top of page
Resimlerle Tarih
15 Temmuz 2024
Geçmişten günümüze Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonları
Avrupa Futbol Şampiyonası, 1960'tan beri UEFA tarafından 4 yılda bir düzenlenen futbol turnuvasıdır. Orijinal adı Avrupa Uluslar Kupası adıyla kurulmuş olup, 1968 yılında şu anki ismini almıştır. Turnuva ülkelerin üst düzey millî futbol takımları arasında düzenlenir. Turnuvaya katılım göstermek için ev sahibi ülke dışında kalan takımlar ön eleme oynamak mecburiyetindedir. Avrupa Futbol şampiyonasını kazanan takım ayrıca FIFA Konfederasyonlar Kupasına katılma hakkı elde eder ancak bu turnuvaya katılım göstermek zorunlu değildir. Günümüze kadar oynanan 17 turnuvayı 10 farklı millî takım kazanmıştır: İspanya dört kez, Almanya üç kez, Fransa ve İtalya 2 kez, SSCB, Çekoslovakya, Hollanda, Danimarka, Yunanistan ve Portekiz birer kez turnuvayı birinci olarak tamamlayan ülkelerdir. 2008 ve 2012 yıllarında düzenlenen turnuvayı kazanma başarısı gösteren İspanya bu turnuvayı üst üste kazanabilen tek takım olma unvanını taşımaktadır. 1960 Avrupa Uluslar Kupası şampiyonu Sovyetler Birliği 1960 Avrupa Uluslar Kupası finali 10 Temmuz 1960'ta ilk Avrupa Futbol Şampiyonasına ev sahipliği yapan Fransa'nın başkenti Paris'te Sovyetler Birliği ile Yugoslavya arasında oynanan maçın normal süresi 1-1 tamamlanmış, Sovyetler Birliği, uzatmalarda Viktor Ponedelnik'in attığı golle kazanarak ilk Avrupa şampiyonu olmuştur. Dragoslav Šekularac ve Bora Kostić liderliğindeki Yugoslavlar, ilk yarıda daha etkili olan taraf oldu. Bu atakların bir sonucu olarak 43. dakikada Milan Galić'in yapılan ortaya vurduğu kafa, Yugoslavya'yı öne geçirdi. İkinci yarıda, Rus file bekçisi Lev Yaşin'in kritik kurtarışları SSCB'nin maça tutunmasını sağladı. İkinci yarının başında kaleciden dönen topu tamamlayan Slava Metreveli'nin beraberlik golü de Sovyet futbolcuların direncini arttırdı. Maçın normal süresi 1-1'lik skorla biterken, uzatma dakikalarında Viktor Ponedelnik'in attığı kafa golü, SSCB'nin ilk turnuvada kupaya uzanmasını sağladı. 1964 Avrupa Uluslar Kupası şampiyonu İspanya 1964 Avrupa Uluslar Kupası finali 21 Haziran 1964'te 2. Avrupa Futbol Şampiyonasına ev sahipliği yapan İspanya'nın başkenti Madrid'de ev sahibi İspanya ile Sovyetler Birliği arasında oynanan maçta İspanya, Jesús María Pereda ve Marcelino Martínez'in golleriyle maçı 2-1 kazanarak Avrupa şampiyonu olmuştur. José Villalonga'nın ekibi ve son şampiyon Sovyetler o dönemlerde favori gösterilen kadrolara sahip olsalar da 4 sene önce politik çatışmaların gölgesinde kalıp karşı karşıya gelememişlerdi. Maça son derece etkili başlayan İspanya, henüz 6. dakika geride kalırken Eduard Mudrik'in Luis Suárez'i kaçırması sonrasında oluşan pozisyonda Jesús Pereda'nın golüyle öne geçti. Ancak, İspanyolların bu sevinci kısa sürdü. Golden iki dakika sonra Ferran Olivella'nın kendisine yaptığı faul sonrasında frikik atışını kullanan Galimcan Hüseyinov, skora dengeyi getirdi. Bu golün ardından oyun başa baş devam etti. Sovyet savunma oyuncusu Albert Şesternev Pereda'yı düşürmesine rağmen penaltı çalınmadı ve bu pozisyona İspanyollar tarafından itiraz edildi. Maç boyunca orta sahada bir defansif oyuncuyla oynayan ve hücumda yaratıcılık eksikliği çeken Sovyetler karşısında, Suárez'in yeteneğiyle üstün gelen İspanya, Pereda'nın ortasında bitime altı dakika kala yaptığı kafa vuruşuyla ağları bulan Marcelino ile şampiyonluğu elde etmeyi başardı. 1968 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu İtalya 1968 Avrupa Futbol Şampiyonası finali, 8 ve 10 Haziran 1968'de 3. Avrupa Futbol Şampiyonasına ev sahipliği yapan İtalya'nın başkenti Roma'da ev sahibi İtalya ile Yugoslavya arasında oynanan maçlardır. İlk maç 1-1 beraberlikle bittiği için dönemin kuralları gereği ikinci bir maç yapıldı ve bu maçı 2-0 kazanan İtalya, Avrupa şampiyonu oldu. 1972 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu Batı Almanya 1972 Avrupa Futbol Şampiyonası finali 18 Haziran 1972'de 4. Avrupa Futbol Şampiyonasına ev sahipliği yapan Belçika'nın başkenti Brüksel'de Sovyetler Birliği ile Batı Almanya arasında oynanan maçta Batı Almanya, Gerd Müller ve Herbert Wimmer'in golleriyle maçı 3-0 kazanarak ilk kez Avrupa şampiyonu olmuştur. 1976 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu Çekoslovakya 1976 Avrupa Futbol Şampiyonası finali 20 Haziran 1976'da 5. Avrupa Futbol Şampiyonasına ev sahipliği yapan Yugoslavya'nın başkenti Belgrad'da Çekoslovakya ile Batı Almanya arasında oynanan maç. Normal süresi ve uzatmaları 2-2 biten maçın ardından penaltı vuruşlarına geçilmiş ve Çekoslovakya penaltı atışlarını 5-3 kazanarak şampiyon olmuştur. Tek penaltı kaçıran oyuncu Batı Alman Uli Hoeneß olmuştur. 1980 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu Batı Almanya 1980 Avrupa Futbol Şampiyonası finali 22 Haziran 1980'de 6. Avrupa Futbol Şampiyonasına ev sahipliği yapan İtalya'nın başkenti Roma'da Batı Almanya ile Belçika arasında oynanan maçta Batı Almanya, Horst Hrubesch'in 10 ve 88. dakikalarda attığı gollerle maçı 2-1 kazanarak Avrupa'nın en büyüğü oldu. 1984 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu Fransa 1984 Avrupa Futbol Şampiyonası finali 27 Haziran 1984'te 7. Avrupa Futbol Şampiyonasına ev sahipliği yapan Fransa'nın başkenti Paris'te ev sahibi Fransa ile İspanya arasında oynanan maçta Fransa, 57. dakikada Platini'nin frikik ve 90. dakikada Bruno Bellone'in attığı gollerle 2-0 kazanarak Avrupa'nın en büyüğü oldu. 1988 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu Hollanda 1988 Avrupa Futbol Şampiyonası finali 25 Haziran 1988'de 8. Avrupa Futbol Şampiyonasına ev sahipliği yapan Almanya'nın Münih şehrinde Sovyetler Birliği ile Hollanda arasında oynandı. Avrupa'nın en büyüğünün belirlendiği maçı Hollanda Gullit ve Van Bastenin attığı gollerle 2-0 kazandı. 1992 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu Danimarka 1992 Avrupa Futbol Şampiyonası finali, 26 Haziran 1992'de, 1992 Avrupa Futbol Şampiyonası'nın şampiyonunu belirlemek amacıyla İsveç'in Göteborg şehrindeki Ullevi Stadında Danimarka ile Almanya arasında oynanan futbol maçı. Maça hızlı başlayıp ilk dakikalarda Karl-Heinz Riedle, Stefan Reuter ve Guido Buchwald ile pozisyonlar bulan Almanya, kaleci Peter Schmeichel'ı geçemedi. 19. dakikada John Jensen, 47 milli maç sonra ilk golünü kaydetti ve Danimarka'yı 1-0 öne geçirdi. Bu dakikadan sonra oyunu soğutarak kontrolü ele geçiren Danimarka, Kim Vilfort ile 78. dakikada farkı ikiye çıkardı ve Danimarka şampiyonluğa ulaştı. 1996 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu Almanya 1996 Avrupa Futbol Şampiyonası finali 30 Haziran 1996'da 10. Avrupa Futbol Şampiyonası'nın şampiyonunu belirlemek amacıyla oynanan futbol maçı. Final karşılaşması İngiltere'nin başkenti Londra'daki Wembley Stadyumu'nda Çek Cumhuriyeti ile Almanya arasında oynandı. Finalde karşılaşan iki takım arasında oynanan grup maçında Çek Cumhuriyeti, Almanya'ya 2-0 kaybetmişti. 58. dakikada Matthias Sammer'in Karel Poborský'ye faul yapmasının ardından penaltı kazanan Çek Cumhuriyeti, Berger'in golüyle öne geçti. Mehmet Scholl'ün yerine oyuna giren Oliver Bierhoff, 72. dakikada beraberlik golünü kaydetti. 90 dakikası berabere tamamlanan maçta uzatmalara geçildi. 95. dakikada Jürgen Klinsmann'ın asisti ve Bierhoff vuruşuyla gelen altın gol, kupayı Almanya'nın kazandığını ilan etti. 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu Fransa 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası finali, 2 Temmuz 2000'de 11. Avrupa Futbol Şampiyonası'nın şampiyonunu belirlemek amacıyla oynanan futbol maçı. Hollanda'nın Rotterdam şehrindeki De Kuip Stadı'nda Fransa ile İtalya arasında oynanan maçı İsveçli hakem Anders Frisk yönetti. İtalya 55. dakikada Marco Delvecchio'nun ayağından bulduğu golle normal sürenin sonuna kadar maçı önde götürdü. Sylvain Wiltord 90+4'e attığı golle maçı İtalya'nın olmak üzere olan maçı uzatmalara götürdü. Fransa uzatmalarda David Trezeguet'nin attığı altın golle ikinci kez kupanın sahibi oldu. 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu Yunanistan 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası finali, Portekiz ile Yunanistan arasında 4 Temmuz 2004'te Lizbon'daki Işık Stadyumu'nda oynanan ve 2004 Avrupa Futbol Şampiyonasının şampiyonunu belirleyen maç. Grup aşamasında da A Grubu'nda karşılaşan iki takım, turnuvanın açılış maçında da karşılaşmıştı ve o maçı Yunanistan 2-1 kazanmıştı. Buna rağmen turnuvanın ev sahibi olan Portekiz bu maça favori olarak çıkmış ancak Yunanistan Angelos Charisteas'ın 57.dakikada attığı golle maçı 1-0 kazanmış ve büyük bir sürprize imza atarak 2004 Avrupa Futbol Şampiyonasının şampiyonu olmuştur. 