top of page

Gündem

Yahudi İnancında Kudüs

16 Eylül 2022

Yahudi İnancında Kudüs

İsrailoğulları’nın atası kabul edilen Hz. İbrahim’in kıssası anlatılırken ismen geçmeyen Kudüs, Hz. Musa zamanında veya ondan yaklaşık 200 yıl süre sonra da İsrailoğulları için alelade bir şehir vasfını korumuştur. Peki Kudüs İsrailoğulları için Kutsal şehir metaforuna nasıl dönüşmüştür ve Yahudiler için neden önemlidir? Yahudi kaynaklarına göre Hz. Musa’nın halefi Hz. Yuşa bu şehri ele geçirmiş, fakat onu Yebusiler adlı yerli kabileye bırakmıştır. Şayet Kudüs ayrıcalıklı, önemli bir şehir olarak görülseydi Hz. Yuşa onu yerlilere bırakmazdı diyebiliriz. Yahudi kutsal metinlerinden yola çıkarak Kudüs'ün Yahudiler için anlamı ve kutsiyet atfedilme süreci ele alınmaktadır. Seri'nin bu ilk yazısından sonra Hristiyan İnancında Kudüs ve daha sonra İslam İnancında Kudüs yazıları ile bir şehrin üç semavi din için ne anlam ihtiva ettiği ve kutsallaşma süreci ele alınacaktır. Bu makale de Yahudi metinlerinden yola çıkılarak Kudüs'ün Yahudi inancında nasıl kutsallaştığı sorusuna cevap aranacaktır. Yahudilerin de kutsal şehri ve kıblesi sayılan Kudüs ilk başta politik bağlamda önem kazanmış, sonradan kutsallaşmıştır. Babil sürgünü ile kutsallaşma nihayete ermiştir. Hem bu döneme hem müteakip dönemlere ait literatürde Kudüs'ün özel yeri vardır. Tüm bu söylemler Yahudilerin zihninde Kudüs’ün önemini cilalayarak parlatmış, asırlar sonra Siyonistler bu zihniyete hitap ederek ve ondan faydalanarak dünya Yahudilerini kendi saflarında toplamaya çalışmışlardır. Siyon kelimesinin Kudüs’ün adlarından biri olduğunu göz önüne aldığımızda, Siyonizm kelimesinin de Kudüsçü anlamına geleceği ortaya çıkacaktır. Kudüs nasıl kutsallaştı? Yahudi kutsal kitapları içerisinde Hz. Musa’ya atfedilen Tora/Tevrat kısmında Kudüs şehri ismen geçmez. Kudüs, sonraki dönemde peygamberlere vahyedilen Neviim/Nebiler ve Ketuvim/Yazılar kısımlarında ismen bulunur. İsrailoğulları’nın atası kabul edilen Hz. İbrahim’in kıssası anlatılırken de Kudüs ismen geçmemektedir. Tevrat’ta Hz İbrahim kıssasında Kudüs’e yorumlanan olayları arkeoloji bilimi hala desteklememişti.1 Hz. Musa zamanında veya ondan sonra yaklaşık 200 yıl süresince Kudüs İsrailoğulları için alelade bir şehir vasfını korumuştur. Yahudi kaynaklarına göre Hz. Musa’nın halefi Hz. Yuşa bu şehri ele geçirmiş, fakat onu Yebusiler adlı yerli kabileye bırakmıştır.2 Şayet Kudüs ayrıcalıklı, önemli bir şehir olarak görülseydi Hz. Yuşa onu yerlilere bırakmazdı denebilir.3 Kudüs, Hz. Davut zamanından itibaren İsrailoğulları’nın gündemine girdi.4 O döneme kadar burası Yebusiler’in elinde olmuştur. Bu şehir, dini boyutuyla İsrailoğulları’nın gündemine Hz. Davud ve Hz. Süleyman ile birlikte girmiş ve kutsallaşmanın ilk adımları atılmaya başlanmıştır.5 Hz. Davut şehri ele geçirerek başkent yapar. Onun Kudüs’ü başkent seçmesi siyasi ve stratejik bir etkene dayanıyordu, çünkü İsrailoğulları kabileleri arasındaki dengeler bu şekilde gözetilebilirdi.6 Hz. Davud’un oğlu Hz. Süleyman zamanında mabedin yapımı tamamlanınca Kudüs dini bir anlam da ifade etmeye başlamış, yalnızca siyasi merkez değil aynı zamanda dini bir merkez olma iddiası böylece ortaya çıkmıştır.7 Ne var ki İsrailoğulları Kudüs’ü hemen kutsal kabul etmemişler; bu algı bir süreç içerisinde Yahudiler arasında zamanla yerleşmiştir. Hz. Süleyman döneminden M.Ö. 586’ya kadar devam eden I. Mabet Dönemi’nde Kudüs tedricen kutsallaşmış, bu algı II. Mabet döneminde tamamlanmıştır.8 Kitab-ı Mukaddes’e göre İsrailoğulları Hz. Süleyman’ın vefatından sonra hak yoldan sapmış, putlara ve yerel tanrılara tapınmışlardır. Bu yüzden Kudüs onlar için sadece Süleyman Mabedi’ni içeren bir şehir olmaktan öteye gidememiştir. Ayrıca Süleyman Mabedi’nin de bu süreçte İsrailoğulları için pek bir ayrıcalıklı yeri olmamıştır. Onlar bu mabede alternatif olarak bâma olarak adlandırılan ibadetgâhlarda tapınmışlardır. Kudüs’ün kutsallaşması Hizkiya (M.Ö. 727–697) ve Yoşiyahu (M.Ö. 640–609) zamanında gerçekleşir. Onlar devleti güçlendirmenin yolunun insanların dini duygularını Kudüs’e kanalize etmede görmüş, makbul ibadetin sadece Süleyman Mabedi’nde olduğu fikrini esas alarak bâma’lara karşı mücadeleye girişmişlerdir. Bu mücadele neticesinde Süleyman Mabedi’nin alternatifi olarak görülen bâma’lar kısa bir süre içerisinde yok edildi. Dolayısıyla, Kitab-i Mukaddes’in satır araları bize Kudüs’ün İsrailoğulları için dini anlamda önem kazanmasının aslında merkezileşme siyaseti gibi dünyevi bir planın sonucu olduğunu ima etmektedir. Bu, o dönemin din-siyaset ilişkisi çerçevesinde ele alınması gereken bir konudur. Kutsallaşma sürecindeki nihai aşama Babil Sürgünü (M.Ö. 586) ile gerçekleşir. Sürgün hayatı İsrailoğulları içerisinde Kudüs’ün kutsallığı düşüncesini pekiştirmiştir.9 Diğer bir ifadeyle, Kudüs kaybedildikten sonra İsrailoğulları için ayrıcalıklı ve kutsal hale gelir. O zamana kadar Yehuda devletinin başkenti olup10 sadece bu devletin vatandaşları için özel olan Kudüs, vatanı sembolize eden bir şehir kimliğine bürünerek Yahudilerin tamamı için giderek manevi bir merkeze dönüştü.11 Diaspora Yahudileri anayurtlarına olan özlemlerini Kudüs’ün şahsında dillendirdiler.12 Böylece, Kudüs’ün kutsallaşmasında zirve noktaya gelindi. Bu zirve nokta Kitab-i Mukaddes’te, Babil ırmakları kıyısında oturan halkın ana yurtlarını andıkça ağlayıp “Ey Kudüs, seni unutursam sağ elim kurusun. Seni anmaz, Kudüs’ü en büyük sevincimden üstün tutmazsam, dilim damağıma yapışsın!” (Mezmurlar 137) şeklinde ifade edilmiştir. Kutsal Bir Şehir Olarak Kudüs Kitab-i Mukaddes’in Neviim ve Ketuvim adlı kısımlarında Kudüs’ün kutsallaşma aşamalarına ilişkin bilgiler ve bu süreçte dile getirilen övgüler yer alır. Özellikle II. Mabet dönemi literatüründe Kudüs’ün kutsallığının toplumda yerleşmesine hassasiyet gösterilmiştir. Bilhassa Tannaim (M.S. I-II. yy) döneminin ortalarından yani mabedin yıkıldığı zamanda Kudüs din bilginlerinin dikkat merkezinde olmuştur. M.S. 132’de Bar Kohba isyanının bastırılmasından sonra Yahudiler Kudüs’ten sürülür. Bu ortamda din bilginleri bu şehirde ikamet etmenin faziletlerinden bahsetmişlerdir.13 Yahudi Kutsal Metinlerinde Kudüs Kitab-ı Mukaddes’te Kudüs şehrini ifade etmek için pek çok isim ve sıfat mevcuttur. Bu adların en önemlisi Yeruşal(ay)im adıdır. İlaveten Moriya (II Tarihler 3:l); Yebus (Hakimler 19:10); Siyon, Davud'un şehri (II. Samuel 5:7, 9; I Tarihler 1:5, 7) ve Ariel (Yeşaya 29:1); adaletin yurdu (Yeremya 31:23); inananlar şehri, barış şehri, doğruluk şehri (Yeşaya 