top of page
Makaleler
11 Şubat 2022
Haçlı Seferleri'ni Başlatan Papa: II. Urbanus
İnançsal hissiyatın yoğun olduğu toplumlarda, haklı etkileme yönü en güçlü olan karakterler kuşkusuz ki din adamlarıdır. Haçlı Seferi düşüncesini eyleme dönüştürüp, tarihe damga vuran Papa II. Urbanus bir din adamı olarak kitleleri etkilemedeki en başarılı isimlerdendir. Orta Çağ’da Fransa’dan Kudüs’e uzanan coğrafyada siyasi ve sosyal değişimle birlikte siyasal dönüşümün meydana gelmesindeki etkenlerden biri olan II. Urbanus, şüphesiz ki güçlü hitabet yeteneğiyle kitleleri etkileyerek bunu başarmıştır. Bu nedenle Haçlı Seferleri'ni bütün yönleriyle kavrayabilmek için Papa II. Urbanus’ın sözlerini ve uygulamalarını iyi incelemek gerekmektedir. Asıl adı Odo de Lagery olan II. Urbanus, 1042 yılı civarında, Fransa’nın Chatillon-sur-Marne kenti yakınlarında doğdu. Aslen Fransız olan Odo, oldukça iyi bir eğitim görmüş ve 1070 yılında Tapınak şövalyelerine rol model olarak manastır düzenini aşılamıştır. Piskoposluk başdanışmanı ve kathedral başdiyakozu olarak görev yapmasının ardından 1078 yılında Papa VII. Gregorius tarafından Ostia Kardinal Piskoposluğuna ve başdanışmanlığına getirilmiştir. Papa III. Victor’un (1086‐1087) ölüm döşeğinde iken kendisinden sonra Odo de Lagery'i papa seçmelerini tavsiye etmişti. Böylece Odo de Lagery, 46 yaşındayken 12 Mart 1088 yılında kardinaller meclisinden papalık tacı giyerek “Urbanus” adını aldı. Papalık makamına en uygun başpiskoposlardan biri olarak Odo de Lagery’in[Urbanus] isminin öne çıkması; halk tarafından sevilmesi, sadece din işleri ile ilgilenmeyip kilisenin misyonerlik faaliyetlerini tekrar canlandırmaya çalışmasıyla açıklanabilir. Zaten Kiliseyi içine düştüğü itibarsızlıktan kurtaracak halk nezdinde etkin olabilecek başka biri de mevcut başpiskoposlar içinde yoktu. Fransız Lagery’li Odo, papa seçilene kadar krallar ve imparatorlar nezdinde saygı gören din adamı çok azdı. Öyle ki selefi Papa III. Victor’a sadece beş Alman piskopos biat etmişti. Avrupa’nın pek çok yerinde III. Clement’e haksızlık edildiği düşünülmekte idi. Bu sebeple II. Urbanus kendinden önceki papaların (VII. Gregorius döneminden başlayıp III. Clement ve III. Victor’a kadar devam eden) Doğu kiliseleri bakımından karışık mirasını devralmıştır. II. Urbanus da VII. Gregorius gibi papalığın her türlü makam ve mevkinin önünde Hristiyan dünyasının manevi gücü olmasını arzu etmişti. II. Urbanus’ın Papalık Dönemi II. Urbanus’ın papa olduktan sonra kilise meselelerini Bizans İmparatoru ile kurduğu dostça ilişkileri bozmadan Greklerin Batı siyasetinde değişim ve dönüşüm yaşamalarını sağlamıştır. II. Urbanus, Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos’u (1081-1118) Normanların artık korkulacak bir tehdit olmadığına ikna etmiş ve kendi yanına çekerek İtalya’daki düşmanlarına karşı önemli bir üstünlük elde etmiştir. Papalığını kendi formülü ile güvence altına alırken kilisede bölünme olmaması için de mücadele eden Urbanus, Batı Avrupa’da papalığa eski itibarını kazandırmak için çalışacaktı. Selçuklu Türklerinin Anadolu’da Bizans hâkimiyetini ortadan kaldırması ve hatta Constantinople (İstanbul) yakınlarına kadar ulaşmaları üzerine I. Aleksios Komnenos, Papa II. Urbanus’dan ülkesi için askeri destek sağlaması ve insanları Doğu kilisesini savunmak üzere teşvik etmesini istemiştir. Bu fırsatı eline geçiren II. Urbanus Piacenza’da iken kendisini görmek için gelen kalabalığı Doğu’daki dindaşlarına yardım etmeleri konusunda tahrik edici bir konuşma yapmıştır. Fransa’nın sosyal ve ekonomik durumunu gözlemlemiş ve hayallerini gerçekleştirmek için Franklar üzerinden plan yapmıştır. Fakir halkın refah seviyesini yükseltecek kaynaklardan mahrum olan feodal iktidardan herhangi bir miras alma ihtimali olmayan, zaten zor bir hayat yaşayan gençler, ya memleketlerinde eşkıyalık yapacaklar ya da yurtdışında bir maceraya atılacaklardır. Bu sebeple onları harekete geçirmek kolaydı. Seferler için “asker deposu” olabilecek özellikteki Franklar da hem özgür, hem de zengin olmalarını sağlayabilecek bu fırsatı değerlendirmek istediler. II. Urbanus’ın Papalık Politikası ve Haçlı Seferleri Avrupa’da XI. yüzyıl öncesi Kilise ile ters düşen herkes sapkın olmakla suçlanarak aforoz edilmiştir. II. Urbanus öncesi dünyevî bir egemenlik ağı oluşturmak isteyen papalık, İspanya’da Müslümanlara karşı saldırgan bir savaşı kutsayarak Akdeniz’de sahili olan devletler ile çevrili olmayı ve bu devletlerin de papanın kontrolünde olmasını planlamıştır. Bu stratejinin bir parçası olarak papaya bağlı devletler oluşturma politikası II. Urbanus döneminde de devam ettirildi. Papalık Pirenelerin ötesinde de etkili olmak için yoğun bir faaliyet içine girdi. II. Urbanus, Endülüs Müslümanlarına karşı seferleri açıkça teşvik ederek Murabıtlarla savaşan bir grup İspanyol’u gönderdiği bir mektup ile hacdan muaf tutarak ödüllendirdi. Bu sebeple II. Urbanus’ın Haçlı Seferleri'ni başlatırken Suriye-Filistin’de bir Hristiyan devletinin kurulmasını öngörmemiş veya tasarlamamış olmasına inanmak güçtür. Türklere karşı yardımı sebebiyle Bizans İmparatoru’nun müstakbel Hristiyan Latin devletini kabul etmemesi söz konusu olmayacaktı. Böylece Doğu’da papanın nüfuzu artarken, İstanbul patrikliğinin Kudüs ve Antakya üzerindeki etkisi her geçen gün azalacaktı. Endülüs’e yönelik uygulamalar Kudüs çevresine de tatbik edilecekti ama olmadı. Hristiyan halk üzerinde büyük bir etkiye sahip olan Kilise her geçen gün artan gücünü Doğu'ya hâkim olmak için kullanmak istedi. Seferlerin başlamasına öncülük eden Kilise, Doğu'ya yapılması hedeflenen seferin sağlayacağı faydaları topluma yayarken dinî motifi ön plana çıkarmak zorundaydı. Bu seferlere katılanların günahlarının affolunacağını söyleyerek uhrevî mükâfat vaâd eden kilise siyasî amacını gerçekleştirmek için dini kullanmış oldu. Diğer bir ifade ile "Kutsal toprakları kurtarma" sloganı, Haçlı Seferleri'nin hedefini açıklamaktan ziyade kâmufle etmek maksadıyla kullanılmıştır. Zira bu seferlerin hedefi olarak gösterilen Kudüs, Hristiyanların elinden çıktığı Hz. Ömer döneminden beri Müslümanların hâkimiyeti altında olmakla birlikte farklı din mensuplarının barış ve huzur içinde yaşadığı şehir olmuştur. Kudüs Müslümanların eline geçtikten sonra Batı Hristiyanları tepki göstermemiş, Bizans İmparatorluğu da bu şehri yeniden elde etmek için özel bir çaba sarfetmemiştir. Ancak Endülüs’te Müslüman Arapları mağlup etme tecrübesi yaşayan Hristiyanlar, Anadolu'yu vatan edinmekte olan Türkleri de mağlup edebileceklerine inandırılarak harekete geçirilmiştir. Orta Çağ kaynaklarından William of Tyre, “Bu seferlere katılanların hepsi, tabii ki, Allah rızası için katılmadılar. (...) Bir kısmı arkadaşlarını yalnız bırakmamak, bir kısmı korkak olarak anılmamak, bir kısmı ise alacaklılarından kurtulmak için oradaydılar” demiştir. Papa ve papazların yönlendirmesiyle, Avrupa’nın hırsızları, katilleri, ahlaksızları, daha önce kendi Hristiyan kardeşlerine uyguladıkları işkence ve katliamları Müslümanlara tatbik etmek ve “dünyayı kurtarmak” için seferlere katılmışlardır. Papa II. Urbanus tarafından bir Haçlı Seferi organize edilmeye çalışılmakta iken Türklerin Anadolu’da ilerlemeleri karşısında aciz kalan Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos askeri yardım talebinde bulundu. Bizans elçileri Mart 1095’te Papa'dan Türkler ile savaşan Bizans ordusuna şövalyelerin katılımlarının sağlanması konusunda yardım istediler. Bu yardım talebini Avrupa ve Hristiyan dünyası için bir şans, kendi hayallerini gerçekleştirmek için de bir fırsat olarak gören Papa II. Urbanus, bir plân dahilinde harekete geçerek Clermont Konsili’ni bu amaç için kullanmıştır. 27 Kasım 1095’te konsilde yaptığı konuşmada bütün Hristiyanları "kutsal toprakları kurtarmak" sloganıyla düzenlediği Haçlı seferine katılmaya çağırarak sefere katılacak herkesin günahlarının affolunacağını ilan etmiştir. Clermont Konsili II. Urbanus’ın organizesi ile Fransa’nın Clermont şehrinde geniş katılımlı bir kilise konsili (ruhani meclis) toplanmıştır. Notre Dame du Port eteklerinde bir kürsüye çıkan II. Urbanus Avrupa’yı yüzyıllar boyu etkileyecek bir hareketin temelini atmış oldu. “Tanrı Ateşkesi” ile feodal toplumun bitmeyen yerel savaşlarına son vermeyi ve barış içinde yaşamayı öğütleyen Papa, Bizans İmparatorluğu’nun Türk ilerlemesi karşısında duyduğu rahatsızlığı dile getirerek inananları, “kutsal bir amaç” için bir araya gelmeye ve “kutsal toprakları Müslümanların elinden kurtarmak için savaşmaya" çağırmıştır. II. Urbanus’un çağrısı çok yaygın bir kabul görmüş ve kalabalık “Dios la volt”, “Tanrı bunu istiyor” diye bağırmıştır. Bu söz Haçlıların savaş çığlığı olmuştur. Böylece II.Urbanus tarafından 27 Kasım 1095 tarihinde Clermont Konsili’nde (Ruhani Meclisi’nde) Haçlı Seferi ilân edilmiş oldu. Seferi destekleme ve kutsama Latin Kilisesince görev kabul edilerek Pierre l’Ermite gibi vaizler “kutsal çağrıyı” her yere yaymıştır. Haçlı Seferi çağrısı, siyasi amaçlar gizlenerek insanları heyecanlandıracak motiflerle öne çıkarıldığı için katılım beklenenden çok daha fazla oldu. Ancak çağrının kabul görmesinin temel nedeni halkın içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik durumdan kaynaklanmıştı. Haçlı Seferleri'nin kışkırtıcılığını üstlenen Papa II. Urbanus’ın Kudüs "sokaklarında süt ve bal aktığı" efsanesi topraksız köylüleri cezbeden bir hayal ve hedef olmuştur. II. Urbanus sefer için and içen herkese omuzlarının üzerine işaret olarak haç dikmelerini istemiştir. Halkın kin ve nefret duygularını galeyane getirerek Müslümanlara soykırımı teşvik etti. Siyasî menfaatler elde etmek için “Kutsal savaş” nidâlarıyla Hırıstiyan halkı galeyâna getirip Müslümanların üzerine saldırtan Papa, kin ve nefret duygularını da tahrik etmişti: “Ey Tanrı’nın oğulları! Aranızda barışın devamını ve Kilise’nin haklarını koruma konusunda söz vermiş olmanıza rağmen, yapmanız gereken önemli bir iş daha sizleri beklemektedir. Doğu’da yaşayan kardeşleriniz sizin acil yardımınıza muhtaç duruma düşmüşlerdir. Çoğunuzun haberdar olduğu gibi, Türkler ve Araplar bu kardeşlerinize saldırmış; Grek İmparatorluğu’nun topraklarını işgal etmiş ve Akdeniz’e ve boğazlara kadar ilerlemişlerdir. Hristiyan kardeşlerinizin topraklarını işgal ile birçoğunu öldürüp bir o kadarını da esir almış, kiliselerini de yerle bir etmişlerdir. Onların bu şekilde ilerlemelerine seyirci kalırsanız saldırıları daha da artacaktır. Bu sebeple Tanrı, sizden İsa Mesih’in müjdecileri olarak bunu her yere taşımanızı ve hangi seviyeden olursa olsun, zengin fakir, sıradan asker veya şövalye, herkesin, bu aşağılık ırkı, Hristiyan topraklarından çıkartmanızı istemektedir... Bu yolda ölenlerin, ister karada, ister denizde, isterse putperestlere karşı savaşırken savaş meydanında ölsün, hepsinin günahları bağışlanacaktır. Bana giydirilen Tanrı’nın kudretiyle bunu insanlara bu şekilde bahşediyorum.. "Kara ya da deniz yoluyla olsun, putperestlere karşı savaşan ve ölecek olan bütün askerlerin günahları Tanrı tarafından hemen affedilecektir. Bunu ben, size kefil olarak duyuruyorum. Tanrı İsa'nın adıyla kutsalımız Kudüs’ü ele geçirmeliyiz! Bizimle, aynı dine mensup dindaşlarımıza yardıma gitmeliyiz, yoksa Tanrımıza karşı hepimiz mahcup olacağız! Belki bu durum uzun sürebilir ama inanıyorum ki şövalyelerimizin karşısında korkacak ve kaçacaklar ama yok olacaklar. Kardeşlerimiz ve akrabalarımızın yanlarında olduklarımızı gösterip düşmanımız barbarlara karşı en çetin en kararlı bir şekilde mücadele edelim. Şimdi ebedî ödül elde edebilmek adına bunu yapmalıyız. Sefer boyunca rehberimiz Tanrı’dır. Bizi koruyup kollayacaktır; kim Kudüs yolunda, denizi aşarken veya kâfirlerle savaşırken canını kaybeder, onların günahları affedilecektir. Bu Tanrı’nın bana verdiği güç ile gidenlere teminatımdır..." Papa II. Urbanus’a bağlılık yemini ederek Haçlı Seferleri'nde Hristiyan çapulcu sürüsüne önderlik edenlerden Saint Bernard ise, etrafında topladığı kalabalığa şöyle demiştir: “Kendisini düşmanlarına karşı savunmayanları cezalandıracağını bildirmek için ulu Tanrı beni görevlendirmiştir. Hemen silaha sarılın; savaşta hepinizi mukaddes bir hınç canlandırsın ve Hristiyanlık âlemi, elçinin “kılıcını kana batırmayana yazıklar olsun!’ sözleriyle çınlasın...” diyerek çağrıda bulunmuştur. Papa II. Urbanus, 29 Temmuz 1099 tarihinde Birinci Haçlı ordusu, kutsal şehir Kudüs’ü geri almayı başardıktan iki hafta sonra zafer haberini alamadan Roma’da ölmüştür. Haçlı Seferleri'ni bütün yönleriyle kavrayabilmek için Papa II. Urbanus’ın sözlerini ve uygulamalarını iyi tahlil etmek bir zorunluluktur. Sonuç Papa II. Urbanus Haçlı Seferi fikir ve düşüncesini eyleme dönüştürüp hareketi başlatan ve gerçekleşmesini sağlayan din adamıdır. Orta Çağ'da Fransa’dan Kudüs’e uzanan coğrafyada siyasi ve sosyal değişim ve dönüşümün meydana gelmesindeki en büyük etkenlerden biri olan Urbanus, Roma Kilisesi’ni Asya kıtasında da etkin hale getirmeyi, akabinde kiliseleri birleştirerek bütün Hristiyanların dini önderi olmayı planlamıştı. İspanya ve Sicilya’ya yönelik kilise politikasını, Suriye-Filistin bölgesine de uygulamak için çalışmış olsa da Haçlı Seferleri onun tasavvur ettiği şekilde cereyan edemedi. Fakat Avrupa’nın gelişmesinde, zenginleşmesinde, hatta bugünkü konumuna gelmesinde en büyük pay II. Urbanus’undır. Din adamlarının halk üzerindeki etkisinden güçlü hitabeti ile en iyi şekilde faydalanana Papa II. Urbanus, Haçlı Seferi’nin gerçekleşmesi için bıkmadan, usanmadan çalışarak papazları seferber etmiş, devlet başkanlarını ikna ile inandırmış, insanların seferlere katılma motivasyonunu sağlamıştır. Örgütlediği bu sefer sonunda Türklerin ve Greklerin Latin Hristiyanlığı kabul etmeleri ümidi ve hayali ile yanıp tutuşmuştur. II. Urbanus’ın bu emeli ve hayali tamamen olmasa da, Antakya ve Kudüs’ün ele geçirilmesi ile kısmen gerçekleşmiş ve beklentileri tamamen boşa çıkmamıştır. Ancak bu dönemde kilise amacından ve hedefinden saparak militanlaşmasının önüne geçememiştir. Kaynakçalar ALTAN, Ebru, “Birinci Haçlı Seferinin Bir Görgü Tanığı: Fulcherius Carnotensis”, Tarih Dergisi, S.37. ALTAN, Ebru, “Haçlı Seferleri ve Doğu Hristiyanları”, Sosyologca, S.3, 2012, s. 63-71. AYDIN Mehmet -A.Hikmet Eroğlu, “Papalık”, DİA, İstanbul 2007, C. XXXIV, s. 160. CAHEN, Claude, Haçlı Seferleri Zamanında Doğu ve Batı, (terc. Mustafa Daş), Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2014. CERAN, İsmail, “Osmanlı Dönemine Kadar Türk-Fransız İlişkileri ve Haçlı Seferleri”, The Journal of Academic Social Science Studies, Volume 6 Issue 4, April 2013, s.201. THE CRUSADES AN ENCYCLOPEDİA, “Urban II (d.1099)”, Oxford 2006, s. 1214-1217. DEMİRKENT, Işın, “Haçlı Seferlerinin Mahiyeti ve Başlaması”, İ.Ü Edebiyat Fakültesi Tarih Araştırma Merkezi, Haçlı Seferleri ve XI. Asırdan Günümüze Haçlı Ruhu Semineri (26-27 Mayıs 1997), Bildiriler, İstanbul 1998, s. 1-11. DEMİRKENT, Işın, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, Tarih Dergisi, S. 35, 1994, s. 65-78. DEMİRKENT, Işın, “Haçlılar”, DİA, C. XIV, s. 525-546. DEMİRKENT, Işın, Haçlı Seferleri, Globus Dünya Basınevi, İstanbul 1997. DEMİRKENT, Işın, Haçlı Seferleri Tarihi, Makaleler, Bildiriler, İncelemeler, İstanbul 2007. DURMAZ, Sayime, “Yüksek Ortaçağda Papa-İmparator Çatışması: Kılıç ile Asa’nın Savaşı”, Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 1 (2010), s. 93-110. DÜZGÜN, Şaban Ali, “Bir Şiddetin Anatomisi: Latin Batı'nın Haçlı Terörü”, Dini Araştırmalar, C. VII, S. 20, s. 73-92. FULLER, Thomas, Kutsal Savaş veya Haçlı Seferleri Tarihi, London 1840. GÖLGESİZ (KARACA), Sevtap, “I.Haçlı Seferi (1096) Öncesinde Bizans İmparatorluğu’nun Siyasî Durumuna Bakış”, Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 4, Temmuz 2012, s. 141-153. HART, Michael, H., Dünya Tarihine Yön Veren En Etkin 100 Kişi, Neden Yayınları, İstanbul 2008. HOLT, P.M., Haçlılar Çağı, (Türkçe terc. Özden Arıkan), İstanbul 2003. KANAT, Cüneyt, Burçak Devrim, Sorularla Haçlı Seferleri, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2013. KAYA Selim, “Haçlı Seferlerinin Fikir Babası: Papa II. Urbanus (d.1042-ö.1099)”, III.Uluslararası Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Sempozyumu (Selçuklular ve Haçlılar), Sempozyum Bildirileri Kitabı, Konya 2018. KHAZDAN, Alexander, “Urban-II”, Oxford Dictionary of Byzantium, Oxford University Presss, New York 1991, s. 2143-2144. KOCA, Salim, “Haçlı Seferleri Sebep ve Sonuçları Bakımından Nasıl Değerlendirilebilir?” Gazi Akademik Bakış Dergisi, C.X, S.20, 2017, s. 15-35. KÜÇÜKSİPAHİOĞLU Birsel, “Birinci Haçlı Seferi’nden Fethe Kadar Batılıların İstanbul’u Ele Geçirme Çabaları”, Tarih Dergisi, Sayı 66 (2017 / 2), İstanbul 2017, s. 35-46. KÜÇÜKSİPAHİOĞLU Birsel, “Haçlı Devletleri”, Türkler, C.VI, Ankara 2002, s. 687-694. KÜÇÜKSİPAHİOĞLU Birsel, “Haçlı Saldırısına İlk Çağrı”, Popüler Tarih, 63, Kasım 2005, s.28-33. MURRAY, Alan V., (editör), The Crusades an Encyclopedia, “Urban II (d.1099), Oxford 2006. PIRENNE Henri, Ortaçağ Avrupasının Ekonomik ve Sosyal Tarihi, (Türkçe terc. Uygur Kocabaşoğlu), İstanbul 2010. RUNCIMAN, Steven, Haçlı Seferleri Tarihi, C. I, (Çev. Fikret Işıltan), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1989. USTA, Aydın, Çıkarların Gölgesinde Haçlı Seferleri, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2016.
8
dk.
8 Kasım 2021
Temel Fikirleri Açısından Vehhabilik
‘Modern Selefilik’ olarak anılan ve 18. yüzyıldan itibaren Arap coğrafyasında dini ve siyasal işlevselliğiyle etkisini hissettiren Vehhabilik, Muhammed b. Abdülvehhâb’ın fikir öncülüğünü yaptığı bir mezhep olarak karşımıza çıkmaktadır. Kuran ve hadisi temel kaynak alan ve ilerici her türlü gelişimin karşısında duran bu inançsal yapı tevhid, şefaat ve bid’at gibi fikirsel olgular üzerine inşa edilmiştir. Vehhâbî görüşlerin ortaya çıktığı dinî, siyasal ve sosyo-kültürel arka planı iyi tahlil etmek gerekir. Nitekim bu görüşlerin oluşumunda Ahmed b. Hanbel (241/859) ve İbn Teymiyye(728/1327)’nin düşünceleri ile dini yorumlayış tarzının ciddi bir etkisi olmakla birlikte, Vehhâbîliğin ana yurdu olan Necd bölgesinin kültürel ve sosyal yapısının da rolü vardır. Zira bu bölge, yüzyıllar boyunca siyasal ve kültürel anlamda Irak, Şam, İran, Hindistan ve Yemen gibi çevre bölgelerin etkilerine açık olduğundan dolayı değişik inanışların egemen olduğu bir bölge idi. Örnek olarak daha Hz. Peygamber hayatta iken, bu bölgede Müslüman olmalarına rağmen, çok geçmeden Müseylemetü’l-Kezzâb, Secâh, Tuleyha el-Esedî ve Esved el-Ansî gibi sahte peygamberler ortaya çıkmıştı. Sonraki dönemlerde ise özellikle Hâricîler ’le birlikte, yine bir müddet Karmatîler bu bölgede varlıklarını sürdürdüler. Öyle görünüyor ki bu yüzden bu bölgenin insanları, kaba, isyankâr ruhlu, yağma ve talana eğilimli insanlar olup aralarında cehalet çok yaygındı.1 Yine bu yüzden olsa gerek, o dönemin Osmanlı belgelerinde bu hareket ile ilgili Hâricî nitelemesi yapılmıştır.2 Hâricî idealizmi ve bağnazlığı ile aralarında yakın bir etkileşim ve değişik benzerlikler bulunduğundan dolayı3 günümüzde bazı araştırmacılar, Vehhâbî hareketine Yeni-Hâricîlik olarak bakmaktadırlar.4 Burada, Vehhâbîlerin isyancı yönlerine olan vurgu önemli olmakla birlikte, Hâricîlerin düşünce yapısı ile Vehhâbîler arasında büyük benzerlikler olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır.
İfade ettiğimiz bu etkileşim ve benzerliklerin yanında Vehhâbîlik, Ahmed b. Hanbel ve İbn Teymiyye tarafından şekillenmiş olan Selefî düşünceden ciddi biçimde etkilenmiştir. Selefî düşünce yapısı ile iç içe olan Vehhâbî hareketinin, temel referanslarını genelde bu düşünceden aldığı görülür. Vehhâbîlik’te Ahmed b. Hanbel başta olmak üzere, İbn Teymiyye ile Muhammed b. Abdülvehhab’ın fikirlerinin ciddi bir ağırlığı vardır.
Vehhâbîlerin temel fikirleri açısından tıpkı Selefî çevreler gibi, büyük ölçüde Kur’an ve hadis metinlerine yer vermek suretiyle aklî delillerin önemini göz ardı eden bir fıkıh metodolojisini uygun bulmalarından dolayı Hanbelîlik’ten; yine dinî metinlerin yorumunda, naslarda geçen ibarelerin zahirî ve kuru anlamlarını esas almalarından dolayı Zâhirîlik’ten önemli ölçüde etkilendikleri anlaşılmaktadır.5 Vehhâbî hareketi ile klasik Selefî düşünce arasında önemli bazı ortak noktalar bulunmakla birlikte Vehhâbî hareketinin kendi özgünlüğünden kaynaklanan bazı özel yönleri de bulunmaktadır. Vehhâbî anlayışı benimseyen çevreler, bu çerçevede itikad ve amelde yeni bir takım esaslar ortaya koydukları için müstakil bir mezhep olarak görülmelidir.
Vehhâbîler’in Temel Fikirleri
Vehhâbî çevrelerin benimsemiş olduğu din anlayışının en bariz özelliği lafızcı ve literal bir niteliğe sahip olmasıdır. Bu yüzden dinî metinlerin literal yorumunun öne çıkarılarak sadece metne bağlı bir anlayışın benimsendiği görülür. Burada lafızları oluşturan Kur’an ve hadis metinleri olup önemli olan bu metinleri sadece lafızcı biçimde ele almak, bunun yanında diğer anlam boyutlarını göz önünde bulundurmamak hatta reddetmektir.
Vehhâbîlere göre dinî hükümlerin tek kaynağı, yüce Allah’tır, bu yüzden onlara göre itikadî konularda kelamcıların; ameli konularda ise, fakihlerin görüşleri delil olamaz ve bunlara itibar edilemez. Ayrıca, dinî emirleri hayata geçirme konusu da, dinin temelini oluşturan imanın önemli bir parçası olarak görülür.
Ahmed b. Hanbel’in görüşlerini İbn Teymiyye’nin ele alıp yorumladığı çerçevede benimseyen Vehhâbîler’in temel görüşlerini şu şekilde ele almamız mümkündür:
1) Tevhîd
Muhammed b. Abdülvehhâb’ın doktrininin özü ve hareket noktası, tevhid inancıdır. İslam düşüncesinde artık klasik hale gelen “Yüce Allah’ın zat, sıfat ve fiilleri yönünden birlenmesi” şeklindeki tevhid tanımı, gerçek tevhid için yeterli değildir. Bu yüzden Yüce Allah’ın birliğinin sadece dil ile söylenmesi ve O’nun birliğine bu şekilde inanılması gibi hususlar, yeterli sayılmaz. Bunun yanında insanların fiil ve amelleriyle Allah’ı birlemeleri gereklidir; zira ancak bu şekilde dengi olmayan Allah’tan başkasına dua ve istekte bulunulmaması, Hz. Muhammed’e inanılması ve bu bilgilerle amel edilmesi ile gerçek tevhid denilen tevhîd-i ulûhiyet (Amelî tevhid) meydana gelir.
Vehhâbî anlayışta tevhid inancı kendi içinde üç kısma ayrılmakta olup bunlar, tevhîd-i zât ve sıfat, tevhîd-i rubûbiyet ve tevhîd-i ulûhiyet’tir. Tevhîd-i zât ve sıfat , Allah’ın kendini Kur’an’da ifade ettiği ve Resulullah’ın sahih sünnetlerinde bizlere açıkladığı üzere, bütün noksanlıklardan uzak bir şekilde Allah’ı olduğu gibi kabul etmektir. Tevhîd-i rubûbiyet , Allah’ın rab oluşu, yaratması ve yarattığı varlıklara imkan vermesi anlamında O’nun tekliğidir. Tevhîd-i ulûhiyet ise, insanların yaptıkları fiillerde Allah’ı tek olarak bilmeleri, tanımaları ve O’na bu şekilde inanmalarıdır. Bu da hem zahiren hem de batınen bütün ibadetleri Allah’a tahsis etmeyi ve hiçbir ibadeti bir şekilde başka bir varlığa yapmamayı gerektirir.6 Amelî tevhîd de denilen tevhîd-i ulûhiyet, tevhîd inancının en önemli aşaması olup bu doktrinin hayata geçirilmesini sağlayabilecek olan da tevhidin bu aşamasıdır. Bu anlayışa göre tevhidin diğer aşamaları birbirini tamamlar. Bu yüzden tevhîd, sadece itikâdî bir ilke olarak değil, bir yaşam biçimi olarak formüle edilmiştir. Böylece hem Selefîler, hem de Vehhâbîlerin ameli imana dahil eden anlayışları ortaya çıkar.
İnsanın fiilleri ile ameli öne çıkaran bu tevhid anlayışı, Vehhâbîlerin iman anlayışı ile de örtüşmektedir. İman, onlara göre dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve rükûnleri ile amel etmek anlamına gelmekte olup bu iman anlayışı, hem sözü, hem de ameli içine alır. Bu yüzden güzel ve salih amellerle artan iman, kötü amellerle eksilip zayıflar. Yine bu anlayışa göre ibadetleri yerine getirmeyen kimse, imansız olarak görülür. Bu nedenle sadece tembellik sonucu bile, farz namazları kılmayan veya benzer şekilde zekatını vermeyen kişilerin, artık mümin olmaktan çıktığı kabul edilir.7
2) Şefaat
Vehhâbî anlayışa göre, genel olarak Ehl-i Sünnet’te olduğu gibi, şefaat etme yetkisi, sadece Allah’a aittir. Allah’tan başka hiçbir varlığın böyle bir güç ve yetkiye sahip olmadığına inanılır. Bu yüzden Kur’an’dan başka bir mürşid ve Allah’tan başka bir hidayet verici aramak doğru olmadığı gibi, peygamberlere tevessül ve onlardan şefaat dilemek bile, doğru değildir. Bu noktada Muhammed b. Abdülvehhâb, İslam dünyasında yaygın olan tasavvuf anlayışını ve bu anlayışın kurumlaşmış şekillerini oluşturan tarikatları bütünüyle bid’at olarak görüp sapıklık şeklinde niteler. Dolayısıyla tasavvufi oluşumlarda var olan şeyhlik, mürşidlik ve insanların onlardan yardım istemesi, şeyhlerin hem hayatta, hem de öldükten sonra tasarrufta bulunmalarına yönelik olmak üzere dörtler, yediler ve kırklar gibi inanışlar, yanlış olup bu tür şeylere inanmak, insanı imandan çıkarır.
3) Bid’at
İslam dünyasının genelinde olduğu gibi Muhammed b. Abdülvehhâb’a göre de Kur’an ve sünnette olmayan, daha sonra ortaya çıkan dinî inanç ve uygulamalar, bid’at olarak görülüp her bid’at, mutlaka reddedilmelidir. Vehhâbîler’e göre bid’at olarak görülen şeyler, özetle şunlardır; Türbe ve mezar yaparak buraları ziyaret etmek, camileri süslemek, kubbe ve minare yapmak, makam ile ezan okumak, Ramazan, Cuma ve kandil gecelerinde ezandan önce veya sonra tesbih çekmek, mevlid okumak ve okutmak, sünnet veya nafile namaz kılmak, Allah’tan başka bir varlık için kurban kesmek ve adak adamak, ayet ve hadisleri zâhirî anlamlarından farklı biçimlerde yorumlamak, tarikat şeyhlerine aşırı biçimde saygı göstermek, kâhin ve falcılara inanmak, tütün ve kahve içmek gibi eylemler, birer bid’at olup aynı zamanda şirktir.8
Vehhâbîlere göre bid’atlarla ciddi biçimde mücadele etmek, hatta savaşmak gerekir; başka bir ifadeyle bid’atlara uyanlarla mücadele etmek farzdır. Vehhâbî hareketi, bu inançları nedeniyle tepkisel bir hareket olarak gelişip birçok türbe ve mezarı yıkmış, bu yüzden onlara bazı yazarlar tarafından “Mabed Yıkıcıları” ismi verilmiştir.9
Esasen, dikkat edilirse burada şirk olarak görülen bid’atların çoğu, dinin aslı ile ilgisi olmayan, Müslüman toplumların sosyal ve kültürel yapılarının gelişimine bağlı olarak tarihsel süreçte ortaya çıkmış olan gelenek ve göreneklerden kaynaklanan tutum ve davranışlardır. E. Rûhi Fığlalı’nın ifade ettiği gibi, bunları, insanların iç dünyalarının ve psikolojik yapılarının tabii bir tezahürü olarak görmek gerekir.10
4) İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak
Muhammed b. Abdülvehhâb’a göre iyiliği emretmek, kötülükten insanları alıkoymak için çalışmak ve gerektiğinde bu amaçla savaşmak, temel bir eylem olup farz hükmündedir. Vehhâbîler, bunu özellikle cihad kavramı ile ifade ederler. Vehhâbîliğin temel fikirlerinin içinde iyiliği emretmek, sıralama olarak diğerlerinden sonra gelse de ifade ettiği değer ve işlevselliği açısından diğerleri kadar önemlidir.
Günümüz Vehhâbîlerinin sık sık vurgulamış olduğu cihad kavramının artık ironik biçimde dikkat çekici bir özelliğe sahip hale geldiği ifade edilmelidir. Bu noktada bir batılı araştırmacının Vehhâbîlik’teki cihad anlayışını “Jihad: Call to Islam or call to Violence (Acaba cihad, İslam’a mı, yoksa şiddete yönelik bir çağrı mıdır?)”11 şeklinde ifade etmesi, düşündürücü olup Ortadoğu coğrafyasındaki son gelişmelerle birlikte bu durumun artık ciddi anlamda tartışılması bir zorunluluktur.12
Vehhâbîler, tarihsel anlamda takip ettikleri Selefîler gibi, lafızcı bir bakış tarzına sahip olduklarından dolayı Kur’an’ı olduğu gibi anlama eğilimine sahiptirler. Bu yüzden dinî metinlerin literal yorumunu öne çıkararak sadece metne bağlı bir anlayışı benimserler. Örnek olarak Allah’ın zatı ve sıfatları ile ilgili ayetler, olduğu gibi alınmalı; muhkem ya da müteşabih olsun sadece zâhirlerine göre anlamlandırılmalıdır. Bu noktada, aklı ve te’vili bu işe karıştırmak, doğru bir şey olmayıp te’vil, bid’at ehlinin işi olarak kabul edilir.13 Yine bu çerçevede, akıl yürütmek ve kelam yapmak, Müslümanlar arasında vuku bulan bölünmelerin en önemli nedenlerinden biri olarak görülür.14 Din anlayışlarında akla ve akıl yürütmeye yer vermediklerinden ve yine tarihsel ve sosyo-kültürel şartları göz önünde bulundurmadıklarından dolayı Vehhâbîler’in önemli ölçüde dar bakışlı körü körüne bir metinciliği temsil ettikleri görülür.
Vehhâbî hareketinin diğer Müslüman çevreler üzerinde tepki ile karşılanan pek çok fikir ve uygulaması vardır. Örnek olarak, kendileri gibi düşünmeyen Müslüman çevreleri, tıpkı Hâricîler gibi, tekfir ederek can ve mallarını helal görmeleri, onlara yönelik ciddi bir reaksiyona yol açmıştır. Yukarıda ifade edildiği gibi, türbe ve kabirleri tahrip edip yıkmaları sebebiyle “Mabed Yıkıcıları” olarak isimlendirilmişler;15 ayrıca, kendilerinin dışında değişik fıkhî mezheplere bağlı olan eğitim kurumlarını kapamaları, tasavvufî faaliyetleri yasaklamaları ve kütüphanelerdeki tasavvuf ve fıkıh kitaplarını yakmaları sebebiyle Müslüman çevrelerin öfke ve husumetini çekmişlerdir.16
Tüm bu birbirinden farklı hareketlerle diyalektik etkileşime rağmen Vehhâbîliğin öz olarak ayet ve hadislerin sadece zâhirlerine bağlı kalıp akla, fikir hürriyetine ve hoşgörüye yer vermeyen ana özelliklerinden hareketle dünya Müslümanlarının çok azı tarafından benimsendiği görülmektedir. Bu durum, esasında normal bir şey olarak görülmelidir; zira mezheplerin tarihsel süreçte ortaya koymuş oldukları görüş ve çözümler, içinde bulundukları dönemlerin dinî ihtiyaçlarına cevap vermek, bunları karşılamak amacıyla üretilmiş olduklarından tarihsel bir özelliğe sahiptirler. Ayrıca, Vehhâbîlik, ictihadı kısmen teşvik etmiş olsa da nihayetinde Hanbelî geleneğin devamı olduğu için düşünceye ve düşünsel faaliyetlere güvensizliğe yol açmıştır.
Günümüzde Vehhâbîlik, itikâdî alanda Selefîliğin; fıkıh alanında ise Hanbelîliğin himayesine sığınmış görünmektedir. Suûdî Arabistan yönetiminin maddi ve manevi destekleriyle, özellikle 1962 yılında Mekke’de kurulmuş olan Râbıta örgütü ile ribat adını taşıyan resmi dinî kurumlar eliyle bu katı din anlayışı, Arap ülkeleri başta olmak üzere, Afrika ülkeleri, Hindistan, Pakistan, Afganistan, Balkan ülkeleri, Kafkasya ve Türk cumhuriyetleri, Malezya ve Endonezya gibi pek çok ülkede faaliyetlerini sürdürerek kendisine taraftar bulmaya çalışmaktadır. Selefî/Vehhâbî din söylemi, Ahmed b. Hanbel, İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye ve Muhammed b. Abdülvehhab’ın eserleri yoluyla bu ülkelerde propaganda edilmektedir. Bu eserler, Türkçe dahil olmak üzere bir çok dile tercüme edilmiş durumdadır ve yine hızla tercüme edilmektedir.17 Ayrıca bu durum, günümüz Selefî akımları ile Vehhâbî hareketinin iç içe geçmesine yol açmaktadır.
