top of page
Sorularla Tarih
29 Haziran 2021
Türkiye Selçuklu Devleti ne zaman kuruldu?
Malazgirt savaşından çok kısa bir süre sonra Türkler İstanbul’un yanı başındaki İznik’e kadar olan toprakları ele geçirip, Anadolu’daki ilk devletlerini kurmuşlardı. Bu devletin kuruluş tarihi çeşitli tartışmalara sebep olmuştur. Türkiye Selçuklu Devleti’nin hangi tarihte kurulduğu konusunda araştırmacılar çeşitli tarihler ileri sürmüşlerdir. Mehmet Altay Köymen, 1073 tarihini gösterir. Ayrıca aynı devletin 1077 ve 1092 tarihlerinde iki defa daha kurulduğu fikrindedir. Mükrimin Halil Yinanç 1077, Zeki Velidi Togan ve J. Laurent ise 1080’de kurulduğunu ileri sürerler. İbrahim Kafesoğlu 1092 tarihinin üzerinde durur. Türkiye Selçukluları üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Osman Turan’ın devletin kuruluşu olarak gösterdiği tarih ise 1075’tir. Osman Turan’ın 1075 yılını kabul etmesine dayanak yaptığı deliller, bu tarihin doğru olma ihtimalinin fazla olduğunu gösterir. Süryanî Mihail, Anna Kommena ve Zonaras’ın eserlerindeki kayıtlar, 1075’te Süleyman Şah’ın bağımsızlığını ilân ederek, “Sultan” ünvanını aldığını ortaya çıkarmaktadır. Yine bu yılda, Bizans’la yapılan antlaşma da, bağımsızlığın hukukî belgesidir.
1
dk.
29 Haziran 2021
Osman Gazi’nin kaç oğlu vardı?
Osman Gazi’nin Orhan, Alaeddin, Pazarlu, Hamid, Melik Bey, Savcı Bey ve Çoban Bey isimlerinde yedi oğlu ve Fatma isimli bir de kızı vardı. Osman Bey öldüğünde üç oğlu hayattaydı. Büyük oğlu Orhan Bey babası hayattayken, Osman Bey’in hastalığından dolayı beyliğin yönetimini fiilen ele almıştı. Bu yüzden babasının ölümünden sonra tahta çıkması zor olmadı. Tahta çıktığında da kardeşi Alaeddin derviş olup, devlet işlerine karışmadı. Diğer kardeşi Pazarlu Bey de ağabeyinin hükümdarlığını tanıyarak, onunla beraber fetihlere katıldı. Hamid, Melik Bey ve Çoban Bey isimli şehzâdeler hakkında isimlerinden başka bir bilgi yoktur. Osman Gazi’nin kaç oğlu olduğu konusu, dönemin kaynaklarının azlığı nedeniyle tarihçiler arasında küçük farklılıklar gösterse de, genel kabul gören kroniklere göre Osman Bey'in yedi oğlu olduğu bilinmektedir. Bu isimler; Orhan, Alâeddin, Pazarlı, Çoban, Hamid, Melik ve Savcı beylerdir. Bu kardeşler arasında tarihsel olarak en çok öne çıkanlar, kendisinden sonra tahta geçen Orhan Gazi ve devletin idari teşkilatlanmasında büyük rol oynayan Alâeddin Paşa’dır. Osman Gazi'nin vefatından sonra beyliğin başına, askeri başarılarıyla öne çıkan Orhan Gazi geçmiştir. Ancak büyük oğlu olduğu düşünülen Alâeddin Paşa, bazı rivayetlere göre taht üzerinde hak iddia etmemiş, aksine kardeşine sadakatle hizmet ederek devletin ilk "veziri" olmuştur. Alâeddin Paşa, Osmanlı’nın ilk askeri düzenlemelerini yapmış, ordunun kıyafetinden teşkilat yapısına kadar pek çok yeniliğe imza atmıştır. Bu durum, Osmanlı hanedanının ilk yıllarında kardeşler arası iş birliğinin ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Pazarlı, Çoban, Hamid, Melik ve Savcı beyler hakkında elimizdeki bilgiler daha sınırlıdır. Ancak bu şehzadelerin, babaları Osman Gazi’nin fethine çıktığı bölgelerde birer "uç beyi" veya yönetici olarak görevlendirildikleri tahmin edilmektedir. Örneğin, isimleri çeşitli vakfiyelerde veya yer isimlerinde yaşayan bu şehzadeler, fütüvvet geleneği içinde beyliğin sınırlarını genişleten ve sosyal yapıyı güçlendiren figürler olarak yer almışlardır. Özellikle Savcı Bey'in ismi, Osman Gazi’nin kardeşi olan ve şehit düşen Savcı Bey ile karıştırılsa da, oğullarından birinin adının da Savcı olduğu kaydedilmiştir.