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu İspanya 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası finali, 29 Haziran 2008 tarihinde Ernst Happel Stadyumu'nda oynandı. İspanya, Almanya'yı Fernando Torres'in 33. dakikada attığı golle 1-0 mağlup ederek kupanın sahibi oldu. Almanya 1996 yılından beri Avrupa Futbol Şampiyonası'nda finale çıkamıyordu. 1996 yılından sonra ilk defa finale çıkma başarısını gösterdi. Almanya dördüncü Avrupa şampiyonluğunu ararken, takım kaptanı Michael Ballack, sakatlığına rağmen maça ilk onbirde başladı. David Villa sakatlığı nedeniyle sahada yer alamazken, yerine Cesc Fàbregas sahaya çıkan ilk onbire alındı. 38 yaşında bir Avrupa Şampiyonası finalinde sahada yer alan en yaşlı oyuncu olan Jens Lehmann, Andrés Iniesta'nın şutunda harika bir kurtarışa imza attı. Ancak dakikalar 38'i gösterirken, Xavi'nin harika pasında hareketlenen Torres, topun dibine vurdu ve kalecinin üzerinden topu aşırtarak filelerle buluşturmayı başardı. İspanya mücadelede farkı artırabilecek pozisyonlar yakaladı, fakat Almanlar da pes etmeyip golle sonuçlanmayan birçok pozisyona girdiler. Maçın son anlarında Daniel Güiza'nın pasında Marcos Senna skoru 2-0 yapma şansı yakaladı ancak başarılı olamadı. 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu İspanya 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası finali, 1 Temmuz 2012 tarihinde Ukrayna'nın başkenti Kiev'de bulunan Olimpiyat Stadyumu'nda oynanan 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası final maçı. Maç Portekiz'i eleyen İspanya ve Almanya'yı eleyen İtalya arasında oynandı. Bir önceki turnuvanın şampiyonu olan İspanya unvanını korumak, İtalya ise kırk dört yıl aradan sonra tekrar kupaya sahip olmak için mücadele etti. 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası ve 2010 FIFA Dünya Kupası şampiyonu olan İspanya bu maçı da kazanarak arka arkaya üç büyük uluslararası turnuvada şampiyonluğa ulaşan ilk milli takım oldu. Ayrıca bu final şampiyona tarihinde aynı grupta yer alan takımların finalde karşı karşıya geldiği dördüncü şampiyona finalidir. Bu durum daha önce 1988, 1996 ve 2004'te yaşanmıştı. Finali kazanan takım 2013 FIFA Konfederasyonlar Kupası'na da direkt olarak katılım hakkı elde etmektedir. Ancak İspanya'nın 2010 FIFA Dünya Kupası şampiyonluğu dolayısıyla zaten kupaya direkt katılım hakkı bulunduğundan ötürü İtalya finalist olduğundan dolayı yenildiği halde FIFA Konfederasyonlar Kupası'na direkt olarak katıldı. 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu Portekiz UEFA Euro 2016 Finali, UEFA'nın millî takımlar düzeyinde dört yılda bir düzenlediği Avrupa Futbol Şampiyonası turnuvasının 15. edisyonu olan Euro 2016'nın final maçıdır. Final maçı 10 Temmuz 2016 tarihinde Paris'te bulunan Fransa Stadyumu'nda oynanmış ve Portekiz ile Fransa'yı karşı karşıya getirmiştir. Final maçı 75.688 seyirci tarafından takip edildi ve İngiliz hakem Mark Clattenburg tarafından yönetildi. İlk yarının ortalarına doğru Portekizli Cristiano Ronaldo sakatlığından ötürü oyundan alınıp yerine Ricardo Quaresma oyuna dahil oldu. Değişikliğin sonucu olarak Nani hücum bölgesinde tek başına oynamaya başladı. İlk yarı golsüz beraberlikle bitti ve iki takım devre arasında oyuncu değişikliği hakkını kullanmadı. Her iki takımın da skor üretmek için fırsatları olsa da, normal süre 0-0 bitti ve uzatmalara geçildi. Maç golsüz devam ederken ikinci uzatma devresinin bitimine üç dakika kala Raphaël Guerreiro'nun yaklaşık 20 metreden kullandığı serbest vuruş Fransa kalesinin üst direğine çarptı. Bir dakika sonrasında Portekiz, Éder'in attığı golle öne geçti; yaklaşık 20 metre mesafeden çektiği alçak şutta Fransa kalecisi Hugo Lloris'i geçmeyi başardı. İki dakikalık uzatma periyotunun sona ermesiyle hakem bitiş düdüğünü çaldı ve Portekiz rakibini 1-0 mağlup edip tarihindeki ilk büyük turnuva şampiyonluğuna erişti. 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu İtalya 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası finali, 11 Temmuz 2021 tarihinde İngiltere'nin Londra şehrinde bulunan Wembley Stadyumu'nda oynanan 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası final maçıdır. Final maçı, 12 Temmuz 2020 tarihinde yapılacaktı, fakat turnuva koronavirüs salgını nedeniyle 2021 yılına ertelendi. Normal süresi 1-1 biten maçı penaltı vuruşları ile 3-2 kazanan İtalya kupanın sahibi olmuştur. 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu İspanya 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası finali, 14 Temmuz 2024 tarihinde Almanya'nın Berlin şehrinde bulunan Berlin Olimpiyat Stadyumu'nda İspanya ile İngiltere arasında oynanan 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası final maçıdır. Maçı 2-1 kazanan İspanya, 4. kez Avrupa şampiyonu olmuştur.
7
dk.
5 Şubat 2024
Stonehenge Anıtı'nın tarihsel serüveni
İngiltere'nin güneyinde bulunan Stonehenge, dünyanın en ikonik arkeolojik alanları arasında yer alıyor ve aynı zamanda tarihin en büyük gizemlerinden biri. Salisbury Ovası'ndaki megalitik daire, her ne kadar hayranlık uyandırsa da aynı zamanda hakkında hiçbir yazılı kayıt bırakmayan antik Britanyalılar tarafından inşa edilmesinden dolayı günümüzde hala yoğun tartışmalara yol açıyor. Anıtın gizemli geçmişi sayısız hikaye ve teoriyi doğurdu. Folklora göre Stonehenge, devasa taşları devlerin onları bir araya getirdiği İrlanda'dan sihirli bir şekilde taşıyan Arthur efsanesinin büyücüsü Merlin tarafından yaratıldı. Başka bir efsane, işgalci Danimarkalıların taşları diktiğini söylüyor; başka bir teori ise bunların bir Roma tapınağının kalıntıları olduğunu söylüyor. Modern zamanın yorumları da daha az renkli değil: Bazıları Stonehenge'in uzaylılar için bir uzay aracı iniş alanı olduğunu iddia ediyor ve hatta bunun bir kadın cinsel organı şeklindeki dev bir doğurganlık sembolü olduğunu söylüyor. Anıtın arkeolojik araştırması, antikacı John Aubrey tarafından ilk kez araştırıldığı 1660'lara kadar uzanıyor. Aubrey, yanlışlıkla Stonehenge'i çok daha sonraki Keltlere atfetti ve buranın Druid rahiplerinin başkanlık ettiği dini bir merkez olduğuna inanıyordu. O günden bu yana yüzyıllar süren saha çalışmaları, anıtın yapımının bin yıldan fazla sürdüğünü, 5000 yıl önce dairesel bir toprak set ve hendek olarak başladığını gösteriyor. Karmaşık bir ahşap direk deseni, MÖ 2600 civarında Galler'den gelen 80 dolerit mavi taşla değiştirilmiş ve birkaç yüz yıl sonra daha büyük sarsen taşları eklendiğinde en az üç kez yeniden düzenlenmiştir. Her biri yaklaşık 25 ton ağırlığındaki bu devasa kumtaşı blokları, içinde bir at nalı oluşturan beş triliton (üstte bir lento bulunan dikme çifti) bulunan sürekli bir dış daire oluşturmak için yaklaşık 30 kilometre taşındı. Stonehenge'i inşa etmenin 20 milyon saatten fazla sürdüğü tahmin ediliyor. Anıtın yapılış amacına ilişkin modern tartışmanın iki ana düşüncesi var: onu kutsal bir yer olarak görenler ve onun bilimsel bir gözlemevi temsil ettiğine inananlar. Her iki düşünce de teorilerini, değişen mevsimler ve yaz ve kış gündönümleriyle bağlantılı ritüellerin kanıtı olarak alınan güneş ve ay hizalamalarıyla bölgenin göksel etkisine dayandırıyor. Alternatif olarak, özellikle yıldızlarla tanımlanan hizalamalar, tarihleri hesaplamak veya güneş tutulmaları gibi astronomik olayları yansıtmak veya tahmin etmek için kullanılan megalitik bir takvime işaret ediyor. Son zamanlarda radikal yeni bir teori ortaya çıktı: Stonehenge, insanların iyileşmek için geldiği "tarih öncesi bir Lourdes" olarak hizmet ediyordu. Bu fikir, araştırmacıların, batı Galler'den 233 kilometre uzağa sürüklenmeleri için büyülü güçlere sahip olması gerektiğini ileri sürdüğü daha küçük mavi taşlar etrafında dönüyor. İngiltere'deki Bournemouth Üniversitesi'nden Tim Darvill liderliğindeki bir ekip, 2005 yılında mavi taşların geldiği taş ocağının yerini tespit ettiğini duyurdu; ancak başka bir çalışma, taşların buzul çağındaki buzullardan doğal olarak güç alarak yolculuğu daha erken yaptığını öne sürdü. Stonehenge'de 2008 yılında Darvill'in ortak yönetmenliğini yaptığı kazılar, yine bölgede ortaya çıkarılan ve kemik deformasyonu belirtileri gösteren bir dizi Tunç Çağı iskeletine dayanan hipotezi destekledi. Bu zorlu tarih öncesi bulmacayı çözmek için yarışan, National Geographic tarafından finanse edilen Stonehenge Nehir Kenarı Projesi'nin eş lideri olan Sheffield Üniversitesi'nden Mike Parker Pearson'dur. Proje ekibinin keşifleri, Parker Pearson'un Stonehenge'in, Avon Nehri ve iki tören caddesi ile yakındaki Durrington Duvarları'ndaki eşleşen ahşap daireye bağlanan bir atalara tapınma merkezi olduğu yönündeki iddiasını destekledi. Parker Pearson'a göre, geçici ve kalıcı yapılarıyla iki daire, sırasıyla yaşayanların ve ölülerin alanlarını temsil ediyordu. "Stonehenge tek başına bir anıt değil" diyor. "Aslında bir çiftten biri, biri taştan, diğeri ahşaptan. Teoriye göre Stonehenge ataların bir tür ruh yuvasıdır."
2
dk.