Sonuç
Vehhâbî hareketinin Müslüman toplumlarda ortaya çıkan her çeşit gelişme ve yeniliğe bid’at gözüyle bakıp karşı çıkması, son derece katı ve hoşgörüsüz bir anlayışın ortaya çıkmasına yol açmış; öyle ki bu bakış tarzı, sadece kendi din anlayışının mutlak doğru olduğuna inandığı için kendi dışındaki toplum kesimlerine yönelik şiddeti meşrulaştırmıştır. Vehhâbîlerin kendileri dışındaki her çeşit inanç, fikir ve sembole hayat hakkı tanımadıkları, ele geçirdikleri şehirlerde Türk ve Osmanlı kültürünü temsil eden mimari eserleri tahrip etmiş olmalarından da anlaşılır. Süreç içerisinde aşırı bir mezhep taassubuyla birlikte katı bir şekilciliğe ve kuralcılığa bürünen Vehhâbîlik, başkalarını tekfîr etmeyi öne çıkaran dinî bir ideolojiye dönüşmüştür. Bu durum, aynı zamanda Batılıların İslam dinine yönelik tarihsel anlamda zaten var olan önyargılarını daha da pekiştirerek hem İslam dini ile şiddet arasında anlamsız bağ kurulmasına, hem de dünya genelinde İslamofobia’nın tırmanmasına yol açmıştır.
Her ne kadar özellikle siyaset alanında bir güç haline gelmiş olsalar da, Vehhâbî/Selefî çevrelerin dinî metinlerin sadece zahirlerine bağlı kalarak yüzeysel ve katı bir din anlayışını öne çıkarmaları, bu çerçevede akla, fikir hürriyetine ve hoşgörüye yer vermeyen özelliklerinden dolayı Müslüman çevrelerin çoğunluğu tarafından kabul görmesi zor, hatta imkansız görünmektedir. Dipnotlar
1Y. Ziya Yörükân, “Vahhabîlik”, Ankara Üniv. İlahiyat Fakültesi Dergisi, II/4, Ank., 1953, s. 55-56; Sayın Dalkıran, “Târih-i Cevdet’te İslâm Mezhepleri (I)”, Atatürk Üniv. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Der., XX, Erzurum, 2002, s. 223.
2Bkz., A. Vehbi Ecer, Tarihte Vehhabi Hareketi ve Etkileri , ASAM Yay., Ank., 2001, s. 7-8.
3Fazlur Rahman, Islam , Luzac&Co. Ltd., London, 1966, s. 170.
4Sönmez Kutlu, “İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri Olgusu”, İslâmiyât , IV/4, (2001), s. 21.
5M. Ali Büyükkara, İhvan’dan Cüheyman’a Suudi Arabistan ve Vehhabilik , Rağbet Yay., İst., 2004, s. 25.
6E. Rûhi Fığlalı, Günümüz İslam Mezhepleri , İzmir İlahiyat Vakfı Yay., İzmir, 2008, s. 197-198; M. Saffet Sarıkaya, İslam Düşünce Tarihinde Mezhepler , Rağbet Yay., İst., 2015, s. 109-110.
7Muhammed b. Abdülvehhâb, Keşfu’ş-Şübühât , Riyâd, 1413, s. 4-7; ayrıca bkz., Ecer, “Osmanlı Tarihinde Vehhabi Hareketinin Sebep ve Sonuçları”, IX. Türk Tarih Kongresi , TTK Yay., Ank., 1989, III, 1231.
8Fığlalı, 203-206.
9Bkz., Muhammed Ebu Zehra, İslâmda Siyasî ve İtikadî Mezhepler Tarihi , (Çev. E. Ruhi Fığlalı, Osman Eskicioğlu), Yağmur Yay., İst., 1970, s. 282.
10Fığlalı, 207.
11Natana J. Delong, Wahhabi Islam, From Revival and Reform to Global Jihad , Oxford University Press, Oxford, 2004, s. 193.
12Vehhâbîlerin temel görüşleri için bkz., Muhammed b. Abdülvehhâb, Keşfu’ş-Şübühât , s. 4-7, 15-21, 30-32; Muhammed b. Abdülvehhâb, Usûlü’l-İmân , (Thk. İsmâîl Ensârî, Abdullah b. Abdillatîf Âlu’ş-Şeyh), Riyâd, Trz., s. 7-27; Muhammed Sâlih el-Useymin, Rasâil fî’l-Akîde , Mektebetu’l-Meârif, Riyâd, 1404/1983, s. 9-44; Sâlih b. Fevzân, Kitâbu’t-Tevhîd , Vizâratu’ş-Şüûni’l-İslâmiyye ve’l-Evkâf ve’d-Da’ve ve’l-İrşâd, Riyâd, 1420, s. 5-167; Ecer, Tarihte Vehhabi Hareketi ve Etkileri , s. 64-91; Fığlalı, 195-209; Henry Laoust, İslam’da Ayrılıkçı Görüşler , (Çev. E. Ruhi Fığlalı, Sabri Hizmetli), Pınar Yay., İst., 1999, s. 341-342; Delong, 41-91; Yörükân, 59-63; Harun Yıldız, “Selefî Düşünce ile Vehhâbîlik Ekseninde Ortadoğu’yu Düşünmek”, Uluslararası 1. Ortadoğu Sempozyumu Bildirileri , Ankara, 2014, II, 396-397.
13Fığlalı, 206.
14Fığlalı, 214.
15Ebu Zehra, 282.
16Büyükkara, 101-104.
17Kutlu, Sönmez Kutlu, “Çağdaş Dinî Hareketler, Vehhabilik, Kadıyanilik, Babilik-Bahailik”, İslâm Düşünce Ekolleri Tarihi , (Ed. Hasan Onat), Ankara Üniversitesi Uzaktan Eğitim Yay., Ank., 2007, s. 239; H. Ezber Bodur, “Orta Asya’da Militan İslamcı Hareketler ve Vahhabilik”, Dinî Araştırmalar , Cilt VII, Sayı 20, Ank., 2004, s. 195-204.
Kaynakça
Bodur, Hüsnü Ezber, “Orta Asya’da Militan İslamcı Hareketler ve Vahhabilik”, Dinî Araştırmalar, Cilt VII, Sayı 20, Ank., 2004, (ss. 195-204).
Büyükkara, M. Ali, İhvan’dan Cüheyman’a Suudi Arabistan ve Vehhabilik, Rağbet Yay., İst., 2004.
Dalkıran, Sayın, “Târih-i Cevdet”te İslâm Mezhepleri (I)”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Der., XX, Erzurum, 2002, (ss. 219-252).
Delong, Natana J. Wahhabi Islam, From Revival and Reform to Global Jihad, Oxford University Press, Oxford, 2004.
Ebu Zehra, Muhammed, İslâmda Siyasî ve İtikadî Mezhepler Tarihi, (Çev. E. Ruhi Fığlalı, Osman Eskicioğlu), Yağmur Yay., İst., 1970.
Ecer, A. Vehbi, Tarihte Vehhabi Hareketi ve Etkileri, ASAM Yay., Ank., 2001.
“Osmanlı Tarihinde Vehhabi Hareketinin Sebep ve Sonuçları”, IX. Türk Tarih Kongresi, TTK Yay., Ank., 1989, III, (ss. 1229-1237).
Fazlur Rahman, Islam, Luzac&Co. Ltd., London, 1966.
Fığlalı, E. Rûhi, Günümüz İslam Mezhepleri, İzmir İlahiyat Vakfı Yay., İzmir, 2008.
Kutlu, Sönmez, “Çağdaş Dinî Hareketler, Vehhabilik, Kadıyanilik, Babilik-Bahailik”, İslâm Düşünce Ekolleri Tarihi, (Ed. Hasan Onat), Ankara Üniversitesi Uzaktan Eğitim Yay Ank., 2007, (ss. 229-261).
“İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri Olgusu”, İslâmiyât, IV/4 (2001), (ss. 15-36).
Laoust, Henry, İslam’da Ayrılıkçı Görüşler, (Çev. E. Ruhi Fığlalı, Sabri Hizmetli), Pınar Yay., İst., 1999.
Muhammed b. Abdülvehhâb, Keşfu’ş-Şübühât, Riyâd, 1413.
Usûlü’l-İmân, (Thk. İsmâîl Ensârî, Abdullah b. Abdillatîf Âlu’ş- Şeyh), Riyâd, Trz.
Muhammed Sâlih el-Useymin, Rasâil fî’l-Akîde, Mektebetu’l-Meârif, Riyâd, 1404/1983.
Sarıkaya, M. Saffet, İslam Düşünce Tarihinde Mezhepler, Rağbet Yay., İst., 2015.
Sâlih b. Fevzân, Kitâbu’t-Tevhîd, Vizâratu’ş-Şüûni’l-İslâmiyye ve’l-Evkâf ve’d-Da’ve ve’l- İrşâd, Riyâd, 1420.
Yıldız, Harun, “Selefî Düşünce ile Vehhâbîlik Ekseninde Ortadoğu’yu Düşünmek”, Uluslararası 1. Ortadoğu Sempozyumu Bildirileri, Ankara, 2014, II, (ss. 391-405).
Yörükân, Y. Ziya, “Vahhabîlik”, Ankara Üniv. İlahiyat Fakültesi Dergisi, II/4, Ank., 1953, (ss. 51-67).
10
dk.
18 Ekim 2021
İngiliz Savaş Bakanlığı Raporunda Samsun’dan Sivas’a Gelişmeler
Üzerinde güneş batmayan imparatorluk olarak adlandırılan ve tarihin en büyük sömürge imparatorluğu olan Britanya İmparatorluğu I. Dünya Savaşı sonrasında nüfuz ettiği Osmanlı topraklarında da gelişmiş istihbarat faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyordu. I. Dünya Savaşı sonrası oluşturulan bu yeni sömürü düzenine dayalı sisteme ilk başkaldırı ise Milli Mücadele sürecinde gerçekleşti. Ancak İngiltere bu dönemde Milli Mücadele’nin örgütlenme sürecinden habersiz değildi. Bu durum an be an kraliyet topraklarına telgraf olarak gönderiliyordu. Bu yazımızda ise Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a ayak basışından Sivas Kongresi’nden bir ay sonraki süreci kapsayan İngiliz Savaş Bakanlığı raporlarına yansıyan arşiv bilgilerini sizlerle paylaşacağız. Mustafa Kemal’in Samsun’a ulaştığı 19 Mayıs 1919’un üzerinden 100 yıl geçti. Aradan geçen zaman I. Dünya Savaşı sonrası dizayn edilmeye çalışılan dünya siyasi haritasını pek çok değişikliklere uğrattı. En erken değişikliklerden birisi de Mustafa Kemal’in başlattığı mücadele neticesinde yeni bir devletin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla gerçekleşti. Sahip olduğu stratejik konum Türkiye’yi Batı dünyası ve yakın komşuları arasında önemli bir aktör olarak konumlandırdı. Ancak bugün böylesi genel geçer ifadelerle anlattığımız gelişmeler, olaylar cereyan ederken pek çok önemli kırılma anından ve safahattan geçerek olgunlaştı. Bu noktada spesifik gelişmelere yakından bakmak için tarihsel metodolojinin temel kurallarını gözden geçirmekte fayda vardır. Bilindiği üzere tarih çalışmalarında yazarlar özellikle kendi ülkelerinin zorlu zamanlarını yazarken milli hislerinden tam anlamıyla sıyrılarak olaylara üçüncü göz olarak bakmakta zorlanırlar. Tam da bu noktada tarihçinin objektifliği gündeme gelir ve yazılanların bilimsellikten öte milli hislerin dışa vurumu olduğu iddiası kendisini gösterebilir. Bu durumda tarihçi için en önemli dayanağın arşivler yani olaylar olup biterken yazılan materyaller olduğu akla gelmelidir. Bugün tarihi en doğru haliyle yazmak isteyenler için arşiv belgesi olan kayıtlar, olaylar olup biterken yazılan ve geleceğe not düşme kaygısı taşımayan kanıtlar olduğu için birincil öneme sahiptir. Gerçekliğe en yakın olan görgü tanıklarıdır. Bu nedenle Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ulaşmasını ve ardından gelen süreçleri arşiv belgeleri üzerinden takip etmek sonradan yazılan ve gelişmeleri aşağıya çekmek isteyen popüler yazıların oluşturduğu kirliliği de ortadan kaldırabilecek niteliktedir. Daha da ilginci değerlendirilecek kaynakların karşı taraf yani İstanbul’da bir işgal yönetimi kurmuş olan İngilizlerin yazışmalarından olması daha da çarpıcı tespitleri beraberinde getirebilmektedir. I. Dünya Savaşı neticesinde savaşın kazananlarının başında Britanya İmparatorluğu geliyordu. Britanya’nın Doğu’ya dair tecrübesi onu muazzam bir imparatorluk/kolonial güç haline getirmiştir. Doğu’daki varlığı sistemli bilgi akışına ve verimli bir organizasyonun işleyişine bağlı olan İngiltere için Mayıs 1919'da Mustafa Kemal’in başlattığı hareket merkez Londra ile en sık yazışmanın konusunu oluşturuyordu. Yazışmalara bakıldığında Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a yola çıkmasından itibaren sıkı biçimde tarassut altında tutulduğunu söylemek mümkündür. Yine de onun İstanbul’dan ayrılışı ve Samsun’a ulaşması İzmir’in işgalinin yarattığı karmaşa ortamında gerçekleşmişti. Bu karmaşa Samsun’daki İngiliz subaylarının tedbirsiz olduğu anlamına gelmemekteydi. Burada bulunan 200 kişilik İngiliz-Hint kıtası 17 Mayıs’ta 100 kişilik bir kuvvetle takviye edilmişti.1 Kısa süre sonra Mustafa Kemal’in Anadolu’da işgal karşıtı bir hareket için organizasyon yapmaya çalıştığı anlaşılacaktı. Her ne kadar ilk gelen raporlar paniğe gerek olmadığını düşündürse de bu durum hızla değişecekti. General Milne 6 Haziran’da şu talepte bulunacaktı: “General Kemal Paşa ile kurmaylarının vilayetlerde bulunuşlarının arzu edilir bir şey olmadığını Ekselanslarına bildirmekle şeref duyarım”.2 Bundan sonra Mustafa Kemal Paşa ve heyetinin varlığı İngilizler için “Milliyetçi hareketin” temsili haline gelecekti. Karadeniz’deki İngiliz kuvvetleri bölgesel açıdan aynı zamanda bir istihbarat edinme merkezi idi.3 Buradan İstanbul’a Mustafa Kemal’in Samsun’a gelişinden hemen sonra başlayan bir bilgi akışı olduğu anlaşılmaktadır. Mustafa Kemal’in buraya ulaşmasından yani Mayıs 1919’dan sonra Sivas Kongresi’nin toplanmasına kadar geçen ve Bülent Tanör’ün Yerel Kongre İktidarları4 olarak betimlediği Milli Mücadele’nin ilk organizasyon safhasında hareketin en zayıf ve belki de en riskli günlerini yaşadığını düşünmek mümkündür. Bu süreçle ilgili İngiliz arşivleri içerisinde yer alan pek çok yazışma içerisinde Savaş Bakanlığı kayıtları arasında yer alan (War Office) ve gizliliğe haiz olduğu belirtilen evrakı ele alarak bu ilk organizasyon sürecinin karşı tarafça nasıl algılandığına yakından bakılabilir. “History of the National Movement in Turkey” başlıklı beş sayfalık rapor, Karadeniz’de bulunan İngiliz donanmasının İstihbarat birimi tarafından oluşturulmuş ve kısa paragraflar olarak düşünülen metin 24 madde olarak yazılmıştır. Öncelikle böylesi bir raporun İngiliz yazışmalarında ne tek ne de emsalsiz bir örnek olmadığını belirtmekte fayda vardır. Bu raporda yer alan bilgilerin içeriğine benzer başka raporların başka birimler arasında da gerçekleşmiş olması ve bunun War Office değil Foreign Office evrakı arasında bulunması ihtimali göz önüne alınmalıdır. Diğer taraftan söz konusu bu rapor İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği, ayrıca Savaş Bakanlığı, Mısır İngiliz Yüksek Komiserliği’ne gönderilmiş yani İngiltere’nin önemli Doğu yönetim birimlerinde görülmüştür. Bu rapor 15 Mayıs 1919’dan yani Yunanlıların İzmir’i işgalinden başlayarak gelişmeleri ve bu bağlamda Türk milliyetçilerinin davranışlarını ele almaktadır. Aslına sadık kalarak özetleyecek olursak bu maddeler şu şekildedir: 1- Yunan ordusunun İzmir’e çıkmasına kadar geçen sürede İstanbul’daki merkezi hükümet (İstanbul Hükümeti) Mondros Ateşkes Antlaşması’nın ilgili maddelerinin uygulanmasında, ordunun tasfiyesi (demobilisation) diğer konularda yeterince yetkiye ve otoriteye sahipti. 2- Mütareke sürecinde Mayıs’a kadar geçen süreçte bölgesel liderler ve önemli isimler mütarekeye karşı daha fazla direnç göstermeye niyetli değillerdi. Bu konuda Erzurum’daki genel kumandan Kazım Karabekir istisnaydı. 3- Mayıs ortasına kadar ordu kumandanları birliklerinin silahlarını İstanbul’a göndermeye devam ettiler. Mustafa Kemal Paşa, “şu andaki tüm hareketin lideri” büyük bir makinalı tüfek konvoyunu ayrıca General Küçük Cemal Paşa [Mersinli] “şu anda Savaş Bakanı ve Milli Hareketin önde gelen isimlerinden” Konya’dan önemli miktarda sevkiyat yapmıştı. Yani Mayıs ortasına kadar İtilaf devletlerine ve antlaşma hükümlerine karşı direnmeye dair bir düşünce mevcut değildi. 4- Bu düşünceler İstihbarat şubesinin özel bir birimi tarafından da teyit edildi. 5- İtalyanların Güneybatıyı ve Yunanlıların İzmir’i işgal etmeleri her şeyi değiştirdi. Bu gelişmeler Türkler üzerinde büyük bir şok etkisi yarattı. 6- Milliyetçi hareketin kökenlerinin bu olayların bir sonucu olduğu söylenebilir. Diğer bir etkileyici faktör Doğu Anadolu’nun herhangi bir kısmının Ermeni devleti olarak oluşturulması ihtimali ve bu ihtimalin Ermeni ve Avrupa basınında tartışılmakta olmasıdır. 7- Bu süreçte merkezi ve Doğu Anadolu’dan silah teslimi tamamen durmuştur. 8- Haziran (1919) ayı boyunca iki farklı ve birbiri ile ilintili hareket rapor edilmiştir: a- İlki çok gizli tutulan eski bir denizci ve Deniz Bakanı olan Rauf Bey’in hareketidir. Bu organizasyon İzmir’e silah ve adam göndermek üzerine kurulmuş bir harekettir. Bunlar nerede Yunan birliği varsa orada kargaşa çıkarmak üzerine kurulmuştur. b- İkinci organizasyon Savaş Bakanı General Şevki Paşa’nın5 İçişleri Bakanı ile yürüttüğü hareketidir. Burada iki atama yapılmıştır. Birisi Kuzey bölgesi müfettişliğine Mustafa Kemal Paşa’nın Güney müfettişliğine de Küçük Cemal Paşa’nın atanmasına dairdir.6 9- Ne yazık ki Mustafa Kemal’in metodu karşıt bir hareketi ortaya çıkardı. O ve heyeti halkı kışkırtmak için elinden geleni yapmış bunun sonucu İzmir çevresindeki olayların meydana gelmesinde etkili olmuştur. Bunun üzerine General Mustafa Kemal Paşa hükümet tarafından geri çağrıldı. Ancak Mustafa Kemal Hükümetin emrine uymayı ve dönmeyi reddetti. 10- Mustafa Kemal Temmuz [1919] başında Erzurum’a ulaştı. Aynı zamanda Aydın’dan Rauf Bey de buraya ulaştı. Çok kesin bir kaynaktan alınan bilgiye göre bu dönemde Mustafa Kemal Van valisi Haydar Bey’den7 Kürt kabilelerini İngilizler aleyhine kışkırtmak için gizli biçimde görüşmeye çağırdı. 14 Temmuz’da Mustafa Kemal istifasını ve kendisini ülkeyi kurtarmaya adadığını beyan etti. 11-İlk adım olarak Doğu Anadolu’nun altı eyaletinden gelen delegeler ile Erzurum’da toplanıldı. Milli hareketin tartışıldığı ilk toplantı olması açısından önemliydi. Bu konferansta çok önemli bir konu tartışıldı ancak konferans sonundaki deklarasyonda antlaşmaya varıldığı anlaşıldı. 12- Bu deklarasyonun temelinde vatanın savunulması fikri yer almaktadır. İngiliz kuvvetlerinin Osmanlı ordusunu yenilgiye uğratması nedeniyle Mezopotamya, Arabistan, Filistin ve Suriye kaybedilmişse de ülkenin elde kalanının gerekirse silahla savunulması kararlaştırıldı. 13- Konferansın deklare edeceği ilk argümanın İzmir’in işgali karşısında başında Damat Ferit Paşa ve kabinesinin hiçbir şey yapmadığı ve ülkeyi temsil etmediği ortaya konuldu. Meclis’in mütareke imzalanmasından beri toplanmadığı ve sessizliğe büründüğüne dikkat çekildi. 14- Kongre Sultan-Halife’ye sadakatlerini sundular. 15- Kongre kararları (deklerasyon) makul ve temkinli yapısı ile Entente karşıtı bir görüş ortaya koymamışsa da İtilaf karşıtı bir propagandanın sürdüğü açıktır. Bu propaganda söyleminin temelinde İtilaf güçlerinin Türkiye’nin paylaşılmasını savunduğu iddiası yer almaktadır. 16- Kongrenin hemen ardından bir propaganda ve dedikodu seli ortalığı kapladı. Şüphesiz bazı adımlar atıldı, daha önce de Türkiye’de görüldüğü üzere, köylüleri askeri bir sorun için organize ettiler. İlginç olan nokta ise şüphesiz biçimde kesin olarak bildiğimiz bu organizasyonu Mustafa Kemal’in yapmış olmasıydı. Oysaki vilayetleri ziyaret eden İngiliz ve Amerikalı görevlilerden hiç birisi bir birkaç düzensiz çete dışında “Milli birlik” görmemişlerdi. Buna rağmen Mustafa Kemal ile ya da onun destekçileri ile işbirliği yapanlar hesaba katıldığında önemli başarı elde ettiler ve şu programı oluşturdular: 17- a) Köylüleri evlerinden almadan organize etmek en iyisidir. b) Anadolu’nun yönetiminde kalmak ve savaş öncesi sınırlara bir saldırıda bulunmaktan kaçınmak. c) Damat Ferid Paşa Hükümetini görevden uzaklaştırmak, Paris Barış Konferansı’na Wilson’un 14 noktası üzerine dikkat çekici biçimde protesto edecek bir heyeti gönderebilecek bir hükümetin getirmek. d) İtilaf devletleri ile ani bir çatışmaya girmekten kaçınmak kendi partilerini anlaşma yapacak ve ülkenin kaderini ele alacakları pozisyona getirmek ve İtilaf devletleri ile anlaşmak. Deklarasyonun bir nüshası Mustafa Kemal Paşa tarafından Yüksek Komiserliğe telgrafla bildirildi. 18- Mustafa Kemal ve ona bağlı olanlar ülkeyi organize etmeye devam ediyorlar. Damat Ferid’i devirmek için öncelikle atılan adımlarla ilgili Eylül’de Sivas’ta konferans toplandı. Buradaki deklarasyonun tonu Erzurum’dan daha fazla İtilaf karşıtı havadaydı. 19- Sivas Kongresi Erzurum Kongresi’nden farklıydı, öyle ki delegeler ülkenin farklı yerlerinden gelmişti. Telgraf ofislerinin ele geçirilmesine bu sayede İstanbul ile destekçilerin iletişiminin kesilmesine karar verdi. 20- Milliyetçilerin tarafından bakıldığında bu son derece başarılı bir adımdı. Unutulmamalıdır ki eyaletlerdeki ordu Milliyetçilerin tarafındadır. Az sayıda işgal altındaki askeri kuvvet ve işgal edilen telgrafhane görevlisi dışında zorluktan uzaktır. Anadolu demiryolları bölgesinde tüm yönetim birimlerinde yürütülen uygulamalar sayesinde İstanbul Hükümeti’ne bağlı olan bütün bu saha şimdi Milliyetçilerin kontrolüne geçti. 21- Bu olaylar İstanbul’da bir başka propaganda fırtınası kopardı ve bunun bir yansıması olarak Avrupa basınında yer buldu. Hem Hristiyanlar hem de Müslümanlar olayı siyaset değil savaş olarak temsil etmek konusunda aynı ilgiye sahiptiler. Yunanlılar müttefik devletlerini Türkiye ile yeni bir savaşa sokmak arzusundalar. Bundan amaçları ezeli düşmanlarıyla olan soruna daimi bir çözüm bulabilmektir. Mustafa Kemal Paşa’nın yeni bir ordu harekete geçireceği düşünülebilir. Her iki tarafta birlikler, ordular, işgal ve geri çekilişe dair serbestçe konuşmaktadır. 22- Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin İstanbul’dan durumu düzeltmek için birkaç bin kişiden oluşan birlik sevk etmesi daha fazla sıkıntıya yol açacaktır. Şüphesiz bu bilginin kaynağında pek çok destekçilerinin de olması ve bunların sayıca çok küçük olması iddiası yer almaktadır. 23- Barışı korumanın ve taahhütlerden (ki bunun çok ciddi reaksiyonaları olabilir) kaçınmanın önemine dair görüşe göre zayıf bir üstlenme özellikle politik meselelerde bir sivil savaş riski anlamına gelmeyecektir. Bu bağlamda İtilaf birliklerinin sadece bir gözlemci olarak kalması neredeyse imkânsızdır. Bu nedenle Hükümet birliklerinin hareketlerine izin verilmedi ve Damat Ferid kabinesinin düşüşünden sonra gerçekten Milliyetçileri destekleyen hükümet yönetimi alacaktır. 24- Hükümet ve onun vilayetlerdeki destekçileri Müttefiklere karşı tam bir doğruluk ile muamele ettiklerini deklare ettiler. Milliyetçi hareketin hiçbir döneminde telgraflarımız engellenmedi. Türk Hükümeti’nin yönettiği Anadolu’da resmi bildirgeler devam etti. Müslüman nüfusa Kuran’ın kurallarına bağlı kalmaları bildirildi. Hristiyan halka verilen sözlü garantiler sürekli tekrar edildi. Sivas Kongresi’nin yemin kısmında delegeler kendi çıkarlarının ve İttihat ve Terakki’nin çıkarları adına adım atmayacaklarını deklare ettiler. Milliyetçiler tarafından Türk düzenli ordusu için askere alma söz konusu değilse de genel itibariyle çeşitli türden silahlara sahip köylülerden toplanan askerlerle bir milliyetçi gerilla birliği oluşturulması vergi toplama girişimi olduğu şüphesizdir. Bunlar Aydın vilayetindeki Yunan kuvvetlerine karşı koyacak birlikler toplamaktadır.8 Yukarıda 24 maddede toplanan bilgilerin Atatürk’ün Samsun’a ulaşmasından başlayarak Sivas Kongresi’nin gerçekleştirilmesinden yaklaşık bir ay sonrasına kadarki yaklaşık altı aylık bir zaman dilimini kapsadığı anlaşılmaktadır. Burada geçen bilgilerin olan biteni eş zamanlı bir bilgi akışı içerisinde öğrenildiğini göstermesi açısından dikkat çekicidir. Girişilen hareketi “Milliyetçilerin” insiyatifi olarak görmekte ve pek çok açıdan spekülasyondan uzak bir biçimde tespitler yapmaktadır. Mustafa Kemal’in hareketinin beklenen ve istenen bir gelişme olmadığı da rapordaki ilgili maddelerde görülebilmektedir. Yazının başında da belirtildiği üzere arşiv belgelerindeki bilgilerin güvenirliği ve objektifliği göz önüne alındığında, gelişmelerin tarih yazımına sonradan eklemlenen örneklerdeki gibi gerçekleşmediği görülmektedir. Bu bağlamda Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya 9. Ordu Müfettişi olarak bölgede asayişi sağlamak ve bu bağlamda işgal karşıtı hareketlerin önüne geçmek üzere gönderilmesine rağmen tam aksi bir yol izlediği açıkça görülebilmektedir. Mustafa Kemal’in İngiliz basınının en önemli gazetelerinden The Times’da haber olması da raporla aynı zaman aralığına yani Sivas Kongresi’nin toplanması sonrası günlere denk gelmektedir.9 Haber başlığı da oldukça dikkat çekicidir. Henüz Milli Mücadele’nin başlarında Anadolu’daki mücadelenin neticesinde ortaya çıkacak devlet niteliğine sanki bir öngörü gibi olan ve bu anlamda oldukça ironik olan bu haber “Bir Anadolu Cumhuriyeti” başlığını taşımaktadır. Gerçekten de raporda da detayları görülen mücadele, bir cumhuriyet olarak teşekkül edecek ve yeni bir Türk devleti ortaya çıkaracaktı. The Times’in başlıkta kullandığı ifadeden farklı olarak ise yalnız bir Anadolu Cumhuriyeti değil İstanbul’u da sınırlarına dahil etmiş bir cumhuriyet olacaktır. Dipnotlar
1Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri , TTK Yay., Ankara 2011, s. 119.
2Jaeschke, a.g.e., s. 124-125.
3Resul Yavuz, “Milli Mücadele Başlarında İngiliz İstihbarat Servisinin Trabzon’daki Faaliyetleri”, KARAM , 2017 3/4, s. 113-150).
4Bülent Tanör, Türkiye’de Kongre İktidarları (1918-1920), YKY Yay., İstanbul 1998.
5Raporda Şevki olarak zikredilmekte olan isim Mehmet Şakir Paşa olmalıdır. Genelkurmay Başkanlığı 2 Nisan-19 Mayıs 1919 tarihlerini kapsamaktadır.
6Atanma süreci ile ilgili detaylar için bkz: Salim Koca, Semih Yalçın, “Mustafa Kemal Paşa’nın Dokuzuncu Ordu Müfettişliğine Tayininde Osmanlı Genel Kurmayının Rolü”, ATAM Dergisi, C. X, S. 29, ss. 401-416.
7Haydar Bey’in buradaki faaliyetleri çok önemliydi. Bu raporun yazışmasından önce 29 Temmuz 1919’da Van valiliği görevinden azledilmişti; bkz: Mustafa Sarı, “Milli Mücadele Başlarında Bir Devlet Adamı: Van Valisi Haydar (Vaner) Bey”, History Studies, Vol. 4/1, 2012, ss. 449-488.
8The National Archives [TNA], War Office [WO], 158/766, “History of the National Movement-The Nationalist Movement in Turkey”.
9From Own Correspondent, “An Anatolian Republic. Mustapha Kemal’s Threat”, The Times, 22 Eylül 1919.
Kaynakça
Arşiv:
TNA, WO, 158/766.
Diğer Kaynaklar:
The Times, 22 Eylül 1919.
JAESCHKE, Gotthard, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, TTK Yay., Ankara 2011.
KOCA, Salim, YALÇIN, Semih, “Mustafa Kemal Paşa’nın Dokuzuncu Ordu Müfettişliğine Tayininde Osmanlı Genel Kurmayının Rolü”, ATAM Dergisi, C. X, S. 29, ss. 401-416.
SARI, Mustafa, “Milli Mücadele Başlarında Bir Devlet Adamı: Van Valisi Haydar (Vaner) Bey”, History Studies , Vol. 4/1, 2012, ss. 449-488.
TANÖR, Bülent, Türkiye’de Kongre İktidarları (1918-1920), YKY Yay., İstanbul 1998.
YAVUZ, Resul, “Milli Mücadele Başlarında İngiliz İstihbarat Servisinin Trabzon’daki Faaliyetleri”, KARAM , 2017 3/4, s. 113-150).
9
dk.
30 Eylül 2021
Orta Çağ Avrupasında Bir Son ve Bir Başlangıç: Veba ve Kriz
Tarihin birçok döneminde görülen Veba hastalığının yıkıcı etkisi 1347-1353 dönemde kayıtlara 'Kara Ölüm' olarak geçecek şekilde gerçeklemişti. Orta Çağ'da 'Tanrı'nın Laneti' olarak adlandırılan bu salgını kaleme alan Prof. Dr. Pınar Ülgen hastalığın çıkış anından İtalya'ya gelişine, Orta Çağ Avrupa insanının hastalığı anlamlandırmasına, hastalığın gerçekleşme anına, ölüm oranına ve hastalığın sonucu olarak kargaşa ile gelen toplumsal çöküntülere temas ediyor. Orta Çağ nedir sizce? Bir son mu yoksa bir başlangıç mı? Acaba bir son ve bir başlangıç olmasını sağlayan sebepler nelerdi? İşte bu sorunun yanıtı XIV. yüzyıl Avrupasında gizlidir. Çünkü bu dönemde kıtlıklar, salgın hastalıklar, yüzyıllar süren savaşlar, finansal kriz, heretik gruplarla mücadeleler ve siyasi krizler…Yani Felaketler yüzyılı ve kriz dönemi..Bu krizin en önemli ana parçasını oluşturan vebadan önce Avrupa, cüzzam gibi bazı salgın hastalıklarla uğraşmaya başlamıştı. Bulaşıcı bir hastalık olan “Lepra, leprosy, cüzzam , Orta Çağ Avrupa insanının ifadesiyle “Tanrı’nın Laneti” olarak adlandırılmaktaydı. Bu hastalığın ortaya çıkış yeri Asya idi.2 Bu hastalıktan korunmanın tek yolu cüzzamlıları izole etmekten yani ayrıştırmaktan geçtiği düşünülmekteydi. Örneğin Orta Çağ boyunca Avrupa’da, cüzzam hastaları özel giysi giymiş, yüzük takmış, etraftakileri uyarmak için çan veya zil çalmış ve hatta rüzgârın yönüne bağlı olarak yolun belli bir tarafından yürümek zorunda bırakılmışlardır.3 Ayrıca cüzzamlıların kontrol altında tutulması için cüzzam evleri veya cüzzam hastaneleri yapılmıştır.4 Bu hastalığa karşı tedbirler alınırken, Avrupa bir sonraki büyük yıkıma sebebiyet veren “Kara Ölüm”ü düşünmemişti. Hatta veba karşısında her yönüyle çaresiz kalmıştı.5 Orta Çağ insanları için veba hastalığı ayrı bir önem taşımaktaydı. Şöyle ki bu hastalık, bir nevi XIV. yüzyılın etiketi ya da şöyle diyelim bu yüzyılın adı gibi “Büyük veba veya Büyük Pestilence (“Great Mortality” ya da “Büyük Ölüm”) olarak adlandırılmaktadır. XIV. Yüzyılın simgesi olan bu hastalığı tanımlarken kullanılan “Kara Ölüm” ifadesinde “Kara” kelimesi, hastalık işareti olarak değil de derinin hastalıktan dolayı kararması nedeniyle kullanılmıştır.6 Bunun yanı sıra arşivlerde yer alan bu bilgilere ek olarak veba hastalığı için kullanılan “Kara Ölüm” ya da “Black Death” başlığı, büyük olasılıkla Latince “atra mors” kelimesinin taşıdığı anlamla ilişkilidir. Çünkü siyah, kara ya da korkunç anlamlarına “Atra” ifadesi burada da korkunç manasında kullanılmıştır.7 “Yersenia Pestis” adındaki hastalık, genelde büyük evlerde yaşayan adına sıçan da denilen pirelerin taşıdığı bir mikrobun sebep olduğu hastalıktır. Bu şekilde çeşitli tanımları bulunan ve Orta Çağ Avrupasına kötü bir dönem yaşatan veba hastalığı, üç türden oluşmaktadır. Hıyarcıklı veba, Septisemik veba ve Pönomik veba. Avrupa’da en yaygın görüleni ise hıyarcıklı olanıdır. Bu hastalığın yayılmasında rol oynayan kemirgenler, dağ sıçanları, tarla sincapları ve köpeklerdir. Fakat bu mikrobun insanlar arasında yayılmasına sebebiyet veren hayvan ise faredir.8 Bu hastalığın ikinci şekli ise septisemik vebadır. Bu hastalığın diğer çeşidi ise “pönomik” veya “akciğer vebası” olarak adlandırılmaktadır. Pönomik vebaya yakalanan hastada akciğer iltihabı gelişmekte ve bunun sonucunda hasta, kan tükürmeye başlamaktadır.9 Hastalığın bu durumundan dolayı yani kan ve iltihapla dolu koyu renkli şişliklerden dolayı bu hastalık, “Kara Ölüm” olarak anılmaktadır. Çaresizliğe sebep olan bu hastalık ilk önce Çin’de ortaya çıkmış ve sonra 1345 yılında Kırım’daki Ceneviz kolonisini ele geçirmek isteyen Moğollar vebadan ölenlerin cesetlerini mancınıkla birlikte surlardan içeri atarak bu hastalığın Kefe’de yayılmasına neden oldular. Bu sırada Kefe’de bulunan ticaret gemilerinin aldıkları mallarla birlikte Sicilya’nın Messina limanına gitmeleriyle veba, Avrupa kıtasına giriş yaptı. 1347 yılında Sicilya’dan başlayarak tüm İtalya’ya yayılan10 veba mikrobu, 1348 yılında tüm Avrupa’ya yayılmıştır. Zamanla İngiltere ve İrlanda’ya yayılan veba hastalığı İngiltere’de neredeyse nüfusun yarısının ölümüne sebep olmuştur.11 Marsilya’da son salgının gerçekleştiği 1720 yıllarına kadar Batı’da var olmaya devam eden12 bu salgın, toplumsal yapıyı da zayıflatmıştı. Çoğu insan, kutsal yağla yağlamadan, takdis edilmeden hatta dua okunmadan toplu çukurlara gömülmüştür. Ölüm oranları ise bölgeden bölgeye değişiklik göstermekteydi.13 Bu hastalığın ciddiyetinin anlaşılması konusunda İtalyan yazar, Giovanni Boccacio, “Decameron” adlı eserinde şöyle tasvir yapmıştır: “……Doktorlar çaresizdiler. Hastalığa yakalananların çoğu, 3 gün içinde ölüyordu. Hastaların yakınına gelen veya giysilerine dokunanlar da ölüyorlardı. Vebadan ölen bir dilencinin giysilerinin sokağa atıldığını kendi gözerimle gördüm. İki domuz yanaşıp giysileri kokladılar. Bir saat geçmeden iki domuz da durmadan dönmeye başladı ve sanki zehirlenmişler gibi sokağa yığılıp kaldılar. Her gün binlerce insan hastalanıyordu ve onlara bakacak kimse de kalmamıştı. Birçoğu sokaklarda yığılıp kaldıkları yerde öldüler. Her yerde cesetler vardı. O kadar çok ölü vardı ki; onları gömmeye yetecek sayıda rahip yoktu. Çoğu kez bir rahip bir cenaze törenine başladığında bir bakardı ki; cenaze töreninde yer almak için arkasına 3, 4 tabut daha konmuş…..”14
Veba hastalığı karşısında bu şekilde çaresiz kalınmasıyla birlikte artık bu hastalık, daha önce belirttiğimiz gibi “Tanrı’nın imansız ve günahkârlar üzerindeki gazabı” olarak görülmeye başlanmıştır.15 Çeşitli travmalara ve korkulara da sebep olan bu durum, hastalığın yayılmasına ortam hazırlamıştır. Bu tür durumlarla ilgili Marchione di Coppo Stefani, Floransa Kroniginde şöyle anlatmaktadır:
“Ve birçoğu onunla ilgilenecek kimse olmadan öldü. Ve birçoğu açlıktan öldü; çünkü birisi hastalanıp yatağa düştüğünde öteki dehşete kapılarak ona “doktor getirecegim” diyerek evden ayrılıyor kapıyı yavasça kapatıyor ve bir daha hiç dönmüyordu. Hasta terkedilmiş ve yiyecek yemeği olmadan hastalık ateşiyle güçsüz düşüyordu”.16
Böylece Avrupa nüfusunun yaklaşık olarak %30 ile %60’ı vebadan ölmüş ve 1400 yılındaki 450 milyon olan dünya nüfusu, 350-375 milyon civarına düşmüştür. Dini, sosyal ve ekonomik buhranlar yaratmıştır. Avrupa nüfusunun aynı seviyeye ulaşması yaklaşık 150 yılı bulacaktır. 17 1350 yılı ortalarında İngiltere ve Avrupa’daki veba ölümleri azalmaya başlamış ancak salgın, Rus topraklarına giderek 1353 yılına kadar sürmüştür. Moskova Grandükü ile yedi çocuğunu da öldüren bu hastalık, hiçbir zaman tamamen yok olmamış sadece etkisi azalmıştır.18 Vebanın yayılış rotası oldukça genişlemiş olduğu gibi ölen sayısı da fazlalaşmıştır. Hatta Venedik kentinde veba salgınından yaklaşık olarak günde 600 kişinin öldüğü söylenmektedir. 19 Vebadan hastalara farklı şekillerde yardımda bulunan din grupları büyük zarar görmüştür. Çünkü onlar, manastırlardaki hastanelerde hastalarla birebir ilgilenmekte ve öldüklerinde de onların defin işlemlerine katılmaktaydılar. Bu yüzden birçok keşiş hayatını kaybetmiştir. Örneğin Northamptonshire’da 64 keşişten 32’si, Warkwickshire’da 50 rahibeden 20’si ölmüştür. 20
Aynı şekilde Padualı Guglielmo Cortusi kroniğinde Padua kentindeki veba hastalığı şöyle anlatılmaktadır: “kadın, çok sevdiği eşinden, oğul babasından ve erkek kardeş ise kardeşinden kaçıyordu”. 21
Dolayısıyla Avrupa, Orta Çağ’da yaşanılan bu travma sırasındaki olumsuzluklar karşısında hep bir günah keçisi arama eğilimi göstermekteydi. Veba sırasında gerçekleşen önemli olaylardan biri de Fransa’da kraliyet memurlarına, vergi toplayıcılara ve tefecilere yönelik öfke idi. Kara Ölüm sırasında, salgından sorumlu tutulan Yahudilere karşı da katliamlara girişilmiştir. İngiltere’de yabancı düşmanlığı dahi ortaya çıkmıştır.22 Tüm bunlar, sanatla özellikle de resimlerle ifade edilmeye çalışılmıştır. Bu hastalık karşısında da Yahudiler de suçlu görülmüş ve hatta Yahudilerin bedenleri şarap fıçılarına konularak Rhine nehrine atılmıştır. Strasburg’da 2000 kadar Yahudi mezarlıklarının içinde canlı canlı yakılmışlardır.23Veba hastalığının Orta Çağ Avrupasındaki bu serüveninden sonra bir de çok ilginç bir kavram ortaya çıktı Bu kavram, “Ölüm Dansı” ya da “Dance Macabre” olarak bilinmektedir. Aslında bu dans, 1348 yılından önce de vardı. Ancak veba sırasında Orta Çağ sanatçıları bunu kullanmışlardır.24 Ölüm dansının vermek istediği ilk mesaj, ölümün herkese veba saldırısı ile acı dolu şekilde yapıldığı gibi istisnasız herkese uğradığıdır. Ayrıca veba ile birlikte Avrupa’nın genel görüntüsünde de farklı temalar da ortaya çıkmaya başladı. XIV. yüzyıl İtalya’sında veba ile ortaya çıkan ikonografik tema ise ölümün zaferi idi.25 Pieter Bruegel'in Orta Çağ Avrupa'yı harap eden vebadan sonraki toplumsal kargaşayı ve dehşeti yansıtan 'Ölüm Zaferi' çalışması - [1562]
Burada dikkat çeken bir diğer unsur da bazı sistemler çökmeye başlarken vebadan sonra ortadan kalkan köylerin yerine yenisinin yapılmamış olmasıdır. Hayatta kalanlar şehirlere göç etmişler ve şehirler büyümeye başlamasıyla kentleşme dediğimiz kavram oluşmaya başladı denilebilir. İşte Orta Çağ’da Avrupa’yı kasıp kavuran bu hastalık karşısında çeşitli tedbirler de alınmıştı. Vebadan ölenler için Flepsi’de de yeni mezar çukurları açılmıştır. Veba hastalığının görüldüğü evlerin duvarı ya da kapısına haç işareti çizilirdi. 2 Mayıs 1348’de toplanan bir konseyde alınan ve yayınlanan ilk önleyici tedbirler şöyledir: -Veba olan şehirlere girişler ve çıkışlar yasaklanmıştır.
