top of page
Sorularla Tarih
6 Temmuz 2024
İbrahimi dinlerde ilk insan olarak kabul edilen Adem kimdir?
Adem, İbrahimî dinlere göre Tanrı tarafından yaratılan ilk insandır. Bunun yanı sıra Adem, tüm insanlığın ve onların yaratıcılarıyla olan ilişkilerinin bir sembolü olarak da görülebilir. Hristiyanlığa göre günah, Adem aracılığıyla dünyaya girmiştir. O, insanlığı doğası gereği günahkar yapardı. Bu nedenle Tanrı, insanları vaftiz ve çarmıha gererek özgür kılmak için İsa şeklinde Cennetten indi. İslam genellikle günahın dünyaya insanlar aracılığıyla girdiği fikrine bağlı kalmaz. İslam'a göre Adem, Allah tarafından Cennette günah işlemesi için yaratıldı, böylece insanlar yeryüzünde yaşayabilsinler. İnsanlar Allah'ın bütün sıfatlarını yeryüzünde yaşayabilirler. Ancak insanın Cennet fikrini oluşturabilmesi ve geri dönüşü özleyebilmesi için önce cennette yaratılmış olması gerekir. İnsan soyunun izini Adem'e kadar götürmeye çalışan İncil'de verilen gerçek tarihler, Yaratılışçılığı doğurmuştur. İnsan ırkının Adem'e kadar dayandığı fikri, ayrıca İslam'a Kur'an ayetleri ile girmiştir. Michelangelo'nun Adem'in Yaratılışı freski Mitolojik köken ve Etimoloji Babil sürgünü, Tevrat anlatılarının dili ve kaynakları konusunda özel bir öneme sahiptir. Tevrat'ta kullanılan dilin kök ve kaynağının Sümer uygarlığına dayandığı ifade edilir. Sami ırkın Mezopotamya bölgesine gelmesi ve varlığını sürdürmesiyle Yahudi ve Hristiyanların kutsal kitaplarına Mezopotamya uygarlıklarına ait bir takım düşünce, inanış ve mitler de girmiştir. Yaratılış mitosu ve Tufan öyküsünde görülebileceği gibi Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımlarda net bir şekilde Mezopotamya'ya ait mitolojik unsurlar görülmektedir. Ancak Kitab-ı Mukaddes yazarları Mezopotamya’ya ait mitleri aynı şekilde değil, değiştirerek, eklemelerde bulunarak ve bir takım mitleri birbirine katarak, eklektik şekilde bir araya getirmişlerdir. İbranicede “kızıl toprak” anlamına gelen Adam, Sanskritçede “Ada-Nath”dır ve “ad” kelimesi o dilde bütün kelimelerin önüne geldiğinde ilk anlamına gelmektedir. Türkçede ata diye kullanılan kelime pek çok eski kültürde aynı ses yapısıyla ve aynı anlamda kullanılmıştır (örneğin Samoa dilinde tata, Siyu dilinde atey). Sümer mitolojisinde yaratılmış ilk insan ve ilk kral olan Adapa'nın diğer bazı unsurlarla birlikte isimsel olarak da Adem anlatılarının kökenini oluşturduğu düşünülmektedir. Adem'in çamurdan, eşinin ise kaburga kemiğinden yaratılması (Nin-Ti), cennetten kovuluş, yasak meyve, yılan, Adem’in bin yıla yakın yaşaması vb. temaları Sümer efsaneleri ile örtüşen motiflerdir. Hristiyanlıkta Adem Adem kıssası Eski Ahit'in Tekvin (Yaratılış) bölümünde anlatılır. Hristiyanlıkta Adem'in cennette işlediği o ilk günah, büyük bir öneme sahiptir. Aynı zamanda insanın ölüm sebebi olduğuna inanılır. Daha sonra Batılı din dışı filozofları da etkilemiş ve kapitalizmin temel önermelerinden biri haline gelmiştir. Adem'in eylemi, Hristiyan öğretilerine göre, insanların doğuştan günah işleme arzusu olduğunu gösterir. Adem'in günahı yüzünden tüm çocukları kusurlu bir tabiatla doğarlar. Hristiyan inanışına göre Adem'in günahı tüm insanlığa geçmiştir ve İsa, bu günahı kaldırmak için gelen "Tanrı Kuzusu"dur, kendisini bu günah için feda etmiştir. Onun ölümüyle, insanlar artık günahlarının bir sonucu olarak ölmek zorunda kalmayacaklardı. Hristiyanlığın ilk yıllarında, Adem'in günahı nedeniyle insanların şeytana ait olduğuna inanılıyordu. İsa kendini feda ederek Şeytan'a fidye ödemiş olur ve insanlık yeniden özgür olur. (fidye teorisi). Alternatif olarak, "Tatmin edici teori", insanların ahlaki düzeyde Tanrı'ya borçlu olduğunu belirtir. Tanrı mükemmel olduğu ve insanlar olmadığı için, insanlar ve Tanrı birlikte yaşayamazlar. İnsanlar bu fidyeyi ancak canlarını vererek ödeyebilirdi. Tanrı ölümden kaçınmak için İsa kılığında yeryüzüne indi ve onun yerine öldü. İnsan olduğu için fidyeyi ödeyebildi ve Tanrı olduğu için ölümden sağ çıkabildi.(memnuniyet teorisi). Hristiyanlar Adem’in yasaklanan ağaca yaklaştığı için büyük günah işlediğine, Tanrı’nın öfkesiyle karşılaştığına, günahının yeni doğan her çocuğa geçtiğine, bu sebeple günahkar olarak doğduklarından dolayı ancak vaftiz ve çarmıh edilerek cehenneme girmekten kurtulduklarına inanırlar. Bu günah inancı, Hristiyan felsefesi ve kültürünün ana fikrini oluşturur. Hristiyanlık inancında insan kötülüklerin içerisinde rehbersiz, günahı ile baş başa bırakılmıştır. İlk Günah fikri, Hobbes gibi batılı seküler düşünürleri de etkiledi. İnsanların doğaları gereği kötü olacağı ve herkese karşı genel bir hareket etme dürtüsüne sahip olacağı fikri (herkesin herkesle savaş/bellum omnium contra omnes) ilk günah fikrine dayanmaktadır. İslam'da Adem Müslümanlar, Adem'in yaratılmış ilk insan ve ilk peygamber olduğuna inanırlar. Kur'an'da, Adem'in çamurdan yaratıldığına, Allah'ın ona diğer varlıklara öğretmediği isim koymayı, manalarını bulmayı öğrettiğine inanılır. Sonra bedenine ruhu üflediğini söylenir. Allah, meleklerin ona karşı secde etmesini istemiş, fakat İblis kibrinden ötürü ona secde etmemiştir. İblis bu yüzden cennetten kovulur. Kur'an'da Adem ile eşinin aynı nefsden yaratıldığı ifade edilir. Adem ve Havva cennette Allah'ın kendilerine yaklaşmalarını yasakladığı yasaklanmış bir ağaçtan Şeytan'in onlara yalan söyleyerek kandırmasıyla meyve yerler. Bunun üzerine cennetten kovulurlar. Cennet bahçesinin ahiretteki cennetle aynı olup olmadığı ulema arasında tartışılır. Kısas-ı enbiyâ göre, yaşamakta oldukları Adn cennetinden Adem Serendip adasına (Srilanka), Havva ise Etiyopya’ya indirilir. Daha sonra Mekke'de Arafat dağında buluşurlar. Bu kıssa, İslam kültüründe önemli bir yer kapsamaktadır. Adem'in 1000 veya 2000 yıl yaşadığına dair Yahudilerin inancı Kur'an'da zikredilmez, İslamiyet'e hadislerle girmiştir. Buhari ve Müslim gibi güvenilen hadis kaynaklarına göre Adem'in boyu 60 ziradır (yaklaşık 35-48 metre). Tevrat'a göre Adem'in soyağacı.
