top of page
Sorularla Tarih
16 Nisan 2022
5 Soruda Bernard Lewis'in Hayatı
20. yüzyılın en önemli tarihçilerinden şarkiyatçı Bernard Lewis, İslam tarihi, Ortadoğu ve özellikle Türkiye üzerine yaptığı çalışmalarıyla ün saldı. Çok sayıda makale, akademik yayın ve kitaba imza atan Lewis 102 yıllık uzun yaşamı boyunca oldukça üretken oldu ve alanında tüm dünyada otorite olarak kabul edildi. Biz de bu önemli bilim insanını, Bernard Lewis kimdir, akademik alandaki faaliyetleri nelerdir, Bernard Lewis’in önemli eserleri hangileridir, Türklere bakışı nasıldır ve hangi ödüllere layık görüldü? gibi sorular ışığında sizlere tanıtmaya çalışacağız. 1. Bernard Lewis kimdir? 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren, İslam tarihi, Ortadoğu ve özellikle Türkiye üzerine yaptığı çalışmalarıyla bilinen İngiliz şarkiyatçı ve tarihçi Bernard Lewis 1916 yılında Londra’da dünyaya geldi. Londra’da yaşayan orta sınıf bir Yahudi ailenin çocuğu olan Lewis, Küçük yaşlardan itibaren yabancı dillere ve tarihe ilgi duydu ve Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Araştırmaları Bölümü’nü tamamladı. Takip eden yılda Paris Üniversitesi’nde eğitim alarak Semitik İncelemeler Kürsüsü’nden mezun olan Lewis, henüz yirmili yaşların başlarındayken Latince, Yunanca, Eski Ahit İbranicesi ve Arapça’ya merak saldı, yüksek lisans eğitimi sırasında da Farsça ve Türkçeyi de öğrendi. Dillere ve tarihe gönül veren tarihçi, tarih bölümünde yüksek lisansını tamamladıktan sonra 1939 yılında Londra Üniversitesi İslâm Tarihi Kürsüsü’nden döneminin meşhur oryantalistlerinden H.A.R. Gibb’in danışmanlığında hazırlamış olduğu The Ori gins of Ismailism adlı teziyle doktor unvanını aldı. İkinci dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, Batı dillerinin yanı sıra Arapça, Aramice, İbranice, Latince, Farsça, Osmanlıca ve Türkçe gibi dilleri bildiği için 5 yıl boyunca İngiliz ordusu ve istihbaratında aktif rol aldı. Buradaki başarılarından dolayı Lyndon Larouche, tarafından İngiliz istihbaratının Ortadoğu hakkındaki akıl hocası olarak adlandırıldı. Özel hayatına dair bilgi vermek gerekirse, 1947 yılında Ruth Hélène Oppenhejm ile evlendi. Bu evliliğinden evlilikleri, biri erkek biri kız olmak üzere iki çocukları olduktan sonra 1974 yılında sona erdi. Bernard Lewis ise uzun süren bir ömrün ardından 19 Mayıs 2018 tarihinde vefat etti. 2. Akademik alandaki faaliyetleri nelerdir? Akademik hayatı boyunca üzerinde yoğunlaştığı İslam dünyasının tarihsel ve mevcut durumu, İslam siyaset teorisi, İslam-Batı ve İslam-Modernlik ilişkileri, Yahudilik ve Ortadoğu siyasi coğrafyası gibi konular onun akademik yaşantısının bütününü oluşturdu. İlgili araştırmalarının ilk adımı olan 1937-38 akademik yılında Kraliyet Asya Derneği’nin verdiği burs sayesinde Ortadoğu’ya ilk seyahatlerini gerçekleştiren Bernard Lewis, ilk ziyaretini Mısır’a gerçekleştirerek sahaya indi ve bir süre Kahire Üniversitesi’nde okutmanlık yaptı. Londra Üniversitesi’nde yardımcı öğretim üyesi olarak göreve başlayan Lewis İkinci Dünya Savaşı nedeniyle akademiye verdiği aradan sonra 1945 yılında Kahire Üniversitesi’ne geri döndü. Burada icra ettiği görevinin ardından ise 1949 yılında dönem itibariyle yeni kurulan Londra Üniversitesi’nin Yakın ve Ortadoğu Tarihi Kürsüsü’ne atandı. Aynı yıl içerisinde Ortadoğu’ya üçüncü ziyaretini gerçekleştiren Lewis, Türkiye, İran ve İsrail sahalarında çalışma fırsatı buldu. Çalışmaya İstanbul’dan başladı. Türk kütüphane ve arşivlerinden yararlanarak araştırmalar yaptı. Bu dönemde yaptığı çalışmalar akademik kariyerinde önemli bir basamak oldu. 1974 yılına kadar geçen süreçte de Londra Üniversitesi’nde eğitimler vermeye devam etti. Aynı yıl içerisinde ABD’ye taşınan Lewis, Princeton Üniversitesi’nde göreve başladı ve aynı zamanda Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü’nde de görevde bulundu. Dönem Amerika’sının oryantalist araştırmaların yapılmasına uygun zemin sunması Lewis’in üretkenliğini arttırdı. 1982 yılında ABD vatandaşı olan Lewis 1986 yılına kadar Princeton Üniversitesi’nde görev yaptı ve emekli oldu. 1990 yılına kadar da Cornell Üniversitesi’nde hizmet verdi. Sonraki süreçte 1966 yılında kurucu üyeliğini yaptığı MESA (Kuzey Amerika Ortadoğu Araştırmaları Derneği - Middle East Association of North America)’da çalışmalarına devam eden Lewis, bu kuruma alternatif olarak düşünülen ASMEA (Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Derneğini - Association for the Study of the Middle East and Africa)’yı kurarak çalışmalarına burada devam etti. 3. Bernard Lewis’in önemli eserleri hangileridir? Yaşadığı dönem içerisinde çok sayıda esere imza atan ve Ortadoğu ve İslam tarihi alanlarında otorite kabul edilen Lewis’in eserlerinin neredeyse tamamı önem arz etmekte. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle akademiye verdiği araya kadar olan süreçte İsmaililiğin Kökeni, Bugünkü Türkiye ve Arap Araştırmalarında İngilizlerin Katlıları adlı çalışmaları yayımlayan Lewis, savaş sonrası süreçte çalışmalarına kaldığı yerden devam etti, 1947 yılında Diplomatik ve Siyasi Arapça El Kitabı’nı yayımladı. Takvim yaprakları 1950 yılını gösterdiğinde Tarihte Araplar adlı eseri yayımlayan Lewis, benzer zamanlarda Türkiye üzerine olan çalışmalarına yoğunlaştı. 1961 yılında yayımladığı meşhur kitabı Modern Türkiye’nin Doğuşu adlı kitabını yayımlamasının ardından İstanbul ve Osmanlı Medeniyeti adlı kitabı yayımlayan Lewis bu çalışmalarıyla önemli Türkiye uzmanları arasına girdi. 1960 yıllardaki üretkenliğini İslâm’da Irk ve Renk adlı kitabıyla süsledi. ABD’de bulunduğu süreçte verimliliği oldukça artan Lewis sırayla, Sırasıyla Tarih’te İslâm, Muhammed Peygamber’den İstanbul’un Alınışına Kadar İslâm, Hatırlanan, Kurtarılan ve İcad Edilen Tarih, Klasik ve Osmanlı İslâmı Çalışmaları, İslâm Dünyası, 16. Yüzyıl’da Filistin Kasabalarında Nüfus ve Varidat gibi önemli çalışmalara imza attı. 1980’li yıllar ise onun Yahudi çalışmalarına yöneldiği bir dönem oldu. Bernard Lewis’in Benjamin Braude ile birlikte editörlüğünü yaptığı Osmanlı İmparatorluğu’nda Hristiyanlar ve Yahudiler kitabı ilk adım olurken, İslam’ın Yahudileri ile Semitistler ve Anti Semitistler bu dönemde çıkan diğer kitaplardır. İran İslam Devrimi’nin oluşturduğu siyasal atmosfer nedeniyle de Müslümanların Avrupa’yı Keşfi ve İslâm’ın Siyasal Söylemi adlı kitapları yayımladı. 1990’lı yıllar yine Bernard Lewis’in dur durak bilmeden kitaplarını yayımladığı dönem olarak geçti. 11 Eylül sonrası kaleme almış olduğu eserlerde ise İslam ve İslam toplumuna dair olumsuz değerlendirmeler ilk defa göze çarpmaya başladı. İslâm’da Irk ve Kölelik, İslâm ve Batı, Avrupa’daki Müslümanlar, Modern Ortadoğu’nun Biçimlenmesi, Çatışan Kültürler, Ortadoğu, Ortadoğu’nun Çoklu Kimlikleri, Ortadoğu Mozaiği, Yanlış Giden Neydi? ve İslâm’ın Krizi adlı adlı kitaplar bu izlerin görüldüğü kitaplardır. 4. Türklere bakışı nasıldı? Bernard Lewis’in Türklere ve Türk coğrafyasına olan ilgisi yaptığı çalışmalarda görülmektedir. Ancak bu ilgisi yalnızca gerçekleştirdiği akademik çalışmalarla sınırlı değildir. Ermeni soykırımı iddiaları konusundaki söylemleri ve ortaya koyduğu tavır nedeniye Fransız mahkemelerince cezalandırılması onun Türk dostu olduğu algısını oluşturdu. Lewis, Türklerin bir Ermeni soykırımı gerçekleştirmediğini, bunun Ermeni saldırılarına verilmiş bir cevap olarak anlaşılması gerektiği üzerine görüşler beyan etti. Bunun yanında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik başvurusunun kabul edilmesi yönünde fikir sundu. Bu düşüncesini de Türkiye’de Batı karşıtı ve antidemokratik akımların güçlenme riskinden dolayı Avrupa Birliği’ne kabul edilmesi gerektiği üzerinde durarak destekledi. Bununla birlikte AB’ye girmese dahi demokrasisi ve iyi Batılılaşması sayesinde Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleri nezdinde öncü rolünü gölgelemeyeceği belirtir. 5. Hangi ödüllere layık görüldü? Çok sayıda bilimsel araştırmaya, makalelere ve önemli kitaplara imza atarak alanında dünyaca kabul gören bir otorite haline gelen Bernard Lewis, bu çalışmalarının karşılığında çeşitli ödüllere layık görüldü. Yaptığı çalışmalarda dolayı 1974 yılında Kudüs’teki İbrani Üniversitesi’nden fahri doktora alan Lewis, 1978 yılında ise İsrail Teknoloji Enstitüsü’nün Harvey Lucturer in the Humanities ödülüne layık görüldü. Kasım 2005 ve Haziran 2008 tarihlerinde ABD'den Foreign Policy ve İngiltere'den Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu dünyanın ilk 100 entelektüeli listelerinde, 2005 yılında 34’üncü olan Lewis 2008 yılında ise 13. sırada yer aldı. Bunun yanında Bernard Lewis, yukarıda ifade edilen Türklere karşı yaklaşımlarından dolayı 1998 yılı Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in elinden aldı, 2002 senesinde Amerika Atatürk Toplumu Derneği (ASA) tarafından, “evrensellik ve barışı simgeleyen” Atatürk ödülüne lâyık görüldü.