2
dk.
29 Haziran 2021
Osman Gazi 1304 Sakarya Seferi'nde nereleri fethetti?
İlk dönem Osmanlı tarihinin kronolojisi oldukça karışıktır. Ancak Osmanlı tarihçiliğinin en önde gelen isimlerinden Halil İnalcık’ın araştırmaları Osman Gazi’nin askerî faaliyetlerini aydınlatmıştır. Osman Gazi, Bapheus ve Dimbos zaferlerinden sonra 1304’te Sakarya üzerindeki Bizans kalelerine karşı bir sefer düzenledi. Bu seferden önce Karacahisar’a çağırılan Harmankaya Tekfuru Köse Mihal Müslümanlığa davet edilmişti. Sefer sırasında Leblebüci Hisarı, Çadırlu, Lefke (Osmaneli), Mekece tekvurları direnemeyeceklerini anladıklarından itaat ettiler. Geyve Tekfuru, kalesini boş bırakarak kaçmıştı. Ancak kaçan tekfur yakalandı. Geyve’den sonra Tekfur Pınarı fethedildi. Osman Gazi, 1304 seferindeyken Çavdar Tatarı, yani Moğollar Karacahisar’ı yağma etmişlerdi. Bu yüzden kendisi Karacahisar’da kalarak oğlu Orhan Bey ile Köse Mihal, Akçakoca, Konur Alp ve Gazi Rahman’ı 1305’te Kara Çepüş ve Kara Tigin kalelerini fethe gönderdi. Bizans İmparatoru da bölgeye yardım göndermişti. Orhan Gazi, Kara Çepüş Kalesi’ne geldiğinde ordusunu üçe bölmüş, bir kısmıyla kaleyi kuşatmış, bir kısmını kale yakınlarındaki dereye saklamış, bir kısmını da kalenin öbür tarafına geçirmişti. Orhan Gazi’nin kuvvetleri kaleye saldırdıktan sonra kaçtılar. Bunun üzerine kaleden çıkan tekfur, pusuya düşürülerek mağlup edildi ve kale alındı. Ardından Absuyu fethedildikten sonra Kara Tigin kalesi üzerine hareket edildi. Kara Tigin Tekfuru teslim olmayı reddedince kale kuşatılıp fethedildi. Osman Gazi fethedilen kaleleri komutanlarının idaresine vermişti. Kara Çepiş Kalesi’nin idaresi verilen Konur Alp, Akyazı ve Tuz Pazarı’nı da ele geçirdi. Daha sonra da Orhan Gazi devrinde Akyazı, Konrapa, Bolu ve Mudurnu’yu fethetti. Absuyu’na yerleşen Akça Koca, Osman Gazi’nin yeğeni Aktimur’la birlikte İzmit’e doğru Akova’ya akınlar yaptı.
1
dk.
29 Haziran 2021
Ankara İsmi Nereden Gelmektedir?
Bilinen 3200 yıllık tarihinde Hatti ve Hitit uygarlıklarından izler taşıyan; Frigya, Likya ve Pers egemenliklerini; İskender’i, Trakya ve Selefki krallıklarını; Roma ve Selçuklu dönemlerini, Osmanlıyı ve Timur’u gören Ankara, binlerce yıl boyunca değişik isimlerle anılmıştı. Bunlardan birkaçı, aynı anlamlarda olan Ankuwa, Ankira, Ankagra, Angori, Engüri, Angora ve benzerleridir. Frigya kralı Gordios’un oğlu Kral Midas’ın, denizden 960 metre yükseklikteki Ankara platosunda Ankor adı verilen bir gemi çapası bulup çevreye bu ismi verdiği efsanesi yaygın bir görüştü. Ankara adı gerçekten bir gemi çapasından mı gelmişti? Atatürk hiç de böyle düşünmüyordu. Yunanistan Başbakanı Venizelos’un, Atatürk’ü resmen Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdiği yıllardı. Türkiye’yi ziyaret etmekte olan Yunanistan Başbakanı General J. Metaksas ve beraberindeki heyet, 17 Ekim 1937 Salı günü saat 17:00’de Atatürk tarafından Çankaya’da kabul edildi. Atatürk: Ankara adının nereden geldiğini bilir misiniz ekselans ? General J. Metaksas: Bilemiyorum. Atatürk: (Dünya atlasının bir sayfasını açıp Asya’da Baykal Gölü yakınındaki “Angarsk” kentini gösterir.) İşte buradan geliyor ekselans ! General J. Metaksas: Pek ikna olmadım. Başka bir fikriniz var mı ? Atatürk: Orta Asya’daki Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin isimleri nasıl Adana çevresindeki nehirlere Seyhan ve Ceyhan olarak verilmişse, Ankara adı da çok eski tarihlerde (Türklerce) Orta Asya’dan getirilmiş olamaz mı ? General J. Metaksas: Olabilir, dikkate almak lazım.