3
dk.
22 Nisan 2024
23 Nisan Neden Çocuk Bayramı Olarak Kutlanır?
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin resmî bayramlarından biridir. Türkiye ve KKTC'nin yanı sıra Kosova Cumhuriyeti'nde "23 Nisan Kosova Türkleri Millî Bayramı" olarak kutlanır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından dünya çocuklarına armağan edilmiştir. Dönemin Devlet Başkanı Kenan Evren'in yaptığı değişiklikle 1981 Atatürk Yılı'ndan bu yana "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" adıyla kutlanmaktadır. 23 Nisan 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesinde 23 Nisan Bayramı 23 Nisan'ın Çocuk Bayramı oluşu yine TBMM'nin açılışıyla ilişkili olmasına rağmen, tamamen ayrı bir bayram olarak gelişmiş ve 1981 yılına kadar da öyle devam etmiştir. Bu Bayram 23 Nisan 1927'de Himaye-i Etfal Cemiyeti'nin (günümüz Çocuk Esirgeme Kurumu'nun) o günü "Çocuk Bayramı" olarak duyurmasıyla başlamış kabul edilir. Aslında Himaye-i Etfal Cemiyeti'nin 23 Nisan'la ilgili çalışmaları daha önceki yıllarda vardır ve hatta çocuklardan da söz edilmiştir. Kurum, 23 Nisan 1923'te millî bayram için pullar bastırmış ve satmıştır. 23 Nisan 1924'te Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde "Bugün Yavruların Rozet Bayramıdır" ibaresi yer almış, 23 Nisan 1926'da da yine aynı gazetede "23 Nisan Türklerin Çocuk Günüdür" başlıklı bir yazı kaleme alınmış ve bu yazıda cemiyetin bugünü çocuk günü yapmaya çalışarak doğru yolda olduğu ve para kazanan herkesin bugün cemiyete çocuklar için bağışta bulunması gerektiği vurgulanmıştır. Nihayet 23 Nisan 1927'de Himaye-i Etfal Cemiyeti o günü Çocuk Bayramı olarak şöyle duyurmuştur: Atatürk 1929'daki 23 Nisan kutlamalarında, Ankara "Millet Meclisimizle millî devletimizin Ankara'da ilk teşkile günü olan Millî bayram Cemiyetimizce çocuk günü olarak tesbii edilmiştir. Bize yeni bir vatan ve yeni bir tarih yaratıp bırakan mübarek şehitlerle fedakâr gazilerin yavruları fakir ve ıstırabın evladları ve nihayet alelıtlak bütün muhtac-ı himaye-i vatan çocukları namına milletin şevkatli ve alicenab hissiyatına müracaat ediyoruz. Kadın, erkek, genç, ihtiyar hatta vakti ve hali müsait çocuklardan mini mini vatandaşlar için yardım bekliyoruz. Her sayfası başka bir şan ve muvaffakiyetle temevvüç eden milletimizin, yarın azami derecede muavenet göstermekle beraber, çocuk gününün layıkı veçhiyle neşeli ve parlak geçirilmesi için aynı derecede alaka ve müzaheret göstereceğinden emin olan Himaye-i Etfal Cemiyeti, şimdiden arz-ı şükran eder." 23 Nisan 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde 23 Nisan Bayramı Bu tarihten itibaren bu üç kavram, aynı gün üzerinde birleşecek ve çocuk bayramı olma konusunda bir kanunla belirlenmişlik olmaksızın kutlanmaya başlanacaktır. Cemiyeti buna iten neden ise cemiyetin yetim çocukları için gelir kaydetme anlayışıdır. Böylece çocuk bayramı ortaya çıkmıştır. Çocuk bayramı adı daha resmiyet kazanmamış olsa da, bundan sonra 23 Nisan "Millî Hâkimiyet Bayramı"nın yanı sıra "Çocuk Bayramı" olarak da kutlanacaktı. 1927'de ilk kez kutlanan çocuk bayramı, başta kaynak oluşturma olmak üzere, çocuklara neşeli bir gün geçirtmeyi hedeflerinde bulunduruyordu. 23 Nisan 1927'deki ilk bayram Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu ve dönemin cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa himayesinde gerçekleştirilmiş, etkinlikler için Atatürk arabalarından birini çocuklara tahsis etmiş ve Cumhurbaşkanlığı Bandosu'nun konser vermesini sağlamıştır. O yıl cemiyetin Ankara'daki binalarından birine Çocuk Sarayı adı verilmiş ve burada düzenlenen çocuk balosuna İsmet (İnönü) Bey'in çocukları da katılmıştır. 23 Nisan 1936 tarihli Son Posta gazetesinde 23 Nisan Bayramı 1929'da çocuklara ilgi daha da artmış ve o yıl ve daha sonraki yıllarda 23-30 Nisan haftası "çocuk haftası" olarak kutlanmıştır. Daha sonraları, 70'li yıllara kadar ulusal boyutta ünlenerek ve katılımı artırarak ilerleyen 23 Nisan Çocuk Bayramı kutlamalarına 1975'te Türkiye Radyo Televizyon Kurumu da katılmış ve bir hafta çocuk programları yayımlamıştır. 1978'de Meclis Başkanlığı'nın izniyle meclisteki törenlere çocukların da katılması sağlandı. 1979'da bu uygulama Ankara ilkokullarından gelen çocuklarla düzenli olarak başlatıldı, 1980'de de bütün illerden gelen çocuklarla "Çocuk Parlamentosu" oluşturuldu. 1979 yılının UNESCO tarafından Dünya Çocuk Yılı olarak duyurulması üzerine, TRT tarafından dünyanın bütün çocuklarını kucaklamayı amaçlayan bir proje hazırlandı ve 1979 yılından itibaren TRT Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği adıyla uygulamaya kondu. Bayramın en son şeklini alışı ise 1981'de gerçekleşmiştir. Darbe döneminde Millî Güvenlik Konseyi bayramlar ve tatillerle ilgili kanunda yaptığı değişiklikle o güne kadar kanunen adı konmamış bir şekilde kutlanan bayrama "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" adını vermiştir. 23 Nisan 1930 tarihli Vakit gazetesinde 23 Nisan Bayramı
3
dk.