-Sadece yerel ürünlerin satıldığı pazarlar, kontrol altına alınmıştır.
-Cenaze işlemleri bile ailelelere verilmiş ve artık çan çalınmamıştır.
-Ölüler, sadece 16 kişiden oluşan mezar kazıcıları tarafından gömülebilecekti.
-Şehrin savunma kuralları da yeniden düzenlenmiştir.
Veba ile ilgili alınan önlemlerden en ilginç olanı tecrittir. Ancak VI. Clement, burada farklı bir örnek teşkil etmektedir. Çünkü tecrit seçeneğinde kendi odasına çekilmiş ve kimseyle görüşmemiştir.26 İngiltere hem de diğer ülkelerde önemli ayaklanmalara neden oldu. Çoğu isyanlarda ortaya çıkan şiddet manzarası kara ölümün Batı Avrupa’nın sosyal yapısını nasıl yeniden yapılandırdığını göstermesi bakımından ilginçtir. Bu noktadaki en ilginç betimlemeleri Jean Froissart kroniğinde bulunuyor: “Bu yaramaz insanlar, kimsenin düşünmemesi gereken utanç verici şeyler yaptılar. Bir şövalyeyi yakalayıp şişe geçirerek eşi ve çocuklarının gözleri önünde ateşte yaktılar. Kadını, kocasının etini yemeğe zorladılar ve sonra onu ve bütün çocuklarını öldürdüler.”27
Bu durum, bu travmanın yarattığı şiddet derecesini gözler önüne sermektedir. Çünkü gerçek anlamda Avrupa, veba sonrasında toparlanabilmek, şiddet olgusu ve felaketlerden kurtulmak için büyük bir çaba göstermiş ve bu çabaların da büyük bedelleri olmuştur. Genel olarak bakıldığında sonuçta Kara Veba, tarihçiler tarafından Batı Avrupa’da feodal sistemin gerilemesinin belirleyici unsuru olarak görülür. Kilise kayıtlarında yer alan basitçe “hepsi öldü” ifadeleri sözün bittiği noktalardır. Ayrıca iç karışıklığın da önemli bir sebebi olarak karşımıza çıkan veba28 salgınının diğerlerine benzemediği ve bir kırılma noktası olduğunu söyleyebiliriz. Dipnotlar
1 Susan Wise Bauer, Dünya tarihi, (Çev. Mihriban Doğan), c. 2, Say yay., İstanbul, 2014, s. 209.
2 H.E. Handerson, Gilbertus Anglicus Medicine of The Thirteenth Century, The Cleveland Medical Library Association, Ohio, 1918, s. 50.
3 J.R. Trautman, “A Brief History of Hansen’s Disease”, Bulletin of The New York Academy of Medicine, 1984, s. 690
4 K. T. Utterback, “Review: Charty And Welfare: Hospitals And The Poor in Medieval Catalonia By James William Brodman”,Medieval Academy of America, 2001, s. 691.
5 J. N. Hays, Epidemics and Pandemics Their Impacts on Human History, 2005, s. 23.
6S. Barry -N. Gualde, “The Biggest Epidemic of History”, L’Histoire, 2006, s. 38.
7Ole J. Benedictow, The Black Death 1346-1353: The Complete History,The Boydell yay., Woodbridge, 2004, s. 3.
8 J.N. Hays, BurdensDisease: Epidemics And Human Response in Western History, Rutgers University yay., USA, 2009, s.37-38.
9 L. Elliott, Medieval Medicine And The Plague, Crabfee Publishing, New York, 2006, s. 8-9.
10J.P. Byrne, Daily Life During The Black Death , s. 23-24.
11The Black Death, (Çev.Rosemary Horrox), s. 24-25. John Aberth, The Black Death, s. 80-82-84.
12 Jacques Le Goff, Avrupa’nın Doğuşu, s. 185.
13Jacques Le Goff, Avrupa’nın Doğuşu, s. 185-186.
14Susan Wise Bauer, Dünya Tarihi, (Çev. Mihriban Doğan), c. 2, Say yay., İstanbul, 2014, 203-204; G. Boccaccio, Decameron , s. 12.
15 Sean Martin, Kara Ölüm, s. 28.
16 Stefani, Marchione di Coppo, Cronaca fiorentina. Rerum Italicarum Scriptores , (Ed. Niccolo Rodolico), c. 30, 1903,Başlık 643.
17Suzanne Austin Alchon, A Pest in the Land: New World Epidemics in a Global Perspective, University of New Mexico yay., 2003, s. 21.
18Olejorgen Benedictow, The Black Death, 1346-1353 , 2004 , s. 214.
19Sean Martin, Kara Ölüm, s. 36,43.
20I. Mortimer, The Time Traveller’s Guide To Medieval England: A HandbookForVisitors To The Fourteenth Century , Londra, 2009, s. 202.
21Chronicle of Guglielmo Cortusi of Padua , Chronica de Novitatibus Padue et Lombardie Guilielmi de Cortusis, RIS ,( Ed. B. Pagnin), c. 12, s.120–21.
22Malcolm Lambert, Ortaçağda Dinsel Sapkınlıklar, s. 291.
23J. F. K. Hecker, The Dancing Maniaand The Black Death , 2006, s. 112-113.
24Guy Marchant, La danse macabre , Paris, 1485.
25Jacques Le Goff, Avrupa’nın Doğuşu, s. 187.
26Sean Martin, Kara Ölüm, s. 36,43.
27Jean Froissart, on the Jacquerie , 1358, (Ed. G. C. Macauly), The Chronicles of Froissart,( Çev Lord Berners),Londra, 1904, s. 136-37.
28 Sean Martin, Kara Ölüm, s. 78.
Kaynakça
Guy Marchant, La danse macabre, Paris, 1485. H.E. Handerson, Gilbertus Anglicus Medicine of The Thirteenth Century, The Cleveland Medical Library Association, Ohio, 1918. J. F. K. Hecker, The Dancing Maniaand The Black Death, 2006. J. N. Hays, Epidemics and Pandemics Their Impacts on Human History, 2005. J.N. Hays, BurdensDisease: Epidemics And Human Response in Western History, Rutgers University yay., USA, 2009, ss.37-38. J.P. Byrne, Daily Life During The Black Death, Greenwood yay., Londra, 2006. J.R. Trautman, “A Brief History of Hansen’s Disease”, Bulletin of The New York Academy of Medicine, 1984, s. 690. Jacques Le Goff, Avrupa’nın Doğuşu, (Çev. Timuçin Binder), İstanbul, 2008. Jean Froissart, on the Jacquerie , 1358, (Ed. G. C. Macauly), The Chronicles of Froissart,( Çev Lord Berners),Londra, 1904. K. T. Utterback, “Review: Charty And Welfare: Hospitals And The Poor in Medieval Catalonia By James William Brodman”, Medieval Academy of America , 2001, s. 691. L. Elliott, Medieval Medicine And The Plague , Crabfee Publishing, New York, 2006. Malcolm Lambert, Orta Çağda Dinsel Sapkınlıklar, (Çev. Erdem Gökyaran), Kabalcı yay., İstanbul, 2015. I. Mortimer, The Time Traveller’s Guide To Medieval England: A Handbook For Visitors To The Fourteenth Century , Londra, 2009. Ole J. Benedictow, The Black Death 1346-1353: The Complete History, The Boydell yay., Woodbridge, 2004. Olejorgen Benedictow, The Black Death, 1346-1353 , 2004. S. Barry -N. Gualde, “The Biggest Epidemic of History”, L’Histoire, 2006, s. 38. Sean Martin, Kara Ölüm, (Çev. Cumhur Atay), Kalkedon yay., İstanbul, 2011. Stefani, Marchione di Coppo, Cronaca fiorentina. Rerum Italicarum Scriptores , (Ed. Niccolo Rodolico), c. 30, 1903,Başlık 643. Susan Wise Bauer, Dünya Tarihi, (Çev. Mihriban Doğan), c. 2, Say yay., İstanbul, 2014. Suzanne Austin Alchon, A Pest in the Land: New World Epidemics in a Global Perspective, University of New Mexico yay., 2003. The Black Death, (Çev.Rosemary Horrox), Manchester University yay., 1994.
8
dk.
4 Şubat 2022
Siyonizm Karşıtı Yahudi Grubu: Harediler
Ortodoks Yahudilik inancı Yahudi toplumunda alt kollara ayrılan ve her birinin birbirinden farklı inanç pratiği benimsediği mezheplerin bir bütünüdür. Ortodoks Yahudiler içinde aşırı tutucu dindarlar olarak bilinen ultra- Ortodoks Yahudiler yani Harediler ve hem dindar olan hem Siyonizm fikrini benimseyen Milliyetçi Ortodokslar bulunmaktadır. Harediler Tevrat’a bağlı ve kuralcı bir düzen yaratırlarken öte yandan Yahudi mistisizminin temsilcisi olan grup Hasidiler ise Siyonizm fikrine karşı olmakla birlikte inançlarını Tevrat öğretilerine doğrudan itaat yerine ruhani ve manevi ritüellerle gerçekleştirmektedirler. İnanç yöntemleri bakımından birbirinden ayrılan bu iki grubun çatıştıkları bu noktanın dışında ortak yönleri ise Siyonizm fikrinin kabul edilemeyeceği ve Mesih’in beklenmesidir. Her iki grubunda kutsal değerleri birbiriyle çelişirken amaçları doğrultusunda fikren aynı noktaya çıkmaktadırlar. Klasik Yahudilikten itibaren Torah, Talmud ve Tevrat öğretilerinin doğrudan uygulanması Haredilerin dini pratiği iken bu öğretilerin Hasidiler tarafından Kabala literatürü ile ele alınması ve mistisizme sıkça başvurulması aynı dini benimseyen grupların inanç bakımından çatışmalarına neden olmaktadır. Ortodoks Yahudiler geleneğe bağlı ve yeniliğe kapalı bir anlayış ile toplumsal yaşam şekillerini belirleyen ve Yahudi toplumu içinde dindarlar olarak bilinen topluluklardır. “Ortodoks Yahudilik, köklü Yahudi dini geleneğini temsil eden, böylece kendisini Yahudiliğin tek meşru temsilcisi olarak gören ve en fazla mensubu olan Yahudilik mezhebidir”.1 Fransız İhtilali sonrasındaki Aydınlanmacı hareketin beraberinde getirdiği yenilik ve modernleşme anlayışına tepki göstermişler ve geleneğin savunucusu ve aktarıcısı Ortodoks Yahudiler olarak tanımlanmışlardır. Geleneksele bağlılıkları ile bilinen ultra- Ortodoks Yahudiler Yahudi toplumu içinde geleneksellikle özdeşleştirdikleri giyim, tutum ve davranışları ile diğer Yahudilerden ayrışmaktadırlar. “Ortodoksluk Almanya’da modern toplumda ortaya çıkan ve dini liberalleşme hareketlerinden etkilenen reformcu hareketlere karşı olunduğunun bir ifadesi olarak kullanılmaya başlanmıştır.”2Ortodoks Yahudilerin geleneksel inançları dolayısıyla ortak çıkış noktaları Siyonizm fikrine karşıtlıklarıdır. “Gerek diasporadaki Ortodoks Yahudiliğin bünyesindeki Doğu Avrupa merkezli Hasidizm ve Mitnagdim (litvanya geleneği) hareketleri ve Batı Avrupa merkezli Neo-Ortodoksluk, gerek Filistin’deki Ortodoks Yahudiler (eski yişuv-Siyonist yerleşimden önce Filistin’de yaşayan Yahudi azınlık), bu yeni hareketi dini inançları sebebiyle şiddetle eleştirmiştir. Tüm bu grupların Siyonizm karşıtlıklarının temel sebebi, Siyonist ideolojinin Yahudi dininin yerine seküler milliyetçiliği yerleştirmesi ve Yahudi dinine göre Mesih gelmeden yapılması yasak olan Filistin’e toplu göçü teşvik etmesi ve burada Yahudi egemenliğini desteklemesidir.”3 “Klasik Yahudiliğin (ve bugünkü Ortodoks Yahudiliğin) tüm uygulamaları için belirleyici olan ve onun yasal yapısını oluşturan asıl kaynağın Talmud olduğu, daha doğrusu Babil Talmudu olduğu; kalan diğer tüm Talmud literatürünün de (ki buna Filistin Talmudu dahildir) yardımcı bir otorite olarak rol oynadığı açık biçimde anlaşılmalıdır.”4 Yahudilere özgü gelenek ve dini kural ve yasaları içeren metinlerden oluşan Talmud oldukça kapsamlı ve bir Yahudi hayatının her anını kontrol altında tutabilecek güçte olduğu bilinmektedir. “Talmud’un hukuki sistemi, çok kapsamlı, otorite ve dogmatik temelinde herhangi bir değişim olmaksızın sınırsız gelişme kapasitesine sahip bir metin olarak tanımlanabilir. Gerek sosyal gerekse bireysel açıdan Yahudi yaşamının her yönü, Yahudilik yasalarının ihlali ve her türlü günahı cezalandırmak için tasalanmış yaptırımlarla doludur.”5 Talmud yasaları son derece katı ve dönemsel koşullara bakılmaksızın uygulanması zorunludur. Yoruma kapalı olması ve düz anlam üzerinden uygulanması dolayısıyla Yahudi tarihinin her dönemi arasında benzerlikler bulunmasını zorunlu kılmaktadır. “Talmud; Yahudilerin, klasik Yahudiliğin oluştuğu toplumdan çok farklı bir ortamda, Yahudi insanların tamamen tarıma dayanan bir toplum oldukları ve çoğunlukla çiftçi topluluklarından oluştukları bir zamanda iki bölgede oluşmuştu.6 1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulmasıyla Modern Ortodoks Yahudiler ve ultra-Ortodoks Yahudiler yani Harediler olarak ikiye ayrılan Yahudilerden Modern Ortodokslar, Siyonist hareketi destekleyen dindar Ortodoks Yahudilerdir. Harediler ise Siyonizm fikrine başından beri karşı gelmektedirler. Siyonizm fikri karşısında birleşen Ortodoks Yahudilerin Haredi kolu da kendi içinde iki farklı anlayışa bölünmüştür. Bunlardan biri Hasidizm hareketidir. Hasidiler Siyonist harekete karşı olmakla birlikte Rabbani Yahudiler olarak da adlandırılan dogmatik düşüncelerle hareket eden Haredilerin katı inanç şekillerine de karşı çıkmışlardır. Hasidizm hareketi dinin inanç ayinleri üzerinden bir değişiklik uygulama yoluna gitmemektedir. İnancı mistik bir şablon içine alarak ruh ile din arasındaki ilişki üzerine odaklanmaktadır. İnancın dogmatik kurallardan ziyade maneviyat, heyecan ve daha samimi duygularla sürdürülmesi gerekliliğine inanmaktadırlar. “Ritüel niteliğindeki bazı yeniliklere karşın, Hasidizm, hep geleneksel Yahudiliğin çerçevesi içinde kalmıştır. Ancak, Hasidilerin toplu dua ayinleri ilahiler, danslar, coşkun sevinç patlamaları gibi duygusal unsurlarla yüklüydü. Bu alışılmadık heyecan Hasidizm’in Ortodoks muhalifleri tarafından her zaman eleştirilmiş ve sapkınlık olarak görülmüştür.”7 “Hasidizm, inancı değil inananı değiştirmeyi hedeflemişti. Sonuçta da ortaya yeni bir inanan tipi çıkarmayı başarmıştır. Mantık ve ritüelin yerine duygularını koyan, dini coşkunluğu bilginin üzerine çıkaran bir inanan tipi.”8 Hasidilerde İnanış ve Ritüeller Hasidizm hareketi mensupları inançlarını ultra-Ortodoks Yahudilerin yani Harediler’in inanışlarının aksine manevi duygulara önem vererek yaşamaktadırlar. Hasidizm’in kurucusu Israel Ben Ellezer “kitlelerin ruhsal ihtiyaçlarını kavramış ve onlara gerçek dinin Talmud bilginliği olmadığın, samimi bir sevgi ile Tanrı’ya bağlanmak ve duanın gücüne inanmak olduğunu anlatmıştır. O, Tanrı sevgisiyle dolmuş dürüst bir insanın kalbinden gelen duanın, Tanrı katında Rabbani Talmudçu yorumlardan daha makbul olduğunu savunmuştur.”9 Hasidilere inancın ve ibadetlerin içten gelen duygularla gerçekleştirilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. İnançlı bir birey olabilmenin kıstaslarının belirli şablonlar dâhilinde tekrar eden ritüeller ile mi mümkün olabileceği sorgulanmaktadır. Ortodoks Yahudilik gibi inançlarını kutsal kitapları ve dini metinleri dışına taşmadan ve de şaşmadan uygulayan bir topluluğun alt kolu olan Hasidiler, Harediler kadar inançlıdırlar fakat uygulama da yöntemleri farklılaşmaktadır. Bu yöntem farklılığı onların dine hakaret eden ve kuralların dışına çıkan, inanç temellerini sarsan bir topluluk olarak dışlanmalarına sebep olmaktadır. Bu iki grubun yöntemleri farklı olsa da amaçları aynıdır; Mesih’i beklemektedirler. “Hasidileri diğer Ortodoks Yahudilerden ayıran özellikler de vardır. Özgün tarihleri, rebbeler etrafında oluşan örgütsel yapılanmaları, katı merasimlere dönüşen Ortodoks Yahudiliğe getirdikleri coşku ve neşe unsurları Hasidilerin ayırıcı özelliklerindendir.”10 Hasidiler’in dini gereklilikleri yerine getirme anlayışları Harediler’e göre çok daha naif ve yumuşak tavırlarla şekillenmektedir. İbadet ederken ruhani bir dürtüyle hareket etmektedirler ve dua etmenin gücüne inanmaktadırlar. Kitaplar ya da dini metinlerde yazılanların biraz daha dışına çıkarak doğru dua etmenin önemine eğilmektedirler. Doğru dua etmek Tanrı ile iletişime geçmiş olabilmenin sağlıklı bir yolu olarak düşünülebilir. Hasidizm Hareketinde Kabala’nın Yeri “Kabala Torah’ın herkes tarafından anlaşılan düz anlamından başka, bir de gizli anlamının bulunduğu, bu anlamın semboller alegorilerde gizlendiği ve bu gizlerin özel bir eğitimle öğrenileceği inancından doğan bir Yahudi geleneğidir.”11 Kabala Tevrat’ın çözümlenerek içindeki gizli bilgilerin elde edilmesi ve yorumlanmasıdır. “Yahudi geleneğinde, Musa’nın, Tanrı’dan yazılı yasayı (Torah) aldığında, yazılı olmayan, ancak nesilden nesile aynı şekilde aktarılmak üzere sözlü yasayı da almış olduğuna inanılmaktadır. Torah’ın Tanrısal olduğunu ve içindeki gizli bir anlamın saklı olduğunu savunan Yahudi mistisizmi, herkese açık olmayan bu saklı anlamı bildiğini iddia eden bir gelenek ortaya çıkarmıştır.”12 Kabalacı gelenekte kutsal metinleri okuyan ve bunlar üzerine çalışan kişilerin yaratılışa dair aydınlatıcı bilgilere erişebileceğine olan bir inanç mevcuttur. Yahudilerin mistik yaklaşımının esasları arasında Tanrı ile yaratılan arasındaki bağ, Mesih’in gelmesi üzerine tartışmalar ve bunun için yapılması gerekenler bulunmaktadır. Harediler kutsal kitap buyruklarını sorgusuz sualsiz okuyup uygulamaya çalışırken Hasidiler dini metinler üzerinde çalışarak anlam arayışında girmektedirler. Hakikati sabit bir bakış açısından ziyade kalpleriyle inanarak ve ellerindeki bu metinleri inceleyip yorumlayarak bulmayı denemektedirler. “Kabalacılık, kâinatın yaratılışı ve sona erişi, Mesih, sürgün, kutsal toprak, seçilmişlik inancı, Torah ve Tanrı ile ilişkiler konularındaki öğretileri ile 2. Mabed’in yakılışından sonraki sürgün hayatının acılarının hafifletilmesinde, çekilen acıların sebeplerinin açıklanabilmesinde, Yahudi kimliğinin ve kültürünün ayakta kalabilmesinde önemli bir işlev görmüştür.”13 Hasidizm hareketinin mistik temelli ritüellerle sürdürdüğü inanç ve ibadet şekilleri geleneksel Yahudilikten birçok türde farklılıklar göstermektedir. Haredi ve Hasidilerde ‘Rabbi’ ve ‘Rebbe’ Ayrımı Hasidiler kendilerini temsil eden üst akıl olarak benimsedikleri Rebbeler aracılığıyla Tanrı’ya ulaşmaya ya da manevi yönlerini güçlendirmeye çalışmaktadırlar. “Kavana (sadece tanrıyı düşünme), devekut (tanrıya bağlanma) hitbededut (inziva) gibi pratikteki sofu ritüellere önem verilir. Rabbilerin ya da hahamların otoritesi yerine rebbe veya saddik denilen karizmatik şahsiyetlerin yetkisi önem kazanır. Büyük oranda sufi şeyhlerine benzeyen saddikler cemaat üzerinde tam bir otoriteye sahiptir. Rebbe ya da saddikler insan ve tanrı arasındaki ‘arabaulucu’lardır. Örgütleniş ve kurumsal kimlik anlamında da geleneksel Yahudilik‟ten farklıdır.”14 “Hasidik toplumda rebbe ile rabbi arasında önemli farklılıklar söz konusudur. Rebbeler külliye şeklinde oluşturdukları sosyal yapıyı yönetir. Sosyal ve dini otoriteleri rabbilere oranla daha yüksektir. Rebbeler babadan kalan doğal bir hak olarak külliye sahibi olur; buna karşın rabbiler, toplum tarafından bir ücret ve sözleşme karşılığı göreve getirilirler. Rebbeler yerlerini miras yoluyla elde ederken, rabbiler, yeşivada veya bir alim yanında edindikleri Rabbani bilgileri oranında göreve atanırlar.”15 Rabbiler daha çok yazılı kaynağa bağlı bir şekilde sadece olanı yönergeler şeklinde takip etmekte ve yine yönerge üzerinden bilgi sunmaktadır. Yasa uygulayıcı bir tutum içindedirler. Yasalar doğrultusunda insanlara doğru ve yanlış uyarısında bulunan bir mekanizmadır. Rebbeler ise Talmud üzerinden dini gereklilikleri yerine getirirken bunun daha çok ruha yansımaları ile ilgilenmektedir. Dua ile ruh arasındaki etkileşimi yakalamaya çalışma gayretindedirler. Dünyevi her hali Tanrı ile ilişkilendirmeye çabalamaktadırlar. “Olayların önceden belirlenmesi durumu ancak Sadik, yani rebbe tarafından değiştirilebilir. Mucizelere inanmak, Hasidzm’in başlangıcından günümüze kadar uzanan gelişiminde anahtar kavramlardan birisi olmaktadır. Rebbelerin mucizevi faaliyetler gerçekleştirmesinin, konsantrasyon, Tanrıyla bir olma ve coşku ile başarıldığına inanılmaktadır.”16 “Kabala öğrenimi herkese açık değildir. Yahudi tarihi boyunca, tam bir Torah ve Talmud eğitimi almış 40 yaşın üzerindeki evli erkeklere verilmiştir. Öğretileri ile baş edecek olgunluğa ulaşamamış kişilerin eline verilemeyecek kadar güçlü bir silah olduğu kabul edilmiştir.”17 Tevrat bir topluluğa hitap ederken Kabala öğretisini toplumun sadece bir kısmı benimsemektedir. Geleneksel Yahudilikten birçok açıdan ayrılan mistik Yahudi inancı Kabalayı soyut kavramlar üzerinden geleneksellikten uzaklaştırarak ahlaki kurallara dönüştürmüştür. Bu mistik inanç Haredilerin gözle görünür ibadet şekillerinin aksine ruhani eğitime önem vermektedir. Her iki harekette Mesih’in gelişini beklemektedir. Hasidiler Mesih’in gelişi için ruhlarını hazırlarken Harediler Mesih’i dualarıyla getirme gayretindedirler. Ortodoks Yahudiler arasındaki temel fark tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Her iki hareket de Mesih’i getirmenin hangi yolla daha hızlı olabileceği konusunda çatışmaktadır. İki hareketin de yöntemi çatışmaktadır. Harediler, Hasidilerin mistik, ruhani inanış şekillerini tam anlamıyla reddederek onları günahkâr ilan edecek boyutta muhalif düşünceye sahiplerdir. Harediler geleneğe bağlılıkları dolayısıyla her türlü reformist harekete karşı çıkmaktadırlar. “Rabbinik Yahudilik anlayışında Gelenek Tevrat’tan daha değerlidir. Çünkü Tanrı İsrailoğullarıyle sadece Gelenek sebebiyle “ahit” yapmıştır. Bu Yahudiliğe göre Gelenek olmaksızın Tevrat mükemmel olmaz, Tevrat’ı mükemmel yapan Gelenektir.”18 “Rabbinilik Yahudilik anlayışında, Tevrat ile gelenek arasında başka bir ilişki daha vardır. Bu anlayışa göre, gelenek, Tevrat’ın yani dinin (İbranice, Tevrat karşılığında kullanılan “tora” terimi, kanun, şeriat anlamına gelir) etrafında bir duvardır. Geleneğin gayesi, bu duvar vazifesi sayesinde, Tevrat’ı “korumak”tır”19 Bu zihniyete göre Tevrat’a yorum getirmenin önüne bir set çekilmiştir. Gelenek Tevrat’ın yorumlanmamasını sağlamakta ve kurallar üretmektedir. Dolayısıyla bir Yahudi kutsal kitabını alıp kelime kelime okuyarak anlam çıkarma çabasına girdiğinde en başta böyle bir teşebbüsten dolayı geleneğe göre günahkâr sayılmaktadır. Yahudi toplumunun büyük bir çoğunluğunu oluşturan Haredilerin çatıştıkları tek nokta Hasidilerin inanç şekilleri değildir. Onlar aynı zamanda Siyonizm’e de karşı çıkmaktadırlar. “Haredilere göre İsrail Devleti’nin din ile hiçbir alakası yoktur ve bizatihi sürgün döneminin bir parçasıdır. Bu grupların Siyonizm eleştirisi, hareketin seküler yapısından ziyade, Mesih’i hakkı gasp etmesi yüzündendir.20 Yahudi inancına göre devlet Mesih’in gelmesi ile kurulacaktır. Ortodoks Yahudilere göre Mesih gelmeden devlet kurma fikri kutsal kitaba aykırı bir durum olarak nitelenmektedir. Harediler Mesih’in gelmesi için dua etmekte ve kutsal kitaplarında yazılı olanları yoruma kapalı bir şekilde aynen uygulamaya çalışmaktadırlar. “Devlet seküler yapısını değiştirerek Halaha’yı benimsese ve tüm vatandaşları dindar Yahudiler olsa bile devlet varoluşsal olarak meşrû değildir. Bu yüzden, dindar siyasi partilerin yapmaya çalıştığı gibi, devleti dindarlaştırmaya çalışmak, hata üstüne hatadır. Bu yüzden Harediler, İsrail’de din ve devletin ayrı olması gerektiğinin en ateşli savunucularıdır.”21 Dindar Yahudiler tıpkı eski dönemlerde olduğu gibi varlıklarına yönelen tehditten korunmak ve yasaya tamamen aykırı olsa da hayatta kalmak için, Yahudilerin yönettiği dini nitelikte olmayan bir devleti kabul etmek zorunda kalmışlardır. Yoksa, Yahudi dini uyarınca, dine aykırı yönetim nedeniyle yıkılan iki Tapınak’tan sonra Yahudiler için başlayan sürgün, metafizik bir olayla sona erecektir, insan işi siyasi bir çözümle değil. İsrail, Mesih’in modern bir formu olarak görülmemelidir. Siyonizm ve Mesih idealleri birbirinden farklıdır, yan yana gelemezler.22 Ultra- Ortodoks Yahudilerin Yaşam Şekilleri Yahudi kimliğinin savunucusu olarak kendilerinden emin bir şekilde radikal din savunucuları olan ultra-Ortodokslar’ın geleneğin izinden giden dışa kapalı bir yaşayış şekilleri vardır. Dini inançları yaşayış şekillerini baştanbaşa belirlemektedir. Yaşam felsefeleri dogmatik kurallarla çevrilmiş inançlarına paralel bir çizgidedir. Yeniliğe kapalı, diğer din veya toplumlara karşı katı bir bakış açısına sahiptirler. Ortodoks Yahudilik inancını en katı şekilde uygulayan Harediler en doğru inancın kendilerinin olduğunu savunmaktadırlar. Aşırı tutucu olmaları toplum içinde birçok düzene karşı gelmeleriyle sonuçlanmaktadır. Bu tutumları inançlarını destekleyici bir tavır olarak da yorumlanabilir. Harediler kurulu olan devlete karşı çıkmakta Tanrı’nın izniyle Mesih’in kuracağı devlet için ibadet ve dua etmektedirler. “Harediler, Siyonist Ortodoks Yahudilerin aksine, Batı Şeria ve Gazze’nin Filistinlilere geri verilmesine karşı değillerdir. Çünkü onlara göre, önemli olan toprağa dönmek değil Tevrat’a dönmektir. Sonunda Mesih’in geleceği selamet süreci İsrail topraklarına dönmekle değil, tam bir Tevrat toplumu olunca başlayacaktır. Bu süreci hızlandırmak için hiçbir Yahudi’nin hayatı tehlikeye atılmamalı ve gerekirse Araplara toprak verilmelidir.”23 Dindar bir yaşam tazı benimseyen Harediler din eğitimlerine çok küçük yaştan itibaren başlarlar. Günümüz modern teknolojisinin sunduğu birçok imkânı reddetmektedirler. Onların toplumsal yaşama bakışları ve dini gereklilikleri algılayış ve uygulayış şekilleri teknolojiyi kabullenmemelerine ve kendilerini dış dünyadan soyutlayarak kendi içlerinde kurdukları sistemlerle varlıklarını sürdüren günümüzde ilkel olarak da yorumlanabilecek bir topluma dönüştürmektedir. Dini inanıştaki bu lafza olan itaat, inancın şeklini ve felsefesini bakış açısına göre yanıltmaktadır. Hasidiler inancı dini metinlerin lafzına göre yaşanmaması gerektiğini savunurken Harediler doğrudan lafza göre hareket etmektedirler ve bu bakış açısı sadece Yahudilik inancında olmadığı gibi benzer örneği Hristiyan topluluklarda da görmek mümkündür. Dini çatışmaların kaynaklandığı en büyük nedenlerden biri metnin yorumlanmasıdır. Aynı dine mensup ve aynı amacı benimseyen topluluklar dini metinlerin yorumlanması ya da yorumlanamayacağı konusunda fikir birliğine varmakta zorlanmaktadırlar. Başlangıçta Siyonizm fikrine muhalefet hareket eden gruplar kendi içlerinde inancın yöntemi konusunda fikir birliği sağlayamamaktadırlar. Genellikle dinin yoruma kapalı olması ya da yorumlanması sonucunda çıkan farklı yorumlar nedeniyle ortaya çıkan bu gibi mezhep çatışmaları toplulukların kendileri dışındaki diğer din mensupları, inanalar ya da inanmayanlar tarafından da ötekileştirilmelerine neden olmaktadır. “Ayırt edici ritüel ve kıyafetlerinin yanı sıra İsrail toplumunun geri kalanına kendi katı Tevrat yorumlarını ve öğreti kurallarını kabul ettirtme çabalarıyla, kendilerini geleneksel –ya da kısmen dinibütün- ve seküler Yahudilerden ayrı tutarlar24 İçe kapanık bir toplum olarak görülen Harediler İsrail devletinde bir iç tehdit olarak görülmekte, inançlarına ve kutsal kitaplarına olan sadakatleri onları dışarıdan bakıldığında tehlikeli bireyler olarak göstermektedir. Bir İsrail devleti kurulması fikrini kabul etmeyen Harediler İsrail – Filistin çatışmalarında da Filistinlilere destek olmuşlardır. Siyonist hareket Haredilere göre Tanrı’ya müdahaledir. Sonuç Ultra-Ortodoks Yahudiler ya da diğer anıldıkları isimle Harediler Yahudilik inancının Tevrat’a bağlı yaşanması gerektiğini ve bunun yaşamın her alanında belirgin bir şekilde izlerinin görüleceği düzeyde katı sınırlar ile uygulanması gerektiğini savunmaktadırlar. Siyonizm fikrine karşı olmakla birlikte yine aynı fikirde olan Ortodoks Yahudiliğin bir diğer kolu olan Hasidiler ile dini hayatın ve sosyal hayatın yaşanış biçimiyle ilgili aralarında bitmeyen bir tartışma sürmektedir. Haredilerin Tevrat’ın kutsallığının önüne geçecek düzeyde kutsadığı ya da inançları gereği evrimleşen gelenekleri Yahudi inancı içinde bölünmelere sebep olmuştur. Hasidiler bu açıdan inanmanın başka boyutlarda tartışılabileceğini öne sürmekte, mistik ve ruhani değerleri ön plana çıkardıkları bir inanç benimsemişlerdir. Harediler’in Tevrat’ın değişmezliği, yorumlanamaz oluşu konusundaki düşünceleri onların bir süre sonra geleneğe hizmet eden birer Yahudi’ye dönüşmesine sebep olmuştur. Kutsadıkları şey Tevrat’ta okudukları ya da ibadetleri olmaktan çıkıp yönteme karşı belirledikleri kurallara olan itaate dönüşmüştür. Siyonizm fikrine karşıtlıkları konusunda her iki Ortodoks Yahudi grup da aynı taraftadır. Onlara göre maksat vaad edilmiş topraklarda bir devlet oluşturmak değil, Tanrı’nın onlara Mesih’i göndereceği zamana kadar kendilerini hazırlamalarıdır. Ve bu sürece müdahale etmek inançlarına göre Tanrı’yı kızdırmaktan başka bir şey değildir ve Mesih’in gelişini geciktirmektir. Dipnotlar 1Salime Leyla Gürkan, Ana Hatlarıyla Yahudilik, İsam Yayınları, İstanbul, 2014, s. 71 2Metli, s. 21 3Seda Özalkan, “Yahudilerin Siyonizm Karşıtlığı”, Marmara Üniversitesi, Ortadoğu Araşatırmaları Enstitüsü, s. 52 4Israel Shahak, Yahudi Tarihi Yahudi Dini, Anka Yayınları, 2004, s. 78, 5Shahak, s.79-80 6Shahak, s.93 7Metli, s. 3 8Metli, s. 4 9Metli, s. 8 10Ebru Metli, “Hasidizm’in Yahudi ve Öteki Anlayışı”, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2006, s.23 11Ebru Metli, “Hasidizm’in Yahudi ve Öteki Anlayışı”, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2006, s. 25 12Metli, s. 26 13 Metli,s. 27 14Demirci, s. 17 15Ebru Metli, “Hasidizm’in Yahudi ve Öteki Anlayışı”, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2006, s. 24 16Metli, s. 27 17Metli, s. 26 18Baki Adam, “Yahudilerde Din ve Gelenek Üzerine”, İslami Araştımalar Dergisi, Cilt 6, Sayı 1, 1992, s. 46 19Adam, s. 46 20Seda Özalkan, “Yahudilerin Siyonizm Karşıtlığı”, Marmara Üniversitesi, Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü, s. 60 21Özalkan, s. 60 22Selin Çağlayan, İsrail Sözlüğü, İstanbul, İletişim Yayınları, 2017, s.106 23Çağlayan, s.107 24Nancy J. Davis, Robert V.Robinson, Dinsel Hareketler ve Sosyal Refah, İstanbul, İletişim Yayınları, 2015, s. 136 Kaynakçalar Adam, Baki, “Yahudilerde Din ve Gelenek Üzerine”, (İslami Araştımalar Dergisi, 1992) Çağlayan, Selin, İsrail Sözlüğü, ( İstanbul: İletişim Yayınları, 2017) Davis , Nancy J., Robinson, Robert V., Dinsel Hareketler ve Sosyal Refah, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2015) Demirci, Kürşat, “Yahudi Mistisizminin Temel Özellikleri”, (İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, 2012) Gürkan, Salime Leyla, Yahudilik, (İstanbul: İsam Yayınları, 2012). Metli, Ebru, “Hasidizm’in Yahudi ve Öteki Anlayışı”, (Ankara: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2006) Özalkan, Seda, “Yahudilerin Siyonizm Karşıtlığı”, (İstanbul: Marmara Üniversitesi, Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü, 2017) Shahak, Israel, Yahudi Tarihi Yahudi Dini, (İstanbul: Anka Yayınları, 2004)
10
dk.