4
dk.
7 Nisan 2022
Kadızadeli hareketinin düşüncesi neydi?
17. yy.da Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu siyasi ve sosyal bunalımlar içerisinde ortaya çıkan Kadızadeliler, bir vaizler ve fakılar gurubunun ön ayak olduğu dini ve toplumsal bir hareketi ifade eder. Kadızadeliler hareketi, İslam Tarihinde eskiden beri tartışıla gelen ve zemin ve şartları oluştuğunda gün yüzüne çıkan iki önemli meselenin, tekke-medrese (şeriat-tarikat) ihtilafı ile bid’at sorununun Osmanlı Tarihinin bu sancılı dönemindeki tezahürlerinden başka bir şey değildir. Kadızadeliler, bir bakıma Selefiler veya Ehl-i hadis olarak bilinen İbn Teymiyye (ö.1328) mektebinin mirasçıları sayılabilir. Selefi düşüncenin en büyük temsilcisi Hanbeli mezhebinin imamı Ahmed İbn Hanbel idi. Bağnaz bir hareketi ve softa bir zihniyeti ifade eden Kadızadeliler hareketi, bidatlara karşı savaş açmak düşüncesiyle ortaya çıktı. Kuran ve sünnetin dışında her türlü İslami geleneği reddeden ilk tasfiyeci olan Birgivî Mehmed Efendi’den günümüze kadar bu dini ve toplumsal sorun gündemdeki yerini korumuştur. Mehmed Birgivî (ö.1573), Kadızadelilerin fikri seviyedeki lideri, İbn Teymiyye mektebinden etkilenen Türkçe bir ilmihal kitabı olan Risale-i Birgivî (Vasiyetname) adlı eseri en çok okunan kişidir. Bu hareket, adını ünlü vaiz Kadızade Mehmed Efendi’den (ö.1635) almıştır. Birgivî’nin etkisinde kalmış olan Kadızade Mehmed Efendi, Balıkesir’den İstanbul’a gelerek asıl şöhretini burada kazanmıştır. Selefi düşünceye dayanan bu hareketin görünürdeki hedefi, Peygamber zamanındaki (Asr-ı saadetteki) İslam anlayışını topluma ikame etmek, diğer bir ifadeyle Kuran ve Sünnet dışındaki bütün yenilik ve uygulamaları kaldırıp saf ve orijinal İslam anlayışını toplumda ve devlet kademelerinde yerleştirmek olarak özetlenebilir.
1
dk.
5 Nisan 2022
Orta Çağ Avrupası'nda feodalite nedir?
Feodal sistem, toprak malikliği üzerine dayalı bir yönetim biçimi, bir toplum yapısı ve de bir ekonomik rejimdir. Asıl üretim aracı toprak olup köylüler, bu toprağı kendi tasarruflarında bulundurmaktaydılar. Serfler ise yarı özgür köylüler olup senyöre siyasi ve hukuki açıdan bağımlıydılar. Manorlar ise senyör işletmeleri olup tüm bunlar, feodal sistemin çekirdeğini oluşturmaktadırlar. Sahip olunan topraklar ise fief idi. Köken olarak Merovenj döneminde yaygınlaşmış olan “beneficium” yani askeri hizmet karşılığında yapılan ve geri alınabilen toprak temlikine dayanmaktaydı. Feodalite, manoryal bir temele sahipti. Bunun sebepleri de ticarete, piyasa ilişkilerine ve para ekonomisine dayanmasıdır. Manor, aslında bir düzen oluşturmuş köydür ve tepesinde manor lordu denen bir senyör bulunurdu. Köylüler de elde ettikleri ürünlerin bir kısmını senyörlere verirlerdi. Bu sistem içerisinde senyörlerin ilk görevi, emri altındaki kişilerin geçimlerini sağlamaktı. Buna örnek olarak Fransa’da IX. yüzyılın sonundan itibaren rençperlere meskûn bir toprak parçasının verilmiş olması gösterilebilir.
Feodal sistemin iki temel unsuru vardı: Bunlar, toprak ve kişisel ilişkilerdir. Kişisel ilişkiler, soyluların korunması ilkesine dayanmaktaydı. Vassal, senyöre saygı ve sadakat yemini ederdi. Buna karşılık olarak senyör, vassalını korumakla görevliydi. Ayrıca kişisel ilişkiler bağlamında her ikisi de birbirine karşı sorumluydu. Lord, vassalı koruyacak, adaleti sağlayacak, toprağını işletecek, sorunları çözecek ve vassalın ölümü durumunda mirasın bölüşülmesini sağlayacaktı. Vassallar ise lorda hizmet edecek ve vergi ödeyecekti.
