top of page

Makaleler

Bir Harekât Ortamı Olarak Denizler

29 Eylül 2021

Bir Harekât Ortamı Olarak Denizler

Günümüzde kara ve hava kuvvetleri de bir kıyıya kuvvet aktarımında amfibi harekâta iştirak maksadıyla deniz kuvvetlerinin bir parçası olarak sıklıkla denize çıkmaktadırlar. Üç kuvvet unsurunun (kara, deniz, hava) uyum içinde tek bir amaca yöneltildiği “müşterek harekât konsepti” deniz ortamını çok boyutlu bir forma taşımanın yanında insanoğlunun yüzyıllarca hayal ettiği “denizde üslenme” (sea basing) imkânı sağlamıştı. Bugün modern donanmalar, denizden karaya icra edilen harekâtın kesintisiz destek, idame ve kuvvet aktarımında muazzam imkân ve kabiliyete erişmişlerdir. Deniz Harp Tarihi ve stratejileri alanında çalışan Dr. Evren Mercan, denizlerin neden önemli olduğu ve stratejik olarak nasıl konumladığını ele aldı. Avustralya Denizcilik Doktrini’nde 2010 yılında yayınlanan harekât ortamını tanımlaması çarpıcıdır: “Deniz çok büyük, sert ve affı yok”. Gerçekten de deniz ortamını tanımadan ve hatta içselleştirmeden deniz harbinin etraflıca kavramanın imkânı yoktur. Yaklaşık olarak gezegenimizin dörtte üçü sularla kaplı olması ve bunların birkaç istisna dışında birbirlerine bağlantılı olması, denizleri Alfred Thayer Mahan’ın (1840-1914) tabiriyle “büyük ortaklık” ile küresel ölçekteki bir etkileşimin ağının merkezi hâline getirir. Neredeyse dalganın çarptığı her noktayı birbirine bağlayan uçsuz bucaksız, tekdüze, devasa boyuttaki deniz ortamı, aslında karasal bir canlı olan insanın barınmasına uygun olmayan bir doğaya sahiptir. Alfred Thayer Mahan’ın (1840-1914) Askeri tarihçi Prof. Dr. J. Boone Bartholomees’un (1947-), denizler, dost olmayan ve affetmeyen bir ortam olması hasebiyle üzerinde insanların faaliyet göstermesinden çok, şairlere ve diğer sanatçılara ilham vermeye uygun bir ortam telakkisi de bu anlamda boşuna değildir. Antik Çağ’da “Neptün’ün hoşgörüsüne sığınmak” söyleminin de arka planında insan ile deniz arasındaki bağdaşmaz doğaya iktibas edildiği de bir gerçektir. Ancak tüm bu engellere rağmen insan ile deniz arasında bilinç dışı bir simbiyotik bağın varlığı, insanın yaşamın kaynağını mütemadiyen denizde arama mefkûresi ve bunun fikir dünyasındaki kuşatıcı etkisi, insanlık tarihiyle özdeş bu hikâyenin yalnızca kısa bir bölümünü oluşturur. Bu hikâyede insan nüfusunun üçte ikisinin kıyı bölgelerinde yaşamayı tercih etmesinin nedeni de hayatın sürdürülmesine imkân tanıyan ihtiyaçların ticaret ağıyla mübadelesinin ve tüm bu gereksinimleri korumak maksadıyla siyasi, askerî, sosyal ve kültürel gücün tesisinde deniz ortamının sağladığı avantajlar olduğu da aşikârdır. Peki, kalıcı insan nüfusunun bulunmadığı, korunması gereken endüstri veya tarım faaliyet sahalarının yer almadığı, fiziksel olarak ele geçirilmeye müsait olmayan, ani hava değişimlerine yatkın, zapt edilemez karakterdeki belirsiz bir ortamda hayatın sürdürülmesine dönük avantajlar nasıl elde edilecek ve sonrasında korunacaktı? Karadakinden farklı olarak deniz sadece bir hareket etme ortamıdır. Fiziken işgal edilemez, kontrol altına alınamaz veyahut tahkim edilemez. İnsanlar hiçbir şekilde okyanus sahalarına gerçek anlamda kalıcı olarak yerleşemez veya elinde tutamaz. Ayrıca insanın karada yürüyerek kaydettiği mobilitenin denizlerde karşılığı olmadığı gibi denizde bir mevkiye ulaşmak veya görmek için hiçbir coğrafi oluşum da bulunmaz. Bu anlamda denizleri karalardan farklı kılan en karakteristik coğrafi özelliği sathının düzensizliği, değişkenliğidir. Yani deniz devamlı hareket halindedir. Bu yüzden denizin üzerinde yazılı işaretlemeler, trafik işaretleri, tepeler, vadiler yoktur. İnsanın özel teçhizat olmaksızın denizleri baştanbaşa kat edememesi, bu dost olmayan çevrede hayatı ve faaliyetleri destekleyen bir platforma ihtiyacın zaman içerisinde ortaya çıkmasına yol açtı. Bu girişim insanın denizle olan ilişkisindeki öğrenme eğrisini hızlandırması açısında hayırlı olmuştu. Zira günümüze kadarki uzun erimli insanlık tarihinde deniz harbi ve denizde icra edilen her faaliyet, karadakilerden farklı olarak yoğunlukla platform odaklı olacaktı. Gelgelelim insanın suyun üzerinde tutacak platforma veyahut gemiye duyulan ihtiyacını karşılaması, bilinmez deniz ortamını keşfetmekte ve istifadesinde tek başına yeterli gelmeyecekti. Coğrafi bilgisizlik ve gemi seyriyle ilgili kısıtlı tecrübe ilk denizcilerin en büyük handikabıydı. Karadaki bazı unsurları kerteriz alarak yapılan kılavuz seyrin sınırlamalarından sonra gökbilimcilerin dünyayı anlamaya yönelmiş bilimsel araştırmaları, daha sonra bununla ilgili usturlap ve pusula gibi yardımcı aletlerin icadı ve sonunda haritaların ortaya çıkması, seyir kabiliyetlerinde büyük bir sıçrama yaratmıştı. Yine de hiçbir gelişme denizcilerin açık denize açılmasındaki temel güdü olan merak ve cesaretin önüne geçemeyecekti. Aslında bu insana özgü dürtüler denizi tanımakta getirdiği pragmatizm ve uzmanlıkla birlikte denizciliği profesyonel bir mecraya taşımış, denizle insanın günümüze kadar sürecek yakın ilişkisinin başlamasına da vesile olmuştu. Merak ve cesaretin yanında insanın kendi ve ait olduğu topluluğun idamesinde yüzleştiği beka kaygısı da denizin besin, ticaret ve zenginlik kaynağı olarak azami istifadesinde fevkalade etkili olmuştu. İnsanlığın ilk zamanlarından beri balıkları, eklembacaklıları ve yosunları yiyecek olarak kullanılması ve yaşamın devamı için denizi bir protein kaynağı olarak görmesi de bu ortamın bir güç ve akabinde çatışma sahasına evirilmesine olanak tanımıştı. İnsanın insan üzerinde kurduğu tahakkümün bir başka alanı olan denizlerin her zaman muazzam bir ekonomik öneminin olması ve nihayetinde bunların insanın sosyo-ekonomik hiyerarşisinde siyasi-askerî bir güce tekabül etmesi, kaçınılmaz olarak rakibin denizden ekonomik bir avantaj elde etmesini engelleme dürtüsünü ortaya çıkarmıştı. İşte bu, ilk deniz çatışmasının baş göstermesindeki en önde gelen motivasyonlardan biriydi. Elbette ekonomik etkenler dışında diplomatik niyetin belirtilmesinde, bir müttefikin desteklenmesi veya bir düşmana saldırılmasında, denizin kullanışlı ortam sağlamasının fark edilmesi de deniz harbi pratiğinin gelişiminde kayda değer bir merhaleye karşılık gelir. Denizdeki hiçbir yön tahdidinin olmamasının getirdiği geniş hareket serbestisi, istenilen yere malların taşıma imkânını sağladığı gibi düşmanın bunlara erişmesini engellemekte de hatırı sayılır fırsatlar sunmuştur. Diğer bir ifadeyle denizler ticarette ve akabinde zenginlikte başarının anahtarı olması yanında, savaş zamanında savunma ve taarruz hattını meydana getirmesiyle de stratejik avantajlar sağlamaktaydı. Geoffrey Till (1945-) de deniz ortamının stratejik avantajına atıfta bulunarak neden Venedik, Portekiz, Hollanda, İngiltere ve diğer birçok seyrek nüfusa, az toprağa ve kısıtlı doğal kaynaklara sahip küçük devletlerin tarih boyunca barış döneminde başarılı ve müreffeh olduğunu, savaş döneminde ise karşısındakiler açıkça daha güçlü olsalar dahi galip geldiğini ortaya koymaktadır. Bu denizci ülkelerin ticari ve askerî başarının arka planında deniz ortamını çok iyi tanımalarından kaynaklı, harekât alanı nispetinde donanmaya sunduğu taktik-operatif mevki avantajını etkili kullanmaları da yatmaktaydı. Deniz Harbi'nin üç boyutlu hâl alması, Jutland Deniz Muharebesi, 31 Mayıs 1916 Denizi tanımanın ve onu iyi kullanmanın mükâfatı ekonomik kazancın yanında askerî avantaj elde etmektir. Öyle ki deniz bir ülkenin ilk savunma hattını teşkil etmekte, özellikle arasında deniz bulunan potansiyel hasım devletlerine karşı bir tür emniyet bariyeri görevi üstlenmektedir. Madalyonun diğer tarafında ise deniz, onu kullanmayı bilmeyene karşı da her türlü saldırıya açık bir tehdit hâline gelir. Tarihte her iki duruma en iyi örnek İngiltere’dir. Daha bir deniz gücü olmadan evvel 1066 ile 1485 yılları arasında İngiltere sekiz kez başarıyla istila edilmişti. Oysa aynı İngiltere günümüze kadar Napoleon Savaşları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı da dâhil köklü denizcilik kültürü ve denize dayalı savunma anlayışıyla kendi anakarasına yönelen müteaddit istila tehdidini savuşturabilmiştir. Tarihi olayları kendi öğretisini desteklemekte referans alan Mahan’ın “denizler onu kontrol edene bir otoyol sunarken, kontrol edemeyenlere ise bir bariyer teşkil etmektedir” yaklaşımının oldukça isabetli olduğu da ortadadır. Deniz Ortamında Harekât Stratejik anlamda deniz ortamının askerî harekâtı derinden etkileyen özelliği, denizlerin birbirine bağlantılı olması ve stratejik mevkilerin etkili kullanımı dışında üzerindeki hareket özgürlüğünün sağladığı sayısız imkânlardır. Denizde bir geminin nereyi seçerse oraya gidebilmesi ve kara yolculuklarında olduğu gibi devamlılık arz eden manevralara mahkûm kalmaması, eşi benzeri olmayan avantajlar sunmaktadır. Bu hareket özgürlüğüne rağmen yelkenli gemiler devrinde hâkim rüzgârlar ve akıntılar, sabit denebilecek ticaret rotaları belirlenmesine sebebiyet vermişti. Daha sonra deniz intikal hatlarını oluşturan bu rotaların kontrolüne