26 Ocak 2024
Güneş Haçı nedir?
Güneş haçı, çember içine alınmış bir haç sembolüdür. Bilinen en eski dini sembollerden biridir ve neopaganizm'de güneşi simgeler. Güneş çemberi, Güneş diski, Odin'in haçı ve Taranis'in çemberi olarak da bilinir. Güneş haçı, dünyanın her yerinde bulunur ve çeşitli kültürlere farklı yorumlar getirir. Tarih öncesi çağlardan Hint, Asya, Amerika ve Avrupa dini ritüelleriyle bağlantıları olan, dünyanın en eski dini sembollerinden biri olduğuna inanılır. Sembol ve onun birçok varyasyonu dünyanın birçok farklı bölgesinde görülmüştür. Tunç Çağı'na ait oymalar, MÖ 1440'a kadar uzanan mezar kaplarının üzerinde tasvir edilen güneş haçını göstermektedir. Antik mağara duvarlarında, ibadethanelerde, madeni paralarda, sanat eserlerinde, heykellerde ve mimaride görülür. Güneş haçının en temel biçimi, bir daire içinde yer alan eşkenar bir haç içerir. Bu varyasyon İskandinav kültüründe Odin'in haçı olarak bilinir. Güneş Haçı İskandinav tanrılarının en güçlüsü olan Odin'i temsil ediyordu. İlginç bir şekilde, İngilizce çapraz kelimesi bu sembol için İskandinav dilindeki kros kelimesinden türetilmiştir. Kelt pagan gök gürültüsü tanrısı Taranis, elinde genellikle güneş haçıyla ilişkilendirilen telli bir tekerlekle tasvir edilirdi. Bu tekerlek Kelt sikkeleri ve mücevherlerinde bulunmuştur. Kelt haçının Taranis çarkının bir çeşidi olduğuna ve ortasındaki dairenin de güneşi temsil ettiğine inanılırdı. Swastika, güneş haçının, dönme hareketinde bükülmüş kollara sahip bir çeşididir. Bu sembol, iyi şans tılsımı olarak kabul edildi ve Hitler onu benimseyip olumlu sembolizmini sonsuza kadar değiştirene kadar, Yerli Amerikalılar da dahil olmak üzere dünya çapında birçok kültür tarafından kullanıldı. Hıristiyanlıkta güneş haçı, melekler ve azizlerle ilişkilendirilen bir haleyi temsil eder. Hıristiyanlar da onu Tanrı'nın gücünün bir sembolü olarak görüyorlar.
1
dk.
29 Mayıs 2023
İstanbul’un fethinden sonra dünya sathında ne oldu?
Elli üç gün süren uzun savaş gerçekten Ortaçağ’ı kapatmıştır. Bu Ortaçağ, Avrupa tarihi için böyle olduğu gibi bizim için de öyledir. Çünkü o tarihe kadar Osmanlı, tam olarak bir imparatorluk sayılmazdı. Ancak İstanbul gibi bir kentin, yani Konstantinopolis’in, Doğu İslam milletlerinin deyişiyle Kostantiniyye’nin, fethinden sonradır ki Osmanlı’nın gerçek imparatorluk çağı başlamıştır. İşte bu imparatorluk çağı bir anlamda Osmanlı’nın yeniçağıdır. Yoksa Ortaçağla Yeniçağı, illâ matbaanın kullanılması veya derebeyliklerin yıkılması gibi kıstaslarla ayırmak gerekmez. Bu arada unutmayalım ki, İstanbul’un fethiyle bir yerde Doğu Akdeniz’deki ticarete dayanan Venedik ve Cenova gibi Akdeniz Italyan devletlerinin de çöküşü başlamıştır. Ayrıca bu hal, Avrupa’da uzak okyanuslara açılmayı gerekli kılmış ve hızlandırmıştır. En başta İtalyan şehirleri... Fatih, başta Venedik ve Cenova olmak üzere, İtalyan şehirlerini bir şekilde saf dışı bırakmıştır. Bununla beraber Cenovalılardan aldığı Galata gibi bir kolonide bunların ticarete devamında hiçbir sakınca da görmemiştir. Ayrıca Floransalılarla ilişkileri de devam etmiştir. Venedik balyozu (yöneticisi) İstanbul’da makbul bir yer edinmiştir. Yani Doğu Roma ya arka çıkan Cenova’ya karşılık onun rakibi Venedik elde tutulmaktadır. Ama şaşılacak şey, bir müddet sonra Venedik de İstanbul’un fethi dolayısıyla gerileyecektir. Yani ilk sonuç, İtalya’nın bütün Ortaçağ boyunca Akdeniz’deki ve Avrupa’daki üstün yeri, ticarete dayanan üstün yeri gerilemiştir. Bunun hiç şüphesiz İtalya’yı ve Avrupa’yı yaratan üstün medeniyete de darbeleri olmayacak değildir. Ama Türkler İtalya’ya yerleşseydi mutlaka Rönesans dünyası içinde bir payları olacaktı ve mutlaka Doğu Akdeniz dünyası, İtalya ve Batı ile daha yakın bir kültürel alışveriş içine girecekti.
1
dk.
2 Temmuz 2024
Madımak Katliamı'nın 31. yılı: 2 Temmuz 1993'te neler yaşandı?
