top of page

Gündem

Fatih İstanbul'da nasıl bir manzarayla karşılaştı?

29 Mayıs 2023

Fatih İstanbul'da nasıl bir manzarayla karşılaştı?

Fatih, İstanbul’un fethinden sonra hiç şüphesiz ki harap bir şehirle karşılaşmıştır. Şehrin bu harabe hali aslında 13. asır başlarından kalmadır. 1204’de bu muhteşem şehir hileyle işgal edilir. İşgalciler, şehrin bütün zenginliklerini, mesela Ayasofya’nın önündeki hipodromda etrafı pirinç levhalarla kaplı dikilitaşın pirinç kaplamalarını yağmalayacak kadar, hatta bütün kütüphanelerini yok edecek kadar görgüsüz ve kan dökücüdürler. İşte bu Haçlı istilâsı sonrası elli yıllık Lâtin hâkimiyeti boyunca şehir çok kan kaybetmiştir. Küçülen bir devletin başkenti olduğu için de kendisini toparlayamamıştır. O yüzdendir ki Ayasofya halkın gözünden düşmüştü. Çünkü Katolik Haçlılarla birliğin simgesi haline gelmişti. Bunun nedeni sadece dini sebepler ya da Ortodoks ve Katolik mezhep ayrılığı değildi elbette. Şehir sakinleri için Katolik demek, Hıristiyan olmalarına rağmen bu şehri yağmalayan ve elli yıl boyunca sömüren acımasız yağmacılardan başka bir şey değildi. İşte bu nedenledir ki, hem Bizans’ın son Grandükü Notaras hem Ghennadios gibi halkın çok güvendiği ruhani liderler Katoliklerin yardım teklifine karşı, “Bu memlekette, Frenk’in ekmeğindense Türkün sangını ve kılıcını tercih ederiz” demişlerdir.

1

dk.

İnsanlar Tarih Boyunca Neden Pudralı Peruk Takmışlardır?

31 Mart 2023

İnsanlar Tarih Boyunca Neden Pudralı Peruk Takmışlardır?

Pudralı peruk, 18. yüzyıl modasının en iyi bilinen ve çoğu zaman alay konusu olan unsurlarından biriydi. Peki bu tarz nasıl ortaya çıktı? Ve insanlar neden onları taktı? 16. yüzyıl İngiltere'sinde erkekler, kelliği örtmek için ilk perukları takıyorlardı. Peruklar 17. yüzyılda giderek daha popüler hale geldi ve 18. yüzyılda tüm sosyal sınıflardan kadın ve erkekler peruk takmaya başladı. Peruklar genellikle insan saçından yapılırdı. Aynı zamanda yün, at kılı ve hatta keçi kılından da peruk yapıldığı bilinir. İnsanlar perukları şekillendirmek ve onlara daha parlak bir görünüm vermek için pudra kullandılar. Bununla beraber sıcak yaz aylarında peruklardaki saç yağı kokusunu azaltmak ve perukların fazla terlemesini önlemek için de nişasta tozu kullanılırdı. Peki insanlar neden pudralı peruk taktı? Birçoğu için bu sadece bir moda meselesiydi. O zamanlar insanlar, belirgin bir saç çizgisini gençliğin ve güzelliğin bir işareti olarak görüyorlardı. Bu nedenle saçlarını kaybetmeye başlayanlar (veya daha genç görünmek isteyenler), daha dolgun bir saç görünümü vermek için peruklarını pudralardı. Diğerleri için pudralı peruklar, statülerini ve zenginliklerini göstermenin bir yoluydu. Peruklar oldukça yüksek fiyatlara çıkabilir ve peruk ne kadar ayrıntılı olursa, o kadar yüksek konumu temsil ederdi. Peruklar genellikle mücevherler ve tüylerle süslenir ve oldukça büyüktür. Bu sebeple takması coğu zaman zahmetli olabiliyordu. 18. yüzyılın sonlarında doğal saç stilleri popüler hale geldi ve böylelikle pudralı peruk modası bitti. Ancak bize geçmiş bir dönemin stillerine büyüleyici bir bakış bıraktılar. Kim Pudralı Peruk Takardı? 18. yüzyılda tüm sosyal sınıflardan kadın ve erkekler pudralı peruk takıyorlardı. Pudralı perukların maliyeti pahalı olduğu için aristokrasi ve üst sınıf arasında modaydı. Pudralı peruklar genellikle yargıçlar, avukatlar ve politikacılar gibi kamu görevlerinde bulunanlar tarafından takılırdı. Bunun nedeni, perukların bir otorite ve güç işareti olarak görülmesiydi. Pudralı Peruklar Nasıl Yapıldı? Pudralı peruklar genellikle insan saçından yapılırdı ama aynı zamanda yün, at kılı ve hatta keçi kılından da yapılabilirdi. Saçlar önce temizlenir, sonra “nişasta tozu” denilen bir madde ile pudralanırdı. Bu toz, peruğu yerinde tutmaya ve daha parlak bir görünüm kazandırmaya yardımcı olurdu. Nişasta tozu ayrıca saç yağı kokusunu kapatmak ve sıcak yaz aylarında perukların fazla terlemesini önlemek için de kullanılıyordu. Pudralı Peruklar Nasıl Takılırdı? İnsanlar şapka veya şapka ile pudralı peruk takıyorlardı. Ayrıca bir kafa bandı veya kurdele ile takılırlardı. Peruklar genellikle başın arkasından bir fiyonkla bağlanırdı. Pudralı peruklar oldukça büyük olabilir ve takılması zahmetli olabilirdi. Genellikle mücevherler ve tüylerle süslenirlerdi. Pudralı perukların da birkaç günde bir yeniden pudralanması gerekiyordu. Pudralı Perukların Modası Neden Düştü? 18. yüzyılın sonlarında birçok nedenden dolayı pudralı perukların modası geçti. İlk olarak, günlük kullanım için fazla resmi görülüyorlardı. Ayrıca tozlu olabileceği ve solunum problemlerine neden olabileceği için genellikle sağlıksız olarak görülüyordu. Son olarak, pudralı peruklar pratik değildi. Bakımları maliyetli ve genellikle takılmaları oldukça zahmetliydi. Daha düz ve doğal saç stilleri popüler hale geldikçe, pudralı perukların modası 18. yüzyılın sonlarında düşmeye başladı. Pudralı Peruk Takan Ünlüler 18. yüzyılda pek çok ünlü kişi pudralı peruk takıyordu: Fransız Kraliçesi Marie Antoinette Marie Antoinette'in her gün pudralı peruk taktığı biliniyordu. Genellikle aristokrasi arasında modayı popülerleştirmesiyle tanınır. George Washington, Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk başkanı George Washington genellikle pudralı bir peruk takan portrelerde tasvir edilmiştir. Ancak, gerçek hayatta ne sıklıkla giydiği belli değil. Benjamin Franklin, Amerika'nın Kurucu Babası Amerikalı mucit ve kurucu baba Benjamin Franklin genellikle pudralı peruk takıyordu. Hatta 1784'te bu moda hakkında hicivli bir makale yazdı. Fransa Kralı XVI. Louis Fransa Kralı XVI. Louis, bir başka ünlü pudralı peruk takan kişiydi. Resmi durumlarda bile sık sık ayrıntılı bir peruk taktığı görüldü.

3

dk.

Meclis-i Ayan'ın Tarihsel Serüveni

18 Mart 2023

Meclis-i Ayan'ın Tarihsel Serüveni

Meclis-i Ayan, Osmanlı Devleti'nin Meşrutiyet sistemi içinde bir senato veya bir Üst Kamara benzeri bir kurum olup, Meclis-i Mebusan (seçilmiş milletvekilleri) ile birlikte Meclis-i Umumi'yi (Genel Meclis) meydana getiren ve 23 Aralık 1876 tarihli Kanun-i Esasi'ye (Anayasa) göre kurulmuş yasama organıdır. Ayan (toplumun önde gelenleri) Meclisi üyelerini Padişah seçerdi ve sayıları mebusların (Milletvekili) üçte birini geçmezdi. Ayanın başkan ve üyeleri güvenilir, itibarlı ve 40 yaşını geçmiş kimseler olurdu. Ayrıca Kanun-i Esasi'nin 62. maddesine göre, nazır (bakan), vali, ordu kumandanı, kazasker, elçi, patrik, hahambaşı, kara ve deniz ferikleri, gereken şartlara sahip iseler ayan üyesi olabilirlerdi. Bu heyet, 1908 Kanun-i Esasi değişikliği ile her yıl kasım ayı başında toplanmaya, padişah iradesiyle açılmaya ve dört ay süren çalışmasından sonra aynı şekilde kapanmaya başladı. Ayan meclisinin açılması, Mebusan meclisinden sonra olurdu. Olağanüstü hallerde ya padişahın isteği veya mebusların çoğunun yazılı müracaatı ile Meclis-i Umumi daha erken açılarak toplantı süresini uzatabilirdi. Nazırlar ile birlikte her iki heyetin üyeleri toplanır ve padişahın bir önceki yıl içinde yapılan ve bir sonraki yıl içinde yapılacak olan işler hakkındaki nutku okunurdu. Ayan üyeleri aynı gün başkanlarının yanında, padişaha, vatana, Kanun-i Esasi hükümlerine ve vazifelerine sadık kalacaklarına dair ant içerlerdi. Mebusan heyetinin kabul ettiği kanun ve bütçe tasarıları ayan heyetine gelir ve burada dini, ahlaki, iktisadi, sosyal, askeri vb. açılardan incelenir, gerekiyorsa değiştirilir veya düzeltilmesi için Mebusan heyetine geri giderdi. Ayan heyetinin kanun yapmak veya değiştirmek hakları da vardı. Meclis-i Ayan II. Abdülhamid'in Dolmabahçe Sarayı'nda Meclis-i Umumi'yi açtığı sırada işe başladı (19 Mart 1877 pazartesi günü). Server Paşa başkanlığında 27 üyesi vardı. II. Abdülhamid Meclis-i Mebusan'ı dağıtınca (13 Şubat 1878) çalışmaları durdu, fakat üyeler devletten maaş aldılar, kendilerine itibar edilmeye devam etti. Bu heyet, II. Meşrutiyet'in ilanıyla yeniden görev aldı (17 Aralık 1908) ve kadrosu zaman zaman değişti. Bu görev de ancak Mütareke devrine ve İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesine kadar devam etti (16 Mart 1920). Bu sırada Meclis-i Mebusan dağılmıştı, Padişah tarafından atanan hükûmet de kendi kendini lağvedince ayan heyeti varlığını koruyamadı (4 Kasım 1922). Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulunca tamamen hükümsüz oldu. II. Meşrutiyet Ayanı, sağ kalan eski üç üye ile kırk bir yeni üyenin birleşmesinden oluşmuş ve görev yapmıştır. Aslında üye sayısı Mebusanın 1/3’ü kadar yani 90’dan fazla olması gerekirken bu sayıya hiçbir zaman ulaşılamamıştır. Mebusan buna pek taraftar olmadığından Ayan sayısı 1909’da 44, 1910'da 48, 1911’de 58, 1914’te 48 olarak kalmıştır.

2

dk.