22 Mart 2023
Sabiha Gökçen'in Hayatı
Türkiye'nin ilk kadın pilotlarından biri olan Sabiha Gökçen, 22 Mart 1913'te Bursa'da dünyaya geldi. Gökçen, dünyadaki ilk kadın savaş pilotudur. Mustafa Kemal Atatürk’ün sekiz manevi evladından birisi idi. Uçuş kariyeri boyunca 8.000 saat civarı uçuş gerçekleştirdi ve 32 farklı askerî operasyona katıldı. Adı, İstanbul'un 2. havalimanı olan Sabiha Gökçen Havalimanı'na verilmiştir. 17 Kasım 1937'de Atatürk ile Pertek ziyareti sırasında. Edirne Deftardarı olan babası Hafız İzzet Bey, 'Jön Türk' olduğu gerekçesiyle Bursa'ya sürülmüştü. Anne ve babasını küçük yaşta kaybeden ve ağabeyi Neşet tarafından büyütülen Sabiha, 1925'te henüz 12 yaşındayken, Bursa ziyareti sırasında evlerinin yakınındaki Hünkar Köşkü’nde konaklayan dönemin Cumhurbaşkanı Atatürk’e ulaşmayı ve okumak istediğini iletmeyi başarmıştı. Atatürk, ağabeyinden izin alarak, zor şartlar altında yaşayan Sabiha'yı evlat edindi ve Ankara’ya götürdü. Sabiha, Çankaya İlkokulu, bugün ismi Robert Lisesi olan Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve Üsküdar Amerikan Lisesi’nde eğitim gördü. Rahatsızlığı nedeniyle öğrenimini yarıda kesip Heybeliada ve Viyana’da tedavi gördü. Bir süre Fransızcasını ilerletmek amacıyla Paris’te bulundu. 1934'te Soyadı Kanunu'nun çıkmasından sonra Mustafa Kemal, Sabiha'ya "Gökçen" soyadını verdi. Sabiha Gökçen, 1935'te Türkkuşu'nun açılış töreninde yapılan planör gösterilerinden etkilenerek havacılığa ilgi duydu. Atatürk’ün de destek vermesi ile 1935'te Türk Hava Kurumu'nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu'na girdi, Ankara'da yüksek planörcülük brövelerini aldı. Gökçen, yedi erkek öğrenciyle birlikte Kırım'a gönderilerek altı aylık yüksek planörcülük eğitimini Koktebel Yüksek Planör Okulu'nda tamamladı. Moskova'ya motorlu uçak okuluna gitmeyi planlıyordu. Ancak manevi kız kardeşi Zehra'nın ölüm haberini alınca bu düşünceden vazgeçerek ülkesine döndü. Sabiha Gökçen 1930'larda okul arkadaşları ile. Bir süre dünyaya küsen Sabiha, Atatürk'ün ısrarları ile yeniden çalışmalara başladı. Eskişehir Havacılık Okulu’nda Savmi Uçan ve Muhittin Bey’den özel uçuş eğitimi aldı. 25 Şubat 1936'da ilk defa motorlu uçak ile uçmaya başladı. Gökçen'in, uçuş eğitimde gösterdiği başarılardan dolayı, Atatürk kendisine şunları söyledi: “Beni çok mutlu ettin… Şimdi artık senin için planladığım şeyi açıklayabilirim… Belki de dünyada ilk askerî kadın pilot olacaksın… Bir Türk kızının dünyadaki ilk askerî kadın pilot olması ne iftihar edici bir olaydır, tahmin edersin değil mi? Şimdi derhal harekete geçerek seni Eskişehir’deki Tayyare Mektebi’ne göndereceğim. Orada özel bir eğitim göreceksin.” O yıllarda kızlar askerî okullara alınmadığı için özel bir üniforma giydirilerek Eskişehir Uçuş Okulu’nda, 1936-1937 döneminde 11 ay boyunca özel eğitim aldı. Bu eğitim sırasında kendisine ilkokul öğretmeni Nüveyre Uyguç eşlik etti. Gökçen, brövesini aldıktan sonra Eskişehir’deki 1. Hava Alayı’nda altı ay görev yaptı, bu sırada Trakya ve Ege manevralarına katıldı. 1937'de Fransa'nın, Hatay'ı Suriye'ye devretmeye hazırlandığı yolundaki haberler, Ankara'da sert tepkiyle karşılandı. Atatürk'ün emriyle üniformasını giyen Sabiha Gökçen, Fransız elçisinin önünde havaya üç el ateş etti ve "Hatay'ın vatana katılması için gerekirse silahlanırız" dedi. Olay sonunda yine Atatürk'ün emriyle tutuklanan ve mahkemeye çıkan ve yasa gereği bir gün hapis yatan Sabiha Gökçen'in çıkışı sayesinde Atatürk'ün planı tutmuş ve Fransızlara gözdağı verilmiş, kararlılık gösterilmiştir. 1938'de uçağıyla beş gün süren bir "Balkan Turu" yaptı. Ankara'da bulunan Balkan Paktı heyeti üyelerinin Sabiha Gökçen ile tanıştıktan sonra kendisine uçakla başkentlerine gelmeyi önermeleri üzerine bu tur fikri doğmuştu. Gökçen, Atatürk'ün arzusu üzerine bu turu yanına bir makinist dahi almadan, tek başına gerçekleştirdi. Vultee tipi bir uçakla İstanbul'dan havalandıktan sonra Atina'ya, ardından Sofya ve Belgrad'a gitti. Kendisine Yugoslav Genelkurmay Başkanı tarafından "Beyaz Kartal" nişanı verildi. İstek üzerine Bükreş'te bir gösteri uçuşu yaptıktan sonra 6. gün olan 22 Haziran'da İstanbul'a döndü. Bu Balkan turu, basının büyük ilgisini uyandırmış; her yerde göklerin kızı olarak anılmasına neden olmuştur. Manevi babası Atatürk öldükten sonra hayatını yeniden düzene sokan Gökçen, kadınların orduda görev yapmasına ilişkin yasa çıkmadığı için ordudan ayrıldı ve Türkkuşu Uçuş Okulu'na başöğretmen tayin edildi. 1955'e kadar bu görevini başarıyla sürdürdü. Türk Hava Kurumu Yönetim Kurulu Üyesi oldu. Hayatı boyunca toplam 22 değişik hafif bombardıman ve akrobatik uçakla uçtu. Atatürk'ün manevi kızları: (soldan sağa) Rukiye, Sabiha, Afet, Zehra. Gökçen, 1940 yılında Hava Okulu’nda askerî coğrafya ve topoğrafya öğretmeni Üsteğmen Kemal Esiner ile evlendi ve eşine kendi soyadını verdi; ancak üç yıl sonra, 12 Ocak 1943'te eşini kaybetti. 1953 ve 1959'da davet edildiği ABD'ye Türk toplumu ve Türk kadınını tanıtmak amacıyla giden Gökçen için büyük bir Amerika turu düzenlenmiştir. Son uçuşunu 1996'da 83 yaşında iken Fransız pilot Daniel Acton eşliğinde Falcon 2000 uçağıyla yapmıştır. 1996'da havacılık kariyerinin en büyük ödülünü almıştır. Amerikan Hava Kurmay Koleji'nin mezuniyet töreni için düzenlenen "Kartallar Toplantısı"nın onur konuğu olarak katıldığı Maxwell Hava Üssü'ndeki törende "dünya tarihine adını yazdıran 20 havacıdan biri" seçildi. Bu ödüle layık görülen ilk ve tek kadın havacı oldu. Ölümünden 2 yıl önce Hukukun Egemenliği Derneği tarafından onuruna verilen törende kendisine, adına bestelenen, klasik rock opera tarzındaki eser dinletildi. Sabiha Gökçen 22 Mart 2001 tarihinde Gülhane Askerî Tıp Akademisinde 88 yaşında kalp yetmezliği sebebiyle hayatını kaybetti. Fransa yapımı hafif bombardıman uçağı Breguet 19'un önünde bir bombayı tutarken.
3
dk.
5 Mayıs 2022
Birlik ve Beraberliğimize Armağan Edilen 10 Şiir
Şiir hakkında toplum için mi yoksa sanat için mi olduğu tartışmaları devam ededursun edebiyat tarihimiz milli bağlılığın şiirsel anlatımları ile ilgili örneklerle dolu. Pesendi'den, Akif'e, Cahit Sıtkı'dan, Nazım'a birlik ve beraberliği konu edinen şairlerimizin şiirlerini sizler için derledik. 1. İstiklal Marşı - Mehmet Akif Ersoy Birlik ve beraberliğimizin en önemli sembollerinden olan bu marşı Mehmet Akif Ersoy, bir yarışma vesilesiyle yazar ve karşılığında ödül kazanmasına rağmen bundan feragat ederek milletine bahşeder. Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak; O benimdir, o benim milletimindir ancak. Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal! Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal? Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal... Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal! ... Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal! Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal. Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal: Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet; Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal! 2. Sakarya Türküsü - Necip Fazıl Kısakürek Şiir dinletilerinin vazgeçilmezi olan bu şiir, Necip Fazıl Kısakürek tarafından Türk milletinin 1949 yıllarındaki halini özetler niteliktedir. Bu şiirinde geleceği kuracak olan neslin dava çilesini Sakarya nehri temsilciğinde, onunla özdeşleştirerek verir. ... İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su; Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek; Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl! Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl! Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolu’nun, Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun! Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız; Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız! Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz; Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz! Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya; Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! 3. Davet - Nazım Hikmet Şiirde Türk medeniyetinin yolculuğundan bahseden Nazım Hikmet, herkesin kendi ayakları üzerinde durmasını ve sosyal eşitliğin sağlanmasını ister. İnsanların toplumda eşit olduğunu ve kardeşçe yaşaması gerektiğini vurgular. Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan Bu memleket, bizim. Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak Ve ipek bir halıya benziyen toprak, Bu cehennem, bu cennet bizim. Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, Yok edin insanın insana kulluğunu, Bu davet bizim.... Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür Ve bir orman gibi kardeşçesine, Bu hasret bizim... 4. Bayrak - Arif Nihat Asya Milli ve manevi değerlere bağlılık, tarih sevgisi, kahramanlık gibi temaları görülür. Şair, destansı bir dille kutsallaştırdığı bayrağa gölge düşürmemek için kıskançlıkla üstüne titrer. Çünkü onun dalgalandığı yerde korku ve keder yerine bağımsızlığın verdiği huzur ve güven vardır. Bağımsızlık aşkı, tarihimizden getirdiğimiz bir özelliğimizdir. Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü, Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü, Işık ışık, dalga dalga bayrağım! Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım. ... Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim: Yer yüzünde yer beğen! Nereye dikilmek istersen, Söyle, seni oraya dikeyim! 5. Memleket İsterim - Cahit Sıtkı Tarancı Hepimiz ülke olarak sıkıntılı günlerden geçtiğimiz şu günlerde zaman zaman yaşamanın bir ıstırap olduğunu düşünürüz. Cahit Sıtkı sanki bu günler için yazmışcasına imdadımıza yetişir. Her insanın bu dünyayı ve yaşamayı gönülden sevmesi gerektiğini vurgulayarak birlikte yaşamı ve yaşama sevincini kaybetmememizi bize bir nevi öğütler. ... Memleket isterim Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun; Kardeş kavgasına bir nihayet olsun. Memleket isterim Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun; Kış günü herkesin evi barkı olsun. Memleket isterim Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun; Olursa bir şikâyet ölümden olsun. 6. Bu Vatan Kimin? - Orhan Şaik Gökyay Orhan Şaik Gökyay, bu şiirin yazılma sebebini bir dostuyla şöyle paylaşır: “Yıl 1937. Bursa’dayım. Bir yerlerden geliyorum. Tam bizim evin oralarda resmî bir daire var. Karakol mu ne? Bayrağı direkte unutmuşlar. Rüzgar da yok. Bayrak kendisini bırakıvermiş. Bu bana öylesine dokundu ki… Bu, içimde bir yerlerde “asker” oluşumdan kaynaklanıyor. Biz İstiklal Savaşı’nda yetiştik. Gençliğim Harb-i Umumi'nin (Birinci Dünya Savaşı) bozgunlarıyla başladı. İşte bayrağımın bu hali bana hemen daha oracıkta şiirimin ilk mısralarını yazdırdı. Bu vatan, toprağın kara bağrında Sıradağlar gibi duranlarındır; Bir tarih boyunca, onun uğrunda Kendini tarihe verenlerindir... ... Tarihin dilinden düşmez bu destan: Nehirler gazidir, dağlar kahraman, Her taşı bir yakut olan bu vatan, Can verme sırrına erenlerindir... Gökyay'ım ne yazsan ziyade değil, Bu sevgi bir kuru ifade değil, Sencileyin hasmı rüyada değil, Topun namlusunda görenlerindir... 7. Anadolu - Abdurrahim Karakoç Memleket, birlik, beraberlik ve Anadolu temalı şiirleri kaleme alan Karakoç, cumhuriyet döneminden günümüze Anadolu insanının dertlerini, sıkıntılarını, sevinçlerini, topyekün duygularını şiirlerinde işler. Anadolu şiiri de Osmanlı'dan bu yana simgesel olarak bildiğimiz Anadolu şehirlerinin serüveniyle şiire manevi bir hava katar. Seni çok sevenler(!) çok örseledi Oy güzel vatanım, oy Anadolu... Açların çalıştı, tokların yedi Oy güzel vatanım, oy Anadolu... ... Ahlat’ın, Afşin’in, Söğüt’ün mahzun Evladın, aşığın, yiğidin mahzun Tebessümün mahzun, ağıdın mahzun Oy güzel vatanım, oy Anadolu... ... Şehit torununa “sen sus” diyorlar “Vatan sevmek bize mahsus” diyorlar Her taraf toz-duman, kabus diyorlar Oy güzel vatanım, oy Anadolu... 8. Birader-i Kalbi Pak - Aşık Ali Pesendi 1913'te vefat eden asıl ismi Ali Pesendi olan Anadolu'nun çok kültürlülüğünün edebiyattaki tezahürü Türkler ve Ermeniler arasında yaşanan ihtilaflara binaen bu şiiri kaleme almıştı. Pesendi'nin bu şiiri ile aynı zamanda Osmanlı'nın en uzun yüzyılındaki sorunların nasıl çözüleceğine dair emsal bir edebi eser mahiyetindedir. Gel dilerseniz vatan olsun asude, Evvela lazım olalım yek vücut, Derdimiz birdir bizim ağlar yürek, Her cihette dermanı bizden gerek. Birader-i kalb-i pak, Edelim biz ittifak Sevgili vatan için Eyleyelim sine çak Müslim gayr-i müslim hep kardaşlarız. Cümlemiz derd-i vatandan ağlarız, Biz verelim can-ı dilden el ele Etmesin kimse hariçten velvele Birader-i kalb-i pak, Edelim biz ittifak, Sevgili vatan için Eyleyelim sine çak Kaffemiz Osmanlıyuz unvan ile, Gezeriz ta haşra dek şan ile, Ayrı gayru bilmeyüz vatandaşuz, Bi-şüphe vatandaşuz hem kardaşuz 9. On Beş Yılı Karşılarken - Mithat Cemal Kuntay Mithat Cemal, şiirin bütününden koparak tek başına yaşamayı hak eden birer vecize halini alan ve bu yolla insanların hafızasına kazınan bazı beyitlerin de sahibidir. Bunların en ünlüsü, “On Beş Yılı Karşılarken” adlı şiirinin sonunda yer alan beyitidir. Ancak şiir baştan sona mukaddes değerlerin harmanlandığı bir metindir. Kim derdi yarılsın da nihayet yerin altı, Bir anda dirilsin de şu milyonla karaltı. Topraklaşan ellerde birer meşale yansın. Kim der ki şu milyonla adam birden uyansın. Kim derdi seher yıldızı doğsun da bir evden, Kaçsın da cehennemler o bir damla alevden, Canlansın ışık selleri olsun da o damla Beş devletin öldürdüğü devlet bir adamla. Kim der ki en son rakamlar da delirsin. On beş asır on beş yılın eb'adına girsin. Dünyaları bir fert evet oynattı yerinden, Sarsıldı demirler evet azmin demirinden. Mazi yıkılıp gitti evet fesli, kafesli: Lakin bugünün ey granit bünyeli nesli, Bir şey ele geçmez şerefin sade adından. Sen arşı bırak, varsa haber ver kanadından. Gökten ne çıkar? Gök ha büyükmüş ha değilmiş, Sen alnını göster ne kadar yükselebilmiş. Gökler çıkabildin, uçabildinse derindir, Tarihi kendin yazıyorsan, eserindir. Bahsetme bugün sade dünün mucizesinden, İnsan utanır sonra yarın kendi sesinden. Asrın yaşamak hakkını vermez sana kimse; Sen asrını üstünde izin varsa benimse; Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır. 10. Dua - Arif Nihat Asya Bayrak şiirinden ötürü ''Bayrak şairi'' olarak anılan Asya, bu şiiriyle de gönüllerde taht kurar. Mukaddes değerlerinin kaybedilmemesi için Allah'a bir yakarış içinde olan şairin bu şiiri, bir nevi münacaat örneğidir. Biz,kısık sesleriz...minareleri, Sen,ezansız bırakma Allahım! Ya çağır şurda bal yapanlarını, Ya kovansız bırakma Allahım! Mahyasızdır minareler...göğü de, Kehkeşansız bırakma Allahım! Müslümanlıkla yoğrulan yurdu, Müslümansız bırakma Allahım! Bize güç ver...cihad meydanını, Pehlivansız bırakma Allahım! Kahraman bekleyen yığınlarını, Kahramansız bırakma Allah'ım! Bilelim hasma karşı koymasını, Bizi cansız bırakma Allah'ım! Yarının yollarında yılları da, Ramazansız bırakma Allah'ım! Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü, Ya çobansız bırakma Allah'ım! Bizi sen sevgisiz,susuz,havasız; Ve vatansız bırakma Allah'ım! Müslümanlıkla yoğrulan yurdu, Müslümansız bırakma Allah'ım!
5
dk.
2 Temmuz 2024
Dyatlov Geçidi Vakasının Gizemi
1959 yılında Ural Politeknik Enstitüsü'nden bir grup Sovyet Rus kaşif, açıklanamayan bir şekilde kamplarından ayrılarak Ural Dağları'nda hayatlarını kaybettiler. Birçok kişi bu deneyimli kaşiflerin çadırlarını terk edip kamplarını çok az ekipmanla terk etmelerine ve fiziksel travma ile sert doğa koşullarının bir karışımı sonucu gizemli bir şekilde ölmelerine neyin sebep olduğunu merak ediyor. Bugüne kadar birçok kişi, olayın kötü niyet, hükümet müdahalesi veya açıklanamayan bir nedenden kaynaklandığına inanıyor. Geçiş İçin Hazırlık Ural Politeknik Enstitüsü'nde öğrenim gören 23 yaşındaki Igor Dyatlov, Ural Dağları'nın kuzeyinde kayak gezisine katılmak için dokuz arkadaşından oluşan bir ekip oluşturdu. Sefer üyeleri hem yürüyüş hem de kayak konusunda eğitim aldılar ve bu yürüyüşü tamamladıktan sonra her iki alanda da daha yüksek bir sertifika alacaklardı. Yerel hükümet grubun rotasını onayladı ve sefer yılın en zor mevsiminde gerçekleşti. Igor Dyatlov, Yuri Doroshenko, Lyudmila Dubinina, Yuri Krivonishenko, Alexander Kolevtov, Zinaida Kolmogorova, Rustem Slobodin, Nikolai Thibeaux-Brignolles, Semyon Zolotaryov ve Yuri Yudin, Ocak ayının sonlarında sefere çıktılar. Yuri Yudin, bir yaralanma nedeniyle yolculuğun beşinci gününde geri dönmek zorunda kaldı. Geriye kalan sefer ekibi üyeleri Ural Dağları'nda dört gün daha yolculuklarına devam ettiler. Beklenmedik Bir Çıkış 1 Şubat 1959 gecesi, keşif grubu Ural Dağları'nın kuzey kesimindeki Kholat Syakhl'ın dibinde kamp kurdu. Bir şey, dokuz keşif üyesinin gece çadırdan kaçıp çok da uzakta olmayan ağaç sınırına doğru yönelmesine neden oldu. Çadır hızlı bir çıkış için kesilmişti ve yürüyüşçüler çevrelerine uygun olmayan kıyafetlerle kaçtılar. Yoğun kar yağışına ve aşırı düşük sıcaklıklara rağmen yürüyüşçüler ince kıyafetlerle hatta bazıları ayakkabısız bir şekilde kaçtıkları tespit edildi. Keşif ekibinin dokuz üyesi kamp alanının yakınında cansız bulundu. Ölümlerinin nedeni hemen anlaşılamadı. Ölüm raporlarının sonuçlarına rağmen, bireylerin hikayeyi daha da karmaşıklaştıran tuhaf yaralar aldıkları tespit edildi. Keşif ekibini kamp alanından çıkarıp kesin felaketin kollarına iten şeyin ne olduğu bugün bile hala belirsizliğini koruyor. Göz Açıcı Bir Araştırma Olayın soruşturması, olayın kendisi kadar tuhaf olarak görülebilir. 