sırada orada bulunanlar yaşanan hadise karşısında donup kaldı. Onların bu şaşkınlığından faydalanıp kaçmaya çalışan Yusuf’u, sultana hizmet için çadırın önünde bekleyec ferraş16 Cami’-i Nişaburi elinde bulunan mihkub ile kafasına vurarak öldürdü.17 Birçok kaynakta okçuluk konusundaki başarısı anlatılan Sultan'ın, Yusuf kendisinin üzerine atıldığı sırada askerlerine ''dur'' emri vererek Yusuf'a bir ok attığını fakat belki de ayağı sendelendiği için attığı okun Yusuf'a isabet etmediği anlatılmaktadır. 18 Ahmed bin Mahmud Sultan’ın hayattaki başarısının bir ok ile başlayıp ölümünün de bir ok ile bittiğini şöyle ifade eder; ‘ ’O, hedefini bulan bir ok ile hükümdarlığa ve devlete ulaştı. Sonunda yine, hedefini bulmayan bir ok hükümdarlığının sona ermesine ve ölümüne sebep oldu ’’.19 Sultan Alparslan, halkının bu durumdan haberdar olmaması için ordusuna ilerleme emri verdi. Beş gün sonra durumunun ağır olduğunu hissedince yanına önemli kumandanlarını çağırdı ve onların huzurunda, tahta oğlu Melikşah’ın geçmesini vasiyet etti. 20 Bu olay Selçukname’ye21 dönemin güvenilir tarihçilerinden İbn’ül Esir’e22, Reşidüddin Fazlullah’a ve İbn’ül Cevzi’ye göre23 birkaç farklı şekilde anlatılsa da anlatılan olay örgüsü genel bir özetle bu şekildedir. Melikşah (1072-1092) Seferler, Fetihler ve Mücadeleler: Sultan Alparslan, Melikşah’ı veliaht tayin ettiğini sık sık dile getiriyordu. Vasiyeti üzerine devlet erkanı Sultan Alparslan’ın ölümünden sonra Melikşah’ı sultan ilan ettiler. Melikşah, cülus töreninin ardından Nizmülmülk’ü yeniden vezirlik makamına tayin etti.24 Sultan Melikşah, babasının vefatı üzerine durumdan faydalanmak isteyenlerle mücadele konusunda ciddi sıkıntılarla karşılaştı. Semerkant Hanı ve Gazneliler ile mücadeleye girişti. Sultanın sadece dışarıdan değil içeriden gelen tehditlerle de mücadele etmesi gerekiyordu. Amcası Kavurd Bey onun hükümdarlığını tanımadığı gibi Sultan’ın gönderdiği kendine itaat davetini içeren mektubu da çok sert ve asi bir şekilde cevapladı. Kavurd Bey mücadelenin sonunda yeğeninin eline esir düştü. Bir süre sonra ordu içerisinde Kavurd Bey yandaşlarının olduğu gerekçesiyle, yay kirişiyle boğularak öldürüldü. Orduya ise, Kavurd Bey’in esarete dayanamayarak yüzüğündeki zehri içip intihar ettiği haberi verildi.25 ‘ ’Cihangirlik yapan babaları gibi o da cihangir idi. Onlar devlet ağacını diktiler. Meyvelerini o yedi. Onlar taht, tac ve saltanat alıp koydular, tacı takıp tahta oturmak ona kaldı.’’26 Hükümdarlığı boyunca Maveraünnehir, Kafkasya, Suriye, Türkistan Seferleri ve yeni fetihler yapan Sultan, ömrünün son dönemlerinde Hasan Sabbah ve İsmailîlik ile mücadele etti. Veziri Nizamülmülk’ün de bu mücadelede önemi büyüktür. Öyle ki vezirinin ölümü bir Alamut fedaisinin elinden oldu. Vezir Nizamülmülk’ün Azledilmesi, Fedailerle Mücadelesi ve Ölümü: Sultan Melikşah, Han-ı Semerkand Tamgac’ın kızı Terken Hatun ile evlenmişti. Terken Hatun oldukça nüfuzlu bir hanım idi. Tacü’l Mülk Ebu’l Gana’im adında bir veziri vardı. Terken Hatun onu, Nizamü’l Mülk’ün yerine geçirmek istiyordu. Bu yüzden vezirliği Tacü’l Mülk’e versin diye, Sultan Melikşah ile yalnız kaldığı zamanlarda sürekli ona Hace’yi kötülüyordu. Çünkü, Sultan’ın Zübeyde Hatun’dan olma, Berkyaruk adında başka bir oğlu daha vardı. Terken Hatun kendi oğlu Mahmud’un veliaht olmasını isterken, Hâce, Berkyaruk’un saltanata daha layık olduğunu düşünüyordu. Sultanın oğullarından en büyüğü olduğu ve diğerlerinden daha bilgili olduğunu düşündüğü için, Nizamülmülk onda saltanat ışığını görüyordu. Yine Terken Hatun Hace’yi Sultan’a kötülemeye devam ediyordu, on iki oğluna devletin topraklarını dağıttığını, saltanatta ona ortak olmaya çalıştığını söylüyordu. En sonunda Sultan naiblerini toplayıp vezire haber gönderdi: ‘’Yönetime benimle ortak mısın ki, vilâyet ve ıktâları kendi evladına veriyor, benimle meşveret etmeksizin istediğin mülk üzerinde tasarrufta bulunuyorsun? İster misin ki önünden vezirlik divitin (devât-ı vezâret), başından sarığını (destâr) almalarını emredeyim?’’27 Vezir bunları duyunca öfkelenip aynı sert üslupla cevap verdi; ‘’Sen mülkte ortağın olduğumu bilmiyor muydun? Sen bu mertebeye benim tedbirim sayesinde ulaştın. Sultan Alparslan ölünce emîrleri ve askerleri nasıl topladığımı ve Ceyhûn’dan geçip senin için şehirleri fethettiğimi, alemin her yerini ele geçirdiğimi unuttun mu? Senin tacın ve devletin benim divitime bağlıdır. Ne zaman ki benim divitimi alırsın (bil ki) senin de tacını alırlar.’’28 Hâce sinirle söylediklerinden pişman oldu. Sultan’ın gönderdiği adamlara, ‘’ ben bunları öfkemden söyledim, sözlerimi ister şimdi isterseniz de daha sonra Sultan’a iletin’’ mealinde açıklama yaptı. Onlar, Sultan’ın huzuruna geldikleri mecliste, Hâce’nin sözlerini daha hafifletilmiş bir şekilde aktarsalar da, meclis boşalınca olan biteni Sultan’a aktardılar. (Bazı müellifler oradaki aracıların Terken Hatun'un hatrına istinaden bu sözlere ilaveler yaparak Sultan'a aktardıklarını, Sultan ile Vezirin arasının açılmasına sebep olduklarını dahi yazmaktadır.) Bu duruma çok üzülen Sultan, Nizamülülk’ü vezirlikten azletti ve Bağdat’a doğru yola çıktı. Hâce’de Sultan’ın ardından yola koyuldu. Berûcerd yakınlarında, Tacü’l Mülk’ün tahrik ettiği Mülhidler29 Hasan Sabbah’ın işaretiyle, Hace’ye suikast düzenlediler. Ebu Tahir-i Evani isimli bir fedai, bargahdan hareme gittiği sırada bir sufî gibi Nizamülmülk’ün önüne çıktı ve ona bir yazı (rik’a) verdi. Hâce bu yazıyı okumaya çalışırken, fedai onu hançerleyiverdi. Ertesi gün, devletin sadık veziri Hace Nizamülmülk ahir dünyaya göç etti.30 Sultan Melikşah’ın ölümü: Sultan Melikşah, vezir olarak Nizamülmülk’ü azlettikten sonra yerine, Terken Hatun’un naibi Tacü’l Mülk’ü vezir tayin etmişti. Sultan, Bağdat’a ulaştıktan on sekiz gün sonra31 ava gitti. Av yerinde hastalandı ve Bağdat’a geri dönünce kan aldırdı. Fakat kan aldırmak fayda etmedi, yeterince kan alınamadı ve hastalığı gittikçe daha da ilerledi. Hastalığının adı ateşli humma idi. Sultan daha fazla dayanamadı ve o ayın ortalarında vefat etti. Sultan Melikşah’ın avda zehirli et yediği iddia edilir. Bunu kimin yaptığı/yaptırdığı konusunda net bir karara varılamamıştır fakat, Hasan Sabbah ve yayılmacı tarikatıyla olan mücadele ve Vezir Nizamülmülk'ün öldürülmesi, bu konuyu incelerken göz önünde bulundurulması gereken önemli hususlardandır. Ayrıca, daha önce de bahsedilen, Vezir Nizamülmülk’ün ‘’ Senin tacın ve devletin benim divitime bağlıdır. Ne zaman ki benim divitimi alırsın (bil ki) senin de tacını alınır’’ mealindeki öngörüsünde haklı çıktığı görülmektedir. Cihan hükuümdarları içinde ben öyle bir şahım ki, Sadece bana nasip oldu Dünya’ya hükmetmek. Şahlara tac ve taht ihsan ettim; Buna şahit oldu yedi yıldız. Elde edemediğim iki şey varsa eğer, Biri peygamberlik diğeri ise ilahlık. Bağladı kara toprak elimi şimdi, Kayboldu iyi günlerimin aydınlığı ve ışığı. Ey Dünya! Vefasızlığı adet edinmişsin, Kötülüğü iyilik şeklinde gösterirsin. Binlerce yıl vefa arasan da eğer, Sonunda vefasızlıktan başka bir şey bulamazsın. Benden sonra pek çok şahlar görsen de, Her birinin mülkünü ve ömrünü arttırsan da, Benim gibi böyle bir makam ve yücelikte, Başka birini bulamayacaksın.32 Sultan Mahmud (1092-194) Sultan Mahmud, Annesi ve Taht Mücadeleleri: Melikşah’ın vefatından sonra yerine veliaht olarak bıraktığı Berkyaruk geçtiyse de Terken Hatun oğlu Mahmud’un tahta geçmesi için elinden geleni yaptı ve sonunda başarılı da oldu. Terken Hatun, halifeden, oğluna saltanat vermesini ve Bağdat’ta oğlunun adına hutbe okutulmasını istemişti. Halifenin cevabı ise şöyleydi: ‘’Hükümdarlık kaidelerinin muhafazası, dikkatsiz ve baştan savma yapılacak bir iş değildir. Henüz altı yaşını geçmemiş olan Mahmûd, nasıl yedi iklimi hakimiyet altında tutup muhafaza edebilir? ‘’34 Başta kabul edilmeyen bu istek, Terken Hatun’un yaptığı harcamalar ve ısrarıyla şartlı olarak kabul edildi. Şartlardan bazıları şöyleydi: Saltanat ismen Mahmud’a ait olsa da hutbe halifenin adına okutulacaktı. Ordunun, ülkenin ve halkın yönetimi, Emîr Üner’e ait olacaktı ve o da Tacü’l Mülk’ün yönlendirmelerine göre hareket edecekti. Vergi ve tayin işleri de Tacü’l Mülk’e bırakılacaktı. Yani, devleti, Terken Hatun adına Tacü’l Mülk idare edecekti. Terken Hatun bu şartları ilk başta kabul etmek istemese de , Gazzali’nin, ‘’oğlun henüz küçüktür, şeriat onun hükümdarlığını caiz görmez’’ mealinde verdiği yanıtı duyunca bu şartları kabul etmek durumunda kaldı. Terken Hatun oğlu Mahmud’u tahta geçirdikten hemen sonra emir Kürboğa’yı Berkyaruk’u hapsetmekle görevlendirdi. Terken Hatun’un görevlendirdiği adam görevini yerine getirip Berkyaruk’u hapsetti ama Vezir Nizamülmülk’ün adamları, Melikşah’ın ölümünü duyunca, Isfahan’da Nizamülmülk’e ait olan silah deposuna hücum ettiler ve isyan ettiler. Hemen ardından, Berkyaruk’u hapisten çıkardılar ve Berkyaruk adına hutbe okuttular435 Terken Hatun ise Berkyaruk’u def edebilmek için elinden geleni yapıyordu. Harcadığı altınların hesabı yapılamıyordu. En sonunda iki taraf da anlaşmaya vardı.35 Berkyaruk’un Hapsedilmesi ve Mahmud’un Çiçek Hastalığına Yakalanması: Dört yüz seksen yedi senesinde Terken Hatun ölünce, Berkyaruk Isfahan’a gitti ve şehir kapısında kardeşi Mahmud ile kucaklaştı. Kardeşine şefkatle muamele edip halini hatrını sordu. Fakat aynı gün, zamanında Melikşah’ın ‘’oğlum’’ diye sevdiği emir-i Bozorg Bilgebeg, ve adamları Berkyaruk’u yakalayıp gözlerine mil çekmek istediler. O sırada Mahmud çiçek hastalığına yakalandı. Tabiplerden birisi Berkyaruk un gözlerine mil çekmekte acele etmemelerini Mahmud’un durumunun ağır olduğunu söyledi. Böylece bu planı ertelediler.36 Gerçekten de tabip sözünde haklı çıktı. Mahmud Humma ve çiçek hastalığından 487 Şevval’inde vefat etti. (Şubat 1095) Berkyaruk (1092-1104) Berkyaruk’un Siyasî Hayatı ve Ölümü: Berkyaruk, tahta geçtiğinde on üç yaşındaydı ve kardeşleri içinde en büyüğüydü. Babası Melikşah, onu veliaht tayin etmiş ve ümerayı da ona tabi olmaları için teşvik etmişti. Terken Hatun’un oğlu Mahmud’u tahta geçirme çabaları, Berkyaruk’u yakalatıp hapse attırması ve sonrasında Nizamülmülk’ün gulamlarının onu kurtarıp tahta oturtmaları, ardından Terken Hatun ile yapılan anlaşma ve Terken’in ölümünden sonra kardeşine kavuşur kavuşmaz yakalanıp gözlerine mil çektirilmek istenmesi. Genç yaşta tahta geçen sultan, rahat bir ömür sürememişti ne yazık ki. Terken Hatun ölmeden bir süre önce, Melik İsmail-i Yakuti’ye Berkyaruk’u öldürürse onun nikahına gireceğine ve Berkyaruk’un adı sikkelerden ve hutbeden kalkarsa yerine İsmail’in adının yer alacağına dair vaatlerde bulunmuştu. İsmail bu vaatlere kanıp açgözlülükle Berkyaruk’un üzerine bir ordu ile harekete geçti fakat, Berkyaruk galip geldi. Aynı sene yine Sultan Melikşah’ın mil çektirmiş olduğu, Tutuş, (Sultan Alp Arslan’ın oğlu ve Berkyaruk’un amcası, ıkta’ı Dımaşk olduğu halde) kardeşi Melikşah’tan sonra hükümdarlık talebiyle yeğenine karşı ayaklandı. Sultan Berkyaruk az sayıda askerden oluşan bir orduyla amcasının üzerine gittiğinde onun gücüne direnemedi. 37 Fakat o sırada Terken Hatun ölünce, fitne ve husumet de yavaş yavaş azaldı. Bunların hepsi yaşandıktan sonra kardeşine kavuştuğu sırada Mahmûd, çiçek hastalığına yakalanınca, o öldükten sonra, yerine Tutuş geçer de ülkeyi ele geçirir diye korktuklarından, en azından Mahmud iyileşene kadar Berkyaruk’un gözlerine mil çektirme işini ertelemeye karar verdiler. Mahmud, çiçek hastalığı yüzünde vefat edince, Berkyaruk’u zindana atanlar kendi elleriyle yine onu tahta geçirdiler. Mahmud’un ölümünden sonra Berkyaruk da çiçek hastalığına yakalandığı halde hastalığa galip gelerek iyileşti. Bir süre sonra ise, Berkyaruk bıçaklandı, ama yara onu etkilemedi ve şifasını bulup iyileşti. İyileştikten hemen sonra ise amcası, Arslan Argun ile savaşmak üzere harekete geçti. Fakat Sultan ‘’kılıç çekmeksizin, kan dökmeksizin zafer kazandı’38 çünkü Merv’de amcası Arslan Argun’un huzuruna çıkan bir gulam (gulamçe) onu bıçakladı ve ölümüne sebep oldu. Yumuşak huyluluğu ve merhametli oluşuyla anılan Berkyaruk, saltanatı boyunca, kardeşi Mahmud, amcaları Tutuş ve Arslan Argun ile, Kardeşleri Muhammed tapar ve Sencer ile mücadele etmişti. Son zamanlarında kardeşi Muhammed Tapar ile yaptığı anlaşmanın ardından devletin temellerinin yavaş yavaş zayıfladığı görülmektedir. İçerideki isyanlarla uğraşmaktan dışarıdan gelen Haçlı tehlikesinin yeterince farkına varılamamış içeride ise gittikçe nüfuzlanan Batınîler ile yeterince mücadele edilememişti. Isfahan’da verem ve basur hastalıklarına yakalanınca sedye ile Bağdat’a doğru yola çıkarılsa da gün geçtikçe durumunun daha da kötüleştiği görülen Sultan, kendisi de hayattan ümidini kesince, Oğlu Melikşah’ı veliaht tayin etti.39 2 Rebiülahir 498‘de vefat edince (22 Aralık 1104) Sultan’ın cenazesi Isfahan’a götürüldü ve babası Melikşah’ın türbesine defnedildi. Muhammed Tapar (1105-1118) Muhammed Tapar’ın Tahta Çıkışı: Muhammed Tapar, Melikşah vefat ettiğinde 10 yaşındaydı ve taht mücadelesinde ilk başlarda Terken Hatun’u destekliyordu. Daha sonraları ise, kardeşi Berkyaruk’un tarafına geçmişti. Kardeşinin sultanlığı sırasında isyan etmiş, Berkyaruk ölmeden önce yaptığı anlaşmayla, ülkenin fiilen ikiye bölünmesini kabul etmişti. Kardeşi Berkyaruk, ölmeden önce oğlu Melikşah’ı veliaht tayin etti ve atabey olarak ise Emir Ayaz’ı seçti. Onlara Hil’at giydirdi. Emirlerini çağırıp onlara itaat etmelerini istedi, oğlunu ve tahtını korumak üzere canlarını ve mallarını feda edeceklerine dair yemin aldı. Böylece Berkyaruk vefat edince yerine oğlu Melikşah sultan ilan edildi ve onun adına hutbe okundu. Kardeşinin ölüm haberini alan Muhammed Tapar hemen Bağdat’a geldi ve Melikşah’ın atabeği emir Ayaz ile anlaşmak için çaba gösterdi. Atabeg başta onunla mücadele etmekte kararlıydı, Berkyaruk’a yemin etmiş olmasına rağmen yanındakilere güvenemediği için, Muhammed Tapar ile anlaşma yapmaya karar verdi. Böylece Muhammed Tapar, Melikşah’ı oğlu yerine koyacak ve Atabeg Emir Ayaz’a da dokunmayacaktı. Fakat ertesi gün Ayaz, Tapar’ın huzuruna çıkıp itaatini sunmak istediği sırada, Ayaz’ın gulamlarından birinin zırh giymiş olduğunu gören Tapar, suikastten şüphelendi ve hiçbir şeyden haberi olmayan Emir Ayaz’ı öldürttü. Ayrıca Melikşah’ın da gözlerine mil çektirdi. Böylece rakipsiz olarak tahta geçmiş oldu. Muhammed Tapar’ın Saltanatı, Hastalığı ve Ölümü: Muhammed Tapar, saltanatı sırasında Alparslan’ın torunu Böri Bars’ın oğlu olan Mengü Bars ile, Türkiye Selçukluları’ndan I. Kılıçarslan ile mücadele etti. Berkyaruk zamanında taht mücadeleleri nedeniyle fazla üzerinde durulamayan İsmaililik meselesiyle özellikle ilgilendi, hatta Alamut kalesini muhasara etti. İsmaililiğe karşı ciddi tedbirler aldı. İran coğrafyasındaki ilerlemelerini oldukça yavaşlattı.40 Yine, Haçlılar ile de mücadele eden Muhammed Tapar, 511 yılının Şaban ayında (Aralık 1117) rahatsızlandı. Hastalığı uzun süren Sultan’ın öldüğü yönünde dedikodular çıkmaya başlayınca, bu dedikodulara son vermek için, Kurban Bayramı’nda, sarayda bir ziyafet verdi ve Oğuz geleneklerince toy sofrası ve sarayı yağmalattı. Fakat Sultanı’n durumu gittikçe kötüleşiyordu, yanına hacibinden başka kimse girip çıkamıyordu. Ebu’l Ferec, İbn’ül Esir gibi ravilerden alınan bilgilere göre; Ölüm döşeğinde olduğunu anlayınca Muhammed Tapar, oğlu Mahmud’a ‘ ’Tâcı başına koyup tahta otur’’ dedi. Oğlu ise, ‘’bugün güzel bir gün değildir’ ’ diye cevapladı. Oğlunun bu cevabı üzerine Sultan Muhammed Tapar şöyle cevap verdi: “Benim için olmasa da senin için güzel bir gündür.”41 Böylece, oğlu Mahmud’u veliaht tayin ettikten bir süre sonra Sultan Muhammed Tapar vefat etti. Sultan Sencer (1119-1157) Sultan Sencer’in Saltanatı: Sultan Sencer, kardeşi Berkyaruk tarafından, Horâsân’a Melik tayin edildikten sonra kırk yaşına kadar on dokuz fetih gerçekleştirdi.42 Kardeşi Muhammed’in vefatından sonra, Irak’ a gelen Sultan Sencer, kardeşinin oğlu Mahmud’u tahta oturmuş halde buldu. Emirleri, Mahmud’u amcasıyla savaşmaya teşvik ediyorlardı. Yapılan savaşta o amcasına mağlup oldu ve Isfahan’a geldi. Tekrar meşvereti toplayıp da fikir danıştığında, çoğu kişi yeniden savaşmayı tavsiye ediyordu. Fakat o sırada Surhak adında biri söz aldı ve şunları söyledi: ‘ ’Her ne kadar benim meşveret mertebem yok ise de bu hanedanın eski kullarındanım. (bende-i kadîm) Benim fikrime uygun olan, kılıç ve kefeninizle amcanızın huzuruna gitmenizdir’’43 Bu tavsiye oradakilerinin çoğunun aklına yattı ve onu dinlemeye karar verdiler. Sultan Sencer yeğenini bağışladı, çünkü, artık devletin ne kadar büyüdüğünü ve tek bir merkezden yönetimin ne denli zor olduğunu fark etmişti. Ayrıca yerine bırakacak bir oğlu da yoktu. Böylece yeğenine izzet-i ikramda bulundu ve hatta kızı Mah-Melek Hatun ile evlendirdi. Ardından yeni kurmuş olduğu Irak Selçuklu Devleti tahtına oturttu. (Kendisine tabi olması şartıyla. Erkek evladı olmadığı için onu kendine veliaht tayin etti. Oğuz İsyanı, Sultan Sencer’in Esareti ve Ölümü: Cihanı fetheden kılıç ve kaleleri zapt eden gürzün darbesiyle, Cihan bana boyun eğdi, tıpkı bedenin akla itaat etmesi gibi. Bir el sallayarak nice kaleleri fethettim, Bir ayak darbesiyle nice orduları yendim. (Fakat) ecel geldiği zaman, bunların hiçbiri fayda etmedi; Beka, Allah’ın bekası, mülk de Allah’ın mülküdür.44 Saltanatı boyunca, çeşitli seferlere giden, taht kavgalarıyla, Hilafet Sarayı, Gurlular, Karahıtaylar ve İsmaililer ile mücadele eden sultanı en çok da Oğuzlar yormuştu. Oğuz isyanı ve ardından gelen istila karşısında mağlup olan Sultan Sencer, Oğuzlar tarafından esir edilmişti. Geceleri demir bir kafese konan Sultan’ın esirliği üç yıl sürdü.45 Oğuz ümerası olmadan kimse Sultanın huzuruna giremiyor, ona bir söz söyleyemiyorlar ve onunla konuşup sohbet edemiyorlardı.46 Sultanın bu derece küçük düşürülmesine karşı, Harizmşah Atsız, Sîstan Meliki Taceddin Ebu’l Fazl Nasr bin Halef, Gur hükümdarı Alaeddin-i Cihansuz, Mazênderan hakimi Ebu’l Feth Rüstem ve eski, Karahanlı hükümdarı II. Mahmud bin Muhammed Han aralarında yazışmalar gerçekleşmiş olsa da fiilen bir askeri harekata cesaret edemediler. Aynı zamanda Sultan'ın hanımı Terken Hatun da asilerin elinde esir olduğundan Sultan'ın elinden bir şey gelmiyordu. Terken Hatun vefat edince bir kurtuluş yolu düşündüler. En sonunda, Sultan’ın kendilerine büyük mülk ve nânpare vereceğini vaad ederek başındaki bekçileri kandırdılar. Onlar, avlanmak bahanesiyle oradan ayrılıp doğruca Ceyhun kenarına atlarını sürdüler ve daha önce satın almış bulundukları iki pâre gemiye bindirip oradan uzaklaştılar. Sultanın geri dönme vakti geldiği halde geri dönmediğini gören Oğuz ümerası atlanıp doğruca nehre doğru yol aldılar fakat oraya vardıklarında Sultan çoktan gitmişti. Sultan Sencer kurtulduktan sonra Tirmiz Kalesi'ne gitti ve Sultan'ın esaretten kurtulduğunu duyanlar onu ziyaret ettiler. Sonrasında Sultan, vaziyet-i halin hoş olmadığını, hazineni, vilayetin ve raiyyetin harap olduğunu görünce çaresizlik içinde kaldı. Sultan bu düşüncelere daldığı sırada Kulunç47 hastalığına yakalandı ve 551 yılında (1157) Merv’de ‘’Dünya’dan Ukba’ya, sarây-ı firardan dâr-ı karâra karıştı.’’48 Biz canımızı yaradana teslim ettik ve gittik, İnsanlardan rahmet aldık ve gittik. Dünya’yı iki üç günlüğüne bize emanet ettiler, Biz de başkalarına emanet ettik ve gittik.49 Sonuç Genel olarak Büyük Selçuklu sultanlarının ölümlerini incelediğimizde, taht kavgaları, çeşitli iç ve dış tehditlere karşı verdikleri mücadelelere rağmen çoğunun eceliyle ve çeşitli hastalıklar sebebiyle öldüklerini görüyoruz. Selçuklu sultanlarının ölüm nedenlerini toparlamak gerekirse şunlar tekrar ifade edilebilir. Tuğrul Bey, Ruafi denilen, sık sık ve durmaksızın nükseden burun kanaması hastalığı sebebiyle vefat etti. Sultan Alparslan Berzem Kalesi’nde, Kale kutvali Yusuf tarafından hançerlenerek yaralandı, birkaç gün içinde de hayatını kaybetti. Melikşah’ın ölümü ise avdan döndükten sonra rahatsızlanmasına bakılarak, av sırasında kendisine zehirli et yedirildiği yönündeki iddialar sebebiyle suikast olarak adlandırılıyor. Mahmud’un, annesi Terken Hatun’un saltanat mücadelesine rağmen çiçek hastalığına yakalanıp saltanata ve dünyaya veda etmesi dikkat çekmektedir. Berkyaruk ise, Terken ile mücadelesi sırasında esir edilmesi, daha sonra bıçaklanarak suikaste uğramasına rağmen, suikastle değil de eceliyle, verem ve basur hastalıklarından, dolayı ahir dünyaya göç etti. Muhammed Tapar uzun süren bir hastalığa yakalandığında (adı kesin olarak kaynaklarda geçmemektedir), hakkında öldüğü yönünde çıkan iddiaları yok etmek için sarayda Oğuz geleneklerine göre bir toy dahi düzenlemiştir. Fakat bu çabasına rağmen ölümün yakasını bırakmayacağını anlayan Sultan, bir süre sonra tahtı oğluna bırakmak zorunda kalmıştı. Sultan Sencer, Oğuz esaretinden kurtulduktan sonra, ülkesinin halini görünce harap oldu. Bir süre sonra kulunç hastalığına yakalandı. Oğuz isyanı sebebiyle ordu ve devlet düzeninin zarar görmesi, yerine geçecek bir oğlunun olmayışı, devletin yıkılışının ayak sesleri olarak adlandırılmaktadır. Dipnotlar *Bu makalenin hazırlanmasında, fikir ve kaynak bulmanın yanı sıra yazım sürecinde de daima bana yardımcı olan, kıymetli bilgi ve tavsiyeleri ile bana katkıda bulunan, talebesi olmaktan onur duyduğum kıymetli hocam Erkan Göksu'ya teşekkürlerimi sunuyorum. Ayrıca bu makalenin hazırlık aşamasında değerli bilgilerini benimle paylaşan sevgili hocam Hakkı Uyar'a teşekkürü borç bilirim. Bu vesile ile, geçmişten bugüne kendilerini daima geliştirmiş olan, gelecekteki akademik hayatlarında da başarının kendilerinin yanında olacağına inandığım kıymetli hocalarıma tekrar teşekkürlerimi sunarım. 1Ordu beyi. Türk devletlerinde ordu kumandanı, Osmanlılar’da şehirlerin güvenliğini sağlayan görevli. (İslamAnsiklopedisi, TDV, İSAM, yıl: 2009, cilt: 37, sayfa: 447-448) 2Muhammed bin Havendşah bin Mahmûd Mirhând, Ravzatu’s Safâ, Tercüme ve Notlar Erkan Göksu, s.86. 3Osman Turan, Selçuklular Tarihi Ve Türk-İslam Medeniyeti, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2009, s.140 4Reşîdü’d-dîn Fazlullah, Cami’ü’t-Tevârih, (Zikr- Tarih-i Al-i Selçuk), (Çevirenler: Erkan Göksu, H. Hüseyin Güneş), Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2010, s.75. 5Ebu’l Ferec s.215, Türkçe şarkılar söyleyerek raks ediyor, dizlerini yere vurup kalkıyor ve eğleniyorlardı’’ 6Muhammed bin Havendşah bin Mahmud bin Mirhand, Ravzatu’s-Safa fi Siretü’l Enbiya ve’l Mülük ve’l Hulefa (tabaka-i Selçukiyye), Tercüme ve Notlar: Erkan Göksu, TTK, Ankara, 2015.s.87. 7Reşîdü’d-din Fazlullah, Câmi’üt Tevarih Zikr-i TarÎh-i Âl-i Selçûk, Tercüme ve Notlar, Erkan Göksu – H. Hüseyin Güneş, s.76. 8 Bazı kaynaklarda, Alparslan'ı değil de kardeşi Süleyman'ı veliaht tayin ettiği yazsa da çoğu müellif, Alparslan'ın veliaht ilan edildiğini yazmaktadır. 9Reşîdü’d-din Fazlullah, Câmi’üt Tevarih Zikr-i TarÎh-i Âl-i Selçûk, Tercüme ve Notlar, Erkan Göksu – H. Hüseyin Güneş, s.77. 10‘’ Ömrü yetmiş sene idi. Vezir Amidü’l mülk, Ebu Nasr el-Kündüri rivayet ediyor ve diyor ki, ‘’Sultanın hangi yılda doğduğunu kendisinden sordum. O da falan han Maveraünnehir’de huruç ettiği senede doğdum dedi. Ben vefatında hesap ettim. Tam yetmiş çıktı’’’ Erkan Göksu, age, s.77. 11‘’İbnü’l-Esîr(el-Kâmil fî’t-târîh, trc. A. Özaydın, İslâm Tarihi, İstanbul 1987, X, 78), Sultan Alp Arslan’ın askerlerinin sayısının 200.000 süvariden fazla olduğunu kaydeder.’’ Muharrem Kesik, Sultan Alp Arslan Nasıl Öldürüldü. Dergipark s.97. 12 Komutanı. 13Muharrem Kesik agm, s.98. 14 Muharrem Kesik, agm, s.98. 15‘’Bir şehir veya bölgenin emniyet ve asayişinden sorumlu askerî vali’’, TDV İslam Ansiklopedisi, cilt 39, 2010. 16Hizmetli. ‘’Halife ve sultanların yatak ve halılarını seren, çadırlarını kuran kişi; cami, medrese gibi vakıf eserlerinin temizlik işleriyle uğraşan görevli’’ İslam Ansiklopedisi,, cilt 12, s. 408-409, 1995. 17Reşîdü’d-din Fazlullah, Câmi’üt Tevarih Zikr-i TarÎh-i Âl-i Selçûk, Tercüme ve Notlar, Erkan Göksu – H. Hüseyin Güneş s.86. 18Bu olay kaynaklarda şu şekilde anlatılmaktadır: Yusuf Sultan’a seslendiğinde Sultan Alparslan, elindeki ok ve yaya itimadı tam olduğundan, askerlerine onu bırakmalarını söylemişti. Ama işler Sultan Alparslan’ın istediği gibi gitmedi. Attığı ok kale kutvali Yusuf’a isabet etmedi. Kaynak: Reşîdü’d-din Fazlullah, Câmi’üt Tevarih Zikr-i TarÎh-i Âl-i Selçûk, Tercüme ve Notlar, Erkan Göksu – H. Hüseyin Güneş, s.85. 19 Ahmed bin Mahmud, I, s.113, Reşîdü’d-din Fazlullah, Câmi’üt Tevarih Zikr-i TarÎh-i Âl-i Selçûk, Tercüme ve Notlar, Erkan Göksu – H. Hüseyin Güneş, s.85. 20Sultan henüz bir çocuk olan oğlu Melikşah’ı onlara takdim edip: “İşte ben yaralarımın tesiriyle ölüyorum, oğlum sizin hükümdarınız olsun ve tahtıma otursun” dedi. Sultan bu sözleri söyledikten sonra hükümdarlık giysilerini çıkardı ve oğlu Melikşah’a giydirdi. Onun önünde eğildi ve onu gözyaşları içinde Allah’a ve ileri gelen emîrlerine emanet etti. Muharrem Kesik, Sultan Alp Arslan Nasıl Öldürüldü. Dergipark, s.99. 21 ‘’XIV. yüzyıla ait Anonim Selçuknâme’nin verdiği bilgiler21 İbnü’l-Esîr’in verdiği bilgiyle hemen hemen uyuşmakla birlikte farklılıklar da yer alır: “Sultan 464 (1071/1072) yılında Mâverâünnehr üzerine yürümek isteyerek Ceyhun Nehri’ni geçti, oraya indi. Birdenbire Tırmiz Kalesi’nin Kütvali Yusuf Hârezmî’yi huzuruna getirdiler. Sultan buna ok attı fakat tutturamadı. Sultan Alp Arslan, daha önce hiç ıskalamamıştı. Yusuf yayını hazırlayıncaya kadar ikinci bir oku daha atmak istediyse de Yusuf ondan evvel davranarak bir okla sultanı vurdu. Sultan o yaradan öldü. 30 Rebiülevvel 465(14 Aralık 1072). Saltanat oğlu Melikşah’a geçti”. Muharrem Kesik,Agm. 22 ‘’Ortaçağ’ın en güvenilir tarihçilerinden İbnü’l-Esîr (ö.1233) eserinde,19 Sultan Alp Arslan’ın Mâverâünnehir hükümdarı Şemsülmülk Tekin üzerine bir sefere çıkarak beraberinde 200.000 süvariden fazla asker olduğu halde Ceyhun nehrini bir köprü yaptırmak suretiyle yirmi küsur günde20 geçtiğini, 6 Rebiülevvel 465 (20 Kasım 1072) günü iki gulâmın refakatinde huzuruna getirilen Yusuf el-Hârezmî adında bir kale mustahfızı için dört kazık çakılarak el ve ayaklarının buna bağlanması emrini verdiğini ve bunun üzerine Yusuf’un sultana hakaret ettiği ve “Benim gibi bir adam böyle öldürülür mü?”dediği, sultanın bu sözlere çok kızarak adamlarına Yusuf’un serbest bırakılmasını emrettiği ve Yusuf’a bir ok atıp isabet ettiremediği hâlbuki o güne kadar attığı okun hedefini hiç şaşırmadığını ve bu durum üzerine Yusuf’un hemen sultanın üzerine saldırdığını, tahtında oturan sultanın ayağa kalkıp tahtan inmeye çalışırken ayağının sürçüp yüzükoyun düştüğünü, Yusuf’un ise bu durumdan istifade ile yanında bulunan bıçağı sultanın böğrüne sapladığını bu sırada ayakta duran Sa’düddevle’yi de birkaç yerinden yaraladığını, sultanın kalkıp bir çadıra girdiğini ve bu sırada hizmetçilerden birinin Yusuf’un başına bir topuzla vurarak onu öldürdüğünü ve Türklerin daha sonra Yusuf’u parçaladığını anlatır. ‘’ Muharrem kesik, Agm. ‘’XIV. yüzyıla ait Anonim Selçuknâme’nin verdiği bilgiler21 İbnü’l-Esîr’in verdiği bilgiyle hemen hemen uyuşmakla birlikte farklılıklar da yer alır...’’ Muharrem kesik, Agm. 23‘’XII. yüzyılın önemli tarihçilerinden İbnü’l-Cevzî’ye göre,17 Sultan Alp Arslan 465(1072/1073) yılı başında yaptırdığı bir köprüden Ceyhun Irmağı’nı geçip sefere çıktı. Yanında 200.000’den fazla atlı kuvveti vardı. Bu ordu Safer ayında (Ekim/Kasım 1072), Ceyhun Irmağı’nı geçtikten sonra sultanın askerleri 6 Rebîülevvel (20 Kasım 1072) günü Yusuf el-Hârezmî adında bir kale muhafızını getirdiler; bu adamın yanında onu kontrol altında tutan iki asker bulunuyordu. Sultan, kendisine yaklaştırılan Yusuf’un kötü işler yaptığını öğrenince, ona kötü sözler söyledi ve dört kazık çakılarak Yusuf’un bunlara bağlanmasını emretti. Bu emir üzerine Yusuf’un sultana : “Ey Kötü adam, benim gibi birisi böyle bir şekilde mi öldürülür?” demesi üzerine son derece sinirlenen sultan, ok ve yayını eline alarak Yusuf’u tutan iki askere onu çözmelerini emretti ve böylece serbest kalan Yusuf’a bir ok attı; fakat isabet ettiremedi. Bunun üzerine Yusuf, sultana doğru koştu ve bu sırada dîvanında oturan sultan ayağa kalkarken tökezleyip yüzüstü yere düştü. İşte tam bu sırada Yusuf, sultanın üzerine atılıp dizliğinde bulunan bıçakla sultana vurdu. Hemen orada bulunan askerler ona saldırıp öldürdüler. Sonra sultanın yarası bağlandı ve Ceyhun’a dönüldü; fakat sultan burada öldü.’’ Muharrem kesik, Agm. 24‘’ İbn’ül Cevzi/Sevim, s.52, İbnül Esir, X, 80-81, Sıbt/Sevim, s. 187.’’ Osman Gazi Özgüdenli, Selçuklular, Cilt 1, s. 163. 25 İbrahim Kafesoğlu, Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu s.23. 26Reşîdü’d-din Fazlullah, Câmi’üt Tevarih Zikr-i TarÎh-i Âl-i Selçûk, Tercüme ve Notlar, Erkan Göksu – H. Hüseyin Güneş s.87. 27 Reşîdü’d-din Fazlullah, Câmi’üt Tevarih Zikr-i TarÎh-i Âl-i Selçûk, Tercüme ve Notlar, Erkan Göksu – H. Hüseyin Güneş, s.93. 28Muhammed bin Havendşah bin Mahmûd Mirhând, Ravzatu’s Safâ, Tercüme ve Notlar Erkan Göksu, s149. 29BatınÎler. 30Reşîdü’d-din Fazlullah, Câmi’üt Tevarih Zikr-i TarÎh-i Âl-i Selçûk, Tercüme ve Notlar, Erkan Göksu – H. Hüseyin Güneş, s.93. 31485 senesinin Şevval ayının üçünde. (6Kasım 1092) 32‘’Musafir b. Nasir el-Malatevi tarafından kaleme alınan Enisu’l-halve ve celisu’ssalve isimli mecmu’a içerisinde Sultan Melikşah’a ait bir şiir olduğu kaydedilmiştir.’’ Osman Gazi Özgüdenli, Büyük Selçuklu Sultanlarına Ait Farsça Şiirler, Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı 2, 2014. 33Muhammed bin Havendşah bin Mahmûd Mirhând, Ravzatu’s Safâ, Tercüme ve Notlar Erkan Göksu, s153. 34Berkyaruk’u hükümdar ilan ettiler. 35Terken Hatun hazineden, babasının mirasından Berkyaruk’a beş yüz bin dinar altın vermesi karşılığnda anlaşmaya varıldı. Böylece Berkyaruk şehir kapısından kalkıp Hemedân’a gitti. 36‘ ’ İbn’ül Tirmiz onlara, Melik Mahmud şu anda çiçek hastalığına yakalanmış bulunuyor, kurtulacağa da benzemiyor. Görüyorum ki siz Tutuş’un hükümdar olmasını ve ülkeyi ele geçirmesini istemiyorsunuz. O halde Berkiyaruk’un gözlerine mil çekmekte acele etmeyiniz. Eğer Mahmud ölürse, onu sultan yaparsınız. Eğer Mahmud hastalıktan kurtulursa, Berkiyaruk’un gözlerine mil çekmekte takdir yine sizindir,dedi.’’ [36] Reşîdü’d-din Fazlullah, Câmi’üt Tevarih Zikr-i TarÎh-i Âl-i Selçûk, Tercüme ve Notlar, Erkan Göksu – H. Hüseyin Güneş, dipnot. 250. s.99. 37Berkyaruk’un yanında 1.000 kişi varken, amcası Tutuş’un 50.000 kişilik bir ordusu vardı. Reşîdü’d-din Fazlullah, Câmi’üt Tevarih Zikr-i TarÎh-i Âl-i Selçûk, Tercüme ve Notlar, Erkan Göksu – H. Hüseyin Güneş, dipnot 248, s99. 38 Reşîdü’d-din Fazlullah, Câmi’üt Tevarih Zikr-i TarÎh-i Âl-i Selçûk, Tercüme ve Notlar, Erkan Göksu – H. Hüseyin Güneş, s.101. 39Osman Gazi Özgüdenli, Selçuklular I, , s.217. 40Yine de İsmaililer oldukça aktif faaliyet göstermeye, Alamut çevresinde muhalefet olarak yayılmaya devam ettiler. 41Muhammed bin Havendşah bin Mahmûd Mirhând, Ravzatu’s Safâ, Tercüme ve Notlar Erkan Göksu, s.177. 42 Reşîdü’d-din Fazlullah, Câmi’üt Tevarih Zikr-i TarÎh-i Âl-i Selçûk, Tercüme ve Notlar, Erkan Göksu – H. Hüseyin Güneş, s114. 43 Reşîdü’d-din Fazlullah, Câmi’üt Tevarih Zikr-i TarÎh-i Âl-i Selçûk, Tercüme ve Notlar, Erkan Göksu – H. Hüseyin Güneş, s114. 44‘’ Devletşah-i Semerkandi, Sultan Sencer’in bu şiiri vefatından kısa bir sure once soylediğini kaydetmektedir’’, Osman Gazi Özgüdenli, Büyük Selçuklu Sultanlarına Ait Farsça Şiirler, Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı 2, 2014 45Osman Gazi Özgüdenli, Selçuklular I, s.284. 46 Reşîdü’d-din Fazlullah, Câmi’üt Tevarih Zikr-i TarÎh-i Âl-i Selçûk, Tercüme ve Notlar, Erkan Göksu – H. Hüseyin Güneş, s 126. 47 Selçuklular I, Osman gazi Özgüdenli, s.284. 48 Reşîdü’d-din Fazlullah, Câmi’üt Tevarih Zikr-i TarÎh-i Âl-i Selçûk, Tercüme ve Notlar, Erkan Göksu – H. Hüseyin Güneş, s. 127. 49Cong, Bodleian Library, (Oxford), Elliot 292, vr. 117a. Yazmanın tanıtımı icin bkz. Ed. Sachau-Hermann Ethe, Catalogue of the Persian, Turkish, Hindustani, and Pushtu Manuscripts in the Bodleian Library, I, The Persian Manuscripts, Continued, Completed and Edited by Hermann Ethe, Oxford 1889, s. 738-740, nr. 1212., aktaran, Osman Gazi Özgüdenli, Büyük Selçuklu Sultanlarına Ait Farsça Şiirler, Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı 2, 2014. Kaynakçalar İlgürel Mücteba, ''Subaşı'' İslamAnsiklopedisi, TDV, İSAM, cilt: 37, 2009. Kafesoğlu İbrahim, Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Ötüken Yayınları, 2014. Kesik Muharrem, Sultan Alp Arslan Nasıl Öldürüldü, Dergipark. Mîrhând, Ravzatu’s-safâ (Tabaka-i Selçûkiyye), (Tercüme ve Notlar: Erkan Göksu), TTK Yay, Ankara 2015. Özgüdenli Osman Gazi, Büyük Selçuklu Sultanlarına Ait Farsça Şiirler, Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı 2, 2014. Özgüdenli Osman Gazi, Selçuklular, Cilt 1, İsam yayınları, 2013. Reşîdü’d-dîn Fazlullah, Cami’ü’t-Tevârih, (Zikr- Tarih-i Al-i Selçuk), (Çevirenler: Erkan Göksu, H. Hüseyin Güneş), Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2010 Turan Osman, Selçuklular Tarihi Ve Türk-İslam Medeniyeti, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2009. Yazıcı Tahsin, İpşirli Mehmet, ''Ferraş'', İslamAnsiklopedisi, TDV, İSAM, cilt:12, 1995.