1
dk.
29 Haziran 2021
İlk Osmanlı askerî teşkilatı nasıl kuruldu?
Orhan Gazi devrinde Osmanlı Beyliği’ni diğer Anadolu beyliklerinden ayı ran icraatlardan biri de askerî bir teşkilatın kurulmasıdır. Osmanlı Beyliği’nin askerî gücü başlangıçta diğer Anadolu beylikleri gibi aşiret kuvvetlerinden oluşuyordu. Orhan Gazi devrinde Vezir Alaeddin Paşa ve Çandarlı Kara Halil tarafından Türk köylülerinden vergi muafiyeti ve seferde günde iki akçe maaş verilmesi karşılığında yaya ve müsellem (süvari) adı altında bir askerî teşkilat oluşturuldu. Bu, beylikten devlete geçişte önemli bir adımdı. Osmanlılar’ın, Anadolu beylikleri arasında farklı bir yapı kazanmaları bu tür devlet örgütlenmeleriyle aşiret yapısından kurtulmaları sayesinde oldu. Nitekim 1330’lu yılların başında Anadolu’yu gezen meşhur Arap seyyahı İbn Battuta, Orhan Gazi’nin Türkmen beylerinin önde gelenlerinden biri olduğunu, devamlı faaliyette olan büyük bir askerî gücünün bulunduğunu söyler. Yaya ve müsellem teşkilatı bir süre sonra büyüyen devletin askerî ihtiyacını karşılayamaz hale gelince, I. Murad devrinde Kapıkulu sistemi kuruldu. Kapıkulu sisteminin büyümesiyle yaya ve müsellemlere ihtiyaç azaldı ve bu askerî teşkilat Osmanlı ordusunun geri hizmet kıtalarından oldu. Sefere çıkılırken yolların, köprülerin tamiri ve ordunun çeşitli ihtiyaçlarının temini gibi görevleri yerine getirmekle sorumlu birlikler hâline geldiler.
1
dk.
29 Haziran 2021
Adil Giray Han Kimdir?
Çok maceralı bir hayatı olmuştur bu Kırım Hanının. Babası Devlet Giraydan sonra 1577’de han olan kardeşi Semin Mehmet Giray'ın döneminde kalgay olan Adil Giray'ın parlak, etkileyici bir hayat hikâyesi var. Çok cesur ve iyi de bir asker aynı zamanda. Biliyorsunuz, III. Murad zamanında Safevîlere karşı yürütülen mücadelelerde onun mühim bir yeri var. Bu savaşlar sırasında başında olduğu Kırım kuvvetleri ile birlikte Kafkasları aşarak o sırada Şirvan’da bulunan Özdemiroğlu Osman Paşaya iltihak etmiş ve o arada çok zor durumda olduklarını bildiğimiz Osmanlılar bu sayede Safevîlere karşı iyi bir zafer elde etmişlerdi. Fakat muhtemeldir ki başarılarından dolayı biraz da ihtiyatsız olan Adil Giray, kalabalık bir düşman birliğinin hücumu esnasında, çok iyi bir direniş sergilemiş olsa da esir edildi. Kaynaklarımız, Safevî Şahı tarafından Kazvin’e götürülüp burada bir eve yerleştirildiğini ve her türlü ihtiyacınında karşılandığım kaydederler. Hatta İran Şahı bu kadarıyla da yetinmemiş, Adil Girayı kendisine damat yapmak için sarayına bile almıştır. Fakat orada bir gelişme oluyor, ne olduğunu pek anlamıyoruz. İşin esası, neredeyse şahın gözdesi olan Adil Giray birdenbire gözden düşüyor. İlginç bir şekilde bu süreç içerisinde şahın karısı ve kız kardeşleri ile zina yaptığı gerekçesiyle korucular tarafından katlediliyor. Yani böyle bir hikâyenin doğruluğuna ne kadar inanılabilir, üzerinde belki de derinlemesine bir araştırma yapmak lazım. Çünkü bu tip kopukluklar dönemin saray pratikleri ve âdederi içinde gelişebilecek durumlardan değil. Şahın mahremleri ile esir durumundaki bir Kırım hanının aşk maceraları böyle uluorta nasıl konuşulabilir o zaman, açıkçası yönetimin ahaliyi kontrolü açısından bu da karanlık bir nokta. Sonuçta böyle ilginç ve maceralı bir hayatı olmuştu Adil Giray'ın. Namık Kemal’in Cezmi isimli eserine ilham kaynağı olduğunu bildiğimiz Adil Giray, cesaret ve kahramanlığı ile ün salmıştı. Şiir ile de uğraşmış, kahramanlıkları Türk illerinde yayılmış ve halk destanlarının motiflerinden birini teşkil etmiştir.