Tuğrul Bey'in Malazgirt Kuşatması

30 Aralık 2022

Tuğrul Bey'in Malazgirt Kuşatması

Türklerin Anadolu'ya girişleri genellikle Malazgirt zaferiyle başlatılsa da gerek Selçuklulardan önce gerekse Selçuklu Devleti'nin kuruluşundan sonra çeşitli Türkmen beylerinin, kumandan ve hanedan üyesi meliklerinin bölgeye yönelik çok sayıda askeri harekatı mevcuttur. Üzerinde pek durulmayan bu harekatlardan biri ve belki de en önemlisi bizzat Sultan Tuğrul Beg tarafından 1054 senesinde yapılan Anadolu seferidir. Doç. Dr. Erkan Göksu yazdı. lk defa Çağrı Beg’in 1016-1021 tarihli akını ile Anadolu’ya gelen Oğuz Türkmenleri, Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşundan (1040) sonra daha büyük kitleler halinde bölgeye yerleşmeye başlamışlardı. Bizans’ın mukavemetini kırma ve Anadolu’yu yurt edinme bakımından mühim neticeler veren bu göçler, 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra yeni bir boyut kazandı ve neticede Anadolu, sadece siyasî olarak değil, sosyal ve kültürel bakımdan da ebedî Türk yurdu haline geldi. Anadolu’ya vaki Türkmen harekâtı, Çağrı Beg’in Doğu Anadolu akınından Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşuna (1040) kadar devam eden ilk dönemde, keşif ve yurt arama mahiyetindeydi. 1040-1071 arasında gerçekleştirilen akınlar ise bir devlet politikası haline gelmiş ve Selçuklu hanedan üyeleri hatta bazen bizzat Sultan tarafından sevk ve idare edilmişti. Nitekim Tuğrul Beg, Dandanakan Savaşı’ndan hemen sonra yaptığı fetih planlamasına göre iki yeğenini, Musa (İnanç) Yabgu’nun oğlu Hasan ve Çağrı Beg’in oğlu Yâkûtî’yi Azerbaycan’ın fethine göndermiş, bunlardan Hasan Beg, akınlarını Doğu Anadolu’ya, Pasin ve Erzurum dolaylarına kadar genişletmişti. Ancak onun Vaspurakan (Van Gölü) havzasına doğru yönelmesi üzerine bölgenin Bizans valisi Aaron, Gürcistan’ın Bizans valisi Kekavmenos’tan da yardım istemek suretiyle Hasan Beg’in üzerine yürüdü. Büyük Zap suyu yanında pusuya düşürülen Türk ordusu yenilgiye uğradı. Başta Hasan Beg olmak üzere birçok Selçuklu komutanı şehit düştü. Haberi alan Tuğrul Beg, ana bir kardeşi İbrahim Yınal’ı Anadolu seferine memur etti. Erran bölgesinin bir kısmını Selçuklu hâkimiyetine alan Kutalmış’ı da onunla birleşmek üzere görevlendirdi. İki Selçuklu şehzadesi birleşerek Bizans ülkesine doğru ilerlemeye başladılar. Türk ordusuna mukavemet edemeyeceğini anlayan Vaspurakan Valisi Aaron ve Gürcistan valisi Kekavmenos, çareyi Bizans İmparatorundan yardım istemekte buldular. İmparator, Bizans’ın himayesini kabul etmiş olan Gürcü komutan Liparit’e haber göndererek bütün Gürcistan ve Abhazya kuvvetleriyle birlikte Bizans ordusuna katılmasını istedi. Aras Nehri’ni takip ederek ilerleyen ve yürüyüş yolları üzerinde Bizans ordusunu bulamayan Selçuklu kuvvetleri ise Pasinler üzerinden Erzurum’a, buradan da Tercan bölgesindeki Kötür ve Vican/Bican’a kadar ilerlediler. Ermeni yazar Aristakes’in ifadesiyle Pasinler ovasının ve Erzurum’un boş yerlerini ele geçirerek bölgenin dört bir köşesini hâkim oldular. Nihayet Selçuklu kuvvetleri ile Bizans ordusu 18 Eylül 1048’de Pasinler Ovasındaki Hasankale önlerinde karşılaştılar. Selçukluların galip geldiği savaş sonunda Bizans ordusunun komutanı Liparit esir alındı. Selçuklu kuvvetlerinin eline çok sayıda esir ve ganimet geçti. Bizans İmparatorluğu karşısında kazanılan bu savaş, Selçukluların Doğu Anadolu’daki siyasî varlığını perçinledi. Nitekim Bizans, İmparatorluğun batı kanadında meydana gelen bazı hadiselerin de etkisiyle Selçuklularla bir barış antlaşması yapmaya mecbur oldu. Savaştan bir yıl sonra imzalanan bu antlaşma ile artık Bizans, Doğu Anadolu’daki Selçuklu varlığını resmen kabul etmiş oluyordu. Selçukluların Anadolu’daki ilerleyişi, bazı iç meseseler yüzünden bir müddet durma noktasında geldi. Ancak bir yandan yeni göçlerle Ön Asya’ya gelen Türkmenlere yeni yurtlar bulmak, diğer yandan da Doğu Anadolu hâkimiyetini tekrar güçlendirmek isteyen Bizans’ın faaliyetlerine son vermek gerekiyordu. Bu yüzden Tuğrul Beg, 1054 baharında Anadolu üzerine bizzat sefere çıktı. “Deniz kumu kadar kalabalık” ordusuyla önce Muradiye (Bergri) şehrini ele geçirdi. Bölgedeki diğer yerleşim merkezlerini de itaat altına aldıktan sonra Erciş'e yürüdü. Burası da sekiz günlük savaştan sonra Sultan’a itaat etti. Bu sırada şehir halkı: “Ey cihangir Sultan! Git Malazgirt şehrini zapt et. Biz ve bütün Ermenistan sana tâbi olalım.” dediler. Sultan Tuğrul, dönemin kaynaklarında “her türlü fenalıklarla dolu bir yılana benzetilen” Malazgirt şehrine yöneldi. Taşbaşı denilen yerde karargâhını kurdu ve şehri kuşattı. Şehrin Romalı kumandanı Vasil, şehrin her tarafını tahkim etmişti. Malazgirt halkı da Selçuklu kuşatmasına karşı gereken her şeyi yapmaya hazırdı. Selçuklu ordusu, günlerce hiç durmadan hücuma devam ediyordu. Bilinen bütün kuşatma tekniklerini kullanan Selçuklu ordusunun, surların altından tüneller kazarak şehre girme teşebbüsleri boşa çıktı. Aksi istikamette toprağı kazan şehir müdafileri Selçuklu lağımcılarını durdurdular. Bir kısmını öldürüp bir kısmını da esir ettiler. Esir aldıkları Selçuklu askerlerini surun üzerine çı​kartıp işkence ederek öldürdüler. Durumu gören Sultan son derece üzüldü ve Malazgirt’i ele geçirmek için başka çareler düşünmeye başladı. Bir rivayete göre Bitlis’e adam gönderip vaktiyle Bizans İmparatoru Basil’in Hoy şehrini dövmek için yaptırmış olduğu on beş çemberli kor​kunç ve hayret verici mancınığın getirilmesini emretti. Başka bir rivayete göre ise Selçukluların Malazgirt kuşatmasında kullandıkları mancınık, Hoy şehrinden getirilmemiş, Tuğrul Beg tarafından kuşatma sırasında yaptırılmıştı. Dört yüz kişi tarafından çekilen bu mancınık Malazgirt üzerine gece gündüz 60 litrs (libre, takriben 55 kg)’lik taş fırlatıyordu. Mancınığın daha ilk atışında üç muhafız öldü. En ileri mevkide bulunan bir asker de şehrin içine atıldı. Şehir halkı dehşete düşmüş, ümidini kaybetmişti. Bu sırada şehir halkından bir rahip, bu büyük mancı​nığı durdurabilmek için bir çare düşündü. Hemen el birliğiyle bir makine yaptılar ve surların içinden, şehri dövmekte olan mancınığa taş ve ateşler atmaya başladılar. Selçuklular buna hazırlıklı değillerdi. Atılan ilk taş ve ateşlerden biri mancınığa isabet etti ve kullanılmaz hale getirdi. Fakat Selçuklular birkaç gün içinde mancınığı tamir etmeyi başardılar ve daha büyük taş​larla şehri dövmeğe devam ettiler. Şehrin komutanı Vasil durumun her geçen gün daha kötüye gittiğini görünce yeni bir tedbir ve çare düşünmeye başladı. Son ümit olarak şehre tellallar çıkartıp gizlice Selçuklu ordugâhına girip mancınığı kullanılmaz hâle getirecek bir kahraman aradığını ilan etti. Onun birçok altın, gümüş, at ve katırla ödüllendirileceğini, ayrıca İmparator tarafından rütbe ve mevki verileceğini söyledi. Eğer mancınığı tahrip ettikten sonra canını kurtaramazsa mükâfatın oğullarına veya akraba​sına tevdi edileceğini vaat etti. Vasil’in vaatleri son derece cazip olsa da kimse bu işe cesaret edemiyordu. Zira işin sonunda mancınığa zarar vermek mümkün olsa dahi sağ kurtulmak bir mucizeydi. Birkaç gün kimseden ses çıkmadı. Sonunda askerler arasında cesaretiyle tanınan bir Frank çıktı. Onu, Selçuklu ordugâhına haberci kılığında göndermeye karar verdiler. Frank, zırhını giyip miğ​ferini taktı. Bu arada elbisesinin altına üç şişe neft sakladı. Selçuklu ordugâhındakiler şüphelenmesinler diye de mızrağının ucuna da bir kâğıt geçirdi. Sonra atına bindi ve bir haberci gibi yola koyuldu. Selçuklu ordugâhına ulaştığında öğle vaktiydi. Şehrin komutanı Vasil’den bir haber getirdiğini söyleyince onu içeriye aldılar. Öğle sıcağı bastırmış, ordugâhtakilerin birçoğu çadırlarına çekilmişti. Nasıl olduysa Frank bir fırsatını buldu ve mancınığa yaklaşmayı başardı. Birden elbisesinin altına gizlediği neft şişelerini çıkartıp mancınığa fırlattı. Selçuklu asker ve muhafızları ne olup bittiğini anlamaya çalışırken mancınıktan yükselen ateşi gördüler. Etrafa koşuşup ateşi söndürmeye çalıştılarsa da başaramadılar, mancınığı kurtaramadılar. Bir anlık dalgınlık ve gaflet çok pahalıya mal olmuş, mancınık kullanılamaz hale gelmişti. Mancınığı yakmayı başaran Frank ise herkesin mancınığı kurtarmak için o telaşla koşuşturmasını fırsat bilip kaçmayı başardı. Sağ salim Malazgirt’e dönüp durumu anlatınca şehir halkı rahatladı. O, kahraman ilan edilip kendisine vaat edilen ödülleri alırken, şehir halkı kutlamalara başlamıştı bile. Mancınığın tahrip edilmesine çok öfkelenen Sultan, kuşatmanın şiddetlendirilmesini emretti ise de ne yeni bir mancınık yapmaya ne de kuşatmayı daha fazla uzatmaya vakit yoktu. Bölgede yapılması gereken başka işler de vardı ve bekleyemezdi. Bu durumda kuşatmayı kaldırmaktan başka çaresi yoktu. Malazgirt kuşatmasını kaldıran Tuğrul Beg, Kars’a doğru ilerledi. Burayı da bir müddet kuşattıktan sonra Pasin ovasından geçerek Erzurum civarına yürüdü. Doğuda Ügimi’ye kadar gitti. Bu bölgede karşısına hiçbir kuvvet çıkmadı. Kuzey Doğu Anadolu’daki harekâtını bu şekilde tamamlayan Sultan, güneye indi. Tekrar Malazgirt’e gidip şehri bir kez daha kuşattı. Fakat bu sefer de ele geçirmeyi başaramadı. Kış mevsiminin yaklaşıyor olması da kuşatmayı devam ettirmesini engelleyen hususlardan biriydi. Dönüşte yolu üzerinde bulunan Adilcevaz’ı da ele geçiren Tuğrul Beg böylece Anadolu’dan ayrıldı. Niyeti, kışı geçirdikten sonra tekrar bölgeye gelip gaza ve fetih hareketlerini kaldığı yerden devam ettirmekti. Fakat buna imkân bulamadı. Bir yıl sonra Abbasi Halifesi el-Kaim Biemrillah’ın yardım isteği üzerine Bağdat’a gidip şehirdeki Büveyhî hâkimiyetine son veren Tuğrul Beg, daha sonra gerek Irak’ın durumu, gerekse bazı iç meseleler yüzünden bir daha Anadolu’ya gelemedi. Tuğrul Beg bu tarihten sonra her ne kadar Anadolu harekâtını bizzat yönetemese de görevlendirdiği Selçuklu şehzadeleri, emîrler ve Türkmen begleri, Anadolu’da Bizans’a karşı yapılan askerî harekâtı devam ettirdiler. Bu süreçte bölgeye vaki Türkmen göçü bir an olsun durmadı ve neticede 1071 Malazgirt zaferinden sonra Anadolu kâmilen Türk yurdu hâline geldi. Kaynakça Alican, Mustafa, Kıyametin İlk Günü: Malazgirt 1071, İstanbul 2013. Aristakes, Historia, (Trans. Robert Bedrosian) New York, 1985. Ayan, Ergin, “Tuğrul Bey Dönemi Selçuklu-Bizans Ekseninde Ermeniler”, Yeni Türkiye, 60 (Eylül-Aralık 2014) s.247-263. Cahen, Claude, Türklerin Anadolu'ya İlk Girişi, (Çev: Yaşar Yücel-Bahaeddin Yediyıldız), TTK. Yay., Ankara 1992. Göksu, Erkan, Türkiye Selçuklularında Ordu, TTK Yay, Ankara 2010. Kafesoğlu, İbrahim, “Doğu Anadolu’ya İlk Selçuklu Akını ve Tarihî Ehemmiyeti”, Fuad Köprülü Armağanı, İstanbul, 1953, s.259-274. Kafesoğlu, İbrahim, Selçuklu Tarihi, MEB Yay., İstanbul 1992., s.25.) Kaya, Abdullah, “Başlangıcından 1071’e Kadar Türklerin Anadolu’ya Akınları Hakkında Bir Değerlendirme”, EKEV, 59 (Bahar 2014), s.211-232. Kaymaz, Nejat, “Malazgirt Savaşı ile Anadolu'nun Türkleşmesine Dair”, Malazgirt Armağanı, TTK Yay., Ankara 1993. Koca, Salim, Dandanakan’dan Malazgirt’e, Giresun 1997. Köymen, Mehmet Altay; Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi I (Kuruluş Devri), TTK Yay., Ankara 2000. Köymen, Mehmet Altay; Selçuklu Devri Türk Tarihi, TTK Yay., Ankara 1993. Piyadeoğlu, Cihan, Sultan Alp Arslan, İstanbul 2016. Sümer, Faruk, “Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler mi Geldi?“, Belleten, XXIV (1960), s.567-594. Toksoy, Ahmet, “1018-1071 Yılları Arasında Selçuklu-Bizans İlişkileri ve Ermeniler”, Yeni Türkiye, 60 (Eylül-Aralık 2014) s.264- 278. Turan, Osman, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, İstanbul 2001. Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İstanbul 1993. Turan, Osman, Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul , 1998. Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, Siyâsî Tarih Alp Arslan’dan Osman Gazi’ye (1071-1318), İstanbul 2002. Turan, Osman; Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, II, İstanbul 1999. Urfalı Mateos Vekayi-namesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), (Türkçe terc. Hrant D. Andreasyan, Notlar: Edouard Dulaurer-Halil Yinanç), TTT Yay., Ankara 2000.

6

dk.

II. Mehmed’in İstanbul stratejisi nasıldı, hangi hamleleri yaptı?

29 Mayıs 2023

II. Mehmed’in İstanbul stratejisi nasıldı, hangi hamleleri yaptı?

21 yaşındaki hükümdar şehri fethetmek için bildiğimiz Boğazkesen Hisarı’nı, yani Rumeli Hisarı’nı inşa ettirdi. İnşaatı dört ayda biten bu hisarın yapılma amacı Boğazların kontrolünü ele geçirerek Karadeniz kolonilerinden İstanbul’a yardım gelmesini önlemekti. Bir de orduda Asya tipi süvarilerin dayanıklılığı var; ama önce II.Murad Han sonra da II. Mehmed Han orduya gerçek anlamda düzen getirdi. Fatih ayrıca ateşli silahlan kullanmayı biliyordu ve iyi bir stratejistti. İstanbul, Boğazlar geçidi tutulunca düştü. Karadeniz’deki Ceneviz kolonilerinden yardım, sütlü mamul, tahıl, bal gelmesi önlendi. Genç padişah, bir yandan da Nisan başında Edirne’den çektirdiği toplarla kuşatmaya başlamıştı. Kuşatma elli üç gün sürdü. Gayet şiddetli hücumlar yapıldı. Bu arada Nisan ortalarında, 22-23 Nisan gecesinde, büyük tarihçiler tarafından o dönemdeki esaslı raporlara dayanılarak tarif edildiği gibi, gemilerin Boğaz’ın başından Haliç’e indirilmesi gerçekleştirildi. İnce donanma hafif kadırgalardan oluştuğu için gemilerin bir gecede çekilmesi mümkündü.

1

dk.

Osmanlı Ordusunun Fedaileri: Deliler

25 Mart 2023

Osmanlı Ordusunun Fedaileri: Deliler

Osmanlı Devleti'nin ordusu kara ve deniz olmak üzere ikiye ayrılırken, sabit ordusunun yanı sıra uçlarda hareket halinde olan birlikleri de vardı. Bunlar içinde tarzları, dış görünüşleri ve savaşırken ustalıklarıyla diğerlerinden ayrılanlar şüphesiz ki "deliler"di. Bu ismi gerçekten deli olmalarından değil, fazla cesur ve gözü pek olmalarından aldıklarını bildiğimiz bu topluluk, aldıkları emri yerine getirene kadar da dur durak bilmezdi. 1. Dış Görünüşleri Bu ocağa alınacak kişilerin gösterişli daha doğrusu boylu poslu olmasının yanı sıra cesareti de ayrı bir önem arz etmekteydi. Gravürlerden bildiğimiz kadarıyla düşmana korku vermek için ordunun ön sıralarında yer alan delilerin başlarında kartal tüyleri, üzerlerinde ise yırtıcı hayvan postları vardı. Koltuk altlarından tut da sırtlarında, bacaklarında bu hayvanlara ait kanat, kuyruk, pençe gibi unsurlar sarkardı. 2. Avrupalıların Gözünden Elbette ordu içinde diğer devletlerin dikkatini fazlasıyla çekenler delilerdi. Bizanslı tarihçi Chalkokondyles ‘’Deliler ile karşılaşan düşman, öncelikle neyle karşı karşıya olduğunu, nasıl bir varlıkla savaştığını, karşısındakinin insan mı insan dışı bir varlık mı olduğunu anlamaya çalıştığı için şaşkınlık içinde kalır.’’ demiştir. Venedikli Vecellio hazırladığı eserinde ‘’Öylesine hızlı hareket ederlerdi ki, insanları gölgelerinin bile öldürücü olduğuna inandırmışlardı.’’ derken, Fransız Alain Manesson Mallet ‘’Öylesine cesurdular ki bir kralın hizmetine girdikten sonra onları vazgeçirebilecek hiçbir ceza korkusu yoktur.’’ diye aktarmıştır. Yine deliler ile ilgili saçlarını kazıtıp sadece başlarının tepesinde bir tutam saç bırakmalarına değinen Avrupalılar; bu saçı bağlayarak urgan gibi başlarından sarkıtıp kamçı görünümü vermelerinden etkilenmişlerdir. 3. Osmanlı Minyatürlerinde III. Mehmed’in 54 gün süren sünnet törenini anlatan Surname adlı eserde tüm detayları ile deliler de görülmektedir. At üzerinde maharetlini sergileyen deliler, zaman zaman çıplak bedenlerine kesici aletler saplayarak acıya ne kadar dayanıklı olduklarını göstermektedir. Onlar gözükaralığıyla kendilerine Hz.Ömer’i örnek almış, geçit törenlerinde yüksek sesle ‘’Kalpaklarımız Emirü’l-Müminin Hz.Ömer’in çizmesinin koncudur, ocağımız müşarünileyh Efendimize mensuptur.’’ diye haykırmışlardır. 4. Tokat Silahı Delilerin kendileri kadar tokat meselesi de oldukça meşhurdur. Yakın dövüş sanatında usta olan bu grup, düşmanın içine daldığında tokat atarak onu devirirdi. Elin ve kolun her iki yanı ile gerçekleştirilen bu vuruşta düşman muhakkak önce bir sendeler, bazen atından düşer, bayılır yahut savaşamayacak hale gelirdi. Öyle ki öldürücü bile olabilen bu vuruş Avrupalıların tarihine Osmanlı tokadı olarak geçti. 5. Ordu içinde deliler Delilerin kendileri kadar tokat meselesi de oldukça meşhurdur. Yakın dövüş sanatında usta olan bu grup, düşmanın içine daldığında tokat atarak onu devirirdi. Elin ve kolun her iki yanı ile gerçekleştirilen bu vuruşta düşman muhakkak önce bir sendeler, bazen atından düşer, bayılır yahut savaşamayacak hale gelirdi. Öyle ki öldürücü bile olabilen bu vuruş Avrupalıların tarihine Osmanlı tokadı olarak geçti.

2

dk.

İstiklal Marşı Ne Zaman ve Nasıl Kabul Edildi?

12 Mart 2023

İstiklal Marşı Ne Zaman ve Nasıl Kabul Edildi?