1 Kasım 2021
Haçlı Seferlerinde Kadın Algısı
Haçlı seferleri bilindiği sonuçları itibariyle önemli etkiler oluşturan bir tarihsel meseledir. Mevzunun üzerinde oluşan tartışma konularından konulardan biri de Haçlı seferlerinde kadınların varlığına ilişkindir. Katolik hukukçular, kanun yazarları ve vaizlere göre Haçlı seferlerinde erkek savaşçıları cinsel kirlilikten korumak için kadınların bu seferlere aktif katılımı önerilmemiştir. Ancak bazı kaynaklar, soylu kadınların bir kısmının kutsal savaşlarda ve kutsal topraklarda liderlik rolleri üstlendiğini göstermektedir. Ayrıca kadınlar, hem seferlerin organize edilmesinde hem de seferlere katılımın teşvik edilmesinde önemli rol oynamışlardır. Kadınlar, erkek Haçlılara eşlik ederek diplomatik rol de üstlenmişlerdir. Bunun yanı sıra mücadele kadar değerli olan dua etme, parasal işler ve anma törenlerinin düzenlenmesini de seferlerde kadınların var oluş nedenlerine dahil edebiliriz. Haçlı seferlerinde kadınların varlığına ilişkin bir tartışma yürütülürken ilk olarak II. Urban tarafından yapılan konuşmaya dikkat çekmek gerekir. Çünkü II. Urban, yapmış olduğu konuşmada dinleyenlerine “brethen” yani “kardeşler” diye hitap etmiştir. Bu durum bile II. Urban, şövalyeliğe bağlı erkek cinsiyet dilini kullanmış olduğunun ve “Filii Dei” yani “Tanrı’nın oğulları” olarak hitap etmiş olması da aslında seferlerde erkekleri görmek istediğinin bir göstergesidir.1 Ayrıca II. Urban, bazı cinsiyete yönelik söylemlerinde önyargılı davranarak haçı almada caydırıcı olmak konusunda erkeklerin kadınların cazibelerini kullanmasına izin vermemeleri gerektiğini belirtmiş ve onları bu konuda uyarmıştır. Bu durum, daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi mücadele sırasında kadınların cinsel obje olarak görülmesini engellemek amacıyla yapıldığını kanıtlar niteliktedir. Thomas Aquinas ise “bir erkek eşi olmadığında iffetini koruyabiliyorsa ya da Kutsal topraklara onunla seyahat edebilecek durumu varsa Haçlı seferlerine gitmesini uygun gördüğünü belirtmektedir.2 Bu durumda Papa VIII. George tarafından yapılan çağrı da önem taşımaktadır. Çünkü burada kadınlar, Haçlılara destek olmaları, dua etmeleri ve bu vahim durumu çözmeleri için çağrılmışlardır.3 Aslında bakıldığında Haçlı seferleri, sadece erkeklere ve özellikle de şövalyelere yer verilmesi istenen bir yolculuktu. Hatta kadınların hem sivil anlamda hem de özellikle de askeri anlamda katılımı beklenmeyen bir durumdu. Papa III. Innocent, 1200 yılındaki “Quod Super” adlı ferman ile 1201 yılındaki “Ex Multa” adlı duyurularında da bazı istisnai durumları belirtmektedir. Şöyle ki; “Quod Super” adlı fermanla, burada kadınlardan Haçlı seferlerinin başarısı için dua etmeleri istenmiştir. Haçlı seferlerine gitmek yerine bir şövalyeyi parasal olarak desteklemek ya da ona para vermek suretiyle manevi yönden de faydaları olsun istenmektedir. Burada Flandersli Philip’in Bingenli Hildegard’dan 1177 yılında kutsal topraklar için gidiş arifesinde öğütler almış olması da örnek olarak verilebilir.4 Papalığın kadınları Haçlı seferlerinde tanıma ve kabul etme durumu, Papa III. Innocent’in saltanatı boyunca 1198 yılından 1216 yılına kadar devam etmiştir. Bazı kaynaklara göre Papa III. Innocent, Haçlı seferlerini -diğer Papalardan daha fazla- cinsiyete kayıtsız bir dizi etkinlik olarak tanımlamakta dolayısıyla burada kadın ve erkek ayrımına gitmeyen söylemlerde bulunmaktadır. Bu ayrımın olmaması durumu, Haçlı seferine giden kadınlar için ödül olarak kabul edilmiştir.5 Yine 1213 tarihli papalık Opus’u (eseri) olan “Qui Maior”da kadınlar, hem dikkate alınmış hem de ilk defa açıkça ifade edilmiştir. Papa III. Innocent, Papa VIII. Gregory tarafından yapılan çalışmaları daha da genişletmiş ve kadınlar tarafından yapılacak ayinsel aktiviteler için çağrıda bulunmuştur. Bu durum, daha çok Haçlı seferlerine erkeklerle birlikte katılma izni ile başlatılmış bir hareket olup, kadınların da buradan aynı kazançları sağlamaları için yapılmıştır.6 Bunun yanı sıra, “Ad Liberandum” gibi III. Innocent tarafından çıkarılan ek kararnamelerle“erkek” ya da “virum” gibi kelimelerden ziyade “insanoğlu” ya da Latince “hominum” kelimelerini kullanarak cinsiyet açısından nötr bir dil kullanmaya devam edilmiştir.7 Ancak yer alan bazı ifadeler de kadınların varlığı konusunda farklı görüşler içermektedir. Örneğin aşağıdaki metin kadınların varlığını belirtir. Ancak ne şekilde var olduğu konusunda bilgi vermemektedir. Şöyle ki: “Muliers singulae quinque bizantia puer tria; et süper his fideliter observandis se ipsum patriarcha contraderet obsidem cum aliis viris nobilioribus alligandis in compedibus usque in crastinam horam nonam”. Beş Bizanslı'dan 3'ü çocuk olan, bekar kadınlar vardı; ve tüm bunlar, patriğin bizzat kendisi tarafından sadakatle gözlemlenmişti; ancak zincire vurulmuş diğer esir erkeklerle birlikte, sonraki günün öğleden sonrasına kadar teslim edilmişlerdi”.8
Genel itibariyle bakıldığında kadınlar, bir şekilde Haçlı seferlerinde yer almış gibi görünmektedirler; ancak mücadelede aktif bulundular mı? Bu zor bir soru. Çünkü bu soruya cevap ararken başka görüşlerle de karşılaşmaktayız. Bu görüşler de şöyledir: Ronald Finucane, III. Haçlı Seferi'nde, mücadele sırasında kadınların aktif rol oynadığına dair açık göstergeler vardır derken bazı Batılı tarihçiler de farklı yorumlar da bulunmuşlardır. Maureen Purcell ise kadınların Haçlı seferlerinde yer aldığını itiraf ederken, ısrarla XIII. yüzyılın ikinci yarısındaki kısa bir dönem dışında, onların gerçek Haçlılar olduğunu da inkâr etmektedir. Ve “Onlar, Haçlı seferine eşlik ettikleri zaman, bunu Haçlı olarak değil de; hacılar olarak yapmışlardır ve onlar kesinlikle mücadele etmemişlerdir” der.9 Aslında Haçlı seferlerinde kadın! derken insanları susturan bu nokta, biraz da Batı Hristiyanlığı ve Müslüman kültüründe kadınların savaşamayacağı ve bu durumun beklenmemesi veya da buna inanılmaması düşüncesinden kaynaklanmaktadır denilebilir. Tüm bunların aksine kadınlar, kötülüğe duyarlı olarak kabul edilmektedir. Bunun için Hristiyan yazarlar, kadınların Haçlı ordusunda savaştığını kaydetmezler; çünkü bu durum, aksi durumda Haçlıları kötüleyecektir. Çünkü bilindiği üzere Haçlı seferlerine yapılan çağrı, Papa tarafından yapılmıştı ve insanların inançları ön planda tutulmuştu. Tam tersi durumda ise Haçlı seferlerine katılanlara duyulan güven azalacaktı. Buna bağlı olarak da fikir ayrılıkları ortaya çıkacaktır.10 Tarihçilerin bu görüşlerinden sonra kadınların Haçlı seferleri sırasında ne tür görevler yaptıklarına gelince; Haçlı seferlerinde bilindiği üzere çeşitli hastalıklarla karşılaşılmıştır. Bu da doğal olarak hasta bakıcılara duyulan ihtiyacı arttırmıştır. Şöyle ki; III. Haçlı Seferi sırasında Swabia’lı Frederick (İmparator Frederick Barbarossa’nın oğlu) tarafından yönetilen alanda Haçlıların çoğu, hastalıkltan ölmüştür. Sayısız soylu insanlar (alii in nummerabiles), aşırı kirli havadan etkilenmişlerdir. Matthew Paris’in dediği gibi “exaeris nimia corruptione”11, bu “miasma” teorisi olarak adlandırılmaktadır.12 Bu durum, hastalıklar ve ölenler bakımından Akka ve Selahaddin Eyyübi kampındaki duruma benzemektedir. Latin kaynakları, burada 200 binden 400 bine kadar bir nüfus azalmasından bahsederken Arapça kaynaklar, 100-200 arasında bir kayıptan bahsetmektedirler.13 Ayrıca farklı bir bakış açısıyla baktığımızda soylu kadınların bazı konularda Haçlı seferlerinde öncülük yaptığı kabul gören bir görüştür. Batılı kronikçiler, kadınların varlığı konusuna çok yer vermemekle birlikte Haçlı seferlerinin sıradan bir savaş olmadığı konusunda ısrarcı olmuşlardır. Bunlar, kutsal savaşlardır. Ve kadının rolü, burada problemdir. Buna dair bilinen en iyi konu, erken XIII. yüzyıla kadar, belli şartlarda kadınların haçı aldıkları ve sefere gidebildikleridir. Problem ise erkeklerin kadınları farklı bir bakış açısıyla görmeleridir.14 Orta Çağ’daki genel ideal kadın ise, kocasını dönünceye kadar bekleyen, ev işleriyle, yönetimle ilgilenen ve erkeksi bir yapıya sahip olandır. Ancak Sarah Lambert adındaki bir Orta Çağ tarihçisi, Haçlıların arkasında bıraktığı kadınların konumuyla ilgili olarak şöyle demektedir: “Eşleri yaşarken dul bırakılan bir devlet olduklarını ve de –ideal bir Haçlının sosyal beklentilerine göre- geliştirilmiş bir dönem kadını”15 olduklarını söylemektedir. Bazı durumlarda kadınların katkılarının göz ardı edildiği noktalar da olmuştur. Orta Çağ kadınlarını tanımak için en iyi tarihsel teşebbüs, Constance Rousseau’ya ait olandır. Çünkü kadınlar, Haçlı seferleri ilerledikçe daha fazla karışmaya başlamıştır. Bu tartışmanın kökeni, kadınların bu şekilde ilerlemesinde coğrafi durumun ihmal edilmiş olmasında aranmalıdır.16 Teori ve pratiğin birbirinden ayrı olduğunu ve arasındaki farkın anlaşılması gerektiği; ancak bunun ciddi şekilde göz ardı edildiği yönünde tartışmalar bulunmaktadır. Bu eşitlik iddiası, Batılı kadınlar açısından sadece III. Haçlı Seferi sırasında meyvelerini vermiştir.17 Son dönem Haçlı seferlerinde özellikle de isyan eden köylülere karşı düzenlenen Haçlı seferinde ait tarihi el yazmalarında, Peter Hermit, mızrak ve zırh taşıyan birisi olarak gösterilmiştir. Burada yine silah bırakmaya hazır kadınlardan bahsedilmektedir. Başka bir yazar ise emek ve saygıyla ciddiyetle işini yapan bir kadını açık bir şekilde anlatmaktadır. Hatta okçular olarak Haçlılar arasında yer aldıkları da belirtilmektedir.18 Belki de kadınların varlıklarının bu kadar tartışılması ya da varlıklarının kabullenilmemesi, burada uygulanan politikadaki değişimle de ilgili olabilir. Bununla ilgili olarak Kanonist Hostiensis (1200-1271), eseri “Summa aurea” (1253), kadınların eşlerinin rızası olmadan Haçlı yemini edebilmelerine rağmen, asıl sorunun bu olmadığı daha ziyade, anahtar ikilemin kadının bu yemini etkili bir şekilde taşıyıp taşıyamayacağı sorusunun incelenmesi gerektiğini savunmaktadır. Burada bir ayrıma gidilerek kadınların daha çok sefere para bağışı yapmaları konusunda ikna edilmeleri gerektiği de vurgulanmaktadır.19 Sonuç Sonuç olarak burada dikkat çeken bir nokta vardır ki; o da Haçlı seferlerinde kadınların varlığına ilişkin konuların pek çalışılmamış olmasıdır. Bunun da sebepleri konusunda da şöyle bir değerlendirme yapılabilir: Başlangıçta Haçlı seferlerine çağrı yapılırken bunların normal bir ordu oluşturulup yapılması düşünülmekteydi. Bu nedenle ordunun da erkeklerden oluşması istenmekteydi. Dolayısıyla anlatılırken de böyle olması gerektiği için bu konuya girilmiyor ve de kadınların evlilik yeminleri olduğundan onun sorumluluklarını yerine getirmekle sorumlu oldukları düşünülmekteydi. İkinci olarak da kadınlara, aktif şekilde Haçlı seferlerine katılımları için cesaret verilmemiş olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü II. Urbanus, kadınların yük ve engel oluşturacaklarını düşünmekteydi.20 Tüm bunlar yine de kadınların seferlerde bir şekilde yer almasına engel olamamıştır. Dipnotlar
1Constance M. Rousseau, “Home Front and Battlefield: The Gendering of Papal Crusading Policy (1095-1221),” Gendering the Crusades , (Ed: Susan B. Edgington and Sarah Lambert), Columbia Üniversitesi yay., New York, 2002, s. 32-33.
2James A. Brundage, “The Crusader’s Wife: a CanonisticQuandary”, Studia Gratiana 14 ,1967, s. 438-39.
3Constance M. Rousseau, “Home Front and Battlefield: The Gendering of Papal Crusading Policy (1095-1221),” s. 36-37.
4Miriam Rita Tessera, “Philip Count of Flanders and Hildegard of Bingen: Crusading against the Saracens or Crusading
against Deadly Sin”, Edgington and Lambert Gendering the Crusades , s. 77-93.
5Constance M. Rousseau, “Home Front and Battlefield: The Gendering of Papal Crusading Policy (1095-1221),” s. 33-36.
6Constance M. Rousseau, “Home Front and Battlefield: The Gendering of Papal Crusading Policy (1095-1221),” s. 40
7Constance M. Rousseau, “Home Front and Battlefield: The Gendering of Papal Crusading Policy (1095-1221),” s. 36-37.
8İtinerarium Peregrinorum et Gesta Regis Ricardi, (Ed. William Stubbs), Kitap VI, s. 403.
9M. Purcell, “Women crusaders: a temporary canonica laberration?” Principalities, powers and estates: Studies in Medieval and early modem government and society , (Ed. L. O. Frapell), Adelaide, 1979, s. 57-64.
10Helen Nicholson, “Women in the Third Crusade”, Journal of Medieval History , c. III, No: 4, S.336, s. 341.
11“Exaeris nimia corruptione” yani “dıştan yapılan aşırı mücadele”.
12Matthew Paris, Chronica Maiora, (Ed. Henry Luard), RS57, Londra, 1874, s. 370.
13Baha’ad-Dîn Yusuf ibn Rafi ibn-i Şeddad, The Life of Saladin, Londra, 1897, s. 332; Thomas Gregor Wagner-Piers D. Mitchell, “The Illness of King Richard and King Philippe on the Third Crusade: An Understanding of arnaldia and leonardie”, Crusades, c. 10, Ashgate yay., 2011, s. 27.
14Helen Nicholson, “Women in the Third Crusade”, s. 348
15Sarah Lambert, “Crusading or Spinning,” Gendering the Crusades , (Ed. Susan B. Edgington and Sarah Lambert), Columbia Üniversitesi yay., New York, 2002, s. 8.
16Constance M. Rousseau, “Home Front and Battlefield: The Gendering of Papal Crusading Policy (1095-1221),” s. 32.
17Constance M. Rousseau, “Home Front and Battlefield: The Gendering of Papal Crusading Policy (1095-1221),” s. 32-36.
18Elizabeth Casteen, “Women, Gender, and the Crusade,” Lecture from Binghamton University, Binghamton, 2013.
19Purcell, “Women Crusaders”, s. 60; Brundage, Medieval Canon Law and the Crusader, University of Wisconsin yay., Madison, 1969, s. 99-103; “The Crusader’s Wife: a Canonistic Quandary”, Studia Gratiana 14 , 1967, s. 437-38.
20Pınar Ülgen, “Unutulan Haçlılar:İtinerarivm Peregrinorvm Et Gesta Registi Ricardi Adlı Esere Göre Kadınların Haçlı Seferlerine Etkileri”,Uluslararası Geçmişten Günümüze Şehir ve Kadın Sempozyumu, c.II, Samsun, 2016, ss.1223-1232.
Kaynakça
“The Crusader’s Wife: a Canonistic Quandary”, Studia Gratiana 14 , 1967, s. 437-38. Baha’ad-Dîn Yusuf ibn Rafi ibn-i Şeddad, The Life of Saladin, Londra, 1897. Brundage, James A.; “The Crusader’s Wife: a Canonistic Quandary”, StudiaGratiana 14 ,1967, s. 438-39. Brundage, James A.; Medieval Canon Law and the Crusader, University of Wisconsin yay., Madison, 1969. Casteen, Elizabeth; “Women, Gender, and the Crusade,” Lecture from Binghamton University, Binghamton, 2013. İtinerarium Peregrinorum et Gesta Regis Ricardi, (Ed. William Stubbs), Kitap VI. Lambert, Sarah; “Crusading or Spinning,” Gendering the Crusades , (Ed. Susan B. Edgington and Sarah Lambert), Columbia Üniversitesi yay., New York, 2002, s. 8. Nicholson, Helen; “Women in the Third Crusade”, Journal of Medieval History , c. III, No: 4, S.336, ss. 335-349. Paris, Matthew; Chronica Maiora, (Ed. Henry Luard), RS57, Londra, 1874. Purcell, M.; “Women crusaders: a temporary canonica laberration?” Principalities, powers and estates: Studies in Medieval and early modem government and society , (Ed. L. O. Frapell), Adelaide, 1979, s. 57-64. Rousseau, Constance M.; “Home Front and Battlefield: The Gendering of Papal Crusading Policy (1095-1221),” Gendering the Crusades , (Ed: Susan B. Edgington and Sarah Lambert), Columbia Üniversitesi yay., New York, 2002, s. 32-33. Tessera, Miriam Rita; “Philip Count of Flanders and Hildegard of Bingen: Crusading against the Saracens or Crusading against Deadly Sin”, Edgington and Lambert Gendering the Crusades , s. 77-93. Thomas Gregor Wagner-Piers D. Mitchell, “The Illness of King Richard and King Philippe on the Third Crusade: An Understanding of arnaldia and leonardie”, Crusades, c. 10, Ashgate yay., 2011, s. 27.
8
dk.
11 Ekim 2021
Osmanlı’da Bir Mühtedi: Humbaracı Ahmed Paşa
Batı tarzı askeri yeniliklerin temelinin atıldığı dönem olan 1. Mahmud devrinde Avrupa’nın gelişmiş askerî yöntemlerine hâkim olmak amacıyla Batı’dan askerî bir uzman getirmeye karar verildi. Bunun akabinde Fransız asıllı Comte de Bonneval (Humbaracı Ahmed Paşa) davet edildi. Osmanlı hizmetine giren ve sonra Müslüman olan Cloud Alexander Comte de Bonneval Ahmed Paşa adını alarak Osmanlı Devleti için çeşitli hizmetlerde bulundu. Bonneval’in çalışmaları sonucunda Osmanlı ordusunda topçu sınıfı oluşturuldu ve ilk askeri okul açıldı. XVIII. Yüzyıl Osmanlı Devleti’nde köklü değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir yüzyıldır. Bu çerçevede bu yüzyılda Osmanlı’da çok önemli yenilikler gerçekleştirilmiştir. Bunlardan birisi de Batı’dan getirilen askerî uzmanlardır. XVIII. yüzyılda Batı tarzında askerî ıslahatların temelinin atıldığı dönem ise I. Mahmud dönemidir (1730-1754). Nitekim 1730 yılında yaşanan isyan hadisesi ile amcası III. Ahmed’in yerine geçen Sultan I. Mahmud, yenilik ve ıslahat fikirlerine açık bir padişahtır. I. Mahmud, ülkenin Avrupa tarzında reformlarla düzeltilebileceğini, kötüye gidişin ancak bu şekilde önlenebileceğini düşünmektedir. Bunun için III. Ahmed döneminde Osmanlı Devleti’ne iltica eden, İbrahim Müteferrika’yı yanına çağıran padişah, kendisinden savaşlarda alınan yenilgilerin nedenlerini ve alınabilecek tedbirleri sordu. Bu şekilde İbrahim Müteferrika’nın “Usulü’l-hikem fi Nizamü’l-Ümem” adlı eserinin yazılmasına vesile oldu. İbrahim Müteferrika “Ulusların Politikasında Akılcı Temeller” adlı eserinde halkın âdil bir hükümdara boyun eğdiği ve kendi işlerinde bile onun düşüncelerini ve ölçülerini takip ettikleri geleneksel bir monarşik yapıdan bahsetmektedir. Yine Müteferrika’ya göre askerî birimlerde teknik reformların yapılması gerekmektedir. Sultan I. Mahmud, savaş araç ve teknikleri, teşkilâtı, strateji metotları önceki dönemlere göre tamamen değişen Avrupa orduları karşısında, askerî bir ıslahat yapmadan uzun süre dayanmanın ve savaşları kazanmanın mümkün olamayacağını anladı. Bu amaçla Sultan I. Mahmud amcası III. Ahmed döneminde başlatılan yenilik hareketlerinin daha azimli ve plânlı bir şekilde yürütülmesini sağladı. Bu nedenle III. Ahmed zamanında De Rachfort adındaki bir Fransız Huguenot (Fransız Protestanı) subayı çağırtıp, Osmanlı ordusunun ıslahı için bir rapor hazırlattığı gibi, kendisi de Avrupa’nın gelişmiş, üstün askerî yöntemleri ve tekniklerine göre yetişmiş Osmanlı askeri erkânı olmadığını bildiğinden bir Avrupalı askeri danışman getirmeye karar verdi. Bu çerçevede faaliyetlere başlayan I. Mahmud, Avrupa’nın gelişmiş askerî yöntemlerine hâkim olmak amacıyla Batı’dan askerî bir uzman getirdi. Bu çerçevede I. Mahmud döneminde Osmanlı ordusunda birtakım yenilikler yapmak ve orduyu Batılı anlamda düzenlemek amacıyla Fransız asıllı Comte de Bonneval (Humbaracı Ahmed Paşa) davet edildi. Osmanlı hizmetine girdikten sonra Müslüman olan ve Ahmed Paşa adını Bonneval’in asıl adı Cloud Alexander Comte de Bonneval’dir. 14 Temmuz 1675’de Coussae’de doğan Bonneval, asker olarak yetişen ve İspanya savaşlarında tanınan bir Fransız asilzadesidir. XIV. Lui’nin saray nazırıyla arası açılan Bonneval’in kralın gözünden düşmesi ordudan ihracına neden oldu ve Fransa’dan kaçarak Avusturya’ya gitti. Avusturya ordularında Osmanlılara karşı başarılı savaşlarda yer aldıktan sonra, giderek güçlenmesinden rahatsız olan Prens Euguen tarafından azledildi, mal varlığı müsadere edildi ve hapsedildi. Üç sene kadar hapis kalan Bonneval’a Avusturya’yı terk etmesi şartıyla istediği yere gitmesine izin verildi. Önce Venedik, sonra Bosna’ya giden Bonneval, Avusturya’dan intikam almak düşüncesi ile Osmanlı hizmetine girdi ve Müslüman oldu. Humbaracı Ocağı’nda Islahat Faaliyetleri Beylerbeyi pâyesi ile Humbaracı Ocağı’nın başına getirilen ve “Humbaracı Ahmed Paşa” adıyla anılan Bonneval, Humbara Ocağı’nın ıslahı için görevlendirildi. Bonneval’in çalışmaları sonucunda Osmanlı ordusunda topçu sınıfı oluşturuldu ve ilk askeri okul açıldı. Bu çerçevede öncelikle ulûfeli bir humbaracı sınıfı kuran Bonneval, bu iş için bir nizamnâme hazırladı. Humbaracı Ahmed Paşa’nın hazırladığı nizamnâme ile kendisinden sonraki reformcuların sık başvurdukları bir örnek meydana getirildi. Buna göre, düzenli maaş ve emekli aylıkları vermek suretiyle askerliği yeniden bir meslek haline getirmeyi planlayan Ahmed Paşa çalışmalara başladı. Yeniçeri alaylarını daha küçük birimlere ayırarak, başlarına kendi yetiştireceği subayların getirilmesini isteyen Humbaraca’nın isteği yeniçerilerin karşı çıkması nedeniyle uygulanamadı. Bunun üzerine topçu birliklerinin kurulması için çalışan Ahmed Paşa, Fransa’dan 3 subayı kendisine yardımcı olması için getirtti. 1734 yılında Humbaracıbaşı Ahmed Paşa’nın yeniden yaptırdığı 100 adet küçük humbara havanları örnek alınmak suretiyle 50.000 adet humbara döktürttü. Sadrazam Topal Osman Paşa’nın 1732’de azlinden sonra, Humbaracı Ahmed Paşa bir müddet unutulduysa da Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa döneminde kendisine tekrar beylerbeylik pâyesi verilerek, “Sadrazam Müşâviri” oldu. Yine Bosna’dan 300 kadar nefer getirten Ahmed Paşa, Üsküdar Ayazma’da kurulan Humbaracı Kışlası’nda bu askerlere Batı tarzında eğitimler aldırdı. Bu şekilde Ahmed Paşa’nın çalışmaları sonucunda ulûfeli humbaracılardan her 100 kişi bir oda oluşturacak şekilde teşkilatlandırılan Humbaracı Ocağı 1735 yılında müstakil bir ocak haline getirildi. Humbaracı Ahmed Paşa’nın nezaretinde kurulan Ulufeli Humbaracı Ocağı, gerek askerî özellikleri, gerekse idarî açıdan diğer ocaklardan farklı şekilde düzenlendi. Bu ocakta geometri bilen humbaracılar yetiştirmek amacıyla pratik talimlerin yanı sıra, geometri, trigonometri, balistik ve teknik resim gibi dersler gösterildi. Ahmed Paşa’nın kurduğu Ulufeli Humbaracılar Ocağı, Batı tarzında askerî teknik eğitim konusunda Osmanlı Devleti’nde gerçekleştirilen ilk faaliyet olarak kabul edilmektedir. Yine Humbaracı Ocağı’nın asker ihtiyacını karşılamak amacıyla bir “Hendesehâne” açıldı. Türkiye’nin ilk yüksek teknik eğitiminin verildiği bu kuruma ilk olarak Bostancı Ocağı’ndan seçim yoluyla elemanlar alındı. Subay yetiştirmek amacıyla açılan bu okul, daha sonraki yıllarda III. Selim tarafından kurulacak olan “Mühendishâne-i Berr-i Hümâyun”un temellerini oluşturdu. Humbaracı Ahmet Paşa kurduğu topçu ocağının askerlerini 1736’da Avusturya’ya karşı sefere çıkardı. Humbaracı Ahmed Paşa’nın yaptığı ıslahat faaliyetleri Osmanlı ordularının 1736 ile 1739 arasındaki Ruslara ve Avusturyalılara karşı yaptığı seferlerin başarılı olmasını sağladı. Bu reformlar sayesinde Osmanlı orduları Sırbistan’ın büyük bir kısmını Belgrad da dâhil olmak üzere geri aldı ve Bosna’daki Osmanlı hâkimiyetini güçlendirdi. Humbaracı Ahmet Paşa’nın Dış Politika Konusunda Katkısı Bunların yanı sıra Humbaracı Ahmet Paşa, sadece askerî alanlarda değil aynı zamanda I. Mahmud’a dış işlerinde de fikir vererek, imparatorluğun savunmasının askerî güce olduğu kadar ekonomik güce de dayandırılmasını teşvik etti. Nitekim bunlarla ilgili Humbaracı Ahmed Paşa’nın Avrupa’da meydana gelen siyasi ve askeri gelişmeler ile ilgili Osmanlı yönetimini bilgilendirmeye yönelik raporları bulunmaktadır. Humbaracı Ahmed Paşa tarafından Babıâli’ye sunulan bu raporlarda Sicilyateyn, Rusya, İngiltere ve Hollanda gibi Avrupalı devletlere ait özellikle dış politika ile ilgili gelişmeler yer almaktadır. Fransız temsilcisi bu şekilde Osmanlı yönetimi üzerindeki etkisini artırmayı düşünmektedir. Bonneval ileriyi gören ve zamanının çok ötesinde olduğunu gösteren fikirlere sahipti. Müteferrika gibi, o da Rusya’nın yakın gelecekte Avrupa ve Asya’daki gelişmelerini önceden görmüş ve bu durumdan en çok etkilenecek devletin Osmanlı olacağını belirtmiştir. Bu durum karşısında, Osmanlılara düşen görev, Rusya’daki gibi çağdaş teknolojileri almaktı. Ancak yeniçerilerin karşı çıkmaları ve Ahmet Paşa ile Sadrazam Silahdar Mehmed Paşa arasında çıkan anlaşmazlıklar sonucunda Ahmet Paşa Kastamonu’ya sürgün edildi. Bu olayın ardından okul ve öğrencilerinin ödenekleri kesildi. Ancak Silahdar Mehmed Paşa’dan sonra göreve gelen sadrazamlar, Humbaracı’yı tekrar göreve getirdi ve Ahmed Paşa, 1747’de ölümüne kadar burada kaldı. Açtığı okul bir süre daha yönetildiyse de giderek artan yeniçeri muhalefeti sonucunda 1750’de kapatıldı. Fakat Ahmed Paşa, sadece Humbara Ocağı ile ilgili değil, o dönemdeki saray teknik hizmetlerinin modernleşmesi için de katkı da bulundu. Bu çerçevede Humbaracı Ahmed Paşa tarafından top dökümhanesi, baruthane ve tüfek fabrikası kuruldu. Yine 1747 yılındaki ölüm tarihine kadar kurduğu ulufeli Humbaracıların talimiyle ilgilenen Humbaracı Ahmed Paşa, Avusturya Veraset Savaşları ile ilgili kaleme aldığı takrirler yoluyla Babıâli’ye hizmet etti. Ancak Bonneval’in kısmen kendisinden kaynaklanan hataları, kısmen de içine düştüğü Osmanlı siyasal yaşamındaki kararsızlık ve çekişmeler yaptığı ıslahatlarda fazla etkili olmasını engelledi. Fakat Humbaracı Ahmed Paşa, bundan sonra Batı’dan getirilecek askeri uzmanlar için bir öncü teşkil etti. Kaynakça Abdülkadir Özcan, “Humbaracı Ahmed Paşa”, DİA. C. XVIII, Türkiye Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2006, s. 551-553. Abdülkadir Özcan, “Mahmud I”, DİA. C. 27, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2003, s. 348-352. Ahmet Halaçoğlu, “Humbaracı”, DİA. C. 18, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 1998, s. 349-350. Avigdor Levy, “Military Reform and the Problem of Centralization in the Ottoman Empire in the Eighteenth Century”, Middle Eastern Studies, Vol. 18, No. 3 (Jul., 1982), pp. 227-249. Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, (Çev. Metin Kıratlı), TTK. Yay., Ankara 2000, s.48-49. Cavid Baysun, “Ahmed Paşa (Humbaracı)”, İA., C. I, MEB. Yay., İstanbul 1989, s. 199. Ekmeleddin İhsanoğlu, “Yenileşme Döneminde Osmanlı Bilim ve Eğitimi”, Türkler, C. 14, (Ed: Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca), Yeni Türkiye Yay., Ankara 2002, s. 881-896. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C. V, 6. Baskı, TTK. Yay. Ankara 1988 Halil Erdemir, “Batılılaşma Sürecinde Fransa Etkisi”, Türkler, C. 14, (Ed: Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca), Yeni Türkiye Yay., Ankara 2002, s. 641-646. Hamiyet Sezer Feyzioğlu, “IIII. Selim Dönemi’nde Humbaracı Ocağı’nda Yapılan Düzenlemeler”, TAD. C. 35/S. 60, s. 2016, s. 141-156. Hatice Arslan, “Osmanlı Askeri Islahatlarında İstihdam Edilen Yabancı Uzmanlar (1730-1908)”, Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Isparta 2010. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. IV. TTK. Yay., Ankara 1988. Mehmed Arif, “Humbaracı Ahmed Paşa (Bonneval)”, Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası (TOEM), III-IV, S. 18-20, İstanbul 1328, s. 1143-1144. Mehmet Alaaddin Yalçınkaya, “XVIII. Yüzyıl: Islahat, Değişim ve Diplomasi Dönemi (1703-1789 )”, Türkler, C. 12, (Ed: Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca), Yeni Türkiye Yay., Ankara 2002, s.470-502. Mehmet Alaaddin Yalçınkaya, “Osmanlı Devleti’nin Modernleşme Sürecinde Avrupalıların İstihdam Edilmesi (1774-1807)”. Erken Klasik Dönemde XVIII. Yüzyıl Sonuna Kadar Osmanlılar ve Avrupa: Seyahat, Karşılaşma ve Etkileşim, ( Ed. Seyfi Kenan) İSAM Yay. İstanbul 2010, s. 421-448 Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü , C. I, MEB. Yay., İstanbul 1983. Mithat Sertoğlu, Mufassal Osmanlı Tarihi Resimli Haritalı, C. V, TTK. Yay., Ankara 2011, Murat Gündüz, “XVIII. Asrın İkinci Yarısında Osmanlı Devleti’nde Islahat Hareketleri”, Gazi Üniversitesi, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2012. Mustafa Kaçar, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Mühendishanelerin Kuruluşu”, Osmanlı (Bilim), C. 8, (Ed. Güler Eren), Yeni Türkiye Yay., Ankara 1999, s. 680-701. Mustafa Kaçar, “Osmanlılarda Askerî Teknik Eğitim”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, C. 2, S. 4, 2004, s, 455-469. Mustafa Nuri Paşa, Netayicü’l-Vukuat, II-III, İstanbul 1327. Necdet, Hayta -Uğur Ünal, Osmanlı Devleti’nde Yenileşme Hareketleri (XVII. Yüzyıl Başlarından Yıkılışa Kadar), 2. Baskı, Gazi Kitabevi, Ankara 2005. Niyazi Berkes,, Türkiye’de Çağdaşlaşma, (Yay. Haz: Ahmet Kuyaş), YKY. İstanbul 2002. Robert Mantran, 17. Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul, Kurumsal, İktisadî, Toplumsal Tarih Denemesi , C. I, (Çev: M. Ali Kılıçbay), TTK. Yay., Ankara 1990 Stanford J., Shaw, Hıstory Of The Ottoman Empire and Modern Turkey, Volume I: Empire of the Gazis: The Rise and Decline of the Ottoman Empire, 1280-1808, Cambridge University Press 1976. Şemdanizâde Fındıklılı Süleyman Efendi, Mür’it-i Tevârih, (Haz: M. Münir Aktepe) C. I, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay., İstanbul 1976. Uğur Demir, Osmanlı Hizmetinde Bir Mühtedi Humbaracı Ahmed Paşa (1675-1747), Yeditepe Yay., İstanbul 2015. Fatih Yeşil, “Bir Fransız Maceraperestin Savaş Ve Diplomasiye Dair Görüşleri: Humbaracı Ahmed Paşa’nın (Kont Alexander Bonneval) Lâyihaları”, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2011, Güz (15), s. 205-228. Uğur Kurtaran, “Sultan Birinci Mahmud Dönemi (1730-1754) Islahat Hareketleri”, Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 8/2, Winter 2013, p. 167-179 Uğur Kurtaran, Sultan I. Mahmut (1730-1754), 2. Baskı, Altınordu Yay., Ankara 2018. Vak‘anüvis Mehmet Suphi Efendi, Suphi Tarihi (Haz. Mesut Aydıner), Kitabevi Yay., İstanbul 2007. Yavuz Onat, “Osmanlı Teknolojisine Genel Bir Bakış”, Osmanlı (Bilim), C. 8, (Ed. Güler Eren), Yeni Türkiye Yay., Ankara 1999, s. 637-655.
7
dk.