2
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlıların Rumeli'ye geçişleri nasıl gerçekleşti?
Osmanlıların Rumeli’ye ilk geçişleri ile ilgili şöyle bir hikâye anlatılır; “Gaziler ay ışığında indiler Eceabat’a... Oradaki öküzleri avlayıp kestiler. Kestikleri öküzlerin postlarını şeritlere ayırdılar. Sonra etraftaki ağaçları kestiler. Bu ağaçları öküz postlarının şeritleriyle birbirlerine bağlayıp sallar oluşturdular. Bu sallarla da Rumeli’ye geçtiler”. Bu pek güzel bir hikâyedir. O asrın insanı için söylenmiş bir hikâyedir; gelin görün ki, iş bu kadar romantik ve kolay olmamıştır. Osmanlı için Rumeli’ye geçiş; sabır isteyen, askerî ve diplomatik hassasiyet gerektiren bir hadise olmuştur. İlk önce BizanslIlarla ittifak halinde olan Venedik’e, Cenova’ya, İtalyan şehirlerine ve başka unsurlara karşı savaşılmıştır. O yıllarda bir depremde Rumeli’deki bazı kalelerin hasar görüp yıkılması, Osmanlı’nın Rumeli’ye geçişini kolaylaştırmıştır. Osmanlı tamir ettiği kalelere yerleşmiştir. Osmanlıların Rumeli’ye kalıcı olarak yerleşmesi, tesadüfi bir fetihle değil, Bizans iç siyasetindeki taht kavgaları sayesinde başlamıştır. Bizans İmparatoru Kantakuzenos, kendisine karşı ayaklananlara karşı Orhan Gazi’den askeri yardım istemiştir. Bu yardımın karşılığında, 1353 yılında Gelibolu Yarımadası’nda bulunan Çimpe Kalesi Osmanlılara bir askeri üs olarak verilmiştir. Bu küçük kale, Türklerin Avrupa topraklarındaki ilk mülkü ve ileride yapılacak olan büyük fetihlerin lojistik merkezi olmuştur. Orhan Gazi’nin oğlu, "Rumeli Fatihi" olarak anılan Süleyman Paşa, Çimpe Kalesi’ne yerleştikten sonra bölgenin stratejik önemini hızla kavramıştır. Bizans’ın kale yardımı karşılığında burayı geri istemesine rağmen, Süleyman Paşa bölgedeki Türk nüfusunu artırmış ve Gelibolu Yarımadası’ndaki diğer stratejik noktaları ele geçirmeye başlamıştır. 1354 yılında meydana gelen büyük bir depremin Gelibolu surlarını yıkması, Osmanlıların şehre girmesini kolaylaştırmış ve böylece Rumeli’de geri dönülemez bir hakimiyet süreci başlamıştır. Osmanlı’nın Rumeli’deki başarısı sadece askeri güçle sınırlı kalmamıştır. Ele geçirilen yerlerin kalıcı olmasını sağlamak amacıyla sistemli bir İskân Politikası (yerleştirme) uygulanmıştır. Anadolu’daki konar-göçer Türkmen aşiretleri, yeni fethedilen Rumeli topraklarına yerleştirilerek bölgenin demografik yapısı değiştirilmiştir. Bu sayede fethedilen yerler kısa sürede "vatan" haline getirilmiş, bölge halkına sağlanan adil yönetim (İstimalet politikası) sayesinde ise halkın devlete olan bağlılığı artırılmıştır.
2
dk.
29 Haziran 2021
Türkler Anadolu’ya ilk olarak ne zaman geldiler?