1/26); Tanrı’nın şehri (Mezmurlar 46:4); orduların (sahibi) Yahve’nin şehri (Mezmurlar 48:8); mukaddes şehir (Nehemya 11:18) gibi isim ve nitelemeler de geçer. Şehrin Arapçadaki adı “el-Kuds” kelimesi de Nehemya 11:18’deki “mukaddes şehir” sıfatından gelir.14 Kitab-ı Mukaddes’e göre Kudüs ile Yahve arasında özel bir bağ vardır. Tanrı’nın bu şehri kendi şehri olarak seçtiği ve ebediliğin bu şehirde yaşayacağı belirtilmiştir.15 “Yahve Siyon’da oturur”16 pasajı bunu ifade eder. Tanrı’nın hep Kudüs’te bulunacağı, adını bu şehre bağladığı vurgulanır.17 Kitab-ı Mukaddes Kudüs’te yargı tahtlarının kurulduğunu anlatır. Bu, Yahve ile bağlantılı olan Kudüs’ün bir adalet dağıtma makamı olduğu şeklinde algılandığını ortaya koyar. Yeremya tarafından dile getirilen “O zaman Kudüs’e, `Yahve’nin tahtı diyecekler. Yahve’nin adını onurlandırmak için bütün halklar Kudüs’te toplanacak. Bundan böyle kötü yüreklerinin inadı uyarınca davranmayacaklar.”18 söylemi de bu anlamı pekiştirmektedir. Yine Yeremya’nın dilinden “Kudüs güvenlik içinde yaşayacak. O, ‘Yahve bizim dürüstlüğümüzdür’ adıyla anılacak.”19 söylemi bu şehrin adalet olan bağının bir metaforu olarak görülebilir. Benzer yaklaşım Yeşaya’da da görülmektedir. O Kudüs’ü dürüstlüğün şehri olarak nitelemektedir.20 Bu söylemler, adil Yahve’nin ebedi yeri olan Kudüs’ün Yahudilikte dürüstlük sembolü ve adaletin, hakkın yeryüzündeki dağıtım merkezi imajına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Kitab-i Mukaddes'in pek çok yerinde Kudüs’ten bahsedilerek aslında Yehuda topraklarının tamamı kastedilmiştir. Bu, Kudüs’ün sıradan bir şehir olmayıp bir kavramı ifade ettiği ve merkeziliğin bir ifadesi olarak yorumlanmış, bu bağlamda “Kudüs’ün kızı” veya “Siyon’un kızı” gibi tabirlerinin de tüm krallığı, tüm Yahudi halkını ifade ettiği ifade edilmiştir.22 Fakat bu merkeziliğin ve kapsayıcılığın her zaman olumlu şekilde tezahür etmediği de unutulmamalıdır. İsrailoğulları’nın yaptığı kötülükler anlatılırken metinler bu kötülükleri metafor olarak Kudüs’e atfetmektedir.22 Yeşaya’nın söylemlerinde Kudüs övülerek göklere çıkarıldığı ve tabiatüstü özelliklerle donatıldığı halde, Yeremya’nın bazı söylemlerinde putperestlik nedeniyle Kudüs’e yönelik olumsuzluk söylemler ve ayıplamalardan da bahsedildiği ve bununla dengenin kurulmaya çalışıldığı ifade edilmiştir.23 Sürgün dönemine ait metinlerde Kudüs’le ilgili özlem ve bekleyiş konuları öne çıkar. Örneğin Yeremya Kudüs’ün yeniden kurulacağını, buralardan şükran ve sevinç sesleri duyulacağını haber vermektedir.24 Zekeriya da Yahve’nin, Siyon’un halini kıskandığını ve oraya dönerek Kudüs’te oturacağını, Kudüs’e hakikatin şehri deneceğini, insanların meydanlarda oturacaklarını, kentin meydanlarının orada oynayan çocuklarla dolacağını söyler.25 Hezekiel, Kudüs’le ilgili vizyonunu anlatırken şehri olağanüstü bir detayla anlatmıştır.26 Onun anlatılarındaki Kudüs sıradan bir şehir veya hatta alelade bir kraliyet şehri olmayıp Tanrı’ya özel bir mülk olarak tasarlanmış, bu nedenle her türlü detaylara inilerek Kudüs’le ilgili ince ayrıntılar verilmiştir.27 Kitab-i Mukaddes'te Kudüs’le ilgili eskatolojik bilgiler de yer alır. Bu bilgilere göre herşeye egemen Yahve’nin Siyon dağında, Kudüs’te krallık edeceği bir zaman gelecek, bu sebeple ayın yüzü kızaracak, güneş utanacaktır.28 Yine o gün büyük bir boru çalınacak, Asur sürgününde kaybolanlarla Mısır’a sürgün edilenler gelip kutsal dağda, Kudüs’te Yahve’ye tapınacaklar.29 Başka bir yerde Yeşaya’nın dilinden Tanrı Kudüs’e “Ey kasırgaya tutulmuş, avuntu bulmamış ezik kent. Taşlarını koyu harçla yerine koyacak, temellerini lacivert taşıyla atacağım. Kale burçlarını yakuttan, kapılarını mücevherden, surlarını değerli taşlardan yapacağım”30 diye ümit telkin etmektedir. Nitekim bu gün Kudüs’ün kutsal olacağı, yabancılar bir daha orayı ele geçiremeyeceği, Kudüs’ün kuşaktan kuşağa süreceği, suçluların cezalandırılacağı ifade edilir.31 “Ben Yahve o gün Kudüs’te oturanları koruyacağım. … O gün Kudüs’e saldıran bütün ulusları yok etmeye başlayacağım”32 ifadeleri, Yahve’nin eninde sonunda Kudüs’ü Yahudilere iade edeceği vaadini dile getirmekte, Yahudi topluma ümitlerini canlı tutmaktadır. Rabbani Kaynaklarda Kudüs Kudüs rabbiler için sadece birer tarihsel veya coğrafi özel anlama sahip olmanın ötesinde bir ümidin, türlü belalar karşısında ayakta kalmak için sabrın motivasyonu olmuştur. Tanrı’nın ve Tevrat’ın 70 ismi olduğu gibi Kudüs’ün de 70 ismi olduğu ifade edilmiştir; burada 70 rakamının Sami kültürdeki özel anlamı da gözden kaçmamalıdır.33 Ahkâmla ilgili hükümler genel olarak Kudüs’ün saflığını ve temizliğini korumayı, onun ayrıcalığını muhafaza etmeyi hedeflemektedir. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar Yahudiler ibadet ederken Kudüs’e yönelmek zorundadırlar;34 çünkü bu şehir ile Tanrı neredeyse özdeştir. Tanrı sadece Kudüs’ün kurucusu (bone Yeruşalayim) olmakla kalmayıp aynı zamanda Kudüs’te ikamet eder (şohen Yeruşalayim). Yahudi din bilginleri rabbiler Eretz Yisrael’in dünyanın merkezi olduğunu, Kudüs’ün de Eretz Yisrael’in merkezi olduğunu söylemişlerdir.35 Kudüs’ün kendine özgü düzeni ve olağanüstü özellikleri olduğunu belirten36 rabbilere göre Tanrı dünyayı yaratırken güzelliği on parçaya taksim etmiş, bunun dokuzunu Kudüs’e vermiştir.36 Rabbiler göklerin kapısının Kudüs olduğunu,38 tüm dünyanın Siyon’dan yaratıldığını,39 Hz. Âdem’in yaratılması için yeryüzünden alınan toprağın Kudüs’ten alındığını ifade etmişlerdir.40 Kudüs’ün mübarekliğinin korunması bizzat Tanrı tarafından sağlanır; bu yüzden civar şehirlerde var olan dünya zevki imkânları Kudüs’te bulunmamaktadır.41 Kudüs’te kimsenin yaralanmayacağı, ateşin Kudüs’te hiçbir yeri yakmayacağı, depremin Kudüs’te ev yıkmayacağı gibi abartılı ifadeler de mevcuttur.42 Kudüs’te yaşayanların her gün iki kere ilahi affa mazhar olacağı ifade edilir.43 Kanaatimizce bu, zor zamanlarda farklı bölgelere dağılan Yahudileri Kudüs’e toplama arzusunun bir tezahürüdür. M.S. 70’te mabedin yıkılması ve Kudüs’ün düşmesi Yahudiler üzerinde büyük olumsuz etkiye sebep olsa da rabbiler bu yorumlarla insanlardaki ümit ışığını canlı tutmaya gayret etmişlerdir. Bu bağlamda gelecek bir zamanda Mesih’in geleceği, Yahudilerin yeniden Kudüs’ü ele geçirerek devlet kuracakları, Kudüs’ün yeniden eski ihtişamına kavuşacağı temaları rabbiler tarafından sıkça dillendirilmiş, hatta son derece detay sayılabilecek konular açıklanmıştır.44 Kudüs’ün böylesine önemli konumu rabbilerin zihninde göksel Kudüs algısını da doğurur.45 Mistikler