2 Temmuz 1993, bir katliam tarihi olarak hafızalara kazındı. O gün, Pir Sultan Abdal Şenliklerine katılmak için Sivas'a giden aydın ve sanatçılardan 33'ü, kaldıkları otelin yakılması sonucu hayatını kaybetmişti. Olayda 2 otel görevlisi de yaşamını yitirmiş, 2 saldırgan da ölmüştü. Aydınlar, sanatçılar ve şairler 4 günlük şenlik programına katılmak, söyleşilere katılmak, kitaplarını imzalamak, şarkılarını söylemek için gitmişti Sivas'a. 1 Temmuz'da şenliğin açılışında konuşanlardan biri de yazar Aziz Nesin'di. Aziz Nesin, Behçet Aysan, Metin Altıok, Uğur Kaynar, Hasret Gültekin, Nesimi Çimen, Asım Bezirci ve daha pek çok şair, yazar, sanatçı, düşünür şenlikler için kente gelmişti. 33 kişinin en yaşlısı 66 yaşındaki Asım Bezirci, en genci ise folklor gösterisi için Sivas'a giden 12 yaşındaki Koray Kaya'ydı. Katliamdan iki gün önce dağıtılan bir bildiri, 2 Temmuz'da neler yaşanacağının habercisi olmasa da, işaret gibiydi. Bildiride Aziz Nesin'in o sırada başyazarı olduğu Aydınlık gazetesinde yayımlanan Salman Rüşdi'nin "Şeytan Ayetleri" kitabından bahsedilmiş, Nesin hedef gösterilmişti. Bildiride dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin'in şenliklere ev sahipliği yapması eleştirilmiş, Nesin için "Şehirde adeta Müslümanlarla alay edercesine gezebilmektedir" denmişti. 2 Temmuz 1993'te ne oldu? 2 Temmuz günü Cuma namazının ardından etkinliklerin yapıldığı kültür merkezinin önüne bir yürüyüş başladı. "Sivas laiklere mezar olacak" atılan sloganlardan biriydi. Saldırgan grubun bir kısmı yeni dikilen "Halk Ozanları" heykelini yıkıp, yerde sürüklerken; bir kısmı Valilik önünde Ahmet Karabilgin'i protesto etti. Valinin katliam sonrası İçişleri Bakanlığı'na gönderdiği rapora göre, saldırganların sayısı her saat artmıştı. Yine aynı rapora göre, akşam saat 18.00'da Madımak Oteli'nin önünde o ana kadar hiçbir aşamada dağıtılmamış 15 bin kişi vardı. Otel önündeki araçlar ve sürüklenen heykel ateşe verilmiş, otelin camları kırılmıştı. Yaklaşık 2 saat sonra otel ateşe verildi, saldırgan kalabalık sloganlarına devam etti. Madımak Oteli'nin önünden çekim yapan İhlas Haber Ajansı'nın görüntülerinde otelin etrafını kuşatanların sloganları yanında sözleri de duyulmuştu. Biri otelin birinci katına çıkan saldırgana "Lan yakın" diye seslenirken, bir diğeri ilk alevin görünmesiyle "Cehennem ateşi işte!" diye seslenmişti. Kente davet edilen takviye kuvvetler ise zamanında gelmedi veya gelenler yetersizdi. 35 kişi otelde hayatını kaybetti. Turgut Özal'ın ölümünden sonra Cumhurbaşkanı seçilen Süleyman Demirel'in yerine göreve gelen Başbakan ve DYP Genel Başkanı Tansu Çiller görevi devralalı henüz bir hafta olmuştu. Çiller'in Madımak Oteli'nde yaşananların ardından söylediği sözler ise siyasi tarihin hafızasına yazıldı: "Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir." Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise olayın münferit olduğunu ve Alevi-Sünni çatışmasına dönüşmemiş olduğunu iddia ediyordu: "Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş... Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır... Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır." Dönemin başbakanı Tansu Çiller olaylar ardından, "Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir" açıklamasını yaptı. İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu ise Aziz Nesin'i hedef gösterdi: "Aziz Nesin'in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstermiştir." Temel Karamollaoğlu nasıl bir tavır sergiledi? Madımak Oteli'nden sağ kurtulan Aziz Nesin, dönemin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu'nu "Gazanız mübarek olsun" diye bağırarak saldırgan grubu kışkırtmakla suçladı. O dönem bazı gazetelerde aracın üzerine çıkıp konuşma yapan ve daha sonra Nesin, itfaiye merdiveniyle otelden çıkartılırken onu tartaklayan bir kişinin fotoğrafları yayımlandı. Gazeteler, "provokatör" olarak nitelendirdikleri bu kişinin Belediye Başkanı Karamollaoğlu olduğunu öne sürdü. Karamollaoğlu, yangını başlatan kalabalığı azmettirdiği iddialarını hiçbir zaman kabul etmedi. Dönemin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu bugün Saadet Partisi'nin Genel Başkanı. İlerleyen günlerde fotoğraflarda görülen ve halka "Gazanız mübarek olsun" sözlerini sarf eden kişinin Sivas Belediye Meclisi'nin Refah Partili üyesi Cafer Erçakmak olduğu ortaya çıktı. Karamollaoğlu'nun ilerleyen yıllarda, baştan itibaren olayları yatıştırmaya çalıştığını ve ölümlere çok üzüldüğünü söylemekle birlikte olayları katliam olarak nitelememesi ve oteldekilerin pencereleri açmamalarını vurgulaması tartışma yarattı. Karamollaoğlu, 24 Haziran seçimleri öncesinde Artı TV'de katıldığı programda Sivas'la ilgili bir soru üzerinde şunları söyleyecekti: "Katliam olarak vasıflandırmadım. Bu üzücü bir hadisedir. Bu, hakikaten çok acı olarak tarif edilir. Ancak; katliam demek kasıtlı olarak ben bu insanları öldürmek için şunu yaptım denirse olur. Onun adı katliam olur. Ama orada bir hadise meydana gelmiş; oteldeki perdeler yakılmış, arabalar yakılmış... Arkasında da ateş bacayı sarmış. İçeridekiler de, benim hâlâ anlayamadığım, pencereleri açmadıklarından dolayı insanlar ölmüş." İlk dava sürecinde ne oldu? Çeşitli mahkemelerde başlatılan soruşturmalar o dönem kapatılmamış olan Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde (DGM) son buldu. Mahkeme ise görevsizlik kararı vererek dosyayı Yargıtay'a gönderdi. Yargıtay ise dosyaya bakması gereken yerin Ankara DGM olduğuna karar vererek dosyayı geri gönderdi. Ankara 1 Nolu DGM'ye sunulan iddianamede olayların nedeni, "şenliklere katılanlar" olarak gösterildi, Aziz Nesin'in varlığı "eylemin hazırlayıcı sebepleri" arasında sayıldı. İddianamede şu ifadeler yer alıyordu: "Hele hele Aziz Nesin'in İslam dinine karşı tutum, davranış ve açıklamaları, kapalı bir salonda düzenlenen toplantıda terör örgütü militanları için saygı duruşunda bulunulması, eylemin hazırlayıcı nedenleri arasında sayılabilir." Eski DGM başsavcısı Nusret Demiral dava henüz sonuçlanmadan "Olayda örgüt yok, tahrik var" açıklaması yapmıştı. DGM Başsavcısı Nusret Demiral dava henüz sonuçlanmadan, "Olayda örgüt yok, tahrik var" açıklaması yaptı. Görülen davanın karar metninde de buna paralel bir yaklaşım göze çarpmıştı. Gerekçeli kararda Aziz Nesin vurgusu vardı: "...Sivas olaylarının devlete ve laik düzene yönelik olmadığı, Aziz