duyulan ihtiyaç, deniz harbinin temel nazariyesini oluşturur. Mahan’dan sonraki en önemli deniz düşünürü olan Sir Julian Stafford Corbett (1854-1922) de deniz kontrolünün deniz harbinin ana gövdesini oluşturan bir amaç olduğunun sıklıkla altını çizmektedir. Ona göre deniz kontrolünü elinde bulunduran güç, kendi ticaretini korurken düşman ticaretini sekteye uğratma, deniz aşırı kolonilerini ele geçirme, sahillerine akınlar icra etme, güç odaklarından uzak noktalara kuvvet aktarımı ve düşman ordularını durdurmaya çalışan kıtalararası müttefiklerini destekleme imkânına sahip olmuştur. Günümüzde dahi denizleri kullanma serbestisine malik olmak adına düşmanın kullanımını engelleme yetisi, deniz harbinin birincil maksadı olmayı sürdürmektedir. Sir Julian Stafford Corbett (1854-1922) Mahan ve onun takipçilerine göre deniz kontrolünü elde etmenin yegâne yolu düşmanın harp filosunun yenildiği ya da imha edildiği kati sonuçlu bir muharebeye girişmektir. Aslında deniz harp tarihinde sonucu belirleyici olan muharebe sayısı sanıldığı kadar az değildir. Yalnızca 19’uncu yüzyıldakiler, Trafalgar (1805), Navarin (1827), Santiago de Cuba (1898) ve Tsushima (1905) taktik belirleyiciliğinin yanında stratejik sonuçları olan da deniz muharebeleriydi. Bu muharebelerdeki başarının anahtarı yalnızca deniz ortamını tanımak ve onu iyi kullanmaktan ibaret değildi. Denizdeki muharebenin, dolaylı olarak platformun harekât performansını belirleyen diğer değişkenler ise sahip olunan geminin teknik/muharip özellikleri dışında üzerindeki personelin eğitimi, becerisi, tecrübe ve motivasyonu, hatta liderliğin kalite seviyesi ve uygun doktrinel prosedürlerin iyi işletilmesini sağlayan, denize özgü kurumların hayata geçirilmesini öncülük eden köklü ve kadim denizcilik kültürüdür. Elbette bu denizcilik kültürü kök salana dek ve deniz harbine ilişkin teknolojiler ete kemiğe bürününceye kadarki zaman diliminde taktik seviyede deniz harbindeki mücadele tanımı karadakiyle oldukça benzerlik göstermiştir. Hatta Antik Çağ’daki Trireme benzeri harp gemilerinin taktik formasyonu dahi karada uygulananla neredeyse tıpatıp aynıydı. En kuvvetli gemilerin merkez hattında konuşlanması, süvarinin denizdeki karşılığı olan hızlı ve hafif gemilerin kanatları örtmesi, komutanın geride muharebenin gidişatını takip etme gibi yaklaşımlar, 18’inci yüzyılın sonuna dek deniz harbinin genel taktik mülahazalarını oluşturacaktı. Bu taktik yapıda, gemilerin borda hattında toplu halde harekât intikaline başlanması, ilk angajmanla beraber eldeki silahların ateşlenmesi (okçu veya Rum ateşi; ateşli silahların yaygınlaşmasıyla birlikte tüfek ve top) ve sonrasında düşman gemisine aborda olarak göğüs göğse muharebeye ( melée ) tutuşmak yer almaktaydı. Ateşli silahların ortaya çıkışından sonra bile topun muattal yapısı ve güçsüzlüğü yüzünden bir platformu batırmak mahmuz dışında neredeyse pek mümkün değildi. Bu yüzden aynı karada olduğu gibi denizde de çoğu muharebeyi piyadelerin sonuçlandırması, retrospektif bir gözle dahi bakıldığında çok da şaşırtıcı değildir. Donanmaların her zaman maliyetli ve kaynak-yoğun teşkilatlar olması, kolay ve çabuk kazanılamayan profesyonel tecrübe ve becerilere ihtiyaç duyması, yıllara sari deniz harbine dönük başta taktik daha sonra operasyonel değişimleri de beraberinde getirmişti. 18’inci yüzyıla sonuna gelindiğinde denizdeki muharebeler ister istemez hâlâ karadakileri andırmayı sürdürse de artık bu harekat ortamına göre yeniden teorize edilmesiyle ve akabinde tatbik süreciyle birlikte farklı bir kurumsal/kuvvet optimizasyonu sürecine girilmişti. Göğüs göğse çatışma (Melee), Sluys Muharebesi, 24 Haziran 1340 Deniz harekât ortamı perspektifinden devam edersek tarihte önemli yer kaplayan bu deniz muharebelerinin büyük bir kısmı bir yerde tek boyutluydu. Deniz harbinin ikinci bir boyut kazanması, 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında deniz mayınları, torpidolar ve denizaltıların deniz ortamında sahne almasıyla, üçüncü bir boyut kazanması ise Birinci Dünya Savaşı’nda uçakların gelişmesiyle ortaya çıkmıştı. 20’inci yüzyılında ilk çeyreğinden sonra önde gelen deniz kuvvetleri denizin sathında, sualtında ve üzerinde olmak üzere üç boyutta görev icra etmeye çoktan başlamıştı. Günümüze yaklaştıkça, istihbarat, gözetleme, keşif, tespit (İGKT), muhabere ve seyir maksatlarıyla uzaya konuşlu sistemlere ve elektromanyetik spektruma duyulan ihtiyaç, 21’inci yüzyılda deniz harekât ortamını çok boyutlu hâle taşımıştır. Hiç şüphesiz donanmalar bu ortamda faaliyet gösteren tek aktör de değildir. Kıyı topçuları, güdümlü mermi ve uçak gibi karaya konuşlu sistemler, menzilleri dâhilindeki faaliyetlere ciddi etki sağlayabilmekte ve bunlar genellikle kara ve hava kuvvetleri kontrolünde bulunmaktadır. Günümüzde kara ve hava kuvvetleri de bir kıyıya kuvvet aktarımında amfibi harekâta iştirak maksadıyla deniz kuvvetlerinin bir parçası olarak sıklıkla denize çıkmaktadırlar. Üç kuvvet unsurunun (kara, deniz, hava) uyum içinde tek bir amaca yöneltildiği “müşterek harekât konsepti” deniz ortamını çok boyutlu bir forma taşımanın yanında insanoğlunun yüzyıllarca hayal ettiği “denizde üslenme” ( sea basing ) imkânı sağlamıştı. Bugün modern donanmalar, denizden karaya icra edilen harekâtın kesintisiz destek, idame ve kuvvet aktarımında muazzam imkân ve kabiliyete erişmişlerdir. Kuşkusuz denizdeki çok boyutlu harekât ortamına müşterek kuvvetleri entegre etme eğilimi, deniz harekâtının karmaşıklığını günden güne artırmaktadır. Hava, kara, deniz, uzay ve siber alanlardaki eş zamanlı harekâtın koordinasyonu ve komuta kontrolü günümüz harekât koşullarında dahi başa güreşen donanmaların kâbusu olmayı sürdürmektedir. Modern düşünce ve uygulamaların büyük bir bölümü denizden darbe ve amfibi harekâta yönelik donanmaların kıyıya kuvvet aktarımına dikkate değer taarruz kabiliyetleri kazandırmakla beraber, aynı şekilde etki-tepki döngüsünde kendi mücavir deniz alanlarını ve kıyılarını müdafaa eden deniz kuvvetlerinin savunma tedbirlerinin de gelişimini tetiklemiştir. Daha üstün rakibin denizden kuvvet aktarımını önlemek için savunan taraf düğüm noktalarına, kritik geçit ve boğazlara erişimi kısıtlamak maksadıyla bariyer harekâtı ( barrier operation ) icra etmesi, 20’inci yüzyılın başından beri sıklıkla başvurulan bir yöntem olagelmiştir. (Bkz. Gelibolu Harekâtı). Buna ilaveten üstün rakibin limanlarını abluka altına almak veya intikal hatlarını tehdit etmek maksadıyla mayın kullanmak; muhasımın harp ve ticari gemilere karşı düzenlenen vur-kaç taarruzları da deniz ortamına gayrı-nizamî fonksiyon ekleyen ve ortamın belirsizliğini arttıran etmenler olmayı sürdürmektedir. Son yıllarda, kıyıdan yüzlerce mil ötedeki konuşlu filoya saldırı gerçekleştirebilen deniz, kara ve hava kaynaklı tehdit zinciri ile Sahaya Girişin Engellenmesi / Hareket Serbestisinin Kısıtlanması ( Anti-Access/Area Denial - A2/AD ) uygulamalarının deniz kullanımını engelleme tehdidi, deniz kontrolünü tesis etmeyi ve akabinde seferî harekâta girişmeyi tarihte hiç olmadığı kadar zorlu bir hâle getirmektedir. Tarihsel derinliği olan etki-tepki döngüsünü referans alırsak, gelecekteki yeni teknik ve teknolojiler potansiyel rakiplerin deniz harekât icrasını kolaylaştıracağı gibi bu harekâtları engelleyeceklere de yeni kabiliyetler sunacağı öngörüsü çok da yanlış değildir. İnsanın denizle ilişkisinin başladığı günden itibaren bu ortamı kontrole dönük mücadele önümüzdeki yıllarda da hız kesmeden devam edecektir. Bu gidişle geleceğin deniz harekât ortamı olağanüstü derecede karmaşık bir yapıya bürünecek ve donanmaların bu ortamdaki harekat icrası ve komuta kontrolü yeni teknoloji teçhizat ve platformların desteğiyle dahi oldukça zorlu geçecektir. Bilhassa donanmaların yeni ve konvansiyonel formdan uzaklaşan asimetrik tehditlere göğüs gerebilmesi için müşterek kuvvetler ve sair unsurlarla yakın işbirliğine girmesi zorunlu bir hâle gelecektir. Son olarak donanmaların atideki faaliyet spektrumu, yalnızca denizdeki rekabete mukabil savunma ve caydırıcılık rollerinin yanında günümüzdekinden daha ileri biçimde, uluslararası düzeyde krizlerin sönümlendirilmesinde “işbirliğine” dönük “yatıştırıcı” işleviyle dikkate değer mikyasta genişleyecektir. Kaynakça Alfred T. Mahan, The Influence of Sea Power Upon History, 1660-1783 , Cosimo Books, New York, 2007. Australian Maritime Doctrine: RAN Doctrine 1, 2010, 19, www.navy.gov.au Evren Mercan, “Deniz Harbi’nin Değişen Karakteri: A2/AD Doktrini”, BİLGESAM Analiz/Güvenlik, No:1286, Temmuz 2018. Geoffrey Till, Seapower: A Guide for the Twenty-First Century , Frank Cass, London, 2004. Ian Speller, Understanding Naval Warfare , Routledge Publishing, New York, 2014. Jacques Attali, Denizin Tarihi, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2018. Michael A. Palmer, Command at Sea: Naval Command and Control Since Sixteenth Century , First Harvard University Press, Boston, 2007 Sir Julian Stafford Corbett, Some Principles of Maritime Strategy , United States Naval Institute, Maryland, 1991.