dünyanın yaratılışta gökyüzünün bir yansıması olduğu kanaatini taşımışlardır.46 Bu yüzden rabbiler Kudüs’ün hem gökte hem yeryüzünde var olduğu ve yeryüzü mabedinin yıkılmasına rağmen göksel mabedin varlığını devam ettirdiğine inanmışlardır.47 Apokaliptik yazılarda ahir zamanda göksel Kudüs’ün ve mabedin aşağıya ineceği ve yeryüzünde kurulacağı zikredilir.48 Yahudi ibadet ve dualarında Kudüs önemli yer tutar ve kıble olarak- tüm Yahudilerin ibadet sırasında Kudüs’e yönelmeleri gerekmektedir. Günlük dualarda Kudüs sürekli hatırlanır. Günlük Amida dualarından 14. kısmı tamamen Kudüs’e adanmıştır. Bu kısım “Günümüzde yeniden kurulsun Kudüs, merhamet şehri…” sözleriyle başlamakta ve “Senalar olsun Sana, ey Tanrı, Kudüs’ün kurucusu” sözleriyle bitmektedir. Tişa be-Av duasında “Kudüs için yas tutanlar” zikredilmektedir. Farklı dualarda Kudüs’ün yeniden kurulacağı teması işlenmektedir. Dipnotlar [1] Nir, Rivka, Yeruşalayim le-Doroteya I: me-ir Yevusit le-birat am Yisrael, Raanana: ha-Universita ha-Petuha, 1984, 4. [2] Bkz. Yuşa 2:1, 7:2, 8:1, 10:1-7. [3] Eldar Hasanoğlu, “Tanah’a Göre Kudüs’ün Kutsallaşma Süreci”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 24:2 (2015), 123-146, 132-133. [4] Kroyanker, David, Yeruşalayim: Şehunot ve-Batim, Tkufot ve-Signonot, Yeruşalayim: Keter, 2006, 29; Şur, Natan, Toldot Yeruşalayim, I: ha-ir hekdem Yisraelit ve ad ha-tkufa ha-Bizantit, Tel Aviv: Devir, 1987, 36-37. [5] Kroyanker, Yeruşalayim: Şehunot ve-Batim, 29; Zeev Safray – Hanna Safray, “Keduşat Eretz Yisrael ve Yeruşalayim: kavim lehitpathuto şel ha-raayon”, Yehudim ve Yahadut be-Yemey Bayit Şeni, ha-Mişna ve ha-Talmud, [ed. Aharon Oppenhaimer ve dğr.], Yeruşalayim: Yad Yitzhak Ben Tzevi, 1993, 350. [6] Cline, Eric H., Jerusalem beseiged: from ancient Canaan to modern Israel, Michigan: University of Michigan Press, 2005, 314-315. Diğer muhtemel sebeplerle ilgili bk. Oded, Bustenay, Toldot am Yisrael be-Yemey Bayit Rişon I: ha-memlaha ha-meuhedet, Raanana: ha-Universita ha-Petuha, 2007, 265-267. [7] Sh. Abramsky – J. Liver, “Jerusalem: in the Bible”, Encyclopaedia Judaica [2nd ed.], XI, 208-210, 208. [8] Safray –Safray, “Keduşat Eretz Yisrael ve Yeruşalayim”, 345. [9] Yeşayahu Gafni, “Maamado şel Eretz Yisrael ba-todaa ha-Yehudit be-akbut mered Bar Kohba”, Mered Bar Kohba: mehkarim hadaşim, [ed. A. Openheymer- A. Rapaport], Yeruşalayim: Yad Yitzhak Ben Tzevi, 1984, 224-232, 231. [10] Hz. Süleyman’ın vefatından sonra devlet ikiye ayrıldı. Kuzeyde İsrael devleti, güneyde Yehuda devleti oluştu. [11] Armstrong, Karen, “The Holiness of Jerusalem: asset or burden”, Journal of Palestine Studies, 27 (1998/3), 5-19, 12; Gafni, “Maamado şel Eretz Yisrael”, 231. [12] Safray –Safray, “Keduşat Eretz Yisrael ve Yeruşalayim”, 346-347. [13] Safray –Safray, “Keduşat Eretz Yisrael ve Yeruşalayim”, 345, 359. [14] Ömer Faruk Harman, “Kudüs”, TDV İslam Ansiklopedisi, XXVI, 323-327, 323-324. [15] Mezmurlar 132:13-14. [16] Yoel 3:21. [17] II. Krallar 21:4, 7. [18] Yeremya 3:17. [19] Yeremya 33:16. [20] Yeşaya 1:26. [21] Abramsky - Liver, “Jerusalem: in the Bible”, 209. [22] Örneğin bkz. Hezekiel 16, 22, 23. [23] Abramsky - Liver, “Jerusalem: in the Bible”, 209. [24] Yeremya 30:18-19, 31:38. [25] Zekeriya 8:3-5. [26] Hezekiel 40. [27] Hezekiel 45:1-8, 48:8-22, 30-35. [28] Yeşaya 24:23. [29] Yeşaya 27:13. [30] Yeşaya 57:11-12. [31] Yoel 3:17-21. [32] Zekeriya 12:7-9. [33] Yalkut Şim’oni, Naso. [34] TB.Berahot 30a. [35] Midraş Tanhuma, [ed. Buber], Kedoshim 10; TB.Sanhedrin 37a. [36] TB.Yoma 23a. [37] TB.Kiduşin 49b. [38] Midrash Tehillim, 4:91.7. [39] TB.Yoma 54b. [40] Bereshit Rabbah, 14:8; Tanna de-be Eliyahu, 411. [41] TB.Pesahim 8b. [42] Avot de-Rabbi Nathan, 35, 103. [43] Pesikta de-Rav Kahana, [ed. Buber], 55b. [44] Örnekler için bkz. TB.Baba Batra 75b; Exodus Rabbah, 15:21; Song of Songs Rabbah 7:5; Avot de-Rabbi Nathan, 35, 106; Midrash Tanhuma, Noah 11. [45] Detaylı bilgi ve kaynaklar için bkz., Mustafa Yiğitoğlu, “Yahudilerin Tapınak Siyaseti ve Semavi Mâbed”, Türkiye İlahiyat Araştırmaları Dergisi, I:1 (2017), 43-52, 48-49. [46] The Zohar, II:50b-51a. [47] TB.Taanit 5a. [48] I. Enoch 90:28-29; IV. Ezra 7:26, 10:54. Kaynakçalar Armstrong, Karen, “The Holiness of Jerusalem: asset or burden”, Journal of Palestine Studies, 27 (1998/3), 5-19. Avot de-Rabbi Nathan, [ed. S. Schechter], Vienna, 1887. Cline, Eric H., Jerusalem beseiged: from ancient Canaan to modern Israel, Michigan: University of Michigan Press, 2005. Complete works of Josephus, [ed. William Whiston ve dğr.], New York: Bigelow Brown, yy. Eldar Hasanoğlu, “Tanah’a Göre Kudüs’ün Kutsallaşma Süreci”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 24:2 (2015), 123-146, Kroyanker, David, Yeruşalayim: Şehunot ve-Batim, Tkufot ve-Signonot, Yeruşalayim: Keter, 2006. Midrash Rabbah, [ed. H. Friedman, Maurice Simon], London: Soncino Press, 1939, I-X. Midrash Tanhuma I, [ed. S. Buber, tr. J.T. Townsend], New Jersey: Ktav Publishing House, 1989. Midrash Tehillim, [ed. S. Buber], Vilna 1891. Mustafa Yiğitoğlu, “Yahudilerin Tapınak Siyaseti ve Semavi Mâbed”, Türkiye İlahiyat Araştırmaları Dergisi, I:1 (2017), 43-52. Nir, Rivka, Yeruşalayim le-Doroteya I: me-ir Yevusit le-birat am Yisrael, Raanana: ha-Universita ha-Petuha, 1984, Oded, Bustenay, Toldot am Yisrael be-Yemey Bayit Rişon I: ha-memlaha ha-meuhedet, Raanana: ha-Universita ha-Petuha, 2007, Ömer Faruk Harman, “Kudüs”, TDV İslam Ansiklopedisi, XXVI, 323-327. Pesikta de-Rav Kahana, [ed. S. Buber], Lyck, 1868. Shmuel Abramsky – Jacob Liver, “Jerusalem: in the Bible”, Encyclopaedia Judaica [2nd ed.], XI, 208-210 Şur, Natan, Toldot Yeruşalayim, I: ha-ir hekdem Yisraelit ve ad ha-tkufa ha-Bizantit, Tel Aviv: Devir, 1987. Tanna debe Eliyyahu: the lore of the school of Elijah, [tr. William G. Braude, Israel J. Kapstein], Philadelphia: The Jewish Publication Society of America, 1981. The Zohar, 2. bsk. [Harry Sperling, Maurice Simon, Paul P. Levertoff], London: The Soncino Press, 1984, I-V. Yalkut Şim‘oni: Midraş al Torah, Neviim ve Ketuvim, Warsaw, 1877. Yeşayahu Gafni, “Maamado şel Eretz Yisrael ba-todaa ha-Yehudit be-akbut mered Bar Kohba”, Mered Bar Kohba: mehkarim hadaşim, [ed. A. Openheymer- A. Rapaport], Yeruşalayim: Yad Yitzhak Ben Tzevi, 1984, 224-232. Zeev Safray – Hanna Safray, “Keduşat Eretz Yisrael ve Yeruşalayim: kavim lehitpathuto şel ha-raayon”, Yehudim ve Yahadut be-Yemey Bayit Şeni, ha-Mişna ve ha-Talmud, [ed. Aharon Oppenhaimer ve dğr.], Yeruşalayim: Yad Yitzhak Ben Tzevi, 1993.