19

dk.

Türk Beylikleri Karşısında Haçlı Seferleri

8 Nisan 2022

Türk Beylikleri Karşısında Haçlı Seferleri

Dünya tarihinin adından en çok söz ettiren vakalarının arasında yer alan Haçlı Seferleri gerek Batı dünyasında gerekse de Doğu dünyasında gerçekleşmesinin peşi sıra büyük değişim ve dönüşüme sahne oldu. Bu etkileşimde Haçlılara karşı taraf olan devletler arasında çoğunlukla Büyük Selçuklu ve Osmanlı Devleti gibi önemli devletler ilk olarak akla gelse de, bu büyük devletlerin verdiği mücadelenin gölgesinde kalan Anadolu beyliklerinin verdiği mücadele de büyük önem arz etmektedir. Şüphesiz ki Anadolu beylikleri arasında yer alan Umur Bey önderliğindeki Aydınoğullarının verdiği mücadele buna en iyi örnektir. Haçlı Seferleri'ni sadece Selçuklular devri sınırlandırmamak gerekir. Batı Avrupa’da başlangıçta Bizans İmparatorluğu’nun kışkırtması ile başlayan Haçlı Seferleri uzun bir müddet devam etmiş ve İslam dünyasının Batı’yı tehdit eden her sıçrayışında yeniden kendisini göstermiştir. Bu süreklilik çerçevesinde adı net olarak tanımlanmamış bir Haçlı dalgası da Batı Anadolu kıyılarında Türk Beyleri’nin mücadele ettikleridir. Bunlar içinde en çarpıcı ve dikkat çekici olanı ise kuşkusuz Aydınoğulları’nın karşı karşıya kaldıkları saldırılardır. Hatırlanacağı üzere Selçuklular hakimiyetlerini Batı Anadolu’nun kıyılarına kadar ulaştıramamışlardı. Selçuklu devri boyunca kıyı hattı ve limanlar hala daha Bizans İmparatorluğu’nun hakimiyeti altındaydı. Fakat Moğol istilası neticesinde Selçuklu’nun hakimiyetinin bozulması neticesinde Moğolların önünden kaçan Türkmen beyleri Batı Anadolu kıyılarını zorlamaya başlamışlar ve burada Bizans aleyhine bir yayılma göstermişlerdi. Dolayısıyla Batı Anadolu kıyılarının Türkleşmesi ve İslamlaşmasını sağlayanlar bu beyler olmuştur. Bu beyler arasında Aydınoğlu Mehmed Bey, Birgi’yi kendine merkez edinerek iki Menderes nehri arasındaki toprakların hakimi olmuş burada bir Türk devleti kurmuştu. Aydınoğulları’nın güçlü ve etkili askeri faaliyetleri gerek Bizans’ı gerekse kıyı Ege limanlarında ticarete hakim olan Venedik ve Cenevizlileri harekete geçirmişti. Bu da yeni bir Haçlı akını manasına gelmekteydi. Umur Bey İzmir’de Umur Bey’in ilk adımlarından biri İzmir’e yönelmek olmuştu. Güney doğusundan İzmir’e giren Umur Bey, yukarı İzmir’i yani Kadife Kale ve eteklerini ele geçirmeyi başarmıştı. Fakat esas İzmir kentini, yani limanı ele geçirmekte başarılı olamamıştı. Umur Bey, Yukarı İzmir Beyi olduktan sonra ilk askerî faaliyet olarak, şehrin kıyı kesimini oluşturan ‟Aşağı İzmir”i kuşattı. Birkaç yıl sürdüğü anlaşılan kuşatmanın ardından 1329 yılında, Latinlerin elindeki kale fethedildi. Bu fetih, onun büyük bir gâzi olarak nam salmasının başlangıcı oldu. Aşağı İzmir’in fethinden sonra kısa sürede kurdurduğu tersanelerde yapılan donanması ile 1329 yılı içerisinde tekrar harekete geçerek ilk deniz seferine Bozcaada üzerine çıktı. Denizde yapılan savaşta düşmanlarına üstün geldi ve düşman gemileri geri çekilmeye zorladı. Umur Bey’in Aşağı İzmir’i elinden Latinler, bundan sonra Sakız Adası’na giderek yerleşmiş ve Aydınoğulları Beyliği’ne vergi vermekteydiler. Ancak Bizans İmparatoru bölgeye gelerek Latinlerin kendi ada valisini görevden alarak yerine başkasını tayin etmesi üzerine haberi alan Umur Bey, ağabeyi Hızır Bey ve kardeşi İbrahim Bey ile birlikte yaklaşık 50 parçadan oluşan donanması ile denize açıldı ve adaya saldırdı. Denizden ve karadan kuşatılan ada ele geçirilemese de tüm adayı yağmalayan ve pek çok ganimet elde eden Umur, İbrahim ve Hızır Bey, memleketlerine döndüler. Tüm bu deniz gazâları, Umur Bey’in şöhretini günden güne arttırmıştır; nitekim, Âriflerin Menkîbeleri adlı eserin müellefi olan ve Mevlânâ’nın torunu Ulu Arif Çelebi ile Türkmen beyliklerini gezen Eflâkî, Umur Bey’in Mevlevîliğe olan ilgisinden ve denizlerdeki kahramanlıklarından dolayı eserinde ondan büyük bir övgü ile söz eder. Aydınoğlu Mehmed Bey ve Bizans İmparatoru III. Andronikos Paleogolos (1328-1341), 1329 yılında saldırmazlık anlaşmasında bulundular; ancak Umur Bey, 1331 senesinde Gelibolu üzerine deniz seferine çıktı, çevre kale ve şehirleri yağmalayarak bol esir ve ganimet ile İzmir’e döndü. Bunun üzerine, oğlunu başkent Birgi’ye çağıran Mehmed Bey, burada oğlu ile görüştü. Yaptığı seferin gerekçelerini açıklayan Umur Bey, babasına bağlılığını bildirdikten sonra İzmir’e dönmüştür. Umur Bey, babasına bağlılığını bildirdikten sonra İzmir tersanesinde büyük bir donanma inşasına girişmiş, hazırlıklar tamamlandıktan sonra da 1332 yılında donanması ile birlikte denize açılmıştır. Önce İşkopelos, İşperos, İpsara adalarını fethetti, ardında da Tuzla ve Mondonico kalelerini kuşattı ve anlaşma karşılığında kuşatmayı kaldırarak geri çekildi. Sonrasında tekrar denizlere açılan Umur Bey, Eğriboz Kalesi’ni ve şehrini haraca bağlayıp Menevşe Kalesi’ni ele geçirerek ve bir takım başka adaları da yağmalayıp bol ganimet ve esir ile İzmir’e döndü. Bu başarılarından ötürü Mehmed Bey yanında diğer oğulları olduğu halde bizzat İzmir’e gelerek oğlunu başarılarından dolayı tebrik etti. Yeni bir sefer hazırlıklarına girişen ve daha büyük bir donanma oluşturan Umur Bey’in bu seferki hedefi Mora Yarımadası idi. 1333-34 yılında Büyük bir donanma ve asker gücü ile adaya saldıran Umur Bey, adayı yağmalayarak yine pek çok ganimetin yanında esirler ile birlikte İzmir’e döndü. İzmir’e döndüğünde yine babası Ulubey Mehmed Bey tarafından karşılanan Umur Bey, buradan hareketle babası ile Birgi’ye gitti. Baba-oğul çıktıkları bir av sırasında Mehmed Bey atının üstünden nehire düştü ve hastalandı. Mehmed Bey, hastalığı atlatamayarak kısa bir süre sonra vefat etti (1334). Umur Bey, normal şartlarda en büyük oğul olarak Hızır Bey’in hakkı olmasına rağmen ağabeyi Hızır Bey, diğer kardeşleri ve amcalarının müttefiken Ulubeyliğe kendisini seçmesinin sonucunda babasının ardından 1334 yılında Aydınoğulları Beyliği’nin ikinci Ulubeyi olmuştur. Haçlıların İlk Gelişi Aydınoğulları Beyliği ve Umur Bey’in Ege Denizi ve adalarındaki faaliyetlerinden en büyük ticarî zarara Latinler, yani İtalyan cumhuriyetleri ve özellikle de Venedikliler uğramaktaydı. Bunun sonucunda 1332 yılından bu yana bir haçlı savaşı düşüncesi Latinlerde belirmişti. Bu düşünce çerçevesinde bir Haçlı donanması kuruldu ve kendisinin Birgi’de, babasının yanında bulunduğu sırada bu Haçlı donanması İzmir’e bir saldırıda bulunsa da Umur Bey İzmir’e dönmeden bu saldırı Aydınoğulları Beyliği’nin İzmir’deki asker ve yöneticileri tarafından bertaraf edilmiş ve donanma geri çekilmek zorunda bırakılmıştı. Bu kez de babasının ölümü dolayısıyla Birgi’de bulunduğu sırada Haçlı donanması İzmir’e tekrar saldırdı. Haberi aldıktan sonra Ulubey olarak ivedilikle İzmir’e dönen Umur Bey, Haçlıların bu saldırısını da boşa çıkardı. Haçlı saldırılarını boşa çıkaran Umur Bey, donanmasını hazır hale getirdikten ve hazırlıklarını tamamladıktan sonra misilleme amacıyla Saruhanoğlu Süleyman Bey ile ittifak yaparak öncekilerden çok daha büyük bir donanma ile Ege Denizi’ne açıldılar. Ege Denizi’ndeki pek çok adaya akınlar düzenleyip, yağmalayıp, haraca bağladıktan sonra Mora Adası’na saldırdı ve buradan elde ettiği önemli bir ganimet ile birlikte 1335 yılında İzmir’e döndü. Haçlı Seferi’ne Umur Bey’in Karadan Cevabı Bu deniz seferlerinin ardından Umur Bey, 1335 yılı içerisinde Bizans’ın Batı Anadolu’da elinde kalan son büyük ve önemli kale ve şehir olan Philidephia’yı (Alaşehir) kuşattı ve burayı vergiye bağlayarak geri döndü. Kendisi ve devletinin bilgi ve yetkisi dışında Midilli Adası’nı ele geçiren Foça Valisini cezalandırmak isteyen İmparator III. Andronikos, bölge üzerine sefer çıkmıştı. Bölgeye geldikten sonra Midilli ve Foça’yı kuşatan İmparator, Aydınoğulları Beyi ile anlaşmazlıklara son vermek ve ittifak yapma isteğindeydi. Bundan sebep, kendine en yakın devlet adamlarından Kantakuzenos’u Umur Bey ile görüşmeler yapmak üzere gönderdi. Karaburun’da görüşen Kantakuzenos ve Umur Bey anlaştı ve iki devlet arasında ittifak 1336 yılında kurulmuş oluyordu. Ayrıca, yapılan anlaşma gereği Aydınoğulları ordu ve donanması Bizans kale ve şehirlerine saldırmayacak, Bizans düşmanlarıyla savaş halindeyken beylik, yardımcı askerî birlikler gönderecektir. Böylelikle Aydınoğulları Beyliği büyük bir diplomasi zaferi kazanırken bir yandan da Kantakuzenos-Umur Bey dostluğu ve ittifakı kurulmuş oluyordu. Umur Bey’in İttifak Siyaseti 1337 yılında Atina’nın Katalan dükü, Latinlere karşı Umur Bey’den yardım talebinde bulunmuştur. Bu talebi olumlu karşılayan Umur Bey, Atina’ya gitti. Dönüş yolunda da Sifnos, Andros, İşkinos, Para ve Nakşa adaları Umur Bey’in akınlarına uğramış ve yağmalanmıştır. Daha sonra Eğriboz Adası’na ayak basan Umur Bey, İmparatorun telkinleri sonucu Bizans’a karşı ayaklanan Arnavutlar üzerine yürümüş ve kalelerini yağmalamış, kuşatmış, fakat çıkan fırtınada donanmasının zarar görmesi üzerine gemilerinin hasarlarını giderdikten sonra 1338 yılında İzmir’e dönmüştür. Bu seferin ardından tekrar hazırlıklara girişen Umur Bey, tekrar Mora üzerine bir sefer tertiplemiştir. Bizans ile yapılan ittifak çerçevesinde Aydınoğlu Gazi Umur Bey ve donanması, Bizans İmparatoru’nun ayaklanan Arnavutlar üzerine yaptığı sefere katılmıştır. Epir ve Tuna Seferi de denilen bu iki sefer esnasında Umur Bey, Düsturnâme ’deki anlatıma göre Mora’nın Korint (Germe) körfezinde geldiğinde gemilerini karadan yürüterek karşıya geçirmiş, oradan da hareketle Konstantinopolis (İstanbul) önlerine gelmiş ve buradan hareketle donanma ile Karadeniz’e geçerek kuzey Epir bölgesindeki isyanı bastırmış ve bölgedeki bazı yerleri de asi Arnavutlar’dan temizlemişlerdir. Karadeniz’e ulaştıktan sonra bu denize kıyısı olan Kili çevresini iki müttefik güç yağmaladıktan sonra bol ganimet ile geri dönülmüştür. Dönüş yolunda tekrar Korint körfezinden gemiler karadan yürütülerek karşıya geçilmiş ve İzmir’e dönülmüştür. Ancak sefer güzergâhının mesafesi, zamanı ve seferin gelişme şekli içerisinde bu bilgiye dair önemli kuşkular barındırır; bu eserde Epir Seferi önceden yapılmış bir deniz seferi, gemilerin karadan yürütüldüğü yer de Gelibolu Yarımadası olmalıdır. Ayrıca, Düsturnâme ’de bu iki sefer, tek bir sefer olarak verilmekterdir. 1341 yılına gelindiğinde Andronikos’un ölümü ve İoannes Paleogolos’un küçük yaşta imparator olmasının ardından Kantakuzenos’un onun vasisi olması dolayısıyla Knatakuzenos-Umur Bey ittifakı, daha önemli bir hal aldı. Kendisine karşı kurulan Osmanoğulları, Karesioğulları, Saruhanoğulları ittifakını onlarla anlaşarak ortadan kaldırdı ve Umur Bey’i de kendi saflarına kattı. 1342 yılına gelindiğinde İmparatorluk davasına düşen Kantakuzenos, rakipleri karşısında zor duruma düşünce müttefiki ve yakın dostu Umur Bey’den yardım istedi. Bu isteği olumlu karşılayan ve kabul eden Umur Bey’de önemli sayıda askerî gücü ve güçlü donanmasıyla Kantakuzenos’un yanına Dimetoka’ya gitti. Derhal harekete geçen Umur Bey, Balkanlar’daki iklim şartları yüzünden ordusunda kayıplar verilmesi üzerine ani bir kararla 1343 yılında İzmir’e geri döndü. Aydınoğullarının geri dönüşü karşısında tekrar zor duruma düşen Kantakuzenos tekrar Gazi Umur Bey’den yardım talebinde bulundu. Bunu üzerine tekrar harekete geçen Umur Bey, donanması ile Selanik’e gelerek burada karaya çıktı, şehri ve çevreyi yağmaladı. Kantakuzenos ile Trakya kentlerini bir bir dize getirdikten ve Kantakuzenos’a bağlılıklarını bildirmelerini sağladıktan sonra iki hükümdar, Konstantinopolis’e; imparator ve annesi nezdine elçilerini göndermişlerdir. İmparator ve annesi Umur Bey’e geri dönmesi ve bu ittifaktan ayrılması için çağrıda bulunsalar da o bunu kabul etmedi. Ardından birlikte Mor Yarımadası üzerine sefere çıktılar. Sefer sırasında Umur Bey’in hastalanması üzerine Dimetoka’ya geri dönüldü ve yolda bir Bizans ordusunun kendilerine saldırmaları üzerine yapılan savaştan galip çıktılar. Seferin uzaması, askerin geri dönme isteği ve kendisinin de rahatsızlanmasından dolayı Umur Bey, Kantakuzenos’a geri döneceğini ama daha sonra tekrar asker toplayarak kendisine yardıma geleceğinin sözünü vermiştir. Tüm bu yorucu seferin ardından 1344 yılında ordusu ile birlikte İzmir’e geri dönmüştür. Haçlılar İle İkinci Karşılaşma ve Türkmen İttifakı Umur Bey’in İzmir Bey’i olmasından başlayarak Ulubey olma sürecinde devam eden gazâ ve akınlar, Latinler için gün geçtikçe daha büyük ticarî kayıplara ve problemlere neden olmaktaydı. Bu yüzden, papa öncülüğünde İzmir’i geri almak için Venedik, Rodos, Kıbrıs ve Cenova gemilerinden oluşan bir Haçlı donanması oluşturuldu ve bu donanma 1344 yılı içerisinde İzmir’e saldırdı. Bu ani ve beklenmedik saldırıya hazırlıksız yakalanan beylik ve Umur Bey, Aşağı İzmir’i yani liman bölgesini Haçlılara bırakarak geri çekilmek zorunda kalmıştır. Hemen hazırlıklara başlaya Umur Bey, Aşağı İzmir’i geri alma niyetindeydi. Bunun için kuvvetlerini topladıktan ve hazırlıklarını tamamladıktan sonra süratle tekrar Aşağı İzmir Kalesi’ni kuşatarak abluka altına aldı. Bu kuşatma sonuçsuz kalsa da 1345 yılında Latinlerin Yukarı İzmir’i ele geçirmek için yaptığı bozguna uğratarak geri püskürttü. Bu sıralarda Yukarı İzmir’e gelen Saruhanoğlu Süleyman Bey, Umur Bey ile konuşarak onu Ege adaları ve Rumeli üzerine yeni bir deniz seferine ikna etti. İçinde Aşağı İzmir’in intikamını alma hissiyatı ile hareket eden Umur Bey, kendi donanması yanında Saruhanoğulları ve Karesioğulları donanmaları ile birlikte müttefik bir donanma oluşturaraktan üç beyliğin donanması deniz açıldı. Gelibolu üzerinden Rumeli’ye geçen müttefik kuvvetler, önce Dimetoka, Selanik ve Gümülcine kale ve şehir ve etraflarını yağmaladılar. Ardından Kantakuzenos ve kuvvetleri ile birleşen Umur Bey ve Aydınoğlu kuvvetleri Kantakuznos’un Balkanlar’daki düşmanları üzerine yürüyerek onları yenilgiye uğratmışlardır. Kantakuzenos’un rakiplerinin öldürüldüğü haberleri ile gelmesinin ardından hem Umur Bey hem de Süleyman Bey, bu fırsattan istifade Kantakuzenos’a başkente hareket edilmesi gerektiği yönünde telkinlerde bulunsalar da Konstantinopolis’in politik ortamının buna uygun olmadığı haberleri üzerine Makedonya’ya doğru geri dönülmek zorunda kalınmıştır. Yolculuk esnasında Süleyman Bey’in ölmesi üzerine derin bir üzüntü yaşayan Umur Bey, geri dönme kararı aldı ve Kantakuzenos’a da bu kararını bildirdikten sonra 1346 yılında İzmir’e geri döndü. Bu sırada, Umur Bey ve diğer beylerin tekrardan denizlerde ve Rumeli’de faaliyet göstermelerinden büyük bir rahatsızlık duyan, korkan ve zarara uğrayan Latinler, papanın öncülüğünde yeni bir Haçlı donanması oluşturdular. Haçlı donanmasının İzmir’e saldırmasından sonra Umur Bey, kuvvetleri ile Haçlıları Aşağı ve Yukarı İzmir Kaleleri arasındaki bölgede karşıladı. Yapılan savaşta iki taraf adına da kesin bir sonuç çıkmayınca önemli Haçlı komutanları, kuvvetleri ile birlikte ülkelerine döndüler. Haçlılar İle Yapılan Antlaşma Tüm bunların ardından Umur Bey, diplomatik temaslarda bulundu. 1347-48 yılı içerisinde Latinler ile elçiler aracılığıyla yapılan görüşmelerde Aşağı Kale’nin yıkılması ve bazı ticarî imtiyazlar karşılığında Latinler ile anlaşmaya varılsa da papa bunu kabul etmedi. Anlaşmanın kabul edilmemesinin ardından Gazi Umur Bey, 1348 yılı içerisinde ordusunu toplayarak Aşağı İzmir Kalesi’ni kuşattı. Cesurca, yiğitçe ve askerlerine cesaret vermek için en ön saflarda bizzat çarpışan Umur Bey, kale surlarına tırmanırken vücuduna saplanan bir ok sonucu şehit düşmüştür. Umur Bey’in Haçlılara karşı bu mücadelesinin ardından yerine ağabeyi Hızır Bey geçmişti. Hızır Bey hem yaşlı bir bey idi hem de kardeşi kadar mücadeleci bey değildi. Onun bu zafiyetini değerlendiren Haçlılar üzerine gitmişler ve netice almışlardı. Nihayetinde Haçlılar ile mücadele etmeyi göze alamayan Hızır Bey saltanatın daha ilk yıllarında Venedik ve Cenevizliler ile antlaşma imzalamak durumunda kalmış, böylece ilk defa bunlara kapitülasyon vermeye razı olmuştu. Böylece Haçlılar önemli ticari ayrıcalıklar elde etmişlerdi. Aydınoğulları’da kıyı limanlarını kapsayan hakimiyeti zayıflamış İzmir ise çoktan Türk hakimiyetinden çıkmıştı. Bergama’da Haçlı-Türk Kavgası: Karasioğlu Yahşi Bey ve Katalanlar Kuzey Batı Anadolu’nun önemli yerleşimlerinden olan Misya ve çevresi Karesi ve Kalem Bey tarafından XIV. yüzyılın başlarında fethedilerek Türk yurdu haline getirilmiş ve burada Karesioğulları adıyla bir Türk devleti kurulmuştu. Karesi oğullarından Yahşi Bey ise iyice batı kıyılarına hücum ederek Bergama’yı fethetmiş ve burayı beyliğin kendi adıyla anılan kolunun merkezi yapmıştı. Onun 1302 tarihindeki bu başarısı Bizans İmparatorunu paniğe düşürmüş ve İmparator Katalanlardan yardım istemek durumunda kalmıştı. Bunun üzerine kalabalık bir Katalan birliği Batı Anadolu’ya gelmiş Bergama başta olmak üzere pek çok noktada Bizans imparatorunun denetiminde Türklere karşı harekâta girişmişlerdi. Yahşi Bey bu Katalan birliklerine karşı amansız bir mücadeleye girişmiş ve nihayetinde Bergama’yı bu haçlı ordusuna karşı korumayı başarmıştı. Gelen Katalan birlikleri ise bir taraftan Bizans imparatorunun kendilerine vaade ettiği şeyleri yerine getirmemesi gerekse uğradıkları yenilgi neticesinde belli bir süre sonra geri çekilerek Batı Anadolu topraklarını terk etmişlerdi. Kaynakçalar AHMED TEVHİD, Meskukat- ı Kadime-i İslamiye Kataloğu 4. Kısım, Türkistan Hakanları, Selçuklular, Anadolu Beylikleri, İstanbul 1321. AHMED TEVHİD, ‟ Aydınoğullarından Mehmed Bey, Umur Bey, İsa Bey, ve Cüneyd Beye Ait Paralar, TOEM, c.10. İstanbul. AKIN HİMMET, Aydınoğulları Tarihi, Ankara, 1946; İkinci ve Genişletilmiş Baskı, Ankara, 1968. AKSARAYÎ, Kerimüddin Mahmud; Müsameret el- Ahbar ve Müsayeret el- Ahyar (Yay. Osman Turan), Ankara 1944; Kerimüddin Mahmud b. Muhammed (öl. 1320), Selçuki Devletleri Tarihi – Aksaraylı Kerimeddin Mahmud'un Müsameret al ahyar adlı Farsça tarihinin tercümesi , (çev. M. Nuri Gencosman, Önsöz ve notlar. Feridun Nafız Uzluk), Ankara 1943. ANONİM, Anadolu Selçukluları Devleti Tarihi (Tarih- i Âl-i Selçuk der- Anatoli) tıbkı basım ve (Çev. F. Nafız Uzluk), III, Ankara 1952. AŞIKPAŞAZADE, Ahmet Aşıkî, Tevarih-i Âli Osman, Düzenleyen: Çiftçioğlu N. Atsız, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1947. BAYKARA, Tuncer, Anadolu’nun Tarihi Coğrafyasına Giriş: Anadolu’nun Türk Devrindeki İdari Taksimatı, Ankara, 1988. BAYKARA, Tuncer, Aydınoğlu Gazi Umur Bey (1309-1348), Ankara, 1990. BAYKARA, Tuncer, ‟XIII-XIV. yüzyıllarda Batı Türklüğünde Şehirleşme Eğilimi: Yeni-şehirler” İÜEF Tarih Enstitüsü Dergisi, S.16, Istanbul, 1998. EFLAKİ, Şemsu'd-din Ahmed el- Arifi, Menakib ûl- Arifin, I- II, neşr Tahsin Yazıcı, Ankara 1980; (çev. Tahsin Yazıcı, Ariflerin Menkıbeleri ), I- II, İstanbul 1989. EL- ÖMERİ, Al- Umari's Bericht Über Anatolien usw, F. Taescher Neşri, Leibzig 1991. İBN BATTUTA, Ebu Abdullah Şemseddin Muhammed b. Abdullah (öl.1368), Rihletu İbn Battuta ; (çev. Suat Aykut), İbn-i Battuta Seyahatnamesi I-II, İstanbul, 2004. GÜNAL, Zerrin, ‟Aydınoğulları Beyliği”, Türkler, C.6, İstanbul, 2002, s.1384-1391. İBN BİBİ, Tarih-i Âl-i Selçuk , neşr Th Houstma, Leiden, 1902. İBN BİBİ, el- Evamilü'l alaiyye fi'l- umuri'l- alaiyye : Selçukname, (haz. Mürsel Öztürk)., Ankara Kültür Bakanlığı, 1996. İNALCIK, HALİL, ‟Batı Anadolu’da Yükselen Denizci Gazi Beylikler, Bizans ve Haçlılar”, Türk Denizcilik Tarihi, ed. İdris BOSTAN-Salih ÖZBARAN, İstanbul, 2009. KONUKÇU, Enver, ‟Aydın İli’nin Gelişiminde Aydın Bey”, Tire Araştırmaları Sempozyumu Bildiriler, C.2, (ed. Mehmet Akif Erdoğru-Şule Pfeiffer Taş), 12-13 Mart 2015, İzmir, s.109-117. LEMERLE, P. l’Emirat d’Aydin, Byzance et l’Occident, Paris, 1957. MERÇİL, Erdoğan, ‟Aydınoğulları” TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1991. OSTROGORSKY, Geoge, Bizans Devleti Tarihi, çev. Fikret Işıltan, Ankara, 1991.