1959'dan günümüze kadar, yeni bilgiler hala keşfediliyor. Soruşturma, ilk beş ceset bulunduktan hemen sonra başladı. Yasal bir soruşturma, ölümlerinin nedeni konusunda kesin olmayan bir tıbbi muayeneyi tetikledi. İlk olarak bulunan ilk beş kaşifin de hipotermiden öldüğüne karar verildi. Hikaye, dört ay sonra dört ceset daha bulunduğunda hızla değişti. İlk beş cesedin aksine, bu ikinci grup derenin dibinde ve akan suya maruz kalmış halde bulundu. Dört kişi de yüksek hızlı araba kazalarında alınanlara benzer yüksek etkili yaralanmalar geçirmişti. 26 Şubat 1959'da kurtarma ekipleri tarafından bulunan çadır Bu yürüyüşçülerin kafatasında ve göğsünde ölümcül yaralanmalar vardı, ancak bu ikincil soruşturmanın en tuhaf kısmı her yürüyüşçünün maruz kaldığı yumuşak doku hasarıydı. Adli tabibe göre, her yumuşak doku yarası ölümden sonra meydana geldi. Bir yürüyüşçünün kaşları eksikti, bir diğerinin ise gözbebekleri yoktu. Üçüncü yürüyüşçü Dubinina'nın gözleri, dili, dudakları ve kafatasının parçaları eksikti. Bu yaralanmalar ve ilk kampın konumu nedeniyle, Mansi kabilesinin sorumlu olduğu tahmin ediliyordu. Mansi halkı, kaşiflerin bulunduğu yerin yakınında, Ural Dağları'nın kuzey kesiminde yaşadığı bilinen, ren geyiği çobanlarından oluşan yerli bir kabileydi. Ancak Mansi halkıyla yapılan birkaç görüşme ve kamp alanına daha yakından bakılması sonucunda dağda yaşananlardan Mansi Kabilesi'nin sorumlu olmadığı belirlendi. İlk soruşturmanın en ilgi çekici yönlerinden biri, üç yürüyüşçünün nasıl öldürüldüğüydü. Bu yürüyüşçülerin üçü de yumuşak dokularına zarar vermeden büyük iç darbelerle öldü. Bu, soruşturmacıların bu darbelerin insan eliyle değil, doğal bir kuvvetle meydana geldiğine inanmalarına yol açtı. Tanımlanabilir bir suçlunun olmaması nedeniyle soruşturma kapatıldı ve tüm deliller ve dava dosyaları neredeyse altmış yıl boyunca gizli bir arşivde saklandı. 1997 ile 2019 yılları arasında birkaç küçük soruşturma daha gerçekleşti. Soruşturmacının yakınlarından biri, yürüyüşçülerden birinin daha önce hiç görülmemiş film negatiflerini yayınladı. Daha sonra, Zolotarev adlı başka bir yürüyüşçünün cesedi çıkarıldı ve yürüyüşçünün DNA'sının yaşayan akrabalarından hiçbiriyle eşleşmediği iddia edildi. Yüz rekonstrüksiyonundan sonra gazeteciler, kalıntıları Zolotarev'in olaydan önce çekilmiş fotoğraflarıyla eşleştirebildiler. 2019'da Rus yetkililer, 1959'daki o gecede ne olduğuna dair soruşturmayı yeniden açtı. Ancak yetkililer, bir suç işlendiğine dair iddiaları hemen yalanladı. Resmi raporda, soruşturmanın dikkate aldığı tek açıklamaların çığ, kasırga ve diğer doğal afetler olduğu belirtiliyor. O Dağda Gerçekte Neler Oldu? Resmi soruşturmanın tamamlanması bir yıldan biraz fazla sürdü ve dokuz kaşifin yaklaşan bir çığdan kaçmak için aceleyle çadırlarından çıktıkları sonucuna vardı. Araştırmacılar, deneyimli yürüyüşçülerin çığın habercisi olan sesleri duyduklarına ve hızla çadırlarından çıkıp karda koşarak güvenli bir yere ulaşmak zorunda kaldıklarına inanıyor. Şahısların yaralanmaları, cesetlerin pozisyonları ve bir dizi bilgisayar simülasyonu göz önüne alındığında, resmi nedenin çığ olduğu belirlendi. Resmi neden olarak kabul edilmesine rağmen, birçok kişi hala çığın gerçek bir neden olduğundan emin değil. Çelişkili kanıtlar, çığın en olası veya makul cevap olmayabileceğini gösteriyor. Tüm olayın en yürek parçalayıcı ayrıntısı, 1959'daki orijinal soruşturma sırasında çığa dair fiziksel bir işaret olmamasıdır. Ayrıca Ural Dağları'nın aynı bölgesine yüzlerce keşif gezisi düzenlendi ve hiçbirinde çığ benzeri bir durum bildirilmedi. Dyatlov grubu son gecelerini geçirmek üzere çadırı hazırlıyor. Bu çelişkili kanıt, Dyatlov Geçidi'ndeki yürüyüşçülere ne olduğu konusunda birçok teoriye yer bırakıyor. Teoriler makul olandan tamamen inanılmaz olana kadar uzanıyor, ancak gizem herkesin ne olduğunu merak etmesine neden oluyor. Popüler bir teori, nadir görülen bir katabatik rüzgarın, partiyi daha fazla koruma için ağaç sınırına kaçmaya zorladığıdır. Katabatik rüzgar, yüksekten alçak irtifaya doğru yüksek yoğunluklu bir rüzgar akışıdır ve muazzam bir basınç ve kuvvete neden olabilir. Bu tür bir rüzgar, bölgenin topografyası içinde olasıdır ve kaşifleri çadırlarından çıkarıp siper almak için ormana zorlamış olabilir. Daha az kanıtlanmış bir iddia ise yürüyüşçülerin Sovyet silah testlerinin yolunda bilmeden kamp kurmuş olmalarıdır. Teoriler sarsıntı mayınlarından, ultrasonik patlamalara ve radyolojik silahlara kadar uzanmaktadır. Bu iddiaların her birini desteklemek için kullanılan küçük kanıt parçaları vardır. Birçok teorisyen, hükümetin kurumlara müdahalesi ve ardından gelen soruşturma nedeniyle kanıtların tam olarak eşleşmediğine inanmaktadır. Bir diğer ilginç teori ise keşif ekibinin yerel efsanelerdeki büyük gizemli yaratıklardan biri olan Yeti ile karşılaşmış olmasıdır. Bu iddiayı destekleyecek çok az fiziksel kanıt olmasına rağmen, birçok kişi yaralanmalara neden olan çarpma kuvvetinin doğaüstü bir güçten başka bir şey olamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Bu teori eğlenceli olsa da, Yeti'nin olayın nedeni olması pek olası değil. Kayıpları Anma Dyatlov Vakfı, seferin başladığı şehirde bir müze ve anıt plaketle hayatını kaybeden yürüyüşçüleri anmaya devam ediyor. Dyatlov Vakfı, Dyatlov Geçidi olayıyla ilgili soruşturmaları finanse etmeye devam ediyor. Olayın büyüleyici doğasına rağmen, Dyatlov Vakfı kitlelere kurbanların çözülmemiş bir gizemde hayatlarını kaybeden gerçek insanlar olduğunu hatırlatmak için çalışıyor . Dokuz kişinin hepsi yirmili yaşlarının başındaki öğrencilerdi ve bilinmeyen bir gücün elinde muhtemelen korkunç ve acı verici bir son yaşadılar. Dyatlov Geçidi Vakası ve Popüler Kültür Olayı çevreleyen gizem, kitaplarda, filmlerde, televizyon dizilerinde ve video oyunlarında yaratıcı yorumlama fırsatı sunmuştur. 1990 yılında Anatoly Gushchin'in Devlet Sırlarının Bedeli Dokuz Candır adlı romanı yayınlanmış ve keşif partisinin sonunun ayrıntılarına yönelik yaygın ilgiyi yeniden canlandırmıştır. National Geographic, Discovery Channel ve History Channel, olayın kanıtlarına derinlemesine dalan ve tüm olası nedenleri inceleyen belgesel dizileri üretti.
4
dk.
30 Kasım 2023
47 Tarihi şahsiyetin gençlik fotoğrafları
Tarih ve fotoğraf meraklıları, tarihi şahsiyetlerin bu nadir nostaljik fotoğraflarından keyif alacaklar. Birçoğunu genellikle metanetli ve sert mizaçlı olarak tanıyoruz ancak bu fotoğraflar onları hayat dolu gençler olarak gösteriyor. Abraham Lincoln'den Amelia Earhart'a, Mustafa Kemal Atatürk'ten Mark Twain'e kadar bu resimler tarihteki en etkili insanlardan bazılarının hayatlarına benzersiz bir bakış sunuyor. O halde arkanıza yaslanın ve bu büyüleyici fotoğrafların tadını çıkarın! 16 yaşındaki Walt Disney, 1917. 18 yaşındaki Mustafa Kemal, 1899. Richard Nixon, 17 yaşında, 1930 15 yaşındaki Teddy Roosevelt. 20'li yaşlarının başında genç bir Joseph Stalin, 1902. 24 yaşındaki Mark Twain. Vincent van Gogh, 19 yaşında, 1873. Fidel Castro dağ eteğinde kitap okurken, 1957. 10 yaşındaki John F. Kennedy. Askeri üniformalı Sir Winston Churchill , 21 yaşında, 1895. Fotoğraf elle boyanmıştır. Genç Abraham Lincoln'ün ilk fotoğrafı, 1840. Bill Clinton, John F. Kennedy ile el sıkışırken, 1963. 7 yaşındaki Martin Luther King Jr. Genç Sigmund Freud annesiyle birlikte, 1872. Ernest Hemingway 19 yaşında, 1918. 23 yaşındaki Nikola Tesla, 1879. John McCain, 20'li yaşlarının sonunda, 1965. Frederick Douglass, 32 yaşında. Bill Clinton, 6 yaşındayken, 1952. 22 yaşındaki Roosevelt, 1940. Dwight Eisenhower, 1912'de 21-22 yaşlarında. George W. Bush ve George HW Bush, 1947'de. 29 yaşındaki Ronald Reagan, 1940 yılında bir sanat dersi için poz veriyor. 15 yaşındaki Harry S. Truman, 1899. 30 yaşındaki Thomas Edison, 1878. Benito Mussolini'nin sabıka fotoğrafı, 1903. 19 yaşındaki Mahatma Gandi. Albert Einstein, 1882. Mao Zedong, 1927. 19 yaşındaki Nelson Mandela, 1937. Vladimir Lenin, 17 yaşında, 1887. Genç Vladimir Lenin (solda), 3 yaşındayken. 22 yaşındaki Hillary Rodham Clinton, 1969. Geleceğin uçuş öncüsü Amelia Earhart, 1901'de 4 yaşındayken. Saddam Hüseyin, 1963. Stephen Hawking, 1965. Pablo Picasso, 1908. Rahibe Theresa 18 yaşında. Maya Angelou, 1957. Marie Curie, 1886. Herbert Hoover, 1898. Francisco Franco. Muammer Kaddafi Usame Bin Ladin. Kim Jong-un. Kim Jong-il. Che Guevara, yak. 1934.
2
dk.