Nesin'in Şeytan Ayetleri kitabını yayınlamasına duyulan öfke, kin ve nefretin oluşturduğu tahrik sonucu ve Aziz Nesin'e yönelik bir eylem olduğu, kast edilen Aziz Nesin olmasına rağmen hedefte sapma sonucu 37 masum insanın ölümü ile sonuçlanan bu olayların…" Kararla birlikte 22 sanık hakkında 15'er yıl, 3 sanık hakkında 10'ar yıl, 54 sanık hakkında 3'er yıl, 6 sanık hakkında 2'şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi. Ancak bu karar temyiz edildi. Uzun süren hukuk süreci 2001 yılında sonuçlandı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin onadığı karar uyarınca, Cumhuriyet'e karşı örgütlü kalkışma girişiminde bulunan sanıklardan 33'ü ölüm cezası aldı; dördü 20 yıl, biri 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dava neden kapatıldı? Süren davalar, temyizler, müdahil avukatların talepleri yıllarca devam etti. Sivas Katliamı Davası 20 yılın ardından 2014'te zaman aşımı gerekçesiyle kapatıldı. Mağdur yakınları davanın zaman aşımına uğramasına tepki gösteriyor. Aralarında katliamda yakınlarını kaybedenlerin aileleri başta olmak üzere, sivil toplum kuruluşları ve partiler "insanlık suçlarında zaman aşımının kaldırılmasını" talep etti ancak talepleri bir karşılık bulmadı. Mahkeme Başkanı, "İnsanlık suçunda zamanaşımı olmaz ama bu suçu işleyenler kamu görevlisi değil sivil oldukları için davanın düşmesine karar verilmiştir" dedi. Karar üzerine dönemin başbakanı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Yıllar yılı içerde olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı" dedi. Erdoğan kararı ayrıca, "İdam kalktığı için 33 kişi ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum oldu. Bunlar hep gözden kaçıyor. Hedef saptırılıyor" diyerek yorumladı. Erdoğan ayrıca Sivas davasında mağdurlar olduğunu söyleyerek, "Sivas'a birçok gidişimde babalarının haksız yere, herhangi bir taksiratı olmadığı halde idama mahkum olduğu için ağlayan 15, 18, 19 yaşında kızlar var. Bunları göz ardı etmek suretiyle tek tarafa siyasi bir servis yapmayı doğru bulmuyorum. Gidip Ankara Adalet Sarayı'nın önünde gösteri yapmak suretiyle belli bir ideolojinin borazanlığını yapmanın doğru olduğuna inanmıyorum" diye konuştu. Sivas davası avukatlarından CHP Ankara Milletvekili Şenal Sarıhan zaman aşımı kararını temyiz etti. Dava sürecini BBC Türkçe'ye değerlendiren Sarıhan, "Bu olayın arkasındaki örgütlerin bulunmamış olması ve hiçbir zanlı hakkında gerekli aramanın yapılmamış oluşu bizi sadece olaydan sonra yakalanan insanlarla sınırlı bir davanın peşinde bıraktı. Bugün bu olayı yaratan örgütler bulunabilmiş değildir. Bu olayı yönlendirenler, tahrik edenler bulunmuş değildir. Bu nedenle tamamlanmamış bir dava ile karşı karşıyayız" diyor. Sivas ile ilgili "Yüreklerimiz Hâlâ Yangın Yeri" adlı araştırma kitabının yazarı Orhan Tüleylioğlu ise olanları "Sivas katliamı, Cumhuriyete, demokrasiye, özgür düşünceye ve en önemlisi insanın yaşama hakkına bir saldırıydı" şeklinde değerlendirdi. Sivas Katliamı'na ilişkin firari 3 sanığın yargılandığı son davada da karar 14 Eylül 2023'te çıktı. Mahkeme heyeti, davanın düşmesine karar verdi. Firari sanıklar Murat Sonkur, Eren Ceylan ve Murat Karataş'ın yargılandığı davada savcı 30 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle davanın düşürülmesini talep etmişti. Son duruşma öncesi BBC Türkçe'ye konuşan avukatlar, dava konusunun insanlığa karşı suç olduğunu ve bu nedenle zamanaşımı gerekçesiyle düşürülmemesi gerektiğini söylemişti. Katliamın yaşandığı Madımak Oteli'ne ne oldu? Pir Sultan Abdal Kültür Derneği gibi Alevi örgütleri başta olmak üzere, her yıl olaylarla ilgili anma programı düzenleyen kurumlar, otelin 'Utanç Müzesi' olmasını talep ediyor. Ancak bu talep bugüne kadar hükümetler tarafından kabul edilmedi. Katliamı takip eden yıllarda otelin girişinde bir kebap lokantası açıldı. Bu, mağdur yakınlarının tepkisine neden oldu. Lokanta, tepkiler ardından 2009 yılında taşındı. Otel ise kamulaştırıldı, yenilendi ve 2011'de Bilim ve Kültür Merkezi olarak kullanıma açıldı. Merkezdeki anı köşesine, olaylarda ölen 33 aydın ve iki otel görevlisi yanında iki göstericinin de adının yer alması, katliam mağduru ailelerin tepkisini çekti. Sivas anmalarını düzenleyen kurumlar özellikle her yıl 2 Temmuz'da "Utanç Müzesi" taleplerini yineliyor. Kaynak: BBC News Türkçe
5
dk.
14 Şubat 2024
14 Şubat Sevgililer Günü tarihi nereye dayanır?
Şubat ayı ortasının aşk ile ilişkisi antik çağlara dayanmaktadır. Antik Yunan takvimlerinde, ocak ayı ortası ile şubat ayı ortasının arasında kalan zaman Gamelyon ayı olarak adlandırılmıştı ve Zeus ile Hera'nın kutsal evliliğine adanmıştı. 1712 yılına ait İsveç almanağında 14 Şubat Valentine olarak belirtilmiş. Antik Roma'da 15 Şubat, bereket tanrısı Lupercus'un onuruna, Lupercalia Günü olarak kutlanmaktaydı. Bu günde, Lupercus'un din adamları tanrıya keçi kurban ederlerdi. Daha sonra kafalarının üstüne koydukları bir parça keçi derisi ile Lupercus'u simgeleyerek, Roma sokaklarında koşturup, karşılaştıkları herkese dokunurlardı. Genç kızlar gönüllü olarak ileri atılır ve bereket tanrısının dokunuşundan paylarını almaya çabalarlardı. İnanışa göre bu dokunuş sayesinde doğurganlıkları kolaylaşacaktı. Lupercalia Bayramı'nın arifesi olan 14 Şubat'ta genç erkeklerin genç kızların isimleri yazlı kura çekerek bayram boyunca çift olma alışkanlığı vardı. 469'da Papa bu gayrihristiyan bayramını yasaklayarak sadece kura çekilişine izin verdi. Ancak artık kuralarda kızların değil, azizlerin isimlerini yazılıydı. Romantik aşk ile Valentine arasındaki bağlantı ilk olarak 14. yüzyıla ait kaynaklarda görülmektedir. 1381 tarihli Parlement of Foules adlı kitaba göre, Fransa'da ve İngiltere'da 14 Şubat geleneksel olarak kuşların çiftleşme günü olarak bilinmekteydi. Günün bu özelliğinden dolayı sevgililer birbirlerine güzel sözler yazan notlar vermekteydi ve bu notlarda birbirlerine Valentine diye hitap etmekteydiler. Hristiyan olduğu için öldürülmüş Din Adamı Valentine ile romantik aşk arasındaki ilişkiyi anlatan efsanelerin 14. yüzyılda ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu efsanelerde geçen başlıcaları şöyledir: Valentine, öldürüleceği günden bir gün önce gardiyanın kız kardeşine "Valentine'ninden" imzalı bir aşk notu vermişti. Romalı askerlerin evlenmesinin yasak olduğu dönemlerde gizlice evlenmelerine yardım etmişti.