10

dk.

Çanakkale Boğaz Zaferi: 18 Mart 1915

18 Mart 2022

Çanakkale Boğaz Zaferi: 18 Mart 1915

18 Mart 1915 günü yedi düvele karşı bir varoluş mücadelesinin sahnelendiği, Türk milletinin de özüne döndüğü yerdir. Çeliğe karşı göğsünü siper edenlerin, maddiyata karşı maneviyatın galip geldiği yerdir. O gün bu zaferin kazanılmasında Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, askerleri, Nusret’in döktüğü mayınlar etkili olmuştur. Birçok kahramanlık hikayeleri sahnelenmiştir. Çanakkale Boğazı önünde Mehmetçiğin bize kazandırdığı ve “Çanakkale Ruhu” olarak ifade ettiğimiz bu yüksek haslet; karşılaştığımız birçok müşkül durumda daima referansımız oldu. Zira, Çanakkale Muharebeleri yedi düvele karşı bir varoluş mücadelesinin sahnelendiği, Türk Milleti’nin de özüne döndüğü yer oldu. Karşılıklı siperlerin birkaç metreye kadar indiği, ölümün hayat kadar sıradanlaştığı bir zaman ve mekânda var olan tek gerçek, savaşa katılanların gaye-i hayalleridir ve bu gaye-i hayallerde de Çanakkale Ruhu’nu ortaya çıkaracak kodlar saklıdır. Çanakkale Cephesinde oluşan bu ruhla, adeta yeniden doğarak Çanakkale Geçilmez sözünün tarihe yazıldığı gündür 18 Mart 1915. Sarıkamış Harekâtı ve Çanakkale Bu tarihin hikâyesine geçmeden önce kısa da olsa bu sürece giden yolun - önceki iki makalemiz - son merhalesini anlatmak gerekmektedir. Haziran 1914’de başlayan hadiseler zincirini Çanakkale Boğazı’na bağlayan hadise Sarıkamış Harekâtı’dır. Mezkûr iki makalemizde de bahsettiğimiz üzere gelişen hadiseler Osmanlı Devleti’ni 29 Ekim’de (tarihçiler bu hususu tartışmakla birlikte) kanaatimizce kaçınılmaz bir savaşın içine dahil eder. Osmanlı Devleti ise Rusya ile başlayan bu savaşta bir başka hamle daha yaparak, Almanya’nın da telkinleri ile 11 Kasım 1914’te Cihad-ı Ekber ilan eder. Ruslara karşı ilk aşamada başarılı muharebeler gerçekleştiren Osmanlı 3. Ordusu, Rus Ordusu'nun taarruzunu 17 Kasım 1914’te Erzurum Köprüköy’de durdurur. Bu başarıdan cesaret alan Enver Paşa’nın Sarıkamış’ı almak için 22 Aralık 1914’te başlattığı harekât 14 Ocak 1915’de büyük bir fâcia ile neticelense de Türk taarruzunun Rus birlikleri üzerindeki baskısı Moskova’yı fazlaca rahatsız edecektir. Zira Ruslar da Doğu’da başlattıkları taarruzda hazırlıksızdırlar. Bu sıkışık durum karşısında Rus Çarı’nın henüz Türk birliklerinin harekâtı bitmeden 2 Ocak 1915’te İngiltere’nin St. Petersburg Büyükelçisi Sir George Buchanan’a “Lord Kitchner’in Osmanlılara karşı karada veya denizde bir askerî gösteride bulunup bulunamayacağını” sorması İngiltere için bulunmaz bir fırsat olur. Zira aralarındaki anlaşmalar gereği savaş sonrası Rus nüfuzuna bırakılacak İstanbul ve çevresi kolay kolay Ruslara bırakılamayacak kadar önemlidir. Hemen toplanan İngiliz Savaş Konseyi 13 Ocak 1915’te uzun ve hararetli görüşmelerden sonra Şubat ayında hedefi İstanbul olacak bir seferin kararını alır. Bununla birlikte Türk Müstahkem Mevkii Komutanlığı Boğaz’ın mayınlamasına devam etmektedir; Boğaz’a iki yeni hat daha eklenir. 5 Şubat 1915'te Boğaz’ın güney kesimindeki son mayın hattının ardına belli noktalarda şamandıralar arasına denizaltıların geçmesine mani olmak üzere çelikten yapılan ağ engelleri de gerilmiştir. 6 Ağustos 1914 - 27 Şubat 1915 tarihleri arasında Kepez Burnu’ndan Çanakkale önlerine kadar Boğaz’ın her iki yakasını birleştirecek şekilde 10 hatta 377 mayın yerleştirilmiştir. 19 - 25 Şubat 1915 Bombardımanları İtilaf Devletleri, savaş konseyinin kararı üzerine hemen hazırlıklara başladı. Bu durum Osmanlı Devleti’nin de hazırlıklarını hızlandırmasına neden oldu. İtilaf Devletleri’nin Boğaz’a ilk taarruzu 19 Şubat 1915’te olur. Bu bombardımanda başarılı olamayan donanma bir sonraki bombardımanını 25 Şubat’ta yapar. Bu bombardıman başarılı olmuş ve harekâtının ilk aşaması yani Boğaz'ın giriş tabyaları Orhaniye, Kumkale, Ertuğrul ve Seddülbahir ağır hasar alarak kullanılamaz hale gelir. Müttefiklerin Boğaz harekâtının ilk hedefi gerçekleşmiştir. Sıra Kilitbahir-Çanakkale arasındaki müdafaa hattının susturulması ve Boğaz’ı esas koruyan mayınların temizlenmesidir. Nusret ve 26 Mayın 19 Şubat sonrası Erenköy Koyu’nun Anadolu Hamidiye, Erenköyü ve Rumeli’deki tabyalar tarafından ateş altına alınamaması ve bu bölgenin müttefik donanması tarafından manevra alanı olarak kullanılması üzerine bölgeye mayın döşenmesine karar verilir. Nusret Mayın Gemisi, 8 Mart 1915’te sabaha karşı donanma gemilerinin Boğaz’da bulunmadıkları sırada, Tophaneli Yüzbaşı Hakkı Bey komutasında 05.30’da Nara’dan hareket eder. Mayın döşenecek hattın güney ucundan saat 07:00’de kuzeye döner, saat 07:10’da toplam 26 mayını 100-150 metre aralıklarla kıyıya paralel olarak döker. Kimsenin bu mayınlardan haberi yoktur. Savaşın kaderini, esasında dünya tarihinin kaderini bu 26 mayının belirleyeceğini o gün kimse bilemeyecekti. Çanakkale Boğazı’na aylardır bir harekât planı yapan, yer yer Boğaz önünde kendini gösteren İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan müttefik donanma için nihai taarruz vakti gelmiştir. 18 Mart 1915 sabahı Limni adasından yola çıkan donanma sabah saat 10:00’da Boğaz girişine yaklaştığında Türk kıyı gözetleme postalarının şimdiye kadar gördüğü en fazla gemilerdi. 18 Muharebe gemisi, refakat kruvazörleri ve mayın arama-tarama gemilerinden oluşan yüzden fazla gemi Boğaz’a yaklaşmaktadır. Saat 10:30’da Birleşik Filo ileri harekete geçti. Sabahın ilk saatlerinde, Yenişehir gözetleme tepesinden Müstahkem Mevkii Komutanlığı’na Boğaz girişine yönelmiş gemilerin olduğu bildirildi. 10:25'te ise Alman Yüzbaşı Serno’nun kullandığı keşif uçuşu sonunda geri gelerek, yaklaşmakta olan müttefik donanmayı haber verir. Artık Türk tabyaları, günlerdir Boğaz’ı bombardıman eden donanmayı beklemektedir. Donanma bir saat içinde Boğaz’dan içeri girmeye başladığında saatler 11:15’i göstermektedir. Üç hat halinde 18 savaş gemisi ile Boğaz’a giren donanmanın 1. (A) hattı ilk manevrayı yapar. Her iki taraf içinde artık dönüş yoktur. Bir tarafta çağın son model 382 topu havi savaş makinaları, diğer taraftan Boğaz’ın her iki tarafına yerleştirilmiş atış menzili kısa olan 82 top… Bu dengesiz muharebede Türk tarafının yapacak bir şeyi yoktur, cephane de yeterli değildir ve her şeyden önce de gemiler Türk toplarının menzili dışındadır. Kara topçusu ile deniz topçusu arasında düello başlamıştır. Türk obüsleri Boğaz’ın her iki tarafındaki tabyalardan ateşe başlar. Ancak bu atışlarda pek etkili olamazlar. Zira donanma gemileri henüz obüslerin menziline girmemiştir. Donanma ise menzil dışından 14.000 yardaya (13 km.) ulaştığında A hattı gemileri Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson ve Inflexıble ile kanatlarda Prens George ve Triumph atış mevkilerini alırlar. Amiral gemisi de olan Queen Elizabeth, Çimenli Kalesi’ni ve Anadolu Hamidiye tabyasını, Truva (Troy) savaşlarının Yunan kralının ismini taşıtan Agememnon Rumeli Mecidiye Tabyası'nı, Lord Nelson Namazgâh Tabyası'nı, İnflexible ise Rumeli Hamidiye Tabyası'nı kendine hedef seçmiştir. 11.30’da Triumph muharebe gemisinin ilk ateşi sessizliği bozacaktır. Ardından tüm donanma bütün güçleriyle aralıksız ateşe başlamışlardır. 11:45 sularında Queen Elizabeth de ateşe başlar. 38 cm’lik mermileri 24 km’den Çanakkale şehrini ve Kilitbahir sırtlarını çoktan harabeye çevirmiştir. Büyük İskender’den Gazi Süleyman Paşa’ya nice harbe şahit olan Boğaz şimdiye kadar böyle ağır bir bombardıman görmemiştir. O gün atılan yüzlerce top mermisi düştükleri yerlerde 10-12 metre çapında ve 3-4 metre derinliğinde çukurlar açacak, toprağın altını üstüne getirecektir. Bombardıman çok ağırdır, Boğaz’ın sırtlarında, Çanakkale şehrinde birbiri ardına patlamalar ve yükselen dumanlar görülmekteydi. Saat 11:50’de Çimenlik istihkâmındaki bataryanın cephaneliği patlar. Saat 12.00’da Rumeli Hamidiye Bataryası’na ait 2 adet 35.5 cm’lik toplar isabet alarak kullanılamaz hale gelir. Bu sırada 2. (B) hattını teşkil eden Fransız gemileri de A hattının gerisinde (14.6 km’de) harekete hazır beklemektedirler. A hattı gemilerinin yaptığı atışlar, hedeflerine isabet etmekte, tabyalardan ise yeterli karşılık verilememektedir. Donanma ile birlikte mayın arama-tarama gemilerinin mayınların temizlenmesi faaliyetleri ise mayın hatlarını koruyan bataryaların ve tabyaların ateşleri altında mümkün olmamaktadır. Hal böyle olunca tabyaların mutlaka susturulması gerekmektedir. Müttefik Donanaması’nın yoğun ateşi, menzil dışında olmaları Türk tabyalarındaki ateşin öğlene doğru azalması ise donanma komutanı Amiral J. De Robeck’i cesaretlendirmiştir. Amiral De Robeck, yine de bu tahribatın yeterli olduğunu düşünerek, Fransız gemilerinden oluşan 3. Filotilla'ya B hattını oluşturmak üzere harekât emrini verdi. Emri alan Amiral Guepratte, komutasındaki Suffren, Bouvet, Charlemagne ve Gaulois isimli gemiler ileri harekete başlar. Fransız gemileri, A hattını oluşturan gemilerin arasından geçerek B hattına doğru ilerleyeceklerdir. Ancak Guepratte, iki gemiyi Anadolu sahili ve iki gemiyi de Gelibolu sahili tarafından A hattı gemilerinin atışlarını engellemeyecek şekilde ilerletmesi bununla birlikte gemilerin sahile daha yakın -tabya ve bataryaların menzili dahilinde- ilerletmesi ise savaşın seyrini değiştirecektir. Saat 12.30 sıralarında Fransız gemilerinin bu hareketiyle, A ve B hatlarındaki gemilerle Türklere ait tüm tabya ve bataryalar atışa başlar. Erenköy bataryalarının yanı sıra Inflexıble’ı atış menziline alarak attığı ağır mermilerden birisini Inflexıble’ın çok yakınına isabet eder. Bu mermi, gemiye çarpmamasına rağmen, hemen suyun yüzeyinde patladığı için geminin sol tarafında iki bölmelik büyük bir delik açar. Aynı zamanda geminin sağ tarafı su kesiminin üzerinden yara alması ve pruva direğine çarpan başka bir merminin de güvertede yangın çıkarmasıyla geminin komuta kontrolünde zafiyetler başlamıştır. Gemi, yangını söndürmek ve atış menzilinden çıkmak üzere A hattının 1 mil kadar güneyine çekilir. Bu harekât sırasında Charlemagne, Suffren zırhlıları da hasar alacaktır. Saat 12.30’da Dardanos Bataryası’na açtığı ateşi bir saat kadar devam ettirmiş, sonra toplara toprak gelmesi ve aynı zamanda müsademe iğnelerinin barut çamurundan şişerek ateş edememeye başlaması üzerine ateş kesilerek erler korunaklı yere alınacaktır. Ateşin kesildiği ve topların bu arızadan ateş edemediği Batarya Komutanı Şehit Üsteğmen Hasan tarafından telefonla bildirilmiş, topların arızasının giderilmesi için kamacıya bilgi verilmiştir. Bu sırada sargı yerine düşen bir mermi telefona gelen Üsteğmen Hasan ile Teğmen Mevsuf’u, Yedek Subay Adayı İzmirli Halim ve 4 sıhhiyye erini suların akması için açılan hendeğe düşürmüştür. Telefoncu er İbrahim ile bir sıhhiye eri ağır şekilde yaralanmış, diğerleri şehit olmuştur. Saat 13.54’ü gösterdiğinde Suffren önde ve Bouvet hemen kıç tarafta olmak üzere B hattındaki gemiler geri çekilme harekâtına başlamışlardı ki Bouvet’nin sancak tarafında, kumanda merkezinin hemen altında büyük bir patlama meydana gelir. O anda ortalığı kara bir duman kaplamış, Bouvet sancak tarafından alabora olmuş, patlamadan birkaç dakika sonra batmıştır. Queen Elizabeth’den yapılan gözlem, patlamaya bir mayının değil büyük bir top mermisinin neden olduğu yönündeydi. Bununla birlikte yangının kıç tarafında görüldüğü ve bu kadar hızlı battığı da hesaba katılırsa, cephaneliğinin patlamış olması ihtimali dikkate değerdi. Aslında geminin cephaneliğinin havaya uçtuğu hususunda neredeyse hiç şüphe yoktur; fakat bu patlamaya bir mayının mı, bir top mermisinin mi yoksa geminin içinde meydana gelmesi muhtemel bir yangının mı neden olduğu tam olarak anlaşılamayacaktır. İngiliz tahliye botları derhal olay yerine vardığında, her şey o kadar kısa bir süre içinde gerçekleşmişti ki mürettebattan yalnız 66 kişi kurtarılabilecektir. Bu saatlerde Türk tabyalarına büyük moral gelmiş ve büyük bir sevinç yaşanmaktadır. Saat 14.39’da B hattı 12.000 yarda (11.000 metre) mesafeden ateşe başlayarak 10.000 yarda (9150 metre) mesafeye kadar yaklaşır; Vengeance, Anadolu Hamidiyesi’ne; Irresistible, Namazgâh Tabyası’na; Ocean ise Rumeli Hamidiyesi’ne ateş etmektedir. Anadolu Hamidiye hız kesmeden ateşe cevap verdi. 4 adet 24 cm’lik toplarını yoğun bir şekilde olmak üzere ve 35,5 cm’lik bir topu ile de fasılalı olarak Irresistible’a yönlendirmiştir. Bunun sonucunda geminin yan tarafında şiddetli bir patlama meydana gelir. Saat 15.32’de Irresible’ın hafifçe yana yatar. Gemiye yöneltilen ateş yoğunluğu devam ettiğinden, Amiral De Robeck B hattı gemilerine mesafe açmaları emrini verir. Saat 16.00 civarında Inflexıble mayına çarparak yara aldı. Aldığı yara nedeniyle hattan ayrılmak zorunda kaldı. Batmaması için Bozcaada’ya yönelerek gemi karaya oturtulmak zorunda kalınacaktır. Hemen arkasında Irresistible, 11.000 yarda (10.000 metre) hattına ulaştığında Nusret’in döşediği mayınlardan birine çarpar. Mayın, sancak makine dairesinin altından geminin merkez hattına çok yakın bir yerde patlamıştı. Irresistible’daki sağ kalan mürettebatı Ocean tahliye edecektir. Irresistible ise Boğaz’da kaderine terk edilir. Boğaz’da Donanma harbi kaybetmiş akşamüzeri ise Amiral artık bir mayın tarlası içinde olduğunu anlamıştır. Harekâta devam edilmesi ise tüm donanmanın kaybedilmesi riskini de beraberinde getirmektedir. Artık yapılacak bir şey yoktur. Hava da kararmaya başlamak üzeredir. Yapılacak tek şey kalmıştı ve emir de beklemeden verilir: Geri çekilin! Saat 18.05’de Ocean geri çekilirken mayına çarpması üzerine 15 derecelik bir açıyla sancak tarafına doğru yan yattı. Aynı zamanda yine sancak tarafında kıçına yakın bir yere top mermisi isabet etti. Gemi dümen tarafından iskeleye dek enkaza döndü. Gemi tahliye edilir. Onun da kaderi Boğaz’ın sularına terk edilmektir. Her ikisi de gece yarısına doğru battı. 18 Mart akşamı olduğunda yenilgi görmeyen mağrur müttefik donama ağır bir yenilgi almıştı. Müttefik Filo’nun; 18 Mart 1915'te Boğaz Muharebesi’ne katılan güçlü savaş gemilerinden üçü (Bouvet, Ocean, Irresistible) batarak Boğaz’ın sularına gömülmüş, dört gemi (Inflexible, Gaulois, Suffren ve Agamemnon) savaş dışı kalarak muharebe edemez hâle gelmişti. Batan üç gemideki asker ve top zayiatı: “10 adet 30,5'lik top, 2 adet 27,5'lik top, 24 adet 15'lik top, 8 adet 10’luk top ki, toplam top kaybı 44’tür. Asker zayiatı ise 800'ü bulmuştu.” Türk tarafında ise 4 subay, 22 er şehit; 1 subay, 52 er yaralı olmak üzere zayiat toplamı 79’du. Harbe katılan mahdut sayıdaki Alman askerinin kayıpları, ölü ve yaralı olarak 18’dir. Türk-Alman toplam zayiat 97’yi bulmuştu. Müttefiklerin gemilerindeki toplarının menzilleri düşünüldüğünde 20 km’yi aşan menzile sahip toplar ellerinde mevcutken, Türk tarafının menzili ise en fazla 14-15 km civarında kalıyordu. Boğaz’daki Türk tabya ve bataryalarında 230 civarında top mevcut idiyse de cephane azlığı, atış menzili dışında kalması, hedefi görememesi, bombardımanlardan ötürü savaş dışı kalan toplar olması gibi muhtelif sebeplerden dolayı, 18 Mart günü elde mevcut 230 toptan ancak 82’si kullanılabilmiştir. Buna karşılık Müttefik Filo’da, Boğaz Harbine katılan 18 savaş gemisinde 360 adet orta ve ağır çapta top kullanıma hazır haldeydi. Bu sayılar iki taraf arasındaki güç dengesizliğini gösterirken; aynı zamanda 18 Mart’ta çeliğe karşı göğsünü siper edenlerin, maddiyata karşı maneviyatın galip geldiğini de göstermektedir. O gün bu zaferin kazanılmasında Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, askerleri, Nusret’in döktüğü mayınlar etkili olmuştur. Birçok kahramanlık hikâyeleri sahnelenmiş; en başında ise topun vinci bozulduğu için arkadaşı Niğdeli Osman oğlu Ali ile birlikte kaldırdığı 190 ile 215 kiloluk mermiler ile Türk tarihinin kaderini sırtlayacak Seyit Onbaşı vardır. Çanakkale Zaferinin yıldönümünde isimsiz kahraman şehit ve gazilerimizi rahmetle ve minnetle anıyorum. Kaynakçalar Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı 132, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara 2014. Atabey, Figen, Çanakkale Muharebelerinin Deniz Cephesi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2014. Behçet Sabit Erduran, 1915 Baharında Çanakkale, T. İş Bankası Yayını, İstanbul 2015 Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi (Amfibi Harekat), V’inci Cilt I’inci Kitap, Gn. Kur ATASE Başkanlığı Yayınları, Ankara 2012 Haluk Çağlar “18 Mart 1915 Tarihinde Yapılan Çanakkale Boğaz Harbinin Safahatı” Editör: Yurttakal, Ahmet. Sezen Niyazi, 18 Mart Deniz Zaferi, ÇOMÜ Çanakkale Savaşları Araştırma ve Tanıtma Topluluğu, Çanakkale 2009. Selahaddin Adil Paşa Çanakkale Hatıraları, Çanakkale Hatıraları, Cilt: I, Hazırlayan: Metin Martı, Arma Yayınları, İstanbul 2001. Oglander, C. F. Aspinall, Büyük Harbin Tarihi Çanakkale, Gelibolu Askerî Harekâtı, (haz. Metin Martı), c. 1-2, Arma Yayınları, İstanbul 2005. Yurttakal, Ahmet. Cevat Çobanlı Paşa Çanakkale Kahramanı, Malatya Kitaplığı, Malatya 2014.

8

dk.