Zaten Orta Çağ Avrupa’sının genel toplumsal yapısı içerisinde dua edenler (oratores) rahipler; savaşanlar (belatores) savaşçılar ve çalışanlar (laboratores) yani köylüler ve de zanaatkârlar bulunmaktadır. Yani bu sınıfsal ayrışmalar, Avrupa’daki feodal sistemin genel çerçevesini çizmekteydi. Feodalizm, neredeyse her yerde farklı şekilde karşılaştığımız bir kavram olup Orta Çağ’da da bir yerden diğerine derken yayılan bir hastalık virüsü gibi olmuştur. Sonradan da kaybolmuştur denilir. Ancak gerçekten kaybolmuş mudur yoksa şekil mi değiştirmiştir? Tartışılır.. Bu nedenle Ortaçağ siyasi ilişkilerinin açıklanmasında Feodalizm kavramı, yetersiz kalınca onun yerine “Lordluk” terimi kullanılmaya başlanmıştır. İngiliz feodalizmi İngiliz Orta Çağ devletinin güçlülüğünün nedeni, Fransız feodalizmi ise Fransız Orta Çağ devletinin güçsüzlüğünün nedeni olarak açıklanmıştır. Fransa, Orta Çağ boyunca güçsüz bir merkezi yapıya sahip olduğu için feodalizmi kendine göre İngiltere ise güçlü bir merkezi yapıya sahip olduğu için kendine göre geliştirmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki; feodal yapı, zaten merkezi yapı güçsüz olduğu için ortaya çıkmıştı.
2
dk.
24 Mart 2022
Batı'da Haçlı Seferleri nasıl algılanıyor?
Haçlı Seferlerinin Batı’daki algılanma biçiminin, daha doğrusu biçimlerinin, hem dönemsel olarak hem de farklı bakış açılarına sahip kişi ya da topluluklar açısından değişiklik arz ettiğini söyleyebiliriz. Bir başka ifadeyle, Haçlı Seferlerinin Batı imgelemindeki imajı, bakılan yere, bakılan zamana ve bakılırken istinat edilen temele göre değişiklik arz eder. Bununla birlikte, bütün bu farklılıklar, Haçlı Seferlerine katılım sağlayan kişi ya da toplulukları motive eden nedenlerin idrak edilme biçimleri ile alakalıdır. Öte yandan Haçlı Seferlerine genel manada yüklenen anlam bakımından hemen hepsinin ortaklaştığı bir kesişme noktası vardır: “Kurtarmak.” Haçlı Seferlerinin başlatıldığı süreçte çerçeve neden olarak kurulmak suretiyle sloganlaştırılan “Kudüs’ü kurtarmak” idealinin ihtiva ettiği “Batı’nın kurtarıcılığı” nosyonunun, özellikle 19. yüzyıldan itibaren Batı dünyası tarafından yeniden hatırlanarak tutkuyla benimsendiği takip edilebilmektedir. “Medeniyetler çatışması” distopyasını tarihsel bir temele oturtmak için “kadim Doğu-Batı çekişmesi” dediği kötü rüyayı inşa eden Batılı zihin, kendisine biçtiği “kurtarma” rolüne tarihsel bir süreklilik icat edebilmek için Haçlı Seferlerini sıkça kullanmıştır, kullanmaya da devam etmektedir. Osmanlı topraklarını yağmalamak isteyen Batılıların en verimli bir biçimde kullandıkları argüman olan “hor görülen Hıristiyan topluluklarına yardım etme” bahanesi ve Ortadoğu’daki varlıklarını bu bahane üzerinden meşru bir zemine taşıma çabaları, klasik Haçlı mantığı üzerine kurgulanan “kurtarıcı” tavrın örneği değil midir? Bu bakımdan Haçlı Seferlerinin Batı’da, özellikle de Batı-dışı dünya üzerinde tahakküm inşa etmeye odaklanan hegemonik siyaset anlayışının meşrulaştırılmasına zemin hazırlayan bir tür ideolojik referans noktası olarak algılandığı belirtilebilir.
1
dk.
11 Nisan 2022
Cezzar Ahmet Paşa kimdir?