Türkler’in Anadolu’ya gelişini Milattan Önce 3000-2000 yıllarına kadar çıkaranlar varsa da, bu iddialar tarihçiler arasında genel kabul görmüş fikirler değildir. Anadolu’ya Türkler’in ilk gelişi IV. yüzyılın sonlarına doğru Batı Hunları (Avrupa Hunları) tarafından gerçekleştirildi. Hunlar bir taraftan Balkanlar üzerinden Trakya’ya doğru yürürken, diğer taraftan Batı Hunları’nın doğu bölümü de Kafkas dağlarını aşıp, Anadolu’ya girdi. Kursık ve Basık isimli iki komutan idaresindeki Hun atlıları Erzurum üzerinden Malatya’ya ulaştılar. Çukurova’ya indiler, Urfa ve Antakya’yı kuşattılarsa da alamadılar. Kudüs’e kadar inen Hunlar, burada fazla kalmadılar ve 396’da tekrar Kafkaslara döndü ler. İki yıl sonra tekrar Anadolu içlerine girmişlerse de, bu bölgede yerleşmeye dönük bir teşebbüsleri olmadı. Hunlar’dan sonra Türkler’in Anadolu’ya ikinci gelişi Sabarlarla oldu. İdil, Don ve Kuban ırmakları arasındaki bölgede bir devlet kurmuş olan Sabar Türkleri VI. yüzyılda Kafkasların güneyine kadar olan toprakları ele geçirdiler. Daha sonra Kayseri, Konya, Ankara taraflarına şiddetli akınları oldu. Selçuklular, Karahanlı ve Gazneliler karşısında tutunamayınca, 1018’de Çağrı Bey’in önderliğinde 3000 süvari ile büyük mesafeleri ve çeşitli tehlikeleri aşarak, Doğu Anadolu’ya bir sefer yapmışlardı. Bu kuvvetler Azerbaycan’da rastladığı Türkmenler’i de alıp, birlikte Van gölü civarını ele geçirdi. Çağrı Bey, bu başarılı akının ardından uzun mesafeleri tekrar geçip, Buhara’ya döndü. Aile mensuplarına Anadolu’da kendilerine karşı koyabilecek bir kimseye rastlama dığını bildirdi. Ancak Selçuklular, Gazneliler’i mağlup ederek Maveraünnehr bölgesine hakim olduklarından, kendileri Anadolu’ya gitmediler, ancak sel hâlinde ülkelerine gelen Türkmenler’i Anadolu’ya gönderdiler.
1
dk.
29 Haziran 2021
Bu coğrafyaya başından beri Türkiye mi deniyordu?
Hayır, Otlukbeli Savaş’ına kadar, çoğunlukla Doğu Anadolu’ya bu adı verirler. Otlukbeli’nde, Selçuklu hâkimiyetinin Moğollar ve Timur’dan sonraki varislerinden biri olan Uzun Hasan yenilince, Akkoyunlu Devleti’nin aşiretleri İran yaylasına göçtüler ve Azerbaycan’a çekildiler. Onlardan boşalan yerlerde, zaten orada bulunan Kürtler ve bir takım yerleşik şehirlerde yaşayan Ermeniler ve Türkler kaldı. O dönemde Anadolu, boş bir bölgedir ve İran yaylasından akan nüfusun yerleşimine açık bir haldedir. Tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış olan bu topraklar, üzerinde yaşayan her toplulukla birlikte yeni bir isim kuşanmıştır. Bugün gururla kullandığımız "Türkiye" ismi, sanılanın aksine bizim kendimize verdiğimiz bir isimden ziyade, bu topraklara dışarıdan bakanların yakıştırdığı bir kimliktir. Anadolu’nun "Küçük Asya"dan "Turchia"ya dönüşümü, bin yıllık bir yerleşme ve kabullenilme öyküsüdür. Türklerin gelişinden önce bu coğrafya, Batılı kaynaklarda ağırlıklı olarak "Asia Minor" (Küçük Asya) olarak anılıyordu. Grek dünyası ise güneşin doğduğu yönü işaret ederek buraya "Anatolia" (Doğu/Güneşin Doğduğu Yer) ismini vermişti. Bizans döneminde de bu isimlendirmeler korunmuş, bölge bir Roma toprağı olarak görülmüştü. Ancak 1071 Malazgirt Zaferi ile başlayan büyük göç dalgası, sadece bölgenin demografisini değil, haritalardaki adını da kökten değiştirecekti. İlginç bir tarihsel paradoks olarak, bu topraklara "Türkiye" diyen ilk kesim Türkler değil, İtalyan tüccarlar ve Haçlı seferlerine katılan Batılılardı. 