Haşhaşilerin Haçlılarla İlişkisi

25 Şubat 2022

Haşhaşilerin Haçlılarla İlişkisi

Anadolu’daki Türk varlığına son verme ve Kudüs’ü ele geçirme amacıyla başlayan Haçlı Seferleri'nin meydana gelme sürecinde birçok değişkenin rol oynadığı, süreç içerisinde bu seferlerin gerçekleştirilebilmesi adına birçok ittifak girişimlerinin olduğu bilinen tarihsel gerçeklikler arasındadır. Ancak çeşitli gruplar ve devletler ile kurulan birçok ilişki görece normal karşılanırken, aralarından bazıları şaşırtacak cinstendir. Bunlardan en önemlisi ise birçok edebi esere ve sinema filmine konu olan Haşhaşiler olarak adlandırılan Nizari İsmailileridir. Süreç içerisinde üç farklı döneme ayırabileceğimiz Haçlılar ile Nizari İsmalilileri arasındaki bu şaşırtıcı ilişkiyi daha iyi anlayabilmek adına gelin makalemizi birlikte inceleyelim. Suikastleri, hançerleri, propagandaları ve davetleri ile dünden bugüne tarih çalışmaları dışında filmlere, romanlara ve tiyatrolara konu olan Nizari İsmailileri(Haşhaşiler) ve Haçlı ilişkisi siyasi sürece göre değişken olmuştur. Özellikle Haçlıların İsmaililere ve İslama bakış açısı Nizari İsmailileri'ni efsaneleştirmiş ve tarihi süreçte farklı bir kurgu ile gerçek dışı konuma yerleştirmiştir. Genel olarak Haşhaşiler olarak bilinen Nizari İsmailileri'nin efsaneleştirilmesi ve bu isimle anılmasının bir nedeni Avrupalı Haçlı kronikçileri başta olmak üzere Haçlı Seferleri'ne katılmış olan asker ve din adamları ve Batılı tarih yazarlarıdır. Örneğin tarihçi Lübeckli Arnold 28 Nisan 1192 yılında Sur’daki Kudüs kralı Montferattlı Mark Condrad’ın suikastinden bahsederken Nizari İsmâilî tarihine değinmiş ve anlattıklarına kendisi de inanmayarak “Yaşlı Şeyh” hitabını kullanıp onunla ilgili duyduklarını şu şekilde aktarmıştır: “Bu şeyh büyüsüyle müritlerinin gözünü öyle bir boyamıştır ki bu adamlar ona adeta Tanrı’ya tapar gibi taparlar. Onların akıllarını ebedi mutluluk vaatleriyle öyle uyuşturmuştur ki bu insanlar ölmeyi yaşamaya tercih ederler. Çoğu onun bir baş hareketi ya da emriyle paramparça olacaklarını bilerek yüksek bir yerden hiç düşünmeden atlamaya hazırdır. Ona göre müritlerinin en mübarek olanları davaları uğrunda kan dökerken can verenlerdir. Şeyh, böyle bir ölümü göze almış olan fedailerine bu göreve vakfedilmiş hançerleri kendi elleriyle teslim eder ve verdiği iksirle içine girdikleri müthiş zevk ve hayallerle dolu vecd halinin ameller uğrunda can vermelerinin mükafat olarak sonsuza kadar süreceğinin sözünü verir”(Lewis,2012: 12). Lübeckli Arnold tarafından yazılan bu efsaneler Batılılar ve Orta Çağ Avupa yazarları tarafından zamanla inanılmış ve kabul görmüştür. Nizârî İsmâilîler davalarına ve efendilerine duydukları bağlılığı göstermek ve düşmanlarına göz dağı verilmesi için efendilerinin tek sözü ile kendi boğazlarını kesme ya da kale surlarından aşağı atlama gibi anlatılan gizemli ve etkileyici hikâyeler çeşitlenmiştir. Haşhaş ya da uyuşturucu içilmesinden bahseden ilk Batılı yazar ise Haçlı Arnold’dur ve Suriye Nizârîleri’nin şeyhleri ve fedailerinden ayrıntılı ve ilginç bilgiler aktarır. Arnold’un ardından Suriye ve İran Nizârîleri hakkında birçok ilginç hikâye anlatılmaya başlanır. Özellikle Doğu’ya seyahat eden Haçlılar halktan duyduklarını abartarak tüm Avrupa’da yayarlar. Ölüme atlama, kendi boğazını kesme, fedailerin kaleden kendilerini atma hikâyesi Batılı yazarlar tarafından zamanla daha dikkat çekici bir hal alır ve efsaneleştirilir. Aynı şekilde Marco Polo’nun Orta Çağ Batılı ve Haçlı yazarlardan farklı olarak bahsettiği fedailer ve cennet bahçesi hikâyesi kendinden sonrakileri ciddi şekilde etkilemiştir. Çünkü kendi döneminde cennet bahçesinden ilk ve tek bahseden kişi Marco Polo olmuş, sonrasında hızlı bir şekilde kabul gördüğü için efsaneleştirilmiş, Batılı ve Doğulu yazarlar tarafından pekiştirilmiştir. İşin doğrusu dönemin birincil kaynaklarında ne cennet bahçesi, ne haşhaş kullanımı ne de hahaşi ismi kullanılmamıştır. Dolayısıyla bu oluşum için Nizari İsmailileri olarak adlandırılması daha doğru olur. Haçlı- İsmaili İlişkisinde Değişen Siyasi Süreç Haçlı Seferleri sürecinde önemli ve etkin roller üstlenmiş olan Nizarî İsmailîleri, Hasan Sabbah liderliğinde Fatımîler'den bağımsız bir şekilde İran bölgesinde faaliyetlerine başlamıştır. Zaman içinde hem doktrin hem de siyasi anlayış açısından tamamıyla Fatımîler'den ayrılarak Büyük Selçuklu Devleti sınırları içerisinde yeni bir yapı kurmayı başarmışlardır. Hasan Sabbâh tarafından desteklenerek İran coğrafyasında faaliyet gösteren Nizarî İsmâilîleri Davetü’l Cedide (Yeni Davet) adını verdiği davasını daha sonra Suriye bölgesine taşımıştır. İran coğrafyasında Rudbar, Kuhistan, Deylem, Elburz sıradağlarının üst kısımlarına kolayca yapılanan Nizarî İsmailîleri daha sona Suriye bölgesinde etkin rol oynamışlardır. Suriye’deki yapılanma İran’dakinden daha güç olurken karşılarına Haçlılar çıkmıştır. Haçlılar dışında bölgede Selçuklu hâkimleri ve diğer Sünnî hâkimler ve Şii gruplar bulunmaktadır. Bu nedenle tüm bunlarla mücadele etmek zorunda kalan Nizarî İsmailîlerin Suriye bölgesinde bir grup müstâhkem mevki ele geçirebilmesi onların nerdeyse yarım yüzyıllarını almıştır. Nizarilerin Suriye bölgesinde muhattap oldukları en etkin ve büyük güç Haçlılar olmuştur. Zamana, olaya ve mekâna göre değişen İsmaili-Haçlı ilişkisini birkaç aşamada incelemekte fayda vardır. Bunlardan birincisi İsmaililerin özellikle Suriye bölgesine yerleşme sürecinde Haçlılar ile kurdukları pozitif ilişkisi, ikincisi hakim olmaya çalıştıkları topraklarda kalıcı olmak adına değişen politika, üçüncüsü ise öncesinde Haçlılar ile daha ılımlı sürdürdükleri karşılıklı politikanın Eyyubîler ve Memlûkler döneminde değişikliğe uğrayarak suikastler ile birlikte daha da sertleşmiştir. Nizarilerin Suriye bölgesine yerleşme süreçlerinde gerek Şam gerekse Haleb olaylarında başlarda Sünni Müslümanlarla yaşadıkları sorunlarda Haçlılara sığınırken, onların desteklerini almışlardır. Sonrasında Nizarî İsmâilîlerinin Suriye’deki işleri çok daha çetrefilliydi ve amaçlarına ulaşmak için yarım yüzyıl kadar yoğun çaba sarf etmeleri gerekirdi. Suriye’deki Nizarî daileri bölgedeki askeri varlığını genişletmeye başladığında Haçlılar ile direk temas başlamıştır. Sonraki süreçte yani Eyyubîler ve Memlûkler döneminde ciddi değişikliğe uğramıştır, daha ılımlı sürdürdükleri karşılıklı politika suikastler ile birlikte daha da sertleşmiştir. Bu süre dahilinde İsmailîler önce Eyyubî sonrasında Memlûklular tarafından Sunnîleştirme politikasına maruz kalmışlardır ve buda Haçlılar ile ilişkilerinde yeni bir süreci başlatmıştır. Sultan Selâhaddin Eyyûbî’nin Misyaf Kalesi’ni kuşatması, başlarda İsmailî lideri Raşidüddin Sinân’ın sünnilere karşı Haçlılar ile işbirliği yapmasına sebep olmuştur. Hatta kendisine karşı tehlike gördüğü Selâhaddin’e Haleblilerin teşvikiyle iki defa suikast düzenlemiş ve başarısızlığa uğramıştır. Aslında bu suikatlerin ardında Zengîlerin başına geçen Nureddin Zengî’nin oğlu Melik el Salih’in naibi Gümüştigin olduğu kayıtlarda geçer. Gümüştigin, Râşidüddin Sinân’a haberciler yollayarak toprak ve para karşılığında Selâhaddîn’e suikast düzenlenmesini istemiştir. Ancak baskılara daha fazla dayanamayan Nizarîler, Selâhaddin Eyyubi’nin Misyaf Kalesi kuşatmasında sonra Hama Sahibi Şihabeddin el-Hârimi’ye elçi göndererek sulh istemiş ve bunun üzerine kuşatma kaldırılmış ve aralarında barış sağlanmıştır. Bu olaylardan sonra İsmâilîler Selâhaddin Eyyûbî ile daha ılımlı ve tarafgir bir politika izlemişlerdir. Aslında Nizarîler için bu politikaya uyum sağlama süreci onların toprak bütünlüğü ve güvencesi anlamına gelmektedir. Haçlılara karşı Eyyubî desteğine ihtiyaç duymuşlardır. Başlarda Eyyubî baskısına direnen sonrasında birlikte hareket eden Nizarîler, Raşiddüddin Sinân’ın ölümünden sonraki 65 yıllık süreçte Eyyubîler ile dostça ilişkiler devam ettirmişlerdir. Setr döneminde hiçbir Müslüman yöneticiye karşı suikast düzenlenmezken, Haçlılar ile hem çatışmalarını hem de diplomatik ilişkilerini iki yönlü sürdürmüşlerdir. Bunun yanında dostluk ilişkisini devam ettirmek isteyen Haçlılar zaman zaman çeşitli hediyeler göndererek pozitif işbirliğini korumaya çalışmışlardır. Örneğin Alman İmparatoru II. Frederic Suriye Nizarîlerine 80 bin dinar tutarında armağanlar göndermeyi ihmal etmemiştir. Hediyelerin yanında Suriye Nizarîleri birçok Müslüman ve Hristiyan yöneticiden toprak koparmayı da başarmıştır. Haçlılara Suikast Haşhaşi ve Haçlı ilişkisine suikastler çerçevesinden bakıldığında ise bölgeye yerleşme sürecinde Selçuklu hâkimlerinin baskısından bunalan İsmailîler ilk fırsatta Haçlılara sığınırken, değişen politik çıkarlar ve siyasi ittifak sonucu Haçlı yöneticilerine suikast düzenlemekten geri durmamışlardır. Örneğin İsmailîlerin Eyyubî ve Memlükler ile işbirliği yaptıkları dönemde hançerlerinin ana hedefi Franklar olmuştur. Nizarîlerin son altı kurbanlarından dördü Hristiyan’dır. Bunlardan Trabluslu II. Raymond suikastın sebebi bilinmemektedir. Diğer üçünün ölümü ise Sünnî liderler tarafından azmettirilmiş olma ihtimali yüksektir. Dönemin siyasi olayları incelendiğinde Monfrart Conrad’ı, Selâhaddin Eyyubî’nin, Montfort’lu Philpis suikastlerinin dönemin etkin gücü Memlûklu sultanı Sultan Baybars tarafından azmettirmiş olmaları mümkündür. Yine Antakyalı IV. Boemondo suikasti önemli saldırılardan biridir. Özellikle Antakyalı IV. Boemondo’ya suikast düzenlenmelerinden sonra Haleb ve Şam’ın Eyyubî emirlerinin El-Havabi Nizarîlerine yardıma koşmaları Eyyubîlerin suikast rol oynadıklarını açıkça işaret etmektedir. Bunun dışında siyasi sebepler dışında ticari çıkarlar doğrultusunda da Haçlı yöneticilere suikastler düzenlemişlerdir. Örneğin, Monfrad Condrad İsmailîlere ait ticaret gemisine el koyup içindekilerin tamamını öldürmüştür. Bunun üzerine İsmailîler tazminat talebinde bulunmuş ancak ödenmeyince öç alınmak için öldürülmüştür. Neticede, suikast listesine bakıldığında Suriye Nizarîlerin başlarda Haçlılar ile diplomatik görüşmeler ile daha ılımlı siyaset güdüklerini ancak Eyyubîler ve Memlûkler ile işbirliği yaptıkları dönemde Franklara suikast düzenlediklerini görmekteyiz. Temprieliler ve Hospitallar Şövalyelerine Neden Suikat Düzenlenmedi? Haçlı birlikleri ile yapılan diplomatik görüşmelerin merkezinde Suriye bölgesinde emirlerini sadece Papa’dan alan ve serbest hareket edip özerk güç oluşturan Temprieliler ve Hospital adlı iki şövalye örgütü bulunmaktadır. Haçlıların Frenk eyaletlerine askeri destek sağlayan, Kutsal topraklara giden hac yollarını koruyan, varlıkları gittikçe arttıran bu askeri örgütler, büyük ve iyi teşkilatlanmış savaşçı topluluklardır. Bölgedeki diplomatik ve siyasi yapının karmaşık yapısı içerisindeki bu iki örgüt Nizarî İsmâilîlere ciddi baskı kurmuşlardır. Hatta Nizarî İsmailîler, Haçlılar ile ilişkilerinde uzunca yıllar bac vergisi ödemek zorunda kaldıkları Temprie ve Hospital Şövalyeleri ile aralarında ciddi anlaşmazlıkla devam ederken suikast düzenlememiş olmaları da dikkat çekicidir. 1228 yılına gelinde Nizarî İsmâilîleri bir yandan Temprie’ye vergi ödemeye devam ederken işbirliğine dayalı anlaşmanın şartlarına uygun olarak Hospitallere de vergi ödemeye başlamışlardır. Nizarîlerin bu askeri örgütlere, Latin devletlerinin Hristiyan idarecilerine karşı düzenledikleri seferlerde aralıklarla destek sağlamaları da bu döneme denk gelmektedir. Hospitallar de en azından Nizarîleri huzursuz eden Antakya Trablusgarb güçlerini engelleyerek buna karşılık verilmiştir. 1230 yılında Krakdes Chevaliers’den Antakyalı IV. Bohemond’a karşı başlatılan sefere Nizarîlerin de katılması bu işbirliğinin kanıtıdır. Özellikle Hospitaller ve Nizarîler arasındaki ilişki bir tür ittifaka dönüşmüştür. Papa IX. Gregor bu haberler üzerine Kutsal topraklarda gönderdiği temsilcileri aracılığıyla Hospitaller şovalyelerine uyarı göndermiştir(1228). Yine bu olaylara bağlı olarak Raymond’un erkek kardeşi ve Antakya’nın bir sonraki prensi V. Bohemond (1233-57), Papa IX. Gregory’e bir şikâyet mektubu yazarak Hospitaller’in büyük efendisinin Nizarîler ile müttefik olduğunu anlatmaktadır. 1236 ‘da Papa Gregory bu şikâyete cevaben Sur başpiskoposuna, Sayda ve Beyrut psikoposlarına bir mektup yazarak ısrarla Hospitaller’in Nizarîler ile ittifaka dayalı ilişkilerini kesmesini talep etmiştir. Mektuptan bir bölüm şu şekildedir: “Haşhaşiler. Önceden Raymond’u (IV.Bohemond’un oğlu) haince öldüren tanrının ve Hristiyanlığın düşmanları. Bunun yanında pek çok büyük insanı ve Katolik prenslerini de öldürmüşlerdir ve şiddet kullanarak kaderimizi engellemeye çalışmaktadırlar. Çok daha vahim olan ise bu bahse konu olan Haşhaşilerin kendilerini Hristiyan saldırılarına karşı koruması ve savunması karşılığında önceden adı zikredilen efendi ve din kardeşimize her yıl belli bir miktar para ödüyor olduğudur. Bundan dolayı talimat yazıp gönderdim. Eğer söz konusu efendi ve din kardeşimiz kendisine verilen emirlere uymazsa sizin göreviniz gerekli uyarıları yaptıktan sonra kilisenin kınanmasına dayanarak onları zorla bu anlayışta vazgeçirmek olacaktır”(Daftary,1998:122) şeklindedir. Hatta Antakya kontu IV. Bohemoun’un oğlu Raymond’u suikastında Hospitallerin teşviki ile cinayet işlemiş olma olasılığı mevcuttur. IV. Bohemond Templilerden destek alarak İsmâilî kalesi Khava Kalesi’ni kuşatmıştır. Nizarî İsmailîleri ve Hospitaller işbirliğinin ikinci kurbanı ise IV. Bohemund ve Templierlere yakınlığı ile bilinen Kudüs patriği Albert olmuştur (1214). Khavabi olayında İsmailîler, Selâhaddin döneminden beri Eyyubîler ile aralarında bulunan iyi ilişkileri kullanarak IV. Bohemund’un saldırılarını bertaraf edip, Hospitalierler çok fazla çaba sarf etmeden rakiplerine ciddi zarara uğratmışlardır. Bu olaylardan en fazla IV. Bohemond zarar görmüş ve ez-Zahîr ile arası açılmıştır. Bu arada bu iki şövalye örgütü ile işbirliği içerisinde olan Nizarîler vergi vermeye devam etmişlerdir. Hatta onlar ile suikast düzenleme yerine daha çok diplomatik çözümler ile vergiyi kaldırmak için girişimlerde bulunmuşlardır. Kral Amalric ve II.Frederic aracılığıyla yapılan diplomasi görüşmeleri sonuçsuz kalmış ve Sultan Baybars dönemine kadar şövalyelere vergi ödemek zorunda kalmışlardır. Nitekim Memlûklu döneminde değişen güçler dengesinde Sultan Baybars, İsmâilîlerin çeşitli Frenk krallarından ve Yemen hâkiminden aldığı vergi ve armağanların bundan böyle kendisine ödenmesini emretmiştir. Giderek siyasal güçleri azalmış olan İsmâilîler, Baybars ve Hospital Tarikatı arasında yapılan barış anlaşması gereğince kendileri de Baybars’a vergi ödemek zorunda kalmışlar ve fiilen Memlûklere bağlı hale gelmişlerdir. Bu süreçte de Memlûklu Baybars’ın kendilerine uygulamış olduğu Sünnî ve baskıcı siyasetten memnun olmayan Kehf, Kedmus ve Meynaka Kalelerinde bulunan İsmâilîler isyan ederek, Antakya kontu VI. Bohemond ile görüşüp yardım alarak, Baybars’ın Frenklerin elinde bulunan Hıns el-Ekrad Kalesi’ni kuşattığı sırada iki İsmâilî fedaisini Baybars’ın üzerine suikast için yollamışlardır. Baybars hem haçlılar ile işbirliği yapan hem de kendisine öldürmeye çalışan İsmâilîleri tutuklatmıştır. Bu suikast girişimden dolayı Baybars ve Nizarîler arasında daha önceden yapılan iyi niyet anlaşması bozulmuş ve Baybars,Nizarî lideri Şemseddîn’i Frenklerle işbirliği yaptığı için tutuklatmıştır. Bu karışık süreçte Baybars’ın baskısı altında kalan Nizarî İsmâilîleri haçlılar ile işbirliğini gizliden devam ettirirken, bölgede varlığını devam ettirmeyi başarmıştır. Sonuç olarak, Haçlı Seferleri sırasında Nizarî İsmailîlerin genel durumuna baktığımızda birden fazla sonuç çıkmaktadır. Nizarîler başlangıçta Sünnî düşmanlığı ile hareket etmişlerdir. Ancak sonraları onların ana hedefleri değişikliğe uğramıştır. Mevdûd ve Porsikî suikastları sonrasında Selâhaddin Eyyubî ile olan ittifakları Haleb ve Şam’daki yapılanma süreçlerinde uğradıkları kıyımlar Nizarîleri yayılmacılık ve güç arama yerine içe kapanma ve Haçlılara ile uyum sağlama stratejisine yöneltmiştir. İkincisi siyasi ittifaklarda esnek davranma ki kendilerinin varlıklarını devam ettirmesine yardımcı olacak her türlü efendiye hizmet yani Haçlılar-Sünnî yöneticiler ile değişen işbirliği politikalarının ana ekseni olmuştur. Nitekim Nizarîler önceleri Haçlılar ile işbirliği içindeyken sonraları Haçlılara karşı sultan Selâhaddin Eyyubî ve Baybars’ın desteğini alarak Haçlılara karşı barikat olarak kullanılmışlardır. Sünnîlere ve daimi tehdit oluşturan Haçlılara karşı uygun bir siyaset benimsenmiştir. Üçüncüsü ise suikast yöntemi ile etnik ve inanç olarak dağınık düşmanları ile tek tek karşılaşma yöntemidir. Haçlı, Mustalî ve Durzîlere vs gibi yapılan suikastlar buna en iyi örnektir, bu durumda Nizarî İsmailîlerin daha dirençli kalmasını sağlamıştır. Bu arada Haçlıların varlığı Sünnîleri ve Şiileri kısa vadede taktiksel olarak bölmüş ancak uzun vadede stratejik olarak birleştirmiş, Nizarîler uzun vadeli bir politika uygulayamamıştır. İşledikleri suikastler güçlü olanın yanında olma ve onun isteği üzerine işlenen cinayetlerden öteye gidemezken, sadece bölgede birbiri ile çarpışan Müslüman ve Haçlı kuvvetleri arasında dikkate alınacak bir güç konumuna sokmuştur. Kaynakçalar Arayancan Atıcı,Ayşe, Dağın Efendisi Hasan Sabbah ve Alamut, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2012. Baybars Tarihi Al-Melik-Al Azhir (Baybars) Hakkındaki Tarihin İkinci Cildi, çev. M. Şerefüddin Yaltkaya, TTK, Ankara, 2000. Cuveynî, Alaaddin Ata Melik, Târîh-i Cihân-güşâ, Çev. Mürsel Öztürk, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1999. Daftary, Farhad, Muhalif İslamın 1400 Yılı İsmâilîler: Tarih ve Kuram, Çev. Ercüment Özkaya, Ankara, 2001. Daftary, Farhad, Alamut Efsaneleri,(Sır Metinler), Çev.Özgür Çelebi,Yurt Kitap-Yayın,İstanbul, 2008. El-Bundârî, Zübdetü’n-Nusra ve Nuhbetü’l-Usra, (Irak ve Horasan Selçukluları Tarihi),Çev. Kıvameddin Burslan, Ankara, 1999. er-Râvendî, Râhatu’s Sudûr ve Âyetu’s-Sürûr, Çev. Ahmet Ateş, C. I-II, Ankara, 1957. Lewis,Bernard, Haşişiler (Ortaçağ İslam Dünyasında Terörizm ve Siyaset),Çev. Ali Aktan, Sebil Yayınevi, İstanbul, 1995. Reşidüddin Fazlullah,Hemedani, Câmiü’t-Tevârîh, Nşr.: Muhammed Müderrisi Zencani, Tahran, 1338. Şankıti, Haçlı Savaşlarının Etkisi Altında Sunni-Şii İlişkiler, İlimyurdu Yayıncılık,İstanbul,2012 Şeşen,Ramazan, Kudüs Fatihi Selâhaddin Eyyûbî, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2016. Usta, Aydın, Müslüman ve Haçlı Mücadelelerinde Haşhaşiler,Tarih Dergisi, S.44, 2006. Usta, Aydın, Müslüman ve Haçlı Siyasî İttifakları Çıkarların Gölgesinde Haçlı Seferleri, Yeditepe, İstanbul, 2008. Mustevfî Kazvinî, Nuzhetü’l-Külûb,Tashih. Debirsiaghî, Neşr-i Hadis-i İmruz, Tahran,2000.

9

dk.