İstiklal Marşı, Anadolu'da Milli Mücadele'nin devam ettiği sırada Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınmış şiirdir. Şairin Kurtuluş Savaşı'nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, Hakk'a, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirir. Cerîde-i Resmiye'nin 21 Mart 1921 tarihli nüshasında yayımlanan özgün metin. Maarif Vekaleti, Türk Kurtuluş Savaşı'nın başlarında, İstiklal Harbi'nin milli bir ruh içerisinde kazanılması imkanını sağlamak amacıyla 1921'de bir güfte yarışması düzenledi. Yarışmaya toplam 724 şiir katıldı. Eser gönderenler arasında Kazım Karabekir, Hüseyin Suat Yalçın, İsak Ferrara, Muhittin Baha Pars ve Kemalettin Kamu gibi tanınmış isimler de vardı. "Çanakkale Şehitlerine" ve "Bülbül" gibi şiirlerin sahibi Mehmet Akif'in "Milletin başarılarının para ile övülemeyeceğini" düşündüğü için yarışmaya katılmak istemediği bilinir. Son şiir gönderme tarihi olan 23 Aralık 1920'den sonra Eğitim Bakanlığı güfteleri incelemiş ancak içlerinde istiklal marşı olabilecek bir eser bulamamıştı. Mehmet Akif, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey'in kendisine yazdığı 5 Şubat 1921 tarihli davet mektubundan sonra fikrini değiştirerek Ankara'daki Taceddin Dergahı'ndaki odasında, Türk ordusuna hitap ettiği şiiri kaleme aldı ve Bakanlığa teslim etti. Şiirde şair; Kurtuluş Savaşı'nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, Hakk'a, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirmiştir. Hamdul­lah Suphi Bey, Akif'in şiirinin önce cephede asker arasında okunma­sına karar verdi. Batı Cephesi Komutanlığına gönderilen şiir, askerin beğenisini kazandı. İstiklal Marşı, 17 Şubat 1921 tarihinde Hakimiyet-i Milliye ve Sebilürreşad gazetelerinde yayımlandı, on iki gün sonra ise Konya'da Öğüt gazetesinde yer aldı. Ön elemeyi geçen yedi şiir, 12 Mart 1921'de Mustafa Kemal'in başkanlığını yaptığı Meclis oturumunda tartışmaya açıldı. Mehmet Akif'in şiiri, Meclis kürsüsünde Hamdullah Suphi Bey tarafından okundu. Şiir okunduğunda milletvekilleri büyük bir heyecana kapıldı ve diğer şiirlerin okunmasına gerek görülmedi. Bazı mebusların itirazlarına rağmen Mehmet Akif'in şiiri coşkulu alkışlarla kabul edildi. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bahçesinde bulunan İstiklâl Marşı anıtı. Güfteye en sert eleştiri Kazım Karabekir'den geldi. Kazım Karabekir, 26 Temmuz 1922'de Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’e yazdığı mektupta yarışma sonucunun iptal edilmesini istemiş ve eleştirilerini sıralamıştır. Eleştirilere karşın güftede bir değişikliğe gidilmedi ve Paşa da bu konuda ısrarcı olmadı. Mehmet Akif, kazandığı beş yüz liralık ödülü yoksul kadın ve çocuklarına iş öğreterek yoksulluklarına son vermek için kurulan Darülmesaiye bağışladı. Şair ayrıca, İstiklal Marşı'nın Türk milletinin eseri olduğunu beyan etmiş ve İstiklal Marşı'nın güftesini, şiirlerini topladığı Safahat'a dahil etmemiştir. Ülke savaş içerisinde olduğu için Akif'in şiirinin bestelenmesi iki sene ertelendi, 1923'ün 12 Şubat'ında İstanbul Maarif Müdürlüğüne beste yarışması açma görevi verildi. Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katıldı. Ülkenin içinde bulunduğu zor koşullar nedeniyle sonucu belirleyecek bir değerlendirme yapılamadı. Bu nedenle güfte, ülkenin çeşitli yerlerinde farklı bestelerle okunmaya başlandı. Edirne'de Ahmet Yekta Bey'in, İzmir'de İsmail Zühtü Bey’in, Ankara'da Osman Zeki Bey'in, İstanbul'da Ali Rıfat Bey ve Zati Bey'in besteleri okunuyordu. 1924 yılında Ankara'da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay'ın bestesini kabul etmiştir. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930'da değiştirilerek dönemin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör'ün 1922'de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuş, toplamda dokuz dörtlük ve bir beşlikten oluşan marşın armonilemesini Edgar Manas, bando düzenlemesini de İhsan Servet Künçer yapmıştır. Üngör'ün yakın dostu Cemal Reşit Rey'le yapılan bir röportajda da kendisinin belirttiğine göre beste, aslında başka bir güfte üzerine yapılmıştır ve İstiklâl Marşı olması düşünülerek bestelenmemiştir. Söz ve melodide yer yer görülen uyum (prozodi) eksikliğinin (Örneğin "Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak" mısrası ezgili okunduğunda "şafaklarda" sözcüğü iki müzikal cümle arasında bölünmüştür.) esas sebebi de budur. Protokol gereği, sadece ilk iki dörtlük beste eşliğinde günümüzde İstiklâl Marşı olarak söylenmektedir. 2013 yılında marşın bestesine okunma zorluğunu gidermek amacıyla çeşitli teknik düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Bu düzenlemeler sonucunda ortaya 2 versiyon çıkmıştır. Birinci versiyon gençlerin ve toplu grupların söylemesi için hazırlanmışken, ikinci versiyon ise ulusal ve uluslararası resmi üst düzey tören etkinliklerinde kullanılır.

3

dk.

Nizam-ı Cedid: Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu

23 Aralık 2022

Nizam-ı Cedid: Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu

Osmanlı Devleti altı asrı aşan siyasi ömrüyle dünyanın gördüğü en büyük imparatorluklardan biri olmuştur. Modern öncesi devlet ve toplum yapılanmalarının en mükemmelini oluşturan Osmanlıların kuruluşundan itibaren en çok önem verdikleri konulardan birisi askeri yapılanmadır. Nitekim güçlü bir devletin temellerinin sağlam bir ordu sistemi ile oluşacağını düşünen Osmanlı devlet adamları daha kuruluş yıllarından itibaren oluşturdukları askeri yapılanmayı uzun yıllar sürdürmüşlerdir. Ancak zaman içerisinde tüm kurumlarda yaşanan zorunlu revizyon askeri yapılanmalarda da kendini hissettirmiş ve klasik sistemden farklı modeller benimsenmiştir. Çalışmada Osmanlı Batılılaşmasının simgelerinden biri olarak gösterilen Asâkir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu’nun kuruluş süreci ve genel özellikleri üzerinde durulmuştur. Kuruluş yıllarında düzenli askeri birliklerden yoksun olan Osmanlı Devleti gerektiğinde gazilerden oluşan ve tamamı atlı olan aşiret kuvvetlerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan gönüllü birliklerden meydana geliyordu. İlk fetihleri yapan bu uç kuvvetleri aynı zamanda fethedilen yerlerin Türkleşmesinde ve bu bölgelerde Osmanlı hâkimiyetinin sağlanmasında da etkili olmuşlardır. Ancak zaman içerisinde yapılan fetihlerde düzenli orduların eksikliği anlaşılmış ve daimi birliklere ihtiyaç artmıştır. Ve bu ihtiyacın sonucu olarak Osmanlı’da ilk düzenli birlikler Orhan Gazi zamanında Bursa’nın fethinden sonra kurulmuştur. Bu çerçevede Bursa kadısı Çandarlı Kara Halil’in teklifiyle yaya ve müsellem (atlı) askeri birlikler oluşturulmuştur. XV. yüzyıl ortalarına kadar fiilen askeri hizmette kullanılan bu yaya ve atlılar, devletin Rumeli tarafından genişlemesi ve buna paralel olarak artan asker ihtiyacı ile birlikte oluşturulan kapıkulu ocaklarından sonra geri hizmet kıtası olarak kullanılmışlardır. Zamanla Osmanlı Devleti’nin temel askeri sistemi haline gelen ve doğrudan merkeze bağlı ve devletten maaş alan bu kapıkulu askerleri, acemi ocağı, yeniçeri ocağı, top arabacıları ocağı, topçu ocağı, humbaracılar, lağımcılar, cebeciler ve sakalar gibi temel askeri sınıflardan meydana gelmektedir. Bunun yanında, Osmanlı askeri teşkilatı içerisinde tımarlı sipahilerin olduğu eyalet askerleri ile deniz gücünü oluşturan donanma gibi temel askeri sınıflardan oluşmaktadır. Askeri Birliklerde Yaşanan Bozulmalar Osmanlı Devleti’nde zaman içerisinde devletin önemli kurumlarında meydana gelen bozulmalar, askeri sisteme de yansımış ve özellikle imparatorluğun genişlemesinde büyük rol oynamış olan Yeniçeri Ocağı’nda XVI. yüzyıldan itibaren önemli bozulmalar yaşanmıştır. Tek bir nedene bağlı olmayan bozulmalarda en temel faktör devlet ve toplum yaşantısında yaşanan değişimlerdir. Nitekim klasik Osmanlı düzeninden kopmaların yaşandığı bu dönemde, bir diğer önemli faktör rakip saydığımız Batı devletlerinde yaşanan bilimsel, teknolojik ve ekonomik gelişmelerdir. Tüm bu değişimler Osmanlı askeri sisteminde bir takım değişimleri beraberinde getirmiş ve ocağa daha fazla asker alınmasına neden olmuştur. Bu durum ocağın işleyişini değiştirmiş ve zamanla işleri askerlik olan yeniçeriler, farklı mesleklerde çalışmaya ve evlenmeleri yasak olduğu halde evlenerek aile hayatı geçirmeye başlamışlardır. Böylece talimsiz, başıboş kimselerin ocağa gelmeleriyle bu askeri teşkilât, doğrudan siyasete katılan, devlet adamlarını tayin veya azlettiren, padişahları tahttan indirilen veya çıkaran bir kuvvet haline gelmiştir. Bu bozulmayı gören padişah ve devlet adamları bozulmayı düzeltmek için çeşitli tedbirler almak istemişseler de yeniçeriler kendilerini ıslaha çalışan padişah ve devlet adamlarını ortadan kaldırmışlardır. Bunun sonucunda yeniçeri ocağı bozulmayı düzelterek sistemi modernize etmeye çalışan padişah ve devlet adamlarına karşı muhalefet eden ve onlarla zaman zaman silahlı mücadeleye girişen bir fitne yuvası haline dönüşmüştür. Askeri Birimler Üzerine Yapılan Reformlar XVII. ve XVIII. yüzyıllarda artan yeniçeri isyanları sonucunda ocağın ıslahı mümkün olmamış ve XIX. yüzyıla gelindiğinde devletin bütün kurum ve kuruluşlarında açıkça görülen çöküntü ve dönemin gereksinimlerini cevap vermeme olgusu, imparatorlukta çağın gereklerine uygun yeni bir yapılanmayı zorunlu hale getirmiştir. Özellikle devletin iç ve dış güvenliğini korumakla yükümlü olan ve ülke yönetiminde etkin bir rol alan yeniçeri ocağı fonksiyonunu yitirmiş ve gelişme dönemindeki etkinliği kalmamıştır. Geleneksel bir anlayışla varlığını sürdüren bu kuruluşu düzenlemeye yönelik gerçek anlamda ilk ıslahat girişimi XVIII yüzyıl sonlarında III. Selim tarafından yapılmıştır. III. Selim, Osmanlı ordusunda çağa uygun bir yapılanma için Batı tarzında “ Nizam-ı Cedid ” isimli yeni bir askeri birlik kurmuştur. Ancak son dönemlerde yapılan her yeniliğin önüne birtakım engeller çıkmakta ve yenilikler yarım kalmaktadır. III. Selim’in modern anlamda büyük ümitlerle kurduğu bu ordu da iç ve dış tahrikler sonucunda 1808 yılında çıkan Kabakçı Mustafa isyanı ile bizzat kurucusu tarafından kaldırılmıştır. Vakay-i Hayriye: Yeniçeri Ocağı’nın Kaldırılması III. Selim’den sonra tahta geçen II. Mahmut’un sadrazamlığını yapan Alemdar Mustafa Paşa’nın askeri alanda yaptığı ıslahatlar sonucunda ise Sekban-ı Cedid isimli yeni bir ordu kurulmuştur. Fakat yeniçerilerin Alemdar’ı öldürmesi ile Sekban-ı Cedid ordusu da kısa sürede kaldırılmıştır. II. Mahmut Nizamı Cedid ve onun yeniden ihyası gibi olan Sekban-ı Cedid denemelerinden sonra bir süre askeri ıslahat girişimlerine ara verilmiştir. Ancak 1826 yılına gelindiğinde II. Mahmut tarafından Eşkinci Ocağı denilen yeni bir askeri sınıf kurulmuştur. Bu askeri sınıfın kuruluşunun temel sebebi, son dönemlerde yaşanan siyasi gelişmeler ve Osmanlı ordusunun Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın düzenli askerleri karşısındaki başarısızlığı ile modern orduya olan ihtiyacın artmasıdır. Bu yeni ordunun eğitime başlamasından üç gün sonra 15 Haziran 1826 tarihinde ayaklanan yeniçerilerin bu son isyanı olmuş ve Eşkinci Ocağı ile birlikte artık düzeltilemeyeceği anlaşılan Yeniçeri Ocağı da kaldırılmıştır. Osmanlı tarihinde “Vakay-i Hayriye” olarak anılan bu olayın ardından Batı tarzında yeni bir ordu olan “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye Ordusu” kurulmuştur. Batı Tarzında Yeni Bir Ordu: Asâkir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu Sultan II. Mahmut XVI. yüzyıl sonlarında bozulmaya başlayan XVII. ve XVIII. yüzyıllarda artık disiplin ve düzenin kalmadığı ve bir isyan yuvası haline gelen Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırmak için uzunca bir zaman bekledikten sonra ocağı içerden de ele geçirmek amacıyla sürekli kendi fikrindeki adamları getirmiş ve 1826 yılında yüzyıllardır devletin merkezi kuvvetlerinin en önemlisi olan Yeniçeri Ocağı’nı lağvederek yeni bir ordu teşkil etmiştir. Hz. Peygamber’in ismine izafeten kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye Ordusu Yeniçeri Ocağı’nın yerini almıştır. Bu yeni ordunun kurulmasından sonra yeniçerilerle ilgili her türlü isim unvan ve işaretler kaldırılarak Ağa Kapısı’nın adı Serasker Kapısı olarak değiştirilmiş ve başına da Ağa Hüseyin Paşa getirilmiştir. Ordunun askeri ihtiyacı 15-30 yaşları arasındaki askerlerden seçilmiş ve daha küçük olanlar için şehzade başındaki Acemi Ocağı Kışlası talimhane yapılmıştır. Gerek İstanbul’dan ve gerekse taşradan gelerek kaydolan gönüllü askerlerle kısa sürede gelişip büyüyen Mansure ordusu için III. Selim zamanında yapılan Üsküdar ve Levend’deki kışlalara yenileri ilave edilmiştir. 12 bin kişilik ilk Asâkir-i Masûre ordusu “Tertib” adı altında 1500’er kişilik 8 tabura ayrılmış ve her tabur bir binbaşının emrine verilmiştir. Sekiz bin başının üstünde ise bir binbaşı vardır. Bunun dışında her taburda değişik isimlerde zabitler ve daha alt düzeyde ve rütbede kumandanlar bulunmaktadır. Yeni ordunun en büyük kumandanı ise Serasker denilen zabitlerdir. Yeni ordunun Seraskerlik’ten sonra gelen en yetkili makamı Asâkir-i Mansûre Nezareti olup, Nazır’ın başlıca görevleri, teşkilâtın maaş vb. teknik işlerini yerine getirmektir. Ordunun bölük, tabur, alay gibi askeri birlik adları Nizam-ı Cedid ile aynıdır. Mansûre askerlerini eğitmek için her birinde Kuran-ı Kerim ve ilmihal dersleri verilecek, neferlerin beş vakit namazı cemaatle kılacakları bir iman tayin edilerek, gerekirse mesleki eğitimleri için Avrupa’dan uzmanlar getirildi. Ordudaki terfiler çalışkanlığa göre olacak ve yeni bir nefer kabiliyeti ve gayreti sayesinde en yüksek rütbeye kadar yükselebilecekti. Tamamı maaşlı olan ve maaşlarını aydan aya alan yeni ordunun giderlerini karşılamak için yeni gelir kaynakları oluşturuldu. Bu çerçevede Mansûre Hazinesi adıyla yeni bir hazine kurulmuş ve devlet hazinesine yük olmaktan kaçınılmıştır. Yeni hazinenin başlıca gelir kaynakları, cizyeye % 30 oranında bir zam yapılarak sağlanan cizye hasılâtı, Darphane-i Amire tarafından zapt ve idare edilmekte olan çeşitli mukataaların geliri ve Ceyb-i Hümâyûn Hazinesi’nce zapt olunan emlâk-ı hümâyûn hasılâtı ile kapu harcı ve boğça bahalardan sağlanan hasılât, penbe resmi ve ağnam gelirleri askeri masrafa tahsis edilmiştir. Mansûre ordusu kıyafet olarak ise, özel bir üniforma ile başlık olarak da önce şubara, daha sonraları ise fes giymişlerdir. Yeni ordu 1831’de iki bölüme ayrılarak Üsküdar’dakilere Mansûre, İstanbul’daki alaylara Hassa denilmiş ve her birinin başına da bir ferik tayin edilmiştir. Ordunun subay ihtiyacı ise, önceleri Mühendishane‘den karşılanmış, ancak 1834’de Harbiye Mektebi açılmış, ayrıca Avrupa’ya talebe gönderilmiştir. Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusu yeni ve acele bir kuruluş olduğundan 1829’da Rus ordusuna 1831-1833’de Mısır askerlerine karşı yapılan savaşlarda bekleneni tam olarak verememiştir. Buna rağmen, düzenli Rus ve Mısır kuvvetlerine karşı iki yıl gibi uzun bir süre karşı koyarak yeniçerilerin son zamanlarına göre üstünlüklerini ortaya koymuşlardır. Bu arada yeni ordunu desteklenmesi ve ülkenin daha iyi savunulabilmesi için 1834 yılında Redif-i Asâkir-i Mansûre adıyla yedek bir ordu kurulmaya başlamıştır. Bu birliklerin oluşturulmasından sonra ‘‘Asâkir-i Mansûre’’ ifadesinin yerine ‘‘Asâkir-i Nizamiyye’’ almış ve uzun yıllar bu ismi kullanılmıştır. Bugün hala varlığını koruyan nizamiye kelimesi kışla girişleri olarak bilinmektedir. Tanzimat‘a kadar bu şekilde devam eden seraskerlik makamı Tanzimat‘dan sonra önemi artan bir kurum haline gelerek sadaretten sonra ikinci sırayı almış ve hatta Sultan Abdülaziz devrinde birkaç defa Sadaretle birleştirilmiştir. 1843’te muvazzaflık süresi beş, rediflik süresi yedi yıla indirilmiş ve yine mevcut birlikler Hassa, Dersaadet, Rumeli, Anadolu ve Arabistan orduları olarak beş orduya ayrılmıştır.1847’de askere almada kura usulü kabul edilmiş ve 1908 yılında ise Harbiye Nazırlığı Seraskerlik’ in yerini almıştır. Piyade sınıfı bu şekilde düzenlenirken düzenleri bozulan ve sayıları iyice azalan Kapıkulu süvarileri de lağvedilerek hazırlanan yeni bir kanunla yeni süvari alayları kurulmuştur. Önce İstanbul’da oluşturulan birlikler için, bugün Kuleli Lisesi olarak kullanılan binanın yerinde bir süvari kışlası yapılmış olup, sonraları İstanbul dışında da süvari alayları oluşturulmuştur. Sonuç olarak, Osmanlı çağdaşlaşma sürecinde Osmanlı ordusunda yapılan askeri yenilikler savaş taktikleri, asker alma ve eğitim-öğretim işlerinin yeniden düzenlenmesinden meydana gelmektedir. Bu süreç içerisinde modern silah ve donanıma geçilecek ordunun en önemli eksikleri büyük ölçüde giderilmiştir. Bu politikalar dâhilinde, 1826 yılına kadar varlığını sürdürmüş olan Yeniçeri Ocağı zamanla askeri hizmetlerini yerine getiremeyen, askeri teknik ve taktik gelişmelerden uzak, yenileşmeye kapalı ve bu sebeple sık sık isyan çıkartarak yenileşme çabalarını yarıda bıraktığı için, II. Mahmut ve dönemin idarecileri tarafından kaldırılarak, yerine çağa uygun bir ordu olan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye Ordusu kurulmuştur. Yapılan bu düzenleme ve uygulamalardan sonra Osmanlı ordusu dış görünüşü ve yapılanmasıyla çağdaş bir görünüm kazanmış olmakla birlikte umulan başarıları gösterememiş ve her alanda yaşanan sıkıntılar orduya da yansımıştır. Ancak bütün bu olumsuzluk ve eksiklere rağmen çağdaşlaşma süresince önemli bir yer tutan askerlik alanındaki düzenlemelerle ordumuz, ülkesini iç ve dış düşmanlara karşı mücadele edecek siyasi iktidarı ellerinde tutanların başarısızlıkları ve engellemeleriyle karşılaştıkça müdahale ederek yönetim değişiklerinde etkili olmuştur. KAYNAKLAR ÇABUK, Vahid , Osmanlı Teşkilât ve Siyaset Kültürü, İstanbul 1996. ÇADIRCI, Musa, “Yenileşme Süresinde Osmanlı Ordusu”, Türkler, C. 10, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 567-583. GÖKBİLGİN, Tayyib, “Nizam-ı Cedid”, İA, IX, İstanbul 1970, s. 309-322. HALAÇOĞLU, Yusuf, XIV-XVII. Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilâtı ve Sosyal Yapı, TTK. Yayınları, Ankara 1998. KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, C. V, Ankara 1994. LEWİS, Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, TTK. Yayınları, Ankara 1984. ÖZCAN, Abdülkadir, “ Osmanlı Devleti’nin Askeri Yapısı” , Türkler, C. 10, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 436-452. ________________, “ Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye”, DİA, C. 3, İstanbul 1991, s. 245-256. SHOW, Stanford, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Geleneksel Reformdan Modern Reforma Geçiş; Sultan III. Selim ve Sultan II. Mahmut Dönemleri”, Türkler, C 12, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 589-607. TERZİ, Arzu Tozduman, “ Osmanlı Hazineleri”, Türkler, C. 10, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002,S.893-903. YARAMIŞ, Ahmet, “Yeniçeri Ocağı’nın Kaldırılması Ve Yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye’nin Kurulması”, Türkler, C.12, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, S.734-756. UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Devlet Teşkilatında Kapıkulu Ocakları, C. I, TTK. Yayınları, Ankara 1988.