11. yüzyılın sonlarından itibaren Anadolu’nun içlerine giren Haçlılar, karşılarında buldukları yoğun Türk nüfusu ve askeri gücü karşısında burayı "Turchia" (Türklerin ülkesi) veya "Turcomannia" olarak adlandırmaya başladılar. Cenevizli ve Venedikli tüccarların ticaret rotalarında bu isim kalıcı hale geldi. Yani dünya bizi bizden önce "Türkiye" olarak tanımıştı. Türkler ise bu coğrafyaya yerleştiklerinde ona çok daha kapsayıcı ve politik bir isim verdiler: "Diyar-ı Rum" (Roma Toprağı). Selçuklu sultanları kendilerini "Sultan-ı Rum" olarak tanımlarken, aslında Roma (Bizans) mirasının üzerine oturduklarını ve o büyük medeniyetin yeni sahipleri olduklarını vurguluyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de "Devlet-i Aliyye" (Yüce Devlet) ismi tercih edilirken, Batı dünyası haritalarında ısrarla "Empire of Turkey" (Türkiye İmparatorluğu) ifadesini kullanmaya devam etti. yüzyılın sonlarında gelişen Türkçülük akımıyla birlikte, "Türkiye" ismi entelektüel çevrelerde ve edebiyatta bir kimlik simgesi haline dönüştü. Kurtuluş Savaşı döneminde kurulan meclisin adının "Türkiye Büyük Millet Meclisi" olarak belirlenmesi, bu ismin artık resmi bir devlet kimliği olarak benimsendiğinin en somut kanıtıydı. 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla, dış dünyanın yüzyıllardır kullandığı bu coğrafi terim, ulus-devletin sarsılmaz ismi olarak tescillendi.
2
dk.
29 Haziran 2021
Bursa ve İznik nasıl fethedildi?
Osman Gazi, Bursa’yı 1300’lerden itibaren ablukaya almıştı. Babasının hastalığı yüzünden 1324’ten sonra beyliğin idaresini ele alan Orhan Gazi, Bursa’yı sıkıştırmaya devam etti. Başka çaresi kalmayan Bursa idarecileri 6/7 Nisan 1326’da şehri Osmanlılar’a teslim ettiler. Bursa’nın fethiyle Osmanlı Beyliği’nin merkezi Yenişehir’den, Bursa’ya nakledildi. Bursa, Fetret Devri’ne kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olarak kaldı. 1329’da Pelekanon Muharebesi’nde Bizans ordusunun mağlup edilmesi İznik’in sonunun başlangıcıydı. Orhan Gazi, İznik’i 2 Mart 1331’de fethetti. İznik’in fethi Osmanlılar’a büyük bir prestij kazandırdı. Burası Türkiye Selçukluları’nın ilk başkentiydi ve Birinci Haçlı Seferi sırasında kaybedilmişti. Selçuklular’ın ve diğer Anadolu beyliklerinin İznik’in Bizanslılar’dan alma teşebbüsleri de bir netice vermemişti. İznik’ten sonra 1337’de de İzmit fethedildi. Bursa’nın fethi, tek bir büyük savaştan ziyade sabırla yürütülen uzun bir kuşatmanın sonucudur. Osman Gazi döneminde başlayan ve tam 10 yıl süren bu kuşatmada, şehir çevresindeki kaleler tek tek ele geçirilerek Bursa’nın dış dünya ile olan lojistik bağı kesilmiştir. Osman Gazi, şehri doğrudan bir saldırıyla yıkmak yerine "açlık ve mahrumiyetle teslim alma" stratejisini izlemiştir. Şehrin kuzeyindeki Pınarbaşı mevkii ve doğusundaki stratejik noktalar kontrol altına alınmıştır. Nihayetinde 1326 yılında, babası Osman Gazi yatağında ağır hastayken, Orhan Gazi şehri barış yoluyla teslim almış ve Bursa, Osmanlı’nın ilk büyük payitahtı (başkenti) olmuştur. Bursa'dan sonra hedef, hem dini hem de siyasi açıdan büyük önemi olan İznik’ti. İznik de tıpkı Bursa gibi uzun süre kuşatma altında tutuldu. Ancak Bursa’dan farklı olarak, Bizans İmparatoru III. Andronikos şehri kurtarmak amacıyla bizzat ordusuyla harekete geçti. 1329 yılında gerçekleşen Pelekanon (Maltepe) Savaşı, Osmanlı ordusunun Bizans imparatorluk ordusunu mağlup etmesiyle sonuçlandı. Bu zafer, İznik’in dışarıdan yardım alma umudunu tamamen bitirdi. 1331 yılında açlık ve çaresizlik içindeki şehir teslim oldu. Orhan Gazi şehre girdiğinde halka can ve mal güvenliği sözü vermiş, hatta kenti terk etmek istemeyenlere müsamaha göstererek bölgeyi hızlıca bir Türk-İslam kültür merkezine dönüştürmüştür. Bu iki fethin ortak özelliği, yıkıp dökmek yerine koruyup dönüştürmeye dayalı bir "istimalet" (uzlaştırma) politikasının izlenmesidir. Bursa’nın fethiyle Osmanlılar bir devlet merkezi ve ekonomik güç kazanırken, İznik’in fethiyle de ilk Osmanlı medresesi açılarak ilmiye sınıfının temelleri atılmıştır. Bu iki şehir, Osmanlı’nın Anadolu’daki hakimiyetini perçinlemiş ve Balkanlar’a yapılacak olan büyük yürüyüşün lojistik üsleri haline gelmiştir.