1
dk.
23 Temmuz 2023
Hatay Anavatan'a ne zaman katıldı?
Hatay Devleti, İskenderun Sancağı'nın 2 Eylül 1938'de bağımsızlığını ilan etmesi ile kurulmuş olan Türk devletidir. 29 Haziran 1939 günü 22 üyesi Türk olan 40 üyeli Hatay Devleti Millet Meclisinin aldığı karar gereği Türkiye'ye katılmış ve Hatay ili olmuştur. Hatay Devleti, 1937'de Milletler Cemiyeti kararıyla Hatay sorununun çözümü için kurulmuştur. Devletin kuruluşu Hatay Millet Meclisi'nin 2 Eylül 1938 tarihli kararıyla ilan edilmiştir. Devlet Başkanlığına Tayfur Sökmen, Meclis Başkanlığı'na Abdülgani Türkmen, Başbakanlığa ise Abdurrahman Melek seçilmiştir. Devletin resmî dili Türkçe, ikinci dili ise Fransızca olmuştu ancak Arapça eğitim veren okullar Arapça eğitime devam etmişti. Kuruluş taslağında iç işlerinde bağımsız olarak düşünülmüş; dış ilişkiler, mali ilişkiler, gümrüklerin ve toprak bütünlüğünün Fransa ve Türkiye tarafından denetim ve güvence altına alınmasına karar verilmişti. Bütün karar ve yürütme organları Türk nüfusunun yönetiminde olan devletin statü gereği Fransız Suriye mandasına olan bağımlılığı sorun yaratıyordu. Bu nedenle, aşama aşama gerçekleştirilen değişikliklerle Türkiye'ye bağlanmaya doğru giden Hatay, II. Dünya Savaşı'nın yaklaşması nedeniyle Fransa'nın da ısrarcı olamamasından ve Türkiye ile savaşmayı göze alamaması sonucunda, Fransa ile Türkiye arasında 23 Haziran 1939 tarihinde Ankara'da, “Türkiye ile Suriye Arasında Toprak Sorunlarının Kesinlikle Çözümüne İlişkin Antlaşma”nın imzalanması ile Fransa, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul etti ve 29 Haziran 1939'da Hatay Devleti Millet Meclisi'nin aldığı karar doğrultusunda Türkiye'ye katıldı. Türkiye ise, 7 Temmuz 1939 günü çıkarılan bir yasa ile "Hatay" ilini kurarak katılma işlemini sonuçlandırdı. 23 Temmuz 1939 tarihinde de Fransız birlikleri Hatay'ı terk ettiler. 1921'den itibaren Fransızlar tarafından "Otonom İskenderun Sancağı / Autonome Sandjak d'Alexandrette" (bugünkü tabirle yaklaşık olarak "İskenderun Özerk Bölgesi") olarak adlandırılan bölge hızla sadece "Sancak" olarak anılmaya başlanmıştır. Özetle Osmanlı devletinde pek çok yerde idari bölgeleri tanımlayan "Sancak" kelimesi özel ada dönüşmüştür. İsmail Müştak Mayakon 10 Ekim 1936’da Cumhuriyet gazetesinde “Tarihten Bir Yaprak” başlıklı yazısında bölgenin tarihsel olarak ezelden beri Türk olduğunu vurgular. Yazıya göre Orta Asya’dan gelen Türkler (Hıtay/Kıtay/Katay kavmi), tarihsel olarak kendi isimleri olan Hata ve Ata kelimelerinden yola çıkarak o bölgeye Hatay demişlerdir. Konu Hititler (Etiler) hatta onlardan önce Anadolu'da yaşayan Hattiler ile ilişkilendirilir. Konuya dair ikinci makale aynı yazar tarafından 22 Ekim günü "Hata-Hatay" başlığıyla yayınlanır.
2
dk.
29 Mayıs 2023
Fatih İstanbul'da nasıl bir manzarayla karşılaştı?
Fatih, İstanbul’un fethinden sonra hiç şüphesiz ki harap bir şehirle karşılaşmıştır. Şehrin bu harabe hali aslında 13. asır başlarından kalmadır. 1204’de bu muhteşem şehir hileyle işgal edilir. İşgalciler, şehrin bütün zenginliklerini, mesela Ayasofya’nın önündeki hipodromda etrafı pirinç levhalarla kaplı dikilitaşın pirinç kaplamalarını yağmalayacak kadar, hatta bütün kütüphanelerini yok edecek kadar görgüsüz ve kan dökücüdürler. İşte bu Haçlı istilâsı sonrası elli yıllık Lâtin hâkimiyeti boyunca şehir çok kan kaybetmiştir. Küçülen bir devletin başkenti olduğu için de kendisini toparlayamamıştır. O yüzdendir ki Ayasofya halkın gözünden düşmüştü. Çünkü Katolik Haçlılarla birliğin simgesi haline gelmişti. Bunun nedeni sadece dini sebepler ya da Ortodoks ve Katolik mezhep ayrılığı değildi elbette. Şehir sakinleri için Katolik demek, Hıristiyan olmalarına rağmen bu şehri yağmalayan ve elli yıl boyunca sömüren acımasız yağmacılardan başka bir şey değildi. İşte bu nedenledir ki, hem Bizans’ın son Grandükü Notaras hem Ghennadios gibi halkın çok güvendiği ruhani liderler Katoliklerin yardım teklifine karşı, “Bu memlekette, Frenk’in ekmeğindense Türkün sangını ve kılıcını tercih ederiz” demişlerdir.
1
dk.