Cezzar Ahmet Paşa, Napoleon Bonaparte'a karşı Akka Kalesi'ni savunarak büyük bir zafer kazanmıştır. Cezzar Ahmed Paşa, 1708 yılında Bosna'da doğdu. Gençliğinde İstanbul'a giderek Hekimoğlu Ali Paşa'nın hizmetinde bulundu. 1756'da onunla birlikte Mısır'a gitti. 1758 yılında Kahire seyhulbeledi Bulutkapan Ali Bey'in adamlarından Buhayre kaşifi Abdullah Bey'in hizmetine girdi. Cidde yöresinde isyan eden Bedevilere karşı savaşlara katıldı. Abdullah Bey'in isyancı Bedeviler tarafından öldürülmesi sonucu onun yerine Buhayre kaşifliğine getirildi. Misilleme olarak 70 kadar Bedevi'yi öldürdü. Bu nedenle kendisine Arapça'da "deve kasabı" manasına gelen Cezzar lakabı takıldı. Bulutkapan Ali Bey, Ahmet Paşa'nın isyanı bastırmadaki cesaretini beğenip kendisini beyleri arasına dahil etti. 1768'de Cezzar Ahmet Paşa Memlükler arasındaki entrikalara karıştı. Bu sırada hizmetinde bulunduğu Salih Bey'i öldürmekle görevlendirildi. Bulutkapan Ali Bey'den korkarak Kahire'de barınamayacağını anladı ve Cezayirli kıyafetiyle Anadolu'ya kaçtı. Bir ara gizlice Mısır'dan Buheyre'ye döndü ve Hunadî aşiretinden kız alıp kendini Bulutkapan Ali Bey'in gazabından korumaya çalıştı. Ali Bey'in baskısı üzerine Suriye'ye kaçtı. Orada yerel aşiretlerden Sibaboğullarına sığındı. Daha sonra Beyrut ve Sayda hakimi Emir Mansur'un, ardından da Şam muhafızı Osman Paşa'nın hizmetinde bulundu. Daha sonra Akka'ya yerleşti. Yörede Zahir Ömer tarafından başlatılan büyük ayaklanmanın bastırılmasında büyük rol oynadı. 1772 yılında sahil muhafızı oldu. Bu dönemde Rus donanmasına ve Zahir Ömer'e karşı Beyrut'u savunmakla görevlendirildi. Bu vazifesini yapmaktayken Beyrut'ta egemen bir ayan olmaya çalıştı. Fakat bu girişimleri sonuçsuz kaldı. Bu başarısızlık nedeniyle 1773'te Beyrut'u terk etmek zorunda kaldı. Akka civarında bulunan Zahir Ömer'e sığındı. Daha sonra bulduğu ilk fırsatta Şam'a kaçtı. 1775'te Akka muhafızlığına, kısa bir süre sonra da vezir olarak Sayda beylerbeyliğine getirildi. Lübnan, Ürdün ve Filistin'deki karışıklıkları yatıştırdı. Bu başarıları nedeniyle Şam Beylerbeyliği'ne atandı. Napoleon Bonaparte komutasındaki Fransız ordusu 1798'de Mısır'ı işgale başlayınca, Osmanlı Devleti Cezzar Ahmed Paşa'dan bölgede yığınak yapmasını istedi. Bu sırada Bonaparte, El-Ariş, Gazze ve Yafa'yı işgal etmiş, Mart 1799'da Akka önüne gelmişti. İki aydan fazla süren kuşatma, Osmanlı donanması ve Nizam-ı Cedid ordusundan destek gören Cezzar Ahmet Paşa'nın güçlü savunması karşısında başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine Napoleon Bonaparte, 21 Mayıs 1799 tarihinde Akka'dan çekilmek zorunda kaldı. Ahmed Paşa’nın karşısında ilk yenilgisini yaşayan Napolyon: ''Akka’da durdurulmasaydım, bütün Doğu’yu ele geçirebilirdim!'' sözünü söylemiştir. Cezzar Ahmed Paşa 7 Mayıs 1804 tarihinde vefat etti. Ölümüne kadar Akka Beylerbeyliği görevini yürütmüştür.
2
dk.
6 Nisan 2022
Yahudiler için Kudüs neden önemlidir?
Yahudi kaynaklarında Yeruşalim diye bilinen Kudüs Yahudilerin kıblesi, kutsal şehridir. Yahudilere göre Kudüs ile Yahve arasında özel bir bağ vardır. Tanrı bu şehri kendi şehri olarak seçmiştir ve ebedilik bu şehirde yaşar. Yahudi kutsal metinlerinde Kudüs şehrini ifade etmek için pek çok isim ve sıfat mevcuttur. Yahudi ibadet ve dualarında Kudüs önemli yer tutmaktadır. Kudüs kıbledir ve tüm Yahudilerin ibadet sırasında Kudüs’e yönelmeleri gerekmektedir. Günlük dualarda Kudüs sürekli hatırlanır. Rabbiler Kudüs’ün dünyanın merkezi olduğunu, tüm dünyanın Siyon’dan yaratıldığını, göklerin kapısının Kudüs olduğunu, Hz. Âdem’in yaratılması için yeryüzünden alınan toprağın Kudüs’ten alındığını belirtmişlerdir. Yahudiler gelecek bir zamanda Mesih’in geleceğine ve Yahudilerin yeniden Kudüs’ü ele geçirerek devlet kurarak Kudüs’ün yeniden eski ihtişamına kavuşacağına inanırlar. Kudüs’le ilgili eskatolojik bilgiler, Yahudi düşüncesinde ahir zamanda evrensel egemenlik ve Kudüs’ün dünyanın kraliyet başkenti olduğunu anlatmaktadır. Başlangıçta Kudüs İsrailoğulları için sıradan bir şehir olmuştur. Hz. Musa’nın halefi Hz. Yuşa bu şehri ele geçirse de sonra onu, uğrunda savaşılacak bir şehir görmediğinden olmalı ki bırakmıştır. Kudüs, İsrailoğulları’nın gündemine Hz. Davud ve oğlu Hz. Süleyman ile birlikte girmiştir. Hz. Davut şehri ele geçirmiş ve onu başkent yapmıştır. Hz. Süleyman zamanında şehre mabet yapılmış ve Yahudiler için kutsal sayılan sandık buraya getirilerek mabedin “kutsalların kutsalı” adlı odasına konmuştur. Bununla da Kudüs dini bir anlam ifade etmeye başlamış, yalnızca siyasi merkez değil aynı zamanda dini bir merkeze dönüşmüştür. Kudüs’ün kutsallaşması Hizkiya (M.Ö. 727–697), Yoşiyahu (M.Ö. 640–609) ve Babil Sürgünü (M.Ö. 586-538) zamanında aşamalı olarak gerçekleşmiştir. Bir zamanlar Yehuda Devleti’nin başkenti olup sadece bu devletin vatandaşları için özel olan Kudüs, vatanı sembolize eden bir şehir kimliğine bürünerek Yahudilerin tamamı için manevi bir merkeze, kıbleye dönüşmüştür.