2
dk.
29 Haziran 2021
Timur’da, Osmanlılarda olduğu türden bir gazâ-cihad anlayışı var mıydı?
Timur’un Hıristiyanlarla çok kavgası olmadı, bu onun hayatının çizgisi ile alakalı; Çin Seferi’ne çıkamadı. Hindistan’da çok aktif olmadı. Avrasya’da ise henüz mücadele edeceği bir Rusya yoktu. Toktamış’la kavga ederek Altın Orda’yı zayıflattı. Anadolu’da Bayezid ile dalaştı. Osmanlı’nın gelişimini geciktirdi yorumu budur. İran zaten Timur’un çok kan dökerek alması gereken bir bölge değildi. İslam dünyasının diğer unsurlarıyla kavga edemedi. Bu bakımdan onun seferlerinin gazâ-cihad anlayışıyla pek ilgisi olmadığını söyleyebiliriz. Hayatı boyunca mücadeleleri Müslümanlarla oldu, istisna İzmir’dir. Bu nedenle cihangir olarak Timur’un büyük fetihlerine rağmen (ki bütün askeri hayatı da 35 senedir), çok önemli bayındırlık işleri yapmasına rağmen büyük cihad politikası güttüğünü söyleyemeyiz. Cihad faaliyeti daha ziyade Osmanlıya veya Altın Orda’ya has bir vasıf. İslam tarihinde ve İslam dünyasında Hıristiyan dünya ile bitmeyen amansız mücadele ve hatta cihad asıl önce Selçuklulara, sonra Osmanlı’ya mahsustur. Bunu Timur’da fazla görmeyiz, ama onun haleflerinde, özellikle Babür’de görürüz. Osmanlı savaş ve fetih usulü ile Timur’un askerî uygulamaları arasında bir kıyas yapıldığı zaman aralarında belirgin farklar olduğu görülüyor. Mesela Timur’un terörü kullanma noktasında herhangi bir kaygı taşımaması... Direnen şehirleri, kaleleri terörle korkutup ele geçirmek Asyai, Cengiz Han’dan kalma bir âdet. Biliyorsunuz, Cengiz Han ve ordusunun istilası çok şiddetli, süratli ve karşı konulmazdı. Gittikleri her yeri gaddarca tahrip ediyorlardı. Moğol orduları amansızdı, süvarinin hareket kabiliyeti ise 13. asır için göz kamaştıran birtakım harp aletleri ve Çin barutuyla destekleniyordu. Timurlular da çok şedit ve bir o kadar da süratli çarpışıyorlar. Çok iyi yetişmiş süvarileri var. Fil kullanıyorlar. Savaş sonunda şiddetli bir cezalandırmayla zapt ettikleri yerleri korkutuyorlar. Osmanlı’da ise bu sistem değişiyor. Bilhassa direnmeden teslim olan kalelerdeki savaşçıların ya da halkın mallarıyla ve mülkleriyle orayı terk etmesine cevaz vermek Osmanlı’ya ait bir müessesedir. Bu kelime “vira”dır. Bu tavır Osmanlı’da çok aşikârdır. Bu bir eski Roma geleneği, bir yerde de Îslamî gelenek. Cengiz Han ve takipçilerinde ise bu usul pek yok. Onlara itaat etmek, kaleyi teslim etmek yetmiyor. Orada fesadın tohumlarını görüyorlarsa mevcut ceza yöntemlerini uygulamakta hiç tereddüt etmiyorlar. Fakat şunu da belirtmeden geçmemek gerekir ki, kaleyi teslim aldıktan, yönetimi kurduktan sonra Moğollar çok geniş davranışlıdırlar. Her dine, her anlayışa izin verirler. Zaten kendileri de bu hoşgörüyü her zaman göstermişlerdir. Altın Orda hanlarının Müslümanlığı