9

dk.

İkinci Dünya Savaşı'na Giden Yol

29 Eylül 2021

İkinci Dünya Savaşı'na Giden Yol

Dünyayı yıkıma uğratan ve sonuçları itibariyle kurulu bütün dengeleri alt üst eden Birinci Dünya Savaşı bitmiş gibi görünse de savaş sonu yapılan antlaşmalarda kazanan ve kaybeden devletlerin durumları oldukça muğlak durumdaydı. Savaşı kazanan Paris şehrinin savaşı kaybeden Berlin’den belirgin bir farklı yoktu. İtilaf Devletleri tarafından savaşın baş hısımı olarak görülen Almanlar’dan ise yapılan antlaşmalar yoluyla adeta intikam alınıyor, ciddi yaptırımlarda bulunuluyordu. Diğer kaybedenlerle yapılan antlaşmalar da savaş henüz bitmişken dünyayı yeni bir karışıklığa gebe bırakmıştı. Ve beklenen oldu, Birinci Dünya Savaşı’nın uzantısı olan birçok sorun İkinci Dünya Savaşı’na giden yolun taşlarını döşedi. Sosyalizm ve faşizm gibi dünyaya yayılan zıt ideolojilerin büyümesi ise bu süreci tetikledi. Küresel bir çatışmanın kökenini anlama açısından en çok incelenen olaylardan biri İkinci Dünya Savaşı’dır. Böyle bir olayın nedenlerini anlamak, 20. yüzyılda bölgesel ve küresel siyasi iklimin nasıl geliştiğini ve 21.yüzyılda nasıl değişebileceğini daha fazla kavramamızı sağlayacaktır. Birinci Dünya Savaşı sonrası dönem ile İkinci Dünya Savaşı sürecini ve iki savaş arasındaki bağlantıları analiz etmek, özellikle Soğuk Savaş’ın kökenlerini ve gelecekteki olası çatışmaların nasıl ortaya çıktığını öğrenmek için çok önemlidir. Churchill, 1914-1945 sürecini bir bütün olarak kabul ederek “İkinci Otuz Yıl Savaşları” tanımlamasını yapmıştır. Aslında bu süreç “Yedi Yıl Savaşlarının uzun versiyonu” olarak anılmayı hak etmektedir. Çünkü 1618-1648 yılları arasında yaşanan Otuz Yıl Savaşları ağırlıklı olarak din eksenli bir çatışma sürecidir ve nedenleri de buna dayanmaktadır. Küresel bir çatışmanın doğduğu yoğun ve karmaşık ortam, İkinci Dünya Savaşı için-aynı 1756-1763 yılları arasındaki Yedi Yıl Savaşları için olduğu gibi-belirli “tek” bir nedeni ortaya koymayı imkansız kılmaktadır. Sözde Barış Antlaşmaları Öncelikli nedenlerden biri “bütün savaşları sona erdirecek savaş” olarak adlandırılan Birinci Dünya Savaşı’nın “barışı katleden barışlar” ile sona ermesiydi. Birinci Dünya Savaşı’ndan zafer ile çıkanlar sürekli bir barış sağlayacak konferansın Paris’te toplanmasını kararlaştırmışlardı. Bu konferansa İttifak Devletleri’ne karşı savaşmış ya da onlara savaş ilan etmiş olan devletler çağırılmıştı ancak 5 büyük devlet yetkiyi kendi ellerinde toplamışlardı: ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya. Bu devletlerin başbakan ve dışişleri bakanlarından oluşan “Onlar Konseyi”, en yetkili kurul sayılmıştı. Ancak kimi sorunlarda Japonya’nın dışında öteki devletlerin katıldığı bir Dörtler Konseyi’nin öngörülmesi ve baş gösteren bazı anlaşmazlıklarda İtalya’nın tepkilerinin göz ardı edilmesi üzerine bu iki devlet konferansa olan güvenlerini yitirip pasif tavır takındılar. Böylece de Üç Büyükler denen güç odağını oluşturan ABD Başkanı Wilson, İngiliz Başbakanı Lloyd George ve Fransa Başbakanı Clemenceau dünya barışı adına kararlar almaktan çekinmediler. Saint Germain Antlaşması ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu paramparça edildi. Yerini etnik yapıların yaşadığı sorunları göz ardı ederek kurulmuş yapay devletler aldı. Bulgaristan etkisizleştirildi. Osmanlı Devleti’nin toprakları işgal bölgelerine ayrıldı. Dengesiz antlaşma maddelerine ilk tepkiyi gösteren Türkler oldu. Mustafa Kemal Atatürk tarafından yürütülen Türk Bağımsızlık Savaşı’nın kazanılmasının ardından Osmanlı Devleti’nin yerine Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. İmzalanan Lozan Antlaşması ile yeni devlet sorunlarının büyük bir kısmını çözdü. Ancak herkes bu kadar şanslı değildi. Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Almanya ile imzalanan Versay Antlaşması sorunları çözmeye çalışırken, daha ağır sorunlar yarattı ve daha sonraları Hitler tarafından kullanılacak fırsatlar doğurdu. Antlaşma, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına neden olduğu kabul edilen Almanların güçlerini sınırlayarak yeni bir savaşa engellemeyi hedeflemekteydi. Savaşın korkularından irkilen galip devletler günah keçisi seçtikleri Almanya’yı cezalandırıyorlardı. Ancak antlaşma inanılmaz dengesizdi. Düşüncelerin geri tepmesine yol açacaktı. Almanya’nın savaş suçunu üstlenmesine neden oldu. Askeri açıdan kısıtlamalar ve toprak kayıplarını gündeme getirmekteydi. Almanya’ya öyle bir savaş tazminatı yüklendi ki, normal şartlarda son taksiti ancak 1980 yılında ödenecekti. 1871 yılında kurulmuş olan imparatorluk yerini cılız bir demokrasiye dayanan zorlama bir cumhuriyete bıraktı. Alman toplumu dünya çapında zayıf bir ulus olarak tanımlanmaya başlandı. Bütün bunlar Almanlar üzerinde psikolojik bir yük yarattı. Bir kere Alman ordusu teslim olduğunda Belçika’nın tamamını işgal altında tutmaktaydı ve Fransa’nın ortalarına kadar kontrol elindeydi. Alman halkına da savaşın son anına kadar her şeyin yolunda olduğu şeklinde bilgi verilmişti. Versay Antlaşması, gururu kırık bir Alman ordusu ile onuru zedelenmiş bir Alman ulusu ortaya çıkarmanın dışında hiçbir işe yaramadı. Hitler ve Nazi sistemi Almanlardaki bu durumdan faydalanmayı çok iyi bildi. Demokrasilerin Zayıflığı Paris Barış Konferansı ve imzalanan antlaşmalar geride ezilmiş bir Almanya, beklediğini bulamamış bir İtalya ve Batı Dünyası tarafından dışlanmış bir Japonya bıraktı. Ama sorun sadece bu da değildi. Batılı demokrasiler, ABD dışında, Birinci Dünya Savaşı tarafından tüketildi. Versay Antlaşması’nın 1919’da imzalanmasını takiben, Batılı demokrasilerin temel amacı savaştan barış zamanına geçiş yapmaktı. Bu yaklaşım, mühimmat endüstrilerini askeri olmayan malların üretimine dönüştürmek anlamına geliyordu. Doğal olarak da askerler kışlalardan alınıp fabrikalara yerleştirilecekti. İngiltere ve Fransa için savaştan barışa geçiş çok daha zor oldu. Her iki ekonomi de dört yıldan fazla bir süredir savaşıyordu. Fransa’nın nitelikli insan gücü yavaş yavaş azaldı. Ülkenin özellikle de sanayisinin var olduğu kuzeyinin önemli bir kısmı yerle bir oldu. Fransa’da sanayi ilişkileri kötüleşti, işçiler işlerini ve ücretlerini korumak için çabalarken grev eylemi yaygınlaştı. İngiltere, Fransa’nın fiziksel tahribatına maruz kalmamıştı, ancak savaşın bitmesiyle eşit derecede tükenmişti. Hükümetin hayali, “kahramanlar için uygun bir arazi” yaratmaktı. Kısa bir süre için ekonomik bir patlama oldu, ama uzun sürmedi. Denizaşırı müşteriler kaybedilmişti. Yüksek faiz oranları yeni iş girişimlerini engelledi. Sonuçta işsizlikte büyük bir artış oldu. Savaş sonrası yeniden yapılanma harcamaları da mecburen büyük ölçüde azaltılmalıydı. Avrupa demokrasilerinde siyasal çalkantılar ve toplumsal uzlaşı bir türlü istenilen düzeyde sağlanamadı. Aslında durumun özeti şuydu: “İşlerinin bu olması” ile “bu işi yapacaklar” birbirinden çok farklı iki şeydi ama nihayetinde yapılması gereken bir şeyi kimse yapmadığı için herkes sızlanıp duruyordu. Sonuçta demokrasilere duyulan güven azalmaya başladı, yaşanan küresel boyuttaki büyük bir ekonomik çöküş de bütün bunlara tuz biber ekti. Büyük Buhran ABD için savaştan barış zamanına geçiş süreci İngiltere ve Fransa’dan daha kolaydı. Çatışmaya geç girmişti. Savaş endüstrisini doğru yönlendirmişti. Avrupalı müttefiklerine verilen kredilerle, ABD ekonomisi savaş öncesinden daha güçlü hale gelmişti. Birkaç denizaşırı mülkiyeti de vardı, bu yüzden silahlı kuvvetlerini en aza indirgeyebilirdi. Üstelik savaştan kısa süre sonra kendini adeta Avrupa siyasetinden uzaklaştırdı. Amerikalılar bu rahatlıkla, hızlı büyümeyi ve sürekli genişleyen ekonomiyi yansıtan, borsada artan sayılarda kumar oynamaya başladı. Sonucu henüz bilmediklerinden herkes mutluydu. Ekim 1929’da ABD borsa balonu nihayet patladığında on binlerce Amerikalı bir gecede iflas etti. Bankalar çöktü. Ülke derin durgunluğa girdi. Bunun şok dalgaları dünyaya yayıldı ve ertesi yıl fakir Avrupa ekonomilerini hızla vurdu. Franklin D. Roosevelt, 1933’te ABD başkanı olarak ilk dönemine başladığında ülkeyi kurtarmak için Yeni Dağılım/Uzlaşı adı altında bir model sundu. Kötü şartlar giderek düzelme eğilimine girdi. 1930’ların ortasına gelindiğinde, İngiltere ve Fransa ekonomileri de yavaş yavaş iyileşmeye başlamıştı. Ancak bu kez de kendilerini silahlanmak zorunda buldular. Bazı ülkelerde demokrasinin zayıflığı ve ekonomik kargaşadan faydalananlar 1920’lerin başından itibaren yavaş yavaş iktidarı ele geçirmişlerdi. Ortaya koydukları ideolojiler de hatırı sayılır derece de tehditkardı. Yükselen İdeolojiler Ekim 1917 Rus Devrimi tarafından teşvik edilen komünizmin Avrupa’daki yükselişi, aşırı sağ kanat hareketlerinin yaratılmasını tetikledi. Zayıf merkezi hükümetlerin varlığı ve genel iç hoşnutsuzluk da bu kutuplaşmayı teşvik etti. İtalya’da faşizm ve Almanya’da Nazizm bu ortamda doğdular, Uzakdoğu’da ise Japon aşırı milliyetçiliği gelişti. Ardışık etkisiz hükümetler İtalya’da başarılı olamayınca 1920’deki siyasi huzursuzluk giderek yükseldi. Benito Mussolini, I. Dünya Savaşı’nda savaşmış eski bir gazeteci ve öğretmendi. İtalyan Sosyalist hükümeti onu hayal kırıklığına uğratınca sağ harekete yöneldi. Milliyetçi Fascio di Combattimento ’yu kurdu. 1919 seçimlerinde çok az oy alan Mussolini kendisini destekleyen Kara Gömlekliler ile giderek güçlendi. Nihayetinde başbakan olarak atandıktan sonra Mussolini, meclisten temel reformları yürütmek için bir yıl için tam yetki aldı. Faşistler, kurulan koalisyon hükümetinde azınlık olmalarına rağmen kilit bakanlıkları devralmışlardı. Mussolini bu sayede 1925 Noel arifesinde geçen bir yasa ile parlamentoya karşı olan sorumluluktan kurtuldu. Artık “İl Duce” (Lider) olarak tanınıyordu. Üç yıl sonra Faşistler dışındaki tüm siyasi partiler yasaklandı. Sıra İtalya’yı büyütmeye gelmişti. Almanya örneğinde Nazilerin iktidara gelmesi biraz daha uzun sürdü. Mussolini gibi, Adolf Hitler de savaşta mücadele etmiş bir askerdi. Almanya’da yaygınlaşmaya başlayan “sırtından bıçaklanma” anlayışından etkilenmişti. Alman ordusu ve halkı; liberaller, Yahudiler ve komünistler tarafından ihanete uğradıklarını düşünüyorlardı. Hitler, 1919’da milliyetçilerin merkezi Bavyera’daydı. Alman İşçi Partisi’ne üye oldu. Kısa süre sonra ise partinin başkan koltuğunda oturuyordu. Partinin adı da Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (kısaca Nazi) olarak değiştirilmişti. Asker emeklilerinin kurduğu paramiliter Kahverengi Gömleklilerin de desteğini alarak bir ihtilal başlatmaya çalıştı. Birahane Darbesi’nde başarısız olunca hapse girdi. Burada eylemci kimliğini bırakarak demokratik yollardan iktidarı ele geçirmeye karar verdi. Bu dönüşümü işe yaradı. Amacı Versay’ı yırtıp atmak ve bütün Almanları tek çatı altında toplamaktı. Sloganı basitti: “Tek halk, tek devlet, tek lider”. Alman orta sınıfının ve ordunun tam desteği ile 1930’ların ortasında bütün muhaliflerden arındırılmış bir Almanya’nın Führer’i (Lideri) olarak mutlak iktidardaydı. Sıra Yaşam Alanı olarak kabul ettiği topraklara yayılmaktaydı. 1905’te Ruslara karşı göz kamaştırıcı zaferinden sonra Japonya’nın bir dünya gücü haline gelmesi ve ulusların üst tablosunda yerini alması hedef olarak belirlendi. İngiltere ile yaptığı bir antlaşma ile Japonya, 1914’te Müttefiklere katıldı. Çin’deki Alman imtiyazlarını ele geçirdi. Pasifik’teki Almanların sahip olduğu adaları işgal etti. Savaşın sonunda da bunlarla yetinmek zorunda bırakıldı. Modern bir iktidarın tüm tuzaklarına sahipken, 1919’da Japonya hala bir feodal sisteme dayalı olarak yaşıyordu. Hammaddeyi ithal etmek zorunda kaldığı için, doğal kaynak eksikliği ve ciddi işsizliklere neden olan bir nüfus patlaması yaşadığı için ülke bir barut fıçısı haline gelmişti. Kıvılcım ise ABD tarafından üretildi. Pasifik’teki olası tehdidi kendi çıkarları doğrultusunda azaltmak için, ABD 1921-22 döneminde bir deniz silahsızlanma konferansı düzenledi. Gemilerin büyüklüğü ile ilgili kısıtlamalar kabul edildi. Japonya yönetimi, İngiltere ve ABD’nin yalnızca yüzde 60’ı büyüklüğündeki bir donanma ile yetineceğini taahhüt etti. Japonya ayrıca Çin’in toprak bütünlüğünü desteklemeyi de kabul etti. Bütün bunlar daha genç ve daha milliyetçi Japonları kızdırdı. Milliyetçilik, Japonya’nın silahlı kuvvetlerinde ve devlet memurları arasında karşılık buldu. Hatta hükümeti bile etkisi altına almaya başladı. Sayıları binlere varan dernek kuruldu. Hepsinin fahri başkanı olarak imparator Hirohito seçilmişti ama haberi yoktu. Aşırı milliyetçiler, muhaliflerini ya ortadan kaldırdılar ya da etkisizleştirdiler. Geriye bir tek şey kalmıştı: Petrol zengini Güneydoğu Asya’da bir Japon imparatorluğu yaratmak. Milletler Cemiyeti'nin Yetersizliği Yıkıcı bir savaşın tekrarlanmasından kaçınmak için Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerinin iradesiyle doğan Milletler Cemiyeti’nin amacı, üyeleri tarafından kabul edilen Paktın temel ilkeleri çerçevesinde evrensel barışı korumak güvenliği sağlamaktı. Ancak Milletler Cemiyeti Meclisi ilk toplantısı için bir araya gelmeden önce bile, Avrupa’da çatışmalar yaşandı. Yeni kurulmuş bağımsız Polonya, Rusya sınırından memnun değildi ve 1919’da Batı Ukrayna’nın çoğunu yutmuştu. Nisan 1920’de, Polonyalılar daha da ilerlediler ancak iç savaştan galip çıkan Bolşevikler tarafından durduruldular. Polonya geri çekildi. Antlaşma ile sınır yeniden belirlendi. Bu mücadele, Milletler Cemiyeti’nin herhangi bir etkinliği olmadan gelişti ve sonuçlandı. Başlangıçta Milletler Cemiyeti’ne 42 ülke katılmıştı. 