30 Eylül 2021
Çanakkale’den İstiklal Yolu’na: Cevat Paşa, Mehmetçiği ve Anadolu Kadınını Anlatıyor
18 Mart 1915 günü Çanakkale Deniz Muharebeleri sırasında Osmanlı askerlerini sevk ve idare eden komutan Cevat Paşa, şüphesiz Çanakkale Zaferinin mimarlarındandır. İstiklal Harbinde de aktif görev yapan Cevat Paşa, değişik zamanlarda gazetelere Çanakkale Muharebeleri ve Milli Mücadele üzerine mülakat vermiş, gözlem, duygu ve düşüncelerini aktarmıştır. Dr. Ömer Çakır, Cevat Paşa ile yapılan mülakatlarda derleyerek okurlarımız ile paylaştı. Öncelikle; Çanakkale’den, Çanakkale Savaşları’nı, İstiklal Yolu’ndan da Kurutuluş Savaşı günlerinde İstanbul’dan Ankara’ya insan ve mühimmat yolculuğunun güzergâhından biri olan İnebolu-Kastamonu-Çankırı-Ankara hattını kastettiğimizi ifade edelim. Cevat Paşa ise Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı olup 18 Mart 1915 günü Çanakkale Deniz Muharebeleri sırasında Osmanlı askerlerini sevk ve idare eden komutandır. Kendisi ile değişik zamanlarda mülakatlar yapılmış ve Çanakkale Muharebeleri’ne ilişkin gözlem, duygu ve düşünceleri öğrenilmeye çalışılmıştır. Yine bu röportajlardan birinde Milli Mücadele sırasında İnebolu-Kastamonu yolu üzerinde rastladığı mermi taşıyan bir kadın kahramana ilişkin gördüklerini ve işittiklerini anlatmıştır. İşte bu yazıda Cevat Paşa ile yapılan mülakatlarda anlattıkları günümüz okuru ile paylaşılacak ve bazı değerlendirmelerde bulunulacaktır. Yedigün , C.7, No: 180, 19 Ağustos 1936 Malum, Mart ayında 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, 18 Mart da Çanakkale deniz zaferinin olduğu gündür. O sebeple makalemizde hem akademik camianın dışında çok fazla bilinmediğini düşündüğümüz bu röportajlardan bahsetmek hem de bu vesileyle Türk kadınının ve Mehmetçiğin vatan aşkını, kahramanlık ve fedakârlığını hatırla(t)mak, onları yâd etmek istedik. Hani diyor ya şair Üsküdarlı Talat, “Geçmişlerin eylemez ise ruhun şâd
Etmez geleceklerde bizi elbet yâd”1 Cevat Paşa ve Şu Boğaz Harbi 18 Mart günü Çanakkale Boğazı’nda dünya tarihinde eşine az rastlanabilecek bir savaş gerçekleşir. Mehmet Akif, bu gerçeği ve yaşananları şöyle anlatır: Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya2
İngiliz ve Fransız donanmasına ait pek çok gemiyle Çanakkale Boğazı’na yapılan ve o günün sabahından akşamına kadar süren hücum, Anadolu ve Rumeli yakasındaki tabyalarda görev yapan askerlerimizce olağanüstü bir çaba, kahramanlık ve fedakârlıkla geri püskürtülmüş ve düşman, başta üç büyük gemisi olmak üzere birçok askerini Boğaz sularına gömerek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Düşman, yaklaşık bir ay sonra, bu kez de şansını karadan deneyecek ancak dokuz ayın sonunda ona da muvaffak olamayacaktır. Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa ve karargah subayları [ Hürriyet Erişim tarihi: 17/03/2020] Cevat Paşa, Çanakkale Savaşı sırasında Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı’dır. Diğer bir deyişle Çanakkale Boğazı’nın savunmasından sorumlu komutandır. Dolayısıyla, hem boğazın savunma planını maiyetiyle beraber yapan hem de en büyüğü 18 Mart 1915 günü cereyan eden Çanakkale deniz savaşlarını sevk ve idare eden Cevat Paşa’dır.3 O sebeple o güne ilişkin yaşananların bizzat tanığı olması bakımından söylediklerinin hem tarihi bakımdan hem de harp edebiyatı açısından önemi büyüktür. Bu çerçevede, zaferden yaklaşık iki hafta sonra Çanakkale’de kendisini ziyaret eden bir heyete söyledikleri4 ile biri Gıyas Yetkin’in bahsettiği5 diğeri de Kandemir’in yaptığı iki mülakat6 oldukça dikkat çekicidir. Aslında İngiliz ve Fransız donanmasının Çanakkale Boğazı’na yaptığı top atışları 18 Mart’ta ilk değildir. Zira daha önce de 3 Kasım 1914’te, 19 ve 25 Şubat 1915’te de Osmanlı mevzileri bombalanmıştır. Ancak asıl büyük harekât 18 Mart günü gerçekleşmiştir. Her zaman olduğu gibi sabah erkenden kalkan Cevat Paşa, “18 Mart sabahı düşman donanmasının taarruz edeceği hakkında bir malûmat” olmadığı için7 askeri denetim amacıyla Boğaz’ın karşı tarafına, Kilitbahir’e geçer. Bu sırada yanında 19. Tümen Komutanı olarak Mustafa Kemal de vardır. Paşa, bu konuda şunları söyler: “O sabah Kilitbahir’deki tabyaları gezdim. O esnada 19'ncu Fırka Kumandanı olan Kaymakam Mustafa Kemal Bey’le beraberdik. Kirte’ye gittik. Bu sırada düşman donanmasının boğaza doğru ilerlemekte olduğunu gördük. Gemilerin almış olduğu tertibata nazaran bunun alel’ade bir hareket olmadığına kâni olarak hemen Alçı Tepeye doğru geri döndük. Bu anda ilk taarruz mermisi başımızın üzerinden geçerek Alçı Tepeye saplandı. Hemen Maydos’a hareketle Mustafa Kemal Bey’den ayrılarak Çanakkale’ye döndüm” .8 Cevat Paşa ( Resimli Gazete , 21 Mart 1341) Cevat Paşa, saat 10 sularında Boğaz’a yapılan şiddetli hücum başlayınca Çanakkale’ye döner; fakat bu o günün imkânlarında çok çabuk olmaz. Zira Paşa, Çanakkale’ye ancak saat iki gibi gelebilir. Bu arada deniz savunmasının komutasını, Cevat Paşa’nın yerine Kurmay Başkanı Selahaddin Adil üstlenmiştir. Saat 13: 40’ta Kilitbahir’den hareket eden Cevat Paşa’yı “çimenliğin paşa iskelesi”nde İstihkâm Binbaşı Osman Aşki Bey karşılar. Paşa, iskeleye çıktıktan sonra “Ben karargâha gidiyorum” deyip beyaz atına binerken Osman Aşki Bey, “Arka yoldan geçseniz paşam çarşı ve hamidiye ateşe pek maruz. Yangınlar da var” deyince Cevat Paşa bu tavsiyeye gülümseyerek, “Asker her zamanki yolundan gider” diyerek atını mahmuzlar.9 Cevat Paşa’nın Çanakkale’ye ayak bastığı sırlarda Fransızların Bouvet zırhlısı da Boğaz’ın karanlık sularına gömülür. Selahaddin Adil Bey bu durumu şöyle anlatır: “Saat 13:45’de yerlerini İngilizlere bırakmak üzere geri çekilmeye başlayan Fransız zırhlılarının manevralarını seyrediyoruz. Az sonra müthiş bir infilak ile havaya kalkan büyük bir su sütunu arasında büve[Bouvet] kayboldu. Hepimizin yüzünde bir ümit tebessümü belirdi. Sabahtan beri taşımakta olduğum manevi mes’uliyet yükünü birkaç dakika sonra tarassut mahalline gelen Cevat Paşaya başarı ile bırakmıştım.”10 Bouve[Bouvet]’nin batışı sonrasında Fransız zırhlılarının yerini alan İngiliz gemileri, biraz daha ileri sokulur ve tabyalarımızı müthiş bir ateş yağmuruna tutar. Bu sırada en fazla hedef olan yerlerden biri Çimenlik Kalesi olur. Aynı zamanda Çanakkale’de “tatar mahallesi”nde yangınlar çıkar. Ateş sırasında Çimenlik Kalesi’ni telefonla arayan Cevat Paşa, az önce şehit olan santral memurunun yerini alan Edremitli Mehmet Efendi’den vaziyete ilişkin bilgi alır. Çimenlik düşman mermileri ile büyük hasar görmüş, paşa iskelesi ve cephanelik havaya uçmuştur.11 Kısa süre sonra, yanmakta olan kapalı çarşı tarafından bir at sesi duyulur. Cevat Paşa, beyaz atının üstünde hafif dört nalla yangınların arasından süratle geçerek Çimenlik’e gelir. Kalenin her tarafını gezen Paşa, askerleri teselli eder, icap eden emirleri verir. Bu sırada yüzünden kan akan bir erin yarasını su ile temizleyip mendili ile sarar. Hepsinin gönlünü aldıktan sonra tekrar karargâhına döner.12 Cevap Paşa, Çanakkale’ye gelip komutayı devraldıktan sonra adeta tabyadan tabyaya koşar ve askerlerle bizzat ilgilenir. Bouve’nin batışından sonra Rumeli Mecidiye tabyasında daha canlı bir çalışma göze çarpar. Hilmi Bey komutasındaki tabyadan yapılan isabetli atışlar sayesinde İnfleksibl gemisi arka bacasını kaybeder, Hamidiye’den yapılan isabetli bir atışla da yana yatar ve geri çekilmek zorunda kalır. Gemideki askerler başka gemilerin yardımı ile kurtarılır. 13 Saat 15:35’te Rumeli Mecidiyesi üzerine yoğunlaşan düşman ateşi, burada büyük hasar meydana getirir; cephanelik havaya uçar, birçok şehit verilir, bazı toplar toprağa gömülür. O sırada bu bataryada görev yapan Edremitli Seyit Onbaşı, manzarayı şöyle anlatır: Gıyas Tekin[Yetkin]’in Seyyid Onbaşı ile yaptığı röportaj( Cumhuriyet , 22 Ağustos 1936) Gözlerimi açtığım zaman kendimi yerde buldum. Yanımda bizim, toptan Ali vardı, başucumda çömelmiş bana bakıyordu. Başka kimseyi görmüyordum. Her taraf çınçın ötüyordu. Ses yoktu hiçbir yerde.. Etrafa bakarken birden irkildim. Sağımda solumda kol bacak parçaları gördüm.(…) Bataryaya baktım bizim üçüncü toptan gayrısı toprağa gömülmüş. Bir bizimki meydanda. -Ali nirde arkadaşlar? Diye sordum. Ali önüne baktı başını eğdi de: -Onlar hepsi mertebelerini buldular. 14 şehit 24 de yararlı ortada kalan senle ben.. Denizlili Ömer’in de gözleri yandı. Bakıyor ama görmüyor, fukara şimdi... dedi… Tekrar denize bakıyorum kafir daha sokulmuş gibi geliyor bana.. hem de durmadan ateş ediyor. Bizim topa bakıyorum dim dik duruyor. Ama mataforası kopmuş yerde yatıyor. Topun tam altına kadar gelmiş bir mermiye gözüm ilişiyor. Sanki dile gelmiş: -Beni topa kaldır diyor. Birden tutamadım kendimi: -Ali gel kolayla şu gülleyi alayım sırtıma dedim. Ali şaşkın yüzüme baktı başını iki yana salladı: -Delirdin mi yoksa Seyit sen. Kalkar mı o koca gülle yerinden? 215 okkadır o. -Gel yardım et lafı bırak dedim. Kim bilir ne sert konuşmuşum ki Ali koştu geldi. Kolaylamak istedi üzeri yağlı olduğundan ikimizin de elinden (zıyptı-kaydı) ellerimizi biraz toprakladıkta bir daha davrandık. -Bismillah ya Allah diyerek sırtladımdı. Belime aldım yerden kalktım bi teraziledim kendimi… Merdivene yürüdüm. Sağ ayağımı bastım bu sefer solumu bir türlü alamadım. -Gel ülen Ali bir daha kolayla şunu dedim. Ali şaşırmıştı koştu geldi, kolayladı uzatmayalım koyduk namlıya.”14 Mehmed oğlu Seyid ( Harp Mecmuası , Sayı: 2, Kânûn-ı evvel [1]331) İlk mermi, gemilerin biraz arkasına, ikincisi biraz önüne düşer. Üçüncü mermi ise en öndeki geminin arka tarafına isabet eder. Bu, Ocean adlı gemidir. Seyit’in attığı mermi ile dümen sistemi zarar gören gemi, dönmeye başlar; ardından da bir torpile çarpar ve su alıp iskele tarafına yatar. Geminin bu hali bütün filoyu korku ve dehşet içinde bırakır. Ocean’ı kurtarmaya gelen gemi isabet alıp batırılınca Ocean da yavaş yavaş sulara gömülür.15 Bu sahnelerin yaşandığı sırada Cevat Paşa, Rumeli Mecidiye Tabyası’na gitmek üzere motoruna binerek Kilitbahir’e geçer. Denizden geçerken yakınlarına düşen bir merminin kaldırdığı suların serpintisi motora kadar gelir. Paşa’nın yanında bulunan Osman Zati Bey, motorun tentesini kaldırarak Cevat Paşa’ya siper etmeye çalışır. O sırada motorda bulunan Başçavuş Mehmed İsmail’in anlattığına göre Cevat Paşa, Osman Zati Bey’e hitaben şöyle der: “-Teşekkür ederim. Oğlum. Yardımına şimdiden başladın. Ama merak etme biz davamızda haklıyız. Cenabıhak bizi muhafaza buyuracak. Düşman bize saldırıyor. Biz yurdumuzu muhafazaya gayret ediyoruz.”16
Kilitbahir’e çıkan Cevat Paşa, doğruca Mecidiye Tabyası’na gider. Sonrasını kendisi şöyle anlatır: “Vak’a yerine gittim. Berhava olan cephaneliğin tahribatı müthişti. Bugünün en büyük zayiatını burada vermiştik. 14 şehidimiz vardı. Bir ağacın altında bir nefer uzanmış yatıyordu. Kendisine seslendim:
-Nen var evladım?.. diye sordum.
Hemen yerinden fırladı ve bana bakmıyarak vaziyet aldı.
-Vah. Vah. Yavrum yoksa gözlerinden rahatsız mısın?. dedim. Bu teessürümü hissedince:
-Merak etmeyin, üzülmeyin, efendim.. Ben gözlerimi, göreceğimi, gördükten sonra kaybettim, diyerek beni ağlattı.”17
Daha sonra tekrar Çanakkale’ye geçen Cevat Paşa, atıyla bu kez de Dardanos Tabyası’na koşar. Zira o gün tıpkı Rumeli Mecidiyesi gibi hem büyük yararlılık gösteren hem de düşmanın ağır bombardımanına maruz kalıp şehitler verilen tabyalardan biri de Dardanos’tur. Saat 16:30’da düşman ateşi, Anadolu yakasında bir yandan Mesudiye Tabyası bir yandan da Dardanos üzerinde yoğunlaşır. Amaç kesin sonuç almaktır. Aslında Dardanos sabahtan beri üzerine en fazla top atılan tabya dense yeridir. Yabancı bir harp muhabirinin verdiği bilgiye göre irili ufaklı 4000 mermi atılır.18 Bu bataryada görev yapan İkinci Takım Subayı Teğmen İsmail Hakkı Bey’in anlattığına göre, düşman mermileri sebebiyle 18 Mart günü, bataryaları üç defa toprak ve kum torbaları altında kalır; fakat her defasında çabucak temizlenip ateşe devam edilir. İşte böylesine bir mücadelenin verildiği Dardanos’ta saat 16:40’ta gözetleme yerine isabet eden bir mermi iki subayımızı ve bir çavuşu şehit eder. Ayrıca 9 asker daha şehit olur, beş asker de yaralanır. Bunlardan biri batarya kumandanı Hasan Bey, biri Mülazım Mevsuf Bey, diğeri de nişangâh çavuşu Yozgatlı Yunus’tur. Altı metre mesafeye düşen meşhur 38’lik denilen dev top kahramanları arkadaşlarından ayırır.19 İsmail Hakkı Bey, karargâhı telefonla arayıp durumu Cevat Paşa’ya bildirince, Paşa çok üzülür ve şimdi geliyorum deyip telefonu kapatır. Ardından, İsmail Hakkı Bey hemen takımın başına gelir ve arkadaşlarına şöyle der: -“Arkadaşlar, kumandanımız Hasan Bey ve Mevsuf Bey ile Yozgatlı Yunus ve 9 arkadaşımız en yüksek mertebeye erdiler. Şehit oldular. Ulu Tanrı sizlere ömür ihsan etsin. Şimdi onların intikamını alalım. Ateşe devam ediyoruz. Top başına.20 Akabinde iki takım birden ateşe başlar ve bu ateş düşmanın son gemisi atış menzilinin dışına çıkıncaya kadar sürer.21 Bu arada Cevat Paşa ‘da Dardanos’a gelir. Sonrasını İsmail Hakkı Bey şöyle anlatır: “İleride beyaz atının üzerinde Cevat Paşa’nın bize doğru geldiğini görüyorduk: Büyük kumandan bize:
-Başınız sağolsun evlatlarım. Hepinize geçmiş olsun. Dedi.
-Sağ olunuz paşam.
-Nerde şehitler?
-Tarassut yerinde paşam, diyerek yol gösterdim. (…) Tarassut mahalline geldik. Arif22 kalktı selâm verdi. Paşa üzerleri örtülü şehitleri görünce. Birden sert bir şekilde toplandı vaziyet aldı. Bu kahraman ölüleri selâmladı. Sonra eğildi. Yüzlerini açarak baktı:
-Fedakâr evlâtlarım.. Büyük rütbeyi aldınız. Ruhunuz şad olsun, dedi. Gözlerinden yaş damlaları düşüyordu. Birkaç damla da şehitlerin üzerine aktı. Yavaşça örtüleri yüzlerine örttü. Doğruldu… Tekrar vaziyet alarak onları selâmladıktan sonra bize döndü:
-Çıkalım. Bir de dışarısını görelim çocuklar, diyerek önümüzden geçti. Merminin açtığı çukuru, etraftaki tahribatı görüp Şehid erlerin yanına geldi. Bu şehitleri de tazim ile selâmladıktan sonra hepsinin ayrı, ayrı yüzlerini açtı. Ve:
-Benim Kahraman çocuklarım, derken yine gözlerinden yaşlar yuvarlanıyordu. Onların da yüzlerini örttü ve tekrar selâmlayarak. Oradan ayrıldı. Aşağıya inerken bize:
-Çocuklar ben tertibat aldım. Şimdi arabalar ve Alay İmamı gelecek şehitlerle meşgul olacaklar. Yaralıları ne yaptınız?
-İlk sargılarını yaptırıp Hastaneye yolladık Paşam, dedim.
-İçlerinde ağır olan var mı?
-Biri ağır diğerleri hafiftir, cevabını verdim.
-Şimdi onları da hastanede görürüm, dedi. Birlikte tabyaya indik. Efrad takımlar halinde toplanmışlardı. Onları selâmlayan Paşa:
-Başınız Sağ olsun. Evlâtlarım.
-Sağ olun Paşam.
-Kahraman arkadaşlarınız, en büyük mertebeye erdiler. Onlar yattıkça Cenabıhak sizlere ömür ihsan buyursun. Onların intikamını aldınız evlâtlarım…
Bu sırada yanımıza gelen bir er, Arif’ten bize şu haberi getirdi.
-Düşmanın son gemisi de boğazdan çıkıyor. Bu haberi paşaya bildirdik. Yanımızdaki yüksekçe bir tepeye yürüdü.(…) Bu manzara karşısında Cevat Paşa’nın:
-Gittiler.. Geçemediler.. Geçemiyecekler.. diye konuştuğunu duyduk.”23
İleriki yıllarda Cevat Paşa, “18 Mart gününün en kıymetli anı sorulduğu zaman” şöyle diyecektir:
“O gün güneşin son ışıklarıyla boğazdan perişan halde çıkmakta olan düşman filosunun görünüşü idi”…24
Paşa, bu cevabına şunları da ilave eder: “Hatta O gece tabyalardaki bütün efrad gündüz ki müthiş yorgunluğa rağmen gece sabaha kadar çalışarak tabyalarının harap olan yerlerini tamir etmişler, topları gömüldükleri toprak yığınlarından çıkarmış, temizlemiş ve ertesi gün ateşe hazır vaziyete getirmişlerdi.
Her ihtimali nazarı dikkate alarak ertesi güne hazırlanmıştık. Ben de bu çalışmaların bir kaçına gittim. Herkes o kadar büyük bir gayretle çalışıyordu ki yorulduklarını hissettiklerimi âdeta cebren oturtup dinlenmelerini temin edebiliyordum. Bunun için bazı yerlere gidemedim. Yanlarında bulunmam onların daha fazla yorulmalarına sebep oluyordu.”25
Ertesi sabah, bir düşman telsizinin şifresini çözen Turgut Reis Zırhlısı’nın telsizcisinin kendisine; “Böve [Bouvet] , İrezistibl [Irresistible] , Osean [Ocean] zırhlılarının battığını, birçok sefainin[geminin] istifade olunamayacak derecede hasara uğradıklarını haber verdi ” diyen Cevat Paşa, “İşte Çanakkale Mevkii Müstahkemimizin en güçlü ve en şerefli günü bu olmuştur” der.26 Anlaşılacağı üzere Cevap Paşa, Kilitbahir’den Çanakkale’ye gelip komutayı devraldıktan sonra adeta tabyadan tabyaya koşar ve askerlerle bizzat ilgilenir. Dolayısıyla Cevat Paşa, Çanakkale Savaşları’nın en kanlı sayfalarından birini teşkil eden 18 Mart gününün ve o gün verilen eşsiz mücadelenin bizzat tanığıdır. O sebeple yaşananları, Mehmetçiği ondan dinlemenin önemli olduğu kanaatiyle buraya kadar genelde hep onun ve Mehmetçiğin sözlerine yer verdik. Şimdi de yine kendisiyle yapılan başka bir röportaja kulak verip zaferin sırrına ilişkin söylediklerine bakalım. “Bu İşlerin Tek Sırrı Mehmetçiğin Ruhudur” “Mehmedcik… diyor. 18 martın da, bütün gelecek 18 martların da kahramanı odur.” (Cevat Paşa)
Çanakkale Deniz Zaferi’nin komutanı olarak Cevat Paşa, zaferi müteakip ülke içinden ve dışından -o zaman Osmanlı’nın müttefiki olan Alman ve Avusturya devlet başkanlarınca- tebriklere mazhar olur.27 Ancak o hiçbir zaman bu zaferde kendini öne çıkaran bir dil kullanmamış daima Mehmetçiği adres göstermiştir.28 Zira bölgede görev yapan askerlere hitaben zaferin ardından yayımladığı mesajdan başlamak üzere, sonraki yıllarda kendisiyle yapılan röportajlarda hep vurguladığı husus Mehmetçiğin ruhudur. Örneğin, zaferin ardından askerlere hitaben yayımladığı mesajda kendisine gelen tebrikleri onlara ileterek şu tarihi sözleri ifade eder: “Birçok yerlerden Müstahkem Mevki adına kutlamalar alınmakta olduğunu da müjdelerim. Önceki gün sabahtan akşama kadar süren bombardımanda, düşman binlerce mermi harcamış olduğu halde, elde edebildiği sonucu tamamıyla bildirmiştim. Düşmanın bundan sonra girişeceği bombardımanlarda da elde edebileceği sonuç bundan başka bir şey olamayacaktır. Biliyorsunuz ki, askerlikte dayanma, başarının esasıdır. Kumandanlar, savaş içinde yalnız kendi kıtalarının durumunu değil, düşmanın durumunu da daima göz önüne getirmeli ve o suretle savaş etmelidir. Kalelerimizin bu suretle savaşacağına imanım kadar inanç ve güven sahibiyim. Çünkü subay kardeşlerimin ve kahraman er evlatlarımın geçen ki bombardımanda gösterdikleri kahramanlık ve dayanma gücü, bu görevi gereğince yapmayı başarabileceğimize en kuvvetli güvencedir. Arkadaşlarım şunu iyi bilmelidir ki altı yüz yıllık büyük bir İslam devletinin gelecekteki yaşam ve kaderiyle tümden ilgili bulunan bu savaşta, kesin olarak ölmek var dönmek yok! Şanlı atalarımızın buraların alınması ve sahip olunmasında, geçmişte döktüğü kan, harcadığı emekler hep bu günkü savunmada göstereceğimiz hareketlere işarettir.
Taburlarımızda tek bir top kalıncaya kadar ateş püsküreceğiz, o da sönmeye mahkûm olunca, yiğitçesine tüfeklerimize sarılacağız. Bizden tek birimiz sağ kaldıkça ateşi sürdürerek düşmana asla boyun eğmeyeceğiz. Büyük atalarımızın şanlı mazisi hatırlanmış, kahraman Osmanlı ordularının tarihin sayfalarına şan veren büyük başarıları, hep zorluklara katlanmak, direnme ve dayanma gibi, Allah vergisi kısmetlerin çokluğudur. Bu alanda fazla söylemeyeceğim. İslam halifesinin ve tüm milletin, hatta tüm İslam halifesinin ve tüm milletin, hatta tüm İslamlık dünyasının gözü bu savaşta bize dönük, hayat ve emniyeti bizim hareketlerimize bağlıdır. Yüce Allah her zaman yardımcımız olsun, ordumuzu muzaffer eylesin”29
Cevat Paşa’nın şahsında Mehmetçiği tebrik telgraflarının dışında bazı heyetler de bizzat Çanakkale’ye giderek yerinde tebrik ederler. Bu çerçevede zaferden(5 Mart 1331) yaklaşık iki hafta sonra(17 Mart 1331 Salı günü) Donanma Cemiyeti’nden ve bazı mebuslardan[milletvekillerinden] oluşan bir heyet Çanakkale’ye gider. Heyetin amacı şanlı ve kahraman müdafilere bazı hediyeler vermek, teşekkür etmek ve onları tebrik etmektir. Bu vesileyle Tanin gazetesi de yazarlarından birini heyetle birlikte Çanakkale’ye gönderir. Tanin yazarının anlattığına göre heyet, Cevat Paşa’yı karargâhında ziyaret eder. Yazar bu ziyarete ilişkin şunları kaydeder: “İstihkâmattan bazılarını gezdikten ve oradaki müdafileri selamladıktan sonra arabalarla karargâha gittik ve Kumandan Cevat Paşa’yı beşûş simasıyla vazifesini ifa ederken ziyaret eyledik. Kumandan Paşa heyeti büyük bir memnuniyetle istikbal eyledikten sonra heyet reisi Rıza Bey rüfekasını takdim eyledi ve Cevat Paşa son muzafferiyetten bahsettikten sonra bervech-i âti beyanatta bulundu: Fotoğraf-6: Tanin , 22 Mart 1331 Kale müdafileri namına bu ziyaretinizden ve milletin bu suretle bizi düşünmesinden dolayı son derecede memnun ve müteşekkirim. Emin olunuz ki en küçük neferimize varıncaya kadar biz ölmedikçe düşmanlar Boğaz’dan ileriye katiyen geçemeyecektir. Beş Mart’ta ihraz edilen son zafer zâbitan ve efrâdın kuvve-i maneviyesini tamamıyla tezyid ve takviye eylemiştir. İnşallah Allah’ın inayetiyle evvelkinden daha parlak muzafferiyetler ihraz edeceğiz. Çünkü herkes fedakarane ve azimkârane bir surette vazifesini îfa ediyor, düşman donanmasının hunhar mermilerine kemal-i şevk ile göğüslerini geriyor. İşte bunun için düşmanın bu defaki hücumunda daha şanlı ve daha büyük muzafferiyetler kazanacağımıza eminim ve siz de emin olabilirsiniz. Askerler düşmanlara karşı gösterdikleri şecaat ve besâletle, müdafaat-ı dilîraneleriyle dinin, vatanın ve makam-ı hilafetin muhafaza edildiğini idrak ediyorlar ve bu suretle bu azm-i bülend ile, bu iman-ı kavi ile sarf-ı gayret eyliyorlar. Bazı mevakiden hasbe’l-icab tebdil edilen kıtaat cidden müteessir oluyorlar ve hülasa vatan için namus için, hilafet kapılarına taarruz eden düşmanları mahv ve tenkil için büyük bir iman ve azim ile çalışıyorlar. İşte ahval de gösteriyor ki Cenâb-ı Hakk’ın inayeti bizimle beraberdir ve beklediğimiz büyük zafer yakındır.” 30 Fotoğraf-7: Tanin yazarının bahsettiği heyet ve o gün Cevat Paşa ile karargâhın bahçesinde çekilen fotoğraf.( Donanma mecmuası, [Ö.Çakır arşivi) Cevat Paşa, hem askere hitabında hem bu görüşmede söylediği gibi yıllar sonra kendisiyle yapılan bir röportajda da Mehmetçiğe büyük önem verir ve hep onu öne çıkarır. Zira, kendisine Çanakkale’ye ilişkin hatıraları sorulunca, “ Benim söyleyecek bir şeyim yok. Hatıra ise Mehmetçiğin hatırasından başka ne var? ” der. Muhabirin, “ Çanakkale’de Mehmetçik yok muydu? ” sorusuna ise şöyle cevap verir: “ Mehmetçik olmasaydı Çanakkale olur muydu? Çanakkale harbi diğer sahalarda yapılan harplerle kabili mukayese değildir. Tasavvur buyurun… Denizde bir harp oluyor… Fakat ötede karada üç dört kilometrelik bir sahada da insanlar birbirlerine giriyorlar. Ve Mehmetçik orada da gıdasından bile mahrum olduğu halde memleketin kapısını beklemekten büyük bir zevk duyuyor.”31 Muhabir Kandemir Bey, röportajın ilerleyen dakikalarına ilişkin de şunları kaydeder: “General Cevat bin bir kahramanlıkla dolu Çanakkale harbinin muhtelif safhalarını uzun uzadıya anlattıktan sonra,
-Fakat bütün bunlar birçok defalar yazılmış, söylenmiş, tarihe mal olmuş vak’alardır… diye sözünü kesince ben sordum:
-Bilmediğimiz, bu işin hiçbir sırrı yok mu generalim?
Kollarını koltuğun kenarlarına dayadı, kendi de arkaya yaslandı;
-Var… dedi. Bu işin ve bütün bu işlerin tek sırrı Mehmetçiğin ruhu, kalbidir.”32
Bu noktada Mehmetçiğin, Çanakkale Kara Muharebelerindeki komutanı Mustafa Kemal Paşa’nın şu sözlerini de hatırlamadan geçmemek gerekir. Zira, Çanakkale askerindeki yüksek ruhun ne olduğunu Mustafa Kemal Paşa bir örnekle şöyle anlatır: “Yalnız size Bombasırtı vakasını anlatmadan geçemeyeceğim. Müteâkip siperler arasında mesafeniz sekiz metre, yani ölüm muhakkak... Birinci siperdekiler, hiç biri kurtulamamacasına kâmilen düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şâyân-ı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur bile göstermiyor; sarsılmak yok! Okumak bilenler, ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeğe hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şahâdet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren şâyan-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale Muharebesi’ni kazandıran bu yüksek ruhtur”33
Öte yandan Cevat Paşa, Mehmetçiğin komutanlarının kahramanlık ve fedakârlığı ile ilgili olarak da bazı tespit ve değerlendirmelerde bulunur. Paşa’nın Mehmetçiği anlatırken onların fedakâr komutanlarını da unutmadığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda Yedigün dergisine verdiği mülakatta şöyle der: “Elcezire cephesi kumandanı olarak Diyarbekir’e gitmiştim. Birgün Ankara’dan bir telgraf aldım. İzmir harekâtı başlamıştı ve bu harekât devam ettiği müddetçe cephe tahsisatının verilmesi müşkül olacağından bu hususun nazarı dikkate alınarak oranın ona göre tanzim edilmesi bildiriliyordu. Bu emri bütün arkadaşlara tebliğ ettim. Ve cepheye tahsis olunmuş cenup hududu gümrük hasılatından üç ay kadar bir zaman para almadık ve bittabi kimseye de bir şey veremedik.
Bu müddet zarfında hiçbir zabit arkadaşım parasızlıktan şikâyet ederek benden bir şey istemedi. Mecbur kalan belki şiltesini sattı, fakat gelip de hakkı olan parayı istemeyi düşünmedi. Bu şu anda, binbir tanesi arasında aklıma gelen en küçük en zayıf bir misaldir. İşte Mehmetçiğin başındaki Türk zabiti de budur.”34
Zaten bir zafer ancak el birliği ile kazanılabilir. Bunlar cephede savaşan asker, onu yöneten komutan ve bunlara destek olan cephe gerisidir. Cephe gerisinde ise Mehmetçiği doğuran analar vardır. “İşte Mehmetçiği Doğuran Ana Budur” Aslında savaş sadece cephede verilmez. Cepheyi maddi ve manevi olarak destekleyen bir de cephe gerisi vardır. Cephede genelde erkekler savaşır. Ancak erkekler cepheye gidince cephe gerisinin bütün yükü kadınların omzuna biner. Ayrıca cepheye giden yiğitleri doğuran, büyütüp askere gönderen de yine kadınlarıdır. O sebeple bir savaşta cephenin kahramanı erkeklerse cephe gerisinin kahramanı da kadınlardır dense yeridir. Öyle ki kadınlar, cephe gerisinde onlardan kalan işleri yaparak erkeklerin boşluğunu doldurmakla kalmaz, iş başa düşünce ya cepheye silah taşırlar ya da cepheye kadar gidip savaşmak durumunda kalırlar. Bu bağlamda kadınlarımızın hem I. Dünya Savaşı sırasında hem de sonrasında Milli Mücadele yıllarında vatan savunmasında büyük rol oynadıklarını görüyoruz. Bunlardan bazıları ismen tarihe geçse de çoğunun, isimsiz birer kahraman olarak hatıralarda kaldığını söylemek mümkündür. İşte bu isimsiz kahramanlardan birini aynı röportaja Cevat Paşa’dan öğreniyoruz. Cevat Paşa, Çanakkale Muharebeleri’nden sonra 1916’da Galiçya Cephesi’nde, 1917’de de Sina-Filistin Cephesi’nde görev yapar. 1918 yılı Kasım ayında Genelkurmay Başkanı,35 Aralık ayında da Harbiye Nâzırı olur. 16 Mart 1920’de ise İstanbul’un işgali üzerine İngilizler tarafından tutuklanarak Malta’ya sürgüne gönderilir. İki yıllık acılı sürgün hayatından sonra, Ocak 1922’de yurda dönen Paşa, döner dönmez Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere Ankara’ya gider ve Mustafa Kemal Paşa ile görüşür. Akabinde de Şubat 1922’de Elcezire Cephesi Komutanlığına atanır.36 Kurtuluş Savaşı günlerinde İstanbul’dan Ankara’ya yapılan insan ve mühimmat yolculuğunun çoğu, önce İnebolu’ya kadar deniz yoluyla, oradan da Kastamonu-Çankırı-Kalecik-Ankara hattı şeklinde kara yoluyla gerçekleşir. Cevat Paşa da Ocak 1922’de aynı güzergâh üzerinden Ankara’ya geçer. Bu güzergâh son yıllarda İstiklal Yolu olarak adlandırılmaya başlanmıştır.37 Cevat Paşa, Ocak ayının soğuk ve yağmurlu bir günü İnebolu’dan Kastamonu’ya doğru giderken yolda rastladığı isimsiz bir Anadolu kadınının, Mehmetçiği doğuran ananın, cephe gerisinden askerlerimize verdiği desteği, onun kahramanlık ve fedakârlığını şöyle anlatır: “Malta’dan dönmüştüm. Ankara’ya gidiyordum. İnebolu’da bir arabaya bindik, yola revan olduk. Yolun bilmem neresinde bir köylü kadına rast geldik; kucağındaki çocuğunu yorganına sarmış, önünde kağnı, kağnının içinde de dört mermi, cepheye gidiyordu.
İlerledik… Bir yerde biraz tevakkuf ettik. Kadın kağnısile yine önümüzden geçti. Biraz sonra yağmur başladı. Biz de arabamıza bindik, yola koyulduk ve kadına tekrar rasgeldik. Bu sefer kadıncağız çocuğunun üzerinden yorganını almış, mermilerin üstüne örtmüş, sicim gibi yağan yağmurun altında yoluna devam ediyordu…
Akşam üstü hana geldik, neden sonra, kapkara bir gece ortasında hanın kapalı kapısını zayıf bir el yumrukluyor ve bu kapının ardından ince, yorgun bir ses titriyordu: “Açın kapıyı!...”
Han sahibi içeriden bağırıyordu: “Yer yok!...”
Titreyen ses yalvarıyordu: “Ben çocuğumla kapıda, yağmurun alında da yatarım.. tek siz mermileri içeri alın!”
Muhabirin anlattığına göre, Cevat Paşa, bu sözlerinin ardından yorgun bir vaziyette bir lahza durduktan sonra sözünü şöyle bitirir: -İşte Mehmedçiği doğuran ana budur.”38 Fotoğraf-8: “Milli Mücadelede Kadınlar Fotoğraf Sergisi”nden [ Yeni Şafak Erişim tarihi: 17/03/2020] Burada bir parantez açarak şunu da belirtelim. Cevat Paşa’nın yolculuk sırasındaki duygularına ilişkin bir hatırasını Çanakkale Cephesi’nden beri tanıştıkları Dr. Behcet Sabit şöyle anlatır: “Anadolu’ya geçeceğim günlerde bir gün ben, İstanbul’da, Çanakkale’de iken kumandanım olan muhterem Cevat paşa ile konuşuyordum. Bana, gözleri yaşararak: -Behçet, demişti. Ilgaz’ın göklere karışan şahikalarını ağartan karları içinde, dünyanın hiçbir yerinde bulunmaz bir saadet var. İnsan bunu, Malta’da, esaretin azabile kıvrandığı zaman ile, oraya kavuştuğu zaman daha iyi anlıyor…”39 Evet bu saadet hürriyet ve özgürlük saadetidir. Ilgaz Dağı’ndan aşan yola İstiklal Yolu denmesi de bu bağlamda oldukça manidar olsa gerektir. Anadolu insanı işte bu saadetten mahrum kalmamak için kadınıyla erkeğiyle ağır kış şartlarına aldırmadan eşsiz bir mücadele vermiştir. “Milli Mücadelede Kadınlar Fotoğraf Sergisi”nden [ Yeni Şafak , Erişim tarihi: 17/03/2020] Cevat Paşa’nın şâhidi ve nâkili olduğu kahramanlık ve fedakârlık hadisesinin aslında birçok benzer örneği vardır İstiklal Yolu’nda. Bunlardan en yaygın olarak bilineni Şerife Bacı’nın hikâyesidir. Anlatılanlara göre “Şerife Bacı 1921 yılının çetin kış şartlarının hüküm sürdüğü aralık ayında sırtında çocuğu, önünde kağnısı ile kışla önüne kadar gelmiş, mermileri ve çocuğunu korumak uğruna donarak şehit olmuştur.”40 Bu noktada Şerife Bacı’nın başına gelenlerin Aralık 1921’de, Cevat Paşa’nın anlattığı kahramanlığın da Ocak 1922’de meydana geldiğini göz önüne aldığımızda İstiklal Yolu’nda daha araştırılması ve tespit edilmesi gereken nice kahramanlık örneğinin olduğu anlaşılmaktadır. O sebeple Milli Mücadele sırasında bu yolda yaşananlar hem bir minnet borcu hem de birer görev olarak öncelikle söz konusu güzergâh üzerinde bulunan şehirlerdeki (Kastamonu-Çankırı-Ankara) üniversiteler tarafından çok yönlü ve detaylıca araştırılması gerekmektedir. Her ne kadar İstiklal Yolu Derneği’nin bu konuda bazı çabaları olsa da asıl görev ve sorumluluk üniversitelerindir. Yapılan araştırmalar, bu bağlamda yazılacak edebî eserlere, belgesellere veya sinema filmlerine kaynaklık edecektir. Sonuç Yerine… Çanakkale’de tabyalardan birinde bombardıman sırasında enkaz altında kalan bir asker, “taş ve toprak yığınları altında can vermektense açıkta ölmeyi tercih ederim” diyerek güç bela kurtulup kendini dışarı atınca o anki psikolojisini şöyle izah ediyor: “ Meğer diyordum insanoğlu ölürken bile hür olmak istermiş.”41 Evet özgürlük bu denli önemli ve kıymetlidir. Çanakkale askeri bir ülkenin, bir milletin esir olmaması, ebediyen özgürce yaşaması için kendini feda etti. Çanakkale ve Milli Mücadele destanını yazan azîz şehitlerimizi ve gazîlerimizi rahmetle ve şükranla anıyorum. Dipnotlar [1] Ömer Çakır, “Üsküdarlı Talat’ın Hayatı ve Şiiri”, II. Üsküdar Sempozyumu 12-14 Mart 2004; Bildiriler, C. 2, Üsküdar Belediyesi Yay., İstanbul, 2005, s. 224-233.