18 Mart 2023
Meclis-i Ayan'ın Tarihsel Serüveni
Meclis-i Ayan, Osmanlı Devleti'nin Meşrutiyet sistemi içinde bir senato veya bir Üst Kamara benzeri bir kurum olup, Meclis-i Mebusan (seçilmiş milletvekilleri) ile birlikte Meclis-i Umumi'yi (Genel Meclis) meydana getiren ve 23 Aralık 1876 tarihli Kanun-i Esasi'ye (Anayasa) göre kurulmuş yasama organıdır. Ayan (toplumun önde gelenleri) Meclisi üyelerini Padişah seçerdi ve sayıları mebusların (Milletvekili) üçte birini geçmezdi. Ayanın başkan ve üyeleri güvenilir, itibarlı ve 40 yaşını geçmiş kimseler olurdu. Ayrıca Kanun-i Esasi'nin 62. maddesine göre, nazır (bakan), vali, ordu kumandanı, kazasker, elçi, patrik, hahambaşı, kara ve deniz ferikleri, gereken şartlara sahip iseler ayan üyesi olabilirlerdi. Bu heyet, 1908 Kanun-i Esasi değişikliği ile her yıl kasım ayı başında toplanmaya, padişah iradesiyle açılmaya ve dört ay süren çalışmasından sonra aynı şekilde kapanmaya başladı. Ayan meclisinin açılması, Mebusan meclisinden sonra olurdu. Olağanüstü hallerde ya padişahın isteği veya mebusların çoğunun yazılı müracaatı ile Meclis-i Umumi daha erken açılarak toplantı süresini uzatabilirdi. Nazırlar ile birlikte her iki heyetin üyeleri toplanır ve padişahın bir önceki yıl içinde yapılan ve bir sonraki yıl içinde yapılacak olan işler hakkındaki nutku okunurdu. Ayan üyeleri aynı gün başkanlarının yanında, padişaha, vatana, Kanun-i Esasi hükümlerine ve vazifelerine sadık kalacaklarına dair ant içerlerdi. Mebusan heyetinin kabul ettiği kanun ve bütçe tasarıları ayan heyetine gelir ve burada dini, ahlaki, iktisadi, sosyal, askeri vb. açılardan incelenir, gerekiyorsa değiştirilir veya düzeltilmesi için Mebusan heyetine geri giderdi. Ayan heyetinin kanun yapmak veya değiştirmek hakları da vardı. Meclis-i Ayan II. Abdülhamid'in Dolmabahçe Sarayı'nda Meclis-i Umumi'yi açtığı sırada işe başladı (19 Mart 1877 pazartesi günü). Server Paşa başkanlığında 27 üyesi vardı. II. Abdülhamid Meclis-i Mebusan'ı dağıtınca (13 Şubat 1878) çalışmaları durdu, fakat üyeler devletten maaş aldılar, kendilerine itibar edilmeye devam etti. Bu heyet, II. Meşrutiyet'in ilanıyla yeniden görev aldı (17 Aralık 1908) ve kadrosu zaman zaman değişti. Bu görev de ancak Mütareke devrine ve İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesine kadar devam etti (16 Mart 1920). Bu sırada Meclis-i Mebusan dağılmıştı, Padişah tarafından atanan hükûmet de kendi kendini lağvedince ayan heyeti varlığını koruyamadı (4 Kasım 1922). Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulunca tamamen hükümsüz oldu. II. Meşrutiyet Ayanı, sağ kalan eski üç üye ile kırk bir yeni üyenin birleşmesinden oluşmuş ve görev yapmıştır. Aslında üye sayısı Mebusanın 1/3’ü kadar yani 90’dan fazla olması gerekirken bu sayıya hiçbir zaman ulaşılamamıştır. Mebusan buna pek taraftar olmadığından Ayan sayısı 1909’da 44, 1910'da 48, 1911’de 58, 1914’te 48 olarak kalmıştır.
2
dk.
5 Mayıs 2022
Osmanlı'da Merhametin Sembolü: Kuş Evleri
Yaratılanı severiz yaratandan ötürü demiş Yunus Emre. Bu bilinçle yoğurulmuş Anadolu topraklarının çocukları. İnsan, hayvan ayrımı yapmaksızın saygı duyulmuş her canlıya. Bu saygı ve merhamet öyle ileri gitmiştir ki, mimariden sanata birçok alanda verilen ürünleri etkilemiştir. Oluşan hissiyatın vücut bulduğu en değerli mimari yapılardan biri ise kuş evleridir. 1. Kuş sarayı, serçe sarayı ya da kuş köşkü “Kuş sarayı”, “serçe sarayı” ve “kuş köşkü” gibi adlarla anılan bu yapılar Osmanlı mimarisine 17. yüzyılın sonlarından itibaren görülmeye başlandı, 18. yüzyılda ise birçok yapının üzerinde inşa edilerek yaygınlaştı. Osmanlı Devleti döneminde yaptırılan kuş evlerine başta İstanbul olmak üzere ülkenin dört bir yanında rastlanmaktadır. Kuş evleri, batıdaki kadar heykel ve kabartma kullanmayan Osmanlı mimarisinin, çok ağır başlı olan dış cephelerini de hareketlendirmiş ve süslemiştir 2. Merhametin sembolü Osmanlı Devleti’nde köşk, cami, mescid, türbe, han, çeşme vb. yapıların duvarlarına inşa edilen kuş evleri, toplumdaki hayvan sevgisinin estetik ifadesi gibidir. Osmanlı’nın yaratılana duyulan saygı, sevgi ve merhametin en güzel göstergelerinden biri olan kuş evleri, 17. yüzyıldan itibaren birçok Anadolu ve Rumeli şehir ve kasabalarında, binaların cephelerine yapılmaya başlandı ve yaygınlaştı. En güzel örnekleri İstanbul’da olup, 19. yüzyıla kadar gelişerek milli mimarinin önemli bir unsuru haline geldi. Kuş evleri inşasında titizlikle çalışılırdı. Mümkün olduğu kadar yüksek yerlere yapılmaya çalışılan kuş evleri bu yolla yırtıcı hayvanların saldırılarından korunuyordu. Rüzgârın geliş yönü ve güneşin vuruş açısı gibi hesaplamalar yapılarak inşa edilen kuş evleri, ileri bir duyarlılık ve zahmetle yapılırdı. 3. Dönemim mimari anlayışının temsili Türk toplumunun sevgi ve merhametini gösteren bir araç olarak kalmayan kuş evleri, Türk sanatını şekillendiren sanatkârların ince zevkini, geniş hayal gücünü, ayrıntılara verdiği önemi ve dönemin mimari anlayışını gözler önüne serer. Çoğunlukla güvercin, serce, kırlangıç ve leylekler için tasarlanan bu mimari yapılar, ilk dönemlerde cami, medrese, kütüphane, han, kilise gibi yapıları süsledi, ardından şahsi evlerin duvarlarında da yer verilmeye başlandı. Genellikle tuğla, kiremit ve taştan yapılan bu mimari yapılardan bazıları günümüze ulaşmış olsa da ahşap örnekleri yangınlar sonucu yok oldu. 4. İnançla yoğrulan mimari kültür Osmanlı toplumundaki canlılara karşı olan bu duyarlılığın oluşmasındaki en önemli etkenlerden biri İslamiyet inancını benimsemiş olmalarıydı. Gerek Hz. Muhammed’in hayvan sevgisi gerekse İslami inanca ait hayvanları anlatan hadisler ve hikâyeler bu duyarlılığın gelişmesini sağladı. İslam inancına göre günahsız bir yaratık olarak kabul edilen, saflık, temizlik, iyi geçinme, barış ve kardeşliğin sembolü olan güvercin, Hristiyanlık’ta da Ruh-ül Kudüs’ü temsil etmektedir. Hz. Muhammed, Sevr Dağı’ndaki mağarada saklanırken, mağara girişindeki ağacın üzerine konan bir çift güvercinin burada yuva yaparak yumurtladığı, böylece müşriklerin kuşkulanmamasını sağlayarak Hz. Muhammed’in kurtarıcısı oldukları inancı yaygındır. Özellikle dini yapılarda yuva kurmaları ve barınmalarına, bu sebeple halk tarafından yardım edilmektedir. 5. İstanbul’da bilinen en eski örnek Bali Paşa Camisi’nde İstanbul’un bilinen en eski kuş evleri 1504’te inşa edilen Bali Paşa Camisi’nde bulunmaktadır. Bugün Fatih Millet Kütüphanesi olarak bilinen Feyzullah Efendi Medresesi’nin caddeye bakan cephesinde bir dizi kuş köşkü göze çarpar. Üç konsol üzerine oturtulmuş ve meyilli bir çatı ile örtülen köşkler tamamen tuğladan yapılmıştır. Medresenin arka cephesinde ise taştan oyulmuş yıldız motifleriyle süslü başka bir kuş köşkü görülür. 6. İstanbul’daki bazı Kilise ve Sinagoglarda da mevcut Esasen Türk-İslam kültürünün bir parçası olarak karşımıza çıkan kuş evlerine İstanbul’daki bazı kilise ve sinagoglarda denk gelmek mümkün. Örneğin, Fener’deki Ayios Manastırı’nda yer alan kuş evleri kendine has mimari üslubuyla misafirlerini ağırlamaya devam etmekte. Türk mimari üslubunun belirgin özelliklerini yansıtan evler, başka hiçbir Hristiyan yapıda mevcut değildir. İstanbul’un eski semtlerinden Balat’ta bulunan Ahirda Sinagogu’nda bulunan kuş evleri yapının arka cephesindeki pencerelerin yanında bulunur. Çift konsol üzerine oturtulmuş olan köşkler iki gözlü evciklerden oluşur. 7. Yabancı seyyahlar kayıtsız kalamadı Osmanlı mimarisinde önemli bir yere sahip olan kuş evleri ve hayvanlara olan ilgi şüphesiz ki yabancı seyyahların gözlerinden de kaçmadı. 1874 senesinde İstanbul’u ziyaret eden İtalyan seyyah Edmando De Amicis şöyle der: “Sultanların veya şahısların hayırlarıyla beslenen sayılamayacak kadar çok güvercin sürüsü vardır. Türkler, kuşları himaye edip beslerler. Kuşlar da onların evlerinin etrafında, denizin üstünde ve mezarların arasında şenlik ederler. İstanbul’un her yerinde, insanın etrafında uçuşan kuşlar vardır.” Bir diğer seyyah Le Brayn ise; "Türklerin iyiliği insanlarla sınırlı değildir. Hayvanları ve kuşları da içine alır. İhtiyarlara ve çocuklara gösterdikleri büyük ilgi gibi hayvanlara iyilik etmekten de zevk alırlar. Leylek ve kırlangıçlar kovulma tehlikesine maruz kalmaksızın istediği Türk evinin üzerinde yuvasını yapabilir." demiştir. Fransız seyyah A. L. Castellan ise bu güzellikleri şöyle yansıtır: “Bir Türk meskeni inşa edilirken, güvercinlerin ve diğer kuşların susuz kalmamaları için münasip yerlere yalaklar yapmak Türk sivil mimarisinin vazgeçilmez özelliklerindendir. İstanbul’a hububat, gemilerle gelir ve limanlara boşaltılır. Binlerce kuş boşaltmayı bekleyip hücuma geçer. Onlar için çuvallar açılır ve Türk gümrüğünün harç olarak aldığı miktardan fazlasını tüketirler.” 21. yüzyılın getirdiği modern yapılaşma, mimari anlamda birçok unsuru etkilediği gibi kuş evlerini de etkiledi. Estetikten yoksun, mimari estetiğe dair izler barındırmayan yeni yapılaşma, mimarideki estetikle birlikte, merhametin sembolü olan kuş evlerini de yok olmaya zorluyor. Hâlihazırda bulunan örneklerinin birçoğu Osmanlı döneminden kalan kuş evleri, yeni yapılaşma şekillerinden dolayı yok olma tehlikesi altında.
3
dk.