1930larda üye sayısı 60’a ulaştı. Bu durum cemiyeti güçlü gösteriyordu ama gerçek bu değildi. Başlangıçta kurulmasına ön ayak olan ABD, senatonun reddetmesi nedeniyle cemiyete girmedi. Ruslar, katılmayı reddetti. Almanya’nın katılmasına ise izin verilmedi. Bu üç ülkenin eksikliği ile çalışmaya başlayan cemiyet, 1920lerde bazı başarılara imza attı: İsveç ile Finlandiya ve Bulgaristan ile Yunanistan arasındaki sorunlar cemiyet sayesinde barışçıl şekilde çözümlendi. Ekim 1925’te imzalanan Locarna Antlaşması ile yaşanan Fransız-Alman uzlaşması sonucunda 1926 yılında Almanya cemiyete üye oldu. Ancak 1930’larda her şey tersine döndü. Japonların 1931 yılında başlayan Çin’in Mançurya bölgesindeki etkinliklerine, İtalya’nın Etiyopya’yı işgal ve ilhak etmesine, Almanya’nın Avusturya’yı kendisine “bağlaması”na, cemiyet karşı duramadı. Üstelik Japonya ile Almanya 1933’te ve İtalya 1937 yılında cemiyetten ayrıldılar. 1934 yılında cemiyete üye olan SSCB ise 1939 yılında üyelikten çıkarıldı. Üstelik silahlanma neredeyse bütün devletlerin temel politikalarından bir haline gelmişti. 1930ların ortasına gelindiğinde Milletler Cemiyeti’nin barışı koruyamayacağını herkes biliyordu. En önemli göstergesi de Hitler Versay Antlaşması’nı tanımadığını ilan ettiğinde hiçbir şey yapamamasıydı. Yatıştırma Politikasının Başarısızlığı Özellikle bilinmesi gereken bir nokta, Hitler’in inanılmaz karizması olan kontrolcü bir diktatör olmaktan çok, iç ve dış sorunlara yaşandığı anda çözüm üreten bir etki-tepki dengesinde hareket etmesidir. Başka bir deyişle, Avrupa’yı kontrol etmeyi amaçlayan tanımlanmış bir dış politikaya sahip değildi. Aslında elinde sadece başarmak istediklerinin kısa bir taslağı vardı. Gerçekleştirdiği işgaller, tasfiyeler, birleşmeler -genel kabul görmüş kanının aksine- Avrupa’da karşısına çıkan fırsatların Hitler tarafından değerlendirilmesinin bir sonucuydu. Fırsatları yaratan da İngiltere’nin başını çektiği Yatıştırma Politikası oldu. Yatıştırma, bir devletin çatışmadan kaçınmak için başka bir devletin taleplerini kabul etmesi olarak tanımlanabilir. 1930’larda İngiltere ve Fransa’daki politikacılar Versay Antlaşması’nda Almanya’ya haksızlık yapıldığına ve Hitler’in eylemlerinin hem anlaşılabilir hem de haklı olduğuna inanmaya başladılar. İngiltere tarafından kabul edilen bu inanç, Yatıştırma Politikası idi. Versay Antlaşması ile askerden arındırılmış Ren Bölgesi’ne Alman askerinin girmesi antlaşmadan doğan yanlışın düzeltilmesi olarak algılandı. Almanya’nın Avusturya’yı İlhak etmesi sırasında Hitler’in yaptığı “karışmayın bu bir aile meselesi” açıklaması yeterli görüldü. Yatıştırma Politikası’nın en önemli örneği ise Eylül 1938 tarihli Münih Antlaşması’ydı. Antlaşmada, İngiltere ve Fransa, Çekoslovakya’daki Almanca konuşulan bölgelerin Almanya’ya bağlanmasına izin verdiler. Almanya da Çekoslovakya’nın geri kalan kısmını veya başka bir ülkeyi istila etmemeyi kabul etti. İngiliz Başbakanı Chamberlain, İngiltere’ye döndüğünde uçaktan inip elindeki antlaşma metnini halka göstererek “Size barışı getirdim.” diye beyanat verdi. Ancak Mart 1939’da, Almanya sözünden döndü. Çekoslovakya’nın geri kalanını istila etti. Ne İngiltere ne de Fransa askeri harekette bulunmaya hazırdı. Alman – SSCB ittifakının imzalanması yeni hedefin Polonya olduğunu gösteriyordu. İngiltere ve Fransa bu ülkenin toprak bütünlüğünün garantörlüğünü üstlendiklerini bildirdiler. 1 Eylül 1939’da Alman birliklerinin Polonya’yı işgal etmesinin ardından Almanya’ya savaş ilan etmeleri, zamanında gerekli tepkilerin gösterilmemesinin bedelinin ödenme sürecine girilmesinden başka bir şey değildi. II. Dünya Savaşı başlamıştı. Uzun Sözün Kısası Birinci Dünya Savaşı sonucunda imzalanan barış antlaşmaları silahlı çatışmaları durdurmuş ancak savaşın sonuçlanmasını sağlayamamıştı. Çünkü savaş sorunları çözmek yerine yenilerini gündeme getirmişti. Antlaşmalar adeta intikam almak için yazılmış metinlerdi, maddeleri akla mantığa uymayacak sertlikteydi. Yenilmiş olan ya da kazanmasına rağmen umduğunu bulamayan devletler giderek hareketlendiler. Sosyalizm ile faşizm karşılıklı olarak taraftarlarını artırdılar. İki ideoloji arasındaki ilk ciddi çatışma İspanya İç Savaşı sırasında yaşandı ve faşistlerin zaferi ile sonuçlandı. Milletler Cemiyeti istenileni veremedi. Büyük Savaş sonrası yaşanan ekonomik sorunlara bir de Dünya ekonomik buhranı eklendi. Yayılmacılık politikasına yönelen devletleri yatıştırma çabaları da fayda etmedi. Nihayetinde 1939 yılında altı yıl sürecek, ilkinden çok daha kanlı bir savaş başladı ve ilki gibi silahlı mücadeleyi durduran antlaşmalar ile sona ermişti ama ideolojilerin çatışmalarını engelleyemedi. İkinci Dünya Savaşı 1945 yılında sona erdiğinde Avrupalı büyük güçler eski görkemli günlerinden çok uzaktaydılar. ABD ve SSCB artık dünyayı yönlendirecek yegane siyasi yapılardı. Hiç doğrudan savaşmadılar ama bölgesel çatışmalarda ya yer aldılar ya da destek verdiler. Yeni dönemde küresel bir savaş yaşanmadı ama rekabet farklı alanlarda adeta bir “savaş” niteliğinde devam etti. Adına Soğuk Savaş denen bu dönem de İkinci Dünya Savaşı’nın mirası olarak farklı evrelerde neredeyse günümüze kadar geldi. Küresel bir çatışmanın kökenini anlama açısından en çok incelenen olaylardan biri İkinci Dünya Savaşı’dır. Böylesine bir olayın nedenlerini anlamak, 20. yüzyılda bölgesel ve küresel siyasi iklimin nasıl geliştiğini ve 21.yüzyılda nasıl değişebileceğini daha fazla kavramamızı sağlayacaktır. Birinci Dünya Savaşı sonrası dönem ile İkinci Dünya Savaşı sürecini ve iki savaş arasındaki bağlantıları analiz etmek, özellikle Soğuk Savaş’ın kökenlerini ve gelecekteki olası çatışmaların nasıl ortaya çıktığını öğrenmek için çok önemlidir. Churchill, 1914-1945 sürecini bir bütün olarak kabul ederek “İkinci Otuz Yıl Savaşları” tanımlamasını yapmıştır. Aslında bu süreç “Yedi Yıl Savaşlarının uzun versiyonu” olarak anılmayı hak etmektedir. Çünkü 1618-1648 yılları arasında yaşanan Otuz Yıl Savaşları ağırlıklı olarak din eksenli bir çatışma sürecidir ve nedenleri de buna dayanmaktadır. Küresel bir çatışmanın doğduğu yoğun ve karmaşık ortam, İkinci Dünya Savaşı için-aynı 1756-1763 yılları arasındaki Yedi Yıl Savaşları için olduğu gibi-belirli “tek” bir nedeni ortaya koymayı imkansız kılmaktadır. Kaynakça A. J. P. Taylor, The Origins of the Second World War , Atheneum, New York, 1985 David L. Hoggan, The Forced War , Institute for Historical Review, California, 1989 Frank McDonough (Ed.), The Origins of the Second World War: An International Perspective , Continuum Group, New York, 2011 John Ruggiero, Hitler’s Enabler , Praeger Pub., Colorado, 2015 P. M. H. Bell, The Origins of the Second World War in Europe , 3th Edition, Routledge Gr. London, 2013 Richard Overy, The Origins of the Second World War , Pearson Education Limited, New York, 1987 Robert Boyce and Joseph A. Maiolo (Ed.), The Origins Of World War Two, The Debate Continues , Palgrave, New York, 2003