[2] Mehmed Akif, “Asım’dan Bir Parça”, Sebilürreşad, C.24, Nu.608, 10 Temmuz 1340.
[3] Geniş bilgi için bkz. Nurdan Baş, “Çanakkale Cephesi Deniz Savaşlarında 18 Mart Kahramanı Cevat (Çobanlı) Paşa”, Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı Yıl: 13, Bahar 2015, Sayı: 18, s.89-116; Ahmet Yurttakal, “Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanı Cevat Paşa”, Çanakkale Muharebeleri’nin İdaresi Komutanlar ve Stratejiler, (Editörler: Lokman Erdemir-Kürşat Solak), Çanakkale Valiliği Yayınları, Çanakkale, 2015, s.163-170.; Ahmet Yurttakal, “18 Mart Özel Makalesi – Yaşayanların Ağzından 18 Mart Boğaz Muharebesi”, http://www.geliboluyuanlamak.com/746_18-mart-ozel-makalesi-yasayanlarin-agzindan-18-mart-bogaz-muharebesi-ahmet-yurttakal.html, E.T., 10/03/2020.
[4] “Çanakkale’de Kahramanlar Arasında Bir Cevelan-Mecruhları Ziyaret”, Tanin, Nu.2256, 22 Mart 1331.
[5] Gıyas Yetkin, kendisini “Derleyen” olarak nitelendirdiği, Yaratanların Ağzından 18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi adlı eserinde Cevat Paşa’nın anlatımlarını Boğaz savunmasında görev yapmış bazı askerlerden nakleder. Bunun yanında bir de başta Donanma dergisi olmak üzere, tarih ve sayı belirtmeden yani tam künye vermeksizin bazı dergileri kaynak gösterir. Cevat Paşa’dan naklettiği bazı ifadeleri “Resimli gazetedeki bir röportajdan” der. Ancak maalesef bu derginin de tam künyesini belirtmez. (Gıyas Yetkin, Yaratanların Ağzından 18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi, Türkiye Eski Muharipler Cemiyeti Yay. Gnkur. Basımevi, Ankara, 1966, s.119) Çanakkale Muharebeleri(1915) ile Cevat Paşa’nın vefat ettiği tarih(1938) arasında matbuatımızda bir adet Resimli Gazete adlı periyodik bulunmaktadır. Söz konusu dergi, Talat Midhat tarafından yayımlanmış olup ilk sayısı 8 Eylül 1339/1923’te çıkmıştır. Bu derginin 21 Mart 1341 tarihli nüshasının kapağında Cevat Paşa’nın resmi olup üzerinde “Cumhuriyet Ordusunun Büyük Kumandanlarında Cevat Paşa” yazmaktadır. Ancak derginin iç sayfalarında Paşa ile yapılmış bir röportaj yoktur. O sebeple Gıyas Yetkin’in alıntı yaptığı “Resimli gazete”nin hangi periyodik olduğunu şimdilik tespit edemedik.
[6] Kandemir, “General Cevat Savaş Hatıratını Anlatıyor”, Yedigün, C.7, No:180, 19 Ağustos 1936, s.14–16.; Kandemir, “İki Eski Kumandan, O Günün Hatıralarını Anlatıyor”, Cumhuriyet, 18 Mart 1937., s.3.
[7] Kandemir, “İki Eski Kumandan, O Günün Hatıralarını Anlatıyor”, Cumhuriyet, 18 Mart 1937., s.3.
[8] Gıyas Yetkin, Yaratanların Ağzından 18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi, Türkiye Eski Muharipler Cemiyeti Yay. Gnkur. Basımevi, Ankara, 1966, s.119-120.; Benzer bir anlatım için bk. Kandemir, “İki Eski Kumandan, O Günün Hatıralarını Anlatıyor”, Cumhuriyet, 18 Mart 1937., s.3.
[9] Gıyas Yetkin, age., s.129.
[10] Gıyas Yetkin, age., s.130.
[11] Gıyas Yetkin, age., s.137-138.
[12] Gıyas Yetkin, age., s. 138.
[13] Gıyas Yetkin, age., s.142-143.
[14] Gıyas Yetkin, age., s.144-145.; Gıyas Yetkin, Seyit Onbaşı’nın anlattıklarına ilişkin bir kaynak belirtmez. Ancak Cumhuriyet gazetesinin 22 Ağustos 1936 tarihli nüshasında “Bir Aslan Türkün Hatırası” başlığı altında Seyit Onbaşı ile yapılmış bir röportaj Gıyas Tekin imzasıyla yayımlanır. Burada Gıyas Yetkin’in soyadının yanlış yazıldığı anlaşılmaktadır. Her iki röportaj birebir aynı olmamakla beraber özü itibariyle benzer olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Cumhuriyet gazetesindeki röportajda Seyit’in Edremit’in Çamlık köyünden olduğu, 305[1305/1889 veya 1890] tarihinde doğduğu, babasının adının Mehmed olduğu bilgisinin yanında Seyit’in bahse konu olaydan bir hafta sonra tabyaya paşalarla beraber bir resimci gelip resmini çektiği, bir hafta sonra da kumandanın çağırıp ilk sayfada resminin olduğu ufak bir kitap verdiği, buna çok şaşırdığı, kitabın ise sonradan kaybolduğu yönündeki anlatımlarına da yer verilmiştir. Seyit’in ufak bir kitap olarak tavsif ettiği Harp Mecmuası’dır. Zira Harp Mecmuası’nın Kanun-ı evvel 1331[Aralık 1915] tarihli 2.sayısının kapağında Seyit’in sırtında bir mermi ve yanında bir arkadaşı olduğu halde fotoğrafı yayımlanmıştır. Fotoğrafın altında şöyle yazmaktadır: “Çanakkale İstihkâmında: 215 kıyye ağırlığındaki mermiyi sırtında taşıyan güçlü bir kahraman nefer: Mehmed oğlu Seyid. Ordumuzda harp aşkından bir örnek.” Dolayısıyla, olayın 18 Mart 1915 günü meydana geldiğini, derginin Aralık 1915’te yayımlandığını göz önüne aldığımızda söz konusu fotoğraf, ya Seyit’in dediği gibi bir hafta sonra çekilip çok sonraları dergide yayımlandı ya da derginin yayımlanmasına yakın bir zaman çekildi. Çünkü Seyit’in röportajda belirttiği üzere fotoğrafın çekimi ile derginin Seyit’e verilmesi arasında bir haftalık zamanın olması zor görünüyor. Bizim tahminimiz olaydan bir hafta sonra fotoğrafın çekilip ileride derginin hemen 2.sayısında kullanıldığı yönündedir. Seyit’in babasının adı hem Harp Mecmuası’nda hem de Gıyas Yetkin’in röportajında “Mehmed” olarak geçmektedir; ancak son yıllarda ortaya çıkarılan askeri künye ve nüfus kayıtlarına göre ise Seyit’in baba adı Abdurrahman’dır. Seyit Onbaşı, 1 Aralık 1939’da vefat etmiştir.
(Ahmet Yurttakal, “Seyit Onbaşı Hakkında Belgeler”, https://www.academia.edu/
40499154/SEY%C4%B0T_ONBA%C5%9EI_HAKKINDA_BELGELER, E.T.: 17/03/2020) İsim farklılığının nedeni, köylerde kimi zaman şahısların bilinen ismi ile nüfustaki resmî adlarının aynı olmamasıdır. Bu noktada kahramanın adının Harp Mecmuası’nda Seyid, Yetkin’in röportajında “Seyyid”, nüfus kaydında ve askerî künye kayıt belgesinde “Seyit” şeklinde geçmesi de ismin söyleyiş farklılığından kaynaklanmaktadır.
[15] Gıyas Yetkin, age., s.146-147.
[16] Gıyas Yetkin, age., s.147.
[17] Gıyas Yetkin, age., s.147. Bu nefer, Seyit Onbaşı’nın arkadaşı Ali’nin “Denizlili Ömer’in de gözleri yandı. Bakıyor ama görmüyor” dediği Denizlili Ömer isimli asker olsa gerektir. Diğer yandan, Cevat Paşa, Kandemir’le konuşmasında bu olaya ilişkin şunları anlatır: “Çanakkalede bir gün bir düşman denizaltı gemisile bataryalarımızdan biri arasında bir mücadele olmuş ve düşman gemisi batmıştı. Fakat denizaltı gemisinin batarken atmış olduğu son mermilerden biri Mehmedciklerimizden birinin pek yakınında infilak ederek gözlerine isabet etmişti. Bataryaya gittiğim sırada Mehmedciği yere uzanmış buldum. Kendisine seslendim. Hemen ayağa kalktı, ancak bana bakmıyordu. Yüreğim yanarak bu aslanın artık görmediğini anlamıştım.
-Vah vah yavrum.. Gözlerin rahatsız galiba, seni hastaneye göndereyim, dememe kalmadı. Mehmedcik, o her zamanki merd, her zamanki kahraman halile, karşımda dimdik:
-Sen üzülme kumandanım... dedi, ben gözlerimi, göreceğini gördükten sonra kaybettim.. Artık gam yemem.”( Kandemir, “İki Eski Kumandan, O Günün Hatıralarını Anlatıyor”, Cumhuriyet, 18 Mart 1937., s.3.)
[18] Gıyas Yetkin, age., s.151.
[19] Gıyas Yetkin, age., s.150-151.
[20] Gıyas Yetkin, age., s.152.
[21] Bu noktada Cevat Paşa’nın verdiği bilgi de şöyledir: “Hasımla en fazla Dardanos bataryası mücadelede bulunuyordu. Geç vakit düşman İrrezistibl zırhlısı da Dardanosa dört kilometro mesafede batmış, hareketsiz kalmıştı. Fakat bu esnada Dardanos ta ateşi kesmişti. Meğer batarya kumandam Hasanla topçu zabiti Mevsuf şehid olmuşlardı. 0 civardaki bir gene zabiti bataryaya gönderdim ve zırhlıya ateş açtırdım. Yazık ki bataryalarımızın cephaneleri mahdud olduğundan fazla endaht edemiyorduk.”( Kandemir, “İki Eski Kumandan, O Günün Hatıralarını Anlatıyor”, Cumhuriyet, 18 Mart 1937., s.3.).
[22] Dardanos Tabyası’nda tarassut mahallinde görev yapan Çavuş rütbesinde bir askerdir. Arkadaşlarının anlattığına göre şakacı, neşeli bir insan olup “bataryanın gülü”dür. Arif Çavuş, bir ay sonra bir ağaç üzerinde tarassut görevindeyken tam altına düşen bir düşman mermisiyle şehit olur. (Gıyas Yetkin, age., s.151.)
[23] Gıyas Yetkin, age., s.152-153.
[24] Gıyas Yetkin, age., s.155.
[25] Gıyas Yetkin, age., s.155.
[26] Gıyas Yetkin, age., s.155.
[27] Nurdan Baş, agm.,s. 89-116
[28] Aslında bu durum, yani zaferde komutanın kendisini değil Mehmetçiği ön plana alması Türk ordusunun çok temel bir hassasiyeti ve geleneğidir. Bu bağlamda Çanakkale Muharebeleri’nde büyük yararlılıklar göstermiş diğer komutanların beyanlarında da bunu görmek mümkündür. Geniş bilgi için bkz. Ömer Çakır, “Türk Harp Edebiyatında Çanakkale Muharebeleri’nin Komutanları”, Çanakkale Muharebeleri’nin İdaresi Komutanlar ve Stratejiler, (Editörler: Lokman Erdemir-Kürşat Solak), Çanakkale Valiliği Yayınları, Çanakkale, 2015, s.291-297.
[29] Bnb. Halis (Ataksor) Bey Çanakkale Raporu, Arma Yayınları, İstanbul, 1975, s. 72-73’ten nakleden Ahmet Yurttakal, “Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanı Cevat Paşa”, Çanakkale Muharebeleri’nin İdaresi Komutanlar ve Stratejiler, (Editörler: Lokman Erdemir-Kürşat Solak), Çanakkale Valiliği Yayınları, Çanakkale, 2015, s.168.
[30] “Çanakkale’de Kahramanlar Arasında Bir Cevelan-Mecruhları Ziyaret”, Tanin, Nu.2256, 22 Mart 1331. Tanin yazarı Cevat Paşa’nın odasından çıktıktan sonra “o günkü hatırayı teyit için” bahçede Cevat Paşa ile fotoğraf çektirdiklerini de belirtir.
[31] Kandemir, “General Cevat Savaş Hatıratını Anlatıyor”, Yedigün, C.7, No:180, 19 Ağustos 1936, s.14–15.
[32] Kandemir, agm., s.16.; Bu görüşmeden bir yıl sonra yapılan mülakatta da Cevat Paşa aynı şekilde şöyle diyecektir: “Onun sırrını gene bu Türk kumandanının ağzından dinleyiniz: -Mehmedcik… diyor. 18 Martın da, bütün gelecek 18 Martların da kahramanı odur. Onu tarif edebilmek hangimizin haddi…”( Kandemir, “İki Eski Kumandan, O Günün Hatıralarını Anlatıyor”, Cumhuriyet, 18 Mart 1937., s.3.).
[33] Ruşen Eşref, “Mustafa Kemal Paşa ile Mülâkat”, Yeni Mecmua, 5-18 Mart Çanakkale Nüsha-i Fevkalade, 1918, s.137.
[34] Kandemir, “General Cevat Savaş Hatıratını Anlatıyor”, Yedigün, C.7, No:180, 19 Ağustos 1936, s.16.
[35] Bu sırada Cevat Paşa ile yapılmış bir röportaj için de bkz., “Cevat Paşa Hazretleriyle Mülakat”, Tasvir-i Efkar, Nu.2551, 5 Teşrîn-i sâni 1918
[36] Geniş bilgi için bkz. Nurdan Baş, agm., s.89-116; Ahmet Yurttakal, agm., s.163-170.
[37] Hatta bu bağlamda İstiklal Yolu Eğitim Kültür Turizm ve Gençlik Derneği kurulmuş olup söz konusu dernek konu ile ilgili çeşitli faaliyetlerde bulunmaktadır. Geniş bilgi için bkz: http://www.istiklalyolu.com, Erişim Tarihi: 17/03/2020
[38] Kandemir, “General Cevat Savaş Hatıratını Anlatıyor”, Yedigün, C.7, No:180, 19 Ağustos 1936, s.16.
[39] Naci Sadullah, “Profesör Behçet Sabit Bey’i Dinlerken”, Yedigün, Nu.57, 11 Nisan 1934, s.8.
[40] “Şerife Bacı Kimdir?”, https://www.kulturportali.gov.tr/
turkiye/kastamonu/gezilecekyer/
ataturk-ve-seht-serfe-baci-aniti, Erişim tarihi: 17/03/2020. Ayrıca geniş bilgi için bkz. “5 Maddede Milli Mücadelenin Kadın Kahramanlarından Şerife Bacı", https://www.beyaztarih.com/resimlerle-tarih/detay/5-maddede-milli-mucadelenin-kadin-kahramanlarindan-serife-bacinin-faaliyetleri, Erişim tarihi:31/03/2020.
[41] Gıyas Yetkin, age., s.103.
21
dk.
28 Ocak 2022
Haçlı Seferleri'nin Güç Kaybetmesi ve Amaçtan Sapmalar
Haçlı Seferleri, hem anlam hem de amaç itibariyle dini sebeplerle başlayan ancak siyasi ve ekonomik amaçlara yönelerek evrim geçiren ve amacından tamamen uzaklaşan organize bir askeri hareketler bütünüdür. Özellikle Kudüs’ün alınmasından sonra Haçlı Seferleri'nin anlamı da içeriği de Avrupa için değişmeye başlamıştır. Çünkü artık Kutsal şehrin kurtarılması ve kutsal yerlerin ele geçirilmesi genel anlamda bir kaygı olarak devam etse de bu amaç için her yola başvurma konusunda artık herhangi bir endişeleri bulunmamaktadır. Bu konuda Hristiyanlık ve Katoliklik uğruna her şeyin yapılabileceği şeklindeki görüş, oldukça kabul görmüştür. Haçlı Seferleri'nin maddi güçlerini bölüp manevi güçlerini çökerten bu sapma düşünceleri gerçekte Haçlı Seferleri'nin zayıflamasının da temel sebebi olacaktır. XIII. Yüzyılda Haçlı Seferleri'nde En Önemli Değişimler Gerçek anlamda bir Haçlı Seferi’nin ana niteliği, dini duygulardan esinlenilen bir sefer olmasıdır. Günümüzdeki modern savaşlardan da hem yapısal hem de amaçsal olarak oldukça farklıdır. Açıkçası burada dini savaşların siyasi çıkarların oluşumu üzerine büyük etkisi bulunmaktadır ve de bu ordular, gönüllü kişilerden oluşmaktadır. Bunlar, Haçlı Seferleri'ni harekete geçiren asıl düşünceye yabancıdırlar.1 Bu dönemdeki sapmalardan ilki imparator VI. Heinrich tarafından hazırlanmış Haçlı Seferi’nde görülmektedir. Buradaki hazırlıklar, tamamen siyasi niteliklidir. En basitinden Kıbrıs ve Ermenistan prensleri, kraliyet tacı karşılığında onun hakimiyetini tanımışlardır.2 Hatta IV. Heinrich, Bizans’ın Haçlı Seferleri'ne katılmasını ve bir yıllık vergi ödemesini istemiştir. İmparator III. Alexios Angelos, bunun için farklı bir vergi sistemi yani “alamanikon3”u getirmiştir. Görüldüğü üzere Haçlı Seferleri'nde artık amaca ulaşmak için her şey mübâh kabul edilmeye başlanınca buna cezalandırma arzusu da eklenmiştir.4 Friedrich Barbarossa ve ardından da VI. Heinrich’in Haçlı Seferleri'ndeki başarısızlıkları, imparatorluk içinde kargaşaya sebep olmuştur. Hatta papalığın iktidarını yaymak isteyen Papa III. Innocentius’un 1198-1216 yıllarında papalığa bağlı bir Haçlı Seferi başlatması da buradaki diğer önemli noktadır. Hatta Katolik papazı Foulques, Fransa’da başarıları giderek artan vaazlar vermeye başlamıştır. O dönemde yani XIII. yüzyılda çileci hareketlerin kurucuları ve halk vaizleri arasında bulunan Foulques, lüks, fuhuş ve tefecilik ile savaş ve ahlaki reform üzerinde durarak mali sorunların daha önemli olacağı zamanlarda bile Haçlı Seferleri'nin arındırıcı bir etkisinin olduğundan bahseder. Bunu destekleyecek en önemli kanıt da Papa tarafından Haçlı Seferleri'ni finanse etmek için kilise gelirleri üzerinden % 2.5 oranında vergi alınmasına karar verilmiş olmasıdır.5 1202 yılına gelindiğinde önemli bir şehir dikkatimizi çekmektedir. O da Zara6, şehridir. Haçlılara Venedik ‘in Zara’daki Dalmaçya limanını almasına yardım etmesi karşılığında moratoryum verilmiştir. Elbette ki bu Hristiyan şehrinin alınması, ordu içinde de çeşitli protestolara yol açmış ve bu durumda Papa, Venediklileri ve Haçlıları aforoz etmiş; ancak bir süre sonra Haçlıların cezası kaldırılmıştır.7 Ayrıca IV. Aleksios Angelos da Zara’ya gelmiştir. Bunun yanı sıra Haçlılar da 1195 yılında III. Aleksios tarafından tahtan indirilip kör edilmiş olan babası II. İsaakios’u yeniden imparatorluk tahtına oturtmalarını istemiştir. Bu yardım karşılığında o da para ödemeyi Haçlı Seferleri'nin devamına katkıda bulunmayı ve kiliseleri birleştirmeyi vaat etmiştir. Bu nedenle karşı çıkışlar olmasına rağmen bu tasarı kabul edilmiştir. 24 Haziran 1203 yılında Haçlılar, Konstantinopolis’i kuşattılar ve yapılan ilk saldırı da III. Aleksios kaçtı. Bu durumda sözlerini tutmadıkları için Yunanlıların onlara karşı düşmanlıkları artmış oldu. Çıkan halk ayaklanmasının ardından tam bir Latin düşmanı denebilecek V. Aleksios Dukas, iktidara geçmiştir. Bu arada 1204 yılında Dük Enrico Dandalo ile Haçlı baronları arasında çok önemli bir antlaşma yapılmıştır. Buna göre Bizans İmparatorluğu’nun paylaşılmasına karar verilmiştir.8 Bu durum, elbette bir skandal olarak adlandırılmaktadır. Artık Hristiyanlar arasında tam da bu sırada çok önemli bir farkındalık olur. III. Innocentius, kiliselerin birleştirilmesi ve Latin İmparatorluğu’nun Kudüs’e yardım etmesi gibi olaylar sonrasında 1204 yılındaki sefer ve sonuçlarını öğrenmiş ve devamında da şunları söylemiştir: “Siz doğru yoldan yanlış yola saptınız ve Hristiyan ordusunu da saptırdınız, toplamakta zorlandığımız, yönetilmesi o kadar pahalıya mal olan ve sadece Kudüs’ü geri almaya değil, Mısır Krallığı’nın büyük bölümünü almaya hizmet edeceğini de umduğumuz böylesine kalabalık bir orduyu doğru yoldan saptırdınız”.9 Niketas Choniates’in verdiği bilgilere göre, saldırıyı yapan Latinlerden her biri İncil’den şu sözleri söylemiştir: “Onları takip edeceğim ve yakalayacağım; ganimeti paylaştıracağım, kalbimin ihtirasını doyuracağım, onları kılıcımla öldüreceğim ve ellerimle esarete sürükleyeceğim”.10 III. Innocentius, 1213 yılından itibaren yeni bir Haçlı Seferi başlatma düşüncesi içerisindeydi.11 Bunu yaparken de 1213 tarihli “Qui Maior” adlı kanunnamesi ile kadınlar, Haçlı Seferleri'nde dikkate alınmaya başlanmıştır ilk defa. Yani kadınların Haçlı Seferleri'ne katılabileceğini de belirtmiştir.12 Tüm bunlar, Haçlı Seferleri'nin seyrini değiştiren farklı eleştirilere yol açan önemli gelişmelerdir. Kimileri için bir sapma olarak algılansa bile. Burada da sapma belirtisi olarak kadınların zayıf varlıklar olduğu ve bu nedenle seferlere katılımlarının zayıflık belirtisi olduğu belirtilmiştir. Bunun anlatan en iyi ifade şöyledir: “In tantum vero nove pergrinationis fervebat studium, ut iam non esset questio, quis crucem susciperet, sed quis nondum suscepisset. Plerique colum et pensa sibi mutuo transmittebant inuentes occultius, ut ad muliebres operas turpiter demigraret, quisquis huius militiae inveniretur immunis; ad tam insigne certamen et nuptae viros et matres incitabant filios, quibus dolor unicus erat propter sexus ignaviam comproficisci non posse”( yeni haç için coşku, haçı kimin aldığına dair bir soru değildir; fakat bunu yapamayan kişilerle ilgili de değildir. Çok büyük adamlar, birbirlerine yün ve öreke gönderirlerdi. Eğer onlar, kendilerini bu seferden muaf tutarlarsa; onlar, sadece kadınların çalışmaları için uygun olacaktı. Gelinler, eşlerini sefere çağırdılar ve anneler, oğullarını gitmesi için teşvik ettiler. Erkekler, kadınlarla dışarı çıkmadıklarından dolayı üzüntüleri vardı; çünkü kadınların cinsinden dolayı zayıflıklar bulunmaktaydı”.13 Bu karışık ortama çözüm bulmaya çalışılırken birdenbire Haçlı Seferleri, yapı itibariyle de değişime başlamıştır. Bu durumda anlaşılması gereken önemli bir nokta vardır. O da, sapma kavramıdır. Bu kavram, modern tarih bilincinin yarattığı bir kavram değildir. Burada ilginç olan nokta, Cecile Morrison’un da söylediği gibi bu sapma durumunun önceden tasarlandığına inananlar da vardır.14 Burada başlangıçtan beri farklı yaklaşımlar söz konusudur. Şöyle ki; Papa III. Innocentius da, Yunan Kilisesi’nin Roma’ya boyun eğmeyi kabul etmesini ve imparatorluğun Haçlı Seferi’ne engel olmak yerine ona yardım etmesini istemiştir. Ancak amaçlarına ulaşmak için zor kullanmayı düşünmemiştir. Tüm bunlar olurken Venedik’in rolü büyük olmuştur. Şunu da belirtmek gerekir ki; Venedik, bu noktada çok kurnazca davranmıştır bunu ister bilinçli isterse bilinçsizce yapmış olsun. Kendi çıkarına en uygun şekilde bunu kullanmıştır. Ticari ayrıcalıklar, elde etmiştir. Buna rağmen Venedik, kendini güvende hissetmemektedir. Çünkü bir taraftan bazı ayrıcalıklar elde etmiş olan Cenova’nın ve Pisa’nın rekabeti, korsanlığın şiddeti ve diğer taraftan da Yunan halkının ayaklanmaları endişe uyandırmıştır. Bir yandan Latin karşıtı ayaklanmalar olurken diğer yandan Yunanistan’da özellikle de Küçük Asya’da arkhonların15 ayaklanmaları imparatorluğun parçalanmasına sebep olmuştur. Burada şunu da belirtmeliyiz ki; Konstantinopolis’in fethedilmesi, Venedik için uygundu. Neden mi? Şöyle ki; Venedik böyle bir ortamda yani yabancılara yasak olan Karadeniz’e rahatça girme fırsatı bulabilecekti. Aslında bu noktada tekrar başlangıç hedeflerine geri dönecek olursak bir nevi Konstantinopolis’in zenginliği yani Doğu’nun zenginliği göz kamaştırmaktaydı. Dolayısıyla Venedik, bu durumu değerlendirip Konstantinopolis’e egemen olmaya çalışmıştır. Bu da ekonomik determinizmin sonucudur diyebiliriz. Yani Venedik olmasaydı, Haçlı Seferi amacından sapmış olmayacaktı; ama Haçlı Seferi olmadan da Venedik, Doğu’da egemenliğini kuramazdı.16 Arka planda farklı amaçlar olsa da IV. Haçlı Seferi sonrasında kurulan devletlerin en kalıcı olanı Venedik İmparatorluğu olmuştur. Yapılacak fetihlerin Haçlılar ile Venedikliler arasında yarı yarıya paylaşılması konusunda 1202 yılında bir antlaşma imzalanmıştır. Bu antlaşmada kullanılan terimlere göre “partitio” yani Latin İmparatorluğu’na toprakların dörtte birini verecek geriye kalan dörtte üçlük yarısı, Venedik’in, diğer yarısı da hacıların olacaktı. Unutulmamalıdır ki, Latin İmparatorluğu’nun ayakta kalabilmesi, Batı’nın yardımlarına ve Venedik donanmasının desteğine bağlıydı.17 XIII. yüzyıldaki genel sapmalara göre Venedik ve Frank dünyası, Haçlı Seferleri'nin bir ürünüdür. XIII. yüzyılda Haçlı Seferleri'nde iki amaç ön plana çıkmıştır. Kutsal toprakların savunulması ve Kudüs’ün yeniden fethedilmesi, yani tam kendini bulmaya çalışıyor derken ilk hedeflere geri dönülmeye çalışılması Haçlı Seferleri'nin kendi içinde yaşadığı tutarsızlıkları da göstermektedir. Bu durumda Avrupa’ya yapılan diğer bütün seferler, Haçlı Seferleri'ne benzetilmeye çalışılmıştır. Genel anlamda bakıldığında XII. yüzyıl, İsa’nın mezarını korumaktan başka hedeflere yönelmişti. Mesela İspanya’da Müslümanlara karşı savaşanlara Haçlı ayrıcalıkları verilmiştir. Bunun yanı sıra XIII. yüzyılda Haçlı Seferi ayrıcalıkları Hristiyan da olsalar, genel olarak din, özel olarak da papalık düşmanlarına karşı yöneltilmiş her tür seferi kapsayacak şekilde genişletilmiştir. IV. Haçlı Seferinin hedefinden sapmasında asıl sorumluluk, Papa’ya değil Venedik’e ait olsa da Haçlı Seferlernin politik hedeflere sapmasında III. Innocentius’un rolü kesinlikle inkar edilemez. 1207-1208 yıllarından itibaren Fransa’da silahı eline alan herkese Kutsal topraklara gidiyorlarmış gibi bütün günahlarının bağışlanacağını sözü verilmiştir. Hatta sapkın Albililer18’e karşı Haçlı Seferi vaazları vermiştir. Ancak politik bir hale gelmiş olan Haçlı Seferleri hiçbir şekilde ortadan kaldırılmamıştır. Bunun en somut kanıtı da, 1226 yılında Kral VIII. Louis yönetimindeki Haçlıların Avignon’u ve Provence’i ele geçirmiş olmasıyla 1229 yılında yapılan Paris antlaşmasıdır. Bu antlaşmaya göre, Languedoc’un ileri yıllarda Fransa ile birleşmesini güvence altına almış olacaklardı.19 Paris barışında 1229 yılında Papa IX. Gregory, dilenci tarikatlarla20 ilgilenmiştir ve papalık, antiheretik engizisyonları desteklemiştir.21 Aslında III. Innocentius, çabalarıyla diğerlerine örnek olmuştur. Örneğin Haçlı Seferi için rahiplerden ilk defa gelir vergisi toplayan kişidir. Ganimet olarak bırakma hakkını uygulamıştır. Bu durum, siyasi Haçlı Seferleri'nin de önünü açmıştır.22 Bunun yanı sıra Haçlı Seferleri'ndeki sapma, artık kişiye özel Haçlı Seferi haline gelmeye başlamıştır. Şöyle ki, Büyük Sicilya saldırısı sırasında 1268 yılında Fransız prensin ordusuna yeni asker gruplarını getiren şey, sadece Toscana’ya karşı bir Haçlı Seferleri'nin vaaz edilmesi değildir. Papa, ayrıca İtalya’dan geçmesini engelleyecek olan herhangi birine karşı da özel bir Haçlı Seferi yapılmasını istemiştir. Papalığa bağlı bir hükümdarın Sicilya’ya yerleşmesi, siyasi Haçlı Seferleri'ne son vermiş gibi görünmektedir. Gerçek anlamda Papa ile Fransa kralı Güzel Philippe arasındaki zıtlaşmalar, Haçlı Seferi ve sapkınlık suçlamaları her iki tarafta da artık sadece vergi tahsilleri ve propagandalar için birer bahane olmuştur.23 III. Innocentius’un XIII. yüzyılı değiştirecek bir tavrı bulunmaktadır. Şöyle ki, herkes Latin Doğu ile ilgilenirken bu politika, bütün Avrupa siyasetini değiştirmiştir. Genel anlamda bakıldığında İngiltere ve Fransa krallarının o dönemlerde ne Bizans ne de Müslümanlara yönelik herhangi bir politika geliştirdikleri pek görülmemektedir. Dolayısıyla gerçekten bu seferlerin seyrini ister sapma olarak algılansın isterse de değişim olarak algılansın bakış açısına göre değişmekle birlikte Avrupa’nın saf değiştirerek farklı bir politikayla savaş alanında yapamadıklarını tamamen kendine yönlendirerek yapmaya çalıştığı görülmektedir. Bu şekilde Batı, toplumsal, sosyo-kültürel ve ekonomik alanlarda kendini değiştirmeye yönelik başladığı gelişmelerle kaybettiklerini yeniden toparlamaya çalışmıştır. Bu da Haçlı Seferleri'nin Batı’ya yönelmesi anlamına gelmektedir.24 Batı açısından bakıldığında Harold Lamb, bu devre “Demir Çağı” adını vermiştir. Çünkü “Cahil, gizli şehvetlerin iz bıraktığı, düşüncesiz ve acımasız olan bu çağa güçlü adamların demir silahları hükmediyorlardı” demiştir.25 Gerçekten öyle mi? Evet öyle! Ama unutulmaması gereken nokta, bu kör çağın şartlara göre hedef değiştiren yeni bir döneme geçiş kapısı olmasıdır. Dipnotlar 1Geoffroi De Villehardouin-Henri De Valenciennes, IV. Haçlı Seferi Kronikleri ,(Çev.Ali Berktay),Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,2008,s.252-253. 2Cecile Morrisson, Haçlılar, s. 61 3Alaminakon, bir Alman vergisidir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Nicetas Choniates, O City of Byzantium: Annals of Niketas Choniates,(Çev Harry J. Magoulias), Wayne State University yay., Detroit, 1984, s. 478; IV. Henry tatarfından istenen bir haraçtır. Ayrıntılı bilgi için bkz.John H. Rosser, Historical Dictionary of Byzantium, The Scarecrow yay., UK, 2012, s. 35. 4Cecile Morrisson, Haçlılar, s. 61. 5Cecile Morrisson, Haçlılar,., s. 62. 6Bazı eserlerde Zadar olarak geçmektedir. 7Cecile Morrisson, Haçlılar,s. 62; Thomas F. Madden, “Zara”, The Crusades –An Encyclopedia , (Ed. Alan V. Murray), c. IV, California, 2006, s. 1295- 1296. 8Cecile Morrisson, Haçlılar, s. 63;John Julius Norwich, Bizans-Gerileme ve Çöküş Dönemi M.S. 1082-1453, (Çev. Selen Hırçın Riegel), Kabalcı yay., İstanbul, 2013, s. 158-159. 9Cecile Morrisson, Haçlılar, s. 64. 10Niketas Choniates, Niketas Khoniates’in Historia’sı 1195-1206, (Çev. Işın Demirkent), Dünya Kitapları, 2004, s. 225-227, 11P. M. Holt, Haçlılar Çağı,(Çev. Özden Arıkan), Tarih Vakfı Yurt yay., İstanbul, 2003, s. 64. 12Constance M. Rousseau, “Home Front and Battlefield:The Gendering of Papal Crusading Policy (1095-1221)”, Gendering the Crusades, (Ed. S. Edgington-S. Lambert), Columbia University yay., New York, 2002, s. 40; Miriam Rita Tessera, “Philip Count of Flanders and Hildegard of Bingen: Crusading against the Saracens or Crusaing against Deadly Sin”, Edgington and Lambert Gendering the Crusades, (Ed. S. Edgington-S. Lambert), s. 77-93. 13İtinerarivm Peregrinorvm et Gesta Regis Ricardi, (Ed. Wiliam Stubbs), Kitap I, Capitulum (Bölüm XVII), Longman yay., Londra, 1864, s. 33;ayrıca bkz. Pınar Ülgen; “Unutulan Haçlılar: İtinerarivm Peregrinorvm Et Gesta Registi Ricardi Adlı Esere Göre Kadınların Haçlı Seferlerine Etkileri”,Uluslar arası Geçmişten Günümüze Şehir ve Kadın Sempozyumu,2.Kitap, 1-3 Nisan 2016, Samsun, 2016, ss. 1223- 1232; Pınar Ülgen; “Tarihteki En ilginç Haçlı Seferi:Cadılığa Karşı Düzenlenen Haçlı Seferi”, Cappadocia Journal of History and Social Sciences,c. V, 2015, ss. 164-182. 14Cecile Morrisson, Haçlılar, s. 64. 15Eski Yunan sitelerinde yüksek dereceli devlet memurlarına verilen unvan. 16Cecile Morrisson, Haçlılar, s. 66. 17Cecile Morrisson, Haçlılar, s. 66 18Albililer, yani düalist bir öğretiyi savunan Katharlar. 19Cecile Morrisson, Haçlılar, s. 68,69. 20Bunlar, Avrupa toplumunu yeniden şekillendiren yeni bir din adamı tipidir. Bunlar Dominikenler ve Fransiskenler’dir. İki grup da dilenci tarikatları olarak geçmektedir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Jacques Le Goff, Avrupa’nın Doğuşu, (Çev. Timuçin Binder), Literatür yay., İstanbul, 2008, s. 161. 21Jessalynn Bird, “ Gregory IX, Pope”, The Crusades –An Encyclopedia, (Çev. Alan V. Murray), c. II, California, 2006, S. 546. Ss. 546-547. 22Cecile Morrisson, Haçlılar, s. 69 23Cecile Morrisson, Haçlılar, s. 71. 24Claude Cahen, Haçlı Seferleri zamanında Doğu ve Batı, ( Çev. Mustafa Daş) Yeditepe yay., İstanbul, 2010, s. 208. 25Harold Lamb, Haçlı Seferleri, Demir Adamlar ve Azizler, ( Çev. Gaye Yavuzcan), İlgi, Kültür, Sanat yay., İstanbul, 2010, s. 28; ayrıca bkz. Amin Maalouf, Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, (Çev. Ali Berktay), YKY yay., İstanbul, 2006, s. 242. Kaynakçalar Bird, Jessalynn; “ Gregory IX, Pope”, The Crusades –An Encyclopedia, (Çev. Alan V. Murray), c. II, California, 2006, ss. 546-547. Cahen, Claude; Haçlı Seferleri zamanında Doğu ve Batı, ( Çev. Mustafa Daş) Yeditepe yay., İstanbul, 2010. Choniates, Nicetas; City of Byzantium: Annals of Niketas Choniates, (Çev Harry J. Magoulias), Wayne State University yay., Detroit, 1984. Choniates, Niketas; Niketas Khoniates’in Historia’sı 1195-1206, (Çev. Işın Demirkent), Dünya Kitapları, 2004. Geoffroi De Villehardouin-Henri De Valenciennes, IV.Haçlı Seferi Kronikleri ,(Çev.Ali Berktay),Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,2008. Goff, Jacques Le; Avrupa’nın Doğuşu, (Çev. Timuçin Binder), Literatür yay., İstanbul, 2008. Holt, P. M.; Haçlılar Çağı, (Çev. Özden Arıkan), Tarih Vakfı Yurt yay., İstanbul, 2003. İtinerarivm Peregrinorvm et Gesta Regis Ricardi, (Ed. Wiliam Stubbs), Kitap I, Capitulum (Bölüm XVII), Longman yay., Londra, 1864. Lamb, Harold; Haçlı Seferleri, Demir Adamlar ve Azizler, ( Çev. Gaye Yavuzcan),İlgi, Kültür, Sanat yay., İstanbul, 2010. Maalouf, Amin; Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, (Çev. Ali Berktay), YKY yay., İstanbul, 2006. Morrisson, Cecile;Haçlılar, (Çev. Nermin Acar), Dost yay., 2005. Norwich, John Julius; Bizans-Gerileme ve Çöküş Dönemi M.S. 1082-1453, (Çev. Selen Hırçın Riegel), Kabalcı yay., İstanbul, 2013. Rosser, John H.;Historical Dictionary of Byzantium, The Scarecrow yay., UK, 2012. Rousseau, Constance M.; “Home Front and Battlefield:The Gendering of Papal Crusading Policy (1095-1221)”, Gendering the Crusades, (Ed. S. Edgington-S. Lambert), Columbia University yay., New York, 2002. Tessera, Miriam Rita; “Philip Count of Flanders and Hildegard of Bingen: Crusading against the Saracens or Crusaing against Deadly Sin”, Edgington and Lambert Gendering the Crusades, (Ed. S. Edgington-S. Lambert), s. 77-93. Thomas F. Madden, “Zara”, The Crusades –An Encyclopedia ,(Ed. Alan V. Murray), c. IV, California, 2006, ss. 1295- 1296. Ülgen, Pınar; “Unutulan Haçlılar: İtinerarivm Peregrinorvm Et Gesta Registi Ricardi Adlı Esere Göre Kadınların Haçlı Seferlerine Etkileri”,Uluslar arası Geçmişten Günümüze Şehir ve Kadın Sempozyumu,2.Kitap, 1-3 Nisan 2016, Samsun, 2016, ss. 1223- 1232.