4 Mayıs 2024
1 Mayıs Neden İşçi Bayramı olarak kutlanır?
1 Mayıs İşçi Bayramı, işçi ve emekçilerce tüm dünyada ve Türkiye'de birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadeleye karşı ses çıkarma günü olarak kutlanmaktadır. Dünya'da İlk olarak 1856'da Avustralya’nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, 8 saatlik iş günü talebi için kentin üniversitesinden Parlamento Evi'ne dek yürüdüler. 1 Mayıs 1886'da ise ABD İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçiler, günde 12 saat - haftada 6 gün olan çalışma düzenine karşı, günde 8 saatlik çalışma istemiyle iş bıraktılar. Chicago (Şikago)'da düzenlenen gösterilere yaklaşık yarım milyon işçi katıldı. Türkiye'de Türkiye'de 1 Mayıs'ların tarihi İkinci Meşrutiyete (1908) kadar uzanır. İlk 1 Mayıs 1909’da Üsküp’te kutlanırken, 1910’da diğer Rumeli şehirlerinde de kutlanmaya başlanmıştır. İstanbul’da ise ilk 1 Mayıs’ın 1912’de kutlandığı belirtilmektedir. Resmi olarak ise 1923 Yılında toplanan İzmir İktisat Kongresi 1 Mayıs’ın Türkiye İşçileri Bayramı olmasını benimsedi bunun yanında tarım dışı işlerde çalışma süresinin 8 saat olması kabul edildi. Akabindeki yıllarda dünyada ve ülkemizde kutlanmaya devam etmiştir. Türkiye’de zaman zaman kısıtlamalara uğramakla beraber kanlı olaylara sahne olmuştur. Türkiye’de 2008 yılında ‘’Emek ve Dayanışma Günü’’ olarak kutlanması kabul edilmiş, 22 Nisan 2009 yılında TBMM’de kabul edilip çıkan yasayla resmi tatil ilan edilmiştir.
1
dk.
10 Şubat 2024
Vikingler buz patenlerini nasıl tasarladı?
İskandinav denizcilik hünerlerine dayanan bir keşifle, 10. yüzyıldan kalma Viking buz patenleri, bu efsanevi denizcilerin uyum sağlama yeteneğinin ve yaratıcılığının bir kanıtı olarak ortaya çıkıyor. Deri ve at kemiğinden üretilen bu patenler, buzlu manzaraların hem zorluk hem de fırsat sunduğu bir dünyaya büyüleyici bir pencere açıyor. İsveç Tarih Müzesi, Stockholm Viking Çağı kuzey denizlerinde ortaya çıkarken, hızlı ve etkili hareket ihtiyacı dalgaların ötesine, Kuzey'in donmuş manzaralarına kadar yayıldı. Bu cesur denizcilerin kolayca erişebileceği malzemelerle tasarlanan Viking buz patenleri, onların hem su hem de buz üzerindeki ustalığını somutlaştırıyor ve onların arayışlarını belirleyen çok yönlülüğün altını çiziyor. Bu antik buz patenlerinin bileşimi, Viking işçiliğini tanımlayan becerikliliğe ışık tutuyor. Esnek ve dayanıklı deri, patenlerin tabanını oluşturarak onları giyenlere konfor ve esneklik sunuyordu. Bıçakla oyulmuş at kemiği, donmuş yüzeyler üzerinde süzülme hareketini mümkün kılıyordu. Bu buz patenleri, işlevselliklerinin ötesinde, Viking varoluşunun sıradan ama büyüleyici yönlerine açılan bir kapı sunuyor. Denizciler ve tüccarlar olarak Vikingler çok çeşitli ortamlarda gezindiler. Buz patenleri, pratiklik ile kültürel uyum arasındaki etkileşimi vurgulayarak hayatlarının çok yönlü doğasının altını çiziyor. Teknoloji ve seyahatin günümüzden çok farklı olduğu bir dönemde, Viking buz patenleri donmuş arazilerde etkili bir hareket imkanı sağlıyordu. Sahiplerinin yolculuklarının sessiz bir kanıtı olan bu emanetler, denizci Vikinglerin günlük deneyimlerini bize aktarıyor. Viking buz patenleri yalnızca pratiklikten bahsetmekle kalmıyor, aynı zamanda kültürel uygulamalara da bir bakış sunuyor. Paten kaymak, işlevsel amacının ötesinde sosyal veya rekreasyonel değere sahip olabilir. Viking toplumunda patenlerin varlığı, buzla kaplı aktivitelerin hayatlarının dokusuna entegre edildiğinin altını çiziyor. Bu buz patenlerinin keşfi, tarihi eserlerin korunmasına yönelik daha geniş bir misyonla örtüşüyor. Bu kalıntılar zamanın derinliklerinden ortaya çıkarken, bugün üzerinde durduğumuz kültürel ve teknolojik temelleri daha iyi anlamak için geçmişi korumanın ve incelemenin önemini bize hatırlatıyorlar. Viking buz patenleri, mütevazı gibi görünse de, modern hayal gücünü büyüleyen bir medeniyetin kalıcı mirasını yansıtıyor. Vikinglerin tarihin sayfalarıyla sınırlı olmadığını, çevrelerine uyum sağlayan, çağlar boyunca iz bırakan dinamik bireyler olduklarını hatırlatıyorlar bize. Viking buz patenleri sadece tarihi eserlerden çok daha fazlasıdır; bunlar Vikinglerin farklı ortamlar üzerindeki ustalığının ve yenilik kapasitelerinin bir kanıtıdır. Bu buz patenleri zamanın sınırlarını aşarak tarih boyunca ilerlememize ve bu efsanevi denizcilerin günlük yaşamlarına göz atmamıza olanak tanıyor. Geçmişten ortaya çıktıkça, Viking Çağı'nı tanımlayan zorunluluk, yaratıcılık ve kültürel evrim arasındaki etkileşimi keşfetmeye davet ediyorlar.
2
dk.
4 Haziran 2023
Kraliçe I. Elizabeth'i makyajı mı öldürdü?