10

dk.

XIX. Yüzyıl Osmanlı Silah Teknolojisi ve Savunma Sanayii

29 Eylül 2021

XIX. Yüzyıl Osmanlı Silah Teknolojisi ve Savunma Sanayii

Osmanlı yöneticilerinin bilhassa XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra Avrupa ve Amerika’da ortaya çıkan yeni silah teknolojisini ne oranda takip ettiğini, tercih edilen silah ve mühimmatı yurt içinde imal etmeye dönük olarak yeni üretim metotlarını ne kadar uygulayabildiğini Dr. Fatih Tetik kaleme aldı. Bir siyasî organizasyonun savunma sanayii alanında gösterdiği başarı, devletin ontolojik olarak varlığını ilgilendireceğinden bu alana yapılan yatırım hayati derecede önemlidir. İdareciler, silahlı kuvvetlerin donatımı ve bunun yerli imkanlarla karşılanması için ülke kaynaklarının büyük bölümünü bu alana tahsis ederler. Yeterli teknik eleman ile sermaye ve nitelikli işgücü, kararlı yöneticilerle buluştuğunda silah ve mühimmatın yerli ve millî imkanlarla tedarik edilmesi kolaylaşırken, bileşenlerden bir ya da birkaçının yokluğu teknolojik bağımlılık yaratır ve bu durum siyasî ve ekonomik alana da sıçrayarak yöneticilerin hareket kabiliyetini sınırlar ya da yok eder. Bu kısa yazı, Osmanlı yöneticilerinin bilhassa XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra Avrupa ve Amerika’da ortaya çıkan yeni silah teknolojisini ne oranda takip ettiğini, tercih edilen silah ve mühimmatı yurt içinde imal etmeye dönük olarak yeni üretim metotlarını ne kadar uygulayabildiğini ve bunun sonucunda hangi seviyede bir başarının yakalandığını izaha çalacaktır. Güncel Teknik İstihbarat Nasıl Sağlandı? Osmanlı silahlı kuvvetlerinin donatımındaki etkinlik ve caydırıcılık Amerika ve Kıta Avrupa’sında ortaya çıkan yeni silah teknolojisinin takibine bağlıydı. Osmanlı siyasî ve askerî yöneticileri hem İngiltere, Amerika, Almanya ve Fransa gibi teknoloji merkezlerindeki yeni teknik silah, mühimmat ve diğer askerî gelişmeleri öğrenmek, hem orduyu son teknoloji silahlarla donatmak, hem de gelişmiş bir savunma sanayii altyapısı kurabilmek için teknoloji öncüsü bu ülkeleri yakından izledi. XIX. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren baş döndürücü hızla ilerleyen bu askerî gelişmelerin takibini ise istihbarat ağını yeni baştan düzenleyerek gerçekleştirdi. Berlin, Londra, Paris, Washington ve Roma’da bulunan sefir ve ataşeler takip mekanizmasının en etkili unsuru oldular. Bulundukları ülkenin silahlı kuvvetlerinin son durumunu ve geleceği dönük planlarını açık ve gizli kaynaklardan önceden haber alıp merkezî birimlere iletmek sefir ve ataşelerin asli vazifelerindendi. Almanya Sefaret Ataşemiliteri Mehmed Nuri Efendi'nin Alman Ordusu’nun Askerî Tertibatı ile İlgili İstihbarat Layihası. Kaynak: (BOA, Y.MTV, 3/25). Silah Tercihlerinde Kararlar Nasıl Alındı? Merkezî birimler, takip kanallarından gelen bilgileri titizlikle mukayese ederek nihâi kararı belirledi. Son kararın alınmasında etkenlerden biri askerî teknolojide gelişmiş ülkelerin kabul ettikleri silahları tercih etmekti. Amerikalı askerî tarihçi John Lynn’in “başarının taklit edilmesi” olarak adlandırdığı bu tavır dönemin siyasî organizasyonlarının çoğunda mevcuttu. Bu birbirine benzeme faaliyetinin arkasındaki temel motivasyon modern askerî sektörlerdeki aktörlerin rakiplerine üstün gelebilmek için ondan farklılaşmayı değil ona benzemeyi daha ekonomik görmeleriydi. Askerî teknoloji alanında birbirine benzeme çabasını 1850’lerden sonra ülke orduları için tercih edilen silahların büyük oranda marka, çap ve teknoloji olarak birbirine yakınlığında görmek mümkündür. Dolayısıyla Osmanlı Devleti de farklılaşma yerine çağdaşları gibi son teknolojiye sahip olarak hakim paradigmaya uyum sağlamayı tercih etti. Resmî belgelerde düşmanın silahıyla silahlanmak anlamına gelen mukabele-i bil-misl ifadesi silah tercih aşamasında da kendine yer bulan ve resmî görüşü yansıtan güvenlik stratejisinin bir parçasıydı. Osmanlı Devleti karar vericileri büyük güçlerin kendi orduları için kabul ettikleri silahlardan edinmeye çalışırken aynı zamanda tedarikçi monopolünü aşmak için de firma havuzunu geniş tutmaya gayret etti. Yöneticilerce, firma tekelinin süreç içerisinde politik bir kıskaca dönüşebilmesi hassasiyetle hareket edilmesini sağlarken 1880’lere kadar bu konuda büyük oranda başarı gösterildi. Ancak bu tarihten sonra, Osmanlı silahlı kuvvetleri envanterinde bulunan silahlarda ve mühimmat alanında standartlaşma çabası daha belirgin hale geldi ve farklı model ve çaptaki silahlar tek model ve çapa indirilmeye çalışıldı. Seri ateşli silahların orduya kabul edilmesi ve bunların ihtiyaç duyacağı mühimmatın eskisine göre fazlalığı bu standardizasyon çabasının ana sebebiydi. Tektipleşen ve büyük bir ateş makinasına dönüşen orduların artık farklı model silah ve cephanelerle savaşması eskisine göre daha zordu, çünkü farklı tip silah ve mühimmatın depolarda muhafazası, cepheye sevki ve hatta askerin bunları kullanırken karışıklık yaşayabilecek olması hızlanan savaşın doğasına aykırıydı. Bu sebeple ordudaki tüfeklerin standardizasyonuyla Mauser tüfekleri ve bu firmaya ait alt şirketlerin ürettikleri barut ve fişek gibi mühimmat, her geçen gün ordu envanterindeki yüzdesini artırarak Alman firmaların Osmanlı pazarında tekel ve ana tedarikçi pozisyona gelmesine sebep oldu. XIX. Yüzyılda Savunma Sanayii Kurma Çabaları Nelerdi ? Osmanlı Devleti yöneticileri ithalatla son teknoloji silahları elde ederken bunun yanında ordu için yeterli bir savunma sanayii kurma gayretinden vazgeçmedi. 1830’lardan sonra yabancı firmalardan tedarik edilen makine-ekipman, mühendis ve teknik personel ile yüksek teknolojik seviyede askerî ürünleri imal edecek işletmeler kuruldu. 1830’ların sonunda yeni tip buharlı makine ve ekipmanların tedarikiyle Dolmabahçe Tüfekhanesi’nin (bugünkü İnönü Stadyumu’nun olduğu alan) tesisi, 1850’lere doğru top ve mühimmat alanında en önemli imalat merkezi olan Tophane-i Âmire’nin İngiltere’nin Wollwich Arsenal’i örnek alınarak modernizasyonu ve nihayet 1850’lerin hemen başında Zeytinburnu’nda silah ve mühimmat üretimine ait birimlerin birlikte olduğu bir sınâi merkez oluşturulması harp sanayiinde lider ülkelerin üretim seviye ve standardını yakalama gayretiydi. Zeytinburnu Fabrikalar Kompleksi (İşaret edilen üretim birimleri sonradan eklenmiştir). Kaynak: (Zeytinburnu, Yollar ve Kapılar, (yay. haz.) Süleyman Faruk Göncüoğlu, İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2013, s. 60). II. Mahmud ile hızlanan teknolojik hamle Sultan Abdülmecid, Abdülaziz ve II. Abdülhamid dönemlerinde de devam etti. 1840’larda ortaya çıkan ve Osmanlı sanayiinde yüzyıl ortasından sonra üretimi gerçekleşen iğneli tüfeği şeşhaneli (yiv-set) ve kuyruktan dolar sistem takip etmiş, 1870’lerde yeni yeri olan Tophane Tüfekhanesi’nde bu sistem tüfekler makine-ekipman tedarikiyle üretilebilmişti. 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nde Osmanlı piyadesi dönemin en sade, uzun menzil ve yüksek isabet sağlayan Martini-Henry tüfeklerini kullanırken topçular Alman Krupp firmasından satın alınan son model topları ateşleyebildiler. Alman Krupp Fabrikası’yla Yapılan Kontrat Kaynak: (BOA, Y.MTV, 79/14). Tüfek ve toplara gerekli mühimmat imal edecek üretim birimleri de uzun yüzyılda yeniden yapılandırıldı. Sultan III. Selim zamanında ahşap tapa imalatının yapıldığı Kırkağaç (Karaağaç) Fişekhanesi, değişen silah teknolojine uyum sağlayarak 1840’lı yılların başında İngiltere’den uzmanlar ve makine-ekipman tedarikiyle üretim sahasını genişletti. 