10

dk.

Suikast İttifak ve Seferberlik: Birinci Dünya Savaşı Nasıl Başladı?

26 Ağustos 2022

Suikast İttifak ve Seferberlik: Birinci Dünya Savaşı Nasıl Başladı?

Avrupa devletleri arasındaki siyasi anlaşmazlıklar ülkeleri adeta patlamaya hazır birer bomba haline getirmişti. Bu bombanın fitilini 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun veliahdı Arşidük Ferdinand ve eşi Sophie Chotek’i genç Sırp milliyetçisinin suikastı ile Saraybosna’da öldürülmesi ateşleyecektir. Suikastçiler başlamasına sebep oldukları Cihan Harbinin bitişini göremeden ölmüşlerdir. Savaş Osmanlı Devleti’ni de etkileyecek hemen seferberlik ilan edilerek Almanlarla ittifak yapacaktır. Dört yıl sürecek I. Dünya Savaşı’nın sonucu ağır ekonomik faturası ile birlikte milyonlarca kişilerin ölümü olacaktır. 20. Yüzyılın başında Avrupa devletleri arasında var olan siyasi anlaşmazlıklar ve rekabet; gelişen sanayilerinin ham madde ihtiyacı ve artan sömürgecilik faaliyetleri İtilaf (İngiltere, Fransa ve Rus Çarlığı) devletleri ile İttifak devletlerini (Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve İtalya –ki sonradan İtilaf bloğuna geçecek) adeta patlamaya hazır birer bomba haline getirmişti. Dört yıl sürecek I. Dünya Savaşı’nın ağır ekonomik faturası bir tarafa, savaşın sonucunda milyonlarca kişinin ölümü, üstüne çözülemeyen ve yeni ortaya çıkan sorunlar ise II. Dünya Savaşı’na giden yolun taşlarını döşemiş oldu. Savaşın Fitili; Suikast Avrupa kıtasında patlamaya hazır bu bombanın fitilini ise 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun 51 yaşındaki veliahdı Arşidük Francois Ferdinand ve eşi Sophie’i “Kara El” örgütüne mensup genç Sırp milliyetçisinin suikastı ile Saraybosna’da öldürülmesi ateşleyecektir.1 Arşidük Ferdinand ve eşi 28 Haziran 1914 günü askeri manevralardan sonra Bosna’yı ziyaret için sabah 09.25’te Saraybosna Garı’na gelir. Geldiği gün ise Sırplar için önemlidir; 1389’da Kosova Meydan Muharebesi’nde Osmanlı ordusu Sırpları yenmiş, Sırp kralı öldürülmüştür. Osmanlı sultanı Murad-ı Hüdavendigar ise bu muharebede suikaste uğrayarak şehit edilmişti. Sırplar bu nedenle bu günü Aziz Vitus günü olarak kutlamaktadırlar. Arşidük Ferdinand’ın konvoyu kendisi ve eşinin ikinci arabada olduğu halde gardan yola çıkar. Konvoyun geçişi sırasında saat 10.30’da bir bomba patlayarak bir anda ortalık panik halini alır. Bomba, Ferdinand’ın bulunduğu araca zarar vermemiştir ama maiyetinden yaveri yaralanır. Bombayı atan Neceljko Gabrinovic adlı Sırp genci de yakalanmıştır. Arşidük Ferdinand, olay sonrası Belediye binasına gelerek burada “demek sizin memleketinizde insanı bombalarla karşılarlar” diyerek olayı hafife almıştır. Belediye binasında ziyaret programını değiştirerek yaverini hastanede ziyarete karar verir. Eşi ile birlikte hastaneye giderken Latin Köprüsü’nde yolun sağında elinde silah ile bekleyen Sırp lise öğrencisi Gavrilo Pirincip, veliahta ve eşine üç metre mesafeden üç el ateş eder. Veliaht Ferdinand boynundan, eşi Sophie ise karnından yara almıştır. Hemen Devlet Başkanı Potiorek'in resmi konutuna getirilirler. Saat 11.00’de ise öldükleri açıklanmıştır. Yakalanan bombacı, katil zanlısı ve arkadaşlarının Sırp olması ise hadiselerin seyrini değiştirir. Mahkeme süreci, Avusturya-Macaristan Hükümeti’nin tavrı ve diğer devletlerin de işin içine dâhil olması sorunu, çözülmekten öte iyice çözümsüz bir hale getirir. Sırp genç, mahkemedeki ifadesinde “Veliahdı vatanın en büyük düşmanı olarak biliyorum. Çünkü bütün Güney Slavlarının birleşmesine mani olmak istiyordu.” diyecektir. Yapılan soruşturmada suikastın “Kara El” adlı bir örgüt tarafından Belgrad’da planlandığı ve suikasttaki silahların Karaguyevaç Sırp Silah Fabrikası’ndan geldiği belirlenir. Yakalan üç katil zanlısı, Gavrilo Princip (20 yaşında), Nedjeljko Cabrinovic (19 yaşında), ve Trifko Grabez (19 yaşında) mahkemede yargılanmış fakat reşit olmadıkları için idam cezası yerine 28 Ekim 1914 tarihinde ağırlaştırılmış 20 yıl hapse mahkûm edilmişlerdir. Bombayı atan Nedjeljko Cabrinovic 1916 yılında, Trifko Grabez 1918 yılında, suikastı gerçekleştiren Gavrilo Princip ise zindanda 28 Nisan 1918’de tüberküloz hastalığından ölür. Artık bu suikast, İttifak ve İtilaf devletleri tarafından eski hesapların halli için bir fırsat olarak görülecektir. Sırbistan’da yapılacak soruşturmada Avusturya-Macaristan tarafından delegelerinin de bulunması için 23 Temmuz'da Sırp tarafına ültimatom verilir. Sırbistan, 25 Temmuzda bu kararı anayasaya aykırılığı nedeni ile geri çevirmiştir. Bu cevap aslında Avusturya Hükümeti’nin beklediği bir durumdur. Zaten Almanya ile Sırbistan’a açılacak savaşın ilân şekli de çoktan görüşülmeye başlanmıştır.2 Avusturya’nın 28 Temmuz’da Sırbistan’a ilan-ı harbinin ertesi günü Rusya, genel seferberlik ilân eder. Rusya’nın bu seferberlik ilanı Almanya’yı da harekete geçirecek, 1 Ağustos’ta Rusya’ya; 3 Ağustos’ta ise Fransa’ya savaş ilân edecektir. İngiltere’nin 5 Ağustos’taki Almanya’ya savaş ilânı ile birlikte İtilaf ve İttifak devletleri arasında sonuçları tüm yüz yıl boyunca görülecek, tarihinin en büyük ve yıkıcı ilk savaş başlamış oldu. Her iki tarafın da güvendiği tek husus, hazırladıkları savaş planlarıdır. Böylece birkaç ay içinde savaş bitecek, zafer kendilerine ait olacaktır. Bu iki blok arasında başlayan savaşın kaderini de olayların başında, Osmanlı Devleti ile Almanya arasındaki ittifak anlaşması ve Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi tayin edecektir. İttifak ve Seferberlik Rusya'nın Boğazlar üzerindeki tarihî emelleri, Balkan Savaşı sırasında yalnız kalan Osmanlı Devleti'ni müttefik arayışına itmiş, bu amaçla İngiltere’ye ittifak teklifi yapılmıştı. İngiltere, değişen politikasının da gereği teklife sıcak bakmayarak müttefiki Rusya'nın böyle bir ittifaka karşı olacağını beyan edecektir. Aynı sıralarda Temmuz 1914'de Fransa'da bulunan Cemal Paşa tarafından da Fransa'ya ittifak teklifi yapılır. Teklif, İngiltere ve Rusya’nın bu teklifi kabul etmeyeceği gerekçesi ile kabul görmeyecek ve Cemal Paşa Fransa’dan eli boş dönecektir.3 Rusya’da 1917 Bolşevik İhtilali sonrası açıklanan belgeler de göstermektedir ki İtilaf devletlerinin Osmanlı coğrafyası üzerinde farklı düşünce ve planları vardır; zira yapılan gizli anlaşmalar ve Osmanlı üzerinde belirlenen nüfuz alanları ile ilgili anlaşmalar Osmanlı Devleti’nin tasfiyesine İtilâf devletlerinin kesin olarak önceden karar vermiş olduğunu gösteriyor.4 Enver Paşa, 22 Temmuz 1914 tarihinde bizzat, İngiltere ve Fransa ile ittifak teşebbüslerini sürdürürken Almanya ile de görüşmeleri başlatır.5 İlk ittifak teklifine Alman İmparatoru’nun, reddedilmemesi şeklindeki cevabı ve anlaşmanın Almanya’ya ağır bir yük getireceği düşüncesinden dolayı ittifak gerçekleşmeyecektir. Hazirandaki suikast ve gelişen olaylar, özellikle Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a savaş ilan etmesi Almanya’nın düşüncesini değiştirecektir. Burada da göründüğü gibi Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi bir mecburiyet sonucu, diplomatik görüşmeler sonucu olmuş; birkaç kişinin arzu ve isteği üzerine gerçekleşmemiştir. 