Kraliçe I. Elizabeth, Avrupa tarihinin en ünlü hükümdarlarından biridir. Kraliçe, İspanyolların ülkeyi neredeyse fethettiği 1588 Armada krizi sırasında İspanya'ya karşı İngiliz direnişine öncülük etti. Son zamanlarda kraliçe hakkında sayısız kitap ve birçok film çekiliyor. Ancak I. Elizabeth hakkında daha az bilinen gerçeklerden biri, ölümünün güzellik tutkusundan kaynaklanmış olabileceğidir. Burada makyajının I. Elizabeth'i öldürüp öldürmediğini inceliyoruz. Elizabeth Tudor, 1533 yılında Kral VIII. Henry ve Anne Boleyn'in birlikteliğinden dünyaya geldi. Babasının karmaşık evlilik hayatı göz önüne alındığında, İngiliz tahtına veliahtlık sırasındaki yeri hiçbir zaman net değildi. Yine de, küçük üvey kardeşi Kral VI. Edward'ın 1553'te ve büyük üvey kız kardeşi Kraliçe I. Mary'nin 1558'de erken ölümü, onu Henry'nin hayatta kalan tek meşru çocuğu olarak bıraktı ve Elizabeth'in kraliçe olmasının yolunu açtı. Kraliçe 1603'e kadar 45 yıl hüküm sürdü ve bu onu İngiltere'nin en uzun süre hüküm süren hükümdarlarından biri yaptı. Elizabeth, nadiren kesin kararlar veren ve yalnızca hükümetin bütçelerini dengelemekle ilgileniyor gibi görünen, önyargılı bir birey olmasına rağmen, hükümdarlığı İngiltere'nin imparatorluğa yükselişine başladığı kraliçe olarak İngiliz milliyetçi tarih yazımında muazzam bir konum kazandı. İlk büyük koloniler İrlanda ve Kuzey Amerika'da denendi ve denizaşırı keşif seferleri yapıldı. Yurtdışında İngiltere, 1585 ile 1604 yılları arasında İspanyol İmparatorluğu'nun gücüyle karşı karşıya kaldı ve kıta genelinde Protestan davasını yönetti. Ülkesinde ise İngiliz Rönesansının devleri Shakespeare, Edmund Spenser ve Philip Sidney, Elizabeth'in sarayındaki figürler tarafından himaye edildi. Kraliçe Elizabeth'in Kibri 69 yaşına kadar yaşayan, on altıncı yüzyıl standartlarına göre ortalamanın üzerinde bir yaşam süresine sahip olan bir hükümdarın ölümünde herhangi bir ihmal olduğunu öne sürmenin uygunsuz olduğu düşünülebilir. İlk olarak, Elizabeth'in makyaja olan hayranlığını ve sonsuza kadar genç görünmeye çalışmasını inceleyelim. Elizabeth hiç evlenmedi ve "Bakire Kraliçe" olarak tanındı. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Virginia Eyaleti'ne bu sebeple onun adı verildi. Elizabeth, bu imajına uygun olarak, yaşlandıkça genç görünümünü korumaya çalıştı. Yıllar geçtikçe cildinin beyaz, dudaklarının kırmızı görünmesi için giderek daha fazla miktarda makyaj yapmaya başladı. Bu durum yaşlandıkça giderek zirveye ulaştı. Öyle ki, 1603'te öldüğünde, yüzünde bir santim kadar kalın bir makyaj tabakası olduğu söylendi. 16. Yüzyıl Makyajı Ölümcül Oldu Modern zamanlarda bu tek başına kişinin ölümüne pek neden olmaz. Yine de, erken modern Avrupa'da, Rönesans İtalya'sında geliştirilen ve 16. yüzyılda tüm kıtada moda olan kozmetiklerin çoğu zararlı ya da düpedüz tehlikeliydi. Örneğin, cildini aydınlatmak için kullandığı beyaz toz halindeki madde, ağır miktarda kurşun içeren bir madde olan 'Venedik ceruse' olarak biliniyordu. Bilindiği üzere kurşuna maruz kalma, zamanla feci sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Bu yeterince kötü değilmiş gibi, 16. yüzyılda ruj yapımında dudaklara kırmızımsı bir renk veren zinober maddesi kullanıldı. Zinober de zehirlidir ve esasen bir cıva sülfür mineralidir. Cıva zehirlenmesi, fiziksel ve nörolojik olarak çok geniş bir yelpazede sağlık sorunları yaratır. Dahası, kurşun ve cıva, Elizabeth'in 1580'ler ve 1590'larda yüzünü ve dudaklarını giderek daha fazla kapladığı farklı kozmetiklerde en yaygın iki toksik maddeydi. Arsenik gibi diğer zehirli maddeler erken modern makyajda kullanıldı. Kraliçe Elizabeth'in Makyajı onu öldürdü mü? Elizabeth'in güzellik tutkusunun ölümcül olduğu belirledikten sonra, onun kurşun veya cıva zehirlenmesinden öldüğüne dair açık bir kanıt olup olmadığını sormalıyız. Cevap belirsiz. Kraliçenin 1590'ların sonlarında ve 1600'lerin başlarında psikolojik durumu genellikle aşırı derecede düzensizdi. Bu durum makyaj malzemelerinden zehirlenme ile ilgili sorunlara işaret ediyor olabilir. Ama bunu bilmek kolay değildir. Elizabeth'in bu yıllarda psikolojik olarak zor birim durumda olması için yeterli nedeni vardı, özellikle İrlanda'daki büyük bir isyan, İspanya ile bir savaş ve eski saray gözdelerinden biri olan Essex'in ikinci Kontu Robert Devereux tarafından yapılan darbe girişimi. Dahası 1590'larda hayatı boyunca tanıdığı birçok kişinin ölümü, onu 1600'lerin başlarında izole edilmiş ve giderek daha fazla depresyona sokmuştu. Elizabeth, 24 Mart 1603'te Richmond Sarayı'nda öldüğünde otopsi yapılmadı. Günlerdir yatalaktı, ancak yaşı göz önüne alındığında, herhangi bir cinayetten şüphelenilmedi ve sonuç olarak hiçbir soruşturma yapılmadı. Dahası yetkililer, İskoçya Kralı VI. James'in Londra'ya gelmesinin beklediği süreçte I. Elizabeth'in naaşı günlerce yatağında bekletildi. Bütün bunlar, tarihçilerin onun ölüm nedeni hakkında spekülasyon yapmasına neden oldu. Önemli bir kaynak bu ölümün Kraliçenin 1558'den beri 45 yıl boyunca taç giyme yüzüğünü çıkarmayı reddetmesinin neden olduğu ciddi bir enfeksiyon sebebiyle olduğunu söylemektedir. Ek olarak, olası kanser, streptokok ve zatürre belirtileri vardı. Elizabeth'in makyajının onu öldürüp öldürmediğini belirlemek nihayetinde imkansızdır, ancak yıllar içinde ona önemli ölçüde zarar vermiş olduğuna şüphe yoktur.
3
dk.
29 Mayıs 2023
II. Mehmed’in İstanbul stratejisi nasıldı, hangi hamleleri yaptı?
21 yaşındaki hükümdar şehri fethetmek için bildiğimiz Boğazkesen Hisarı’nı, yani Rumeli Hisarı’nı inşa ettirdi. İnşaatı dört ayda biten bu hisarın yapılma amacı Boğazların kontrolünü ele geçirerek Karadeniz kolonilerinden İstanbul’a yardım gelmesini önlemekti. Bir de orduda Asya tipi süvarilerin dayanıklılığı var; ama önce II.Murad Han sonra da II. Mehmed Han orduya gerçek anlamda düzen getirdi. Fatih ayrıca ateşli silahlan kullanmayı biliyordu ve iyi bir stratejistti. İstanbul, Boğazlar geçidi tutulunca düştü. Karadeniz’deki Ceneviz kolonilerinden yardım, sütlü mamul, tahıl, bal gelmesi önlendi. Genç padişah, bir yandan da Nisan başında Edirne’den çektirdiği toplarla kuşatmaya başlamıştı. Kuşatma elli üç gün sürdü. Gayet şiddetli hücumlar yapıldı. Bu arada Nisan ortalarında, 22-23 Nisan gecesinde, büyük tarihçiler tarafından o dönemdeki esaslı raporlara dayanılarak tarif edildiği gibi, gemilerin Boğaz’ın başından Haliç’e indirilmesi gerçekleştirildi. İnce donanma hafif kadırgalardan oluştuğu için gemilerin bir gecede çekilmesi mümkündü.
1
dk.
bottom of page
















.png)