7

dk.

Çandarlı Halil Paşa İstanbul fethine neden karşı çıktı?

29 Mayıs 2023

Çandarlı Halil Paşa İstanbul fethine neden karşı çıktı?

İstanbul’un fethi Türkler için Kızıl Elma idi. Yani İlayı Kelimatullah’ın son kalesi anlamına gelir. İstanbul’un fethi Türk dünyası için olduğu kadar İslam dünyası için de sembolik bir değeri vardı. İstanbul’un fethine mazhar olan sultan şüphesiz içeride ve dışarıda büyük bir şöhret ve prestije sahip olacaktı. Bu da devlet içinde devlet durumuna gelen Çandarlı ailesi için tehlike çanlarının çalması demekti. Çünkü daha önce genç sultan II. Mehmed’i (Fatih) iki defa tahttan indirerek saltanat üzerinde derin gölgesi bulunan Çandarlı Halil Paşa’nın bu etkisinin biteceğinin de işaretiydi. Devlet ve saray üzerinde derin etkisi bulunan Çandarlı'nın askeri, siyasi, ticari ve idari nüfuzu, bunun yanında uluslar arası şöhreti saltanat için derin kuşkular anlamına geliyordu. Merkezi bir imparatorluk kurmak isteyen genç padişah Sultan II. Mehmed, öteden beri derin devlet konumunda bulunan Çandarlı ailesinin devlet üzerindeki nüfuzunun, tasarlamış olduğu merkeziyetçi politikasına en büyük engel teşkil ettiğinin bilincindeydi. Aynı zamanda İstanbul’un fethi demek Osmanlı merkeziyetçi politikaların doruk noktasına çıkması demekti. Bu da en başta Çandarlı Veziriazamın güçlü nüfuzunun sönmesine neden olacaktı. Bu yüzden Çandarlı Halil Paşa, İstanbul’un fethine karşı çıkacaktır. Bu konuda Venedik ve Bizans’la iş birliği yapacaktır. İstanbul’un fethi gerçekleştikten sonra doğal olarak Fatih Sultan Mehmed, Çandarlı Halil Paşa’yı ortadan kaldıracak, kul bürokrasisini ön plana çıkaracak ve vezirlerinin çoğunu devşirmelerden seçecektir.

1

dk.

Sabiha Gökçen'in Hayatı

22 Mart 2023

Sabiha Gökçen'in Hayatı

Türkiye'nin ilk kadın pilotlarından biri olan Sabiha Gökçen, 22 Mart 1913'te Bursa'da dünyaya geldi. Gökçen, dünyadaki ilk kadın savaş pilotudur. Mustafa Kemal Atatürk’ün sekiz manevi evladından birisi idi. Uçuş kariyeri boyunca 8.000 saat civarı uçuş gerçekleştirdi ve 32 farklı askerî operasyona katıldı. Adı, İstanbul'un 2. havalimanı olan Sabiha Gökçen Havalimanı'na verilmiştir. 17 Kasım 1937'de Atatürk ile Pertek ziyareti sırasında. Edirne Deftardarı olan babası Hafız İzzet Bey, 'Jön Türk' olduğu gerekçesiyle Bursa'ya sürülmüştü. Anne ve babasını küçük yaşta kaybeden ve ağabeyi Neşet tarafından büyütülen Sabiha, 1925'te henüz 12 yaşındayken, Bursa ziyareti sırasında evlerinin yakınındaki Hünkar Köşkü’nde konaklayan dönemin Cumhurbaşkanı Atatürk’e ulaşmayı ve okumak istediğini iletmeyi başarmıştı. Atatürk, ağabeyinden izin alarak, zor şartlar altında yaşayan Sabiha'yı evlat edindi ve Ankara’ya götürdü. Sabiha, Çankaya İlkokulu, bugün ismi Robert Lisesi olan Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve Üsküdar Amerikan Lisesi’nde eğitim gördü. Rahatsızlığı nedeniyle öğrenimini yarıda kesip Heybeliada ve Viyana’da tedavi gördü. Bir süre Fransızcasını ilerletmek amacıyla Paris’te bulundu. 1934'te Soyadı Kanunu'nun çıkmasından sonra Mustafa Kemal, Sabiha'ya "Gökçen" soyadını verdi. Sabiha Gökçen, 1935'te Türkkuşu'nun açılış töreninde yapılan planör gösterilerinden etkilenerek havacılığa ilgi duydu. Atatürk’ün de destek vermesi ile 1935'te Türk Hava Kurumu'nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu'na girdi, Ankara'da yüksek planörcülük brövelerini aldı. Gökçen, yedi erkek öğrenciyle birlikte Kırım'a gönderilerek altı aylık yüksek planörcülük eğitimini Koktebel Yüksek Planör Okulu'nda tamamladı. Moskova'ya motorlu uçak okuluna gitmeyi planlıyordu. Ancak manevi kız kardeşi Zehra'nın ölüm haberini alınca bu düşünceden vazgeçerek ülkesine döndü. Sabiha Gökçen 1930'larda okul arkadaşları ile. Bir süre dünyaya küsen Sabiha, Atatürk'ün ısrarları ile yeniden çalışmalara başladı. Eskişehir Havacılık Okulu’nda Savmi Uçan ve Muhittin Bey’den özel uçuş eğitimi aldı. 25 Şubat 1936'da ilk defa motorlu uçak ile uçmaya başladı. Gökçen'in, uçuş eğitimde gösterdiği başarılardan dolayı, Atatürk kendisine şunları söyledi: “Beni çok mutlu ettin… Şimdi artık senin için planladığım şeyi açıklayabilirim… Belki de dünyada ilk askerî kadın pilot olacaksın… Bir Türk kızının dünyadaki ilk askerî kadın pilot olması ne iftihar edici bir olaydır, tahmin edersin değil mi? Şimdi derhal harekete geçerek seni Eskişehir’deki Tayyare Mektebi’ne göndereceğim. Orada özel bir eğitim göreceksin.” O yıllarda kızlar askerî okullara alınmadığı için özel bir üniforma giydirilerek Eskişehir Uçuş Okulu’nda, 1936-1937 döneminde 11 ay boyunca özel eğitim aldı. Bu eğitim sırasında kendisine ilkokul öğretmeni Nüveyre Uyguç eşlik etti. Gökçen, brövesini aldıktan sonra Eskişehir’deki 1. Hava Alayı’nda altı ay görev yaptı, bu sırada Trakya ve Ege manevralarına katıldı. 1937'de Fransa'nın, Hatay'ı Suriye'ye devretmeye hazırlandığı yolundaki haberler, Ankara'da sert tepkiyle karşılandı. Atatürk'ün emriyle üniformasını giyen Sabiha Gökçen, Fransız elçisinin önünde havaya üç el ateş etti ve "Hatay'ın vatana katılması için gerekirse silahlanırız" dedi. Olay sonunda yine Atatürk'ün emriyle tutuklanan ve mahkemeye çıkan ve yasa gereği bir gün hapis yatan Sabiha Gökçen'in çıkışı sayesinde Atatürk'ün planı tutmuş ve Fransızlara gözdağı verilmiş, kararlılık gösterilmiştir. 1938'de uçağıyla beş gün süren bir "Balkan Turu" yaptı. Ankara'da bulunan Balkan Paktı heyeti üyelerinin Sabiha Gökçen ile tanıştıktan sonra kendisine uçakla başkentlerine gelmeyi önermeleri üzerine bu tur fikri doğmuştu. Gökçen, Atatürk'ün arzusu üzerine bu turu yanına bir makinist dahi almadan, tek başına gerçekleştirdi. Vultee tipi bir uçakla İstanbul'dan havalandıktan sonra Atina'ya, ardından Sofya ve Belgrad'a gitti. Kendisine Yugoslav Genelkurmay Başkanı tarafından "Beyaz Kartal" nişanı verildi. İstek üzerine Bükreş'te bir gösteri uçuşu yaptıktan sonra 6. gün olan 22 Haziran'da İstanbul'a döndü. Bu Balkan turu, basının büyük ilgisini uyandırmış; her yerde göklerin kızı olarak anılmasına neden olmuştur. Manevi babası Atatürk öldükten sonra hayatını yeniden düzene sokan Gökçen, kadınların orduda görev yapmasına ilişkin yasa çıkmadığı için ordudan ayrıldı ve Türkkuşu Uçuş Okulu'na başöğretmen tayin edildi. 1955'e kadar bu görevini başarıyla sürdürdü. Türk Hava Kurumu Yönetim Kurulu Üyesi oldu. Hayatı boyunca toplam 22 değişik hafif bombardıman ve akrobatik uçakla uçtu. Atatürk'ün manevi kızları: (soldan sağa) Rukiye, Sabiha, Afet, Zehra. Gökçen, 1940 yılında Hava Okulu’nda askerî coğrafya ve topoğrafya öğretmeni Üsteğmen Kemal Esiner ile evlendi ve eşine kendi soyadını verdi; ancak üç yıl sonra, 12 Ocak 1943'te eşini kaybetti. 1953 ve 1959'da davet edildiği ABD'ye Türk toplumu ve Türk kadınını tanıtmak amacıyla giden Gökçen için büyük bir Amerika turu düzenlenmiştir. Son uçuşunu 1996'da 83 yaşında iken Fransız pilot Daniel Acton eşliğinde Falcon 2000 uçağıyla yapmıştır. 1996'da havacılık kariyerinin en büyük ödülünü almıştır. Amerikan Hava Kurmay Koleji'nin mezuniyet töreni için düzenlenen "Kartallar Toplantısı"nın onur konuğu olarak katıldığı Maxwell Hava Üssü'ndeki törende "dünya tarihine adını yazdıran 20 havacıdan biri" seçildi. Bu ödüle layık görülen ilk ve tek kadın havacı oldu. Ölümünden 2 yıl önce Hukukun Egemenliği Derneği tarafından onuruna verilen törende kendisine, adına bestelenen, klasik rock opera tarzındaki eser dinletildi. Sabiha Gökçen 22 Mart 2001 tarihinde Gülhane Askerî Tıp Akademisinde 88 yaşında kalp yetmezliği sebebiyle hayatını kaybetti. Fransa yapımı hafif bombardıman uçağı Breguet 19'un önünde bir bombayı tutarken.

3

dk.