1
dk.
4 Nisan 2022
Babailik nedir?
Orta Asya’dan Maveraünnehir ve Horasan’a inen Türkler burada Müslüman Araplarla karşılarak peyderpey İslamlaşmaya başladılar. Ancak eski inançlarını birden terk etmeleri beklenemezdi. Eski kam ve şaman denilen din adamlarının yerini Bab, ata, baba, dede vb. lakap ve unvanlar taşıyan dini ve sosyal liderler aldılar. Ata Ahmed Yesevi, Dede Korkut, korkut Ata gibi önemli mistik şahsiyetleri göçebe Türkmenler arasında İslamiyet’in yayılmasına çalışıyorlardı. Bu yüzden Türkler arasında mistik bir Müslümanlık anlayışı hakim olmuştur ve Anadolu’ya da göçlerle aynı şekilde gelmiştir. Anadolu’ya Horasan üzerinden gelen ve aralarında Türkmen şeyh ve dervişlerinin başlıca yönlendiricisi olduğu Türkmen unsurları Horasan erenleri, Rum erleri, Abdal, ve baba unvanlı liderler halkı teşkilatlandırarak aşiret yapıları bozulmadan çeşitli tarikat yapılanmaları şeklinde varlıklarını ve Orta Asya’dan getirdikleri inançlarını Anadolu’da yaşatmışlardır. İşte Babaîler zümresi bu derviş tarikatlarından birisidir. Aslında bir Vefai şeyhi olan Baba İlyas-ı Horasanî, önderliğini yaptığı Babailer isyanı ile adını Selçuklu kaynaklarına geçmesine sebep olmuştur. Baba İshak, Geyikli Baba ve Hacı Bektaş Veli gibi önemli dervişler Baba İlyas’ın mürididirler. Babailer sıkı bir takibe uğrayınca siyasi kimliklerini bırakarak Abdalan-ı Rum şeklinde sadece dini ve mistik bir dönüşüm geçirmiştir. Kısaca Babailik, Anadolu’da Türkmen şeyh ve dervişlerin kurduğu heterodoks bir tarikat olarak Ortodoks yani devlet İslamı diyebileceğimiz Sünni İslam anlayışının karşısında muhalefet halkasını oluşturmuştur. Bugün Alevi-Bektaşi geleneği, Babailerin devamı sayılabilecek unsurlar taşımaktadır.
1
dk.
23 Mart 2022
Çaka Bey nasıl öldü?
1071 yılında meydana gelen Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu’ya gelen Türkmen beylerinden biri olduğu düşünülen Çaka Bey, Bizanslılara esir düştüğü için 1081 yılına kadar ikamet etmek zorunda kaldığı Bizans sarayına ve siyasî kültürüne hâkim olması ile diğer Türkmen beylerinden ayrılan özel bir yöne sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, denilebilir ki, bu Türkmen beyinin Bizans Devleti’ni iyi tanıması, sözü edilen devletin siyasî kültürü üzerinde belirleyici olan iç ve dış dinamiklere vâkıf olması, onun 1081 yılında sonra Batı Anadolu’da güçlü bir siyasî aktör olarak ortaya çıkabilmesine zemin hazırlamıştır. İzmir ve civarında hâkimiyet tesis eden Çaka Bey, gerek Bizanslıları iyi tanıması gerekse Türklerde o dönemlerde pek bulunmayan denizcilik deneyimi ile İstanbul’u tehdit etmeye başlamış, hatta kızını kendisine verdiği Türkiye Selçuklu hükümdarı I. Kılıçarslan ile sıhriyet ve ittifak kurup Trakya’da bulunan Peçenek Türkleri ile de anlaşarak muhtemelen Bizans’ı kontrol altına alma, belki de İstanbul’u fethetme planları yapmaya başlamıştır. Onun bu yöneliminin, sonunu hazırlayan gelişmeleri başlattığını söyleyebiliriz. Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos, Çaka Bey liderliğinde kendisine karşı kurulan planın doğurabileceği vahim sonuçları fark ederek vakit kaybetmeden harekete geçmiş ve Türkiye Selçuklu hükümdarı Kılıçarslan ile iletişime geçerek Sultan ile Çaka Bey’in arasını bozmayı başarmış, onu, kayınpederinin asıl hedefinin Bizans değil de Selçuklu ülkesi olduğuna ikna etmiştir. Bunun üzerine Çaka Bey’e tuzak kuran I. Kılıçarslan, evvela onun üzerine yürümüş, daha sonra meselenin aslını öğrenmek için yanına gelen kayınpederini, onuruna düzenlediği bir ziyafet esnasında katlettirerek ortadan kaldırmıştır.
1
dk.