28 Temmuz 1914’te hızlanan diplomatik görüşmeler bir netice verecek, Osmanlı-Alman ittifakının imzalanması Almanya’nın Rusya’ya harp ilân ettiği günün sabahı yani 2 Ağustos’ta, Sadrazam Said Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısında olacaktır. Almanya’nın Rusya’ya savaş ilanı ile ittifak anlaşmasını aynı gün imzası o dönem de tartışma konusu olmuştur.6 Diğer taraftan yürütülen bu görüşmelerden Sultan Mehmet Reşat, Sadrazam Sait Halim Paşa, Meclis-i Mebusan Reisi Halil Bey, Harbiye Nâzırı Enver Paşa ve Dâhiliye Nâzırı Talat Paşa’nın haricinde diğer nazırlar ve devletin ileri gelenlerinin haberi olmayacaktır. Haberi olmayanlardan biri de dönemin Bahriye Nazırı Cemal Paşa’dır. 7 Osmanlı Devleti, aynı gün savaşa resmen girmemesine rağmen seferberlik de ilan eder. İtilâf Devletleri arasında yapacağı etkiyi de göz önüne alan Osmanlı Devleti, 4 Ağustos'ta tarafsızlığını ilân eder. İstanbul'un ve memleketin işlek sokaklarına, köşe başlarına; uçlarında süngülü iki mavzer tüfeğinin çaprazlama resimlerini taşıyan ve üzerinde ''Seferberlik var. Asker olanlar silâhaltına. Seferberliğin, birinci günü Temmuzun 21. Pazartesidir. (3 Ağustos 1914)'' ifadelerinin yazılı olduğu kâğıtlar yapıştırılır. Silahaltına alınacağı ilân edilen tertiplerin üç gün içinde askerlik şubelerine başvurmaları istenir. Gelmeyenlere ağır ceza verilecektir.8 Seferberlik ilanını takip eden günlerde memlekette bir heyecan başlamıştır.9 Emin Çöl, seferberlik ilanı sonrası yaşananları hatıratında anlatır. Adana’da da sokaklara “Seferberlik” afişleri asılmıştır. “Halk öbek öbek bu ilanların başına toplanmış…” olacakları konuşmaya başlamıştır: “Çantaları sırtlayacağız haa.”10 Osmanlı Devleti’nin ittifak teşebbüslerine İtilâf devletlerinin olumlu cevap vermeyişi, yaklaşmakta olan savaş, Rusya’nın tehditkâr faaliyetleri ve içine düştüğü yalnızlıktan kurtulmak arzusu, onu Almanya ile bir ittifaka sürüklemiştir. Ayrıca Rusya’nın Kafkaslar kolordularını seferber etmesi, Karadeniz’deki Rus Donanması’nın takviyesi için Nikolayef Tersanesi’nde üç zırhlı ile birçok kruvazör ve torpido muhriplerinin imal edilmeye başlanması gibi askeri faaliyetlerini yoğunlaştırması Osmanlı Devleti’ni endişelendirmiştir. Özellikle Rusya’nın Kafkaslarda demiryolu ve şose yol yapım faaliyetlerini artırması bu endişeleri haklı gösterir emarelerdendir.11 Osmanlı Devlet adamlarının diğer bir endişesi ise Balkan Harbi’nde yaşanılan yalnızlıktır. Bunu en açık ifade eden ise Cemal Paşa olacaktır. Anlaşmanın imzalanmasından haberi olmayanlar daha sonra bu anlaşmayı Osmanlı Devleti’ni yalnızlıktan kurtaracağı düşüncesi ile onaylayacaklardır.12 Goeben ve Breslau 3 Ağustos'ta Alman Deniz Bakanlığı tarafından Akdeniz’deki iki zırhlısı Goeben ve Breslau adlı savaş gemilerine Çanakkale'ye gitme emri verildi. Henüz Almanya ile İngiltere arasında savaş hâli olmaması sebebiyle İngiltere gemileri sadece izlemekle yetindi. 5 Ağustos'ta savaşın ilânı ile birlikte İngilizler bu gemilerin peşine düşseler de gemileriin İngiliz gemilerine nazaran daha hızlı olması, yetişmelerine mani olur ve Goeben ile Breslau 10 Ağustos 1914'te Çanakkale Boğazı önüne kadar gelir ve Enver Paşa’nın izni ile Boğaz’dan içeri girerler.13 Henüz savaşa girmemiş Osmanlı Devleti gemilerin satın alındığı ilân eder devletin tarafsızlığı korunur. Gemilere 16 Ağustos’ta İstanbul’da Osmanlı bayrağı çekilip, mürettebâta Türk elbisesi ve fes giydirilerek Goeben'e ''Yavuz'', Breslau'ya da ''Midilli'' adları verilecektir. Bahriye Nâzırı Cemal Paşa ise hatıratında Enver Paşa’nın Çanakkale Boğazı’ndan giren iki gemi için ‘Bir oğlumuz dünyaya geldi.’ ifadesini kullandığını nakleder.14 Bu iki geminin sevinçle karşılanmasının bir diğer sebebi ise taksitleri ödenmesine rağmen 3 Ağustos’ta İngiltere tarafında el konulan Sultan Osman ve Reşadiye savaş gemilerinin yarattığı hayal kırıklığı ve duyulan öfkedir. Diğer taraftan bu iki gemi Karadeniz’de dengeleri Osmanlı Devleti lehine değiştirdiği de birkaç ay sonra yaşanacak hadiselerle görülecektir. Osmanlı Devleti, Almanya ile ittifakının gereği savaşa girmek zorunda kalacağını zaten biliyordu. Önemli olan, bunun uygun vakitte olması idi. Osmanlı Devleti’nin bir an önce savaşa girmesini isteyen Alman büyükelçi Wangenhaim ise her fırsatta hükümeti savaşa girmeye zorlamıştır. Bunu bir intihar olarak telakki eden Osmanlı Hükümeti’nin Almanya’yı ikna etmesi, ona sadece bir süre daha tarafsızlığını muhafaza etme imkânı tanımış oldu.15 29 Ekim: Karadeniz Baskını 10 Ağustos 1914'te, Çanakkale Boğaz’dan içeri giren Alman gemilerinin katıldığı Amiral Souchon'un komutasındaki Osmanlı Donanması'nın 29 Ekim 1914'te Karadeniz'deki, Sivastopol, Novorossisk, Odesa gibi Rus limanlarını bombardımana tutması, yeni bir sürecin de başlamasına neden olacaktır: Osmanlı-Rus sınırındaki Rus birliklerinin sınırı aşıp, 1 Kasım 1914'de Erzurum'a taarruzu Osmanlı Devleti ile Rusya arasında savaşı resmen başlatır. 3 Kasım 1914: Çanakkale Boğazı’nda İlk Ateş Çanakkale Boğazı’nda ilk harekât ise İngiltere'nin Osmanlı Devletine savaş ilan ettiği 3 Kasım 1914'te İngiliz gemileri tarafından boğazın bombalanması ile olur. 3 Kasım 1914 sabahı saat 06.40'ta önde iki İngiliz ve iki Fransız muharebe gemisi (zırhlı), bunları takip eden 2 kruvazör, 6 torpido, 2 İngiliz zırhlısı ve diğerleri olmak üzere 28 parçadan oluşan bir filo, Boğaz’ın girişine yaklaşır. İngiliz gemilerinin bir grubu Seddülbahir karşısına, diğerleri Anadolu yönünde, Fransız gemileri ise merkezde olmak üzere vaziyet alır. Sabah 06.50’de boğaza tahminen 14.000 metre mesafeden toplam 17 dakika sürecek olan bombardımana başlanmıştır. Fransızlar Kumkale'yi, İngilizler ise Seddülbahir ve Orhaniye tabyalarını ateş altına alacaklardır. Bombardıman sırasında iki merminin Seddülbahir Tabyası'ndaki cephaneliğe isabet etmesi sonucu cephanelikte 10 ton barut ve 360 adet ağır top mermisi infilak ederek tabyayı havaya uçurmuştur. Patlamada 5 subay ile 80 er şehit oldu, 31 kişi de yaralandı. Boğaza yapılan bu saldırıdan sonra müstahkem mevki komutanı Cevat Paşa boğazdaki savunma tertibatı ile ilgili köklü değişiklikler yapacaktır.16 İngiltere ve Fransa 5 Kasım 1914 tarihinde Osmanlı Devleti’ne resmen savaş ilan etmesiyle savaşın seyri değişmişti. Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesiyle Cihan harbindeki cephe sayısı artmış ve binlerce Türk askerinin cephe cephe dolaşacağı savaş yılları başlamıştı. Dipnotlar [1] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi: İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı (1908-1918), c. IX, Ankara 1996, s. 365. [2] Karal, Osmanlı Tarihi, c. IX, s. 367. [3] Cemal Paşa, Hatıralar: İttihat ve Terakki, I. Dünya Savaşı Anıları, haz. Behçet Cemal, İstanbul 1977, s. 140. [4] Bu hususta bakınız, Adamof, E. E, Anadolu’nun Taksimi: Cihan Harbi Esnasında Avrupa Hükümetleriyle Türkiye, çev. Babaeskili Hüseyin Rahmi, haz. Hayri Mutluçağ, Belge Yayınları, Gün Matbaası, İstanbul, 1972. [5] Necmettin Alkan, “Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına Nasıl Girdi?” Beyaz Tarih, http://www.beyaztarih.com/osmanli-tarihi/osmanli-devleti-birinci-dunya-savasina-nasil-girdi, 10/11/2017. [6] Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, c II, Kısım. 4, s. 639-640. [7] Talat Paşa, Talat Paşa’nın Anıları, haz. Alpay Kabacalı, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2000, s. 31; Erdemir, s. 30-31. [8] Erdemir, s. 32’den naklen “Seferberliğe dâhil evvelki gün duvarlara ilsâk edilen beyannâmeler”, Tasvîr-i Efkâr, 22 Temmuz 1330, [4 Ağustos 1914]. [9] Cemil Conk, Cemil Conk Paşa’nın Çanakkale Hatıraları, Çanakkale Hatıraları, II, haz. Metin Martı, İstanbul 2002, s. 109; Mehmet Fasih, Kanlısırt Günlüğü: Mehmed Fasih Bey’in Çanakkale Anıları, haz. Murat Çulcu. İstanbul 1997, s. 23-24. [10] Emin Çöl, Çanakkale – Sina Savaşları, Yay. Haz. Ceal Kadağlı, Nöbetçi Yayınları, 2009, s. 21-22. [11] Kazım Karabekir, Birinci Cihan Harbine Neden Girdik, İstanbul 1994, I, s.125-128. [12] Cemal Paşa, s. 142. [13] Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, c. III, Kısım 1, s. 78. [14] Cemal Paşa, 158. [15] Karal, Osmanlı Tarihi, c. IX, s. 382. [16] Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi: Deniz Harekâtı, c. VIII, Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı, Ankara 1976, s. 107