Emir Timur: Bozkır'ın Altın Çocuğu

6 Ocak 2023

Emir Timur: Bozkır'ın Altın Çocuğu

Timur İmparatorluğu veya diğer kullanımla Timurlular Devleti, Fars ve İslam medeniyeti unsurları ile Türk-Moğol devlet ve askeri teşkilat unsurlarını bünyesinde barındıran ve soyu Türk-Moğol boylarından biri olan Barlaslar'a dayanan Çağatay Emiri Timur tarafından kurulmuş bir Türk-Moğol devleti. Timurlu İmparatorluğu Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Harezmşahlar’ın yıkılmasından sonra Türklerin Türkistan’da kurduğu en büyük devlet olmuş ve bu devirde Türkistan ve Horasan, İslam mimarisi açısından en parlak dönemini yaşamıştır. 15. yüzyılın sonlarından itibaren Türkistan, Harezm, Kırım, Kazan ve Azerbaycan'da Çağatay Türkçesi de yüksek bir kültür dili haline gelmiştir. Dinin, ilim ve sanatın koruyucusu olan Timur; Türkistan’da Türkçenin, Türk sanat ve kültürünün Fars kültürünün baskısı altında yok olup gitmesini önlemiş ve öne geçmesini sağlamış, Türk edebiyatı büyüme ve gelişme göstermiş, sanat, bilim ve edebiyat dünyası Timur Rönesans’ını yaşamıştır. imur, adını verdiği Büyük Timur İmparatorluğu'nun kurucusudur. Tarihin gördüğü en büyük askeri ve siyasi dehalardan biri olarak kabul edilen Timur, sağ ayağı aksak kalacak şekilde darbe aldığından dolayı kendisine Farsça Timurlenk, Türkçe olarak ise Aksak Timur denilmekteydi. 1370'ten itibaren düzenlediği seferlerle Harezm, Deşt-i Kıpçak, İran, Irak, Suriye ve Hindistan'ı kapsayan topraklara hakim olup 1402'de yapılan Ankara Savaşı'nda Yıldırım Bayezid'i mağlup etti. Seferlerinin en kanlısı ve uzunu Batı Asya'daki seferleridir. Birincisi üç, ikincisi beş ve üçüncüsü yedi sene sürmüştür. Seferleri sırasında ele geçirdiği şehirlerin bazılarını yakıp yıkmış kellelerden kuleler yapmıştır. Kan dökücülüğü ve tahripkarlığına rağmen özellikle Semerkant'ın imarına çok önem vermiş ve girdiği hiçbir ülkede de âlimlerin incitilmesine müsade etmemiştir. Seferlerinin çoğunu Türk-İslam ülkeleri üzerine yönelttiği için eleştirilmesinin yanı sıra Orta Asya göçebelerinin İslamlaşmasında büyük rolü olmuştur. Timur'un kurduğu devlet, Türk Moğol devlet esasları ve askeri teşkilatı unsurları ile İslam medeniyeti unsurlarını bünyesinde bir arada barındırmaktadır. Müslüman olmasının yanı sıra eski Türk-Moğol geleneklerini de yaşatmaya çalışmış ve Cengiz Han yasasına çok önem vermiştir. Kimi tarihçilere göre Timur için yasa şeriattan önce gelmekteydi. Cengiz Han ile akrabalığa ayrı bir önem veren Timur, Cengiz Han soyundan Kazan Han'ın kızı Saray Mülk Hanımı nikahına alarak damat anlamına gelen Küregen lakabını taşımaya hak kazanmıştır. Cengiz Han'ın soyundan gelmediği için "Han" unvanı yerine "Emir" unvanını kullanmış ve ölünceye kadar kukla dahi olsa, Cengiz Han soyundan birini Han olarak yanında taşımıştır. Soyu ve Ailesi Timur, Maveraünnehir’de günümüzde Özbekistan'da Semerkand’la Belh arasında Şehri şebz sınırları içerisinde yer alan Keş şehrine bağlı Hoca Ilgar köyünde dünyaya geldi. Şerefeddin Al-i Yezdi'nin Zafername adlı eserinde Timur'un doğum tarihi 9 Nisan 1336 Salı, Oniki Hayvanlı Türk Takvimi'ne göre Sıçan Yılı olarak verilir. O, efsaneye göre, avucunda pıhtılaşmış kan ve ihtiyar adamın saçları gibi beyaz saçlarla doğmuştur. Avucunda kan ile doğması zamanın hakimi manasına gelen sahip kıranlık alameti olmakla beraber ilerde çok kan dökeceği biçiminde yorumlanmıştır. Timur sahip kıran unvanını ilerleyen yıllarda cihangir unvanı ile birlikte kullanmıştır. Saçlarının beyazlığı ise erken yaşta meydana gelen bir olgunluk görülüp onun ileride büyük işler başaracağına inanılmıştır. Kaynaklarda Timur'un babasının adının Turagay annesinin adının Tekira Hatun olduğu kaydedilir. Çağatay ulusunu oluşturan Türk-Moğol kabilelerinden Barlaslar'ın reisi olan Turagay sadece kendi kabilesinde değil Tüm Çağatay ulusunda itibarlı bir bey idi. Emir Timur'un soyu ölümünden sonra torunu Uluğ Bey tarafından Isık Göl civarından getirilip Semerkant'ta yazılarak, Timur'un mezarı üzerine dikilen yeşim taşı üzerinde şu şekilde kaydedilmiştir: Emir Timur Küregan b. Emir Turagay bi Emir Berkel b. Emir İlengir b. Emir İtil b. Emir Karaçar Noyan b. Emir Suguçcin b. Emir Erdemci Barula b. Emir Kaçulay b. Emir Tummanay. Timur'un ceddi Tumanay beşinci göbekten Cengiz Han'ın da atası olmaktadır. Fiziksel Özellikleri Timur’un boyu uzun, vücudu heybetliydi. Omuzları geniş, başı büyük ve alnı genişti. Elleri ve ayakları iri, kol ve bacakları ise oldukça uzun ve kalındı. Görünüşü ürkütücü olan Timur’un, suratı oldukça asık, sağ eli felçli ve sağ ayağı da topaldı. Kişiliği Timur'un mühründe kuvvet doğruluktur anlamına gelen Rasti-rustî kazılı olması ve yazdığı mektupların sonuna da aynı ibareyi içeren damgasını vurması doğruluğa önem verdiğinin bir göstergesiydi. Yaklaşık otuz yıl boyunca geçtiği her yerde yıkıntılar ve yıkımlar bırakarak acımasız yüzünü göstermiş ancak bazı olaylara bakıldığında Tümur'un taş kalpli olmadığı, heyecanlandığı, ağladığı, sevdiği, yakınlarına ve dostlarına bağlı olduğu görülmektedir. Torununun ölüm haberini aldığında kendini yerden yere atmış ağlamış acısını belli etmiştir. Kızı Akabeg, büyük oğlu Cihangir, kız kardeşi Turhan Hatun'un birbirini takiben gerçekleşen ölümleriyle bir süre derin bir bezginlik içinde bulunsa da tarafından Kuran-ı Kerim ve hadis-i şerifler okuttuğu gibi bir taraftan tarih ve hikayeler okutup dinleyerek üzüntüsünü unutarak yine hükümet işleriyle ilgilenmekten geri kalmamıştır. Sinirleri sanıldığı kadar sağlam değildir. Önünde korkunç ve kanlı savaş öykülerinin anlatılmasına dayanamadığı, dilenciliği kabul etmediği, halkın yiyecek bulmasına dikkat ettiği bilinmektedir. Timur, bulunduğu mecliste gasp, saldırı, tecavüz ve kan dökmekle ilgili sözlerin dile getirilmesine ve küfür edilmesine asla izin vermezdi ve orada sadece yönetim ile ilgili tedbirler görüşülürdü. Başkenti Semerkant'ın ihtişamını arttırmak için sanatçıları, zanaatkarları, bilim adamlarını, şairleri, din adamlarını Semerkant'a çekmeye çalışmış hatta kimi zaman onları zorla Semerkant'a getirtmiştir. Seferlerinde geçtiği yerleri acımasız şekilde yakıp yıkarken diğer yandan Semerkant'ı yeniden yaratmıştır. Ele geçirdiği ülkelerdeki sıradan yontma işçisinden en büyük sanatçıya kadar birçok insanı daha önce görülmedik bir biçimde tek bir şehirde toplamayı başarmıştır. Semerkant'ı büyük yeteneklerin merkezi haline getirmiştir. Astronomi ve Fıkıh alimlerine, seyyidlere çok hürmet gösterir onların sohbetlerini dinlemekten büyük keyif duyardı. Tüzükatında, "Allah dostları alimler ile devamlı irtibat halinde idim. Her işimde onlarla istişare ettim. Bunların hayır duaları bana zaferler kazandırdı", demektedir. Girdiği hiçbir ülkede alim ve şeyhlerin incitilmesine müsade etmeyen Emir Timur gerek barış gerek savaş zamanında ünlü komutanların hayatlarını ve bunların seferlerini okumayı alışkanlık edinmişti. Şam'da ünlü tarihçi İbn Haldun ile yaptığı görüşmeler sırasında sahip olduğu tarih bilgisi ile İbn Haldun'u bile şaşırtmıştır. Türkçe, Moğolca ve Farsça olmak üzere üç dil bilmekteydi. Kendi ülkesi dahilinde, halk arasında haber toplayan görevliler bulunduğu gibi, diğer ülkelerde de casusları vardı. Bu casuslar sufi, derviş, tüccar, müneccim, asker, sanatkar, pehlivan olarak çeşitli ülkeleri dolaşır, bu ülkelerin şehir, kasaba yollar ve ileri gelenleri ile ilgili bilgi toplayarak Timur'a bildirirlerdi. Daha sonra Timur bu ülkeye gelip o şehir ile ilgili şeyleri sormaya başlayınca bu büyük bir hayret ve şaşkınlığa yol açardı. Satranç oynamayı çok seven Timur, çok sinirli olduğu zamanlarda bu oyunu oynayarak rahatlardı. Satrancı mükemmel bir şekilde oynadığı için çok az kimsenin kendisiyle oynamaya cesaret edebildiği Timur, normal satranç ile oynamayı aşmış ve büyük satrançla oynamaya başlamıştı. Yani satranç tahtasını ona onbire çıkarmış ve taşlara iki deve, iki zürafa, iki boğa, iki aslan, iki debbâbe, iki öncü, bir vezir, bir gözcü ve diğer bazı taşları eklemiştir. Timur’un satrançcıları arasında Muhammed b. el-Akîl el-Haymî, Zeyneddin el-Yezdî ve başka kimseler vardı. Ama satrançcılarının pîri aynı zamanda fakih ve muhaddis olan Alâeddin et-Tebrizî idi. Alâeddin et-Tebrizî ile büyük satranç oynayan Timur’un, oyununun konumları ile hamleleri hakkında da şerhleri vardır. İbn Arabşah, Timur ile Alâeddin et-Tebrizi’nin yanlarında ayrıca bir yuvarlak bir de uzun satranç gördüğünü ifade eder. Yine bir gün çok sevdiği bu oyunu oynarken rakibine Şah-Ruh yaptığı sırada Timur’a iki müjde getirilmiştir. Bunlardan birincisi bir erkek çocuk sâhibi olduğu, ikincisi de Ceyhun nehrinin Hıta tarafındaki kıyısına inşaa ettirmekte olduğu şehrin tamamlandığı idi. Bunun üzerine Timur oğluna Şahruh, şehre ise Şahruhiyye adını vermiştir. Timur Belh Savaşı'nda Timur, daha genç yaşında iken Doğu Türkistan’da hüküm sürmekte olan İli Moğollar’ın hükümdarı Tuğluk Timur’un 1360 yılında Maveraünnehir’e geldigi dönemde bazı beylerin bölgeyi terk etmelerine rağmen kendisi terk etmeyerek Tuğluk Timur’a bağlılığını bildirmiştir. Karşılığında ise atalarının yurdu olan Keş ve çevresi kendisine bırakılmıştı. Tuğluk Timur, oğlu İlyas Hoca Oğlan'ı Maveraünehir'in idaresine getirirken, Emir Begicek'i onun atabegliğine, Timur'u da hizmetine tayin etmişti. İlyas Hoca Oğlan'ın yanındaki emirlerin zalimce hareketleri üzerine Timur, Emir Kazagan'ın torunu Emir Hüseyin'in yanına gitti. Birlikte Horasan'a kaçarlarken Türkmenler tarafından yakalandılar ve Mahan'da altmış gün hapis yattıktan sonra serbest bırakılıp Sancari kabilesi reisi Mübarekşah'tan yardım görerek tekrar buluşmak üzere ayrıldılar. Ancak bu sırada düşman karşısında zor duruma düşen Sistan hakimi Melik Fahrenddin'in kendilerini çağırması üzerine bin kişilik bir kuvvet ile yardıma geldiler. Fahreddin'in vaatlerini yerine getirmemesi üzerine buradan ayrılmak isteyince Sistanlılar tarafından yolları kesildi. Burada yapılan çarpışmada Timur'un sağ eline ok isabet ederek yaralandı. Muhtemelen ayağının sakatlanması da bu çarpışma esnasında olmuştur. Yaralarının iyileşmesinden sonra Timur ve Hüseyin tekrar Maveraünnehir'e gelip Tirmiz, Belh ve Keş şehirlerini İlyas Hoca Oğlan'ın adamlarının elinden alıp, kendisini de yendikten sonra, kurultay toplayıp, Tuva Han'ın torunlarından Kabilşah Oğlan'ı han ilan ettiler. Timur ve Hüseyin uzun mücadelelerden sonra Maveraünnehir'e hakim olmuşlardı. Bu iki arkadaş arasında Hüseyin'in kız kardeşi Olcay Terken Aga'nın Timur'a nikahlanmış olmasından dolayı akrabalık ilişkisi de mevcut idi. Ancak 1365'ten sonra yavaş yavaş araları açılmaya başladı. Timur ile Hüseyin arasında Mâverâünnehir hâkimiyeti için bir mücadele söz konusu idi. Emîr Hüseyin, Âdil Hān adına hareket ediyordu. Timur da buna karşılık Cengiz Han soyundan Suyurgatmış Han’ı tahta oturtup Emîr Hüseyin’e karşı yürüdü. 1370 yılında Belh’te kuşatılan Emîr Hüseyin yakalandı ve Emîr Keyhüsrev Huttelanî’nin kardeşini öldürmek suçundan öldürüldü. Timur, Emîr Hüseyin’i ele geçirmekle bütün Mâverâünnehir’e hâkim oldu. Emir Hüseyin'in Haremi ve hazineleri de Timur'un eline geçti. Timur bunlardan dördünü kendi haremine aldı bazılarını da yanındaki ileri gelen beylere verdi. Kendisinin aldığı hanımlar arasında Kazan Sultan'ın kızı Saray Mülk hanım da bulunuyordu. Bu evlilik, Saray Mülk Hanım'ın han kızı olması dolayısıyla Timur'a han damadı anlamına gelen küregen(Gürgan) unvanını taşımaya hak kazandırmıştır. Horasan Seferleri Timur, Harezm meselesi hallolduktan sonra İran’ın parçalanmış durumunu düzeltmek için buraya yöneldi. O dönemde Ceyhun’dan batıya doğru şu devletler mevcuttu. Herat merkez olmak üzere Horasan’da Kertler(1245–1383); merkezi Sebzvar olmak üzere Horasan’ın batı tarafında Serbedârlılar; merkezi Cürcan olmak üzere Astarabad, Bistam, Damgan veSimnan yöresinde Toga Timurlular; merkezi Şiraz olmak üzere Fars ve Kirman taraflarında Muzafferîler (1294–1393); merkezi Bağdad olmak üzere Irak-ı Arab, Irak-ı Acem ve Azerbaycan bölgelerinde ise Celayirliler (1336–1432) hüküm sürüyordu. Bunlar arasında sürekli çekişmeler yaşanıyordu. Timur Kert hanedanından başlayarak bütün bunları hakimiyeti altına aldı. 1380 yılında Kert'lerin elinde bulunan Herat'ı ele geçiren Timur, daha sonra Horasan'ın batısına hakim olan Serbedarlılar'ın başşehri Sebzvar'ı ele geçirdi. 1381'de ise Emir Veli yönetimindeki Toga Timurlular'ın üzerine yürüdü ve İsferayin'i ele geçirerek Astarabad'a kadar ilerledi. Emir Veli, Timur'un ordusu ayrıldıktan sonra ükesine yeniden hakim olduysa da 1384'te Timur'un ordusu tekrar gelince Azerbaycan taraflarına kaçtı ve ülkesi tamamen Timur'un topraklarına katıldı. Üç Yıllık Sefer Timur, Horasan seferleri sırasında İran'ın durumunu daha yakından görüp 1386'da bu ülkeyi tamamen ele geçirmeye karar vererek Semerkant'tan harekete geçti. Hac kervanlarına hücum ettiği bahanesiyle Luristan hakimi Melik İzzeddin'i ele geçirip oğullarıyla birlikte Semerkant'a gönderdi. Buradan Azerbaycan'a yöneldi. Bağdat hakimi Celayirli Sultan Ahmet'in Tebriz'e ilerlemekte olduğu haberini almştı ancak Sultan Ahmet Celayir, Timur'un üzerien geldiğini duyunca Bağdat'a geri döndüğünden Tebriz Timur tarafından kolayca ele geçirildi. Yazı Tebriz'de geçiren Timur baharda Gürcüler üzerine gaza amacıyla sefer düzenledi. Sürmeli ve Kars kalelerini alarak tahrip edip daha sonra da, Nahcivan ve Kars yöresinde fetihlerde bulunarak Tiflis'e girdi. Timur Gürcistan'a düzenlediği seferlerinde Müslüman olan Gürcüleri serbest bırakmış ve onları bu davranışlarından dolayı çeşitli şekillerde ödüllendirmiştir. Bu durumda onun Gürcistan'a karşı yapmış olduğu seferlerde gaza amacının samimi olduğu görülmektedir. Timur, Tiflis'i ele geçirip Şirvan taraflarını da kendine tabi kıldıktan sonra kışlamak için Karabağ'a geldi. 