Reconquista’dan Haçlı Seferlerine İslamofobi

22 Nisan 2022

Reconquista’dan Haçlı Seferlerine İslamofobi

Günümüzde modern anlamda ABD’de meydana gelen İkiz Kuleler'e yönelik saldırının ardından duyulmaya başlayan İslamofobi kavramı, ilk olarak İngiltere merkezli Runnymede Trust adlı düşünce kuruluşu tarafından kullanıldı. Bu kavramsallaştırma her ne kadar 21. yüzyılda gerçekleştirilmiş olsa da, İslamofobik eğilimler oldukça eski bir maziye sahiptir. Orta Çağ'ın en önemli olgularından Haçlı Seferleri'nin de temelini oluşturan Endülüs Müslümanlarına yönelik Reconquista hareketi, tarihsel olarak bu kavramsallaştırmanın örgütlü bir çıkış noktasıdır. Hristiyan devletler Doğu’da Endülüs, Batı’da Emevî, Abbasî ve Selçuklu devletleri ile siyasi, ekonomik ve kültürel iletişim ve etkileşim sonucu İslamiyeti ve Müslümanları daha yakından tanıdı. Hristiyan halkın bir kısmı İslam’ı tanıdıktan sonra iyi bir değişim ve gelişim yaşamış olsa da din adamları ve devlet başkanları bu durumu “korkulacak bir tehlike” olarak gördü. Zaman içinde İslamofobi olarak adlandırılan bir “rahatsızlık” ve “tepki” ortaya çıktı. Bu korkuyla Hristiyan din adamları ve devlet başkanları Müslümanlara yönelik “saldırgan politikalar” ürettiler. Fobi ve İslamofobi Fobi, kişinin fiziksel, zihinsel ve duygusal kontrolünü kaybetmesine sebep olan, belirli nesneler veya durumlar karşısında duyulan olağan dışı güçlü korku olarak tanımlanmıştır. Bu durumda fobi, korkunun kontrolden çıkmış hali, “abartılmış korku” olarak ifade edilebilir. Ancak her korku fobi değildir. Fobide tiksinme, temastan kaçınma, iğrenme, istemsizce uzak durma gibi hususlardan biri veya birkaçı olabilir. Belki de fobi, korkuyla beraber geçerli bir sebebi olmayan mantıkdışı nefrettir. Çünkü fobi eklendiği kelimelere korkunun yanı sıra olay, olgu, nesne veya duruma karşı bir tür kin ve nefret anlamı da yükler. Aslında korkuya sebep olan tehdit unsuruyla bu unsura gösterilen tepki orantılı olduğu müddetçe, korku yararlı bir duygudur ve insanın güvenliğini sağlar, ancak fobi insanın yaşamını kısıtlar. Bir şeye karşı duyulan aşırı korku daha derin ve yıkıcı tepkiler ortaya çıkartması sebebiyle kişinin gündelik yaşamını olumsuz yönde etkiler. Bu nedenle fobi, somut bir durum karşısında duyulan “korku” olmaktan daha çok hayatı sürekli etkileyen bir “takıntı”yı ifade eder. İslamofobi, hiçbir şekilde bir araya gelmesi mümkün olmayan “İslam” ve “fobi” terimlerinin Batı dünyasında bir araya getirilerek birleştirilmesiyle oluşturulmuş, zaman içinde Müslümanlara karşı bir korkudan daha çok, İslam karşıtlığı ve düşmanlığının, kin ve nefretin genel adı olmuştur. Ferhat Kentel’in söylemiyle Batı’da “inşa edilmiş” bir korku olarak ortaya çıkan “İslamofobi”, ifade şekli olarak yeni zamanların ürünü olsa da, kökeni oldukça eski zamanlara gitmektedir. “İslam” ve “fobi” kelimelerinin bir arada kullanımı, İslam’dan kaynaklanmayan bir korku, başka bir deyişle sonradan “icad edilmiş” “yapay” bir korkudur. “Anti-Muslimism” (Müslüman karşıtlığı) şeklinde tanımlanması gereken İslamofobi’yi “Müslümanlardan korkmak” şeklinde tanımlamak, Müslümanların maruz kaldığı ayrımcılık ve baskıları, zulüm ve katliamları korku gibi bir mazerete bağlayarak hafifletmektedir. Fobi gibi “İslamofobi de tedavi edilmesi gereken bir tür hastalık” halidir. Endülüs ile Avrupa’da Oluşan İslamofobinin Kökeni Coğrafi bakımdan Endülüs, günümüz dünyasında Portekiz ve İspanya gibi devletlerin bulunduğu İber yarımadasında yer alan Müslümanların idaresindeki toprakların tamamı için, sonraları da hâkimi­yet alanlarının küçülmesine para­lel olarak Gırnata için kullanılan bir terim oldu. Avrupa’da Hristiyan krallıklar ve din adamları tarafından İspanya merkezli başlatılan Müslümanların varlıklarını ortadan kaldırma amaç ve çabalarının genel adı olan “Reconquista” hareketi ile birlikte Endülüs isminin karşılık geldiği alanlar giderek daraldı. Endülüs’te hüküm süren son İslam hanedanı olan Nasrîler’den sonra söz konusu coğrafyada siyasi anlamda Endülüs ismine karşılık gelen ve Müslümanlar tarafından idare olunan toprak parçası da kalmadı. İslam dininin hakikatleri ve gerçekliği karşısında aciz kalan ve ellerindeki dünyevi makam ve mevkileri kaybetmekten korkan Hristiyan din adamları, kral ve imparatorları da etkileyerek İslam karşıtlığı ve Müslüman düşmanlığını her zaman canlı tutmaya çalıştı. Bu aynı zamanda Endülüs’ten başlayarak Avrupa’nın tamamının Müslüman olma ihtimalinden korkma idi. Bu korku anti-İslamist duyguları besledi. Din adamları, Hıristiyanları bir kimlik etrafında toplamanın en kolay ve etkin yolunun İslam karşıtlığı olduğunu düşündü ve bu argümanı ihtiyaç duydukça uygun bir dozda kullandı. Endülüs’te Müslüman-Hristiyan Mücadelesi İlk İslâm fetihlerinin son halkası ve en uç noktası sekizinci asrın ilk yarısında Endü­lüs oldu. İspanya'da hüküm sü­ren Vizigot Krallığı, taht kavgaları, top­lum içindeki çatışmalar ve Yahudileri zor­la Hristiyanlaştırma politikası sebebiyle zor bir dönem geçirmekte idi. Tarık b. Ziyad komutasındaki İslam ordusu 711 yılında Kral Rodrigo (Roderik) komutasındaki Vizigot ordusunu mağlup etti. Vizigotlar kuzeye kaçıp Frank Krallığına sığındı. Bu zafer, Müslümanlara İspanya hâkimiyetinin yolunu açtı. Malaka (Malaga), Elvira, Kurtuba (Cordoba) ve Tuleytula (Toledo) fethedildi. Vizigot ida­resinden memnun olmayan halk, özellikle de ağır dinî bas­kılara mâruz kalan Yahudiler kale kapıları­nı kendi istekleri ile Müslümanlara açtı. Daha sonra Berşelune (Barcelona), Sarakusta (Zaragoza) şehirleri fethedildi; hatta Pireneler aşılarak Frank toprakla­rına girildi. İslâm orduları Fransa'nın güneyindeki Sebtimâniye (Septimania) ve Arbune (Narbona) bölgelerini ele geçirdi. Sekizinci yüzyılın ilk çeyreğinde yarımada Müslümanların hâkimiyetine geçti. Vizigotlar tarafından dinî hakları tamamen ellerinden alınan ve köleleştirilen Yahudiler, İslâm fethiyle birlikte dinî bir cemaat olarak yeniden dirilme ve dinle­rini rahatça yaşama hakkını elde etti­. Ticarî faaliyetle­ri sayesinde iktisadî hayatta, ayrıca İbrânîce, Latince, Arapça bilmeleri sebebiyle de idarî ve kültürel hayatta önemli bir yer işgal ettiler. Müslümanların 732 yılında Tours ve Poitiers şehirleri arasında yer alan ovada Franklara yenilmesi, bir dönüm noktası oldu. İslâm kaynaklarında Belâtüşşühedâ adıyla geçen bu savaştan sonra eskisi kadar dı­şa açılamayan Müslüman fâtihler güçle­rini, kendi aralarında baş gösteren iç çe­kişmelerde tüketti, isyanlar ve ayaklanmalar çıktı. Fetihten 756 yılına kadar 21 vâlinin görev yaptığı “Vâliler Dönemi” sonrası Abdurrahman b. Muaviye (756-788) bağımsızlığını ilan etti. I. Abdurrahman ülkede siyasi birliği sağlamaya çalıştı. Emîrlik ve halîfelik olmak üzere iki dönem geçiren Endülüs Emevî Devleti’nin kuruluşu aşamasında Hristiyanlar ile Müslümanlar arasında hâkimiyet mücadeleleri devam etti. Hatta Müslümanlar 767'de Alava bölgesine zaferle neticelenen bir sefer düzenledi, yapılan anlaşma ile bölge halkı İslam hâkimiyetini kabul etti. Frank Kralı Büyük Karl (Charlemagne) 778 ilkbaharında Pireneler'i geçip Sarakusta'yı kuşattı fakat bir sonuç elde edemedi. Franklar 801 yılında Endülüs'ün en önemli şehirlerinden biri olan Berşelûne'yi ele geçirdi. II. Abdurrahman’ın (822-852) isyanları bastırıp devleti yeniden istik­rara kavuşturması ile bölgede İslamiyetin ve Arapça’nın yayılışı hızlandı; Hristiyan halk papazların şiddetli tepkisine rağmen Arapça’yı kullandı. II. Abdurrahman 840 yılında en büyük rakibi olan Asturia Kralı II. Alfonso’ya karşı sefere çıktı ancak istediği sonucu elde edemedi. İslam kaynaklarında “el-Urdumaniyyün” veya “el-Mecüs” olarak geçen Normanlar seksen parçalık bir donanma ile Vadilkebir'i (Guadalquivir) takip ederek ve yol boyunca yağma ve katliamda bulunarak İşbiliye'ye (Sevilla) kadar ilerledi. Karşılarına çıkan Müslüman gemilerini yakan Normanlar ele geçirdikleri şehirleri yağmaladı. İşbiliye’de ihtiyarlar sığındıkları camide katledildi. Bu felaket Kurtuba'da büyük bir panik ve nefrete sebep oldu. Müslümanlar Normanlara karşı sefere çıktı Kasım 844’te İşbiliye yakınındaki savaşta Normanlar mağlup oldu ve kuzeye çekilmek zorunda kaldı. II. Abdurrahman’ın oğlu ve halefi Muhammed döneminde (852-886) Kurtuba'da başlayıp Tuleytula'ya kadar yayılan "Hristiyan fedaileri hare­keti" ortaya çıktı. 870 yılı sonrası Endülüs yönetiminde genç ve tecrübesiz komutanlar etkili olduğu için dev­let düzeni bozuldu, ayaklanmalar başladı. Öyle ki Endülüs Emevî Devleti’nin otoritesi sadece başşehir Kur­tuba'da hissedilir hale geldi. Müslümanlar kuzeydeki Hristiyan devletlerin saldırıla­rına karşı mukavemet gösteremedi. III. Abdurrahman’ın (912-961) hakimiyetinin ilk yıllarında; 913 yılında Prens Ordono kumandasındaki bir Galicia ordusu Yabüre’yi (Evora) zaptetti ve halkını kılıçtan geçirdi. Yaklaşık iki yıl sonra Ordono, Asturia-Leon kralı olduktan sonra Merida bölgesine saldırdı. 917 sonbaharında II. Ordono’nun idaresindeki ordu ile yapılan savaş Müslümanlar için felaket oldu. Ordu komutanı Ahmed b. Muhammed şehid düştü ve başı kesilerek San Esteban surlarına asıldı. Bir süre sonra II. Ordono’nun, Navarra Kralı I. Sancho Garces ile anlaştığını öğrenen III. Abdurrahman Haziran 920'de Asturia-Leon Krallığı'nın topraklarına girdi. 924 yılı ilkbaharında da Navarra Krallığı’nın merkezi Benblune (Pamplona) fethetti. III. Abdurrahman ülkesindeki siyasî bir­liği sürdürebilmek, bir yandan da Kuzey Afrika'da hızlı bir biçimde yayılan Şiî Fâtımîler ile mücadele edebilmek için 929'da ken­dini “Nasır-Lidînillâh” unvanıyla halife ilân etti. Böylece emîrlik halifeliğe dönüştü. II. Ramira'in Asturia-Leon tahtına çıkmasına kadar Müslüman ve Hristiyan devletler arasındaki ilişkiler savaşsız bir ortamda devam etti. II. Ramira'nun 933 yılında Madrid'e saldırması, 939'da Sirnancas surları önünde cereyan eden savaştan galip çıkması bölgedeki dengeleri değiştirdi. Ancak II. Ramira'in ölümü sonrası krallıklar arasında çıkan ihtilaftan yararlanan III. Abdurrahman 951 yılından itibaren Hristiyan topraklarına akınları sıklaştırdı. Temmuz 955'te III. Ordono, Kastilya'da ağır bir yenilgiye uğradı ve barış istemek zorunda kaldı. Ayrıca Bizans ve Germen imparatorlukları ile siyasî ilişkiler kuruldu. Endülüs İslam Devleti’nin gücü Pireneler'i aşarak Batı Avrupa'dan Bizans İmparatorluğu’na kadar hissedildi ve Kurtuba'ya Avrupa devletlerinden elçiler gelmeye başladı. III. Abdurrahman, oğlu II. Hakem (961-976) ve ondan sonra gelen İbn Ebî Âmir adıyla tanınan Hâcib Mansûr’un (977-1002) yönetimlerinde geçen yaklaşık bir asır Endülüs Emevîleri’nin en parlak dönemi oldu. Philip Hitti’ye göre bu dönemde Kurtuba, İstanbul (Konstantinopolis) ve Bağdat ile birlikte dünyanın en büyük kültür merkezi idi. Şehirde sayısız cami, çarşı ve hamam dışında 113 bin hane, 21 dış mahalle, 70 kütüphane ve ücretsiz eğitim yapan 46 medrese vardı. Ancak ülkedeki istikrar 1008 yılı sonrası bozuldu. Merkezi otoritenin 1031 yılında parçalanması sonrası da devletin enkazı üzerinde irili ufaklı birçok yeni devlet kuruldu. Kurtuba dışındaki şehirlerde yaşayan Zünnûnîler, Tücîbîler, Hûdîler, Eftasîler, Abbâdîler ve Zîrîler gibi pek çok nüfuz sahibi aile bağımsızlığını ilan etti. Birçok küçük şehir, hatta kaleler merkezî idare­den koptu. Böylece Endülüs tarihinde "mülûkü't-tavâif (küçük şehir devletleri)" adıyla bilinen yeni bir dönem başladı ve 1090’a kadar devam etti. Birbirine düşman olan ve kavgaya tutuşan Müslümanlar iç savaşlar ile zayıf düştü. Bu durum Hristiyan krallıklarının Müslümanlara yönelik "Reconquista"yı uygulamalarına neden oldu. Batı Avrupa’daki Haçlı Seferi: Reconquista Müslüman­ların İber yarımadasına ayak basmasından ve genişlemesinden rahatsız olan bir grup Hristiyan tarafından Reconquista hareketinin ilk tohumları ekildi. Kuzey İspanya’da Oviedo Kralı Peloya (718-737) öncülüğünde Reconquista başlatıldı ve ilk safhası 1085’e kadar devam etti. Bu harekât zaman içinde filizlendi ve Avrupa’ya yayıldı. Reconquista sebebiyle ilk kaybedilen şehir 753 yılında Aşturga (Astorga) oldu. Kastilya Kralı I. Fernando 1057 yılında Batalyevs, 1062'de de Tuleytula ve İşbiliye Müslümanlarını haraca bağladı. 1064 yılında Aragon, Frank ve Katalanlar’dan oluşan bir müttefik Hristiyan ordusu Veşka şehrini istila etti. Bu tarih Hristiyan krallık ordularının birleşmesinin ve Reconquista ile ortaya çıkan Müslüman karşıtlığının, kin ve nefretin şekillenip Haçlı Seferlerine dönüşmesinin başlangıcı oldu. Reconquista ile yarımadada kurulan Haçlı birliğinin dini kaynağı Kilise, siyasi kaynağı ise Roma İmparatorluğu idi. Reconquista fikri Avrupa’yı Haçlı Seferlerine götürdü. 1065 yılında Papa’nın gayret ve desteğiyle oluşturulan, Aragon Kralı Sancho Ramirez’in idaresindeki birleşik Hristiyan ordusu Berbeşter’i istila etti. Müslümanlar ertesi yıl Berbeşter’i Aragon Krallığı’ndan geri aldı. Ancak 1069 yılında Kral Sancho Ramirez, Sarakusta Müslümanlarını vergiye bağladı. Leon Kralı VI. Alfonso 1072 yılında Kastilya Krallığı’nı da elde ederek birleşik Kastilya-León Kralı unvanını aldı. VI. Alfonso'nun 29 Mayıs 1085’de Reconquista’nın bir sonucu olarak Endülüs'ün Kurtuba'dan sonra ikinci büyük şehri olan Tuleytula'yı zaptetmesi ise o döne­me kadar Hristiyanların Müslümanlara indirdiği en ağır darbe oldu. Birbirleriyle çarpışan ve düşmanlarından bî-haber olan Müslümanlar, ancak Tuleytula'nın beklenmedik kaybı karşısında Reconquista tehlikesinin farkına vardı. Ancak bu gelişmeyi engelleyebilecek ve bu tehlikeyi bertaraf edebilecek ne bir stratejiye ne de askeri bir güce sahip değillerdi. Tuleytula'nın düşmesi, Endülüs'ün en önemli savunma merkezlerinden birinin yok olması de­mekti ve benzeri bir tehlike İşbiliye ve Kurtuba için de söz konusu idi. Yaklaşmakta olan bu tehlikeyi his­seden bazı emîrler, ulemâ ve halkın da teşvikiyle Kuzey Afrika'da hüküm süren Murâbıtlar'dan yardım istedi. Murâbıtlar 1086 yılında büyük bir orduyla Endülüs'e geç­ti ve bu sırada Batalyevs'i tehdit eden VI. Alfonso'yu Zellâka Savaşı'nda ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu zaferle gü­neye doğru gelişen Hristiyan yayılması bir süre için durdurulmuş oldu. Fakat bir süre sonra mülûkü't-tavâifin birbirleriyle yeniden mücadeleye başlamasını fırsat bilen Hristiyan devletler Müslümanların hâkimiyetindeki şehirlere yönelik baskılarını arttırdı. 1089 yılında Kral Sancho Ramirez, Menteşun’u işgal etti. Akabinde Veşka’yı kuşattı ancak elde edemedi. Müslüman emîrler Murâbıtlar’dan tekrar yardım istedi. Böylece En­dülüs’te yaklaşık altmış yıl sürecek Murâbıtlar dönemi başladı. Bu süre­nin ilk yarısında istikrar sağlandı ve Hristiyan krallıklara kar­şı başarı kazanıldı. Ancak daha sonra iç karışıklıklar yeniden başladı. Halkın ağır vergi­ler karşısında bunalması, ulemânın Murâbıtlar aleyhine tavır ta­kınması ve Kuzey Afrika'da baş göste­ren karışıklıklar sebebiyle Murâbıtlar'ın gü­cü de yok oldu. Daha önce Hristiyanları üst üste mağlup eden Müslümanlar, artık üst üste bozguna uğramaya başladı. Hristiyanlığı Avrupa’nın ortak dini, mirası ve kaderi olarak takdim eden papa ve papazlar, Müslümanların amacının Hristiyanlığı yok etmek olduğunu iddia etti. Hristiyanların birleşik bir güç oluşturup Müslümanlara saldırması gerektiğini savundu. Eğer Hristiyanlar ortak ordu ile Müslümanlara karşı birleşerek din kardeşlerini “olabilecek en kötü esaretten” kurtarırlarsa Tanrı’nın gazabından kurtulabileceklerini söyledi. Onlara göre “Hristiyan prenslerin ortak çıkarları Müslümanlara karşı birleşmelerinde” gizli idi. Endülüs’ten Haçlı Seferlerine İslamofobi Hristiyan devlet başkanları ve din adamları İslamofobi sebebi ile ilk defa İslâm âleminin en uzak köşesinde, "Müslüman İs­panyası" şeklinde adlandırılan Endülüs’te Müslümanlara karşı şiddet uyguladı. Avrupa’nın batı ucunda yaşayan Müslümanlara karşı onuncu asırda başlatılan ayırımcılık, dışlama ve fiziki saldırılar da giderek arttı. Müslümanların Cebelitarık Boğazı’ndan geçerek İspanya’ya yerleşmesi ve Endülüs Devleti’ni kurması, Hristiyan âleminin İslam karşıtı reflekslerinin Avrupa’daki başlangıcı oldu. İslam ordularının sekizinci yüzyılın ilk çeyreğinde Pirene Dağları’nı aşarak Fransa topraklarına girmesi hatta Lyon ve Bordeaux’ya kadar ulaşması korku, tepki ve şiddetli çatışmalara sebep oldu. Ancak Müslümanlar Fransa’nın güney sahillerinde ve Marsilya yakınlarında 975 yılına kadar varlıklarını sürdürdü. İspanya’da kaybettikleri toprakları Müslümanlardan geri almak için Hristiyanlar tarafından Reconquista hareketi başlatıldı. Doğu’ya yapılan Haçlı Seferleri'nin öncüsü olan Reconquista; bir anda başlayıp hemen son bulmayan ve yaklaşık sekiz asır devam eden bir harekettir ve ilk aşaması 732-1085 yılları arasını içine almaktadır. Claugh, Barreu ve Bigot’un da ifade ettiği gibi Reconquista bir Haçlı Seferi’dir. Haçlı Seferleri Doğu’ya yönelmeden önce aynı amaç ve gaye ile ama farklı bir isimle Batı’ya yöneldi. Bu sebeple Reconquista Müslümanlara yönelen ilk Haçlı harekâtıdır. Haçlı Seferleri'nin özü, mayası ve ilk adımıdır. Reconquista hareketinin en önemli aktörlerinden biri İspanya’nın kuzeydoğusunda hüküm süren ve Endülüs’teki İslâm hâkimiyetine son veren Aragon Krallığı’dır. I. Azanar Galindo (809-839) önderliğinde kurulan Aragon Kontluğu, III. Sancho döneminde 1035’de krallığa dönüştü. III. Sancho ile başlayan I. Remir [Ramiro (1035-1063)] ve Sancho Ramirez (1063-1094) ile devam eden süreçte Haçlı ruhuyla hareket eden Aragon Krallığı’nın sınırları Müslümanların aleyhine sürekli genişledi. Aragon Krallığı, Müslümanları Endülüs’ten çıkarmak için bazen tek başına, bazen de Papa’nın desteği ve katkısıyla Hristiyan ittifakı oluşturmayı başardı. Müslümanlara karşı bu Haçlı birlikteliğini hayata geçirirken de maalesef yine aynı coğrafyada yaşayan, akılsızca ve şuursuzca hareket eden Müslümanların arasındaki ihtilaflar da Aragon Krallığı’nın işini kolaylaştırdı. Kontluğun krallığa dönüştüğü yıllarda Endülüs Müslümanları, siyasi birlikten uzak bir yapıda (mülûküt-tavâif dönemi) idi. Her ne kadar zaman zaman siyasi birlik sağlanmış olsa da genel olarak Müslümanlar arasında şahsi menfaatlerin öne çıktığı bir süreç yaşandı. Bu durumu fırsat bilen Aragon Krallığı, bölgedeki Hristiyan halklardan da yardım alarak Reconquista’yı uygulamaya başladı. Hristiyan dünyasında yaşanan siyasi ve toplumsal sorunlar, hatta III. Sancho’nun ölümünden sonra Aragon Krallığı’ndaki bölünme ile teşekkül eden krallıkların her biri kendi hâkimiyet alanlarını genişletmek için iç çekişme ve mücadele halinde olsa da, Müslümanlar söz konusu olunca hemen bir araya gelebilmekte ve topluca saldırıya geçmekte idi. Endülüs Müslümanlarına karşı Reconquista adı altında Haçlı Seferleri organize edildi. Papa II. Urbanus, İspanya'da Müslüman Araplara karşı sürdürülen savaş ile Doğu'da Türklere karşı yapılacak savaşın eşdeğer olduğunu ifade etti. "...Hristiyanları bir yerde Müslümanların zulmünden kurtarıp, başka bir yerde yine onların zulüm ve baskısına maruz bırakmak fazilet değildir" dedi. Hâlbuki İslam ülkelerinde yaşayan Hristiyanlar Müslümanlardan şikâyetçi değildi, hoşgörülerine şahit idi ve bir arada yaşamakta idi. Zaten Müslümanların yedinci yüzyılda fethi sonrası Kudüs'e yapılan hac ziyaretleri hiç kesilmemişti. Sonuç Hristiyan din adamları tarafından asırlarca akıl ve zihinleri kilise örsünde dövülen Avrupa milletleri, sekizinci asırdan itibaren Müslümanlara karşı korku, kin ve nefret ile yoğruldu. Dünya tarihinde en çok soykırıma Hristiyan Avrupa devletleri eliyle Müslümanlar maruz kaldı. Avrupa’da yaşayan Müslümanlara her fırsatta vahşet uygulandı. İslam devletleri tarih boyunca birçok milliyeti ve dini içinde barındırdı. Ama hiçbirine etnik ya da dini bir soykırım ve vahşet uygulamadı. Türk İslâm tarihinde başka din ve kültüre mensup topluluklara karşı, hiçbir zaman sistematik katliama benzer bir tavır, tutum ve uygulamaya rastlanılmadı. Ancak Avrupa’da İslamofobi ile başlayan düşmanlık, Reconquista ve Haçlı Seferleri ile zirveye ulaştı. Hristiyan Batı dünyası, kendisi dışındaki bütün medeniyetlerin varlık nedenlerini ve varoluş zeminlerini yok etmekle kalmadı, bütün dinleri fosilleştirdi ve etkisiz hâle getirdi. Ama İslâm'ı fosilleştiremedi, dönüştüremedi ve etkisiz hâle getiremedi. Yine de İslam’ı yok etmek düşüncesinden, bunu başaramayınca da Müslümanları kontrol altında tutmak projesinden hiç vazgeçmedi. Hristiyan din adamları tarafından “kâfirler” ve “şeytanın uşakları” olarak etiketlenip aşağılanan Müslümanlara yönelik hayali bir İslamofobi oluşturuldu. Yapay korku ile İslam düşmanlığı Hristiyan halkın zihinlerinde kolayca yerleşti. Müslümanlar ile savaşı, “Tanrı’nın düşmanları ve dostları arasındaki bir savaş” olarak tanımlayan papa ve papazlar, kendi soydaşlarını ve dindaşlarını kandırdı. İslamofobi zaman içinde bir endüstri haline getirildi. Özellikle Avrupa’da bazı kesimlerin tarih boyunca menfaat elde etmek için kullandıkları en önemli argüman oldu. Kilise’nin tahriki sonucu sekizinci asırda İslamofobi ile Müslümanlara karşı harekete geçen Hristiyan dünyası, onbirinci asırda İslamiyetin hâmîliğini üzerine alan ve Müslüman denilince ilk akla gelen millet olan Türklere karşı mücadeleye girişti. Bu mücadelenin öncüleri olan Hristiyan din adamları, insanların “intikam ve kan dökme duygularını”, daha açık ifade ile “şiddet sarmalını” ortaya çıkarttı. Gerçekliği olmayan bir korku ile atılan yanlış adımlar daha büyük felaketlere kapı araladı. İslamofobi sebebiyle Hristiyan dünyası İslam dünyasına karşı her zaman “saldırgan politikalar” üretti. Türklerin İslamiyet’in bayraktarlığını ellerine almalarından sonraki süreçte İslamofobi” bir anlamda “Türkofobi” oldu. Kilise mutfağında üretilen yapay korku, kin ve nefret; Avrupa milletlerine “din kardeşine ve kutsalına sahip çıkmak” adı altında takdim edildi. Müslümanlara karşı asırlarca “vahşet içeren saldırgan politikalar” uygulandı. İslamofobi, Müslümanların Endülüs’te kök salmasına ve bütün Avrupa’yı medeniyet ışığı ile aydınlatmasına engel oldu. İslamofobi, Avrupa milletlerinin gerçek İslamı öğrenmesini ve bu medeniyetten istifadesini geciktirdi. Cebelitarık kayalığından Pirenelerin tepelerine kadar uzanan Müslüman fetihleri Tours Ovaları’nda durdurulmamış olsaydı; Avrupa bilimi, sanatı, estetiği ve insani değerleri sekizinci yüzyılda öğrenmiş olacaktı. Ama İslamofobi kaynaklı kin ve nefret Fransa ve bütün Avrupa’nın Orta Çağ karanlığından medeniyet aydınlığına çıkmasını asırlarca geciktirdi. Yarımadadaki Müslüman hâkimiyetini “işgal” ve “istila” olarak gören, daha iyi ve daha güzele gözünü kapayan Hristiyan din adamları, önce kıskançlık, kin ve nefret ile yapay bir İslamofobiyi ortaya çıkarttı, sonra da İslamofobiye karşı Reconquista’yı icad etti. Batı’nın İslam nefreti ve düşmanlığının bir çeşit ifade şekli olan İslamofobinin ilk tezahürü de Reconquista oldu. Endülüs’e karşı düzenlenen Reconquista hareketiyle bütün Hristiyan İspanya ve İberya devletleri, Güney Fransa’daki Frank kontluklarıyla birlikte ortak hareket etti. Oluşan “Haçlı Ruhu” ile önce Reconquista sonra da “Haçlı Seferleri” başlatıldı. Haçlı ittifakı ile önce Endülüs devleti ve medeniyeti yok edildi, ardından da Türk İslam Medeniyetini ortadan kaldırmaya yönelik “ilk kıtalararası savaş” denilecek kadar büyük ve etkili Haçlı Seferleri düzenlendi. Reconquista ile “aynı amaç ortak hedef için birlik” kabiliyetinin farkına varan Avrupa devletleri bu tecrübelerini sonraki asırlarda Haçlı Seferleri olarak Doğu’ya yansıttı. Orta Çağ'ın en önemli olgularından ve dünya tarihinin kırılma noktalarından biri olarak Endülüs’e karşı Reconquista hareketinin uzantısı Haçlı Seferleri oldu. Haçlı Seferleri, iki farklı medeniyetin doğal bir çatışması ve Hristiyanların Kudüs’teki dindaşlarına yardım için yapılan bir faaliyet olarak gösterilmeye çalışıldı. Ancak seferlerin sebebi İslamofobi bahanesiyle Reconquista kaynaklı idi. Avrupa’nın doğusuna Reconquista, batısına Haçlı seferleri düzenlendi. İslam dinine mensup olanlara karşı önyargı, korku ve endişe dolu tavırların ifadesine dönüşen biçimiyle İslamofobi, Haçlı Seferleri’nin oluşmasındaki en önemli etkenlerden biri oldu. Kaynakçalar AKTAŞ, Murat, “Avrupa’da Yükselen İslamofobi ve Medeniyetler Çatışması Tezi”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, C.XIII, S.1, 2014, s. 31-54. BARREU Jean-Claude, BİGOT Guillamme, Bütün Dünya Tarihi (Tarih Öncesinden Günümüze), (Türkçe terc. Ayşen Özışık), Dharma Yayınları, İstanbul 2006, s. 128. CAHEN, Claude, Haçlı Seferleri Zamanında Doğu ve Batı, (Türkçe terc. Mustafa Daş), İstanbul 2010. CHAHUAN, Eugenio, “An East–West Dichotomy: Islamophobia” Palestine–Israel Journal of Politics, Economics Culture, 12 (2/3), 2005, s. 47-52. CLAUGH Shepard B., Dünyamızın Başlangıcından Bugüne Kadar Uygarlık Tarihi, (Türkçe terc. Nihal Önol), Varlık Yayınları, İstanbul 1995. DEMİRKENT, Işın, Haçlı Seferleri, Globus Dünya Basınevi, İstanbul 1997. DEMİRKENT, Işın, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, İEF Tarih Dergisi, S. 35, İstanbul 1994. DERİN TARİH, Ah Endülüs Özel Sayı 4, Kasım 2015. GAUDEUL Jean-Marie, Encounters&Clashes Islam and Chrsitianity in History, Pontificio Istituto di Studi Arabi e Islamici, Roma 1990. HIDIR, Özcan, “Anti-Semitizm” ve “Anti-İslamizm”: Benzerlikler ve Farklılıklar”, Kadir Canatan ve Özcan Hıdır, (eds.) Batı Dünyasında İslamofobi ve Anti-İslamizm, Eski Yeni Yayınları, 2010. HOBSON, John M., Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri, (Türkçe terc. Esra Ermert), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2008. KANAT Cüneyt-Burçak Devrim, Sorularla Haçlı Seferleri, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2013. KENTEL, Ferhat, “İslamofobi” Vesilesiyle Türkiye’nin Fobilerine Bakmak”, İslamofobi Kolektif Bir Korkunun Anatomisi, Sivas Kemal İbn-i Hümam Vakfı Sempozyum Tebliğleri, Ankara 2012, s. 133-134. KIRPIK, Güray, “Haçlı Seferlerinde “Tanrı Barışı” Müessesesi”, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Aralık 2007, S.16, s.81-90. KÜÇÜKSİPAHİOĞLU, Birsel, “Haçlı Saldırısına İlk Çağrı”, Popüler Tarih, 63, Kasım 2005, s. 28-33. LEE Stephen J., Avrupa Tarihinden Kesitler 1494-1789, (Türkçe terc. Ertürk Demirel), Dost Kitabevi, Ankara 2004. MARSHALL G. S. Hodgson, Dünya Tarihini Yeniden Düşünmek, (Türkçe terc. Ahmet Kanlıdere, Ahmet Aydoğan), Yöneliş, İstanbul 2001. MEYERSON, M. D., The muslims of Valencia in the age of Fernando and Isabel: Between coexistence and crusade, University of California Press, California 1990. O’CALLAGHAN, Joseph F., A History of Medieval Spain, Cornell University Press, Ithaca 1975. PİRENNE, Henri, Ortaçağ Avrupası’nın Ekonomik ve Sosyal Tarihi, (Türkçe terc. Uygur Kocabaşoğlu), İstanbul 2010. Riley-Smith, Jonathan, The Crusades, Christianity and Islam, New York 2008. RUNCİMAN, Steven, Haçlı Seferleri Tarihi, (Türkçe terc. Fikret Işıltan), C.I, TTK Yayınevi, Ankara 1989. ŞEYBAN, Lütfi, Reconquista Endülüs'te Müslüman-Hristiyan İlişkileri, İz Yayıncılık, İstanbul 2007. ŞEYBAN Lütfi, Endülüs’te Murâbıtlar ve Muvahhidler Döneminde Müslüman-Hıristiyan İlişkileri (Endülüs’ün Geri Alınışı-Reconquista 1085-1238), İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul 2002. USTA, Aydın, Çıkarların Gölgesinde Haçlı Seferleri, İstanbul 2008. WATT Montgomary, İslam Avrupa’da, (Türkçe terc. Hulusi Yavuz), İfav Yayınları, İstanbul 2000. WATT Montgomary, İslam’ın Ortaçağ Avrupası Üzerindeki Etkisi, (Türkçe terc. Ü.Hüsrev Yolsal), Ankara, 2013. YILDIZ, Hakkı Dursun, “Abdurrahman I”, DİA, İstanbul 1988, C. I, s. 147-150. YILDIZ, Hakkı Dursun, “Abdurrahman II”, DİA, İstanbul 1988, C. I, s. YILDIZ, Hakkı Dursun, “Abdurrahman III”, DİA, İstanbul 1988, C. I, s. YÜKSEL, Mehmet, “İslamofobinin Tarihsel Temellerine Bir Bakış: Oryantalizm ya da Batı ve Öteki”, İUHFM, C. LXXII, 2014, S. 1, s. 189-200.

13

dk.