1852 ve 1870’lerde yeniden modernize edilen işletme sırasıyla şeşhaneli ve iğneli tüfeklerin kurşunlarını üretirken 1872’den itibaren artık gelişmiş ülkelerin kullandığı metalik kapsüllü fişek imalatına başlamıştı. Ancak, genişleyen orduya ve hızlanan savaşlara daha fazla mühimmat gerekliydi ve Kırkağaç Fişekhanesi bu konuda yeterli gelmedi. İmparatorluğun sınâi merkezi konumundaki Zeytinburnu’nda modern bir fişekhanenin kurulması Sultan Abdülaziz zamanında hayata geçirildi (1873-1875) ve gerekli ekipman Avrupa’dan getirilerek metalik fişeklerin bir kısmının burada üretimi planlandı. Fişek imalatına münhasır binaların inşasıyla birlikte Tophane ve Tüfekhane’deki fişek üretim birimleri yeni yerine taşınarak boş kalan binalar başka birimlere tahsis edildi. Zeytinburnu Fişekhanesi, II. Abdülhamid döneminin sonlarına doğru yeniden yapılandırılarak Mauser fişeği imal eden bir yer haline geldi. Zeytinburnu Mauser Fişekhanesi Kaynak: (İstanbul Üniversitesi, Nadir Eserler Kütüphanesi) Çabalar Sonuç Verdi mi? Yüklü finansmanlar sağlanarak inşa ya da ihya edilen bu üretim birimleri savaş zamanı bir milyon civarı askeri seferber eden bir siyasî organizasyon için yeterli gelmedi. Başka bir ifadeyle Avrupa ve Amerika’dan yapılan teknoloji transferleri silahlı kuvvetlerin ihtiyacını karşılamaktan uzak kaldı ve ithalatı yerli üretimle ikâme etmek imparatorluğun sonuna kadar mümkün olmadı. Bu durumun sebeplerinden ilki 1850’lerden sonra artan silahlanma rekabetinin doğurduğu güvensizlik ortamı ve bunun mecbur ettiği acil silahlanma ihtiyaçlarıydı. Güvensizliğin daha fazla silah siparişini doğurması her seferinde yurt içi üretim teşebbüsünü geriye götürdü. Eğer yeterli teknik personel ve mali imkanlar paranteze alınırsa kendine yeter bir savunma sanayii kurabilmenin önündeki en büyük engellerden biri aciliyet içeren bu silah siparişleriydi. Ordu donatımı için daha öncelikli olan silah ithalatlarıyla uzun bir süre sonra meyvelerini verebilecek olan sanayileşme faaliyeti ancak sınai bir ekonominin varlığı ve diğer altyapısal imkanlarla birlikte yürütülebilirdi. Yerli üretimle doğrudan alımları beraber devam ettirecek seviyede beşerî ve fizikî sermayeye sahip olunmaması, daha acil olan silah alımlarını yurt içi üretim faaliyetlerinden birkaç adım öne çıkardı. Osmanlı Devleti Harp Sanayii Kurma Teşebbüsü Kaynak: (Fatih Tetik, Sultanın Silahları: II. Abdülhamid Dönemi Savunma Sanayii ve Silah Teknolojisi, İstanbul: Dergah Yayınları, 2018, s. 136.) Mecburiyetten doğan bu silah siparişlerinin yerli üretime olumsuz etkisi kadar imalatın geri kalmasında bir diğer faktör Osmanlı yöneticilerinin teknoloji transfer modelini değiştirme konusunda yetersiz istekleriydi. Özellikle XIX. yüzyılın ortalarından itibaren yerli savunma sanayii faaliyetlerinin global seviyeye çıkarılması için uygulanan yöntemde hem yöneticilerin ısrarcı olmaması hem de küresel firmaların teknoloji vermeye yanaşmaması ile değişikliğe gidilemedi. Üretim ekipmanlarının tedariki için oluşturulan komisyonların münferiden alet-edevat satın alımı ve bunları gösterecek teknik personelle anlaşmaya dayanan klasik modelinde istenen miktarda üretimi gerçekleştirmek zordu. Teknoloji bağımlısı ülkelerin yerli sanayilerini kurma ve geliştirebilmeleri için bu model yerine daha kapsamlı bir yeniden yapılandırma anlamına gelen “ortak girişim” ( joint venture agreements ) veya “anahtar teslim projeleri” ( turn-key project ) gibi transfer tercihlerine yönelmesi daha uygundu. Mesela Bakırköy Dumansız Barut Fabrikası ile Zeytinburnu Mauser Fişek Fabrikası’nda anahtar teslim transfer modelinde kısmen başarı sağlanmıştı. Deutsche Waffen and Munitionsfabriken firması ile Zeytinburnu Fişekhanesi’nin modernizasyonuna dair 27 Ağustos 1906 tarihinde imzalanan kontrat. Kaynak: (BOA, Y.A.RES, 138/131). Top ve tüfek gibi ana silah sistemlerinde yeterli bir üretim kapasitesi yakalanamaması sadece transfer modelinden kaynaklanmadı. Bunun yanında altyapısal eksiklikler, finansman tedarikinde yaşanan zorluklar ve yeni teknolojinin içselleştirilmesinde hayati derecede önemli olan teknik personel yetersizliği başarısızlıkta belirleyici olmuş ve Osmanlı harp sanayii ateşli silahlar teknolojisinde dramatik değişikliklerin olduğu kabaca 1850-1914 arasında daha çok bir bakım-onarım merkezi olarak görev yapmıştı. Tophane ve Tüfekhane birer bakım-onarım merkezi olurken Baruthane ve Fişekhane’de uygulanan anahtar teslim modeliyle kısmi bir başarı elde edildi. Bu aslında yöneticilerin XIX. yüzyılın son çeyreğinde bilinçli olarak verdikleri bir karardı. Süreç içerisinde materyal transferiyle başarının bir türlü gelmemesi neticesinde idareciler bir ehem-mühim ayrımına gitti. Yeni silahlar doğrudan alım yöntemiyle temin edilirken bunların ihtiyaç duyduğu mühimmatın yerli üretim merkezlerinde imal edilmesine ağırlık verilerek savaş zamanı ordunun mühimmatsız kalması önlenmeye çalışıldı. Sıklet merkezindeki bu değişim Dumansız Barut Fabrikası’nda yüksek, Fişekhane’de ise daha aşağı seviyede bir başarının yakalanmasında belirleyici faktördü. Yöneticilerin, Tophane ve Tüfekhane’yi bir üretim merkezi yapmak yerine mühimmatı üretecek işletmelere öncelik vermeleri geç de olsa stratejik bir ayrıma gidildiğini göstermektedir. Tophane-i Âmire Fabrikalarının Günlük İmalat Jurnali. Kaynak: (BOA, Y.PRK.ASK, 93/43). Sermaye, Emek ve Lojistik Yönetimi Yeterli miydi? Karar vericilerin böyle bir stratejik tercih yapmaları aslında buna mecbur kalmalarının da bir sonucuydu. Bir silah sanayii işletmesinin idamesinde olmazsa olmaz olan emek, finansman ve yönetim-organizasyon becerisi Osmanlı toplum ve ekonomik hayatında istenilen seviyede değildi. Bu üç önemli faktör silah ve mühimmat üretimini yapacak müesseselerin hem tesisini hem de işletimini sağlayacak olan fizikî ve beşerî sermaye alanlarıydı. Bir kere finansman en önemli unsurlardan biriydi. Gelişmekte olan ülkelerin çoğunda savunma sanayii faaliyetlerine yönelik sıradan teşebbüs dahi önemli miktarda kaynakların bu alana aktarılmasıyla mümkündü. Ülke gelirlerinin büyük bir bölümü vergi gelirlerinden oluşan zirâi bir toplumda ise sanayi sektörünü kurma ve işletme daha zordu. Klasik dönemlerden itibaren fizikî sermaye konusunda mülkiyeti elinde bulunduran Osmanlı Devleti, XIX. yüzyılda da bu konuda taviz vermeyerek stratejik bir sektör olarak görülen silah sanayii alanında meydana gelen yatırım ve üretimi finanse etmeye ve kontrolü sürdürmeye devam etti. Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid dönemlerinde harcamaların %30-50 arasında bir oranın savunma giderlerine sarf edildiğine bakılırsa bu teşebbüsün ülke hazinesi üzerinde büyük bir yük oluşturduğu görülebilir. Yine XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı maliyesinde meydana gelen kronik bütçe açıklarının ve dış borçlanmaların en önemli sebeplerinden biri savaş giderleri ve güvenlik harcamalarıydı. Güvenliğin tesis edilebilmesi ve silahlı kuvvetlerin son teknoloji harp aletleriyle donatımı için harcanan yüklü meblağlar bir yandan da altyapısal ve üretime dönük yatırımlara tahsis edilecek kaynakları azalttığı için ek vergiler dışında gelirleri artırmak mümkün olmadı. Sermayenin yanında bir diğer faktör bileşeni emekti. Sermaye alanında olduğu gibi burada da kadim zamanlara benzer şekilde tek kontrol sahibi siyasî iradeydi ve XIX. yüzyılda bu konuda yine taviz verilmedi. Bu merkezî kontrole rağmen, Osmanlı topraklarında ve ekonomik hayatında kıt olan emeğin stratejik bir alan olarak görülen savunma sanayiine ait üretim merkezlerinde dahi ihtiyacı karşılayamamış olmasında bazı unsurlar etkili olmuşa benzemektedir: Emek arzının düşüklüğünde önemli bir sebep Osmanlı topraklarında ziraî dönüşümün yaşanmayarak şehirlerdeki nüfusu artırmamış olmasıydı. Avrupa’da tarımda meydana gelen teknik gelişmeler verimliliği artırmış ve buna bağlı olarak nüfusun önemli bir kısmı şehirlerde çalışmayı göze alarak artık işgücü ya da emek fazlası olarak fabrikalara gelmişti. Bu sayede ücretler düşerken işgücü arzı da artmıştı. Sanayileşme için finansmanın yanında mutlaka yeterli ve nitelikli emek arzının kritik sektörlere hazır halde olması gerekmekteydi. Beşerî sermayenin nicelik kadar nitelik olarak azlığı da sanayileşmenin önünde engeldi. Her ne kadar Osmanlı yöneticileri bu sorunu aşmak için hem yurt dışına öğrenci ve personel gönderilmesiyle kalifiye insan sayısını artırma hem de Avrupa ve Amerika’dan uzman tedarikiyle nitelikli emeği yeterli seviyeye çıkarmayı hedeflediyse de bu politika başarılı olmadı. Ancak idarecilerin bu hayati sorunu aşabilmek için; teknik okullaşma ile personel yetiştirme, asker ve çocuk emeğinden faydalanarak maliyetleri düşürme ve sivil işçilere yönelik yeni düzenlemelerle kalifiye emek arzını artırmaya dair gayretleri yeterli olmasa da kayda değerdir. Sermaye ve emek yanında bir diğer önemli unsur lojistik ve malzeme yönetimiydi. İthal edilen silah ve mühimmatın teslim alınması, kontrolü, tasnifi, depolarda muhafazası, birliklere dağıtımı ve ait olduğu yerde bakımlarının sürdürülmesi silahlı kuvvetlerin harbe hazır olmasında kritik derecede önemliydi. Bu kabiliyet, rasyonel bir yönetim-organizasyon becerisi ve merkezden gelen talimatları harfiyen uygulayan personel ile mümkündü ancak buradaki aksaklıklar da idarecilerin işini zorlaştırdı. Personelin vazifesine özensizliğini silahların bakım-onarım faaliyetlerinin ciddiyetsizliğinde görmek mümkündür: Mesela top ve tüfeklerin düzgün ve doğru tasnif edilerek istiflenmemesi teftiş komisyonlarının birliklere ait depolarda yaptıkları muayenelerden anlaşılmaktadır. Müfettişlerin, merkezî birimlere gönderdikleri raporlara yansıyan ortak kanaat söz konusu kötü koşullar sebebiyle kısa süre içerisinde savaş aletlerinin kullanım dışına çıkacağı yönündeydi. Buna dair gözlemlerin sadece taşradaki birliklerde değil merkezî üretim birimi olan Tophane-i Âmire’de dahi var olması özensizliğin kurumsal bir kültür haline gelmiş olabileceğini göstermektedir. Dolayısıyla, yüksek maliyetlerle alınan harp alet-edevatının önemli bir kısmı; gerek yeterli depoların olmaması, gerek birliklerde usta eksikliği sebebiyle bozulanların tamir edilememesi ve gerekse yetersiz ve yanlış bakım-onarım uygulamaları nedeniyle henüz teknolojik olarak ömrünü tamamlamadan kullanım dışına çıktı. Erkan-ı Harb Kolağası Fahreddin Bey’in 4. Ordu’ya Yaptığı 17 Haziran 1898 Tarihli Teftiş Raporu. Kaynak: (ATASE, OYH, 6/41). Osmanlı Savunma Sanayii Stratejisinin Genel Hatları Ne İdi? Bilhassa XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra uygulamaya konulan silahlanma stratejisi ve savunma sanayii kurma faaliyetleri üç temel mekanizmaya sahipti: Bunlardan ilki, silahlı kuvvetlerin ihtiyaç duyduğu top ve tüfekleri en güvenli yol olan doğrudan satın alımlarla tedarik etmekti ve acil silahlanma ihtiyacı, gelişmiş ülkelerin kullandığı son teknoloji silahlara sahip olarak halledilmeye çalışıldı. İkincisi, satın alınan bu silah ve mühimmatı yurt içinde ikame etmenin yollarını aramaktı ve bunun için gerekli olan makine ve diğer alet-edevat, onları gösterecek uzmanlarla birlikte yurt dışından transfer edildi. Bu transfer modeli, Tophane ve Tüfekhane’nin yeni silahların tamirlerinin yapılabildiği ve öncelikli bazı parçalarının üretilebildiği bir bakım-onarım merkezi haline gelebilmesini sağladıysa da ordunun ihtiyacı olan silah ve mühimmatı bütünüyle imal etmekten uzak kaldı. Üçüncü olarak ise Baruthane ve Fişekhane gibi üretim birimlerinde daha kapsamlı bir yeniden yapılandırma modeli olan anahtar teslim projeleri devreye sokuldu. Bu transfer modeli, müteahhit firmanın işletmenin numune üretimini gerçekleştirmesine kadar bütün safahatından sorumlu tutulması sebebiyle ilk iki modele göre başarı şansı yüksek bir yoldu ve nitekim XX. yüzyılın başlarında Baruthane ve Fişekhane’deki bu pratiklerle kısmen başarılı olundu. Bu adaptasyonla Osmanlı ordusunun ihtiyacı olan barut ve fişeğin bir kısmı ait olduğu imalat birimlerinde üretilebildi. Tophane Tüfekhanesi Montajhane Bölümü Kaynak: (İstanbul Üniversitesi, Nadir Eserler Kütüphanesi) KAYNAKÇA Arşivler Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Daire Başkanlığı Arşivi (ATASE) Cumhurbaşkanlığı-Milli Saraylar, Halife Abdülmecid Efendi Kütüphanesi Matbu Eserler Ahmed Muhtar, Devr-i Hâzırda Osmanlı Topçuları , İstanbul 1899. Askeri Fabrikalar Mamulatı ve Masnuatı, İmalat-ı Harbiye Fabrikaları , Baskı yeri ve tarihi yok. Askeri Fabrikalar Tarihçesi , Ankara: Askeri Fabrikalar Basımevi, 1940 Araştırma ve İnceleme Eserler Agoston, Gabor, Barut, Top ve Tüfek, Osmanlı İmparatorluğu’nun Askeri Gücü ve Silah Sanayisi , İstanbul, 2006. Akarlı, Engin, D., The Problems of External Pressures, Power Struggles and Budgetary Deficits in Ottoman Politics under Abdulhamid II, (1876-1909) , Origins and Solutions , Princeton University, Ph. D., 1976. Clark, Edward, “The Ottoman Industrial Revolution”, IJMES 5 (1974), s. 65-76. Creveld, van Martin, Tecnology and War, From 2000 B.C to the Present , The Free Press: New York, 1989. Genç, Mehmet, Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi , İstanbul: Ötüken Yayınları, 2002. Grant, Jonathan A., “The Sword of the Sultan: Ottoman Army İmports 1854-1914”, The Journal of Military History 66 (1), January 2002, s. 9-36. Headrick, Daniel R., The Tentacles of Progress: Technology Transfer in the Age of Imperialism 1850-1940 , Oxford University Press, 1988. Krause, Keith, Arms and the State, Patterns of Military Production and Trade , Cambridge: Cambridge University Press, 1992. Quataert, Donald, Manufacturing and Tecnology Transfer in the Ottoman Empire 1800-1914 , İstanbul: İsis Press, 1992. Soyluer, Serdal, Osmanlı Silah Sanayii’nde Modernleşme Çabaları (1839-1876), (dan). Prof. Dr. Mehmet Ali Beyhan, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 2013. Tetik, Fatih, Sultanın Silahları: II. Abdülhamid Dönemi Savunma Sanayii ve Silah Teknolojisi , İstanbul: Dergah Yayınları, 2018. Yıldız, Gültekin, Osmanlı Devleti’nde Askerî İstihbarat , İstanbul: Yeditepe Yayınları, 2019.

10

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png

'Keyifli Tarih' parolası ile yayın hayatına başlayan Sanal Tarih, bilgiye ulaşabileceğiniz en hızlı ve en güvenli internet adresidir. Tarihi ve güncel konular üzerine özel hazırlanmış dosyalar, makaleler, kültür-sanat yayınları ve ansiklopedi maddeleri ile akademisyenlerin yazıları eşliğinde yaşanmış tarihi öğrenmek adına gerçeğe vakıf olacağınız bir tarih platformudur.

  • X
  • Youtube
  • Beyaz Instagram Simge
  • TikTok
  • Spotify

© 2015 - 2026 Vida Medya. Her hakkı saklıdır.

Bu sitede yer alan yazı, makale, fotoğraf, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. Vida Medya ve Ticaret Limited Şirketi'nin yazılı izni olmaksızın sitede yayımlanan eserler kısmen veya tamamen kaynak gösterilerek dahi çoğaltılamaz, yayımlanamaz, işlenemez, umuma iletilemez ve temsil edilemez.

bottom of page