1387'de İsfahan’a girdi. İsfahan’da önce yörenin önde gelenleri, seyyidler, alimler, Timur’u karşılamaya çıktılar ve şehir halkının emân karşılığında mal vermeleri kararlaştırıldı. Şehrin ileri gelenleri orduda alıkondu, Timur Melik ile Mehmed b. Sultan Şah bu malı toplamak için şehre gittiler. Şehirden bir grup şehre giren askerlere saldırarak hepsini öldürdüler. Timur, Isfahanlılar isyan edince şehre tekrar döndü ve yedi yaşından küçük çocukları ailelerinden ayırtarak bir araya topladı. Daha sonra bu yedi bin çocuğu ailelerinin gözleri önünde saatlerce atlılara ezdirmek suretiyle katletti ve kafalarını vücutlarından ayırdı. Kentin yarısını dolaşmış olan tarihçi Hafız Ebu her biri 1500 kelleden 28 kule saydığını yazmaktadır. Timur İsfahan’ı ele geçirdikten sonra Şiraz’a yöneldi ve Şiraz'da olduğu sırada Toktamış’ın muhalefet ederek asker gönderdiği ve Semerkand tarafında karışıklık olduğu haberi ulaştı. Bunun üzerine Timur Semerkand’a döndü. Şiraz'ın tam olarak alınması 1393 yılında Muhammed Muzaffer ve çocuklarının tamamen ortadan kaldırılmalarından sonra Emîrzade Ömer Şeyh’e suyurgal olarak verilmesiyle mümkün olacaktı. Deşt-i Kıpçak Üzerine Seferler Harezm üzerine seferlerde bulunurken, zaman zaman Kaşgar ve Isık Göl taraflarında Moğollar ile Dest-i Kıpçak üzerine de asker sevk ediyordu. Timur, Harezm'de iken onun yokluğunu fırsat bile Moğollar, Maveraünnehir'e gelerek yağma hareketlerine başlamışlardı. 1375 yılı sonunda Duğlat emiri Kamereddin üzerine yürüdü ancak kışın şiddetinden dolayı Semerkant'a dönüp kışı geçirdikten sonra 1376'da bu harekatı tekrarladı ve Moğol emiri yenilerek kaçmak zorunda kaldı. Cengiz Han'ın oğlu Cuci'nin soyundan gelen Toktamış, Ak Orda hükümdarı Urus Han, babasını öldürtünce Semerkand'a giderek 1375'te Timur'a sığınmıştı. Timur'dan sağladığı destekle 1375'ten başlayarak Doğu Deşt-i Kıpçak'a egemen olup 1378'de Altın Orda Devleti'nin egemenliğini ele geçirdi. Bu konuma yükselince, Timur'un kendisine yapmış olduğu tüm yardımları unuttuğu gibi, onu bir bakıma küçümsemeye başladı. Bu başarılardan sonra Altın Orda Devleti'ni eski sınırlarına kavuşturmak amacıyla Timur'a bağlı bulunan Harezm'i geri istedi. Bu isteği Timur'la aralarının açılmasına neden oldu. 1387'de Yağma amacıyla Timurun egemenlik sınırları içindeki Azerbaycan'a girmekten çekinmedi ardından aynı yıl Timur'un çıktığı batı seferinden yararlanarak onun oğlu Ömer Şeyh'i yenip tüm Maveraünnehir'i acımasızca yağmaladı. Timur, Toktamış üzerine yürümeden önce Harezm’e yürümüştü. 1388’de beşinci kez Harezm’e girmiş olan Timur buraya girişiyle Toktamış’ın en önemli destekçileri olan bu Kongratlar’a bir darbe vurduğu gibi önemli bir muhalifini de ortadan kaldırmış oldu. Ürgenç’i ele geçirerek halkını Semerkand tarafına göçürdü, şehri yıktırdı, yerine arpa ekilmesini buyurdu. Şehir 1391 senesinde Timur’un Kıpçak’a yürüyüşüne kadar 3 yıl harap kalmış ve bu Kıpçak seferi esnasında Harezm’in imarını emretmiştir. 1390 yılında Semerkant’tan Deşt-i Kıpçak’a gitmek üzere harekete geçti. Otrar yakınlarında Karaasman mevziine ulaştıklarında Toktamış Han’ın elçileri geldi. Görüşmede elçiler Toktamış’ın af dileyen mesajını ilettiler. Timur elçilere, Toktamış’tan iyi bir davranış görmediğini, ona güvenmediğini belirtti ve güvenlik gereği elçiyi tutuklattıktan sonra 22 Şubat 1391’de harekete geçti. Timur çok büyük bir mesafeyi kat etmiş, bu arada ordusunda çıkan ciddi boyutlu açlık ve susuzluk problemlerini aşmış, nihayet Toktamış’ın ordusu ile 20 Haziran 1391'de Kunduzca mevkinde karşılaşmayı başarmıştı. Timur ordusunu alışılmış üçlü sistemden (merkez, sağ, sol) farklı olarak 7 kol düzenine göre tanzim etti. Çok çetin geçen savaşın sonunda Toktamış’ın ordusu bozulmuş, yenilen Toktamış kaçmayı başarmıştı. Toktamış Han’ın, Timur’u Deşt-i Kıpçak derinliklerinde ordusuyla birlikte yok etme taktiği tutmamıştı. Beş Yıllık Sefer Toktamış'a karşı sefer esnasında İran'daki bazı yerli hakimlerin yokluğundan istifade ederek Timur'a yüz çevirmeleri üzerine adamlarını bölgeye göndererek asker toplamalarını ve savaş ilan etmelerini istedi, kendisi de 1392 yılının Haziran ayında hareket ederek Buhara'ya geldi. Buradan Ceyhun ırmağına geçerek Mazenderan 'a gelen Timur, buranın kendisine itaatten ayrılan hakimlerini baş eğmek zorunda bıraktı. Buradan Güney İran'a Fars bölgesine gelerek Muzafferiler üzerine yürüdü. Şah Mansur'un Timur'un hakimiyetini tanımayarak Şiraz'a kapanması üzerine 1393 yılının Mart ayında onun üzerine yüründü. Şah Mansur büyük bir yenilgiye uğrayıp kaçarken yakalanıp tüm hanedan üyeleriyle birlikte öldürüldü ve ülkesi Şeyh Ömer'e verildi. Mazenderan ve Fars’ı zapt ettikten sonra Timur, 1393 Ağustos’unda Bağdat üzerine yürüdü. Bağdat’da Celayirlilerin son temsilcisi olan Sultan Ahmed’e değerli hediyeler göndererek hakimiyetini tanımasını istedi. Timur’dan korkan Sultan Ahmed bunu kabul etmiş ancak Timur’a karşı koyacak gücü kendisinde de göremediğinden Şam’a yönelmiş oradan da Memluk Sultanlığına sığınmıştır. Bunun üzerine Timur da öncelikle Bağdat’a yürümüştür. Timur Bağdat'ı ele geçirdikten sonra Erzincan Emiri, Ak koyunlu ve Kara Koyunlu beyleri ile Sivas-Kayseri hakimi Kadı Burhaneddin'e haber göndererek itaat etmelerini istemiş Memluk sultanı'na da kalabalık bir elçi heyeti göndermiştir. Ancak cavapları beklemeden harekatına devam edip Musul, Mardin ve Diyarbakır'ı zaptedip Van gölünün kuzeyindeki Aladağ'a gelmiştir. Burda iken Erzincan Emiri Taharten yanına gelerek bağlılığını bildirmiştir. Memluk Sultanı Timur'un elçilerini öldürerek karşılık vermişti. Bunun üzerine Timur Suriye'ye yürüme kararı aldı. Ancak Kadı Burhaneddin'in çabalarıyla Yıldırım Bayezid, Berkuk, Toktamış ve Kadı Burhaneddin arasında bir ittifak kurulmuştu. Bu sırada Erzurum'a kadar gelmiş olan Timur Anadolu'da Güneyden Memlukler, Kuzeyden ise Altın Orda kuvvetleri arasında kalacağını hesap edip birden bire geri dönme kararı alıp Toktamış'ın üzerine yürüdü. Bu geri dönüş sırasında ilk olarak Gürcistan'da fetihlere girişti. Bunun sebebi Kral Bagrat'ın Timur'a boyun eğip ona bağlı bir kral olduktan sonra isyan etmesi idi. Kendisine söz verildikten sonra sözünde durmayarak ihanette bulunanları hiçbir şekilde affetmeyen Timur, Bagrat'ın bu ihanetine karşılık olarak Tiflis'i yağmalattı ve bütün Kakheti ve Kartli arasındaki yerler yıkıma uğradı. Hıristiyan din adamlarına ve abidelerine saldırıldı. Sweti-Tzkhoveli'nin kilisesi ve Mtzkheta katedrali yağmalanarak tahrip edildi. Dehşetli bir kıyım Gürcistan'ın bütün unsurları üzerinde sürdürüldü. Ruisi'de Ghtaeba'nın tarihsel yapıları yerle bir edildi. Bu arada Timurlular orada kamp yaparken, yağma ve öldürmeler üst Kartli'nin bütün vadileri boyunca sürdürüldü 1391'de Kunduzca savaşında aldığı mağlubiyete rağmen Deşt-i Kıpçak'taki gücünü koruyan Toktamış, Memluk sultanı Berkuk'a elçiler göndererek Timur'a karşı onunla ittifak kurmuştu. Öcünü almak için için Timur'un Mardin ve Diyarbakır bölgesinde bulunduğu bir sırada Derbend üzerinden Şirvan'a bir baskın yaparak tüm halkını kılıçtan geçirdi kenti yağmalatıp, yakıp yıktı. Gürcistan'daki fetihlerden sonra hazırlıklarını tamamlayan Timur, 1395 yılı Şubat ayında Toktamış üzerine hareket emri verdi. Toktamış'ı kesin olarak ortadan kaldırmak amacıyla harekete geçen Timur'un ordusu Toktamış'ın ordusu ile 1395'te Terek nehri kıyısında karşı karşıya geldi. Timur, üç günde ordusunu çember haline getirip çember daraldıkça açlık karşısında ordusuna büyük bir av ve moral sağladı. Timur, Terek nehri karşısında üç gün karşılıklı aşağı yukarı hareket eden ordusundaki kadınlara asker kıyafeti giydirip aşağı doğru hareket ettirdi erkekler ise yukarı kesimden karşıya geçerek karşıya geçerek Toktamış askerlerini korkunç biçimde yenilgiye uğratıp perişan etti. Timur, Toktamış’ı bir kez daha yenilgiye uğratmışsa da onu ele geçirememişti. Buna üzülen Timur, Toktamış’ın yeniden kuvvet toplayarak üzerine gelmesini engellemek için, Özü(Dinyeper)ırmağı taraflarına yürüyerek Toktamış ile birlikte hareket eden kabileleri yağmalamış, onları Balkanlara doğru sürmüştür. Timur ileri harekatına devamla Ejderhan ve Berke Sarayı üzerine yürümüş, ciddi bir mukavemet görmeden buraları da ele geçirmiştir. Bu seferiyle Timur, Altın Ordu Hanlığı’na çok büyük bir darbe indirerek Altın Ordu’nun bütün gücünü hemen tamamen yok etmiştir. Hindistan Seferi Timur, 1398 yılının Mart ayında Hindistan Seferi’ne çıktı. Kafirlere cihad adını verdiği seferin görünüşteki sebebi buradaki kâfirleri ortadan kaldırmaktı ancak bu seferi daha sonra yapmayı tasarladığı seferlerine maddi kaynak olması için yapmış olması kuvvetle muhtemeldir. Timur ve ordusu İndus ve İfasis nehirlerini geçtikten sonra Pencab ve Sind bölgelerinin de merkezi olan Delhi üzerine yürüdü. Pencab ve Sind bölgelerinin merkezi Delhi'ye Tuğluk hanedanından II. Mahmûd Han hakim idi. Henüz ciddi bir savaş olmadan çoğu ateşperest olmak üzere Timur'un ordusunun arkasında yüz bin esir bulunuyordu. Kumandanlar, bu kadar çok esirin savaşın neticesini tehlikeye düşürebileceğini hatırlattıklarından Timur, bunların hepsinin idam emrini verdi. Zabitlerin ve neferlerin kendi esirlerini kendi elleriyle öldürmelerini istedi. Bu emre itaat etmeyenler idam cezasına maruz kalacaklardı. Bir saatten az zaman içerisinde Timur'un askerlerinin kılıcıyla yüz bin esir öldürüldü. Timur'un zaferini anlatmak için yazdırdığı fetihnameleri götürecek olan filler on sıra meydana getiriyordu. Sanatkarlar, ressamlar, mimarlar eserlerini Timur'un başkentinde meydana getirsin diye sürüler halinde Semerkant'a götürüldü. Bunlar arasında bulunan birçok taş yontucuları ve duvarcılar seferin başarıyla tamamlanması şerefine Semerkant'ta yapılacak olan Cami-i Kebir'in inşasıda çalışmaları için Timur'un komutanları arasında pay edildi. Bu abidenin inşasında kulanılmak üzere oyma nakışlarla nakışlanmış birçok taşlar ve Hinduların mabedlerindeki eşyalar Semerkant'a nakledildi. Yedi Yıllık Sefer (1399-1404) Timur’un 1399 yılında tekrar harekete geçmesinin nedeni, Azerbaycan tarafından özellikle Mîrânşâh ile ilgili pek hoş olmayan haberler alması idi. Horasan valiliğinden sonra 1393 yılında Hülagü Han tahtına tayin edilen ve Azerbaycan ve ona bağlı yerlerin idaresine getirilen Mîrânşâh, Hind seferine katılmamıştı. O, 1395–1396 yılı sonbaharında Hoy civarında attan düşmüş, fiziksel olarak sağlığına kavuştuysa da garip davranışlarda bulunmaya başlamıştı. Bu attan düşme hadisesinden sonra doktorların bütün çabasına rağmen, fiziksel olarak iyileşti ise de, tam olarak sıhhatine kavuşamamıştı. İran ve Azerbaycan'da idarede gevşekliğin baş gösterdiğine, devlet malının çarçur edildiğine dair haberler de gelmekte idi. Bu durum üzerine Timur Hind seferinden dönüşünden 4 ay geçmiş olmasına rağmen yeni bir sefere çıktı. Yedi Yıllık Sefer diye isimlendirilse de bu seferin süresi 5 yıldır ve Timur'un en büyük seferidir. Mîrânşâh’ın kendisine bırakılan edilen bölgede asayişi sağlayamamasının Timur’un bu son Ön Asya seferinin sebebini oluşturduğu bütün kaynakların ortak görüşüdür. Ancak Timur’un özellikle Toktamış’ı yendikten sonra Samur Irmağı kıyısından Yıldırım Bayezid’e mektup yazdığı zaman, "Çerkez oğlancığı" diye andığı Berkuk’un ve Çerkes oğlancığı ile dostluk halinde bulunan "Sivas kadıcığı" diye andığı Kadı Burhaneddin'e haddini bildirmekten söz etmişti. Hatta Bayezid’e tekrar geleceğini bildiriyordu. Mîrânşâh meselesi yüzünden belki bu geliş biraz hızlanmıştı. Kafkasların güneyindeki Gürcü ve Ermenilerin etrafa saldırdıkları, Mîrânşâh’ın idaredeki zaafı ve garip davranışları haberi gelince Timur hemen bölgeye yöneldi. 1399-1400 yılı kışını Karabağ’da geçiren Timur bu esnada Azerbaycan, Gürcistan ve Irak'ta bazı sindirme faaliyetlerinde bulunarak Bingöl'e geldi. Artık Suriye ve Anadolu’yu ele geçirmek için ciddî bir engel kalmamıştı. Sivas’ın Timur Tarafından Alınışı Timur ile Bayezid arasındaki başlıca problemlerden biri Erzincan Emîri Taharten meselesidir. Taharten daha Timur’un Ön Asya’ya ilk seferinden itibâren onun hâkimiyetini tanımıştı. Bayezid 1399’da başta Malatya olmak üzere Kâhta, Divriği, Behisni, Dârende kalelerini topraklarına katmıştı. Bu şekilde Fırat’a kadar olan yerler Osmanlıların eline geçmişti. Anadolu siyâsî birliğinin sağlanması için sıra Fırat’ın doğusundaki Harput, Diyarbakır bölgeleri ile Erzincan ve Erzurum'a gelmişti. Yıldırım Bayezid, Erzincan Emîrine kendisine itaat etmesini bildirmişti. Erzincan Emîri Taharten, Bayezid’e vergi vermeyi kabul etmiş, ancak Kemah’ı Osmanlılara vermeyeceğini söylemişti. Bunun yalnızca bir oyalama siyaseti olduğu anlaşılmaktadır. Taharten eskiden beri hakimiyetini tanıdığı Timur’a Bayezid’in isteklerini bildirmiş ve şikayette bulunmuştu. Timur, Taharten'i huzuruna kabûl ettikten 2 gün sonra Sivas şehrine geldi. Timur’un ordusunun rehberliğini Akkoyunlu beyi Kara Yölük ile Taharten yapıyordu. Sivas şehri yüksek surlarla çevriliydi. Güney tarafında kaynak sularla beslenen bir hendek vardı. Hisarın bu tarafında delik açmak mümkün değilken batı tarafı bu iş için uygun bulunmuş ve hisar kuşatmaya alınmıştır. Lağımlar kazılmış ve şehir halkı bunu geç fark etmiştir. Osmanlı tarihçisi İbn-i Kemal, Timur’un askerlerinin hiç durmadan adeta yiyip içmeden sabahtan akşama çalıştıklarını ifade etmektedir. Lağım kazma faaliyetleri sonuç vermiş ve şehirdekiler kalenin düşeceğini anlayınca kale muhafızı Mustafa kaleyi teslim etmek zorunda kalmıştı. Timur Sivas'ı kan dökmeyeceğine söz vererek teslim almasına rağmen 3-4 bin Ermeni'yi kazdırdığı büyük çukurlara gömmek suretiyle öldürtüp işte sözümü tuttum bir tanesinin bile kanını dökmedim demiştir. Timur Sivas'ta bakım evlerinde bulunan cüzzamlıları Türkistan'da bilinmeyen bir hastalık olduğundan askerleri arasında yayılmaması için imha etti. Sivas'ı savunan Bayezid'in oğlu birkaç gün canlı olarak muhafaza edildikten sonra öldürüldü. Timur Sivas’ı aldıktan sonra fazla ilerlemedi ve Suriye istikametine yöneldi. Sivas’ı almasına rağmen Malatya henüz Osmanlıların elindeydi. Arkasında kendisine ait olmayan yerler bırakmak istemeyen Timur dönüp Malatya’yı almış ve daha sonra güneye inmiştir. Timur Sivas ve Malatya’yı almakla Yıldırım’a gözdağı verip kendisine boyun eğeceğini tahmîn etmiş olmalıdır. Nitekim Timur Sivas’ı aldıktan sonra Yıldırım Bayezid’e yazdığı mektûbda Sivas hâdisesinden ders alıp sulh yoluna girmesini, kendisinin İlhanlı neslinden geldiğini, küçüğün büyüğe itaatinin vâcib olduğunu yazmıştır. Ayrıca Haleb Nâibine gönderdiği mektûbda da Osmanoğlu denen bu çocuğun edebinin kıtlığını duyup kulağını çekmek istedik ve onun ülkelerinden