Osmanlı'da Bağnaz Bir Grup: Kadızadeliler Hareketi

1 Nisan 2022

Osmanlı'da Bağnaz Bir Grup: Kadızadeliler Hareketi

Selefi bir dünya görüşüne sahip olan, Türk tarihinin en tutucu ve bağnaz dini hareketlerinden biri olan Kadızadeliler hareketi, Kuran ve Sünnet dışında olan her türlü gelişmeye tutucu bakan, aklın ön plana çıktığı pozitif bilimleri reddeden, asrı saadet olarak adlandırılan dönemin tekrar yaşanması hedefinde olan bir grup olarak karşımıza çıkmaktadır. Sünneti Hz. Peygamberi anlamak yerine taklit etmek olarak gören, devinim halinde bulunan içtimai süreçleri göremeyen, var olunan zamandan bağımsız düşünceler geliştiren Birgivi Mehmed Efendi önderliğinde oluşan bu hareket, Osmanlı sarayına kadar sirayet ederek halk ve devlet nezdinde huzursuzlukların çıkmasına neden olmuştur. 17. yy.da Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu siyasi ve sosyal bunalımlar içerisinde ortaya çıkan Kadızadeliler, bir vaizler ve fakılar grubunun ön ayak olduğu dini ve toplumsal bir hareketi ifade eder. 17.yy.da reddiyeci bir tavırla ortaya çıkıp Türk tarihinde ilk defa dinde tasfiye hareketi başlatan Kadızadeliler, çoğunlukla fakih (fıkıh bilgini, halk arasındaki deyimiyle fakı) ve vaizlerden oluşmaktaydı. Bunlar güya dini hurafelerden temizleyerek ıslah maksadıyla ortaya çıktıklarında hitap ettikleri çevre, genellikle iyi eğitim görmemiş ve İstanbul’a sonradan yerleşmiş taşralı ve esnaf kesimidir. Kadızadeliler hareketinin en güçlü ve faal oldukları dönem, çocuk yaşta tahta çıkan IV. Murad, Sultan İbrahim ve IV. Mehmed zamanlarıdır. 16.yy.ın sonlarından itibaren, Kızılbaşlar üzerindeki baskının doruk noktaya ulaştığı bu dönemde Osmanlı Devleti, içerde Celali İsyanları, dışarda uzun süre devam eden Avusturya ve İran savaşları ve bunların sebep olduğu siyasi, sosyal ve ekonomik buhranlarla sarsılmaktaydı. Aynı zamanda Venedik filosunun Çanakkale Boğazı’nı tutması, Osmanlı donanmasının mahvolması, İstanbul halkında büyük bir korku yaratmış, fakılar da bu durumu çok iyi istismar etmişlerdi. Osmanlı aydınları devleti bu sarsıntılardan kurtarmak için çeşitli rapor ve kitaplar yazarlarken, dönemin en etkili cemaati olan Kadızadeliler de bu buhranların sebebini toplumun ve devletin dinden uzaklaşmasında ve Peygamber zamanında olmayan birçok uygulamanın yani bid’atın dine sokulmasında arıyordu. Hareketin Fikri Altyapısı Kadızadeliler hareketi, İslam tarihinde eskiden beri tartışıla gelen ve zemin ve şartları oluştuğunda gün yüzüne çıkan iki önemli meselenin, tekke-medrese (şeriat-tarikat) ihtilafı ile bid’at sorununun Osmanlı tarihinin bu sancılı dönemindeki tezahürlerinden başka bir şey değildir. Kadızadeliler, bir bakıma Selefiler veya Ehl-i hadis olarak bilinen İbn Teymiyye (ö.1328) mektebinin mirasçıları sayılabilir. Selefi düşüncenin en büyük temsilcisi Hanbeli mezhebinin imamı Ahmed İbn Hanbel idi. Sonraki dönemlerde Hanbelilerin en önemli temsilcisi ise şeriat-tarikat tartışmalarında öne çıkan İbn Teymiyye olmuştur. Hanbeli mezhebi içinde başlattığı hareket, 13.yy.da Moğol istilasının Ortadoğu’da büyük siyasi ve içtimai buhranlara sebep olduğu döneme denk gelmişti. Sufilerle fakihler arasındaki gerginliğin sadece dini sebeplerden kaynaklanmadığını bunda siyasi nedenlerin de rol aldığı görülmektedir. Tekke ve medrese arasında süren bu gerginlik, sûfîlerin bid’atçı ve kâfir olarak itham edilmelerine meşru bir gerekçe olmuştur. Selefi düşünceye dayanan bu hareketin görünürdeki hedefi, Peygamber zamanındaki (Asr-ı saadetteki) İslam anlayışını topluma ikame etmek, diğer bir ifadeyle Kuran ve Sünnet dışındaki bütün yenilik ve uygulamaları kaldırıp saf ve orijinal İslam anlayışını toplumda ve devlet kademelerinde yerleştirmek olarak özetlenebilir. İslam tarihinde tasavvuf ve tarikatlara karşı en sert muhalefeti yapan İbn Teymiyye, bu konuda Kadızadelileri de etkilemiştir. Ancak Kadızadeliler fikri plandaki bu düşüncelerini hayata geçirmeye çalışmış, siyasi ve sosyal zemini müsait bulunca tekke ve mensuplarına savaş açacak kadar işi ileri götürmüşlerdi. Kadızadelilerin fikri seviyedeki lideri, İbn Teymiyye mektebinden etkilenen Mehmed Birgivî’dir (ö.1573). Onun en çok okunan eseri Türkçe bir ilmihal kitabı olan Risale-i Birgivî (Vasiyetname)’dir. Bu hareket, adını ünlü vaiz Kadızade Mehmed Efendi’den (ö.1635) almıştır. Birgivî’nin etkisinde kalmış olan Kadızade Mehmed Efendi, Balıkesir’den İstanbul’a gelerek asıl şöhretini burada kazanmıştır. Selatin camilerinde verdiği ateşli vaazlar kalabalıkları topluyordu. Kâtip Çelebi, bu softa zihniyeti eleştirirken, Fatih Camii’ndeki vaazlarını dinlediğini kaydeder. Babası kadı olduğu için Kadızade lakabıyla anılan Mehmed Efendi’de de selefi düşünce hakimdir. 16.yy.ın sonlarında Mehmed Birgivî ile fikri seviyede başlayan bu hareket ilerleyen safhalarda tarikat ehline ve devlete karşı tavırlarında nitelik değiştirmiştir. Tam olarak 17. yy.da İstanbul’da başlayan bu hareket, Türk dini tarihinde Medrese İslam’ı ile Tekke İslam’ı arasındaki rekabetin, diğer bir ifadeyle sufilerle fakılar arasındaki tartışmaların adeta savaşa dönüştüğü dönemi ifade eder.1 Gazali’nin 11.yy.da şeriatla tarikatı uzlaştırmasıyla birlikte, İslam’ın fıkıhla gelişen zahiri ve kuralcı yanı, tasavvufun ruh dünyasına hitap eden batıni ve hoşgörülü esprisiyle hem dengelenmiş hem de zenginleşmişti. Ancak bu denge, özellikle siyasi ve toplumsal kargaşalıklar döneminde yerini sık sık fanatizme terk ettiği zamanlarda bozulmuştur. Kadızadeliler hareketi bu şeriat-tarikat tartışmasını tekrar hortlatmış, Osmanlı toplumunda büyük toplumsal kargaşalıkların doğmasına yol açmıştır.2 Kadızadeliler denilen fakı grubunun karşı olduğu tasavvuf ve tarikatların ayin ve ritüelleri, bid’at tartışmaları içerisinde ele aldıkları konuların başında geliyordu. İstanbul camilerinde vaiz olarak açtıkları din savaşı, halkı ikiye bölmüştü. İhtilaflı meseleler ortaya atıyorlar ve Peygamber döneminden o güne kadar yapılmış yeniliklerin artık uygulanmamasını istiyorlardı. Özellikle dervişlere ve tarikat ritüellerine devran, sema ve müziğin yer aldığı ayinlere düşmanca bakıyorlardı. Şeriata aykırı olduğunu iddia ettikleri matematik ve akli ilimlerin medrese müfredatından kaldırılmasını istemişlerdi. Kadızadeliler bir kısım halk arasında rağbet görmüştü ama ulemaya pek de uygun gelmemişlerdi.3 Kâtip Çelebi, bid’at (İslami geleneğe mal olmuş örf ve adetler) sorununu tartışırken, başta İbn Arabî olmak üzere mutasavvıfları savunmuştur. Bağnazlığın gerçek tedavisini Fatih zamanında olduğu gibi, akli ilimlerin eğitiminde görmüştü. Mehmed Birgivî’nin tarih ve felsefe okumadığı için örf ve adetlerin toplumsal rolünü anlamadığını ileri sürer. Dini tartışmaları yararlı görmekle birlikte bunu halk değil ulema yapmalıydı. Resmi Osmanlı ulemasının bid’at hakkındaki genel görüşü hoşgörülü Hanefiliğin icma (konsensüs) kavramının dini ve hukuki konulara kaynak olması yönündeydi. Karşılarındaki Birgivî ve fakılar ise Hanbelilerin gelenekçiliğini benimsemişti. Bunlar yüzeysel bir Kuran ve Sünnet yorumunun kabul edemeyeceği her yeniliği İslam’a aykırı görmüşlerdi. Tasavvufa ve din ilkelerinin her türlü batıni yorumuna karşıydılar. Günümüzde İslam toplumlarının modernleşme çabaları bu iki zıt görüşün bir kez daha çatışmasına neden olmaktadır.4 Osmanlı Başkentinde Bağnazlığın Hakimiyeti Kâtip Çelebi, Doğu’daki medreselerde yetişen kimselerin İstanbul’a gelip bilgiçlik taslamalarından şikâyetçidir. Üstüvani ve Vanî Mehmed Efendi gibi vaizler, İstanbul’a gelip önemli medreselerde bulunmuşlardı. Önceden medreselerde felsefe ile şeriat ilimleri bir giderken sonradan felsefe lüzumsuz görülmüş ve bu da dini ilimlerde gelenekçiliği ve bağnazlığı hakim kılmıştır. Taşköprülüzade, Mevzuatu’l-ulum adlı eserinde “Allah bizi din bağnazlığından korusun” derken, 16.yy.da skolastik ilahiyat ve matematiğin medrese uleması arasında eski itibarını kaybettiğinden ve ilim düzeyinin düştüğünden yakınır. Osmanlı toplumundaki bağnazlıktan bahseden Kâtip Çelebi bile bütün bilimsel araştırmalarında ilk delillerini hep Kuran’da aramıştır.5 Dini bağnazlık, devletin düşünce hayatında matematik gibi akli ilimlere ve tasavvufa karşı gittikçe güçlenen muhalefetle kendini göstermiştir. Bu eğilim günlük hayatta şeriat adına yapılan bütün kaba bağnazlık eylemleriyle gün yüzüne çıkmıştır. Bu fakılar zümresi, Osmanlı ilmiye sınıfının (ulemanın), molla, imam, vaiz gibi halkla iç içe olan en alt kademesini oluşturur. Kadızadeliler özellikle esnaf tabakaları üzerinde etkiliydiler. Çoğu eğitimsiz, sadece okur-yazar olan bu kesim dine sıkıca bağlı ve dini emirleri ayrıntılarıyla yaşamaya hazır bir topluluktu. Bu bakımdan cami vaazları Kadızadelilerin halka ulaşmaları için çok önemliydi. Onların merkezi camileri olan Fatih Camii’ndeki hararetli ve coşkun vaazları halkta büyük yankı uyandırıyordu. İçlerinden sıyrılan elebaşları, sarayda padişah ve şehzadelere hocalık yapmışlardır. Kuran ve Sünnet dışında İslam toplumunda benimsenmiş inanç ve adetleri bid’at diye damgalayan, her türlü yeniliğe karşı çıkıp halkı bunlara karşı kışkırtan bağnaz bir grup her dönemde var olmuştur. 16.yy.ortalarında ün salan Mehmed Birgivî bu ulemadandır. Hambeli mezhebini izleyen Birgivi, toplumda yerleşmiş ama İslam’ın ruhuna ve sünnete aykırı gördüğü adet ve alışkanlıkları reddediyordu. Para vakıfları ve toplum hayrına yapılan birçok kamu hizmetinin de aleyhinde idi. Şeyhülislam Ebussuud Efendi, bu vakıfların yasallığını pekiştiren bir fetva çıkarmıştı. Birgivî ise bu fetvanın hatalı olduğunu öne sürerek doğrudan Şeyhülislama saldırmaya başlamıştı. Bu dini düşünce İslam’daki bidat tartışmalarını tekrar alevlendirerek sarayı da etkileyecek düzeyde toplumsal karışıklık ve bölünmelere sebep olmuştur. Dolayısıyla Kadızadeliler, toplumsal değişim ve dönüşümlerin her türlüsüne savaş açarak etkisi altına aldığı güçlü insanlarla devletin kurumlarına da sızmış bir bağnaz hareketi olarak da ifade edilebilir. Onların tartıştıkları konular belli bir sisteme ve düzenli bir programa dayanmamakta, daha çok halk arasında yaygın olan dini inanç ve uygulamalara karşı bir tepki ve tasfiye hareketi şeklinde belirmiştir. Şeriatı temsil eden Kadızade Mehmed Efendi ile tarikatı savunan o dönemin meşhur Halveti şeyhlerinden Abdülmecid Sivasî (ö.1640) arasında önce fikri seviyede başlayan tartışma, 16 konuyu kapsayan ideolojik bir yön kazanmış, sosyal ve dini hayat yanında devletin ana kurumlarını da etkisi altına alacak gelişmelere zemin hazırlamıştı. Her iki ideolojinin yandaşları, başkentte olsun diğer kentlerde olsun, birbirlerine saldırıyorlardı. Bu tartışmalar Kadızadelilerin karşı oldukları yeniliklerin neler olduğunu göstermeye kâfidir. Tarikat ayin ve toplantılarına, zikir, sema, devran, musiki, şiir, tekke ve zaviyelere karşıdırlar. Bunun dışında halkın dini inanç ve ibadetlerine yerleşmiş, Hızır inancı, mevlit kandili, cami minareleri gibi süsleme ve şatafatların israf kabul edilip bidat sınıfına sokulması, Kuran ve ezanın makamla okunması, kabir ve türbe ziyareti, matematik ve felsefenin din dışı olduğu için zararlı kabul edilmesi, rasathanelerin büyü ve kehanetle ilişkilendirilip yakılması, Yezid’e lanet edilmesi ve İbn Arabî gibi vahdet-i vücutçu sufilere kâfir denilmesinin fıkhi bir esas kabul edilmesi konuları, bunlar dışında toplumda yerleşmiş tütün ve kahve kullanımı, tavla, satranç oyunlarının haram olması, el-etek öpmenin ve camilerde namazdan sonra musafahanın caiz olmadığı hususları başlıca tartışma konularıdır. Sufiler de fakihlere ciddi eleştiriler yöneltmişlerdir. Fıkıhla ilgili her şeye ‘ilmü’d-dünya’ gözüyle bakmışlar, ruhu arındırmaksızın yapılan ilmin kuru ve faydasız bir bilgiden öteye gidemeyeceğini savunmuşlardı. Mesela Kadızadeliler toplumda yerleşmiş adet ve inançları haram ve bidat sayarken, devlet katında yapılan bazı işler karşılığında alınan paranın rüşvet değil ücret olduğunu öne sürmüşlerdi.6 Kadızadelilerin bağnazlıklarından örnekler veren vakanüvis Mustafa Naima Efendi, bunların, başlangıçta dünya malına aldırış etmeden sade bir hayat yaşadıklarını, ancak siyasi sahneyi ele geçirince kendilerini din yolunda gösterip her türlü entrikaya tevessül ettiklerini, sarayda işlerinin yürümesi için rüşvet almayı meşru gördüklerini yazar. Ona göre Kadızadeliler, pozitif bilimleri yasaklayan, İslam’ı kolaylaştırıcı ve birleştirici değil, her şeyi belirleyen ve zorba bir din gibi yaşatmaya çalışan bir softa ve bağnaz hareketi olarak ön plana çıkmıştır. Elebaşları kürsülerde vaaz ettikleri telkinlerin hiçbirini uygulamadan lüks içinde yaşarken halka şatafat ve israftan kaçmayı nasihat ettiler. Sarayda sultanların sofrasında mükellef ziyafetlerde bulunurlar ama halka gelince sünnet diye elle yemeyi telkin ederler. Kadın eline dokunmayı haram sayarken, yetiştirdikleri oğlanlarla ilişkiye girmekten çekinmezler. Üstelik yaptığı ahlaksız fiili görmezken, küçük çocuğun bacağındaki ipek donun haram olduğu için, vücuduna temasından şikâyet edecek kadar mutaassıptırlar. Sünneti, Peygamberimizi örnek almak değil de taklit etmek olarak algılamışlar, İslam’ı da aynı şekilde tahkiki (bilerek araştırarak) değil de taklidi bir imanla yaşamışlardır. Peygamberimiz zamanında don olmadığı için peştamal kuşanması gerektiğini vaaz eden bu zihniyet, Sünnet olan şeyin misvak değil, ağız ve diş temizliği olduğunu anlamayacak kadar avamdırlar. Camilerde tespih çekilmesine karşı olmalarına rağmen misvak ve tespih ticaretini mübah görürler. Kısaca, Kadızadelilerden görünüşleri abid ve zahid fakat içleri fasık ve iğrenç birçok riyakâr adam bulunduğunu ve bunların her türlü ahlaksızlıkları yaptıkları nakledilir.7 Bu fıkhi ve sosyal tartışmalar camilerden saray meclislerine kadar sıçramıştı. IV. Murad’ın bulunduğu mecliste bile bazı yasaklar tartışılmıştı. IV. Murad, çocukluk çağı sona erdikten sonra padişah olarak iktidarını pekiştirmek için İslam’ın savunucusu görünerek fakıların desteğini kazanmayı denemiştir. IV.bMurad, İstanbul’da asayişi sağlamak ve Kadızadelileri denetim altına almak için kahvehane, sigara ve toplantılara yasak getiren siyasetine uygun fetvalar veren Kadızade Mehmed Efendi’yi Ayasofya vaizliğine terfi ettirmiş, yasaklara uymayanları ağır şekilde cezalandırmıştır. IV. Murad, fakılar ile sufiler (şeriat-tarikat) arasında hep bir denge kurulmasını sağlamaya çalışmıştır.8 Kadızadelilerin öncüsü olan bir grup bağnaz molla bürokraside etkili olduklarından kendileriyle aynı düşüncede olmayan aydınların baskı altına alınmalarına hatta idamlarına yol açarak pek çoğunun kaçmasına neden oldular. Fikir tartışmalarında fazla başarılı olamayan Kadızadeliler, sadrazamdan aldıkları güç ve şeyhülislamın da onayıyla şiddete başvurmaktan çekinmiyorlardı. Her yeniliği bidat diyerek dine zarar telakki eden bu vaizler, zihniyet itibariyle kendi inanış biçimleri dışındakileri tasfiye edip kâfir ilan eden bir bağnaz hareketidir. Sıkıştıkları anda tekfir silahını kullanarak, karşısında duranları küfürle suçlamaktan çekinmiyorlardı. Vaiz kürsülerinden halkı tahrik ederek gerek halk arasında ve gerekse ulema ve tasavvuf erbabı arasında büyük korku ve baskılara sebep oluyorlardı. Toplumsal huzursuzlukların, kötü alışkanlıkların, devletteki yolsuzlukların tek çaresinin şeriat olduğunu öne sürerlerken, dönemin popüler tarikatları Halveti ve Mevlevileri aşağılıyor, dergâhların müdavimlerini küfürle suçluyorlardı. Birgivi ve Kadızade Mehmed Efendi’nin ölümünden sonra da Kadızadeliler, İslamiyet’i zedeleyen bid’atların çoğunun tarikatlar tarafından çıkardığına inanıyorlardı. Yasakçı bir zihniyetle toplumu germesi ve toplumsal bölünmelere sebep olması, devletin en üst kademelerinde etkili olması, nihayet siyaseti (saray ve saltanatı) dizayn etmeye çalışması, bu hareketi devletle karşı karşıya getirmiştir. Kadızadelilerin Sonu Dinde hassas ve mutaassıp küçük bir kitle olan Kadızadeliler, saraya nüfuz etmeye başlayınca daha da tehlikeli olmaya başlamışlardı. Bu fakılar ve vaizler zümresini, 17.yy.da sosyal, dini ve kültürel alanda gittikçe alevlenen ve devleti de etkisi altına alarak çağdaşlaşmayı önleyen bir akımın temsilcileri olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Kadızadelilerin en etkili halefi Üstüvani Efendi’ydi. IV. Mehmed döneminde ulema atamalarını denetim altında bulunduruyor, en çok parayı vereni terfi ettiriyordu. Kadızadelilerin hoşgörüsüzlüğünden padişahlar bile sorunları çözmede güçlük çekiyorlardı. Tekkeler kapatılıp da dervişler hapse atılınca halk da umutsuzluk içinde, bu huzursuzluktan kendi çıkarlarına yararlanmak isteyen Celali İsyancıların himayesine giriyorlardı. Ünlü Celali eşkıyası Abaza Mehmed Paşa’nın bile tarikat şeyhi vardı. Ayasofya Camii’nde bir direğe yaslanarak vaaz verdiği için üstüvani lakabı takılan Üstüvani Mehmed Efendi (ö.1661), padişahın Has Oda’sına kadar girmiş, vaazlarını vermesi için kürsü koydurtmuş, halk arasında ‘saray şeyhi’, ‘padişah hocası’ diye anılmıştı. Özellikle Kadızade Mehmed Efendi tarafından yönetilen ulemanın ileri gelenleri arasında giderek artan bağnazlık Kuran’ın kesin kurallarına uymak maskesi altında padişahı ve halkı dar bir din kavramı içinde kalmaları için etkiliyorlardı. Dini vakıfların pek çoğunun yönetimleri ellerinde olduğu için büyük bir servet sahibi olan Kadızadeliler, rüşvet dağıtarak güçlerini sağlamışlar ve impluk halkını kendi istekler doğrultusunda çıkartılan yasalara uymak zorunda bırakmışlardı. Bunlar valide sultan, akağalar ve pek çok harem kadını, kapıcılar ve bahçıvanlar aracılığıyla sarayda etkili olmuşlardı. Kadızadelilerin saraydaki nüfuzu, 1656 Çınar Vakası’na kadar sürdü. Aynı tarihte geniş yetkilerle sadaret makamına getirilen Köprülü Mehmed Paşa (ö.1661), tayinlerde ulema ve fakılara danışmaktan vazgeçti. Bunun üzerine Kadızadeliler son bir hamle ile vaiz kürsülerinde halkı tahrik ederek devletin yaşadığı siyasi ve iktisadi bunalımlara sebep olarak, bid’atların artmasından ve tarikat ehlinin kayırılmasından kaynaklandığını ileri sürdüler. Selatin camilerinde tek minare dışındaki minareleri yıkmaya, tekkeleri yakmaya, dervişleri öldürmeye, onları himaye edenleri dahil hepsini tecdid-i imana davet etmeye, padişaha çıkıp bid’atları kaldırmak için izin istemeye kadar çeşitli teşebbüslere giriştiler. Fakılar, 1656’da İstanbul’da tekkelere bir saldırı düzenleyip genel bir kıyımla dini sapkınlığın köküne darbe vurmayı planladıklarında, destekçilerinden çoğu medrese öğrencileri ve esnaf idi. Bu plan, bardağı taşırmış nihayet devletin içerisinde bulunduğu siyasi ve sosyal buhranlara son vermek isteyen veziriazam Köprülü Mehmed Paşa, bunları ortadan kaldırmaya karar vermişti. Devrin önemli alimlerinden Kadızadeliler aleyhinde fetva almış, onların bir fitne grubu haline geldiğini tespit ederek padişahtan katli fermanını da istemişti. Ulemayı da arkasına alan Köprülü, Kadızadelilerin mallarına el koydu. Başta Üstüvani olmak üzere Türk Ahmed, ve Divane Mustafa gibi hareketin liderlerini yakalatıp Kıbrıs’a sürgüne gönderdi. Böylece senelerce toplumu geren, saraya ve padişaha istedikleri her şeyi yaptırmaya muvaffak olan Kadızadeliler hareketi kısa süre sonra sönüp gitti.9 Bu hareket, Anadolu’da yayılmış olmamakla birlikte son mühim temsilcileri, Fazıl Ahmed Paşa’nın Erzurum valisi iken etkisinde kaldığı Vanî Mehmed Efendi (ö.1685)’dir. Fazıl Ahmet Paşa İstanbul’a atanınca, bu vaizi Edirne’ye getirtmiş, oradan İstanbul’da IV. Mehmed’in ve şehzadelerin hocalığına kadar yükselmişti. Hünkâr vaizi Vanî Mehmed Efendi diğer Kadızadeliler gibi taşralıydı. Damadı ve oğullarını da şehzade hocalığı ve müderrislik gibi görevlere getiren Vanî Efendi, saraydaki nüfuzunu kullanarak örfi vergileri bidat olduğu gerekçesiyle kaldırtmıştı. 1683 yılındaki Viyana kuşatmasına ordu vaizi olarak katılmıştır. II. Viyana kuşatmasına da taraf olarak padişahı ikna edenler arasında bulunan Vanî, neticede yaşanan hezimetten payını almış, gözden düşerek o da sürgün edilmişti. Kadızadelilerin düşüncelerine benzer görüş inanç ve tutumlar devam etmiş olsa da üç önemli liderden sonra bu hareketi yönlendirecek kabiliyette yeni bir lider çıkmamıştır. Sonuç Kadızadeliler hareketi, Türkiye tarihinin en tutucu ve bağnaz softa hareketlerinden biri idi. Hareketin elebaşlarının en önemli özelliği, usta birer hatip olmaları idi. Dini konularda bilgileri zayıf ancak sesleri gür, devleti ve toplumu yıllarca saçma şeylerle oyalayan cahil cesurlardır. Dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan bu güruh, dillerine persenk ettikleri Kuran ve Sünneti kavramaktan uzak, İslam’ı özünden ziyade yüzeysel bir bilgiyle anlayıp, kısır görüşlerini pratiğe dökmüşler, halkı ve hatta saray mensuplarını da fikirleri etrafında toplamışlardı. Onların fikirlerinin odak noktasını, bid’at tartışmaları ekseninde yüzyıllardır devam eden kısır döngüler oluşturmaktadır. Hayatın olağan akışı bu tartışmaların çoğunu kendiliğinden ortadan kaldırmıştır. Osmanlı ilmi çalışmaları, geleneksel İslami anlayışla sınırlıydı. Gerçek, Kuran ve hadislerde aranmalıydı. Akıl, din hizmetlerinde sadece bir tamamlayıcıdır. Bu gelenek İslam’da serbest düşünceyi sınırlamıştır. Müslüman düşünürlerden yenilik yapmaya çalışanların akıbeti genellikle hüsranla sonuçlanmıştır. Kuran ve sünnetin dışında her türlü İslami geleneği reddeden ilk tasfiyeci olan Birgivî Mehmed Efendi’den günümüze kadar bu dini ve toplumsal sorun gündemdeki yerini korumuştur. Birgivî’nin tarih ve felsefe okumadığı için örf ve adetlerin toplumsal rolünü anlamadığı anlaşılmaktadır. Hayat dinamiktir ve buna paralel olarak toplumsal hayat da evrim kanunlarına göre cereyan etmektedir. Dolayısıyla dini tartışmalar, halk tarafından değil de, Arapçayı bilen ulema tarafından yapıldığı sürece her zaman yararlı olacaktır. Bugün de İslamiyet’i toplum hayatından ayrı düşünerek, Türk-İslam toplumunun yüzlerce yıllık kültür birikimini bir tarafa bırakıp toplum mühendisliğine soyunanlar hataya düşmüşlerdir. Tarih göstermektedir ki, halkın dini inançlarını dizayn etmeye çalışan hükümetler, kendilerini dizayn etmek zorunda kalmışlardır. Bu toplumun kendi geleneklerinden getirdiği inanç şekilleri olan tarikatlara kilit vurmaya çalışanlar, tarikatların form değiştirerek cemaat, vakıf, stk vb. adlar altında daha güçlü örgütlenmelerle ortaya çıkmalarına sebep olmuşlardır. Dolayısıyla dini konularda tasfiye, reform, güncelleme vs. yaklaşımlarla müdahil olanların sebep olacakları sosyal sarsıntıları hesap etmelidirler. Kızılbaş tehditlerine karşı olduğu gibi, dinde tasfiye ve bid’at gibi tartışma konularına Osmanlı yönetiminin tavrı, çoğu Hanbeli olan bu zihniyete karşı, şer’î sistemini, icmaa (toplumsal konsensüse) önem veren Hanefi ulema sınıfına yazdırdığı fetva ve risalelerle güncelleyerek karşılık vermek olmuştur. Siyasi ve toplumsal bunalım zamanlarında ise örfi-sultani hukuk sistemini (yasag-i padişah) işleterek en sert tedbirleri almaktan çekinmemiştir. Sonuç olarak devlet, dini, din de devleti dizayn etmek yerine din-devlet ilişkileri yeniden dizayn edilmelidir. Devlet, dini kurumları radikalleşmeye itmeden denetlerken, din ve düşünce özgürlüğü konularında daha serbest ve liberal yasalar üretmelidir. Aksi halde bağnazlık, İslam’ın, şiddet ve terörle anılmasına sebep olmaya devam edecektir. Dipnotlar 1 A.Y.Ocak, “17. yy.da Osm. İmp.da Dinde Tasfiye Teşebbüslerine Bir Bakış Kadızadeliler Hareketi”, Türk Kültürü Araştırmaları , XVII-XXI / 1-2 (1983), 208-226. 2A.Y.Ocak, Türkler, Türkiye ve İslam , İletişim Yay., İst. 2002, s. 58; ayrıca geniş bilgi için bkz. Selahattin Döğüş, Türk Düşünce Tarihine Bir Bakış , Ukde Yay., K.Maraş 2009, s. 84-85. 3Halil İnalcık, Osmanlı İmp. Klasik Çağ (1300-1600) , YKY, İstanbul 2003, 192. 4İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600) , YKY Yay., İst. 2003, s. 193. 5Katib Çelebi, Fezleke , II, 124. 6Semiramis Çavuşoğlu, “Kadızadeliler”, 24. cilt, TDVİA , s. 101. 7Naima Tarihi , C.III, 163; İ.H.Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi , III. Cilt, TTK Basımevi, 1988, s. 365-366. 8A. Yaşar Ocak, a.g.m., s. 224. 9İnalcık, Osm. İmp. Klasik Çağ, s. 192; S. J.Shaw, Osmanlı İmp. ve Modern Türkiye , E yay, . C.I, İst. 2008, 257. Kaynakçalar Çavuşoğlu, Semiramis, “Kadızadeliler”, TDVİA, 24. cilt. Döğüş, Selahattin, Türk Düşünce Tarihine Bir Bakış , Ukde Yay., K.Maraş 2009. İnalcık, Halil, Osmanlı İmp. Klasik Çağ (1300-1600) , YKY, İstanbul 2003. Kâtip Çelebi, Fezleke , II. Cilt. Mustafa Naima Efendi, Naima Tarihi , C.III. Ocak, A.Yaşar, “17. yy.da Osm. İmp.da Dinde Tasfiye Teşebbüslerine Bir Bakış Kadızadeliler Hareketi”, Türk Kültürü Araştırmaları , XVII-XXI / 1-2 (1983). Ocak, A.Yaşar, Türkler, Türkiye ve İslam , İletişim Yay., İst. 2002. Shaw, J. Stanford, Osmanlı İmp. ve Modern Türkiye , E yay., C.I, İstanbul 2008. Uzunçarşılı, İ.Hakkı, Osmanlı Tarihi , III. cilt, TTK Basımevi, Ankara 1988.

12

dk.