7

dk.

Alamut'un Efendisi Hasan Sabbah ve Propagandası

5 Ağustos 2022

Alamut'un Efendisi Hasan Sabbah ve Propagandası

Geçmişten bugüne Hasan Sabbah ve Nizariler için gizemli, mistik ve efsanevi bir profil çizildi. Gerçeklik ve efsane arasında anlatılan tarihleri filmlere ve romanlara konu oldu. Batılı ve Haçlı kaynakları onu efsaneleştirirken, Sünnî çevrelerce İslam ve şeriat kurallarının dışına taştığı için takdir edilmedi. Bütün bunlarında yanında Hasan Sabbâh ve haleflerinin mücadelelerinin asıl amacı, din eksenli hareket ederek kanları pahasına mevcut otoriter sistemin getirdiği zülum, zorbalık ve haksızlığı ortadan kaldırıp, adaleti sağlayan bir sistem getirecekleri fikri idi. Bu fikir üzerinden hareketle Hasan Sabbâh önce Fatimî otoritesine, sonrasında Selçuklu ve Abbasi otoritesine karşı gelip, dinî siyasallaştırarak yapılan yoğun propagandalar aracılığıyla önce fikrî boyutta, sonrasında suikastler ile İran, Irak ve Suriye bölgesindeki faaliyetleri ile adını tarihi yazdırdı. Peki İsmâilîlerin “Seyyidina (Efendimiz) Hasan” adını verdikleri Hasan Sabbah kimdi ve propagandası nasıldı? Soyu Yemen’den Kûfe’ye ,Kufe’den Kuma’ a göç etmiş olan Himyer kabilesine dayanmakta idi. Mantık felsefe, matematik alanlarında eğitim aldı. Henüz yedi yaşında iken din adamı olmak isteyen Hasan Sabbâh’ı babası Rey’e gönderdi. Burada Horasan’ın ileri gelen âlimlerinden İmam Muvvafık Nişaburî’den ders aldırdı. İsmâilî daîlerinin faaliyet merkezi olan Rey’de Emir Zarrab ile tanıştı. Emire Zarrâb ve İbn Attaş sayesinde İsmâilîlik ile tanışıp, Fatımî davasını üstlendi. İran bölgesi baş dâisi İbn Attaş Rey’e geldi ve Hasan ölümünü takiben Mustalî’nin yerine tayin edilmesine kızıp, Mustansır’ın diğer oğlu Nizâri adına davete başladı. Ancak el-Mustalî’nin kayınpederi olan Emirü’l-Cuyûş ile arasının bozulması üzerine Frenklerden bir grupla bir gemiye bindirildi ve Kuzey Afrika’ya sürgüne gönderildi. Yolda gemi batma tehlikesi geçirdi, kendisini kurtaranlar tarafından Suriye’ye götürüldü. Oradan Halep, Bağdad ve Huzistan’dan geçen Hasan Sabbâh, İsfahan’a döndü. Derviş elbisesi giyerek dokuz yıl boyunca Yezd, Kirman, Huzistan, Damgan gibi İran’ın çeşitli bölgelerini dolaşarak Nizâri adına propagandasını yürüttü. Daha sonra İslam inancının zayıf olduğu ve asi kavimlerin yaşadığı dağlık bölgeler olan Deylem, Gilan ve Mazenderan gibi bölgelerde üç yıl propaganda yaptı. Yaptığı eylemler fark edilince Selçuklu veziri Nizâmü’l-Mülk tarafından takip altına alındı. Neden Alamût’tu Merkez Yaptı? Nizâmü’l-Mülk’ten kaçarak Kirman’a, sonrasında Kazvin’e gitti. Sürekli kaçmaktan ve gizlenmekten yorulan Hasan Sabbâh, kendisine güvenli, ulaşılmaz ve uzun süre korunabileceği bir yer aramaya başladı. Stratejik ve coğrafi olarak ulaşılamayan Alamût Kalesi’ne yerleşmeye karar kıldı. Zaten propaganda gereği onların mekanları dağlar ve kaleler oldu. Tüm yapılanmalarını ve yerleşimlerini kaleler üzerine kurdular. Militarist bir tavırla hareket etmeleri onları kalelere yöneltti. Böylece Nizariler İran’dan Suriye’ye kadar uzanan çevrelerinde köylerle az sayıda bazı kücük şehri de kapsayan sayısız kaleden oluşan dağınık bir arazi yapısına sahip oldular. Nizariler mekan- kale bağlamında ulaşılması zor mekanlar tercih ettiler. Bunun için dış etkenlere kapalı, yüksek, ulaşılması zor ve kıvrımlı, kayalık, sağlam merkezler tercih edildi. Bunun için Hasan Sabbâh mekân olarak Alamût Kalesi’ni seçti. Deylem sınırında Rûdhane-i Alamût vadisiyle Tâlekan Nehri’nin birleştiği yerde yer alan ve yüksekliği iki bin metreyi aşan kayalar üzerine kurulan Alamût Kalesi, Hasan Sabbâh sayesinde büyük bir üne kavuştu.Hasan Sabbah, uzun kuşatmalara dayanabilmek için önce Alamût Kalesi’nin surlarını sağlamlaştırdı ardından kalenin içerisinde katı ve sıvı yiyeceklerin saklanması için ambarlar ve mahzenler yaptırdı. Kale halkının su ihtiyacının karşılanması için bölgede bulunan Bahru Irmağı’ndan kalenin dibine kadar su kanalları açtırıp, kalenin yarısını dolaşan su kanalının önü taşla kestirdi ve biraz aşağısında taştan havuzlar oluşturularak, su depolattı. Kalenin içerisine mükemmel bir soğuk hava deposu inşa ettirdi. O dönemin şartlarında yiyeceklerin uzun süre saklanabilmesi çeşitli çevrelerce hayranlıkla karşılandı. Öyleki Cuveyni, kalede inşa edilen ambarlarda yiyeceklerin 170 yıl bozulmadan korunabilmesinde Hasan Sabbâh’ın kerametinin etkin olduğundan söz eder. Dağlar onların mekanı olurken, büyük ovalarda büyük savaşlar yerine suikastler ve tek tek mücadeleyi benimseyip, aylarca süren kale kuşatmalarında büyük direniş gösterdiler. Hasan Sabah’ın Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nu yıkmak için düşündüğü en iyi strateji, kaleleri ele geçirerek, kendisine ulaşılması zor müstahkem bir savunma ve mekân hazırlığı idi. Kaleleri bilinenin aksine savaşmadan, içeri sızıp korkutarak, çeşitli anlaşmalar ve entrikalar ile ele geçirdi. Çeşitli bölgelere yolladığı daîler aracılığı ile genç ve fakir insanları etkileyerek fikirsel boyutta taraf topladı. Fedâiler aracılığıyla yaptığı suikastlar ile önemli devlet adamlarını tek tek ve sistemli saldırılar ile ortadan kaldırıp, halka ve yönetime korku yaydı. Propaganda sürecini olabildiğince gizli, düzenli ve çok yönlü yürüttü. Eli Hançerli Gençler : Fedailer Propagandanın en korkunç ve ses getiren birimi fedâiler, 12-20 yaşlarında, kendilerini kurban etmeye adamış, intihar eğilimli gençlerdi. Eğitimleri ile ilgili kesin bilgiye ulaşılamamakla birlikte,kanlı silahları “hançeri” kurbanının göğsüne ne zaman ve nerede yerleştireceklerini çok iyi bilirlerdi. Suikast düzenleyecekleri kişilerin yanında seyis, öğrenci, hizmetçi, rahip, tüccar vs. gibi kılıklarda