9
dk.
25 Ekim 2021
Türkiye’de Televizyonun Kısa Tarihi
Hayatımıza girdiği günden beri günlük yaşantımızın vazgeçilmezleri arasına giren televizyon, gerek sosyal yaşantımızı gerekse de toplumsal dönüşümümüzü tetikleyen önemli bir teknolojik unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Madonna’nın giydiği kot pantolonu günlük kıyafetimiz haline getiren de Türkiye’de basketbolun yaygınlaşmasını sağlayan da bizleri pizzayı sevdiren de bu küçük kutu. Her şeyin tarihi olduğu gibi günlük ve sosyal hayatımıza bu denli etki eden bu görüntülü kutunun da ülkemize gelişinin bir tarihi var elbet. Gelin televizyonun Türkiye’deki kısa tarihini birlikte inceleyelim. Popüler kültür günümüzde televizyon, sinema ve internet gibi önemli ve etkili kitle iletişim araçlarıyla gündelik hayatın içinde yer almakta TV dizileri gibi önde gelen ürünleriyle de kitleleri ekran başına toplamaktadır. Geçtiğimiz yüzyılda iletişim bilimcilerin üzerinde hem fikir olduğu konulardan birisi televizyonun çağdaş toplumlardaki en yaygın ve en etkin "kültür üretme makinası” olduğu düşüncesiydi. Günümüzde ise internet, yeni iletişim teknolojilerinin geldiği yer itibariyle çeşitli elektronik kültürel dışavurum araçlarıyla birlikte yaşadığımız çağa damgasını vurabilecek güce erişmiş bulunmaktadır. Aynı televizyon gibi, bu yeni İnternet’te de eğleniyoruz ve televizyondan bile daha beter bir şekilde, mevcut inanç ve kanaatlerimizi burada olumluyoruz. Burada düşünmekten çok hissediyoruz; kendimizi zorlamaktansa konformizme kapılıyoruz. Sonuç ise bölünmüş, kendi ait olduğu grup dışında bilgi sahibi olmayan, duygularıyla hareket eden bir toplum… Post-gerçek, yani ‘nesnel hakikatlerin belirli bir konu üzerinde kamuoyunu belirlemede duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili olması durumu’ olarak adlandırılan bir kavramla karşı karşıyayız. Daha az metin ve daha az hiperlinke dayanan bugünün interneti televizyonun bu kötü yanlarını taşımakla kalmıyor, yeni kötülükleri de beraberinde getiriyor. Geleneksel televizyon ile onun modern hâli olan internetin en temel farkı internette kişiye özel içerik sunulabilmesi olsa gerek. Geleneksel televizyon, sürprizleri bünyesinde barındırabilmekte, televizyonda gördüğümüz içerikler editörler tarafından derlenmekte. Her ne kadar bu derleme sürecinde içeriklerin, yayın masraflarını çıkarıp yayıncıyı kâra geçirebilmesi için eğlenceli ve izleyici açısından çekici olma kaygısı güdülse de, bu yayınlarda kendi kanaatiniz ya da duygularınız dışında bir içerikle karşılaşmanız oldukça olası. Sosyal bilimciler açısından bir olguyu açıklamanın en iyi yolu geldiği son noktadan başlangıcına kadar olan süreçleri, tarihsel ve toplumsal gerçeklikleri analiz etmekten geçer. Peki, Türkiye’de yayıncılık ve TV dizileri nasıl başladı ve gelişerek günümüzdeki düzeyine erişti?..Türkiye’de televizyon yayıncılığı 31 Aralık 1968’de Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT) ile başlar. Ancak televizyon yayıncılığının ilk başlangıç serüveninde TRT’nin öncesinde de incelenmesi gereken bir dönem mevcuttur. TRT, Yabancı Diziler ve Toplumsal Değişim İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Taşkışla Kampüsü’nde öğrencilerine eğitim amaçlı başlattığı televizyon yayınlarını ülkemizde televizyon yayıncılığı alanındaki TRT’nin kuruluşundan çok daha önceki öncü faaliyet olarak değerlendirmek mümkündür. 1938 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Yüksek Frekans Kürsüsü Başkanı Prof. Dr. Mustafa Santur savaş sonrası yaptığı gezilerde televizyon denilen canlı kutuyu yakından tanıma fırsatı bulmuştu. Hayran kaldığı bu sıra dışı olayı Türkiye’de yapmaya karar veren Santur 16 Temmuz 1951 tarihli bir mektupla üniversite yönetimine başvurarak eğitim amaçlı olarak televizyon yayınları yapmanın önemini ve bu konuda gerekli araç gereç teminini talep etti. 1952 yılında 15 günde bir 60 dakika deneme yayınlarıyla İ.T.Ü Elektronik laboratuvarında başlayan televizyon yayıncılığı ile ülkemizde bir ilk gerçekleştirdi. Üniversitenin yayıncılık alanındaki bilgi birikim ve teknik ekipmanlarıyla birlikte yayınlarına 1971 yılında resmi olarak son verilen İ.T.Ü televizyonu, televizyon yayıncılığı alanında birçok ilke imza attı. Bu süre zarfında gelişen kurumsal birikim ve teknik olanaklarıyla 1968 yılında resmi yayınlarına başlayan TRT’nin kuruluşunda ve yayıncılık faaliyetlerinde de İ.T.Ü televizyonunun önemli katkıları bulunmaktadır. Düzenli olarak televizyon yayınlarını gerçekleştirmek amacıyla 1963 yılında TRT (Türkiye Radyo Televizyon Kurumu) kurulmuş, 2 Ocak 1964’te yayımlanan Radyo Televizyon Kurumu kanunuyla yayıncılık yapma yetkisi TRT’ye devredilmiştir. 1 Mayıs 1964’te, özel yasayla özerk tüzel bir kişiliğe sahip olarak kurulan TRT, 1972’deki anayasa değişiklikleri ile “tarafsız” bir kamu iktisadi kuruluş olarak tanımlanmıştır. 1967 yılında Alman hükümetinin yaptığı yardımla TRT Ankara Televizyonu 31 Ocak 1968 tarihinde deneme yayınlarına, 31 Aralık 1968’te ise resmi yayınlarına başlamıştır. Bu dönemde sadece Ankara ile sınırlı olan yayınlar 1972’den itibaren yavaş yavaş diğer şehirlere de ulaşmıştır. TRT tarafından yapılan televizyon yayınlarında 31 Ocak 1968 tarihinde Nuran Devres tarafından gerçekleştirilen ilk anons. (Bugün 31 Ocak 1968. Bu akşamki deneme yayınına başlıyoruz.) 31 Ocak 1968’de Türkiye’nin ilk deneme televizyon yayını Ankara’da Mithat Paşa Stüdyosu’nda Mahmut Tali Öngören’in açılış konuşmasıyla başladı. Haftada 3 gün, üçer saat olarak başlayan deneme yayınları 1 yıl sonra haftada 4 güne çıktı. 1970’de İzmir Televizyonu, ardından 1971’de İstanbul Televizyonu faaliyete geçti. 1969’da astronotların Ay’a ayak basmaları ve Zeki Müren’in Ankara’da verdiği konser televizyon ekranından yansıdı. 1973’de ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün cenaze töreni naklen yayınlandı. 20 Temmuz 1974’de başlayan Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan tüm Türkiye ve Avrupa TRT yayınlarıyla haberdar oldu. Eurovision Şarkı ve Beste Yarışması’na Türkiye, ilk kez 1975’de TRT’nin organizasyonuyla girdi. 1978’de ilk kez su altı kameraları kullanılarak “Derinlerdeki Geçmiş” adlı belgesel renkli film çekildi. 1979 yılında, 5 ülkeden 133 çocuk 31 liderin katıldığı ilk 23 Nisan Çocuk Şenliği düzenlendi. 1974 yılında Televizyon yayınları haftanın her günü gerçekleştirilirken, yayınlar ülke nüfusunun %55’i (19 milyon) ve ülke yüzölçümünün %28 i (210.861 km2) tarafından izlenilir oldu. Televizyonunun Türkiye’ye gelişinin 10. yılında PTT merkezlerine kayıtlı televizyon alıcı sayısı 2 milyon 250 bine ulaştı. Yurt içinden verilen ve yurtdışında alınan eşgüdüm, yayın, kayıt ve kurgu işlemlerini yapabilecek kapasitede olan Eurovision bağlantı merkezi 1982 yılında hizmete girdi. Giderek artan yayın saatleri ile birlikte ekran, 31 Aralık 1981 yılbaşı gecesinden itibaren renklenmeye başladı ve 1984 yılında tamamen renkli yayına geçildi. 1986 yılında televizyonun 2. kanalı TRT-2 yayın hayatına merhaba dedi. 1987’de “İntelsat” uydusundan kiralanan bir aktarıcıdan TRT-1 ve TRT-2 programları uydu yoluyla bütün Türkiye’ye ulaştı. TRT-3 ve GAP-TV, 1989 yılında hizmete girdi ve TRT’nin kanal sayısı 4’e çıktı. 1990’da ise eğitim ağırlıklı TRT-4 ile Avrupa yaşayan Türk işçilerine yönelik TRT-INT yayınları başladı. 1993’te Kafkasya ve Orta Asya’ya yönelik programların yer aldığı TRT-AVRASYA kanalı, 1995’te ise TBMM TV yayına girdi. (https://www.trt.net.tr/Kurumsal/Tarihce.aspx) TRT’nin kurulması ve ülkemizde televizyonun yaygınlaşarak önem kazanmasıyla özel televizyonların kurulmaya başlandığı 90’lı yıllara kadar oluşan görünüm bu şekilde olsa da yayıncılık açısından 1960’ların ve 1970’lerin önemi, TRT’nin kurulması ve bu kurumda yaşanan gelişmeler kaynaklıdır. İsmail Cem’in 1974 yılında TRT’de genel müdürlük görevine atanması hem TRT tarihinde hem de dizi yayıncılığında bir dönüm noktası oldu. Ünlü yazar Kemal Tahir’in görüşlerinden etkilenmiş olan İsmail Cem, göreve geldikten sonra yerli yapımlara öncelik tanınacağı bir yayıncılık anlayışını benimsemeye başlamıştır. İsmail Cem dönemi, TRT için bir atılım dönemi olur. Öncelikle televizyonda gündüz yayınları başlar; spor programları, belgeseller, edebiyat uyarlamaları ve yeni diziler yayımlanır. İsmail Cem’in iktidar değişikliği sonrası Süleyman Demirel hükümeti döneminde olaylı bir şekilde görevinden uzaklaştırılması sonrasında TRT’nin yayın politikası da değişir. Eski dönemdeki yerlileşme çabalarına rağmen dış kaynaklı yapımlar tüm yayınların yüzde 37,87’sini oluşturmaktadır. Böyle bir kamu yayıncılığı ortamında seksenli yıllar Türkiye’de ve tüm dünyada değişim rüzgârlarının yaşandığı bir zaman dilimi olarak önemli bir tarihsel kırılma noktasıdır. Türkiye’de basının yapısını da etkileyen 24 Ocak 1980’de önemli ekonomik kararlar alınmış ve dünya ekonomisine entegrasyon anlamında önemli adımlar atılmıştır. 12 Eylül 1980 askeri müdahalesiyle genel seçimlerin yapılacağı 1983 yılına kadar sürecek askeri rejim yönetimine girmiştir. Dünya’da ise tıpkı 1905 yılında da olduğu üzere Sovyetler Birliği ve İran’da gelişmeler yaşanmış, İran’da mollalar rejimi kurulmuş, Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal etmiş, ABD’de Ronald Reagan başkan seçilmiştir. Bütün bu yaşanan olaylar silsilesi Türkiye ve dünya konjonktürünü etkileyen gelişmelerdir. Neoliberalizmin yükselişindeki öncü ülkeler ABD ve İngiltere’nin uyguladığı politikalar, önce Avrupa’yı, sonra tüm dünyayı etkisi altına alır. Türkiye de kısa bir süre içinde bu etki alanına girer. 12 Eylül 1980 askerî müdahalesi öncesindeki 24 Ocak kararları yeni bir dönemin başlangıcı olur. İktisadi neoliberalizmi benimseyen, bireysel ve hazcı bir yaşam tarzının peşinden giden, sosyal devletin herhangi bir biçimini hastalıklı kabul eden karmaşık bir orta sınıf oluşur. Bu yeni dönem kaçınılmaz bir biçimde yayıncılığı da etkiler. Toplumsal çalkantılar ve bozulan ekonomik durum, sinemaya gitme alışkanlığını yitirtirken kitlelerin televizyon izleme alışkanlığını pekiştirmiştir. Tüm dünyada yükselen yeni sağ ve yükselen yeni değerler Türk televizyon izleyicisini de etkilemiştir. Bu dönemde özellikle ABD üretimi dizilerin yükselişe geçmesi de böyle bir kültürel ve ekonomik ortamda elbette tesadüf değildir. Televizyonu, medyayı oluşturan diğer türlerden daha önemli kılan ve daha çok tüketilmesine yol açan faktör bünyesinde birçok etkileme unsurunu (görüntü, ses, müzik, hareketlilik ) bir arada barındırıyor olmasıdır. Televizyon çeşitli imge ve imajların, mitlerin ve değerlerin yaratılmasının yanı sıra onların yaşatılmasında da büyük bir öneme sahiptir. Bu alanda yapılan pek çok araştırma (Bourdieu 1997; Kellner 1992; Burton 1995; Williams 1974) bu etkili iletişim aracının, yaydığı mesajlar ve imgelerle, bireylerin dünya görüşlerini biçimlendirdiğini, bu yönüyle günlük yaşam aktivitelerinden bireysel davranışlara, sosyal ilişkilerden toplumsal yapıya kadar etkisini her alanda hissettirdiğini göstermektedir. “İzleyicinin bir televizyon dizisini daha gerçek olarak anlamlandırmasını etkileyecek bir kodlama, programın üretim evresinde de yapılmaktadır. Bu kodlama kostümden dekora, kameranın kullanılış biçimine, kurguya, aydınlatmaya, oyuncuların performansına ve dizideki karakterlerin bireyselliğine kadar uzanmaktadır” (Binark, 1994: 188). Televizyon izleyicisinin kendisine sunulan ürünlerden kolay etkilenmesi bu gerekçelerle mümkün olabilmektedir. Dizilerin mesajı nasıl aktardığını analiz ettikten sonra neyi aktardığı da gözlemlenmelidir. “Tüm dünya televizyonlarında varlıkları artış gösteren dizi filmler, kullandıkları motiflerle, ulusların tarihsel ve kültürel yapılarını etkilemektedir. İlgi ile izlenen dizilerin, ortak kodları ile bireylere aynı duygu ve yaşantı birliği sunulmaktadır” (Zebil, 1995:46). Raymond Williams ise televizyonu, “hem teknolojik, hem de kültürel bir biçim” olarak niteler; yani televizyon bir yanıyla teknik bir araçtır, diğer yanıyla ise kültür üretim, aktarım ve tüketim (yeniden-üretim) ortamıdır (Mutlu, 1999: 11). Televizyon, modern belleği benzersiz biçimlerde şekillendirmiştir. Toplu üretimin ürünü eğlence paketlerini, ağırlıklı olarak tekrarlanan karakterler ve sahnelerle birlikte planlanan hikaye dizileri içerisinde sunma konusunda farklı bir geçmişe sahiptir. Bu, belleğin medyasının ta kendisidir, çünkü en başından beri tekrar etmiş ve izleyicileri tekrarını beklemeye ve hatta arzu etmeye alıştırmıştır. (Cross;2018:146) Connerton (2009:84) ürünlerin ve iletişim araçlarının sahip olduğu akışın hızlı olmasının, herhangi bir anıyı sürdürmemizi engellediğinden bahsetmektedir. Bilgilendirici aşırı yükleme, bir şeyi unutturmak amacıyla kullanılan en iyi aygıtlardan birisidir ve haber yayın organlarının işlevi ne üretmek ne de tüketmektir, bunun aksine yakın zamanda yaşanan tecrübelerin mümkün olduğunca hızlı bir şekilde unutulmasını sağlamaktır. Hala hatırlanan ancak artık kısa olan anılardan bahsetmek durumundayız. Yabancı dizilerin yükselişe geçtiği 80’li yıllardan günümüze pek çok toplumsal değişim ve gelişmeler yaşansa da değişmeyen bir olgu olarak özdeşleşme kavramı karşımıza çıkar. Pek çok çocuk, genç, her yaştan izleyicinin, izledikleri beğendikleri kahramanlarla kendilerini özdeşleştirdiği en azından böyle bir eğilim gösterdiği bilinmektedir. Dizi filmlerle, kahramanları ile özdeşleşmek, dizi süresince olup biten bir olgu değildir. Özellikle, dizi filmlerin TV dışında da her türlü fırsatta gündemde tutulduğu günümüzde, bu tür karakterler, gerçek yaşamdaki karakterlerle özdeşleşmeden farklı bir kavram olarak çıkar izleyicinin karşısına. Burada özdeşleşilen model olarak alınacak, her an görülebilen bir eylemler zinciri ya da bir birey değildir. En önemli özelliklerini soyut düşsel eylemlerden ve düşsel iletişim ortamlarından alan kahramanlar bireylerin kendilerini “-miş gibi” hissetmelerine sebep olabilecek kadar somutturlar da. TV’de birkaç dakika için tanışılan kahramanlar, gerek oyuncaklar gerekse basılı iletişim araçları ile insanların dünyasında somut, vazgeçilmez bir yer almaktadır. Televizyon dizilerinin bireyler üzerindeki en önemli etkisi dönemsel olarak eğer etkisi altında kaldıkları dizi/diziler varsa, izledikleri karakterleri kendilerine örnek almasıdır. Bir dönem çocukların hepsi birer basketbol koçu veya oyuncusuydu. Her sokakta bir basketbol potası bulunmakta, her mahallenin kendi takımı diğer mahallelerle düzenli karşılaşmalar gerçekleştirmekteydi. Bu durumun nedenlerinin en başında ergenlik çağındakileri spora ve basketbola özendiren 80’li yıllardaki popüler olan “Beyaz Gölge” dizisindeki Koç Reeves tiplemesidir. Gerçi dizi çocuklara değil çoğunlukla yetişkinlere yönelikti, ancak çocuklar ve gençler basketbolu sevdiren bu diziden çok etkilenmişlerdir. Bu dönemde hem basketbola yatırım yapan spor kulüplerinin sayısının hem de spor kulüplerinde 18 yaş altı basketbola yönelen genç sporcu sayısının arttığı söylenebilir. 80’li yıllarda TRT’de yayınlanan yabancı diziler, 7’den 70’e herkesin beğeniyle izlediği diziler olmuştur. Popülerliğiyle dikkat çeken öyle diziler vardı ki, yayınlandığı saatte dışarıda kimselerin kalmadığı dizilerdi. Belli yaştaki insanların hayatlarında tatlı hatıralar bırakan ünlü yabancı dizilerin bazılarından bahsetmek gerekirse Beyaz Gölge, Kara Şimşek, MacGyver ve Mavi Ay gibi diziler bu dönemin popüler izlerliğe sahip dizilerinden bazılarıdır. Sonuç Dünyada en çok televizyon izlenen ülkelerin başında gelmekte olan ülkemizde; yapılan araştırmalara göre Türk insanı her gün yaklaşık 4-5 saatini televizyon karşısında geçirmektedir. 2016 yılında T.C. Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü tarafından açıklanan verilere göre Türkiye’deki yapım şirketleri her yıl yüzlerce yeni yapım üretmekte, Türkiye’de yapılan dizilerin bir bölümü aynı zamanda Ortadoğu, Balkanlar ve Latin Amerika ülkelerinde de ihracatı yapılmakta ve izleyicilerle buluşmaktadır. Senaryosundan oyuncusuna, yönetmeninden kostümcüsüne çarpan etkisiyle on binlerce insan için önemli bir endüstri haline gelen diziler aynı zamanda kendi özel ‘hayran’ kitlelerini de oluşturmaktadır. Seksenli yıllardan bu yana kültürel, toplumsal, ekonomik pek çok olgunun değiştiği yeni bir dünyada yaşıyoruz. Popüler kültürün ve onun bir ürünü olan TV dizilerinin de bundan etkilenmediğini söylemek pek mümkün değil. Eskiden TV dizilerinin bir hafta boyunca beklendiği ve o saatte ekran başında olunduğu, kaçırıldığı takdirde telafisinin zor olduğu (çünkü video kayıt cihazıyla boş bir VHS kasede kaydedilmesi gerekiyordu ki bu da oldukça zor ve masraflıydı, özellikle videosu olmayanlar için!..) düşük teknolojili ve alternatifsiz bir iletişim ortamı söz konusu idi. Günümüzde iletişim teknolojilerinin geldiği noktada internet gibi çok geniş ve kolay ulaşılabilir bir mecranın konforundan ve mobil teknolojilerin tüm nimetlerinden yararlanan genç ve tüketmeye hevesli bir izleyici kitlesi mevcut durumdadır. “Beyaz Gölge” dizisi ile basketbola başlayan gençler örneğinde görüldüğü üzere seksenli yıllardaki hayranlık ve özdeşleşme eğilimlerinin günümüzde yerini başka kavramlara bıraktığını da görmekteyiz. İzleyicinin hayranı olduğu diziyi internet üzerinden ve sosyal medya hesaplarından takibe alması ve dizinin endüstriyel yan ürünlerini (günlük kıyafetler, aksesuarlar ve her türlü tüketime yönelik metalar) satın alma ve kullanma eğilimleri günümüzün dizi takipçilerinin genel eğilimi haline gelmiş sanki…Eskiyle karşılaştırıldığında ekonomi-politik bir okumayla analiz edecek olursak kültür endüstrisi, bireysel haz ve daha çok tüketim gibi anahtar kavramlar daha bir ağır basmakta…Böyle olunca da çok ciddi rakamların telaffuz edildiği ve kendi ekonomisini oluşturan önemli bir pazarla karşı karşıya olduğumuzu belirtmek gerekir. Yine de insan seksenli yılların o kendine özgü masumiyetini ve dizilerin heyecanına kapılıp giden ve o eskinin naif kahramanlarının rol model alındığı gençlik yıllarını özlemle anmadan geçemiyor tabii ki (Gündüz;2018:34-35). Kaynakça -Bali, Rıfat N.(2002): Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a Yeni Seçkinleri Yeni Mekânlar, Yeni Yaşamlar, İstanbul: İletişim Yayınları. -Binark, F. Mutlu (1994), “Bir İzleyicinin Televizyon Dizisini Anlamlandırma Tecrübesi”, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Akademik Dergisi), Sayı 1-2, Ankara: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Basımevi, ss. 187-210. - Bourdieu, Pierre (1997). Televizyon Üzerine. çev. Turhan Ilgaz, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. - Burton, Graeme (1995). Görünenden Fazlası: Medya Analizlerine Giriş, çev. Nefin Dinç, İstanbul: Alan Yayıncılık. -Connerton, Paul (2009): How Modernity Forgets, Cambdridge: Cambridge University Press. -Cross, Gary (2018): Tüketilen Nostalji Hızlı Kapitalizm Çağında Hatıralar, çev. Eren Turan İstanbul: The Kitap Yayınları. -Çavdar, Tevfik (2004): “İlerleme mi, Batı Taklitçiliği mi?”, Doğu-Batı Kıskacında Türkiye, der. Seyfi Öngider, İstanbul: Aykırı Yayıncılık. -Durna, Tezcan (2017): “Basından Medyaya Geçerken 1980’lerde Neo-Liberal Hegemonyanın Kanaat İmalatçısı Olarak Köşe Yazarları”, Modernizmin Yansımaları: 80’li Yıllarda Türkiye, haz. R. Funda Barbaros-Erik Jan Zürcher, Ankara: Efil Yayınevi, ss.292-331 -Gündüz, Uğur (2018): Kafkaesk Zamanlar, İstanbul: Kanon Kitap. - Kellner, Douglas (1992). The Persian Gulf TV War, Colorado: Westview Press. -Kozanoğlu, Can (1993): Cilalı İmaj Devri 1980’lerden 90’lara Türkiye ve Starları, İstanbul: İletişim Yayınları. -Kozanoğlu, Can (1995): Pop Çağı Ateşi, İstanbul: İletişim Yayınları. -Kozanoğlu, Hayri (1993): Yuppieler, Prensler ve Bizim Kuşak, İstanbul: İletişim Yayınları. - Mutlu, Erol (1999). Televizyon ve Toplum, Ankara: TRT Yayınları. - TRT (2019): Tarihçe, (https://www.trt.net.tr/Kurumsal/Tarihce.aspx) -Williams, Raymond (1974). Televizyon: Teknoloji ve Kültürel Biçim, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara. -Zebil, Soytok Sabire (1995), Popüler Bir Dizi Film İçerik Analizi Örnek: Bizimkiler, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sinema TV Ana Sanat Dalı, İzmir.
9
dk.
4 Ekim 2021
Overlord Harekatı’nın Kostümlü Provası: Tiger Tatbikatı
Nisan 1944’te Müttefiklerin düzenlediği Tiger Tatbikatı sırasında Konvoy T–4 acı bir felaket yaşamıştı. Ama felaket sırasında ölen yüzlerce askerin yaşadıkları, 6 Haziran 1944 günü gerçekleştirilen Normandiya çıkarmasında binlercesinin hayatta kalmasını sağladı. 6 Haziran 1944 gününün şafak vakti, yaklaşık 7.000 Amerikan ve İngiliz gemisi ile gelen 160.000’e yakın müttefik askeri, Overlord Harekâtı kapsamında Normandiya sahillerine çıktılar. Atlantik Duvarı’ndakileri gafil avlamışlardı; Almanlar hava koşullarını abarttıkları için bir çıkarmanın yapılamayacağını düşünmüşlerdi. Üstelik olası bir çıkarmayı da daha kuzey-kuzeydoğuda bulunan Pas-de-Calais mevkiinden bekliyorlardı. Harekata yeşil ışık yakan son toplantının ardından aslında bir günlük gecikmeyle Müttefik kuvvetler harekete geçmişti. Manş Denizi’ni/İngiliz Kanalı’nı geçen donanma, mayınlardan arındırılmış beş dar kulvar boyunca dikkatli bir rota tutarak Fransız sahillerine doğru ilerlediler. Amerikan birliklerin sorumluluğundaki Utah ve Omaha ile ve İngiliz-Kanadalı birliklerin ayak bastığı Gold, Juno ve Sword çıkarma sahillerinin açıkları dikkatli bir şekilde bölümlere ayrılmıştı: nakliye boşaltma alanları ile ateş destek noktaları belirlenmişti. Saldırı unsurlarının her birinin de kendine ait bir koridoru vardı. Kruvazörler ve zırhlılar, düşman kıyı istihkamlarını, savunma hatlarını ve tahkimatı noktalarını ateş altına aldı. Ardından taktik hava saldırıları geldi. İlk saldırı dalgalarının her birinde Tank Çıkarma Gemileri (TÇG), kıyıya çıkacak piyadelere ateş ve koruma desteği sağlayacak, özel olarak tasarlanmış amfibi tanklar taşıdılar. Devriye botları her plajın açığında kontrol ve denetleme gemileri olarak hizmet verdiler. Destroyerler ve diğer küçük donanma unsurları ateşi desteği sağladıkları gibi çıkarma gemilerinin, içlerine bindirilen piyadelerle birlikte, sahile en güvenli şekilde ilerlemeleri için uygun rotalara (Dixie Hattı) girmelerini sağladılar. Neptune Harekatı, gerek mayın temizleme gerek Manş Denizi’ni geçiş gerek ateş desteği gerekse lojistik sağlama açısından Overlord Harekatı’nın deniz bileşenidir. Kapsamlı Normandiya çıkarması sonrası elde edilen kıyıbaşı sayesinde Müttefik Kuvvetleri, indikleri sahillerden koparak Alman işgali altındaki Fransa’yı ardından da zorlu bir savaş vererek Mayıs 1945’te Batı Avrupa’nın kurtuluşunu sağlamış, nihai zafere de imza atmışlardır. Normandiya sahillerine çıkarma yaparak Almanlara karşı Avrupa’da ikinci bir cephe açılması noktasına kolay gelinmedi. Alınan çok acı dersler vardı. Bunlardan biri Nisan 1944’te Tiger Tatbikatı sırasında yaşandı. 27/28 Nisan 1944 gecesi İngiltere’nin güney kıyılarında Konvoy T-4 içindeki 2 Müttefik TÇG, Alman S-Botları (son derece hızlı, manevra kabiliyeti yüksek, özellikle torpidolar ile donatılmış botlar) tarafından batırıldı. Normandiya çıkarması için düzenlenmiş Müttefiklerin kostümlü prova tatbikatı olan Tiger Tatbikatı’nın tam ortasında meydana gelen saldırı, yüzlerce Müttefik askerinin ölümüne neden oldu. Bazıları şarapnelden bazıları yanarak bazıları boğularak bazıları ise hipodermi nedeniyle hayatını kaybetti. Müttefik tatbikatına dahil olan Konvoy T-4’ün karşılaştığı bu felaket aslında tesadüf değildi. Almanların, kuzeybatı Fransa’nın işgali için başlatılan Müttefik hazırlıklarını bozma çabalarının ürünüydü. Alman Hava Kuvvetleri (Luftwaffe) ve Almanya Donanma İstihbarat Servisi (B-Dienst) tarafından elde edilen istihbarat sonucu gerçekleştirilen bir saldırıydı. TÇGler yavaş ve hantaldılar. Yani Alman Donanması’nın düşman konvoylarına ve eğitim tatbikatlarına ev sahipliği yapması en muhtemel alanlarda devriye gezen hızlı torpidobotlar için ideal hedeflerdi. Sadece bir refakat gemisiyle hem de telsiz sessizliği altında hareket eden Konvoy T-4’ün şansı, neredeyse hiç yoktu. Müttefik Karargahı, 19 Nisan 1944’te Tiger Tatbikatı’nın planlamasını tamamladı. Tatbikatın idaresi ve sevki ABD Deniz Kuvvetleri’ne verildi. Ancak İngiliz Kraliyet Donanması Amirali Ralph Leatham, tatbikatı düşünülenden önce sonlandırmak ya da iptal etmek durumunda kalırsa, bu emir-komuta durumunun sorun yaratabileceğini söyledi. Bunun üzerine Amerikan Donanması Amirali John E. Wilkes, tatbikatta görev alacak personel ve araçların güvenliğinden sorumlu irtibat görevini üstlendi. 1944 baharında düzenlenen Tiger Tatbikatı, Normandiya’daki Utah sahiline çıkacak olan U-Kuvveti’nin hazırlanması için gerçekleştirilmişti. U-Kuvveti’ne Amiral Don P. Moon komuta ediyordu. Plana göre, 27 Nisan’da İngiltere’nin güney kıyısındaki Lyme Körfezi’nde 221 gemi toplanacaktı. Bu son derece tehlikeli ve gerçekçi tatbikat sırasında Kraliyet Donanması; destroyerleri, korvetleri ve diğer unsurları ile gerek refakat gerek koruma gerekse perdeleme görevi üstlenecekti. Tabikat, U-Kuvveti’nin gerçekçi bir savaş deneyimi kazanmasını amaçladığından Utah sahiline çıkacak olan personel tam teçhizatla donatılmıştı. Çıkarma günü beraberlerinde ne olacaksa, hepsi yanlarındaydı. Üstelik Manş Denizi’nin İngiliz kıyılarındaki Slapton Sands tatbikat alanına gerçekleştirecekleri çıkarma provası sırasında donanmanın kruvazör ve destroyerleri de aynı Normandiya’da olacağı gibi ateş desteği sağlayacaklardı, hem de gerçek mermilerle. 4. Piyade Tümeni’nin mühendislerinin de dahil olduğu Konvoy T-4’ün personeline sadece iki refakatçi verilmesi öngörüldü. (Hatta bunu bile alamayacaktı.) Kraliyet Donanması’nın diğer olası refakat ve koruma gemileri, Manş Denizi ve Atlantik’te görevdeydiler. Çünkü bu bölgelerde Alman donanması, Müttefik istilası beklentisiyle, etkinliğini iki katına çıkarmıştı. Kasım 1943’te Hitler, Albay General Alfred Jodl’ın doğu cephesinden batıya doğru “stratejik pivot” önerisini kabul eden 51 sayılı Emir’i yayınladı. Emir, bir işgal durumunda Müttefik kuvvetlere karşı kesin bir darbe vurularak savaşı Almanya’nın lehine çevirmeyi amaçlayan içeriğe sahipti. Almanya’nın en üst düzey deniz subayı olan Büyük Amiral Karl Dönitz, “stratejik pivot”un Alman donanmasına orantısız bir şekilde güvendiğini açıkça gördü, çünkü Goering’in Luftwaffe uçakları zorunlu olarak geri çekilmişti. Tiger Tatbikatı’ndan sadece iki hafta önce Dönitz, bir bildiri yayınlayarak donanmada görevli her rütbe ve görevde bulunan personelin kendisinin ve gemisinin hayatta kalıp kalmayacağını düşünmeden risk almasını emretti. Bu adeta intihara davet bildirisiydi. Alman denizcilerin güvenebilecekleri tek unsur vardı; çeviklikleri ve hızları ile göz dolduran S-Botlar. Aslında haklıydılar. Müttefikleri en çok tedirgin eden Alman S-Botlarıydı. Üç düzineden daha az sayıda hareket ediyor, hedeflerindeki bir konvoyla işleri bitince hemen bir diğerine geçebiliyorlar, her biri saldırı anını kendisi tespit edip uygulamaya geçiyor ve şaşırtıcı derecede başarılı olabiliyorlardı. Almanların bu etkinlikleri nedeniyle oluşan bu tehlikeli koşullar altında, ABD ve Kraliyet donanmaları, sadece çok tehlike arz eden durumlar haricinde Tiger Tatbikatı sırasında telsiz sessizliğinde ısrar ettiler. İşin en acı tarafı, felaketin yaşandığı gece bu sessizlik zorunluluğunun pek çok cana mal olmasıydı. Genel anlamda bakılırsa Konvoy T-4’ün başına gelenler yetersiz refaketçi sayısı ve harekat sırasındaki telsiz sessizliğinin yanı sıra bir başka nedene daha dayanmaktaydı: Alman İstihbaratı TÇG’lerin görevli personeli limanlarından ayrılmadan önce; kamyonların, tankların ve diğer araçların depolarının tam doldu olduğundan emin oldular. Sonuçta her şey gerçeğe uygun olmalıydı. Brixham’dan hareket eden 3 TÇG’ye, Plymouth’dan hareket eden 5 TÇG’nin de katılmasıyla 8 gemilik Konvoy T-4 doğmuş oldu. Mümkün olduğunca az dikkat çekmek için yavaş yavaş Lyme Körfezi’ne doğru ilerliyorlardı. Ama ne yazık ki, Almanlar hem izliyor hem de dinliyorlardı. Hitler’in 51 sayılı Emri, Alman donanmasından geriye kalanların çoğunun Manş Denizi ve Atlantik yakınlarına odaklanmasına yol açmıştı. Konvoy T-4, Lyme Körfezi’ne ulaştığında bölgede Luftwaffe’nin keşif uçakları vardı. Tiger Tatbikatı’nın sahnelenme alanı olan Portsmouth çevresindeki limanlar ve girişlerde askeri birikimi tespit ettiler. Spithead yol kenarında 200’den fazla kamyon saydılar. Southampton ve çevresinde muhripler de dahil olmak üzere gemileri gözlemlediler; küçük çıkarma gemileri ve çok sayıda TÇG kayda geçti. Portsmouth Limanı’nda kruvazörleri, muhripleri ve daha küçük gemileri not ettiler. Pagham, Chichester, Langstone ile Exbury limanlarında ve Hamble nehrinin ağzında, Almanlar çok sayıdaki çıkarma gemisini de fark ettiler. Alman istihbarat servisleri de gördüklerinin bir kısmını doğrulayan telsiz mesajlarını dinliyorlardı. Alman istihbarat memurları, İngiltere’nin güney kıyısındaki bu filo tarafından on binlerce insanın taşınabileceğini ve korunabileceğini saptadılar. Mükemmel olmaktan uzak ve her zaman Müttefiklerin aldatmacasına maruz kalan Alman istihbaratı, bu kez doğru yoldaydı. Gördüklerinin hiçbiri Müttefiklerin aldatmacasının ürünü değildi. Almanlar gözetlemeye ve dinlemeye devam ettiler. Tatbikatın arifesi olan 26 Nisan’da Alman istihbaratı, Müttefiklerin Manş Denizi’ndeki birikiminin doğrulandığını bir kez daha bildirdi. Değerlendirmelerinden emin olan Alman gözlemcileri ve analistleri Berlin’deki amiralliğe eyleme geçilebilmesi için gerekli istihbaratı kapsamlı olarak ilettiler. İşte Konvoy T-4, bu istihbaratın kurbanıydı. Konvoy T-4 aslında daha baştan şanssızdı. Kötü bir başlangıç yapmıştı. Sadece iki refakatçisi olacaktı. Bunlardan biri olan HMS Scimitar, bir Amerikan TÇG’si ile çarpışınca gövdesinden hasar aldı. Son anda harekata katılamadı. Konvoy T-4, seyahatini sadece HMS Azalea’nın koruması altında gerçekleştirecekti. Refakat gemisi ve TÇG kaptanları, Alman S-Botları hakkında bilgilendirildi. Silahlar ve torpidolarla donanmış olan bu botlar, mevcut olan en hızlı gemilerden bazılarıydı. Onlara karşı sürekli uyanık ve tetikte olmak, saldırdıklarında anında karşılık vermek gerekliydi. Konvoy T-4’ün sadece bir eskortu olduğu için bunların hepsini yapmak çok zordu. Gecenin ortasında, İngiliz radarları Konvoy T-4 civarında S-Botları tespit etti. TÇG’lerden birinin mürettebatı da Alman botlarını görmüştü. Bununla birlikte, bu gizemli gemilerin başka bir Müttefik konvoyuna ait olduğunu varsayarak hareket etmemeyi tercih ettiler. İngiliz kıyı nişancıları da S-Botları gördü ve HMS Azalea’yı uyardılar. Ancak daha fazla eylemde bulunmadılar çünkü ateş etmeme emri altındaydılar. HMS Azalea da hiçbir şey yapmadı. Bir süre sonra, TÇG’lerin birkaçındaki personel izli mermileri gördü ve yaklaşmakta olan makineli tüfek ateşini duydu. Konvoydaki TÇG-507, saldırıya uğradı. Köprü mürettebatı çok geç kalındığının farkındaydı. Alman S-Botları, S-130 ve S-150, ikisi de TÇG-507’de yaklaştılar. İki botun attığı torpidolardan bir tanesi TÇG’nin makine dairesinin bulunduğu alanı vurdu. Şiddetli patlama sonrası geminin bütün ışıkları söndü. Ardından daha korkunç bir durum yaşandı. Makine dairesindeki yangın; yakıt depoları ağzına kadar dolu kamyonların, tankların, ciplerin ve çıkarma araçlarının bulunduğu park güvertesine ulaştı, hızla da yayıldı. Silahlar ve mühimmat da bu alanda bulunmaktaydı. Mürettebat, sorunun yaşandığı alanda kurtarılacak kimse var mı diye kontrol etmeye çalıştı ama nafileydi. Yangın araçtan araca atlıyor, giderek büyüyordu. Gökyüzü alevlerle kaplanmıştı. Mühimmatın patlaması sonrası ortaya çıkan havai fişek gösteri ise duruma tuz biber kattı. Mahsur kalan askerler çığlık çığlığa yardım istiyordu. Kurtarma girişiminde bulunanları, azgın cehennemin sıcak havası gerisin geriye itiyordu. Yapacak hiçbir şey yoktu. Torpido isabetinden yaklaşık yarım saat sonra gemiyi terk etme emri verildi. Bu sefer başka bir facia yaşandı. Gemideki çıkarma birliklerinde görevli askerler, hızla batan böyle bir cehennemi nasıl terk edecekleri konusunda eğitim almamıştı. Bazıları denize atlarken hala üzerlerinde tam teçhizatlı donanımları duruyordu. Ağır çelik miğferleri ve yanlış bağlanmış cankurtaran yelekleri boğulmalarını hızlandırdı. TÇG-507 yanarken diğer TÇG’lerdeki telsiz operatörleri mesaj gönderdiler ancak cevap alamadılar. TÇG’ler bu noktada birbirlerinden uzak kalmalarına neden olan bir formasyondaydılar. Telsiz sessizliği nedeniyle, konvoyun geri kalanı aynı doğrultuda yoluna devam etti. Şimdilik acil durum ihtiyacından habersizdiler. TÇG-507 de tek kurban olarak kalmadı. TÇG-507’nin saldırıya uğramasından yaklaşık 1 saat sonra iki torpido isabeti sonucu alevler içinde kalan TÇG-531 patladı. 10 dakikadan kısa sürede denize gömüldü. Batarken hala yanıyordu. Gemideki 496 personelden sadece 29’u hayatta kalabildi. Konvoy T-4’ün geri kalan altı gemisi zikzak çizerek ilerlerken mürettebat makineli tüfekler ve toplarla karanlığa ateş ediyorlardı. TÇG-289 Alman S-Botlarından birine nişan aldı ancak yerini belli etmenin ötesine geçemedi. Konum tespiti yapan S-145, TÇG-289’un dümen ve kıç silahları ile mürettebat mahallini parçalayan bir torpido ateşledi. Yüzebilir halde kalmayı başaran TÇG-289 nihayetinde kıyıya ulaşmayı başardı. Diğer gemiler de sığ suların nispi güvenliğine sığındılar. Arkalarında; yağ, benzin, enkaz tabakasının yayıldığı buz gibi suda, kurtulmak için birbirine sıkıca tutunmuş silah arkadaşlarını bıraktılar. İki saat sonra TÇG-515 olay yerine geri döndü. Bu kadar geç kalınmasının sebebi Alman S-Botlarının bölgede olup olmamasıyla ilgili tartışmaydı. Boşuna vakit kaybetmişlerdi; Almanlar vur kaç akını gerçekleştirdiklerinden bölgeden çoktan ayrılmışlardı. TÇG-515 mürettebatı, saldırı bölgesine dönüp araştırmaya başladıklarında yüzlerce ceset buldu. Aralarında ise hiç yara almamasına rağmen hipoderminin sınırında bir sürü askerle karşılaştılar. Ancak kurtarıcılar, bu duruma müdahale edecek eğitimden ve teçhizattan yoksundular; donmakta olanların kurtulmasını sağlayacak sıcak banyolar, kompresler ya da diğer tedavi araçları yoktu. Bu olay sırasında ölenlerin sayısı hakkında kesin bir saptama yapılamamaktadır. Ortalama sayı 1000 olarak verilmektedir. Bu sayı beş hafta sonra Utah sahilinde yaşanan gerçek çıkarma sırasında Amerikan ordusunun üç biriminin; 4. Piyade Tümeni, 90. Piyade Tümeni ve 4. Süvari alayının toplam kayıplarından daha fazladır. Tiger Tatbikatı sırasında Konvoy T-4’ün yaşadığı felaket analiz edilerek nerelerde hata yapıldığı tespit edildi. Çıkarılan dersler ile kısa zamanda hatalar telafi edildi. Refakatçi Konvoy T-4’e sadece iki refakatçi verme kararı muhtemelen baskı altında alındı. Kraliyet Donanması’nın sağlayabileceği çok az refakat gemisi vardı. Bununla birlikte, sadece bir refakat gemisiyle harekata devam etme kararını açıklamak daha zordu. Konvoy T-4’ün adamları, Normandiya çıkarması sırasında bile yüzleşmek zorunda kalmayacakları bir tehlikeye maruz bırakıldılar. Müşterek değil ama karışık komuta ve sorumluluk yapısı da sorun yarattı. Yine de, mevcut komuta yapısı hem Amerikalılara hem de İngilizlere tatbikatı ya da bir kısmını durdurma hakkı vermekteydi. Konvoy T-4, iki refakatçisinden birini kaybettiğinde iptal kararının alınmaması dikkat çekicidir. 6 Haziran günü hemen her geminin seyir formasyonu dahilinde güvenliğini sağlayan bir refakatçi grubu bulunmaktaydı. Bu gruplar konvoy içerisinde hassas noktalara yerleştirilmişlerdir. Refakat gruplarındaki gemiler; düşman hava, deniz ve kara unsurlarına karşı aynı anda tek hedef üzerinde ateş gücü yoğunlaştırabilecek şekilde hazırdılar. Komuta da müşterek harekat birimi şeklinde düzenlenmiştir. İletişim Konvoy T-4’e verilen talimatlar, belirli zamanlarda belirli telsiz frekanslarını değiştirmesi ile ilgili bilgiden yoksun kalmasına neden oldu. Bu nedenle, saldırı sırasında Amerikan TÇG’leri, İngiliz refakat gemisi ve İngiltere kıyı savunmalarının telsiz frekansından farklı bir frekansta olduklarından Alman S-Botları ile ilgili bilgi akışından habersiz kaldılar. İngiliz refakat gemisi HMS Azalea’nın komutanı Geddes uyarıları aldığında, TÇG’lerin de bunları aldığını ve hazırlıklar yaptığını varsaydı. Yanılıyordu; TÇG’ler yanlış frekansta oldukları için dikkate değer bir şey duyamazlardı. Üstelik TÇG’ler arasındaki telsiz sessizliği de alınması gereken bir önlemdi ama yaşanan felaketin boyutlarının büyümesine neden oldu. Normandiya çıkarmasının gerçekleştiği gün Neptune Harekatı’na katılan her gemide ikişer kişiden oluşan 2 telsiz ekibi ve bunların birer takım yedekleri bulunmaktaydı. İngiliz ve Amerikan gemileri hem kendi frekanslarını hem de ortak frekansı dinleyebiliyorlardı. Telsiz sessizliği sırasında kullanılmak üzere de her gemide ikişer kişiden oluşan 4 ışıldak takımı bulunmaktaydı. Mesajları şifrelenmiş bir şekilde ışıldakların yardımıyla mors alfabesine dayalı olarak görsel şekilde aktarmaktaydılar. İngilizlerin isteği üzerine her gemiye iki flama sinyal takımı da konuşlandırıldı ama onlara pek ihtiyaç olmadı. İstihbarat Normandiya öncesinde General George S. Patton merkezli oluşturulan Pas-de-Calais’ye çıkarma yapılacağına dayanan savaş hilesi, müttefik liderleri için yeterli görülmüştü. Üstelik Alman istihbaratı da küçümsenmişti. Luftwaffe’nin hava da uçak bulunduramayacağına da inanılmıştı. Oysa yaşanan felaketin temelinde Müttefiklerin kendilerini üstün görme hatası yatıyordu. Almanlar; insan istihbaratı, sinyal istihbaratı, gözetleme ve hava keşif kaynaklarından elde ettikleri bilgileri değerlendirerek Konvoy T-4’e saldırıyı planlamışlardı. Müttefikler, Fransa’daki La Résistance (Direniş) kapsamındaki gruplar ile ilişkilerini artırarak hem istihbarat sağladılar hem de karşı istihbarat ile yanlış bilgi akışını yönlendirdiler. Alman gözetleme ve dinleme servisleri sıkı bir denetim altına alınarak bazıları ortadan kaldırıldı, bazılarına ise iletilen yanlış istihbaratı kullanmaları için dokunulmadı. İngiltere’de tespit edilmş olan Alman casuslarının çoğu ikili casusa dönüştürülerek Berlin’i meşgul edici, Alman istihbaratının kafasını karıştırıcı bilgiler verildi. Manş Denizi Güvenliği Çıkarma Batı Fransa’nın hangi sahiline yapılırsa yapılsın Manş Denizi’nin geçilmesi gerekmekteydi. Bu durumda buranın güvenliği birinci koşuldu ancak Konvoy T-4 faciası bu güvenlikten çok uzak kalındığını ispatlamaktaydı. Hızlı, manevra kabiliyeti yüksek, tespit edilmesi zor S-Botlar, ne kadar ölümcül olduklarını ispat etmişlerdi. Üstelik Normandiya yaklaşımında sorun yaratabilirlerdi. Çünkü S-Botlar kayıp vermeden ortadan kaybolmuşlardı. Müttefik komutanlar ve danışmanları TÇG’lerin Alman S-Botları karşısındaki zayıflıklarını kabullendiler. Manş Denizi’ndeki S-Bot gücünü ortadan kaldırma kararı aldılar. S-Botlara karşı düzenlenen hava ve deniz saldırlar düzenlendi. 5.5 tonluk bombalarla donatılmış İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin Lancaster bombardıman uçakları, ana üsleri Le Havre limanını vurarak Almanların S-Botlarının büyük bir kısmını savaş dışı bıraktı. Kalanlar da İngiliz avcı uçaklarına yem oldular. Böylelikle Manş Denizi’nde ilerleyecek TÇGler, S-Bot korkusu yaşamayacaklardı. Bütün bunlar 6 Haziran günü çıkarmanın yapılacağı Normandiya kıyısındaki, kod adları Omaha, Utah, Sword, Gold ve Juno olan sahillere Müttefik askerlerinin en azından güvenle ulaşmasını sağlamıştır. Ancak kıyıya adım atarken ve adım attıktan sonra, özellikle Omaha sahilinde, şiddetli bir çatışma yaşandı. Kıyıbaşı tutuldu ama içeriye ilerlemek zor oldu. Kilitlenme ancak Temmuz ayında kırılabildi. Eğer Konvoy T-4, 27/28 Nisan 1944’te o faciayı yaşamamış olsaydı, Manş Denizi’ni geçmek Müttefiklere daha da pahalıya mal olabilirdi. Hatta Normandiya çıkarması başlamadan bitebilirdi.