Haçlıların Yaptığı Vahşet ve Katliamlar

11 Mart 2022

Haçlıların Yaptığı Vahşet ve Katliamlar

Hristiyan dünyası için kutsal sayılan yerlerin elden çıkmaması uğruna yapılan dini seferlermiş gibi sunulmaya çalışılan Haçlı Seferleri, dünyayı birer talan ve kırım serencamına dönüştüren sömürgeciliğin ön adımıdır. Haçlılar, Kudüs’e kadar uzanan yolculuklarında Anadolu ve Ortadoğu’da pek çok insanı, ihtiyar, kadın, çocuk ve hatta bebek ayrımı yapmaksızın hiç acımadan öldürmüş, insanlık dışı bir vahşet uygulamışlardır. Müslümanlardan başka Musevilerin ve hatta Hristiyanların da zarar gördüğü bu süreçte ortaya çıkan vahşetin izleri çok uzun süre hafızalardan silinememiştir. Haçlı Seferleri, maddi, beklentilerini gerçekleştirme yolunda adım atan Haçlıların yaptıkları vahşet ve katliamlar tam anlamıyla ifade edildiği sürece anlaşılacağından, bu gerçekliğin rahatsız edici yönleriyle ortaya konması zorunludur. Haçlı Seferleri veya İngilizce karşılığıyla “crusade” kelimesi, Latince “haç” anlamında olan “crux” kelimesinden türemiştir ve İncil’deki; “Hristiyanlar haçlarını taşıyorlar” ifadesinden referans olarak alınmıştır. Haçlı Seferleri'nin sebepleri oldukça çok ve karışıktır. Bu nedenler tarihçileri ve sosyologları farklı özellikleri ile meşgul eden bir konu olmakla birlikte yabancı dillerden yapılmış olan tercümelerin de objektifliğe bağlı kalması açısından sıkıntılıdır.1 Haçlı Seferleri, 1096 yılından 1291-96’da Haçlıların, Doğu’daki son tutunma noktalarından çıkartılıp atılmalarına kadar geçen yaklaşık iki yüz yıllık bir dönemi kapsar. Bu süre zarfında en çok Müslüman devletler ve toplumlar bu seferlerden derinden etkilenmişlerdir. İslam âlemi (Doğu) ile Hristiyan âlemi (Batı) arasındaki husumetin önemli bir dönüm noktasını teşkil eden Haçlı Seferleri'nde ilk Haçlıların sayısı yola çıkış itibariyle 100.000 Antakya’ya varış itibariyle 30.000 civarındadır.2 Papa’nın çağrısı ve rekabet yarışına giren papazların gayretleriyle “savaşçı” bir ruh halini kazanan Hristiyanlar, kutsal şehirlerini elde etme sevdasına kapılmışlardır. Din adamlarının insanları etki altına alıp yönlendirmeleriyle, Doğu ile Batı birbirine girmiştir.3 Haçlı Seferleri esnasında Anadolu, Kuzey Suriye ve Kudüs’te kurulan Haçlı hâkimiyeti ile ortaya çıkan Batı zihniyeti bu bölgenin yerli halkı Rumlara, Müslümanlara ve Hristiyanlara ayrıca Bizans İmparatorluğu’na büyük zararlar vermesine mukabil uzun vadede Avrupa’ya büyük faydalar sağlamış ve her alanda gelişmesine vesile olmuştur.4 Haçlıların Anadolu’daki Katliamları Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos’un (1081-1118), Papa II.Urbanus (1088-1099) ve Aminesli Pierre I’Ermit’ten yardım talebinde bulunmasının ardından çağrısına her taraftan katılım göstererek Macaristan ve Balkanlar üzerinden yola çıkan farklı amaç ve gayelerdeki binlerce disiplinsiz toplulukların yağmalar yaparak ve pek çok vahşilik göstererek ilerlemesi karşısında artık dayanamayan I. Aleksios birçok kez bunlara karşı koymak için çalışmış ve kaynaklar bu olayları nakletmiştir.5 Fransız Akademisi üyelerinden Funck Bretano’nun ifâdesine göre; vahşî hayvan sürülerinden farksız olan Haçlılar 1096 yılında Anadolu topraklarına saldırdıklarında, İznik civarında yakaladıkları Müslüman çocukları parçalamışlar, etlerini şişlere geçirip ateşte kızartmışlar ve yemişlerdir. Antakya’ya ulaştıklarında ise, papaz Pierre I’Ermit’in ısrarıyla, yerlerde yatan şehit Türklerin cesetlerini birer birer toplamışlar, etlerini kemiklerinden ayırmışlar ve hatta pişirip yemişlerdir. Haçlılar vahşi ruhlarını (!) tatmin ederken, ölenlerin zincire vurulmuş olan yakınları da surlardan büyük bir acı ve çaresizlik içinde, gözyaşları dökerek olup biteni seyretmek zorunda kalmışlardır. Brentano eserinde devamla, Fransızların millî bir destan olarak kabul ettikleri “Chanson d’Antioche (Antakya Destanı) ”den şu tüyler ürpertici satırları nakleder: “Antakya önlerinde açlıktan şikâyet eden Haçlılara, Hristiyan din adamı Pierre I’Ermit şu tavsiyede bulunur: “Açlığınızın sebebi korkaklığınızdır. Türk cesetlerini toplayın! Tuzlayarak pişirilirse daha lezzetli olur” Bunun üzerine Haçlılar onun dediğini yaptılar.”6 Bizans kaynağı Niketas Khoniates, Haçlı Seferleri düzenlenirken Fransa Kralı VII. Louis’in nasıl övgü dolu ve heyecan verici konuşma yaptığını zikrettiği eserinde geçen şu ifade oldukça önemlidir: “Bu savaşta ölürsek İsa Tanrımızın yanına gideceğiz. Tanrım bana bir Türk’ün okuyla ölmeyi nasip etsin. Ya da ben bütün Türkleri keserek öldürüp büyük sevap işleyeyim. Türklerin kanını akıtın, akan her kan bize cennetten yerimizi garantileyecektir.”7 Gözlerini kan ve vahşet bürümüş olan Haçlılar yalnız bu kadarıyla kalmamışlar, Antakya’ya saldırdıklarında yaklaşık 10 bin Türk’ü öldürerek, bölgedeki bütün camileri yakıp yıkmışlardır. Nitekim hâdiseyi bizzat gözleriyle gören papaz Lemoine yapılan yağma ve katliamdan bahsederken; “Bizimkiler sokakları dolaşıyor, rastladıkları çocuklarla ihtiyarları paramparça ediyorlardı. Ancak o gün herkes boğazlanamadı. Ertesi gün bizimkiler geri kalanları kestiler” demiştir.8 Tarihçi Charles Mills ise, Fransa kralı I. Philippe’nin torunu olan Bohémond’un mide bulandırıcı bir gaddarlığından söz ederek: “Antakya’da Bohémond, birkaç Türk esirini boğazlattı; herkesin gözü önünde kızarttı. Sonra seyredenlere seslenerek, iştahını tatmin etmek için geldiğini söylediğini belirtmiştir.9 Haçlılar, Halep’in Mâarra kasabasını ele geçirdikten sonra baş gösteren açlıkta da; on beş gün boyunca bataklıkta kalmış olan binlerce Müslümanın çürümüş ve kokmuş cesetlerini birer birer parçalamış, sonra da oturup tuzlayarak büyük bir iştahla yemişlerdir.10 Haçlı liderlerinden bazıları 1099 yılında papaya gönderdikleri mektupta, Maarra’da hüküm süren kıtlıkta, karınlarını öldürdükleri Müslümanların etlerini yiyerek doyurduklarını söylemişlerdir. Nitekim Fransız tarihçilerinden Rudolf of Caen de, onların bu iğrenç fiillerinden bahsederek şöyle demiştir: “Askerlerimiz Maarra’da dinsizlerin (Müslümanların) yetişkinlerini yemek kazanlarında kaynar suyla haşladılar; çocukları şişlere geçirerek öldürdüler ve sonra da ızgarada pişirip yediler.”11 Birinci Haçlı Seferi’nin meydana geldiği 1099 yılında, Frank kumandan Raymond Suriye’nin kuzeybatısı’nda bulunan Maaratü’n-Nu’man şehrini işgâl etmiş ve bu esnada100 binden fazla Müslümanı hunharca ve acımasızca katletmiştir. Haçlılar arasında bir kıtlık ve salgın baş gösterdiği zaman Frank ordusunda bulunan ve yaşananlara şâhid olan bir Hristiyanın ifâdesine göre; insanlıkla hiçbir alâkaları bulunmayan bu barbar sürüsü, açlıklarını yerde yatan kokmuş Müslümanların etini yiyerek bastırmaya çalışmışlardı: “Öylesine kıtlık vardı ki, adamlarımız bir süre önce öldürdükleri kimselerin butlarından parçalar kopartıp ateşte kızartıyor ve daha tam pişmeden vahşi ağızlarıyla eti silip süpürüyorlardı.”12demiştir Başlangıçta Bizans’ın içerisinde bulunduğu olumsuz siyasî durumlardan ötürü İmparator I. Aleksios Komnenos’un, Papa II. Urbanus’dan 1091’de istediği yardımın kendisine nasıl bir silah olarak döndüğünü anlatan Gordlevski, devamında süregelen Haçlı Seferleri'nin en büyük olumsuz etkisinin Bizans İmparatorluğu’na olduğunu ifade etmiştir. Hatta Avrupa’dan istenilen yardımın hedeflerinden saparak yağmacı, başıbozuk bir terör hâline gelip büyük bir sıkıntıya dönüştüğünü aktarmıştır.13 Haçlıların barbarlık ve azgınlıkları, tiksindirici iş ve icraatları yalnız bunlarla sınırlı kalmamıştır. Funck Brentano’nun zikrettiği şu ifadeler oldukça dikkat çekicidir: “Bizimkiler susuzluklarını giderebilmek için at ve eşeklerin damarlarını kesip kanlarını ve idrarlarını içtiler. Bazıları lâğımlara kuşaklarını ve paçavralarını daldırıp, bunlarda toplanan suyu emerlerdi. Kimi de arkadaşının idrarını avuçlarına doldurarak içerdi.”14 Disiplin yoksunu Haçlıların ilk etabını oluşturan kısmın başıbozuk, eğitimsiz, bir iş yapmayan, fakir, hastalıklı, isyankâr, günahkâr, sorunlu, uygunsuz işler yapan insanlardan oluşması15 Haçlı Seferleri'nin, bu madden ve manen hastalıklı insanların Avrupa’dan uzaklaştırılarak şehirlerin temizlenmek istenildiğini akla getirmektedir. Görünürde böyle bir stratejik plan yapılmış olmasa bile perde arkasında böyle bir düşünce olabilir. Adı her ne kadar Kudüs’ü kurtarmak olsa da Haçlı Seferleri'nin ilk evresinde topluluklar tamamen farklı bir amaçla ülkelerinden gönderilmişlerdir. İnsani vasıflardan uzak bu Haçlıların sahip oldukları hasletler Anadolu coğrafyasında her türlü kötü davranışı sergilemelerine sebep olmuştur."6 Anna Komnena’da buna benzer bir örnek şöylece anlatılmıştır: “Bohemound ile Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos arasında geçen mektuplaşmada yer alan notlar arasında ordularının Antakya’yı ele geçirmek için türlü cefâ ve zorluklar çektiği, bitkin bir hâlde oldukları ve yiyecek bulabilmek için ise törenin yenmez kabul ettiği kedi, köpek, eşek, at gibi hayvanları yemişlerdir"17 Bu verilen örnekler dışında Haçlı birlikleri arasında sık sık yaşanan bazı olaylar da dönemin kaynaklarında yazılmıştır. Seferlerin ilk başladığı tarihten itibaren ordu içindeki etnik gruplarda bir ayrım yaşanmıştır. Atlı olanlar Franklar, yaya olan Almanlar ile çok sık tartışma yaşamış ve kavga etmiş hatta birçok kez de birbirlerini öldürmüşlerdir.18 Anna Komnena bir başka olayı anlatırken de şu ifadeleri kaydetmiştir: “Haçlılardan bir grup olan Normanlar, Anadolu’ya geldikleri zaman sadece burada yaşayan Türkleri değil, aynı zamanda birçok Ermeni ve Rum Hristiyanları da hiç acımasızca büyük bir kıyımdan geçirdiler. Öyle ki bunların içerisinde Hristiyanlığa büyük hizmetleri olan ve af dileyen Papazlar da bulunmaktaydı. Onlar bu vahşete Kızılırmak’tan başlayarak Amasya’ya gidene dek devam etmiştir. Hatta ana kucağındaki bebekleri öldürüp şişe geçirerek ateşte kızartıp yediler” diyerek durumu özetlemiştir.19 Haçlıların Kudüs’teki Katliamları Kudüs’ü istilâ eden Haçlılar 1096 yılında 70 bin Müslümanı kılıçtan geçirmişler, yaptıkları bu büyük katliam yetmezmiş gibi, Hazreti Ömer Câmii’ne sığınan 10 bin Müslümanı da şehid etmişlerdi. Müslümanların kısa bir süre önce huzur ve güven içinde yaşadıkları topraklar, Haçlıların işgalinden sonra âdetâ bir mezbahaneye dönmüştü.20 Birinci Haçlı Seferi’nde Müslümanların katledilmesine öncülük eden Godefroy de Bouillon, etrâfındaki cânîlere Müslümanların etini pişirmelerini tavsiye eden Papa II. Urban’a yazdığı mektupta, Kudüs topraklarını Müslümanların kanlarıyla sulamaktan ve kendince “İsâ’nın rûhunu hoşnut etme”yi başarmaktan (!) duyduğu sevinci, akılları donduran bir üslûpla şöyle bildirmişti: “Kudüs’te bulunan bütün Müslümanları katlettik, malûmunuz olsun ki, Süleyman mâbedinde atlarımızın diz kapaklarına kadar Müslüman kanına batmış olarak yüzüyoruz!.”21 Üç gün boyunca Kudüs sokaklarını resmen kana boyayan, bütün Kudüs’ü parçalanmış Müslüman cesetleriyle dolduran, en kanlı cânîlere dahi parmak ısırtan bu eşi-benzeri görülmemiş vahşet, başka bir kaynakta şöyle tarif edilmişti: “Kudüs şehri istilâ edilirken, öldürülen Müslümanların kanının Haçlıların ayak bileği hizasına çıktığı söyleniyordu.”22 Gaddarlığın ve vahşetin zirve yaptığı; insanlık tarihinin bir benzerine rastlamadığı, başlı başına bir barbarlık numunesi olan Haçlıların Kudüs katliamı başka bir eserde şu sözlerle anlatılmıştı: “Katliam korkunçtu! Öldürülenlerin kanları sokaklarda akıyor, atıyla gezenlerin üzerine sıçrıyordu. Akşam karanlığında Haçlılar, sevinçten haykırarak kiliseye geldiler ve kana bulanmış ellerini âyin için uzattılar.”23 1119 yılında birçok kez kendilerinden yardım istenilen Venediklilerin dinî bağlılık yerine Doğu’dan gelebilecek birçok avantaj ve ticarî imtiyazlar beklentisiyle Papa II Calixtus’un yardım talebine destek vermesi24 aslında Haçlı Seferleri'nin maddî beklentilerinin de özüdür. Bu maddî beklentiler sonucunda birbirlerine misilleme de yaparak güç gösterilerinde bulunmuşlar ve bedellerini de hep masum halktan almışlardır. Dımaşk, Gazze ve Kudüs, Haçlıların bu maddî beklentilerinin bedellerini kanla ödemiş ve büyük zayiâtlar vermişlerdir.25 Haçlıların Masum Kadın ve Çocuklara Karşı Katliamları Georges Duby’nin; “Erkek Orta Çağ ile Orta Çağ’da Evlilik ve Âile Hayatı’na Dâir” adlı çeşitli denemelerinden oluşan çalışmasında Haçlı Seferlerine katılanları, aile hayatından mahrum, sapık ve sapkın kişiler olarak tanımlaması bunların vahşetleri uygularken bir acıma duygusu ve teessürü göstermemelerinin açık bir delilidir.26 İlk Haçlı Seferi’ne bizzat iştirak etmiş bir şövalyenin, daha sonra kaleme aldığı hâtıralarında bizzat görgü şâhidi olarak aktardığı şu malumat da en az yukarıdaki kadar tüyler ürperticidir: “Böyle bir katliamı o güne kadar hiç kimse ne duymuş, ne de görmüştü! Ölüler piramitler şeklinde yığınlar hâline getirilerek yakıldı. Sayılarının ne olduğunu yalnız Tanrı bilir.”27 Haçlı birliklerinin Anadolu’dan geçerek Antakya’ya ulaşırken yaptıkları vahşeti Anna Komnena şu sözlerle aktarmıştır: “Haçlılar, yol güzergâhında Türklerle karşılaştılar. Birçok Türk’ü öldürdükleri gibi çoğu bayan ve çocuktu.28 Çünkü herkes canını kurtarma derdine düşmüş ve dağılmıştı.”29Bu olayı nakledenlerden biri de Müneccimbaşı’dır. Müneccimbaşı Ahmed b. Lütfullah eserinde bu durumu aynen nakletmiş, Haçlıların bu olayı hain Ermeni Firuz tarafından Haçlı reisine ispiyon edilerek gerçekleştirildiğini yazmış, vahşetin boyutunun çok fazla olduğu bilgisini de vermiştir.30 İslâm kaynaklarından Azîmî de ise farklı olarak şu hususu “Haçlı reisi Bohemound Antakya şehrini el geçirmek için her türlü işkence ve vahşeti serbest kıldığını” zikretmiştir.31 Bu durumda en büyük etkenin ordunun açlıktan bitkin hâle geldiği ve zor durumda olduğu yatmaktadır.32 Diğer yandan el-Bara şehrinde, büyük-küçük, kadın-erkek demeden bütün şehir ahalisi kılıçtan geçirilmiş; Hayfa’da ise şehri savunan Müslüman askerler ve ahâli, kendileri için emin bir yer olduğu söylenilerek dikili bir haç etrafında toplanmaları sağlanmış ve ardından hepsi vahşice öldürülmüştür. Trablus’taki katliamı ise, ismi bilinmeyen şövalye: “Adamlarımız onları dağıttı ve birçoğunu öldürdü. Şehirde içeceğimiz suların bulunduğu tanklar bile kan ile kirlenmişti” diye anlatmıştır.33 Haçlılar, Kudüs’ü işgal ettikten sonra şehir tamamen insan cesetleriyle dolmuştu. Orta Çağ tarihçilerinden Fulcherius Carnotensis, gerçekleşen katliamın dehşetinden şöyle söz ediyordu: “Şövalye ve askerlerimiz, öldürdükleri insanların midelerini deşip, bağırsaklarının içlerini boşalttılar ve sağken yuttukları altınları aldılar. Bütün evlere giren askerlerimiz, bir kişinin bile sağ kalmasına izin vermediler. Hatta bebeklerin ve yalvaran kadınların bile!”34 İslam kaynağı Ebu’l-Fidâ ise el-Muhtasar fi-Ahbâri’l-Beşer adlı eserinin ilgili kısmında; “Öldürülenlerin büyük bir kısmı Müslümanların ileri gelenleri, âlimleri ve mukaddes mekâna mücâvir olan âbid ve zâhidleriydi” bilgisini vermiştir.35 Kan ve ete doymayan insan kasaplarının katliamı, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin bir türlü bitip tükenmemiştir. Bunun en büyük örneklerinden biri, Üçüncü Haçlı Seferi’ni başlatan İngiliz kralı Aslan Yürekli Richard’ın, bağışlayacağına söz verdiği üç bin Müslüman esiri hunharca katletmesiyle ortaya çıkmıştır. Nitekim Histoire des Croisades başlıklı eserin yazarı Charles Mills, milletinin başında bulunan bu kana susamış canavarın, insanlığa sığmayacak kadar çirkin olan bu tavrını: “Kanlı Richard, silâhsız ve savunmasız düşmanlarının boğazlanarak denize atılmalarını emretmiş, ancak hunharlıktan daha aşağılık bir tamah hırsıyla hareket ederek, büyük fidye vererek kendilerini kurtarmak imkânına sahip kimseleri bu âkıbetten uzak tutmuştu” diyerek kınamıştır.36 Oysa Üçüncü Haçlı Seferi’nden sonra Selâhaddin Eyyûbî’nin, büyük bir hezimete uğrattığı Hristiyan ordusundan tek bir esiri bile öldürmeye insâfı ve vicdânı elvermemişti. Onları katletmek şöyle dursun, çoğunu tek kuruş fidye bile almadan salıvermişti.37 Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos’un kızı Anna Komnena, Alexıad adlı kitabında “Barbarlar” diye târif ettiği Haçlıların sergiledikleri vahşetten söz ederken: “En büyük eğlencelerinden biri rastladıkları Müslüman çocukları öldürmek, kızartmak ve yemekti”38 ifadelerini kaydetmiştir. Thomas Fuller de bu çocukların çok küçük yaşlarda olduklarına dikkati çekerek; “Boğazlanmamaları için yalvarmasını bile bilmeyen, henüz konuşmaya başlamamış çocuklar, zayıflıkları, kahraman bir savaşçının darbeleri karşısında umumiyetle bağışlanma sebebi olan kadınlar bile boğazlandı” demiştir.39 Alman Tarihçi L. Heeren kendisi de bir Hristiyan olmasına rağmen, insanlık tarihi boyunca Haçlıların yaptığı katliamların bir benzerine rastlanmadığını ifade ederek: “Bunlar Moğollar veya dinsiz kavimlerin taşkınlıklarıyla meydana gelmiyor, onlardan daha da barbar olan Hristiyanlarca yapılıyordu!” diyerek durumu veciz bir şekilde ifade etmiştir.40 Haçlıların Kudüs’e ulaştıklarında yaptıkları katliam ve zulmü, Tyre Başpiskoposu William ise Historia Rerum in Partihus Transmarins Gestarum adlı eserinde bütün ayrıntılarıyla tasvir ederek şöyle demiştir: “Karşılaştıkları her düşmanı, hiçbir ayrıma tâbi tutmaksızın yere serdiler. Her taraf kan gölüne dönmüştü, her yerde parçalanmış kafa kümeleri vardı. Katledilenlerin cesetlerini çiğnemeden bir yerden bir yere yürümek imkânsızdı. Komutanlar, zaten değişik yolları zorlayarak şehrin hemen hemen merkezine yaklaşmışlar ve ilerledikçe tarif etmek için kelimelerin âciz kaldığı bir katliam yapmışlardı. Arkalarında, düşman kanına susamış ve kendilerini yıkıma adamış bir insan topluluğunun öncüsü? Katledilen çok sayıdaki insan manzarasına, nefret duymaksızın bakmak imkânsızdı; her yerde ceset parçaları kol geziyordu. Zemin maktullerin kanlarıyla doluydu. O, sadece kafası gövdesinden ayrılmış ve kötürüm edilen organların, bunlara bakan herkesin tiksintisini uyandıracak şekilde, her tarafa dağılmış cesetler manzarası değildi. Bunlara bakmak, galiplere, katillerin kendisine bile korkunç geliyordu. Kafadan ayaklara damlayan kanlar, onlarla karşılaşan herkesi dehşete boğuyordu. Sadece Mâbed’in duvarlarında yaklaşık on bin Müslümanın yok edildiği bildirilmiştir. İlaveten, şehrin her köşesinde, caddelerde ve mahallelerde uzanan cesetlerin sayısının da bundan az olmadığı tahmin edilmektedir.” “Askerlerin geri kalanları, ölümden kurtulmak için dar girişlere ve ara yollara saklanmaları muhtemel hayatta kalan sefilleri aramak için şehirde aramadık yer bırakmadılar. Bunlar halkın gözü önünde sürüklenerek koyun gibi boğazlandılar. Bazıları çeteler halinde evlere girerek aile reislerine, bunların eşlerine, çocuklarına ve aile fertlerine her türlü işkenceyi revâ görmüşlerdir. Bu kurbanlar, sefil bir şekilde ölmeleri için ya kılıçtan geçiriliyor ya da yüksek bir yerden kafa üstü yere atılıyordu. Her yağmacı yağmaladığı evin, eşyalarıyla birlikte daimî sahibi oluyordu. Çünkü şehrin zaptedilmesinden önce Haçlılar, şehri güç kullanarak ele geçirdikten sonra kim tecavüz yoluyla kendi namına bir şey kazanırsa, onun mülkiyet hakkına sahip olacağı konusunda anlaşmışlardı. Bunun sonucunda, Haçlılar şehri didik didik aradılar ve insanları pervâsızca katlettiler.”41 Sonuç Dünya tarihi içerisinde farklı dinlere mensup milletler, devletler ve ordular birçok defa karşı karşıya gelmişlerdir. Birçok olumsuzluklar yaşanmış ancak tarihin hiçbir döneminde Hristiyan Haçlıların Müslümanlara uyguladığı zulüm ve katliam kadar kötü ve insani özelliklerden uzak davranışlar görülmemiştir. İlk Dünya Savaşı denilecek kadar büyük ve etkili olan bu olaylar silsilesi muhakkak ki vuku bulduğu Avrupa ve Ortadoğu devletlerini etkisi altına almış ve birçok devletin yıkılmasına yol açtığı gibi aynı zamanda kurulmasının da dolaylı veya doğrudan nedeni olmuştur. Geçmişin istilâları ve kanlı savaşları günümüzde hukukî olarak sorgulanabilir olması mümkün görünmese de hafızalarda tazeliğini koruyacak ve vicdanlarda sorgulanacaktır. Ancak tarihî ve edebî eserlerde zikredilen bilgiler milletlerin genlerine ışık tutması ve milletlere dâir bir imaj oluşturulmasında en önemli yargıları teşkil etmektedir. Çünkü modern zamanlarda milletlerin birbirlerine karşı fiilî ve fikirsel saldırın zeminini geçmişte yaşanan ve günümüze taşınan bu yargılar ve imajlar çerçevelemektedir. Orta Çağ tarihinin en önemli olgularından ve dünya tarihinin kırılma noktalarından biri olarak Haçlı Seferleri görünürde iki farklı medeniyetin doğal bir çatışması ve Hristiyanların kutsal sayılan Kudüs’e ulaşarak burada bulunan İsa’nın kabrini Müslümanların elinden kurtarma girişimi olarak gösterilmeye çalışılsa da esas amaç Anadolu’yu feth ederek boğazlara kadar ilerlemiş olan Türk akınları durdurmaktır. Haçlı birlikleri Roma İmparatorluğu’nun sınırlarını aşar aşmaz, kendi dinî mezheplerine ters gelen Ortodoks Hristiyanlarına saldırmışlardır. Çevrelerini yakıp yıkarak ilerleyen Haçlılar, hayvan sürülerini gasp etmiş; kiliseleri bile kundaklamakla kalmamış, ulaştıkları İstanbul surları dışında konakladıkları zaman içinde, başkentin varoşlarına saldırmış, yol güzergâhları olan İzmit Körfezi’ni dolaşarak Yalova civarındaki köyleri basarak savunmasız olan halka pek çok işkence ve katliam senaryolarında bulunmuşlardır. Neticede Türkler ile Avrupa milletleri arasında sadece zayıflamış, güçsüz Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu’nun olduğunun farkında olan Papalığın, bu tehlikeyi önleme yolundaki çabalarıdır. Tüm bu güruha sahip olan Haçlılar “işgalci” ve vahşi olmalarına mukabil, insaflı araştırmacılar istisna Batılılar tarafından “kahramanlar” olarak görülmektedirler. Dipnotlar 1Güray Kırpık, Doğunun ve Batının Gözünden Haçlılar, Selenge Yayınları, İstanbul 2009, s. 54. 2Hakan Albayrak, Haçlı Seferlerinden Günümüze Batının Soykırım Tabiatı, Vadi Yayınları, Ankara 2006, s. 23-24. 3Işın Demirkent, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri” DEF Tarih Dergisi (Sayı 35’ten Ayrı Basım), İstanbul, 1994, S. XXXV, s. 65-66.; Steven Runcıman, Haçlı Seferleri Tarihi, C. I, (Çev. Fikret Işıltan), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1998, s. 73-74; Güray Kırpık, “Haçlı Seferleri Tarihinin Kaynakları”, Turkish Studies-International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume IV/III , Spring 2009, s. 1438; Güray Kırpık, a.g.e., s. 70. 4Mehmet, Fener Patrikhanesi’nin Ekümenlik İddiasının Tarihî Seyri, Akademi Kitabevi, İzmir 2000, s. 23. 5George Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, (Çev. Fikret Işıltan), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2011, VII. Baskı, s. 335. 6Richarde Le Pélerin, La Chanson D’ Antioche, (Yay. Graindor de Douai-Poulin), Paris 1848, C. II, s. 3-4; Funck Brentano, “Les Croisades”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Nisan 1998, S. XLIX, s. 12.; Tarih ve Düşünce Dergisi, Nisan 2002, S. XXVII, s. 69; Raşit Erer, Türklere Karşı Haçlı Seferleri, Bilgi Yayınevi Yayınları, İstanbul 1993, s. 47. 7Niketas Khoniates, Hıstoria, (Çev. Fikret Işıltan), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1995, s. 45-48. 8Ahmed Rıza, Batı’nın Doğu Politikâsının Ahlâken İflası, (Çev. Z. Ebuzziya), Üçdal Neşriyat, İstanbul 1982, s. 95-97; Funck Brentano, Les Croisades, Editions Flammarion, Paris, 1934, s. 57. 9Charles Mills, Histoire des Croisades - Haçlı Seferleri Tarihi, C. I, London 1828, s. 66, 183. 10Ebu’l-Ferec, Ebu’l-Ferec Tarihi, C. II, (Çev. Ömer Rıza Doğrul), Türk Tarih Kurumu Yayınları, III. Baskı, Ankara 1999, s. 340. 11Amin Maalouf, Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, (Çev. Ali Berktay), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2006, s. 58. 12Usâme b. Munkîz, Kitabû’l-İtibâr-İbretler Kitabı, (Çev. Yusuf Ziya Cömert), Ses Yayınları, İstanbul 1992, s. 103; İbn Tağriberdî, en-Nucûmuz-Zâhire fi Mulûkî Mısr ve’l Kahire, Kahire Dâru’l-Kutbi’l-Mısriyye 1935, V. 200; Muhammed b. Ali b. Ahmed el-Hırfî, Şıru’l-Cihâd fi’l-Hurubî’s-Sâlibiyye fi Bilâd^ş-Şâm, Darû’l-İ’tisâm, Kahire 1979, s. 93; Maalouf, a.g.e., s. 58-59. 13Gordlevski, Anadolu Selçuklu Devleti, Onur Yayınları, Ankara 1988, I. Baskı, s. 41-61. 14Usâme b. Munkîz, a.g.e., s. 103-104; Brentano, a.g.e., s. 76-78. 15Ahmet Rıza, Batı’nın, Doğu Politikasının Ahlâken İflası, (Çev. Ziyad Ebûzziya), Üçdal Yayınları, İstanbul 1982, s. 82-94.; Fuad Carım, “Batı’nın Tarihi Günahı: Haçlılar”, (Çev. M. Ali Eren), Aksiyon Dergisi, Kasım 1996, S. IV, s. 17. 16Steven Runcıman, a.g.e., s. 131-133. 17Anna Komnena, Alexıad, (Çev. Bilge Umar), İnkılâp Kitabevi Yayınları, İstanbul 1996, s. 348. 18Ioannes Kınnamos, Ioannes Kınnamos’un Historiası (1118-1176), (Çev. Işın Demirkent), Türk Tarih Kurumu Yayınları, I. Baskı, Ankara 2001, s. 66-67. 19Komnena, a.g.e., s. 306, 346. 20Raşit Erer, a.g.e., s. 16. 21İbnü’l-Kalânisî, Zeyl-u Tarih-i Dımaşk, (Yay. H. F. Amedroz), Leyden 1908, s. 136-137; İbn Tağriberdî, a.g.e., s. 149; Necati Kotan, Tarih Fıkraları, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1988, s. 80. 22Louis Brehier, “Histoire Anonyme De La Premiére Croisade”, H. Champion Journal, Paris, 1924. s. 188. 23G. E. Perry, “The Middle East: Fourteen Islamic Centuries Englewood Cliffs”, London 1983. s. 78. 24Willermus Tyrensis, “Haçlı Kroniği”, (1143-1163) (Haz. C. Ergin ayan), Karadeniz Dergisi Yayınları, S. 2, Ankara 2009, s. 35. 25Ebru Altan, Venedik’in Haçlı Seferi (1122-1124), Erdoğan Merçil’e 75. Doğum Yılı Armağanı, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2013, I. Baskı, s. 299-308. 26Georges Duby, Erkek Ortaçağ, Aşk’a Dâir ve Diğer Denemeler, (Çev. Mehmet Ali Kılıçbay), Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1991, I. Baskı, s. 152-153. 27T. G. Djuvara, “Türkiye’yi Parçalamak İçin 100 Plân”, (Çev. Yakup Üstün), Damla Yayınevi Yayınları, İstanbul 1979. s. 36. 28İbnü’l-Esir, El Kâmil Fi’t-Tarih Tercümesi, C. X, (Çev. Abdülkerim Özaydın), Bahar Yayınları, İstanbul 1986, s. 227-230. 29Komnena, a.g.e., s. 333. 30Müneccimbaşı Ahmed b. Lütfullah, Câmiûd-Duvel-Selçuklular I, (Çev. Ali Öngül), Akademi Kitabevi, İzmir 2000, s. 225.; Rıza, a.g.e., s. 97. 31Azîmî, Azîmî Tarihi, (Çev. Ali Sevim) Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1988, s. 31. 32Gürhan Bahadır, Antakya Haçlı Prensliği (1098-1112), Pegem Akademi Yayınları, Antakya 2011, s. 30-38. 33Djuvara, a.g.e., s. 37. 34Fulcherius Carnotensis, Kutsal Toprakları Kurtamak-Kudüs Seferi, (Çev. İlcan Bihter Barlas), I. Baskı, İstanbul 2009, s. 57. 35Ebu’l-Fidâ, el-Muhtasar fi-Ahbâri’l-Beşer, (Yay. M. Zeynühüm M. Azeb), Kahire 1998-99. s. 129. 36Mills, a.g.e., s. 183. 37Ramazan Şeşen, Kudüs Fatihi Selâhaddin Eyyûbî, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2016, s. 193-194. 38Komnena, a.g.e., s. 306. 39Thomas Fuller - Holywar, Kutsal Savaş veya Haçlı Seferleri Tarihi, C. I, London 1840, s. 24. 40L. Heeren, “Essai sur I’influence des Croisades - Haçlı Seferlerinin Tesiri Üzerine Deneme”, Paris 1808, s. 414. 41Ziyâüddin Serdar-Merryl Wyn Davies-Ashis Nandy, Batı Irkçılığının Kaynakları (Bir Manifesto), (Çev. Fatih Bayram), Yöneliş Yayınları, İstanbul 1997, s. 39-40.; Aytunç Altındal, Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri, Alfa Yayınları, İstanbul 2005, s. 64-66. Kaynakçalar AHMET RIZA, Batı’nın, Doğu Politikasının Ahlâken İflası, (Çev. Ziyad Ebûzziya), Üçdal Yayınları, İstanbul 1982. ALBAYRAK, Hakan, Haçlı Seferlerinden Günümüze Batının Soykırım Tabiatı, Vadi Yayınları, Ankara 2006. ALTAN, Ebru, Venedik’in Haçlı Seferi (1122-1124), Erdoğan Merçil’e 75. Doğum Yılı Armağanı, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2013, I. Baskı, s. 299-308. ALTINDAL, Aytunç, Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri, Alfa Yayınları, İstanbul 2005. ANNA KOMNENA, Alexıad, (Çev. Bilge Umar), İnkılâp Kitabevi Yayınları, İstanbul 1996. AZÎMÎ, Azîmî Tarihi, (Çev. Ali Sevim) Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1988. BAHADIR, Gürhan, Antakya Haçlı Prensliği (1098-1112), Pegem Akademi Yayınları, Antakya 2011. BREHİER, Louis, “Histoire Anonyme De La Premiére Croisade”, H. Champion Journal, Paris, 1924. s. 188. BRENTANO, Funck, Les Croisades, Editions Flammarion, Paris, 1934. ________, “Les Croisades”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Nisan 1998, S. 49, s. 12.; Tarih ve Düşünce Dergisi, Nisan 2002, S. 27. CARIM Fuad, “Batı’nın Tarihi Günahı: Haçlılar”, (Çev. M. Ali Eren), Aksiyon Dergisi, Kasım 1996, S. IV, s. 17. CARNOTENSİS, Fulcherius, Kutsal Toprakları Kurtamak - Kudüs Seferi, (Çev. İlcan Bihter Barlas), I. Baskı, İstanbul 2009. ÇELİK, Mehmet, Fener Patrikhanesi’nin Ekümenlik İddiasının Tarihî Seyri, Akademi Kitabevi, İzmir 2000. DEMİRKENT, Işın, “Haçlı Seferlerinin Mâhiyeti ve Başlaması”, İ.Ü Edebiyat Fakültesi Tarih Araştırma Merkezi, Haçlı Seferleri ve XI. Asırdan Günümüze Haçlı Ruhu Semineri (26-27 Mayıs 1997), Bildiriler, İstanbul 1998, s. 1-11. ________, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, Tarih Dergisi, S. XXXV, 1994, s. 65-78. DJUVARA, T. G., “Türkiye’yi Parçalamak İçin 100 Plân”, (Çev. Yakup Üstün), Damla Yayınevi Yayınları, İstanbul 1979. DUBY, Georges, Erkek Ortaçağ, Aşk’a Dâir ve Diğer Denemeler, (Çev. Mehmet Ali Kılıçbay), Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1991, I. Baskı. EBU’L-FEREC, Ebu’l-Ferec Tarihi, C. II, (Çev. Ömer Rıza Doğrul), Türk Tarih Kurumu Yayınları, III. Baskı, Ankara 1999. EBU’L-FİDÂ, el-Muhtasar fi-Ahbâri’l-Beşer, (Yay. M. Zeynühüm M. Azeb), Kahire 1998-99. ERER, Raşit, Türklere Karşı Haçlı Seferleri, Bilgi Yayınevi Yayınları, İstanbul 1993. FULLER, Thomas, - Holywar, Kutsal Savaş veya Haçlı Seferleri Tarihi, C. I, London 1840. GORDLEVSKİ, Anadolu Selçuklu Devleti, Onur Yayınları, Ankara 1988, I. Baskı. HEEREN, L., “Essai sur I’influence des Croisades - Haçlı Seferlerinin Tesiri Üzerine Deneme”, Paris 1808, s. 414. İBNÜ’L-ESİR, El Kâmil Fi’t-Tarih Tercümesi, C. X, (Çev. Abdülkerim Özaydın), Bahar Yayınları, İstanbul 1986. İBN TAĞRİBERDÎ, en-Nucûmuz-Zâhire fi Mulûkî Mısr ve’l Kahire, Kahire Dâru’l-Kutbi’l-Mısriyye 1935. İBNÜ’L-KALÂNİSÎ, Zeyl-u Tarih-i Dımaşk, (Yay. H. F. Amedroz), Leyden 1908. KIRPIK, Güray, Doğunun ve Batının Gözünden Haçlılar, Selenge Yayınları, İstanbul 2009. ________, “Haçlı Seferleri Tarihinin Kaynakları”, Turkish Studies-International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume IV/III , Spring 2009, s. 1437-1452. KINNAMOS Ioannes, Ioannes Kınnamos’un Historiası (1118-1176), (Çev. Işın Demirkent),Türk Tarih Kurumu Yayınları, I. Baskı, Ankara 2001. KOTAN, Necati, Tarih Fıkraları, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1988. MAALOUF, Amin, Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, (Çev. Ali Berktay), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2006. MİLLS, Charles, Histoire des Croisades - Haçlı Seferleri Tarihi, C. I, London 1828. EL-HIRFÎ, Muhammed b. Ali b. Ahmed, Şıru’l-Cihâd fi’l-Hurubî’s-Sâlibiyye fi Bilâd^ş-Şâm, Darû’l-İ’tisâm, Kahire 1979. MÜNECCİMBAŞI Ahmed B. Lütfullah, Câmiûd-Duvel-Selçuklular I, (Çev. Ali Öngül), Akademi Kitabevi, İzmir 2000. NİKETAS KHONİATES, Hıstoria, (Çev. Fikret Işıltan), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1995. OSTROGORSKY, Georg, Bizans Devleti Tarihi, (Çev. Fikret Işıltan), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2011, VII. Baskı. PELERİN, Richarde Le, La Chanson D’ Antioche, (Yay. Graindor de Douai-Poulin), Paris1848. PERRY, G. E., “The Middle East: Fourteen Islamic Centuries Englewood Cliffs”, London 1983. RIZA, Ahmed, Batı’nın Doğu Politikâsının Ahlâken İflası, (Çev. Z. Ebuzziya), Üçdal Neşriyat, İstanbul 1982. RİLEY, Jonathan-SMİTH, Haçlılar Kimlerdi? (Çev. Berna Kılınçer), İstanbul 2005. RUNCIMAN, Steven, Haçlı Seferleri Tarihi, C. I, (Çev. Fikret Işıltan), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1998. SWEETENHAM, Carol, Robert the Monk’s History of the First Crusade, (Ed. Malcom Barber), I. Baskı, London 2005. WİLLERMUS TYRENSİS, “Haçlı Kroniği”, (1143-1163) (Haz. C. Ergin ayan), Karadeniz Dergisi Yayınları, S. 2, Ankara 2009, s. 35. ŞEŞEN, Ramazan, Kudüs Fatihi Selâhaddin Eyyûbî, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2016. USÂME b. MUNKÎZ, Kitabû’l-İtibâr-İbretler Kitabı, (Çev. Yusuf Ziya Cömert), Ses Yayınları, İstanbul 1992. ZİYÂÜDDİN Serdar-DAVİES, Wyn Merryl-NANDY, Ashis, Batı Irkçılığının Kaynakları (Bir Manifesto), (Çev. Fatih Bayram), Yöneliş Yayınları, İstanbul 1997.

15

dk.