7 Nisan 2022
Somme Muharebesi nasıl gerçekleşti?
Somme Muharebesi, 1916 yılındaki Fransa'da gerçekleşen 1 milyondan fazla zayiat ile I. Dünya Savaşı'nın en büyük çarpışmalarından biri. İngilizler tarafından ilk defa tankın kullanıldığı savaştır. 1915 tarihinde İttifak Devletleri'nin büyük bir zafer kazandığı Doğu Cephesi'nde; 1916 yılında durum İtilaf Devletleri'nin lehine değişti. Alman Generali Von Hindenburg, 1915 yılında Tannenberg'te Rus ordusunu imha etti. Ayrıca, 40.000 esir almıştı. Ancak, Rusya 10 milyon talimli Rus askerini, Galiçya Cephesi'ne sevk etti. Bu nedenle, Avusturya Cephesi yarıldı. Bu nedenle, Almanya Batı Cephesi'nden Doğu Cephesi'ne sevk etmek zorunda kaldı. Dolayısıyla, Almanya'nın Batı Cephesi'nin zayıflamasına ve Fransa'nın Verdün şehrini ele geçirememesine neden oldu. Almanların amacı; Verdün'ü alıp, İngiltere-Fransa arasındaki Manş Denizi'ne kadar ilerlemekti. Böylece, iki devletin birbiri aralarındaki yardımlaşmayı engellemek istiyorlardı. Haziran 1916 tarihinde Rus orduları, Galiçya'ya büyük bir taarruz harekâtı ettiler. Bu nedenle, 200 bin Avusturya askerini esir aldılar. Doğu Cephesi'ni de savunmak zorunda kalan Almanya Batı Cephesi'ni zayıf bıraktı. Verdün şehrinin alınması haline, Fransa yenilebilirdi. Bu nedenle, Verdün şehrini kahramanca ve azimle savundular. Galiçya Saldırısı, nedeniyle Fransa cephesi rahatladı. Verdün'deki savaşta Almanya ve Fransa, 500 binden fazla kayıp verdiler. Doğu Cephesi'ndeki kayıplar da üstüne eklenirse, Rusya, Fransa, Avusturya ve Almanya 1 milyondan fazla kayıp verdiler. Nazi Almanyası Führer'i Adolf Hitler de bu savaşta onbaşı olarak yer almış ve bacağından yaralanmıştır.
1
dk.
5 Nisan 2022
Tuğrul Bey nasıl hükümdar oldu?
Bu soruya tam manasıyla cevap verebilmek için 1025 tarihinde gerçekleşen Semerkand Görüşmesi’ni hatırlatmak gerekiyor. Selçuk’un ölümünden (1007 veya 1009) sonra ailenin başına geçen oğlu Arslan Yabgu, Karahanlı Ali Tegin ile ittifaka gidip iyice güçlenince bölgenin gerçek efendileri olan Karahanlı Yusuf Kadır Han ile Gazneli Mahmud duruma müdahale etme gereği duymuştu. Bu sebeple bahsetmiş olduğumuz ikili Semerkand’ta bir görüşme gerçekleştirdi. Buradan Arslan Yabgu ve Ali Tegin’in bertaraf edilmesi kararı çıktı. Gazneli Mahmud, Arslan Yabgu’yu bir ziyafete davet ederek onu yakalattı, daha sonra da hapsettirdi. Esaretten kurtulamayacağını anlayan Arslan Yabgu, ailenin hakimiyet sembolü olan ok ve yayı yeğenleri Tuğrul ve Çağrı Bey’e göndererek liderliği onlara bırakmıştı. Liderlik her ne kadar Tuğrul ve Çağrı’ya geçmişse de sıkıntılı bir yaşam sürdürmeye devam etmişlerdi. Çünkü bu dönemde Gazneli Mahmud ve Ali Tegin onlar üzerinde baskı kurmuş, hatta onlar üzerine asker sevk etmişti. Gazneli Mahmud’un ölümüyle (1030) kısa da olsa rahat bir nefes alan Selçuklular’a Harizmşah Altuntaş tarafından Harizm’de yaşama izni verilmiş, onun oğlu Harun da bu izni genişleterek devam ettirmişti. Ancak bağımsızlık amacı güden Harun’un Gazneliler tarafından öldürülmesiyle birlikte Harizm’de kalamayan Selçuklular, 1035 tarihinde Horasan’a göçmüşlerdi. Aslına bakıldığında onların asıl hikayesi de bundan sonra başladı. Gazneli Sultanı Mesud bu göçü bir oldu-bitti kabul ederek Selçuklular’ın üzerine bir ordu gönderdi. Ancak sonuç beklediği gibi olmamış, savaşı kaybeden Gazneliler, Selçuklular ile barış imzalamak zorunda kalmıştı. Anlaşma şartları gereği Tuğrul, Çağrı ve Musa Yabgu, küçük de olsa idari anlamda özerklik kazandı. Ama 1035’de başlayan mücadele süreci Dandanakan Savaşı’na kadar devam etti. Dandanakan Savaşı kazanan Selçuklular, Merv’de bir kurultay toplayarak devletlerini kurmuş, hâkim bulundukları toprakları da hanedan mensupları arasında paylaştırmıştı. Diğer bir ifadeyle eldeki topraklar üçe bölündü. Bu kurultayda alına bir diğer kara ise Tuğrul Bey adına “Horasan Emîri” unvanıyla hutbe okutulmasıydı. Böylece Tuğrul Bey, yeni kurulan Büyük Selçuklular Devleti’nin ilk hükümdarı olarak kabul edilmişti. Bununla birlikte Çağrı Bey ve Musa Yabgu, hâkimiyet bölgelerinde kendi adına para bastıracak ve hutbe okutacaktı. Ancak dışarıdan bakanlar için Tuğrul Bey, tüm ülkenin sultanı idi.