9
dk.
29 Eylül 2021
Başlangıçtan Büyük Sürgüne Kadar Yahudi Tarihi
Tarihi varlıkları çok eskilere dayanan ve 4.000 yıllık bir ulus olduğu bilinen Yahudiler üzerine hazırladığımız yazı dizisinin ilk yazısında Yahudi tarihini başlangıcından M.S 70 yılında Romalılar tarafından sürgün edilmelerine kadar getirerek, Yahudilik kavramı ve bu dini ulusun tarihi kökenleri inceleniyor. Yahudi tarihi araştırmalarıyla bilinen Doç. Dr. Eldar Hasanoğlu yazısı. Yahudi kimliğini ifade eden kavramlar: Yahudi kaynaklarında kendilerini ifade etmek için İbrani, İsrailoğulları ve Yahudi kavramları mevcuttur. İbrani kavramı “İvri/Ever’in soyundan gelenler” veya “avar/çölü geçenler” kökenine dayandırılır. İsrailoğulları kavramı “İsrail’in/Yakup’un soyundan gelenler” anlamındadır. Yahudi kavramı “Yehuda’nın soyundan gelenler” veya “Yehuda bölgesi insanları” anlamındadır. İslami kaynaklarda, bu kavramların yanında, Hz. Musa’ya nispetle Yahudilere Musevi de denmiştir. Erken dönem/Atalar dönemi (M.Ö. XVIII-XIII. yüzyıllar): Yahudiliğe göre ilk Yahudi, Hz. İbrahim’dir ve bu açıdan kendi tarihlerini Hz. İbrahim ile başlatırlar. Hz. İbrahim’in M.Ö. yaklaşık XVIII. yüzyılın ortalarında yaşadığını göz önüne alınırsa, söz konusu ulusun tarihi 4.000 yıla yakındır. Yahudi kaynaklarına göre dünyadaki ilk insan olan Hz. Adem’den Hz. Nuh’a kadar 10 nesil geçmiştir. Hz. Nuh’un döneminde gerçekleşen büyük tufan ile dünya sular altında kalmıştır. İnsanlığın ikinci atası sayılan Hz. Nuh’tan Hz. İbrahim’e kadar 10 nesil daha geçmiştir. Babil Kulesi yapımı sırasında insanlığın dili değiştirilmiştir. Bu olay sırasında Hz. İbrahim’in 50’li yaşlarda olduğuna inanılır. Hz. İbrahim, günümüz Irak topraklarındaki Kalde’nin Ur şehrinde doğmuştur. Onun döneminde insanlar putperestlik inancındalardı. Tek tanrı inancını benimseyen Hz. İbrahim ilahi emre (leh leha/yürü hadi) uyarak anayurdunu terk etmiş, batıya doğru göç etmiştir. Günümüzde Türkiye’de Urfa ve Harran topraklarına gelmiştir. Buradan güneye, günümüzde Filistin’de el-Halil civarına göç etmiştir. Oradan kısa bir süreliğine Mısır’a giden Hz. İbrahim yeniden geri dönmüştür. Eşi Sare, oğlu İshak ve soyundan gelen Yakup ve Yusuf ile birlikte Hz. İbrahim el-Halil şehrinden medfundur. Yahudi inancına göre Tanrı Hz. İbrahim’i sadakatinden dolayı ödüllendirmiş ve sefer ettiği toprakları ona ve soyundan gelenlere bahşetmiştir. Bu lütuf günümüzde “vaat edilmiş topraklar” ülküsünde yaşatılmaktadır. İsmail ve İshak Hz. İbrahim’in oğulları, Esav ve Yakup da Hz. İshak’ın oğullarıdır. Yahudiler Yakup ve İshak kanalından soylarını Hz. İbrahim’e dayandırırlar. Yakup, Tanrı ile güreştiği için “Yisrael (İsrail)/Tanrı ile güreşen” lakabını almış, soyundan gelenler de buna nispetle İsrailoğulları adlanmışlardır. İsrailoğulları Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakup’u ataları benimsemişlerdir. Hz. Yakup’un 12 oğlu olmuştur: Reuben, Şim’on, Levi, Yehuda, Dan, Naftali, Gad, Aşer, Yissahar, Zevulun, Yusuf, Bünyamin. Babası çok sevdiği için kardeşleri Hz. Yusuf’u kıskanmış, onu kuyuya atmış ve ardından Mısır’a giden bir kervana köle olarak satmışlar. Hz. Yusuf Mısır’da satıldığı muhafız birliği komutanının eşinin iftirasına uğrayarak hapse atılmış, sonradan masumluğu anlaşılmış, hapisten çıkarak sarayda mevki verilmiş, zamanla yükselerek sarayda yönetici olmuştur. Bölgedeki kıtlıkla başarılı mücadelesi neticesinde ünlenmiş ve onu tanımadan yanına gelen kardeşlerine gıda yardımında bulunmuş, sonra babası ile birlikte aile efradını da yanına almıştır. Böylece Yakup ve ailesi Mısır’a yerleşmiş, orada yaklaşık 400 yıl kalmışlardır. Hz. Yusuf’un vefatından bir süre sonra İsrailoğulları Mısır’lılar tarafından hor görülmüş, yöneticiler tarafından ağır işler yapmaya zorlanmışlardır. Mısır’da İsrailoğulları’na olan nefret zamanla yükselmişti ve İsrailoğulları çeşitli baskı ve eziyetler altında yaşıyorlardı. Hz. Musa dönemi (M.Ö. XIII. yüzyılın ortaları): Firavun İsrailoğulları’nın ilk doğan erkek çocuklarını öldürmekteydi. Bu esnada doğan Hz. Musa’yı, annesi ölümden kurtarmak için bir sepetin içerisine koyarak Nil nehrine bırakmış, Firavun’un kızkardeşi sepeti sudan alarak saraya götürmüştür. Hz. Musa’nın ablası Miryam sepeti takip ederek olan biteni görmüş, Firavun’un kızkardeşine giderek bebeğe bakacak birisini tanıdığını söylemiş, onun rızası üzerine Hz. Musa’nın annesi bebek bakıcısı olarak yeniden evladına kavuşmuştur. Hz. Musa Firavun’un sarayında bir şehzade olarak büyümüştür. Gençlik yaşlarında bir Mısırlı ile İbrani birinin kavga ettiğini görünce onları ayırmak için araya girince yanlışlıkla Mısırlı’yı öldürmüş, olayın ortaya çıkması üzerine cezadan kurtulmak için kaçmış, Medyen topraklarına gelmiş, burada evlenmiş, çocukları olmuştur. Çöldeyken Tanrı Hz. Musa’ya seslenmiş, İsrailoğulları’nı Mısır’daki eziyetten kurtarıp atalarına vadettiği Kenan/Filistin diyarına götürmesi için önderlik etmesini emretmiş, mucizelerle onu desteklemiştir. Ağabeyi Hz. Harun ile birlikte Firavun’un huzuruna çıkan Hz. Musa ilahi emri Firavun’a bildirse de alaya alınmış ve reddedilmiştir. Bunun üzerine Tanrı Mısır’a belalar göndermiş, İsrailoğulları’na da yerli komşuların ziynet eşyalarını alıp gece ile Mısır’dan kaçmalarını emretmiştir. İsrailoğulları’nı takip eden Firavun ve ordusu Kızıldeniz civarında onları haklamış, fakat bu sırada deniz ikiye ayrılarak İsrailoğulları’nın geçmesine izin vermiş, Firavun ve ordusunu yutmuştur. Tanrı Hz. Musa’ya Tevrat’ı vermiş kavmini Kenan topraklarına götürmesini emretmiş, fakat İsrailoğulları orada yaşayan kavimlerden korktukları için bunu yapmaya yanaşmamış, hatta farklı bahanelerle isyan etmişler. Bunun üzerine ilahi gazaba maruz kalan İsrailoğulları Sina çölünde 40 sene başıboş dolaşmış, Hz. Musa’nın vefatından sonra onun halefi olan Yuşa b. Nun komutasında M.Ö. XII. yüzyılda Kenan topraklarına girmişler. Hakimler ve Kralları Dönemi (M.Ö. XII-XI. yüzyıllar): Hz. Yakup’un 12 oğlunun soyundan gelmeleri sebebiyle 12 kabile olarak birbirinden bağımsız şekildelerdi. İsrailoğulları Yuşa liderliğinde Kenan topraklarına geldikten sonra tek bir ulus haline gelmeden, kabile halinde yaşamlarına devam etmişlerdir ve her kabilenin kendi yöneticisi olmuştur. Bu yöneticiler “yargıçlar, hâkimler/şoftim” adlanıyordu ve bu dönem de onlara nispetle Hâkimler Dönemi adlanır. Kabileler arasındaki bu başına buyrukluk ve ayrılıkçılık hali sonraki dönemlerde de kaybolmamış, hatta tek krallık çatısı altında birleştiklerinde dahi yer yer ayaklanmalarla ve nihayet iki krallığa kopmakla kendisini dışa vurmuştur. Hâkimler dönemi İsrailoğulları’nın Kenan topraklarında yerleşmeleri dönemidir ve tabii olarak bölgedeki kavimlerle sayısız çatışmalar yaşanmıştır. Debora, Ehud ve Şimşon bu dönemde İsrailoğulları içerisinde özellikle ünlü yöneticilerdir. İsrailoğulları bölge halklarıyla savaşları sırasında uğradıkları yenilgileri rakipleri gibi bir yönetim sistemine sahip olmamalarıyla ilişkilendirmiş ve peygamber Şemuel’den kendilerine bir kral ataması için Tanrı’ya aracılık etmesini istemişler. Her ne kadar bu istek Tanrı ve Şemuel tarafından hoş karşılanmamışsa da, İsrailoğulları’nın şiddetli ısrarları sonucunda krallık sistemi tesis edilmiş, Şaul Tanrı tarafından kral olarak atanmış, böylece Krallar dönemi başlamıştır. Şaul zamanında düşmanlarla mücadele devam etmiş, bir savaşta Goliat’ı yenen Davut halk arasında ünlenmiş, komuta kademesini hızla ilerlemiş ve kral Şaul’ün kızıyla evlenmiştir. Ne var ki Davut’un halk arasındaki ünü Şaul’ü kıskandırmış ve o Davut’u öldürmek için defalarca suikast düzenlese de Davut bunları atlatabilmiş, el-Halil şehrine kaçarak orada yaşamıştır. Bazı kabileler Hz. Davut’un tarafında olmuştur. Şaul’ün ölümünden sonra yerine geçen oğlu yönetimde başarılı olamamış, M.Ö. XI. yüzyılın sonlarına doğru İsrailoğulları’nın 12 kabilesinin tamamı Davut’un etrafında birleşmişlerdir. Monarşi Dönemi (M.Ö. X. yüzyıl) Hz. Davut İsrailoğulları’nın 12 kabilesini kendi yanında tek bir devlet halinde birleştirmiştir. Onun zamanında İsrailoğulları kabile yaşamından devlet yaşamına geçmişlerdir. Yebusiler’e ait olan Yeruşalim (Kudüs) şehri ele geçirilerek başkent yapılmıştır. Bölgede başarılı dış siyaset, fetihler ve imar faaliyetleri, iç ve dış ticaret ağının oluşturulması, bölge krallarıyla anlaşmalar ve ittifaklar neticesinde devlet güçlenmiştir. Hz. Davut’un imar ve kalkınma faaliyetlerini sürdürmek için koyduğu vergiler nedeniyle halk arasında ayaklanmalar baş göstermiş, Avşalom ve Adoniyah liderliğindeki bu ayaklanmalar bastırılmıştır. Hz. Davut’tan sonra yerine varis olarak atadığı Hz. Süleyman geçmiştir. Hz. Süleyman da babası gibi devleti güçlendirmekle uğraşmış, fetih ve imar faaliyetlerine özel ihtimam göstermiş, başarılı iç ve dış ticaret ağını geliştirmiş, bölgedeki krallarla siyasi anlamda anlaşma ve ittifakların dışında putperest kralların kızları veya kızkardeşleriyle evlilikler de yaparak devletin gücünü korumayı ve geliştirmeyi hedeflemiştir. Ne var ki bu kadınlar kendi inançlarını sürdürmüş ve neticede putperestlik saraya kadar girmiştir. Hz. Süleyman zamanında babası tarafından yapılması planlanan mabedin yapımı gerçekleştirilmiş, böylece İsrailoğulları tarihinde sonradan I. Mabet Dönemi adlanan dönem başlamıştır. Mabedin yapımıyla kabilelerin tek inanç merkezi etrafında toplanmaları sağlanmaya çalışılmıştır. Ne var ki bu hedef gerçekleşmemiş, İsrailoğulları eskilerden tevarüs ettikleri tapınma geleneklerini sürdürmüşlerdir. Hz. Süleyman zamanında İsrailoğulları dünyevi açıdan en ihtişamlı ve güçlü dönemlerini yaşamışlar, ancak bunun yanında dini açıdan çok yozlaşmışlardır. İlaveten toplum ağır vergiler nedeniyle çok rahatsızdı ve yer yer ayaklanmalar gerçekleşiyordu. Hatta bu ayaklanmaların çapı büyümüş, bazı kabileler Hz. Süleyman’ın oğlu Yeroboam’ın etrafında birleşerek onu kendileri için kral kabul etmişlerdir. Ancak bu ayaklanma bastırılmış, Yeroboam da Mısır’a kaçarak kurtulabilmiştir. M.Ö. 930’larda Hz. Süleyman vefat edince İsrailoğulları kabilelerinin tamamını kendi etrafında toplayabilen lider çıkmamış, böylece eskiden beri zaman zaman baş gösteren ayrılıkçılık legal düzeye taşınmış ve krallık kuzeyde İsrael, güneyde ise Yehuda olmak üzere ikiye ayrılmıştır. I. Mabet Dönemi (M.Ö. 930-M.Ö. 586) Hz. Süleyman’ın mabedi yaptırmasıyla birlikte, sonradan I. Mabet Dönemi adlandırılan zaman dilimi başlamış oldu. Bu dönemde büyük gelişmeler yaşanmış ve bu olayların etkileri Yahudi tarihinin sonraki dönemlerinde siyasal, teolojik ve sosyolojik boyutlarda kendisini hissettirmiştir. Bu dönemde yaşanan en önemli olay, İsrailoğulları’nın kendi aralarında parçalanmaları ve bir süre sonra bağımsızlıklarını kaybetmeleridir. Hz. Süleyman’ın siyasetine muhalif olan kabileler onun ölümünün ardında varisi Rehovoam’a başkaldırmış, daha Hz. Süleyman’ın sağlığındayken lider olarak etrafına toplandıkları Yeroboam’ı Mısır’dan getirerek onu kendilerine kral seçmişlerdir. On kabilenin bir araya gelmesiyle oluşan ve İsrael adlanan bu krallığın başkenti Şem/Nablus olmuş, başkent sonradan Samariya’ya taşınmıştır. Kutsal metinler İsrael krallığında Kenan ilahlarının yeniden canlandırıldığını, İsrailoğulları’nın hak yoldan saptığını haber vermektedir. Güneydeki Yehuda devletiyle zaman zaman yaşanan siyasi çatışmalar dini boyuta yansımış, din alanında da araya mesafe koymak için bayram tarihleri değiştirilmiştir. Dan ve Beytel şehirlerinde mabetler yapılmış ve buraya boğa heykelleri konularak putperest inançlara geri dönülmüştür. Taht kavgaları ve darbeler, Yehuda krallığı ile girilen çatışmalar, komşu Mısır ve Asur devletlerinin saldırıları İsrael krallığını zayıf düşürmüştür. Zaman içerisinde Asur devletine bağımlı hale gelen İsrael krallığı, Mısır’ın teşvikiyle Asur’a başkaldırınca Asur kralı II. Sargon ordusuyla bölgeye gelerek M.Ö. 722’de İsrael devletini yıkmıştır. Asur kralı buradaki İsrailoğulları nüfusunun önemli bir kısmını Asur devletinin çeşitli yerlerine sürmüş, nitekim farklı yerlerden de buraya çeşitli kavimleri getirerek iskan ettirmiştir. Sürülen İsrailoğulları kabileleri dünyanın çeşitli yerlerine dağılarak kaybolmuşlardır ve bu durum, Kayıp Kabileler teorisinin ortaya atılmasına sebep olmuştur. Buraya getirilen kavimlerle İsrailoğulları’ndan geride kalanlar arasında zaman içerisinde karışık evlilikler yaşanmış, ortaya Şomronim/Samiriler adlı melez bir soy çıkmıştır. Yehudalılar Samiriler’i melez olmaları sebebiyle, saf kan Yahudi sayılmadıkları için dışlarken Samiriler kendilerinin “gerçek inancın muhafızları” olduklarını savunurlar. Kuzeyde bunlar cereyan ederken, güney kısımda da Yehuda krallığı kuruldu. Bu krallığı kuranlar, Hz. Süleyman’ın varisi Rehovoam’ın tarafında yer alan Yehuda ve Bünyamin soyundan gelenlerdi. Krallığın başkenti, Hz. Süleyman’ın döneminde olduğu gibi, Yeruşalim yani Kudüs oldu. İlk başlarda Yehuda krallığının dini durumu kuzeydeki soydaşlarından pek farklı olmamış, fakat zaman içerisinde yöneticiler toplumu toparlamada dinin rolünü kullanmayı başarmışlardır. Dinileşme temayülü özellikle İsrael krallığının düşüşünden sonra ivme kazanmış, kaybolmuş Tevrat nüshası bulunarak toplum onun etrafında bir araya getirilmeye çalışılmıştır. Yehuda krallığının siyasi durumu parlak olmamıştır. Önce Asurlular’un, daha sonra Mısırlılar’ın egemenliğine girmek zorunda kalan Yehuda krallığı, Babil yanlısı siyaset geliştirmiş ve neticede Babil egemenliğine girmiştir. Babil’e de başkaldırınca kral Buhtunnasr (Nebukadnezar) M.Ö. 586’da saldırarak Kudüs’teki mabedi yakıp yıkmıştır. Buhtunnasır saraydakileri sürmesinin yanında, bölgedeki ayaklanmayı sonlandırmak için özellikle toplumun ileri gelenlerini de Babil topraklarına sürmüştür. Atadığı valinin öldürülmesi üzerine Buhtunnasr bölgedeki Yahudilerin hepsini sürmüş, buraya ise Moav ve Edom gibi yabancı kavimleri getirerek iskan etmiştir. Celile, Negev ve Gilead şehirlerinde çok az sayıda Yahudi kalabilmiştir. Babil kralı Buhtunnasr’ın, Hz. Süleyman’ın yaptırdığı mabedi yıktırmasıyla birlikte, Yahudi tarihinde I. Mabet Dönemi sona ermiştir. Babil Sürgünü (M.Ö. 586-M.Ö. 538) Babil sürgünü çok uzun süre devam etmemiş, M.Ö. 538’de Babil’i yenen Pers kralı Kureş İsrailoğulları’na kendi anayurtlarına geri dönüş izni vermiştir. Bundan gaye, düşman Mısır’dan gelecek muhtemel saldırılara karşı arada bir tampon bölge oluşturma isteğiydi. İsrailoğulları dalgalar halinde Yehuda’ya geri dönmeye başlamışlardır. Fakat bazıları artık geri dönmemiş, Babil topraklarında kalmaya devam etmişlerdir. Geri dönenler, Pers kralının da desteğiyle Hz. Süleyman’ın yaptırdığı mabedin yerinde yeni bir mabet inşa etmeye girişmiş, M.Ö. 516’da mabet faaliyete başlamıştır. Tarihçiler bu yeni mabede atıf yaparak bundan sonraki dönemi II. Mabet Dönemi olarak isimlendirirler. II. Mabet Dönemi (M.Ö. 515-M.S. 70) Bu dönem, gerçekleşen dilsel, siyasal, teolojik, toplumsal vs. alanlardaki gelişmeler nedeniyle, Yahudi tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bu dönem itibariyle İsrailoğulları günlük hayatta İbranice konuşmayı bırakmış, Aramice konuşmaya başlamışlardır. Samiriler’in mabette ibadet etmelerine izin verilmemiş, ilk çatışmalar bu dönemde yaşanmıştır. Pers vezir Haman’ın Yahudilere yapmayı hedeflediği suikast planı, kralın eşi gizli Yahudi Ester tarafından bozulmuş, rahatlığa kavuşmaları şerefine İsrailoğulları bu günü Purim bayramı olarak kutlamaya başlamışlardır. Büyük İskender’in Persler’i yenmesinin ardından bölge ona savaşsız teslim olmuştur (M.Ö. 331). Fakat kısa bir süre sonra onun vefatından sonra Mısırlı Ptolomeler hanedanına bağlanmıştır (M.Ö. 301-M.Ö. 198). Ptolomeler döneminde Yahudilerin durumu çok kötü olmamış, fakat Selefkiler döneminde (M.Ö. 198-M.Ö. 166) çok zor şartlar altında yaşamışlardır. II. Mabet Dönemi’nde Yahudi teolojisinde önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bazı yeni inanışlar ve uygulamalar ortaya çıkmış, bazıları ise terk edilmiştir. Sürgün nedeniyle Babil’e giden Yahudilerin, bölgenin dini tesiri altında kaldığı ifade edilmektedir. Buna göre Mesih inancı, ahiret inancı gibi temel itikadi konular bile Babil inanç havzasının Yahudiliği etkilemesi sonucu ortaya çıkmıştır. İlaveten, pek çok noktada da önemli değişikler yaşanmıştır. Ezra ha-Sofer, Tevrat’ı yeniden kaleme almış ve İsrailoğulları eskiden kayıp Yahudi kutsal metinlerine kavuşmuşladır. Eskiden mabetteki din adamlarının otoritesini tartışmasız kabul eden İsrailoğulları, Babil’de mabet olmayınca din adamları olan kohen’lerin otoritesine karşı gelebilmiş, Harun soyu önemini kaybetmiş, ilmi ehliyet ve liyakate dayalı yeni bir başvuru odağı (rabbi) ortaya çıkmıştır. Yahudi kimliği alanında düzenlemeler yapan Ezra yabancı kadınlarla evlenmeyi yasaklamış, Yahudi kimliği ile yabancı kimliği arasında koyu çizgiler çekmiştir. Bu dönemde kutsal metinler büyük ölçüde derlenmiş ve diğer dillere çevrilmiştir. Hem Yehuda’da hem Babil’de ciddi ilmi faaliyetlerin yapıldığı akademiler kurulmuştur. Babil’deki ilmi faaliyetlerin yüksek düzeyde olması sebebiyle, Yeruşalim’in/ Kudüs’ün etkisi giderek zayıflıyordu. Bu dönemde Yehuda bölgesi dışında Yahudilerin Mısır ve Babil topraklarında kolonileri vardı. Tarihçiler buradaki yaşamın müreffeh olduğunu belirtirler. Mısır Yahudileri Elefantin’de mabet kursalar da Yeruşalim/Kudüs’ün merkezi otoritesini kabul ediyorlardı. Fakat çevredeki inanç kültüründen etkilenmişlerdi ve Mısır Tanrısına da dua ediyorlardı. Kutsal metinleri tercümelerinden okuyan Mısır Yahudileri, Samirileri de dışlamıyorlardı. Babil’deki Yahudiler de müreffeh hayat sürüyorlardı. Yerli kadınlarla evlenen Yahudiler çevre kültüründen etkilenmiş, Yahudi kimliği tehlikeye düşmüş, Ezra bu yüzden sert tedbirler almak zorunda kalmıştı. Kudüs'ün Romalılar tarafından yok edilmesi [M.S 70] - David Roberts [1796-1849] M.Ö. 198’de Yehuda bölgesinin Selefkiler yönetimine geçmesiyle Yahudilerin durumu kötüleşti. Selefkiler Helen kültürlerini yaymaya ve Yahudiliği bir inanç olarak yok etmeye çalışıyorlardı. Şabat gününü kutlama, erkek bebekleri sünnet etme, Yahve’ye tapma gibi Yahudiliğin temel taşları olan ritüeller yasaklandı. Kudüs bir Helen şehrine dönüştürüldü. Mabedin hazinesine el konuldu, mabede Jüpiter heykeli konuldu ve Yahudiliğe göre pis kabul edilen domuz kurbanı yapıldı. M.Ö. 168’de başkohen Matatyahu Zeus’a secdeye zorlanınca Yehudalılar ayaklandı. Bu ayaklanma tarihe Makkabiler İsyanı olarak geçmiştir. Başarılı gerilla taktiğiyle savaşan Yahudiler bağımsızlıklarını kazanabildiler ve bu yeni bağımsız devlet Haşmonaim Hanedanca yönetilmeye başladı. Bu zafer şerefine Hanuka Bayramı ihdas edildi. Haşmoniler mabedi putlardan temizlediler, devam eden yıllarda koyu dini politika benimsediler ve ele geçirdikleri bölgelerde yaşayan yabancılara Yahudiliği zorla kabul ettirdiler. Bu dönemde artık mezhepleşme hareketleri de başlamış ve şeriatçı temayüllü Sadukilik ve Ferisilik, mistik temayüllü Essenilik, militan temayüllü Kanailik ortaya çıkmıştır. Kraliçe Salome (M.Ö. 76-67) döneminde Yahudiler altın çağlarını yaşamış; yönetimde Sadukiler etkin olmuşlardır. Fakat iç çekişmeler neticesinde devlet çok zayıflamış, M.Ö. 63’te Pompei Yeruşalim’i / Kudüs’ü ele geçirmiş, Yahudiler fiili olarak Roma hâkimiyetine girmişlerdir. Bunu kabullenmeyip ayaklanınca Roma ordusu bu ayaklanmayı acımasızca bastırmış, M.Ö. 37’de Herod Yehuda kralı olmuştur. Helenleştirme siyasetini benimseyen Herod ülkeyi imar etmiş, yol ve su kemerleri çektirmiş, nitekim mabedi genişleterek etrafına sur ördürmüştür (günümüzde Ağlama Duvarı olarak bilinen duvar aslında bu surun kalıntısıdır). Ne var ki Herod’un koyduğu ağır vergiler nedeniyle halk huzursuzdu. Toplum sürekli kaynıyor, din adamları öncülüğünde ayaklanıyor, bir ilerleme kaydedince bu defa da hizipçilik baş gösteriyor, parçalanan gruplar güç kaybediyor, Roma da kolaylıkla onları alt ediyordu. M.S. 67’de Neron zamanında çıkan büyük isyan, Yehuda’yı yeniden özgürlüğüne kavuşturunca Roma imparatoru sorunun kaynağını yok etmek kararını aldı ve komutan Titus’un liderliğinde ordu göndererek M.S. 70’te Mabedi yıktırdı, bölgedeki Yahudileri civar ülkelere sürdü, Yahudilerin Kudüs’e girmelerini yasakladı. Civar bölgelerde çıkan ayaklanmalar da amansızca bastırıldı. Özellikle Masada direnişi Yahudi tarihinde üzerinde durulmalı bir öneme sahiptir. Üç yıl kuşatmanın ardından Roma ordusunun eline geçeceklerini anlayan direnişçiler, toplu şekilde intihar etmişlerdi. İmparator Hadrian döneminde imparatorluk sınırlarına dağılan Yahudilere baskı şiddetlendi. Pek çok temel dini ritüeller yasaklandı, putperestlik zorla dayatıldı. Kudüs bir Helen şehrine dönüştürüldü ve buraya Zeus’un mabedi inşa edildi. Tüm bu yaşananlar Yahudilerin Mesih inancını biledi. Onlar, kendilerini bu sıkıntılardan kurtaracak ilahi bir kurtarıcıyı beklemeye başladılar. Bu sosyal psikoloji içerisinde Şim’on Bar Kohba özgürlük savaşı başlattı. M.S. 132-135’te gerçekleşen Bar Kohba İsyanı, İsrailoğulları’nı kurtaracak olan Mesih hareketi olarak algılansa da bu isyan da amansızca bastırılınca İsrailoğulları’nın direniş umudu kırıldı. Artık dünyevi değil manevi kurtuluş ümidi hâkim oldu. Yahudi yaşamın merkezi Celile oldu. M.S. 70’de mabedin yıkılmasıyla II. Mabet Dönemi sona ermiş oldu. Yahudiler için Büyük Diaspora dönemi başladı. Bununla da, 1948’de İsrail’in kurulmasına kadarki sürede Yahudiler devletleri olmadan, yabancıların egemenliğinde yaşadılar.
10
dk.
bottom of page
.png)
