16 Nisan 2024
İkinci Dünya Savaşı'na ait renklendirilmiş 30 etkileyici fotoğraf
İkinci Dünya Savaşı koleksiyonundan çarpıcı renkli fotoğraflarla tarihi daha önce hiç olmadığı gibi deneyimleyin. Bu fotoğraflar, savaşın ön saflarından günlük hayata kadar modern tarihin en sansasyonel dönemlerinden birini canlı bir şekilde tasvir ediyor. O halde zamanda geriye gitmeye ve savaşı yeni bir ışık altında görmeye hazırlanın. Bir İngiliz askeri İngiltere'de bir sahilde nöbet tutuyor, 1941. Maori askerleri Kral II. George'un ziyareti sırasında Haka gösterisi yapıyor. Helwan, Mısır, 1941. Amerikan askeri David Kenyon Webster, Hollanda'nın Eindhoven kentinin yerel halkıyla birlikte poz veriyor, 1944. Bir Sovyet savaş esirinin 1944'te üç kurşun darbesine sahip SN-42 vücut zırhı giydiği fotoğrafı. Kazablanka Konferansı'ndan kısa bir süre sonra Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill ve Amerikan Başkan Franklin D. Roosevelt. Marakeş, Fas, 1943. Mısır çölünde pipo içen bir Yeni Zelanda askeri, 1942. Paraşütçüler İngiltere'nin Cheshire kentindeki RAF Ringway'de eğitim görüyor, 1942. Winston Churchill, Tommy silahıyla poz veriyor, 1940. Kaskında kurşun deliği olan bir ABD Deniz Kuvvetleri fotoğraf için poz veriyor. Betio Adası, 1943. Sekizinci Yol Ordusu askeri yemek yiyor. Shaanxi eyaleti, Çin, 1944. 101'inci Hava İndirme Tümeni'nden Lewis Nixon, yoğun geçen alkollü bir gecenin ardından biraz şarap almaya uzanıyor, 1945. İngiliz Albay Hubert Zemke, P-47 Thunderbolt'unun kokpitindeyken. Birleşik Krallık, 1944. Mohawk'larla birlikte ABD 17. Hava Paraşütçüleri Ren Nehri'ni geçmeden önce brifing alıyor. Er LC Byrd, 50 kalibrelik bir M4 Sherman'ı yönetiyor. Nancy, Fransa, 1944. Amerikan askerleri, 'Meşale' Operasyonu sırasında Cezayir'deki Oran sahillerine doğru ilerliyor, 1942. İtalyan partizan Prosperina Vallet, Valle d'Aosta dağlarında, 1944. İtalyan partizan Stefano Candela, Piedmont, İtalya, 1944. Buna-Gona Muharebesi sırasında bir ABD askeri dinleniyor. Papua Yeni Gine, 1943. Thompson hafif makineli tüfekle eğitim gören ABD Ordusu askerleri, Gürcistan, 1943. Hollandalı direniş savaşçıları, Breda'nın 1944'te Polonya 1. Zırhlı Tümeni tarafından kurtarılmasını kutluyor. Onbaşı Charles “Chuck” Lindberg, Iwo Jima Muharebesi sırasında, 1945. İngiliz askerleri Mısır çölünde 6 librelik bir topçu silahını çalıştırıyor, 1942. ABD 1. Piyade Tümeni, Haziran 1944'te İngiltere'nin Weymouth kentinden Normandiya'daki Omaha Plajı'na doğru yola çıktı. Bir Amerikan askeri, izci köpeğiyle poz veriyor, Guam, 1944. Noel Baba, Londra'daki Regent Caddesi'nde hediyeler taşıyor, 1940. Bir Alman mülteci, Almanya'nın Köln kentinin harabelerinde oturuyor, 1945. ABD kuvvetlerinin 1945'te şehri Japonlardan geri almasının ardından Manila, Filipinler'den uçakla getirilen yaralı Amerikan askerleri. Bir bomba ekibi, üzerinde "Mutlu Noeller" yazan bir bombayla poz veriyor. ABD Ordusu askerleri, İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda Avrupa'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne dönüyor. Ağustos 1945. Eylül 1941'de Rukajärvi'de bir Fin askeri.
2
dk.
25 Mart 2023
Osmanlı Ordusunun Fedaileri: Deliler
Osmanlı Devleti'nin ordusu kara ve deniz olmak üzere ikiye ayrılırken, sabit ordusunun yanı sıra uçlarda hareket halinde olan birlikleri de vardı. Bunlar içinde tarzları, dış görünüşleri ve savaşırken ustalıklarıyla diğerlerinden ayrılanlar şüphesiz ki "deliler"di. Bu ismi gerçekten deli olmalarından değil, fazla cesur ve gözü pek olmalarından aldıklarını bildiğimiz bu topluluk, aldıkları emri yerine getirene kadar da dur durak bilmezdi. 1. Dış Görünüşleri Bu ocağa alınacak kişilerin gösterişli daha doğrusu boylu poslu olmasının yanı sıra cesareti de ayrı bir önem arz etmekteydi. Gravürlerden bildiğimiz kadarıyla düşmana korku vermek için ordunun ön sıralarında yer alan delilerin başlarında kartal tüyleri, üzerlerinde ise yırtıcı hayvan postları vardı. Koltuk altlarından tut da sırtlarında, bacaklarında bu hayvanlara ait kanat, kuyruk, pençe gibi unsurlar sarkardı. 2. Avrupalıların Gözünden Elbette ordu içinde diğer devletlerin dikkatini fazlasıyla çekenler delilerdi. Bizanslı tarihçi Chalkokondyles ‘’Deliler ile karşılaşan düşman, öncelikle neyle karşı karşıya olduğunu, nasıl bir varlıkla savaştığını, karşısındakinin insan mı insan dışı bir varlık mı olduğunu anlamaya çalıştığı için şaşkınlık içinde kalır.’’ demiştir. Venedikli Vecellio hazırladığı eserinde ‘’Öylesine hızlı hareket ederlerdi ki, insanları gölgelerinin bile öldürücü olduğuna inandırmışlardı.’’ derken, Fransız Alain Manesson Mallet ‘’Öylesine cesurdular ki bir kralın hizmetine girdikten sonra onları vazgeçirebilecek hiçbir ceza korkusu yoktur.’’ diye aktarmıştır. Yine deliler ile ilgili saçlarını kazıtıp sadece başlarının tepesinde bir tutam saç bırakmalarına değinen Avrupalılar; bu saçı bağlayarak urgan gibi başlarından sarkıtıp kamçı görünümü vermelerinden etkilenmişlerdir. 3. Osmanlı Minyatürlerinde III. Mehmed’in 54 gün süren sünnet törenini anlatan Surname adlı eserde tüm detayları ile deliler de görülmektedir. At üzerinde maharetlini sergileyen deliler, zaman zaman çıplak bedenlerine kesici aletler saplayarak acıya ne kadar dayanıklı olduklarını göstermektedir. Onlar gözükaralığıyla kendilerine Hz.Ömer’i örnek almış, geçit törenlerinde yüksek sesle ‘’Kalpaklarımız Emirü’l-Müminin Hz.Ömer’in çizmesinin koncudur, ocağımız müşarünileyh Efendimize mensuptur.’’ diye haykırmışlardır. 4. Tokat Silahı Delilerin kendileri kadar tokat meselesi de oldukça meşhurdur. Yakın dövüş sanatında usta olan bu grup, düşmanın içine daldığında tokat atarak onu devirirdi. Elin ve kolun her iki yanı ile gerçekleştirilen bu vuruşta düşman muhakkak önce bir sendeler, bazen atından düşer, bayılır yahut savaşamayacak hale gelirdi. Öyle ki öldürücü bile olabilen bu vuruş Avrupalıların tarihine Osmanlı tokadı olarak geçti. 5. Ordu içinde deliler Delilerin kendileri kadar tokat meselesi de oldukça meşhurdur. Yakın dövüş sanatında usta olan bu grup, düşmanın içine daldığında tokat atarak onu devirirdi. Elin ve kolun her iki yanı ile gerçekleştirilen bu vuruşta düşman muhakkak önce bir sendeler, bazen atından düşer, bayılır yahut savaşamayacak hale gelirdi. Öyle ki öldürücü bile olabilen bu vuruş Avrupalıların tarihine Osmanlı tokadı olarak geçti.
2
dk.
12 Mayıs 2022
5 Maddede Arabistanlı Lawrence'ın Serüveni
Osmanlı İmparatorluğu’na karşı İngilizlerin desteği ile planlanan Arap ayaklanmasında rol üstlenen Thomas Edward Lawrence İngiltere'nin Kuzey Galler bölgesinde evlilik dışı bir çocuk olarak dünyaya geldi. Özellikle kaleme aldığı anıların kitaplaştırılması ve adına çekilen filmle şöhreti daha da artan Lawrence dünya çapında tanınan bir figüre dönüştü. Ancak onun kahraman olduğu yönündeki yaygın görüşün aksine Batı kamuoyuna pohpohlanan suni bir kahraman olduğu görüşü mevcut. Benliğinin oluştuğu süreçten suni kahraman iddialarına kadar çeşitli yönleriyle Arabistanlı Lawrence tarihi fotoğraflarla bu çalışmada. 1. Aile içi sarsıntılarla geçen bir çocukluk Thomas Edward Lawrence’in yani namı değer Arabistanlı Lawerence’in doğduğu ortamın sağlıklı olduğunu söylemek pek mümkün değil. Evli ve 4 kız çocuğu bir babanın evlilik dışı ilişkisinden doğan Thomas Edward, babasının sosyal baskılara dayanamaması üzerine yeni eşi Sara’yı ve ondan doğan Lawrence ile birlikte kardeşini de alıp İskoçya’ya gitti. İlköğrenimini değişik bölgelerde bölünerek gördü. Bu o yaşlarda bir çocuğun sağlıklı eğitim görmesi için her ne kadar olumsuz bir durum olsa da bu sayede farklı diller ve hayatlar tanıma fırsatı buldu. Ancak çocuk dönemindeki asıl sarsıntıyı annesi ve babasının resmen evli olmadıklarını öğrenince yaşadı. Bu durum psikolojik durumunu oldukça etkiledi. Lawrence zaman zaman ailesinden uzaklaştı. 2. Lawrence’nin hayatını değiştiren dokunuş hocası Hogart’tan geldi Lawrence’in geleceği için endişelenen babası, onu Canon Christopher aracılığı ile Oxford Üniversitesi’nin iki şarkiyatçısıyla tanıştırdı. Bunlardan ilki Oxford’da Arapça profesörü olan David Margoliouth, ikincisi Ashmolean Müzesi müdürü, arkeolog ve İngiliz istihbarat örgütünde danışmanlık yapan David George Hogarth idi. Özellikle Hogarth ile tanışması onun hayatının bütününü etkiledi. Lawrence’in adeta babalığını üstlenen Hogarth ona arkeoloji sevgisi aşıladı ve kendi sahip olduğu değerler olan İngiliz milliyetçiliği düşüncesini benimsemesine vesile oldu. Gerek tez çalışmaları yapmasına gerek ise İngiliz istihbaratı için çalışıp tanınan bir ajan olmasında büyük katkıları olan Hogarth, Lawrence’in Ortadoğu’daki çalışmaların kolaylaşması için de gerekli gayreti gösterdi. Kısacası Lawrence, bir Hogarth ürünü olarak ortaya çıktı. 