2
dk.
4 Nisan 2022
Orta Çağ’da Cadılar neden kadınlarla özdeşleşti?
Bu konuda özellikle Cadı–Kadın eşleşmesinde aslında antikçağlardan beri süre gelen batıl inançların büyük etkisi vardır. Eskiden beri kadınlar, yaşanılan tüm felaketlerin sebebi ve Tanrı’nın laneti olarak görülmekteydi. Hatta tüm olumsuzluklar, kendini şeytana adayan cadıların bir işareti olarak kabul edilmekteydi. Bu noktada büyü ve kadın da birbiriyle özdeşleşmiş olup bunun temelini oluşturmuştu. Bu da o dönemlerde kötülüklerden ve hastalıklardan arınmak için ak büyü ile bitkilerin şifasına başvuran kadınların yakılması gibi çok üzücü olan kanlı olaylara zemin hazırlamıştır. Yani büyü ve kadın, batıl inançların bir bütünü olarak görülmekteydi.
“Malleus Maleficarum” adlı eser, Engizisyon döneminde cadı avcılarına yol göstermeyi amaçlamaktaydı. Bu eserdeki tüm soru ve cevaplar ile şeytan ve kadın birlikteliği ve dönemin kadın düşmanlığı yansıtılmaktadır. Şöyle ki; kadınları düşündüğümüzde ilk akla gelen neden böyle bir hainliğin erkekten çok daha kırılgan bir cinsiyette arandığı ve özellikle batıl inanç ve büyücülük konusunda kadınların seçildiğidir. Tüm bunların sebebi, kadınların zayıf varlıklar olarak görülmeleridir. Yaratılış olarak sahip oldukları farklılıklar, onların zayıflığı olarak kabul edilmiştir. Çünkü genel anlamda toplum, eril bir yapıdadır.
Kutsal Kitap İncil de bile “Efsuncu kadını yaşatmayacaksın” ya da Timotheus’a I.Mektup’ta yer alan “Kadın, kesinlikle birine bağımlı olarak sessizce öğrensin. Kadının öğretmesine ya da erkeğe egemen olmasına izin vermem. Kadın, sessiz kalmalıdır. Çünkü önce Adem yaratıldı, sonra Havva. Üstelik Adem kandırılmadı; ama kadın, kandırılarak suç işledi” tarzındaki ifadeler, kadının toplumdaki yerine ve acizliğine kanıt olarak görülmüştür. Cadı avı olarak adlandırılan dönemlerde XI.-XVIII. yüzyıllar arasında pek çok kadın, bu yüzden mahkûm edilmiştir. Orta Çağ’daki Cadı Avı süreci de çok sayıda yoksul ve savunmasız kadınının şeytanın kölesi olarak ölüme yürümesine neden olmuştur.
1
dk.
22 Mart 2022
Nazi Almanyası'nda açılan ilk toplama kampı hangisidir?
Toplama kampı, düşman olarak görülen bir topluluğun, genelde çok kötü koşullarda toplatılıp tutsak edilmesi amacıyla yapılan büyük kapalı yerlerdir. Bu grup politik muhaliflerden, düşman bir devletin vatandaşlarından, belirli etnik veya dini gruplardan, kritik bir çatışma alanında yaşayan sivillerden veya başka insan gruplarından oluşabilir. İnsanların tutuklanması genel sebeplere bağlıdır ve hukuki bir sürecin veya gereğince bir yargılamanın sonucunda gerçekleşmez. Nazi Almanyası'nda açılan ilk toplama kampı Dachau toplama kampıdır. Dachau, Almanya'nın güneyinde bulunan Bavyera eyaletine bağlı Münih'in yaklaşık 16 km (9,9 mil) kuzeybatısında yer alan bölgede, terk edilmiş bir barut ve mühimmat fabrikası arazisinde açıldı. Dönemin Münih Polis Şefi Heinrich Himmler, terk edilmiş olan bu binaların gözaltına alınan tutsaklar ve mahkûmlar için kullanılıp kullanılamayacağını görmek için gezdi ve bu alanda bir toplama kampının kurulmasını emretti. Kamp komutanı olarak da Theodor Eicke'yi atadı. Kamp, 22 Mart 1933'te yaklaşık 200 mahkûmun Stadelheim Hapishanesi'nden nakledilmesiyle açıldı. Dachau Toplama Kampı, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi ve Alman Ulusal Halk Partisi'nin koalisyon hükûmeti tarafından kurulan ilk düzenli toplama kampı olmasının yanında, siyasi tutuklular için de ilk toplama kampıdır. Aralarında 23 Türk vatandaşının da bulunduğu 45 bin kişiye mezar olmuştur. Nazilerin Sovyet savaş esirlerine karşı işledikleri suçlar kapsamında çok sayıda kişi burada infaz edildi.
1
dk.
bottom of page
.png)