mesela. Bunlar Müslüman olmakla birlikte Hıristiyanlara karşı da son derece saygılılar, hatta Hıristiyan olan hükümdarları bile var. Ayrıca diğer dinlerin mensuplarından kız da alıyorlar. Mesela Abaka Han, İmparator Mihail Paleologos’un kızı Prenses Maria’yı almıştı. Balat’ta, Moğolların Azize Meryem Kilisesi veya Kanlı Kilise olarak da adlandırılan Maria Mouchliotissa Kilisesi vardır. Prenses Maria isyan sonrasında kocası Abaka Han öldürüldüğü için geri dönmüş ve bu kiliseyi yaptırmıştı. Moğollar, bir kağan ile evlendirilmiş olan prensesi, başkasıyla evlenemeyeceği için geri göndermişlerdi.
2
dk.
29 Haziran 2021
Şehzâde Bâyezid’e “Yıldırım” ünvanı nasıl verildi?
Osmanoğulları’nın dördüncü hükümdarı olan I. Bâyezid gerek Osmanlı kaynaklarında, gerekse Batı kaynaklarında isminden ziyade “Yıldırım” lakabıyla anılır. Bazı Fransız yazarlar, bu lakabın yerine “L’Eclair” yani “Şimşek” kelimesini kullanırlar. Sultanın daha şehzâdeliği döneminden itibaren katıldığı savaşlarda gösterdiği cesaret ve süratli hareketlerinden dolayı kendisine verilen bu lakabın tam olarak ne zaman ve hangi vaka münasebetiyle kullanılmaya başlandığı hususunda farklı rivayetler vardır. Kimi yazarlar, I. Bâyezid’in “Yıldırım” ünvanını almasını, tahta geçer geçmez kardeşi Yakub Çelebi’yi katlettirmekteki süratine bağlarken, kimi yazarlar da sultanın 1397’de Karamanoğlu Ali Bey üzerine düzenlediği seferdeki cesur hareketlerine bağlarlar. Bu konuda en eski ve en kuvvetli rivayet ise I. Murad’ın 1387’de Karamanoğulları üzerine düzenlediği ve Şehzâde Bâyezid’in de katıldığı seferde cereyan eden hadiselerle ilgilidir. İki devlet arasında Frenk Yazısı mevkiinde yapılan savaşta Osmanlı ordusunun merkezini I. Murad, sol kanadını Şehzâde Bâyezid, sağ kanadını da Şehzâde Yakub Çelebi kumanda etmişti. Osmanlı kaynaklarında, Şehzâde Bâyezid ve Rumeli Beylerbeyi Kara Timurtaş Paşa’nın, gösterdikleri gayret ve kahramanlıklarla Osmanlılar’ın muharebe alanından galip ayrılmalarını sağladıkları ve bu münasebetle şehzâdeye “Yıldırım” ünvanı, Kara Timurtaş Paşa’ya da vezirlik yanısıra Rumeli Beylerbeyiliği’nin verildiği söylenir. Hayatı ve faaliyetleri incelendiğinde I. Bâyezid’in “Yıldırım” ünvanını, en az ismi kadar, taşımaya layık bir hükümdar olduğu görülür. Günümüz araştırmacıları için bu dönemin sağlam bir kronolojisini çıkartmak hemen hemen imkânsızdır ve bunda kaynak yetersizliği kadar sultanın şahsiyeti de belirleyici rol oynar. Zira Rumeli ovalarında at koştururken izlediğimiz Yıldırım’ın aynı yıl Anadolu bozkırlarında yeni bir seferde karşımıza çıkması, dönemin ulaşım imkânları göz önüne alındığında, akıllara durgunluk vermektedir. Yıldırım Bâyezid’in bir yıl içinde Anadolu’dan Rumeli’ye yedi defa geçtiği rivayet edilir.
1
dk.
bottom of page
















.png)