3. Arkeolojik çalışmaları İngiliz istihbaratına hizmete dönüştü Akıl hocası Hogarth’ın yönlendirmesiyle arkeolojiye ilgi duyan ve 1907 yılında yine hocasının yönlendirmesiyle Fransız şatoları ve savaşları konusunda çalışmalar yapan Lawrence, sonraki yıl yönünü Ortadoğu’ya çevirerek Suriye ve civarında Haçlı askeri mimarisi konulu bir tez hazırladı. Kaynayan kazan olan Ortadoğu coğrafyasındaki çalışmaları ise onu İngiliz istihbaratının bir parçası olmasına daha da yaklaştırdı. İngiliz ordusundan yüzbaşı S. F. Newcombe’un nezaretinde gerçekleşen bu gezi, aslında Sînâ Çölü’nde geçitlerin ve su kaynaklarının yerini belirlemek için yapılan bir askeri istihbarat çalışmasıydı. Böylece Lawrence’in o güne kadar İngiliz istihbaratı ile dolaylı ilişkisi doğrudan ilişkiye dönüştü. 4. İstihbarat Çalışmaları Lawrence’i bir istihbaratçı ve ajan olarak değerli kılan en önemli özelliği kuşkusuz bir turistten ziyade yerli gibi hareket edip, Arap yiyecekleri yiyerek yine Arap kıyafetleri giymesi yoluyla kendini yörenin bir parçası haline getirmesiydi. Sina Çölü’ndeki su kaynaklarının ve geçitlerinin yerini belirlemek için giriştiği çalışmalar sonucunda İngiliz istihbaratıyla doğrudan iş tuttuğunu söylediğimiz Lawrence, I. Dünya Savaşı sırasında Hogarth’ın tavsiyesi üzerine Kahire’deki Askeri Haber Alma Örgütü’nde görev aldı. Daha sonra ise Arap Bürosu adı verilen örgütte teğmen olarak askeri haritalar hazırladı ve Kanal Harekâtı’nın ardından İngilizler’in eline geçen Osmanlı esirlerini sorgulama ve bilgi toplama çalışmalarında görev aldı. Kısıtlı görev kapsamında yüzbaşılığa yükseldi. Büro hizmetleri dışında kendisine verilen ilk görev, Kūtül‘amâre’de İngiliz kuvvetlerini kuşatan Osmanlı kuvvetleri kumandanı Halil Paşa’yı kuşatmayı kaldırması için ikna etmekti, ancak Halil Paşa’nın Lawrence tarafından kendisine teklif edilen rüşveti kabul etmemesi üzerine başarısız oldu. Bir Arap isyanı başlatmak amacıyla görevlendirilen Lawrence ilk iş olarak eski Osmanlı Meclis-i Meb‘ûsanı üyelerinden Süleyman Feyzi ile görüşerek kendisinden İngilizler’in hazırlayacağı isyana öncülük etmesini istedi ancak bu girişim de başarısız oldu. Ancak Şerif Hüseyin önderliğindeki Arap ayaklanmasında edindiği rolle düzenli olarak Osmanlı’ya karşı bir Arap ayaklanması üzerine çalıştığının göstergesidir. 5. Peki zannedildiği kadar önemli bir ajan mıydı? Arabistanlı Lawrence adlı filmle dünya çapında bilinirliğe ulaşan Lawrence gerçekten de şöhretine layık bir ajan mıydı? Lawrence’in, 1916 yılının son günlerinden 1918 Ekim’inde Şam’ın İngiliz kuvvetlerince alınmasına kadar geçen yirmi iki ay boyunca ayaklanan Arapların başında bulunduğu ve bütün eylemleri onun yönettiği iddia edilir. Halbuki isyanın planlanmasından dahi haberi olmayan Lawrence’in, isyandan sonraki sürenin bir yıl kadarını karargâh merkezinde geçirdiği tarihi vesaiklerden anlaşılmaktadır. Doğrudan askeri faaliyetlere ve cephe gerisindeki bilgi toplama faaliyetlerine katıldığı süre 5 ay civarıdır. Bahsi geçen süredeki faaliyetleri ise Hicaz demiryolunun tahrip edilmesi, bazı Türk birliklerine baskın düzenlenmesi ve Akabe Limanı’nın ele geçirilişinde yer almasıdır. Şerif Hüseyin isyanındaki rolü de askeri olmaktan daha çok siyasidir. Savaş sonrasında İngiliz istihbaratının kendisinden istifade etme tenezzülünde bulunmaması da onun Batı kamuoyunca kahramanlaştırılan suni bir figür olduğunun göstergesidir. Batı kamuoyuna Osmanlı’ya karşı tek başına mücadele eden kahraman bir figür olarak pohpohlanan Lawrence kendisine verilen masa başı işlerin ardından emekli oldu. Böylece suni bir kahramanın hayatı son buldu.
3
dk.
4 Mayıs 2022
Yasakçılarından Daha Uzun Yaşayan Kitaplar
Basıldığında büyük yankı uyandıran fakat içerik olarak döneminin yönetimleri tarafından uygun görülmeyip yasak uygulanan en popüler kitapları sizler için derledik. 1. Vahidüddin - Necip Fazıl Kısakürek Sultan Vahdettin'in hayatını anlatan bu biyografik eser, 1968'de basıldı. 1968, 1977 ve 1980 yıllarında üç kez toplatıldı. Necip Fazıl Kısakürek hasta yatağında bu kitap yüzünden ceza aldı ancak infazına ölümü engel oldu. 2. Zabit ve Kumandan ile Hasbihal - Mustafa Kemal Atatürk Atatürk'ün 1914'te Sofya'da yazdığı kitap, yakın arkadaşı Ali Fethi Okyar'la birlikte 1918'de Mondros Mütarekesi dönemi başlarında İstanbul'da bir süre çıkardıkları Minber Gazetesi'nin matbaasında bin nüsha olarak basıldı. 7,5 kuruş fiyat konan kitabın birkaç nüshasını tanıdıklarına hediye etmek için yanına alan Mustafa Kemal, Anadolu'ya geçtikten sonra kitabın kalan nüshaları Damat Ferit Paşa tarafından toplatılarak imha edildi. 1956 yılında Hasan Ali Yücel öncülüğünde İş Bankası Kültür Yayınları'nın ilk kitabı olarak yeniden yayımlandı. 3. Sırça Köşk - Sabahattin Ali Aşk hikayeleriyle başladığı öykü serüveni, yaşadığı fırtınalı hayat ve kıstırılmışlıkla git gide sertleşmiş, ideolojikleşmiş, sonunda hırçın yaklaşımlarla birlikte başkaldırıya dönüşmüş olan Sabahattin Ali’nin 1947 yılında yayınlandığı son öyküsü Sırça Köşk, devlete bir başkaldırış olduğu iddiasıyla yayından kaldırıldı. 4. Medar-ı Maişet Motoru - Sait Faik Abasıyanık Çok açık bir siyasi söylemin bulunmamasına rağmen bu romanda yazar, kahramanlarından birine eski bir asker kaputu giydirmiş olduğu için yayımlandığı yıl olan 1944’te Türkiye'de sıkıyönetim mahkemelerince toplatıldı. 5. 835 Satır - Nazım Hikmet 6 Mayıs 1931 günü Nazım Hikmet, yazdığı ilk beş şiir kitabında (835 Satır (1929), Jokond ile Sİ-YA-U (1929), Varan 3 (1930), 1+1=1 (1930), Sesini Kaybeden Şehir (1931) ‘bir zümrenin başka zümreler üzerinde hakimiyetini temin etmek gayesiyle halkı suça teşvik ettiği iddiasıyla mahkemeye sevk edildi ve kitaplar yasaklandı. 6. Darağacında Üç Fidan - Nihat Behram Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan'ın yakalanmalarından idamlarına kadar olan süreci ele alan kitap 1976 yılında yayınlandıktan hemen sonra yasaklandı ve tam 22 yıllık sansürün ardından tekrar 1998 yılında piyasaya sürüldü. 7. Rengahenk - Can Yücel Muhalif yapısıyla bilinen Can Yücel'in bu kitabı, Türkiye'de 1980 yılında müstehcen unsurları içeriğinde barındırdığı gerekçesiyle toplatıldı. 8. Sınıf - Rıfat Ilgaz Rıfat Ilgaz 1940’lı yıllar için oldukça anlamlı olarak görülen ”Sınıf” sözcüğünü kitabının adı olarak seçince hakim karşısına çıkmak zorunda kaldı.1944 yılının Ocak ayında yayımlanan Ilgaz’ın ikinci şiir kitabı “Sınıf”ın kapak rengi de kırmızı olunca, kitap yasaklanmaktan kurtulamadı ve yazarı 6 aya mahkum edildi. 9. Georges Politzer - Felsefenin Başlangıç İlkeleri George Pulitzer’in Paris İşçi Üniversitesi’ndeki öğrencileri tarafından alınan notlara dayanan ve ölümünden sonra (1945) yayımlanan eseri Felsefenin Temel İlkeleri (Principes Elementaires de Philosophie), Türkiye'de de geniş yankı uyandırdı ama 12 Eylül darbesi sonrasında yasaklanan ilk kitap oldu. 10. Fikrimin İnce Gülü - Adalet Ağaoğlu Fikrimin İnce Gülü, Adalet Ağaoğlu'nun hem Almanya ve öteki olmak gerçeğine, hem de sistemin insanı neye çevirebildiği üzerine öncü ve farklı bakışıyla öne çıkan ikinci romanıdır. Roman hakkında, ‘askeri kuvvetleri tahkir ve tezyif (küçük düşürmek)’ suçlamasıyla dava açıldı. Kitap, 1 Haziran 1981 yılında dördüncü basımından sonra toplatıldı ama iki yıl süren davanın ardından Ağaoğlu aklandı. 11. Asılacak Kadın - Pınar Kür 12 Eylül'den sonra Pınar Kür'ün sırasıyla 'Yarın Yarın' ve 'Bitmeyen Aşk' adlı kitapları yasaklanıp toplandı. Kür, 'Yarın Yarın'da "komünizm propagandası" yapmakla suçlandı ve askeri mahkemede yargılandı. 1986'da yayımlanan 'Bitmeyen Aşk'la birlikte 'Asılacak Kadın' romanı da mahkemelik oldu. Müstehcen unsurların da fazlaca bulunduğu kitaplar oldukça tepki aldı. 12. Mahmut Makal - Bizim Köy 1948 yılında ‘Köy Edebiyatı’nın da çığır açıan bir yazar olarak görülen Mahmut Makal’ın “Bizim Köy” adlı romanına toplatılma kararı alındı. Makal, ‘Anadolu köylerinin ekonomik ve sosyal yapısını kötü göstererek komünizm propagandası yaptığı’ gerekçesiyle 1949 yılında tutuklandı. Makal 1967'de Unesco tarafından dünya gençliğine örnek insan olarak seçildi. 13. Böyle Bir Sevmek - Attila İlhan Ne kadınlar sevdim zaten yoktular / yağmur giyerlerdi sonbaharla bir / azıcık okşasam sanki çocuktular / bıraksam korkudan gözleri sislenir / ne kadınlar sevdim zaten yoktular / böyle bir sevmek görülmemiştir… Dizeleriyle başlayan ‘Böyle Bir Sevmek’ isimli şiirin de yer aldığı 1979 yılında basılan Attila İlhan kitabı 80 darbesi sonrası yayından kaldırılan ve toplatılan kitaplar arasında yer aldı. 14. Trabzonlu Delikanlı - Yaşar Miraç Şair Yaşar Miraç’ın şiir kitapları da 12 Eylül 1980 sonrasında yasaklanan kitaplar arasında yerini aldı. “Trabzonlu Delikanlı”, “Taliplerin Ağıdı” ve “Gül Ekmek” adlı şiir kitapları yasaklanan şairin kitaplarının yasağı tam yedi yıl sürdü.
3
dk.
bottom of page
.png)
