gizliden görev alır, aylarca bekleyip, vakti geldiğinde ise suikasttı gerçekleştirirlerdi. Fedâiler suikast sırasında hedefleri dışında başka kimseyi yaralamamaya özen gösterirlerdi. Genellikle kaçmaya teşebbüs etmeyip, kurbanın korumaları tarafından yakalanarak öldürülmeyi seçerlerdi. Zaten işledikleri cinayetler, birçok muhafız tarafından korunan askerî ve sivil yönetici vezir, emir, imam vs. öldürmek olduğu için sağ kurtulma şansları son derece düşüktü. Ayrıca kalabalıklar arasında cesaretli bir şekilde ölerek, kendilerine hayran kitlesi oluştururlardı. Öldürmek kadar ölmek de onlar için önemli idi. Böylece hem davaları daha çok ses getirecek hem de onlara hayran olan halk arasından Hasan Sabbâh’ın taraftarlığı artacaktı. Bu nedenle Alamût Kalesi’nde suikastlar kahramanca bir eylem olarak yüceltilmekteydi, bu görevleri üstlenen adanmış gençlere cesaret ve bağlılıklarından dolayı övgüler düzülür, adları ve başardıkları görevlerin listesi Alamût Kalesinde başköşeye asılır, şenlikler düzenlenirdi. Böyle bir görevden sonra hayatta kalmak son derece utanç verici bir durum idi. Fedâilerin ana-babaları, canlarını feda etmelerinin oğulları için bir şeref olduğuna inanıyordu. Bir defasında bir fedâinin tehlikeli bir görevi tamamladıktan sonra evine, sağlam bir şekilde dönmesinden utanç duyan annesi saçını kesmiş ve yüzünü siyaha boyamıştır. Kalelerden Şehirlere: Hücre evleri, Suikastler, Katliamlar Propaganda sürecinde İran’ın birçok yerinde İsmâilîler ait hücre evi bulunmaktaydı. Dağlık bölgelerdeki kalelere yapılanan İsmâilîler zamanla şehirlere inmeye başladı. Örneğin, İsfahan’da faaliyet gösteren baş dai Abdûl Melik b.Attaş b. Ahmed, İsfahan yakınlarında bir davethane kurdu, bölgede tam otuz bin kişiyi Nizârî İsmâilîğine kazandırdı. Bu arada Selçuklu hazinesini zarara uğratarak, kendi hazinelerini güçlendirecek vergiler topladı. Deylem’e gelerek, Deşt-i Gôr şehrinin yakınlarında bir ev kiralayıp, hücre evi kurdurdu. Özellikle Deylem zümresi üzerinde etkin rol oynayıp, onlar ile kurduğu samimi ilişkiler sayesinde her gece hücre evinde toplantılar yaptı ve otuz bin kişinin daveti kabul etmesini sağladı. Nizârîlerin oganize olarak hareket etmeleri, kendilerine atfedilen ve geniş çapta ses getiren suikastlarla birlikte Sünnî devlet Selçuklu’ya yönelen tehditlerin en başına yerleştirirken, başta Selçuklu yönetimi olmak üzere Sünnî çoğunluk tarafından bastırılan hatta yok edilmesi gereken topluluk haline geldiler. Çünkü Hasan Sabbah’ın ve haleflerinin yaptığı eylemler merkezi otoriteyi sarsmanın yanında siyasi dengeleri değiştirirken, ticaret yollarını kesme, halktan illegal yollar ile vergileri toplama vs. gibi eylemler ile devleti ve halkı ciddi tehdit altına soktu. Nitekim dinin siyasallaştırılması ile başlayan eylemler siyasi, dini ve kültürel açıdan zorlanan Selçuklu toplumunu ve devleti farklı mücadele yöntemlerine iterken, çok yönlü karmaşaya sebep oldu. Özellikle artan suikastlere karşılık, Nizârî İsmâilî kalelerini kuşatma altına alan Selçuklu yönetimi sonuç alamayınca, İsmâilîlere saldırılarını daha şiddetlendirip toplu halde yok etme, şehirlerde yaşayan İsmâilîleri ateşe atarak ya da kılıçtan geçirerek öldürülme şeklinde savunmaya geçti. İsfahan başta olmak üzere Halep ,Şam, Kazvin güney Horadan’daki kasabalar ve diğer bölgelerdeki İsmâilîlerin mallarına el konuldu ve katledilmeye başlandı.Başkent İsfahan’da karşılıklı İsmâilî-Sünnî olayları giderek büyürken, İsfahan Cuma Cami,İsmâilîlerin önemli propaganda merkezlerinden biri haline dönüştü. Çünkü birçok devlet adamı ve komutan burada İsmâilîler tarafından katl edilmeye başlandı. Aynı şekilde İsfahan’da haklarında olumsuz konuşan eylemsel ve sözsel karşı duruş sergileyen din alîmleri, kadılar, hâkimler, müezzinler ve halifeler arasından seçilmiş Sünnî din adamları en önemli kurbanları arasına girdi ve sayısız suikastlar gerçekleşti. Sonuç olarak, hiçbir zaman imamlık iddiasında bulunmayan Hasan Sabbah, kendisinin Nizâr’ın soyundan gelen imamın ortadan kaybolmasından sonra hüccet, yani delil ve davet reisi olduğunu savunmuş, aşama aşama öğrenmeye dayanan Ta’lim doktirinin ve Da’vetü’l-Cedide’nin kurucusu olarak etkin rol oynayarak Selçuklu topraklarında son derece militarist ve yeni bir propaganda ile kurduğu yapı sayesinde 166 yıl Selçuklu coğrafyasında etkin olmayı başarmış, yaptığı sistemli suikastler, dailer ile kurduğu fikirsel eylemler ile tarih sayfalarında yerini almıştır. Kaynakçalar Arayancan Atıcı,Ayşe, Dağın Efendisi Hasan Sabbah ve Alamût, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2012. Arayancan Atıcı,Ayşe, “İsfahan’da Nizari İsmâilî Faaliyetleri”, Milel ve Nihal,İstanbul, 2017. Cuveynî, Alaaddin Ata Melik, Târîh-i Cihân-güşâ, Çev. Mürsel Öztürk, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1999. Daftary, Farhad, Muhalif İslamın 1400 Yılı İsmâilîler: Tarih ve Kuram, Çev. Ercüment Özkaya, Ankara, 2001. Daftary, Farhad, Alamût Efsaneleri,(Sır Metinler), Çev.Özgür Çelebi,Yurt Kitap-Yayın,İstanbul, 2008. El-Bundârî, Zübdetü’n-Nusra ve Nuhbetü’l-Usra, (Irak ve Horasan Selçukluları Tarihi),Çev. Kıvameddin Burslan, Ankara, 1999. er-Râvendî, Râhatu’s Sudûr ve Âyetu’s-Sürûr, Çev. Ahmet Ateş, C. I-II, Ankara, 1957. Halm,Heinz, Shi’ism, Columbia University Press, New York: 2005 . İbnü’l-Esîr, el-Kâmil Fi’t-Târîh, Tercümesi (İslam Tarihi), Çev. Abdülkerim Özaydın, C. 10-11, İstanbul, 1987. Lewis,Bernard, Haşişiler (Ortaçağ İslam Dünyasında Terörizm ve Siyaset),Çev. Ali Aktan, Sebil Yayınevi, İstanbul, 1995. Nişaburî, İmam Zâhuriddin, Zeyl-i Selçukname, Tahran, 1332. Reşidüddin Fazlullah,Hemedani, Câmiü’t-Tevârîh, Nşr.: Muhammed Müderrisi Zencani, Tahran, 1338.