Sivas ve diğer yerlerde onun vaziyyeti hakkında sizin de duyduğunuz şeyler yaptık demekteydi. Timur ile Yıldırım Bayezid arasındaki çekişmede Sivas’ın Timur tarafından alınması önemli bir noktadır. Bu şekilde Timur ilk kez Osmanlı hâkimiyetindeki bir bölgeyi ele geçirmiş olmaktadır. Sivas’ın zabtı ile Yıldırım Bâyezîd durumun ciddîyetini anlamış olmalıdır. Bayezid, bu haber kendisine ulaştıktan sonra İstanbul kuşatmasına son verip Anadolu’ya geçti. Bayezid Timur’un Anadolu içlerine doğru ilerleyeceğini düşünmüş olmalı ki, Kayseri’ye gelerek beklemeye başladı. Memlukler ile Savaş Timur Sivas’ı aldıktan sonra güneye doğru Memlukler üzerine yönelmişti. Memluk sultanı Berkuk'un ölümünden sonra Memlukler'in içine düştüğü karışık durumu biliyordu ve Bayezid ile karşılaşmadan önce bu durumdan faydalanmak istiyordu. Ayrıca Timur'un Bağdat'ı ele geçirdikten sonra Berkuk'a gönderdiği elçi öldürülmüş, Kara Yusuf tarafından tutsak alınan Avnik hakimi Atlamış da Kahire'ye gönderilerek orada hapsedilmişti. Bunun üzerine Timur, henüz tahta geçmiş olan Ferec'e elçiler göndererek Atlamış'ın geri verilmesini istedi ancak elçiler Haleb'e varır varmaz hapsedildier. Bu sırada Malatya'da bulunan Timur önce Behısnı ve Anteb'i alarak Halep önlerine vardı. Haleb'e vardığında Memluk ordusunu karşısında buldu. Timur şavaşa karar verdi ve askerlerini bizzat idare etmek için merkezde kıymetli eğerler ile örülmüş bir fil istihkamı arkasında yerini aldı. Bu fillerin üzerindeki okçular yanar oklarla Grejuva yağdırıyorlardı. Savaşın başlangıcında filler hareketsiz kalmışlardı ancak ancak sonradan Memluk askerlerinin üzerine hücum ettiler. Askerleri hortumlarıyla havaya fırlatıp havadna yere düştüklerinde ayaklarıyla ezdiler. Memluk askerleri korkup kaçtı. Timur'un askerleri şehre kolaylıkla girdi. Şehir yağma edildi ve bütün sakinleri kadın erkek çocuk yaşlı ayırt edilmeksizin kılıçtan geçirildi. Timur ve Yıldırım Bayezid ( Ankara Savaşı) 1401 yılının Temmuz ayında kırk gün süren kuşatmadan sonra Bağdad’ı ele geçirmişti.Timur'un Şam, Haleb ve Bağdad’ı ele geçirdiği esnada Karakoyunlu Kara Yusuf ile Sultan Ahmed Celayirî’nin Yıldırım Bâyezîd’e sığınması gerçekleşmişti. Bu durum Yıldırım Bâyezîd ile Timur arasındaki bir başka problem idi. Timur ile Yıldırım Bayezid karşı karşıya gelmeden önce, aralarında mektuplaşmaların olduğunu tarihi kaynaklar bildirmektedirler. Mektupların, Farsça ve Arapça olarak yazıldıkları yine bu mektupların içerisinde belirtilmektedir. Timur, Yıldırım Bayezid’e yazdığı birinci mektubunda; Kara Yusuf ile Bağdat Sultanı olan Ahmed Celâyir’in, Osmanlı idaresine sığınma taleplerini kabul etmemesini, bu iki kişiyi yakalayıp aileleri ile birlikte ya kendisine teslim edilmesini, veya öldürülmelerini ya da ülke sınırları dışına çıkarılmaları gibi tekliflerini iletmiştir. Yıldırım Bayezid, Timur’un bu gibi isteklerini emrivâki saymış, muhtemelen kendisine iltica edenlerin kışkırtmaları ve onun daha önceki Sivas kuşatması da dahil, Osmanlı'ya karşı beslediği istila planları sebebiyle çok sert ve hakaret edici şekilde cevaplamıştır. Mektubunda Timur'a kudurmuş köpek demekten çekinmeyen Bayezid, bu tarafa gelmezsen üç talak ile zevcelerin boş olsun ben de sana karşı çıkmazsam zevcelerim üç talak ile boş olsun diye ağır bir dil kullanmıştır. Timur’u, Osmanlı devleti üzerine yürümeye teşvik edenler arasında Erzincan Emiri Mutaharten, Akkoyunlu Beyi Karayölük, Osmanlı karşısında topraklarını kaybeden diğer Türk beylikleri, özellikle de Karaman beyi yer almaktaydı. Ayrıca Ceneviz, Fransa, Bizans ve Kastilya gibi Osmanlı karşıtları da, bu savaşın olması yönünde Timur’la yakın ilişki içerisinde bulunmuşlardır. Batı Hıristiyan devletleri ve Bizans 1398'den beri Timur ile iyi ilişkiler içindeydiler. İstanbul'u kuşatma altında tutan Bayezid'e karşı imparator II. Manuel, Timur'un egemenliğini tanıdığını haraç ödemeye hazır olduğunu bildirmekte idi. Ayrıca Timur, Anadolu'da Tatar gruplara adam göndererek onları Bayezid'e karşı kazanmaya çalışıyordu. Karabağ kışlağında Bayezid'ten gelen Osmanlı elçisine, Osmanlılar daim Frenklere karşı gaza yaptıklarından ona karşı yürümek Frenklerin kuvvetlerinin artmasına neden olur, bu nedenle Rum diyarı üzerine yürümek yanlısı değilim yanıtını verdi. Fakat, Bayezid'in Karakoyunlu Kara Yusuf'u himaye etmekte ısrarını bir meydan okuma olarak görüyordu. Timur son olarak barış için Bayezid'in Kara Yusuf'u idam yahut kendisine teslim veya yanında uzaklaştırması koşullarınu ileri sürdü. Bunu kabul ederse baba oğul oluruz gazalara yardım ederiz dedi ve 12 Mart 1402'de Karabağ'dan Anadolu'ya hareket etti. Bayezid'e haber gönderip koşulları tekrarladı. Bayezid'ten tekrar elçi geldi. Timur, savaş için hazır ol mesajıyla elçiyi geri gönderdi. Sivas sahrasında Bayezid'in elçileri önünde ordusuna geçit resmi yaptırdı. Oradan tekrar barış önerdi. Bu kez eski Erzincan Beyi Taharten ailesinin teslimini istedi. Bayezid'in büyük bir ordu ile hareket ettiği haberi geldi. Bayezid, Timur'u karşılamak üzere Doğu Anadolu yollarına düşmüştü. Timur ise güneye gönelip Ankara'ya ulaştı. Bayezid stratejik manevrada kaybetmişti. Aceleyle geri döndü. Yorgun askeriyle Çubuk Ovasında elverişsiz susuz bir yerde konaklarken Timur'un ordusu en iyi koşullarda konuşlanmıştı. Savaş Timur'un askerlerinin saldırısıyla başladı ve Osmanlıların sol kolu bozuldu. Tatarlar ve Timur'un yanına sığınmış Anadolu beylerinin Bayezid'in ordusundaki askerleri kendi beylerinin yanına kaçtılar. Kendi askeriyle kalan Bayezid'in bozgunu gören birlikleri kendi yurtlarına dönmeye bakıyordu. Devlet ileri gelenlerinden her biri bir şehzadeyi alarak kaçmış ve Bayezid, Timur'un bütün seferleri sırasında yanında bulundurduğu sadık adamlarından Mahmud Han tarafından esir alınmıştı. Ankara Savaşı Sonrasında Anadolu'daki Faaliyetleri Zafer akabinde Timur, Emirzade Muhammed'i, Bayezid'in oğlu Süleyman Çelebi peşinde yağma ve Bayezid'in hazinesini ele geçirmek üzere Osmanlı başkenti Bursa üzerine gönderdi. Timur birlikleri Bursa'ya Süleyman Çelebi oradan ayrıldıktan hemen sonra girip şehri yakıp yıkıp yağmaladılar. Süleyman Çelebi, Rumeli'ye geçmek üzere babasının yaptırdığı Anadolu Hisarı'na sığınmıştı. Anadolu Hisarı'na yakın bir dağda çarpışmalar üzerine Timur bu tarafa kuvvet gönderdi. Süleyman Çelebi'ye iki adam gönderip huzuruna çağırttı. Süleyman Çelebi'ye giden adamlar, Çelebi adına zengin armağanlarla geri geldiler. Bayezid'in büyük oğlu Süleyman Çelebi, Timur'un çakeri olmayı kabul edip her ne zaman emrederse gecikmeden huzuruna geleceğine dair söz verdi. Timur, Anadolu'da Bayezid'in ortadan kaldırdığı beylikleri ihya etti. Her tarafta Bayezid'in ortadan kaldırdığı küçük büyük hanedanlara yarlıklar vererek kendi egemenliği altına aldı. Emirzadeler Bursa'dan sonra İznik ve Çanakkale boğazına doğru ilerleyip yüklü miktarda ganimet elde ettiler. Akdeniz kıyılarına, Antalya ve Teke'ye gönderilen emirler ise tüm bölgeyi yağma edip büyük ganimetlerle döndüler. Daha sonra Timur Sivrihisar'a geldi ve çadırlar kuruldu. Oradan Kütahya'ya indiler aman malı alıp şehre zarar vermediler. Germiyan'ın ziyafetleriyle işret meclisi kuruldu. Muhammed Sultan Manisa'da, Şahruh Uluborlu-Keçiborlu taraflarında kışlarken Timur ise Denizli-Aydın yolu ile İzmir'e yakın Tire'de kışlamaya geldi. İzmir önlerine geldiğinde Muhammed Sultan da kendisine katıldı. Timur, 14. yüzyıl ortalarından itibaren Türklerin elinden çıkmış olan İzmir'i Hıristiyanların elinden almaya Bayezid'in yapamadığı fetih işini kendi yapmaya karar verdi. İki haftalık kuşatmadan sonra İzmir fethedildi. Bu sırada Süleyman Çelebi'nin elçisi tekrar gelerek Bayezid'in oğullarının büyüğü olarak Osmanlıların itaat ve kulluğunu sundu. Bursa'da yerleşen İsa Çelebi de elçisini gönderdi. Timur onu da iyi karşıladı, İsa Çelebi bağımlılığını pişkeş vererek sundu. Timur Cenevizler elindeki Foça kalesine de Muhammed Sultan'ı gönderdi. Kaledikiler aman diledi ve haraç ödemeyi kabul etti. Muhammed Sultan'ın rahatsızlığını işiterek Akşehir'e doğru yöneldi. Bu sırada 8 Mart 1403'te Bayezid'in öldüğü haberini aldı. Haberi öğrenen Timur çok üzüldü, Bayezid'e ait bütün ülkelerin ve ona bağlı beylerin kendi hükmü altına girdiğini ilan etti. Akşehir'de babasının yanında bulunan Bayezid'in oğullarından Musa Çelebi'ye hilat, kemer, klıç ve tirkeş vererek ağırlayıp Bursa'yı ona bağışladı ve eline yarlıg verdi. Musa Çelebi'ye babası Bayezid'in naşını Bursa'ya götürmesi için teslim etti. Bayezid'ten birkaç gün sonra da Timur'un veliaht ilen etmiş olduğu torunu Muhammed Sultan 13 Mart 1402'de 29 yaşında öldü. Kukla han olarak sürekli yanında taşıdığı Mahmud Han ise bu sırada 11 Mart 1403'de ölmüştü. Ankara Savaşı’ndan sonra Anadolu'da sekiz ay kadar kaldıktan sonra geri dönüş yoluna koyularak 1403 yılı Temmuz ayında Gürcistan'a gelen Timur kışlamak üzere Karabağ'a yöneldi. Kışı Karabağ'da geçirdikten sonra 1404 yılı Mart ayında Semerkant'a gitmek üzere Karabağ'dan hareket etti. Erdebil'e gelindiğinde daha önce kararlaştırılan toy toplandı ve altamgalı yarlık ile Hülagü Han tahtı, Azerbaycan, İstanbul'a kadar tüm Anadolu, Irak-ı Acem, Arran, Mugan, Ermenistan ve Gürcistan bölgeleri Miranşah oğlu Mirza Ömer'in idaresine bırakıldı. Miranşah'ın askerleri ve beyleri de ona verildi böylece Miranşah oğlunun buyruk ve vesayeti altına girmiş oluyordu. Timur 1404 yılı Temmuz ayında Semerkant'a geldi. Zaferlerini kutlamak için toylar düzenletti ve imar faliyetlerine girişti. Torunlarından altısının nikahlarını kıydırarak evlendirdi. Timur'un Ölümü ve Mezarı Timur, 18 Şubat 1405 tarihinde, Çin’e sefere giderken Otrar’da 69 yaşında öldü. Ölüm sebebi kulunç idi. Hemen, Semerkand’a getirilerek torunu Halil Sultan tarafından, daha önce ölmüş olan torunu Muhammed Sultan’ın Ruh Abâd yakınlarındaki medresesine defnedildi. Timur, torunu Muhammed Sultan'ı tahtının varisi gibi görüyordu. Ancak Muhammet Sultan'ın 1404 yılında beklenmedik şekilde genç yaşında ölümünün ardından Timur bu çok sevdiği ve ardılı olarak gördüğü torunu için Semerkant’ın seçkin bir tepesinde adına yaraşır bir büyük mozeleum inşasını emretmiş ve Muhammed Sultan buraya defnedilmişti. Mozeleum, anıt mezar, camii ve medrese yapılarından oluşuyordu. Timur da ölümünün ardından çok sevdiği torununun yanına defnedildi. O zamandan sonra Gur Emir, tüm Timur hanedanın birlikte yattığı anıt mezar durumuna getirildi. Timur’un ölümünden sonra oğlu Şahruh, diğer oğlu Miranşah ve torunu Uluğ Bey de buraya defnedildi. Gur Emir Mozolesi yedi bölümden oluşuyordu: Sağda Müslümanların dua ettiği hanaka, solda medrese ve merkezde mosoleum, iki tarafında anıtı tamamlayan iki minare. Medrese ve hanaka günümüze ulaşamamıştır. Anıtın yüksek kubbesinin altında üç sıra halinde yan yana yatan on kadar mermer mezar taşı bulunmakla birlikte sadece Timur’un mezartaşı siyah renkte nephritis taşıdır ancak burası sembolik mezardır. Gerçek mezar bu salonun altındaki salonda bulunmaktadır ve ziyarete açık değildir. Timur’un bedeni, taş lahidin içinde yatmaktadır. İslam geleneği ile başı Mekke’deki Kabe’ye yöneliktir. Orta Asya geleneğinde kutsal ölülerin mezarlarına konulan at kuyruğunun burada da bulunduğu mozelenin onarımı sırasında ortaya çıkarılmıştır. Timur, Şehr-i Sebz’de yazlık sarayı yakınlarında, genç yaşta ölen iki oğlu, Cihangir ve Ömer Şah için Mozeleum Kompleksi inşa ettirmişti. Bu kompleks içinde kendisi için de bir mezar odası inşa ettirdiği bilinmekle birlikte bu konuda başka herhangi bir bilgi bulunmamaktaydı. 1960 yılında bir kız çocuğunun Timurlu Mozelesi Kompleksi yakınlarda oynarken üzerine bastığı yerin çöküp açılan çukura düşmesi ile birlikte Timur’un ölmeden kendisi için yaptırdığı mezar odası bulundu. Mezar odasının duvarındaki yazıtta Timur’un mezar odası olduğunu kayıtlı olmakla birlikte odada devasa bir lahit bulunmakta idi. Ağırlığı nedeniyle lahdin kapağı zorlukla açılabilmiş ve içinin boş olduğu görülmüştü. Timur sağlığında mezar odasını hazırlatmış, bu mezar odası muhtemelen Orta Asya geleneğine bağlı olarak Atila’ya, Cengiz Han’a yapıldığı gibi gizli tutulmuştu. Gur Emir ile birlikte Şehr-i Sebz’deki mezar kopleksi bırakılmış ya da unutulmuştur. Kaynakçalar AKA, İsmail, ‘Timur ve Timurlular Devleti (1370-1507)’, Tarihte Türk Devletleri, Cilt 2, Ankara, 1987, ss. 553-558. AKA, İsmail, ‘Timurlular’, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, Cilt 8, 2002, ss. 517-533. AKA, İsmail, ‘Timurlularda Hakimiyet Anlayışı’, Türk Kültürü, Cilt 37, Sayı 430, Şubat 1999, ss. 84-85. AKA, İsmail, Mirza Şahruh ve Zamanı, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1994. AKA, İsmail, Timur ve Devleti, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1991. Alan, Hayrünnisa, Bozkırdan Cennet Bahçesine Timurlular, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2007. BURYAKOV, Yuriy, Timur, Timurlular ve Bozkırın Türk Göçebeleri, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002, Cilt 8, ss. 534-553. DAŞ, Mustafa, 'Bizans Kaynaklarında Timur İmajı', Tarih İncelemeleri Dergisi, Aralık 2005, Cilt 20, Sayı 2, ss. 43-58. İslam Ansiklopedisi, Cilt 41, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2003, ss. 177-180. KANAT, Cüneyt, ‘Orta Doğu’da Hakimiyet Mücadelesi Memluk-Timurlu Münasebetleri, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, Cilt 5, 2002. LAMB, Harold, Timur Han’ın Liderlik Sırları, İstanbul: Kumsaati Yayınları, 2012. NEAGOE, Manole, Bozkırın Üç Atlısı, Çatı Kitapları, İstanbul, 2010. PAYDAŞ, Kazım, 'Timur’un Gürcistan Seferleri', Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Elazığ, 2006, Cilt 16, Sayı 1, ss. 419-437. Yücel, Yaşar ve Ali Sevim. Türkiye Tarihi II, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1990. YÜCEL, Yaşar, Kadı Burhaneddin Ahmed ve Devleti, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1970. YÜCEL, Yaşar, Timur’un Ortadoğu-Anadolu Seferleri ve Sonuçları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1989. YÜKSEL, Musa Şamil, ‘Arap Kaynaklarında Timur’, Bilig Dergisi, Güz 2004, Sayı 31, ss. 85-126. YÜKSEL, Musa Şamil, Arap Kaynaklarına göre Timur ve Din', Tarih İncelemeleri Dergisi, Temmuz 2008, Cilt 23, Sayı 1, ss. 239-258.