Türk Korsanlığının Doğuşu: Gazi Umur Efsanesi

18 Şubat 2022

Türk Korsanlığının Doğuşu: Gazi Umur Efsanesi

Anadolu’ya düzenlenen Moğol baskınlarının, Türkmen beyliklerini Batı Anadolu sahillerine yayılmalarına neden olması, Bizans ile karadan mücadele eden Türkleri denizde de etkin hale getirerek yeni bir mücadele alanı oluşturdu. Menteşe, Saruhan, Karesi ve özellikle de Aydınoğlulları’nın birer sahil beylikleri kurması, Türk denizciliğinin gelişmesinin önünü açtı. Oluşmaya başlayan Türk deniz korsancılığına Rum gemici ve denizcilerinin para karşılığı destek ve eğitim vermesi Türklerin usta denizcilere dönüşmesine vesile oldu. Bu durum ortak deniz seferlerine çıkarak Bu durum ortak deniz seferlerine çıkarak Akdeniz’de korsanlık yapmaya başlayan Türkmen korsanları için önemli bir fırsat doğurdu. Türk denizciliği ve korsanlığı üzerindeki tüm bu gelişim, Türk denizciliğinin en önemli isimlerinden Umur Bey’in tarih sahnesine çıkmasını sağladı. Moğolların baskıları sonucu Batı Anadolu sahillerine kadar yayılan Türkmen beylikleri Bizans’a karşı giriştikleri gaza ve akınları denizlerde de sürdürdüler. Bunlar içerisinde Menteşe, Saruhan, Karesi ve özellikle Aydınoğulları yönlerini batıya (denize) çevirmiş, kısmen bağımsız bir şekilde teşkilatlanarak birer sahil beylikleri kurmuşlardı. Bunlar Türkmen savaş geleneğinden farklı olarak geniş ölçüde denize yönelmişler ve kısa sürede denizlere açılarak korsanlığa başlamışlardı. Genel kanaate göre Batı Anadolu sahillerindeki limanlarda bulunan yerli Rum gemici ve denizcileri Türkmen korsanlarına öncülük etmişlerdi. Bizans’ın zayıflamasıyla birlikte 1284’te tasarruf amacıyla donanmasını lağvetmesi, sadece korsanların denizlerde serbest kalmasına değil, işsiz kalan Rum denizci ustaların ve yerli gemi tayfalarının da korsancılık faaliyetlerine başlamasına neden oldu.1 Bu durum ortak deniz seferlerine çıkarak Akdeniz’de korsanlık yapmaya başlayan Türkmen korsanları için önemli bir fırsat doğurdu. Fetihlerle birlikte sahildeki deniz üsleri ve liman şehirleri Türklerin eline geçti.2 Üstelik IV. Haçlı Seferi’yle İstanbul’un Latinlerce işgalinden sonra işsiz kalmış Rum denizciler kendilerine daha çok ücret veren Türkmen beylerinin hizmetine girerek denizcilik tecrübe ve bilgilerini Müslümanların istifadesine sunmaktan çekinmediler. Türkmen beyleri ile bu limanlardaki Rum gemiciler ve korsanlarıyla işbirliğine girerek ortak düşman Latinlere karşı birlikte mücadele etmeye başladılar. Türkmenlerin hizmetine giren yerli unsurların ekserisi, zamanla yeni efendilerinin dinine girdiler ve gaziliği tercih ettiler.3 Bu deniz gazileri (korsanları) Ege denizinde ve Balkan tarihinde yeni bir dönem açtıkları gibi Osmanlı deniz gücünün çekirdeğini oluşturmuşlardı. Osmanlı denizciliği, 13.yy'a kadar inen Batı Anadolu deniz gaziliği geleneğine dayanır.4 Küçük bir kara beyliği olarak kurulmasına rağmen sahillere ulaştıktan sonra denizcilik bilgi ve tecrübesini devamlı şekilde arttırmaya çalışan Osmanlılara, bu konuda ilk katkıyı coğrafi yakınlığından dolayı Karesi Beyliği sundu. Çağdaş kaynaklardan el-Ömeri, sahilde kurulmuş Türkmen beylikleri için ‘guzat fi’l-bahr’ (deniz gazileri) tabirini kullanır. Denizci Türkmen beyleri gaza ve ganimet ideolojisiyle hareket etmeyi pratik olarak kendileri için daha uygun bulmuş olmalılar; çünkü etrafı ada ve karşı sahillerle kuşatıldığı için, Osmanlıların yaptığı gibi, ana topraklarından buraya göçmen nakli yapmayı elverişli bulmadıkları için korsancılıktan başka yapacakları bir iş kalmamıştı. Ege sahillerine yerleştikten sonra deniz işlerine vakıf olan Batı Anadolu sahil beylikleri, diğer Latin korsanları gibi Akdeniz’de de korsanlığa başladılar. Korsanların gemileri, genellikle ticaret gemilerini yakalamaya ve kıyı boyları ile adalara akınlar yapmaya elverişli küçük süratli kürekli teknelerden oluşmaktaydı. Akınlar sırasında küçük gemiler kıyıya çekilir ve ana güçler içerlere giderken küçük bir azap grubu ile bu gemiler korunurdu. Bunlar bazen tek başına bazen birlikte hareket ederek Ege denizinde Latinlere karşı yoğun bir gaza faaliyeti içine girmişlerdi. Cenevizlilerin amansız düşmanı olan Levanten Cumhuriyetler, onları Balkanlardaki Türk ilerleyişinin sorumlusu olarak görürlerken, Cenevizlilere, İtalyalı Türkler diyorlardı. Rumlara düşman olan Doğu’nun Latinleri, Osmanlıları, Levanten dünyanın yokluğunu hayal bile edemeyecekleri ayrılmaz bir parçası olarak görmüşlerdi.5 İlk Türk korsanları / deniz gazileri Denizcilikle ilgili edindikleri bilgilerini kullanan Türkler, çok erken bir dönemde Çaka Bey, Gazi Umur gibi denizlerde nam salan efsanevi korsanlar çıkardılar. Mesela Aydınoğlu Gazi Umur’la ilk Osmanlı deniz gücü ve donanmasında profesyonel tayfa yerli Rumlardan, savaşçı gaziler (leventler) Türklerden oluşmaktaydı. Böylece karada batıya doğru devam eden gaza faaliyetleri, denizlerde de -korsancılık adıyla- devam etti. Ali Rıza Seyfi, Türk korsancılığının başlangıcıyla ilgili olarak şunları söyler: O koca sarıklı eğri kılıçlı babalarımız yalnız kürekle (arma) demeye kesb-i liyakat edemeyecek bir yelken parçasının muavenetine güvenerek asırlarca tabiata galebe etmişler, hem tabiatla hem bütün Avrupa’nın kuva-yı mecmuasıyla uğraşmışlar. Memlekette inşaat ağacı yok; yine Avrupalılardan zapteyledikleri teknelerin enkazından yeni gemiler yapmışlar, demir madeni yok; gemilerin çapalarını, çivilerini, cıvatalarını zorla, kılıçla, Avrupa tersanelerinde döktürmüşler, haraç yerine İtalyanlardan, İspanyollardan…, aldıkları barutu yine onlara karşı yakmışlar; külleri yine onlara atmışlar…! Hafif ve deniz kuşları gibi seri kadırgaları, fırkataları ile…6 Tarihte korsanlık, meşru ve saygıdeğer bir meslek olarak görülen belli kuralları ve kanunları olan bir faaliyettir. Savaş zamanında düşmanın deniz ticaretini sekteye uğratmak için devletler tarafından geçici olarak göreve alınan gemiler ve kaptanlar bir izin belgesi alarak hizmetine girdikleri devletin bayrağını taşıyarak bir çeşit ticaret savaşı yaparlardı. Selçuklu ve Bizans imparatorluklarının çökmeye başlayıp denizden el-etek çekmesiyle Ege ve Akdeniz’de korsanlık faaliyetleri daha da önem kazanmaya ve merkezi devletler arasındaki rekabete eklemlenerek geniş bir coğrafyada önemli siyasi roller üstlenmeye başlamıştı.7 İslam’ın gaza anlayışının bir gereği olarak karada sınır boylarında öncü kuvvet göreviyle mücadele veren akıncıların benzeri denizlerde korsanlık şeklinde devam etmiştir. 14.yy'ın başlarında Karesi topraklarında kaleme alınan ‘Gazilik Tarikası’ adlı bölümüyle dikkat çeken bir ilmihal kitabında gazilik, en helal kazanç yolu aynı zamanda ticaret, ziraat, sanat vb. meslek dallarının en başta geleni sayılmıştır. Aynı şekilde Osmanlılar zamanında da Akdeniz’de korsan faaliyetleri, beyliklerden tevarüs edildiği kadarıyla çoğu isimsiz deniz korsanları olarak yarı resmi faaliyetleri ile devam etmiştir.8 Braudel’in ifadesiyle denizciliğin tarihi kadar eski olan korsancılık, Doğu-Batı dünyası arasında (Hristiyanlık-İslamiyet’in ortasında) bulunan Akdeniz ve Ege’den başka yerlerde olandan daha doğal bir tavırdır. Ona göre Akdeniz’de korsanlığın dini, mezhebi, milleti yoktur.9 Korsan kavramı (İng. corsair), deniz eşkıyası, haydudu (İng. piracy), kelimesinden farklı bir anlam taşır. Ortaçağlarda Türk korsan kelimesini de türeten corso ve corsair kavramları kullanılırken, denizcilik faaliyetlerinde pirate yani eşkıya ve haydut kelimeleri kullanılmazdı. Pirate kelimesi, pejoratif bir anlam taşımakta ve faaliyetlerinin arkasında herhangi bir meşru otorite bulunmayan, uluslararası anlaşmalara aldırış etmeyip hiçbir kural tanımayan deniz eşkıyası için kullanılmaktadır. Korsanlık meşru bir faaliyeti tanımlıyordu. Bir siyasi otoritenin koruması altında hareket eden ve etseler de uluslararası anlaşmalara uymakla mesul Akdeniz korsanlığının töre ve adetlerine saygılı denizcilere korsan denilmekteydi. Braudel’in deyimiyle, “korsanlık, canlı adetleri, nizamları ve tekrar eden diyalogları ile yerinde olgunlaşmış kadim bir deniz eşkıyalığıdır. Hırsızlar ve soyulanlar adeta mükemmel bir oyun gibi önceden anlaşmamışlarsa da hep tartışmaya ve uzlaşmaya hazırdırlar”. Bu tartışmalar ve uzlaşmalar ile oturmuş adet ve gelenekler korsanlığın esaret, fidye ve ganimetin paylaşımı gibi birçok alanını düzenlemekte ve Akdeniz’in bu çok eski mesleğini belli sınırlar içine oturtmaktadır.10 Korsan kavramını Hristiyanlara ait gören Osmanlılar, kendi korsanları için levent ya da gönüllü levent tabirini kullandılar ki bu korsanlar, hukuk dışına çıktıkları zaman ‘harami levent’ olarak adlandırılmış ve cezalandırılmıştır. Faaliyetlerinin arkasındaki meşruiyeti bir hükümdardan alan Hristiyan korsanlardan farklı olarak Osmanlılar, korsanlarını her Müslümanın boynunun borcu olan gaza ve cihat yani İslami bir görev yerine getirir bir şekilde sunmaktaydı. Levent ile korsan arasındaki bu fark Fas kralının 17.yy'da imzaladıkları bazı anlaşmalarda da gözlenmektedir. Arapça’da korsan kelimesi aynen bulunmakla birlikte deniz eşkıyası için ‘lissü’l-bahr’, Müslüman leventler için de ‘gaziü’l-bahr’ terimleri kullanılmaktaydı.11 Mesela I. Haçlı Seferi ile ortaya çıkan ve Katolik Kilisesi tarafından onaylanan Saint Jean tarikatına bağlı korsanlar Akdeniz ve Ege kıyılarında gelişen politik ve ekonomik durumlardan yararlanarak Bizans toprağı olan adaları üs haline getirip Ege’de artmakta olan Türk denizciliğini engellemeyi yeni misyonları edindiler. Saint Jean şövalyelerinin (Hospitaller) temel işlevi, Haçlılara sağlık hizmeti sunmaktan öte Hristiyan donanmasına yardım ve tecrübeli denizci askerler yetiştirmekti. Müslümanlara karşı yürütülen kutsal savaşın meşruiyeti gereği faaliyetleri denetim altına alınmıyordu. Onlar kutsal toprakların zaptına kadar bitmeyen bir savaşın parçası olarak sürekli faal durumdadırlar.12 Deniz gazilerinin Kuzey Afrika’yı Hristiyan işgalinden kurtardığını savunan Prof. İnalcık, Osmanlı korsanlarını deniz gazileri olarak anar. Prof. Bostan, karanın gazileri gibi Osmanlı korsanlarının İslam hukukuna uygun bir kutsal savaş yaptıklarını savunmuştur: “Bu korsan denizciler/deniz gazileri düzenledikleri akınların şeri hukuka uygunluğunun bir delili olarak elde ettikleri beşte birden oluşan hissenin ulu’l-emr’e ait olan kısmını düzenli olarak padişaha teslim ediyorlardı. Denizde görülen korsanlar aslında Osmanlı ordusundaki gazi akıncılar gibidir ve sadece gaza ruhu ganimet arzusu ile hareket ederek karadaki benzerleri gibi düzenli teşkilata sahiptirler”.13 Bu korsanlar, karanın gazileri gibi daha sonra gelişen Osmanlı donanmasına önemli bir destek teşkil etmiştir. Osmanlıların Akdeniz’de güçlenmesiyle birlikte korsan gemileri devlet donanmasına katılmıştır. Bu korsanlar savaş zamanları dışında bağımsız hareket ederlerdi. Ünlü birer denizci olarak gördüğümüz Kemal Reis, Turgut Reis ve Hızır Reis (Barbaros Hayreddin Paşa) aslında birer korsandılar ve sonradan devlet hizmetine girmişlerdi. Batılıların Barbarossa dedikleri Hızır Reis, İstanbul’a geldikten sonra yazdırdığı Gazavat-ı Hayreddin Paşa adlı eserde Hızır ve Oruç kardeşlerin gazi kimliği işlenmekte, Hristiyanları İslamlaştırma faaliyetleri mistik bir ruhla anlatılmaktadır. Batı Anadolu sahillerine ulaşan Selçukluların derhal denizlerde faaliyete başlaması önemlidir. Süleymanşah’ın ölümünden sonra İznik emiri olan Ebulkasım, fethettiği kıyı kenti Gemlik (Kios) limanında Bizans’la denizlerde mücadele edebilmek amacıyla gemi yapımını başlatmıştır. Kios’a Gemilik (Gemlik) adının verilmesi dikkat çeker. Ebulkasım’ın ünlü Türk denizcisi Çaka Bey ile de ilişkiler kurduğu bilinmektedir. Selçukluların Alanya ve Sinop’ta kurdukları tersaneler, sadece ticari değil, Akdeniz ve Karadeniz’de karşı sahillere kadar ulaşan korsancılık faaliyetleri ve askeri hedefler için de birer üs vazifesi görmüştü. Akdeniz kıyılarında Tekeoğullarının, Manavgat Emirliğinin, Alaiye Beyliğinin deniz korsanları Kıbrıs ve Rodos’u hedef alan birçok seferi olmuştur. Anadolu’da Türk istilası ve fethi gerçekleşirken Selçuklulardan bağımsız olarak hareket eden ve tam bir korsan profili çizen Çaka Bey (1081-1097), Anadolu’da Türk denizciliğinin ve korsancılığının öncüsü sayılır. İlk açık deniz Türk donanmasını inşa etmiş, Bizans donanmasını mağlup etmiştir. Çaka Bey’in İzmir, Urla, Foça, Ege Adaları ve sahillerinde kurduğu hakimiyeti çok kısa sürse de olsa kendisinden sonra gelen Gazi Umur, Turgut Reis gibi efsanevi Türk korsan ve denizcilerine örnek olmuştur. 14.yy'dan itibaren Türklerin korsancılık faaliyetlerinde etkin oldukları, Menteşe ve Aydın beylerinin Venedik, Girit Dükalığı, Kıbrıs Krallığı ile imzalanan daha sonra Osmanlıların Venedik ve Cenevizlilere verdikleri ahitnamelerde (imtiyaz) görülen Türk korsanları ile ilgili maddelerin çokluğundan anlaşılmaktadır.14 Gazi Umur, sahil bölgesinde gaza seferlerini örgütleyen ve bağımsız hareket eden bir gaza lideri durumundaydı. Diğer sahil beyliklerinden gelen deniz gazileriyle işbirliği halindeydi. ‘Gazi ve sultan es-sevahil’ unvanlarını taşıyan Menteşe beyi Ahmed Gazi,15 Saruhan ve Karesi sahil beyleriyle birlikte, Gazi Umur ile ittifak ederek Trakya’yı yağmalayıp dönüyorlardı. El-Ömeri, Balıkesir beyi Demirhan’ın Rum sahillerinde giriştiği korsancılık faaliyetlerini, “gemileri denizde rüzgârın önünde sanki uçarak gider, şehirler o gemilerden titrerdi” ifadesiyle sitayişle bahseder.16 Candaroğulları zamanında Karadeniz’in ünlü korsanı Gazi Çelebi, Sinop’tan hareketle karşı sahilde Kırıma akıyor, Ceneviz kolonilerini yağmalayıp dönüyordu. Trabzon’u yangına çevirmişti. 1313’te en az 8 kadırgası olduğu söylenen Gazi Çelebi, deniz çarpışmaları sırasında sivri uçlu demir bir çubukla suya dalıp düşman gemilerinin gövdelerinde delik açmak suretiyle batmalarını sağlaması meşhurdur.17 Aydınoğlu Gazi Umur Yazıcızade Ali, Gazi Umur’dan Melik ül-guzat ve’l-mücahidin Gazi Umur Beg diye söz eder. Kendisinden haraç isteyen İlhanlı Timurtaş’a, “siz ne milletsiz ki biz size haraç virevüz. Biz haracı küffardan alırız. Siz Müslüman ve biz Müslümanız. Bizden haraç ne veçhile istersiz” dedi. Bu söz Timurtaş Paşa’ya hoş geldi; “Sayurgayub gazi yiğitmişsin var gaza kılmakda ol deyü gönderdi” ifadeleri, O’nun korsan ve gaza faaliyetlerini, efsanevi kişiliğiyle karışık anlatan Enverî’nin Düsturname’sinde geçmektedir. Bir gazi ve beylik sıfatıyla ilk icraatı bir Bizans şehri olan Alaşehri kuşatıp haraca bağlamasıdır. Eserde, Balkanlar’da fetihlerin başlaması sadece İslam gazilerinin başarısı olarak takdim edilir. Destana göre 18 yaşından itibaren 26 gaza yapan Gazi Umur, bütün hayatını gaza meydanlarında geçirdi. Batılı tarihçilerce Morbassan diye anılan Umur Bey, ayrıca Umur Paşa, Bahaeddin ve Gazi lakaplarıyla anılır.18 Aydınoğlu Mehmed Bey, Aydın ve çevresini aldıktan sonra yönünü denize çevirerek ele geçirdiği Ayasluk’ta (Efes-Selçuk), ilk donanmayı inşa etmişti. İzmir’in art bölgesini ve Yukarı Kalesini ele geçirerek bölgedeki Bizans hakimiyetine son vermiştir. Yukarı Kale bir süre Müslüman İzmir diye anılacak daha sonra Kadife Kale diye ünlenecektir. Aşağı İzmir’in deniz kıyısındaki Liman Kalesi bir süre daha Haçlılarda kalacaktır. Böylece İzmir’in tarihinde Müslüman İzmir ve Gâvur İzmir olarak ikili bir durum ortaya çıkacaktır. Oğlu Gazi Umur, Yukarı Kaleyi üs edinerek korsanlık faaliyetlerine başlamış, ilk ciddi askeri faaliyetini henüz 18 yaşında iken İzmir’e karşı yapmıştı. Bizanslılar, Cenevizlilerin de yardımıyla İzmir’i bir ticaret ve kültür şehri yapmışlardı. Ayasluk, Efes, Artemis ve Balat gibi önemli dini merkezler bu bölgedeydi. İzmir Hristiyanlığın Anadolu kıyılarındaki son kalesiydi. Gazi Umur, kardeşi Hızır ile birlikte geliştirdiği donanmasıyla 1319’da Sakız Adası’na yaptığı bir baskınla İzmir’in çevresine hakim olmuştu. İzmir’deki Hristiyan hakimiyeti kesintisiz değildi. Bir ara Çaka Bey ve Selçuklular şehirde hakimiyet kurmuşlardı. Dolayısıyla İslam hukukuna göre burası darü’l-cihattı ve fethi gerekiyordu. Gazi Umur, iki buçuk yıllık bir kuşatmadan sonra Cenovalıların elindeki İzmir Liman Kalesi’ni ele geçirdi (1322).19 Böylece şehrin iki kesimi de Türklerin eline geçmiş oluyordu. 1334 yılında babasının ölümüyle ulu-beg sıfatıyla Aydınoğullarının başına getirildiğinde 25 yaşındaydı. Onun dönemi aralıksız gazalarla geçmiştir. İzmir’de takviye ettiği tersanede kurduğu güçlü donanma ile Adalar denizi hakimiyetini elde etmiş, Girit ve Kıbrıs’a seferler düzenlemiş, Gelibolu’dan Balkanlara çıkmış, Boğazlardan geçerek Karadeniz sahillerinde yağma akınlarında bulunup dönmüştür. Düsturname-i Enverî’ye göre Umur Gazi, 350 yelkenli gemi ve 2600 leventten oluşan donanmasıyla Boğazlardan geçip Karadeniz’e çıkmış, Kili ve Eflak ülkelerini yağmalayıp İzmir’e dönmüştür (1340). Bölgenin önemli bir askeri gücü olan Gazi Umur, Bizans’la da anlaşmıştı. İstanbul’da taht mücadelelerine müdahil olmuş, İmparator Kantakuzen’e karşı çıkan isyanları bastırmıştır. Bu yardımının karşılığında Trakya’dan Selanik’e kadar olan bölgeyi yağmalamış, Bizans’ı haraca bağlamış, yeni donanması için gerekli malzemeler, birçok hediye ve gazilere dağıttığı muazzam ganimetle dönmüştür. O, anlaşmaya sadık kalarak Rumeli’ye yerleşmeyi düşünmemiştir. Gazi Umur, leventlerine bey fermanı ile denizci yaptığını, sonradan ‘Umurca oğlanlarıyız’ diye kendilerine üstünlük hissi duyacak olan Türk askerlerini deniz gazalarına teşvik etmişti. Onun kürekçilerinin Müslüman olduğu, Destan’da, Ya Muhammed! diyerek kürek çekmelerinden anlaşılmaktadır. Adı gazi ve korsan kelimeleriyle özdeşleşen Umur, babasıyla yaptığı bir tartışmada, kâfirlere karşı gazayı önlemenin, Tanrının emirlerine karşı gelme anlamına geleceğini söylüyordu.20 Gazi Umur, Destan’ında da geçtiği üzere İzmir’i alınca Hoca Salman’a adını ‘Gazi’ koyacağı büyük bir kadırga inşa etmesini istemişti. Gazi, bir kadırga ile yedi kayıktan oluşmaktaydı.21 Destan’a göre İmparator ile Umur, kardeş oldular. Kantakuzen’in ‘sadık dostu’ Gazi Umur, bu sayede Ege’deki rakipleri Venedik ve Ceneviz’e karşı stratejik adaları elde ederek üstünlük sağlamıştır. Umur’un Adalar denizindeki faaliyetlerinin artması ve İzmir’in kaybı Latinler için ölümcül bir darbeydi. Bu nedenle bir Haçlı organizasyonu başlatan Latinler, şehri belli aralıklarla kuşatıyor ancak ele geçiremiyorlardı. En son 1344 yılında Papa öncülüğünde harekete geçen Hıristiyan koalisyonun donanması Kadifekale dışında bütün Aşağı İzmir’i almıştır. Umur Bey, kıyı İzmir’i kaybettiği gibi tersane ve donanması da tahrip edildi. İzmir Liman Kalesinin düşmesinden sonra Umur ve Hızır kardeşler bütün güçleriyle yukarı İzmir’i savundular. Bundan böyle İzmir’i geri almak için savaşmaya devam eden Gazi Umur, diğer sahil beyliklerden ve Eretna Emirliğinden takviye alarak İzmir’i yeniden kuşattı. Ancak başarılı olamadı. Üstelik orada şehit düştü (1348).22 21 yıl din uğruna mücadele eden Umur’un son seferinde genç yaşta (39) şehit düşmesinin hazin öyküsü Enveri’nin Destan’ında uzun uzun anlatılır; Onsekiz yaşı ata oldu suvar Hem yeğirmi bir yıl etdi kar-zar Eylemişdir ol yeğirmi altı gaza Rahmet anun ruh-i pakine seza Yediyüz hem kırk sekiz idi sal Yaşı otuzdokuz etdi intikal Hak anın ruhunu kılsun şadıman Ravza-i cennet içinde her zaman Bu büyük Türk korsanının kaybından sonra İzmir Latinlerin eline geçtiği gibi Türklerin sahildeki faaliyetleri de akamete uğramıştır. Bu arada sadık dostunu kaybeden Kantakuzen, Gazi Umur’u aratmayacak güçlü bir müttefik arayışına girmişti. Bu defa yeni ve güçlü bir Türkmen beyi olan Orhan Gaziyle dostluk kurmuş, kızını onunla evlendirmişti.23 Artık Balkanlarda gaza bayrağını Osmanlılar devralıyor ancak bir farkla ki Umurca Oğlanları ve Osmanlı gazileri, Balkanlara bir daha dönmemek üzere yerleşeceklerdi. Kantakuzen gerçekten saf ve sadık bir dostunu kaybetmiş, yeni dostu ve damadı, Çimpe Kalesinden çıkmayarak farklı olduğunu göstermişti. Kaynaklarda Gazi Umurla Orhan Gazi arasında bir ittifak yapıldığına dair kayıt olmamakla beraber iki ayrı gazi komutan iki ayrı cephede savaşmakla birlikte bir ittifak görüntüsü vermişlerdi. Sonuç Gazi Umur’un denizlerde kazandığı başarılar ve bu uğurda şehit olması Osmanlı denizcileri arasında efsanevi bir kişilik kazanmasına neden olmuştur. Osmanlı korsanları için timsal olmuştur. Geç devrin Osmanlı kaynakları onu minnet ve hayranlıkla anmaktadır. Balkanlara yerleşmiş olan Osmanlılar, Gazi Umur’un izinde olmaktan gurur duyar. 1350’lere gelindiğinde Osmanlı gazileri kendilerine Umurca Gazileri diyecekler, Umur Balkanların ilk fatihi olarak anılacak ve burada gaza akınlarının manevi önderi kabul edilecektir. Gelibolu’yu fetheden Süleyman Paşa’nın Gazi Umur’la görüştüğü kaydedilir. Saldılar küffarı hem Gazi Umur / Andan ol Aydın eline azmider / Anda geldi görüşür oldu sürur / pes Magalkara’ya gaziler gider27 Son tahlilde Osmanlıların Rumeli’ye atlama taşı olan Gelibolu, yıllar önceden Gazi Umur ve diğer sahil beyliklerine ait gazilerin Avrupa’ya açılan kapısıydı. Çanakkale Boğazı’na ilk kaynaklar Gelibolu Boğazı demişlerdi. Bu yüzden Gelibolu, Osmanlıların ilk deniz üssü olmuş, ilk ciddi Osmanlı tersanesi ve donanması da burada inşa edilmişti. I. Mehmed zamanında Gelibolu tersanesinde yetişen deniz kurdu Çalı Bey, 1415’te Venedik’e karşı şehit olana kadar denizde savaşmıştır. Kemalpaşazade, tarihinde bu deniz gazilerinden bahsederken; “mevlid-i daru’l-guzat Geliboluydı ki ol diyarın doğan oğlanları timsah gibi su içinde büyürler, beşikleri ecel tekneleridir…”25 demiştir. Rumeli gazisi iki Türkmen şehidi, Süleyman Paşa ve Gazi Umur’un hatıraları sözlü anlatımda bir geleneğe dönüşür. Özellikle Gazi Umur’un denizdeki gazaları, Osmanlı leventlerine ilham kaynağı olmuştur. Piri Reis’in Bahriye Teşkilatı, Tursun Beg, Oruc Beg gibi Osmanlı tarihleri, sözlü anlatım geleneğinden hareketle her iki şehidi velayet derecelerine çıkarır. Tursun Beg, Osmanlı donanması Kefe’ye çıkarken; “Eğer göre anı Gazi Umur Beg / Diye olmaya bu donanmadan yeğ…”26 diyerek Gazi Umur’un hatırasını yad eder. Osmanlı leventleri, bir kült gibi kutsiyet atfettikleri Gazi Umur üzerine yemin ederlerdi; “Aydın Beg oğlu Gazi Umur gemilere binüb gazalar iderdi. Al-i Osman beglerinden gemi ile gaza eden evvel Umur Paşadır. Nice kere velayeti zahir olmağın gaziler Umur Paşa canı içün deyü yemin iderlerdi….”27 Destan, Gazi Umur’un yeşil sancağından bahsederken Mora Seferi’nde 30 atlı ile on bin düşmanı bozması, bir kadırga ile on kadırgayı bozması gibi olağanüstü kahramanlılarından bahseder. Destan ve Mevlevi kaynağı Eflaki, Gazi Umur’un Mevlana’nın manevi himayesinde olduğunu ve çarpışmaların en şiddetli zamanında ortaya çıkarak hayatını kurtardığını belirtir.28 Dipnotlar 1Paul Wittek, Menteşe Beyliği, çev. O.Ş.Gökyay, TTK Basımevi, Ankara 1999, s. 44. 2İdris Bostan, Beylikten İmparatorluğa Osmanlı Denizciliği, Kitap yayınevi, İst. 2006, s. 14. 3Halil İnalcık, ‘Batı Anadolu’da Yükselen Denizci Gazi Beylikleri, Bizans ve Haçlılar’, Türk Denizcilik Tarihi I, ed. İ. Bostan-S.Özbaran, İst. 2009, s. 32. 4İnalcık, a.g.m., s. 31. 5Anthony Luttrel, “1389 Öncesi Genişlemesine Latin Tepkileri”, Osmanlı Beyliği, Tarih Vakı Yurt yay., İst. 1997, s. 148. 6Tuhfetu’l-Kibar fi Esfaru’l-Bihar’dan naklen Ali Rıza Seyfi, Turgut Reis, İst. İkbal Ktp., Numro 2, 1327, s. 5. Gazi Umur gibi adı efsane ve mitlere konu olan en önemli Türk korsanlarından biri de Turgut Reis’tir. Turgut denilince akla Avrupalıları 50 sene mütemadiyen titreten bir mücahit geliyor. Katib Çelebi, Turgut reisin doğrudan levent yani korsanlık mesleğine girdiğini söyler; ‘derya levendine karışub şecaatle iştihar bulmağın..’ s.22. Batılılar Turgut’u ‘Dragut, The Corsair’ diye anar. Dragut ejderha anlamına gelen dragon’dan gelir. İslam kaynakları kendisini denizlerin aslanı, mücahidin-i şehid vb. adlarla anar. Turgut denilince her Osmanlı’nın hatta birçok ecnebinin nazar-ı tahayyülünde ‘korsan ve mücahidin-i şehit gazi’ hatıra geliyor. s.18. Bkz. Özlem Kumrular, “Turgut Reis’in 1550Yılındaki Faaliyetleri: Mit ve Gerçek Arasında Bir Denizci Figürü”, I.Turgut Reis Türk Denizcilik Tarihi Sempozyumu, Bodrum, 2011, s. 59-67. 7Emrah S. Gürkan, “Batı Akdeniz’de Osmanlı Korsanlığı ve Gaza Meselesi”, Kebikeç, Sayı 33, Ank. 2012, 173. 8Şinasi Tekin, “XIV.yy.da Yazılmış Gazilik Tarikatı Gaziliğin Yolları Adlı Bir Eski Anadolu Türkçesi Metni ve Gaza / Cihad Kavramları Hakkında”, Journal of Turkish Studies, V/13, İst. 1989, 139. 9Fernand Braudel, II.Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası II, çev. M.A.Kılıçbay, Ank. 1993, 77. 10F.Braudel, II, s. 191. 11Gürkan, a.g.m., 175; Uğur Altuğ, “Osm. İmp.nun Akdeniz Siyasetinde Korsanların Rolü”, Doğu Batı, Yıl 9, S. 34, 2005, 291. 12Ayşe D. Atauz, “Haçlı Korsanlar: Saint Jean Şövalyeleri ve Akdeniz’de Haydutluk”, Kebikeç, 33, 2012, 206. 13 İ.Bostan, Adriyatik ve Korsanlık: Osmanlılar, Uskoklar, Venedikliler, 1575-1620, Timaş, İst. 2009, 20. 14Melek Delilbaşı, “Ortaçağlarda Türk Hükümdarları Tarafından Batılılara Ahitnamelerle Verilen İmtiyazlara Genel Bir Bakış”, Belleten, XLVII/185, 1983, s. 95. 15Paul Wittek, Menteşe Beyliği, TTK Basımevi, 1999, s. 121. 16El-Ömeri’den naklen, Zerrin G. Öden, Karası Beyliği, TTK Basımevi, 1999, s. 5. 17Selahattin Döğüş, ‘Batı Anadolu Sahillerinde Türk Korsanları / Deniz Gazileri’, Abdülkadir Yuvalı Armağanı, C.2, Kayseri 2015, s. 1236. 18Tuncer Baykara, Aydınoğlu Gazi Umur Bey (1309-1348), KB Yay., Ank. 1990, s. 9. 19Düsturname-i Enveri, haz. M.H.Yinanç, İst. 1928, s. 19; E. Merçil, “Aydınoğulları”, TDV İA, Cilt 4, 239. 20İnalcık, Osmanlılar, Timaş, İst. 2010, s. 18. 21“Yapdı bir ulu kadırga oldu şad / ol gemiye verdi paşa Gazi ad…” ,Enveri, s. 20. 22Düsturname-i Enveri, 98; Dukas Tarihi, Çev. VL. Mirmiroğlu, İst. Matbaası, 1956, 16. 23Destan’a göre Kantakuzen daha önce kızını Umur’la evlendirmek istemiş ancak o, kardeş oldukları için bunu reddetmişti, s. 85; Dukas Tarihi, 16; 24Düsturname-i Enveri, s. 83. 25Bostan, “İlk Osmanlı Deniz Üssü: Gelibolu”, Türk Denizciliği Tarihi, Boyut Yay., İst. 2009, s. 73. 26Tursun Bey, Tarih-i Ebu’l-Feth, haz. M. Tulum, İst. 1977, 169. 27Yusuf b. Abdüllatif’in Subhatu’l-Ebrar adlı eserinden naklen, Himmet Akın, Aydınoğulları Tarihi Hakkında Bir Araştırma, Ankara1968, 50. 28Eflaki, Menakıbu’l-Arifin, II, trc. T.Yazıcı, İst. 1989, 342. Kaynakça Baykara, Tuncer, Aydınoğlu Gazi Umur Bey (1309-1348), KB Yay., Ank. 1990. Bostan, İdris, “İlk Osmanlı Deniz Üssü: Gelibolu”, Türk Denizciliği Tarihi, Boyut Yay., İst. 2009. Bostan, İ., Adriyatik ve Korsanlık: Osmanlılar, Uskoklar, Venedikliler, 1575-1620, Timaş, İst. 2009. Delilbaşı, Melek, “Ortaçağlarda Türk Hükümdarları Tarafından Batılılara Ahitnamelerle Verilen İmtiyazlara Genel Bir Bakış”, Belleten, XLVII/185, 1983. Döğüş, Selahattin, ‘Batı Anadolu Sahillerinde Türk Korsanları / Deniz Gazileri’, Abdülkadir Yuvalı Armağanı, C.2, Kayseri 2015. Düsturname-i Enveri, haz. M.H.Yinanç, Türk Tarih Encümeni Külliyatı, İst. 1928. Dukas Tarihi, Çev. VL. Mirmiroğlu, İst. Matbaası, 1956. İnalcık, Halil, ‘Batı Anadolu’da Yükselen Denizci Gazi Beylikleri, Bizans ve Haçlılar’, Türk Denizcilik Tarihi I, ed. İ. Bostan-S.Özbaran, İst. 2009. Wittek, Paul, Menteşe Beyliği, TTK Basımevi, 1999. Zerrin G. Öden, Karası Beyliği, TTK Basımevi, 1999

13

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png

'Keyifli Tarih' parolası ile yayın hayatına başlayan Sanal Tarih, bilgiye ulaşabileceğiniz en hızlı ve en güvenli internet adresidir. Tarihi ve güncel konular üzerine özel hazırlanmış dosyalar, makaleler, kültür-sanat yayınları ve ansiklopedi maddeleri ile akademisyenlerin yazıları eşliğinde yaşanmış tarihi öğrenmek adına gerçeğe vakıf olacağınız bir tarih platformudur.

  • X
  • Youtube
  • Beyaz Instagram Simge
  • TikTok
  • Spotify

© 2015 - 2026 Vida Medya. Her hakkı saklıdır.

Bu sitede yer alan yazı, makale, fotoğraf, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. Vida Medya ve Ticaret Limited Şirketi'nin yazılı izni olmaksızın sitede yayımlanan eserler kısmen veya tamamen kaynak gösterilerek dahi çoğaltılamaz, yayımlanamaz, işlenemez, umuma iletilemez ve temsil edilemez.

bottom of page