20

dk.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına Nasıl Girdi?

16 Aralık 2022

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına Nasıl Girdi?

Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na girişi “oldubittiyle” değil, “zorunlu” diplomatik tercihle olmuştu. Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’na girişinin bir “oldubittiyle” gerçekleştiği iddialarını eskiden beri duyarız. Burada özellikle de İttihâdçı liderlerden Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemâl Paşa doğrudan itham edilerek, her hangi bir diplomatik ve siyasî mülâhaza olmadan alınan “şahsî” bir kararla Osmanlı Devleti’ni Almanya’nın peşi sıra savaşa “sürükledikleri”; neticesinde alınan mağlubiyetle devletin “parçalanmasına” neden oldukları iddiasıyla itham edilirler ve böylece doğrudan suçlanırlar. Bu tür iddialar ve yorumlar sıkça dile getirilir. “Acaba gerçekten de ilgili süreç bu şekilde mi cereyan etmişti?” Daha da önemlisi “her hangi bir diplomatik görüşme veya pazarlık olmaksızın ve devletin menfaatleri dikkate alınmaksızın Osmanlı Devleti Almanya’nın bir kulpu olarak mı bu savaşa sürüklenmişti?” Tarihî belgelerden ve verilerden hareket edilerek bu ve benzeri sorulara cevap vermeye çalışacağız. Makalenin sonunda söyleneni, sizleri fazla meraklandırmadan, bir ön tespitle şimdiden zikredelim: Hayır, Osmanlı Devleti bir oldubitti ile değil, aksine uzun süren diplomatik görüşmeler ve pazarlıklar neticesinde mevcut şartlar altında istediğini alarak Almanya’nın yanında Birinci Dünya Savaşı’na girmiştir. Bu âfâkî bir iddia değil, birinci elden tarihî verilere ve belgelere dayanan bir bilgidir ve yorumdur. Nasıl mı? Buyurun. İttifak Arayışları ve Almanya İttifakı İçin Yoğun Diplomasi Trafiği Osmanlı Devleti’nin ittifak arayışları Birinci Dünya Savaşı’nın çok öncesine kadar geri gider. Osmanlı devlet adamları, 1911 yılından itibaren önce İngilizlerle ve Fransızlarla ve en sonunda Ruslarla ittifaklar yapmak istemişti. Fakat bunlar ısrarla Osmanlı ittifak tekliflerini reddetmişlerdi. Bundan dolayı Osmanlı Devlet adamları Almanya ile ittifak anlaşması yapmaya mecbur kalmışlardı. Nitekim 22 Temmuz 1914 tarihinde bizzat Harbiye Nâzırı Enver Paşa’nın Almanya ile başlattığı ittifak görüşmeleri ancak 2 Ağustos 1914’te anlaşma ile neticelenmişti. Bu arada Osmanlı devlet adamlarının, Almanya ittifakının sonrasında dahi Rusya ile yeniden ittifak yapılması teşebbüsünde bulunduklarını zikretmek gerek. 5-14 Ağustos 1914 tarihlerinde bizzat Dâhiliye Nâzırı Talat Paşa, son bir kez daha Rusya’ya ittifak teklifi yapmıştı. Fakat Ruslar, İstanbul’u doğrudan almak varken neden Türklerle ittifak yapalım diyerek bu son teklifi de reddetmişlerdi. Netice itibarıyla dönemin Osmanlı devlet adamları, İtilâf Devletleri ile müttefik olmak istemiş ve son ana kadar da bunda ısrarcı olmuşlardı. Bu devletlerin Osmanlı’yı müttefik olarak kesinlikle istememeleri üzerine mecburen Almanya’ya yönelmişlerdi. Eğer bunlar Osmanlı hakkında olumlu düşünselerdi zaten ittifak tekliflerini kabul ederlerdi. Fakat henüz daha başlangıçta Osmanlı tekliflerini ısrarla reddederek âdeta Almanya’nın yanına itmişlerdi. Osmanlı mirası üzerine patlak veren bu savaşta tarafsız kalınamayacağını gören Osmanlı devlet adamlar, bu gerçeği görerek mecburen Almanlarla ittifak yapmak istemişlerdi. Ayrıca şu gerçeği de görmek gerekiyor, takriben 1835’ten itibaren başlayan ve özellikle de 1882’de artan Osmanlı/Türk-Prusya/Alman askerî işbirliği bu ittifak için zaten ciddî bir zemin hazırlamıştı. Sonuçları itibarıyla Türk-Alman ittifakı öyle oldubittiyle değil, aksine çok ciddî bir zeminde cereyan askerî ilişkiler ve yoğun bir diplomatik görüşmeler neticesinde gerçekleşmiştir. İngilizlerin Sözde Takibindeki Göben ve Breslau İstanbul’da Bu iki Alman savaş gemisiyle alakalı gelişmelere geçmeden önce, Akdeniz’deki Alman savaş gemilerinin İngilizlerin kovalamasından “kaçarak” “mecburen” İstanbul’a geldikleri iddialarının da aynı şekilde doğru olmadığını; bunların planlı bir hareketle önce İstanbul’a geldiklerini ve ardından yine aynı plan çerçevesinde Karadeniz’e açıldıklarını iddia ediyoruz. Amiral Wilhelm Souchon komutasında Akdeniz’de bulunan Alman Donanması, ittifak anlaşmasının imzalanmasından iki gün sonra 4 Ağustos 1914’te “hemen İstanbul’a gidin” emrini almıştı. Nitekim aynı gün Akdeniz’deki Fransız hedeflerine saldıran Göben ve Breslau’nın da aralarında bulunduğu Alman Donanması İstanbul’a gitmek üzere hareket etmişti. Akdeniz’deki üstün güç olan İngiliz Donanması ise ilk iş olarak Cebel-i Târık Boğazı’nı kapatmış ve Alman gemilerini takibe başlamıştı. Almanlar, 5 Ağustos’ta Sicilya Messina’daki İngiliz şirketinden kömür alarak gizlice İstanbul’a doğru yola çıkmışlardı. Kendilerini takip eden İngilizlerle ufak bir çatışmaya girmelerine rağmen bunları atlatmasını bilmişler ve 10 Ağustos’ta Çanakkale önlerine ulaşmışlardı. Harbiye Nâzırı Enver Paşa bu gemilerin Çanakkale Boğazı’ndan geçmelerine izin vermesiyle gemiler 12 Ağustos’ta İstanbul’a gelmişlerdi. Bu şekilde Alman savaş gemilerinin henüz daha savaşa dâhil olmamış Türkiye’nin karasularına girmesini İngiltere, Fransa ve Rusya sert bir şekilde protesto etmişlerdi. Bunun üzerine bu gemiler Türkiye tarafından satın alındığı ilan edilmişti. Fakat bu gemilerin hileli bir şekilde satın alınması bu devletleri susturmaya yetmişti. Almanların, Türklerin Rusya’ya Saldırmaları İçin Baskıları Bu aşamada istediklerini alan Almanlar, savaş gemilerinin Karadeniz’e bir an önce açılarak Rus hedeflerine saldırması ve Türkiye’nin savaş girmesi için çalışmaya başlamışlardı. Aslında Almanların bu yöndeki niyetlerinin çok daha öncesine gittiğini zikretmek gerek. Örneğin henüz daha ittifak anlaşmasının imzalandığı gün, yani 2 Ağustos 1914 tarihinde Alman Genelkurmay Başkanı von Moltke, “Türkiye Rusya’ya hemen savaş ilan etmelidir” görüşünü dile getirmişti. Ardından benzer isteği diğer Alman yetkililer de ifade etmişlerdi. Harbiye Nâzırı Enver Paşa da Almanların bu düşüncesinden çok öncesinde haberdar olmuştu. Berlin’deki Osmanlı Askerî Ataşesi Cemil Bey, ittifak anlaşmasından bir gün sonra 3 Ağustos’ta Enver Paşa’ya gönderdiği telgrafta, Alman Genelkurmay Başkanı ve Harbiye Nâzırı ile yaptığı görüşmede, Göben zırhlısının donanmayla birlikte Karadeniz’e “hareketine belki müsaade edeceği”ni yazmıştı. Bu bilgiden, Türk tarafının da Alman savaş gemilerinin İstanbul’a gelmelerinin gerçek nedenini çok erken öğrendikleri anlaşılıyor. Bu aşamada istediğini alan Almanlar, Eylül ayından itibaren bu yöndeki baskılarını artırmışlardı. Nitekim 17 Eylül’de yeni Alman Genelkumay Başkanı von Falkenhayn, Alman Askerî Heyeti Başkanı von Sanders’e gönderdiği telgrafta, “Türkiye’yi hemen saldırmaya hareket ettirmek için bütün imkânlarınızla Amiral Souchon’u ve Usedom”u etkileyin” isteğinde bulunmuştur. Bunun üzerine İstanbul’daki Alman yetkililer bu isteği gerçekleştirmek için Osmanlı devlet adamlarını baskıya almışlardı. Hatta bunun için 18 Eylül’de Sadrazam Said Halim Paşa’nın konağında bir toplantı yapılmış ve fakat Sadrazam bu isteğe karşı çıkmıştı. Bu şekilde Osmanlı tarafı, Almanların bu isteklerini mümkün olduğunca ertelemeye çalışarak pazarlık paylarını artırmaya gayret ediyorlardı. Türkler ile Almanlar arasındaki görüşmeler ve pazarlıklar en sonunda neticelenmiş ve Enver Paşa 22 Ekim’de Amiral Souchon’a gerekli emri yazılı olarak vermişti. 25 Ekim’de ise bu kez Bahriye Nâzırı Cemâl Paşa da benzer emri tevdi etmişti. Bu şekilde gerekli izinleri alan Amiral Souchon 27 Ekim’de Karadeniz’e açılmıştı. Rusların, Karadeniz Saldırısını Bir Ay Öncesinden Öğrenmesi Çok önemli bir bilgi, Almanların Karadeniz’deki Rus hedeflerinin bombalanarak Türkiye’nin savaşa girmesini sağlanmasına dair bu teşebbüsleri, Eylül ayının başından itibaren Ruslar tarafından öğrenildiği şeklindedir. Rus Büyükelçiliği, İstanbul’daki haber kaynaklarından topladığı bu tür haberleri düzenli olarak Sivastopol’a göndermekteydi. Almanların böyle bir saldırı niyetlerini kesin olarak 19 Eylül’de öğrenmişlerdi. 28 Ekim’de ise “Türklerin âniden saldırıya geçeceği” haberi gelmişti. Hatta Rus gazeteleri dahi bu saldırıyı “haftalar öncesinde” yazmışlardı. Fakat Ruslar bu saldırı haberini takriben bir ay öncesinde almalarına rağmen her hangi bir hazırlık yapmamışlardı. Rus Genelkurmay Başkanı Nikolayoviç, Donanma Komutanı’ndan Türk savaş gemilerinin Karadeniz’de karşılanmasını “strateji” gereği “yasaklamış”tı. Bunun üzerine Amiral Sivastopol’a geri dönmüştü. Yine Ruslar, Türklerin Karadeniz’e açıldıklarını bildikleri hâlde mayın gemisini Yalta’dan Odesa’ya göndermişlerdi. Bu şekilde Ruslar, Türklerin Karadeniz’deki saldırılarını kolaylaştırmışlardır. Sonuçları itibarıyla Amiral Souchon’un emrindeki Türk savaş gemileri ile 29 Ekim’de Karadeniz’deki hedeflere saldırarak 31 Ekim’de İstanbul’a geri dönmüştü. Bunun üzerine Rusya 2 Kasım’da Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiş ve bunu diğer devletler takip etmiştir. Bu şekilde Almanlar, istediklerini elde etmişler ve Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girmiştir. Sonuç Tekrar başa dönersek, girişte de ifade ettiğimiz üzere, Akdeniz’de bulunan Alman savaş gemilerinin önce İstanbul’a gelmesi, ardından da Karadeniz’e açılması ve nihayet Rus hedeflerine saldırarak Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesine neden olması ne Almanlar, ne Türkler; ne İngilizler ve ne de Ruslar için bir sürprizdi. Bütün taraflar bu sürecin başından beri bu şekilde cereyan etmesine bile bile göz yummuşlardı. Bu bir iddia değil, dönemin kaynaklarında geçen yukarıdaki tarihî bilgilerden çıkan sonuçtur. İlgili belgelerde de geçtiği üzere, Almanlar ve Tükler 2-3 Ağustos’tan itibaren Göben ve Breslau zırhlılarının İstanbul’a gelmelerinin nihaî gerçek nedenini biliyorlardı. İngilizler ise, bu iki geminin İstanbul’a ulaşmasını gerçekten engellemek istememişlerdi. Bir şekilde Türkiye’nin Almanya’nın yanında savaşa girmesine kadar devam edecek sürece göz yummuşlardı. Rusya ise, Karadeniz’e yapılacak saldırıları çok net bir şekilde en geç Eylül ayı itibarıyla öğrenmiş ve Karadeniz’de gerekli tedbirleri almayarak bu saldırıya âdeta çanak tutmuştu. Bu gelişmeyi Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı’na girmesine neden olan Japonların Pearl Harbor Baskını’na bir benzetebiliriz. Bilindiği üzere Amerikalılar bu saldırıyı önceden haber aldıkları hâlde bir tedbir almamışlar ve saldırıdan mağdur taraf olarak savaşa girmeye meşru bir nedenin oluşmasını sağlamışlardı. Karadeniz Baskını’nda da aynı şekilde Ruslar öncesinde haber aldıkları hâlde her hangi bir tedbir almayarak bu saldırıyı kolaylaştırmışlar ve bu şekilde Türkiye’nin Birinci Cihan Harbi’ne girmesine göz yummuşlardı. Özetin özeti Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesi bir oldubitti ile gerçekleşmemiş; aksine o günkü savaş sürecinin bir gereği ve diplomasisi sonucu vuku’ bulmuştur. O günkü konjonktürde ve gelinen noktada Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında savaşa girmesinden başka bir şansı kalmamıştı. Osmanlı devlet adamları da bu gerçeği gördükleri için bu sürecin böyle cereyan etmesini aldıkları kararlarla sağlamışlardı. Osmanlı Devleti’nin neden başka bir şansının kalmadığını, devamı diğer makalede ele almak istiyoruz. Ayrıca Alman ile yapılan ittifakın daha sonrası için olumlu sonuçlara neden olduğunu da iddia edebiliriz. Nasıl mı? Bunu da sonrasına bırakalım. Kaynakçalar Alman Askerî Arşivi, BMA, M 156/3, 2-18. Necmettin Alkan, “Alman Kaynaklarına Göre Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Girmesi”, Zekeriya Türkmen (Yay.), 1914'ten 2014'e 100'üncü Yıldönümünde Birinci Dünya Savaşı'nı Anlamak, 20-21 Kasım 2014 Uluslararası Sempozyum Bildirileri Kitabı, Harp Akademileri Komutanlığı Yayınları, İstanbul 2015, ss. 157-177. Wilhelm Souchon, “Der Durchbruch S.M. Schiffe “Goeben” und “Breslau” von Messina nach Dardanellen”, Eberhard von Mantey (Yay), Auf See Unbesiegt, Münih 1921.

6

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png

'Keyifli Tarih' parolası ile yayın hayatına başlayan Sanal Tarih, bilgiye ulaşabileceğiniz en hızlı ve en güvenli internet adresidir. Tarihi ve güncel konular üzerine özel hazırlanmış dosyalar, makaleler, kültür-sanat yayınları ve ansiklopedi maddeleri ile akademisyenlerin yazıları eşliğinde yaşanmış tarihi öğrenmek adına gerçeğe vakıf olacağınız bir tarih platformudur.

  • X
  • Youtube
  • Beyaz Instagram Simge
  • TikTok
  • Spotify

© 2015 - 2026 Vida Medya. Her hakkı saklıdır.

Bu sitede yer alan yazı, makale, fotoğraf, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. Vida Medya ve Ticaret Limited Şirketi'nin yazılı izni olmaksızın sitede yayımlanan eserler kısmen veya tamamen kaynak gösterilerek dahi çoğaltılamaz, yayımlanamaz, işlenemez, umuma iletilemez ve temsil edilemez.

bottom of page