6

dk.

Babailik ve Babailer İsyanı

22 Temmuz 2022

Babailik ve Babailer İsyanı

Anadolu Selçuklu devrinde, Orta ve Güney Anadolu’da yaşayan Babailer, dini-tasavvufi akımdan etkilenen Türkmen bir grup olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu Türkmen Babai zümresi, Sünni Müslümanlığın değerlerinden uzak, eski Şamanist geleneklerden etkilenen ve İslam cilasıyla bezenmiş bir inançsal yapıya sahiptiler. Konar-göçer halde yaşamaları ve yerleşik halkla uyum sağlayamamaları ile birlikte yönetimin benimsediği inançsal değerlerle çelişmesi, aradaki gerilimi zamanla daha da arttırdı. Hükümetin Türkmenler üzerindeki baskılarının yanında, Sadeddin Köpek tahakkümündeki II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kötü idaresi sonucu oluşan otorite zafiyeti, tarihte bilinen adıyla Babailer İsyanı’nın patlak vermesine yol açtı. Ortaçağ Anadolu’sunun en önemli siyasi ve dini-tasavvufi olayı Babailer isyanıdır. Bu isyana geçmeden önce isyanı çıkaranların hangi sosyal tabana dayandığının bilinmesi gerekir. Türkler Anadolu’ya yoğun bir şekilde 1071 Malazgirt zaferinden sonra girmeye başlamışsa da Moğol istilasının önünden kaçıp Anadolu’yu gelen göçmenlerin sayısı ve niteliği çok daha önemlidir. 10.asırdan itibaren başlayan Türk göç dalgaları hemen hemen aralıksız 14.asıra kadar devam etti. Müslüman Oğuz kitlelerinin Horasan ve Azerbaycan üzerinden Türkiye’ye gelenlerin nüfus yapısı hareketli göçmen obalardan oluşması, hayvan sürüleriyle ve çadırlarıyla gelmeleri açısından farklı bir özellik taşımaktadır. Münhasıran birçok Türkmen babası, çeşitli derviş tarikatlarına mensup Türk ve gayritürk yığınla derviş ve şeyhleri bu göçle birlikte Anadolu’ya akın ederek Türk tasavvuf hayatının temellerini attılar. Bu Oğuz Türkmenleri, Anadolu’nun İslam tarihinde şüphesiz en büyük rolü oynamış Türkiye tarihinin de en ilgi çekici sosyal ve dini konularından birisi olmuştur.1 Orta Asya içlerinden başlayan Moğol fırtınası batıya doğru hızla ilerlerken önündeki Türk boylarını ezip geçmiş, karşı koyan son engel Harzemşahlar da daha fazla dayanamayıp dağılmışlardı. Türk hâkimiyetindeki şehirler tamamen harap olmuş, bölgeyi terk eden halkın çoğunluğu Anadolu’ya göç etmiştir. İran Selçuklularının Harzemşahlar tarafından yıkılmasından sonra yine bazı göç dalgalarıyla birlikte özellikle Oğuzlar yani Türkmenler Anadolu’ya yerleştiler.2 Üstelik bu göçlerle İranlı yerleşik Türk unsurunun, İran mistiklerinin veya İran mistisizminden etkilenmiş sufi ve dervişlerin Anadolu’yu şenlendirmesi bakımından ayrı bir önemi vardır. Göçebelerin ekserisi Oğuzlar idiyse de bunlar arasında farklı Türk boylarından aşiretler ve şehirli unsurlar da vardı.3 Özellikle Cengiz orduları tarafından Harzemşahların yıkılışı Babailer isyanı açısından ayrı bir önem taşır. Birçok Harezmli Türkmen obaları Anadolu Selçuklularına sığındı. Nihayet Maveraünnehir, Horasan ve Azerbaycan sahalarının Moğollarca kesin olarak zaptı, birçok Türkmen aşiretlerini Anadolu’ya itti. Bu göç dalgaları 13.asır Anadolu’sunun sosyal, iktisadi, dini ve kültürel hayatının geniş ölçüde değişmesine ve gelişmesine yol açmıştır. Değişik sosyal tabakalara mensup Türk ve İranlı göçmenler bu gelişime katkıda bulunmuşlar, bu yüzyılda Türkiye Selçukluları hemen her yönden zirveye ulaşmıştır. İranlı yönetici ve mütefekkirler Anadolu şehirlerindeki dini ve kültürel hayatın inkışafında önemli roller üstlendiler. Türkistan sahalarından gelen şehirli Türklerin de bu hususta büyük payları oldu.4 Babailer adı verilen dini ve mistik zümreyi oluşturan sosyal taban göçebe ve yarı göçebe Türkmen kitlelerine dayanmaktadır. Anadolu’nun sosyal, siyasi, dini ve iktisadi tarihini etkileyen ve çıkardıkları geniş ve korkunç isyanda olduğu gibi birçok sosyal hareketlerde en etkili rolü oynayan zümre, Babailerdir. Gerek demografik üstünlük, gerekse isyana fiilen katılan ve onu tatbik safhasına geçiren esas kitle olarak söz konusu zümrelerin başında konar-göçer Türkmenler (Oğuzlar) gelmektedir. Bununla birlikte Anadolu’nun kırsal kesimlerinde ve uçlardaki İslamlaştırma ve Türkleştirme faaliyetlerini de bunlar gerçekleştirmişlerdir. Henüz eski inanç ve geleneklerinden çok şeyler muhafaza eden ve İran kültüründen uzak kalan bu Türkmenler, Anadolu’yu sayısız kalabalık kitleler halinde doldurmuşlardır. Oğuzlar ve muhtelif boy, oymak ve aşiretleri, bütün ananevi teşkilat ve kabile örf adetleriyle Anadolu’nun doğu ve orta kısımlarına yayıldılar. Selçuklu hükümeti, onları kontrol altında tutmak için doğu ve orta Anadolu’nun bozkırlarına küçük obalar halinde ve aşiret yapılarını bozarak yerleştirmeye çalıştı. Keza onlar Horasan’da yaşadıkları şartlara benzer mıntıkalarda yaşamayı tercih ediyorlardı. Bunun sonucunda Türkmenler, Artuklu, Danişmendli, İnallı gibi kendilerini yöneten ailenin veya reislerin adını taşıyan yeni yeni oymaklar meydana getirdiler.5 Bu Türkmen göçebe zümrelerinin sadece çadırlarda yaşayıp hayvan sürülerinin peşinden gidip sürekli yer değiştirdiklerini düşünmemek gerek. Büyük bir çoğunluğu yaylak-kışlak hayatı yaşayan bu Türkmenler konar-göçer olup, Anadolu’da pek çok köy ve yere, bilinen Oğuz boylarının adlarını vererek göçle birlikte geniş bir iskana da konu olmuşlardır.6 Bu zümreler zor tabiat şartlarıyla mücadele etmek zorunda kaldıkları için geçimlerinin ana kaynağı hayvancılık olduğu gibi, yağmacılık da yapmaktadırlar. Göçebelik felsefesinde toprak üzerinde mülkiyet mefhumu gelişmediği için sosyo-iktisadi hayatlarının temeli olan geniş hayvan sürülerini doyurmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaya hazırdırlar. Onların bu hayat tarzının oluşturduğu çok güçlü bir geleneksel yapı ve aşiret dokusu vardır. Bu yapı içinde aşiret reislerine ve bir anlamda geleceklerinin garantisi olarak gördükleri beylerine ve dini önderlerine sarsılmaz bir imanla bağlıydılar. Sonuçta sıkı bir gelenek ve örf disiplini içinde yaşıyorlardı. İşte bu çok sıkı geleneksellik ve töreye bağlılık, yerleşik hayata ve onun değerlerine soğuk bakmayı netice vermiş, bu yüzden sosyal ve kültürel seviyeleri, Anadolu Selçuklularından beri Osmanlı tarihi boyunca da fazla bir değişiklik ve gelişme göstermemiştir denilebilir. Bu sert geleneksel yapı yüzünden, onları yerleşik hayata geçirmeye ve kontrol altında tutmaya çalışan merkezi hükümetlerle ve kendilerine hor bakan yerleşik unsurlarla kolay kolay uzlaşmaz bir süreç içinde yaşamayı sürdürmüşlerdir. Başta vergi olmak üzere kendilerinden istenen hizmetlerden kaçtıkları gibi, aşiretlerini düzene koymak isteyen devletin baskılarına karşı hemen ayaklanıyorlardı. Ayaklandıkları zaman şehir, kasaba ve köyleri ağır bir şekilde yağmalarlardı. İşte bütün bu davranışları Babailerin ön ayak olduğu büyük isyanda görmek mümkündür.7 Bu Türkmen zümreleri, yüzeysel bir Müslümanlıkla birlikte taassuptan uzak, İslam’ın inceliklerini idrak edemeyen, dini emirlere karşı lakayt, eski inançlarının, Şamanist geleneklerinin İslam cilasıyla bezenmiş basit bir şeklini yaşıyorlardı. Onlar, müfrit Şii ve gayri Sünni Türkmen babalarının manevi nüfuzu altında idiler. Bunlar 13. yüzyıl Anadolu’sunda klasik tasavvuf anlayışının dışında bir çeşit halk tasavvufu oluşturmuşlardı. Bu yolla tasavvuf, Anadolu’da göçebe çevrelerde kuvvetli temsilciler bulmuş, bozkırlarda bu Türkmenler arasında eski Şaman, kam ve ozanlara benzeyen babalar, medrese menşeli fakihlerin öğrettiklerinden daha basit ve sade bir İslam anlayışı yayıyorlardı. İran kültürünün her türlü etkisinden uzak ve Türkçe konuşan bu ahali, baba, ata veya dede unvanı taşıyan söz konusu şahsiyetlerin telkinlerini heyecanla dinliyorlardı. Muhtelif heterodoks (gayrisünni) zümrelere mensup halk sufilerinin taşıdığı bu unvanlar, ekseriya Anadolu’ya göç etmiş dervişleri belirten “Horasan Erenleri” genel adıyla anılıyorlardı. Aşıkpaşazade’nin Abdalan-ı Rum (Anadolu Abdalları) ve bazı dini kaynakların abdal dediği bu Türkmen babalar, özellikle medrese çıkışlı hocaların etkisinden uzak olan uçlarda bulunuyorlardı. Dini hayat ve sufi cereyanlar göçebe Türkmen aşiretleri arasında daha canlı, samimi, daha coşkun ve eyleme geçmeye hazır ve müsaittir. Metafizik düşünceler, derin tasavvufi mevzular bu ilkel muhitte gayet basitleşerek ameli ve somut şekiller alır. Ahlak felsefesinin ilkeleri, derhal sert bir hayat anlayışı haline gelir. Selçuklu devlet adamlarının mahirane siyasetleriyle Anadolu’nun her tarafına yönlendirilen bu Oğuz Türkmenleri, Küçük Asya’yı Türkleştirdikleri gibi Türkiye’nin dini tarihinde en büyük rolü oynamışlardır.8 Muhtelif menşeli (Kalenderî, Haydarî, Yesevî, Vefaî vs.) bu dervişler, kendilerince münasip gördükleri yerlere müritleri, aileleri ve hatta bazen aşiretleri ile yerleşiyor ve tekkeler açıyorlardı. Tekke ve zaviyelerin etrafında şekillenen hayatın maddi ve manevi her yönüyle meşgul oluyorlardı. Bu zaviyeler çeşitli maslahatlar için devlet tarafından destekleniyordu. Boş ve tenha araziler iskâna açılıp şenlendiği için çeşitli imtiyazlara sahip olan tekke şeyhleri, Selçuklu ve ilk Osmanlı hükümdarlarınca özellikle teşvik ediliyorlardı.9Böylece elverişli arazilerde zaviye açarak yerleşen bir takım vakıflar tesis eden Türkmen baba ve şeyhler, zamanla büyük ve zengin aynı zamanda mahalli kudrete sahip zümreler haline geliyordu. Şeyh Edebali, Baba İlyas, Baba İshak, Geyikli Baba vd. gibi. Bununla birlikte Anadolu’nun bir hoşgörü yurdu olması, Selçuklu hükümdarlarının müsamahalı politikaları İslam Dünyasının her tarafından nüfuzlu şeyh ve mutasavvıfları buraya çekiyordu. Necmeddin-i Kübra’nın taraftarları Mevlana ve ailesi, Endülüslü İbn Arabi, Evhaduddin-i Kirmanî, Ahi Evren ve daha birçok büyük mutasavvıf ve evliya zatın toplanıp tarikat adab ve erkanını, tasavvuf sistemlerini rahatça yaydıkları bir belde olmuştur Anadolu. Bunlar daha çok aydın ve üst düzey sınıflar arasında etkiliydiler. Eski İran hikmetinin izlerinin taşıyan bu tasavvufi akımlar faaliyetlerini uç ve kırsal bölgelerden ziyade Orta Anadolu’nun önemli kültür merkezlerinde icra ediyordu. Şurasını belirtmeliyiz ki, Türk, Türkmen ve Yörük kelimeleri zamanla değişik anlamlar kazanarak farklı yerlerde kullanılır olmuştur. Gerek Selçuklu ve özellikle de Osmanlılar zamanında Türkmen kavramı ile isyana meyilli göçebe unsurlar kastedilirken, bir anlamda Kızılbaş-Alevi kavramlarını çağrıştırır olmuştur. Devrin yazarları Türkmenleri belirlemek ve yerleşiklerden ayırt edebilmek için Etrak-i bi-idrak (cahil Türkler), Etrak-i mütegallibe (zorba Türkler), Etrak-ı na-pak (kirli, pis Türkler), Etrak-i havaric (isyancı, dinsiz Türkler) gibi aşağılayıcı kavramlarla anılmıştır.10Türkmenler de yerleşikleri yatuk, miskin ve tembel yakıştırmalarında bulunmuştur. Her iki kesim arasındaki sosyal çatışma Babailer isyanının körükleyen sebeplerden biri olarak gösterilebilir. Şurası da gerçektir ki Babailer isyanından sonra Anadolu, Moğol hakimiyetine girince Oğuzların deyimiyle yatuklar, yani oturak Türk halkı mukadderatına teslim olurken, göçebe Türk unsurları Türkmenler, Moğollara karşı istiklal mücadelesine girmekten kaçmadılar. Anadolu’daki Türkmenler Osmanlı Devletini kurdukları gibi (Selçuklu Devletini de Oğuzlar kurmuş idi) aynı zamanda dini ve sosyal tarihimizin önemli bir parçasını oluşturdular. İlk defa Babailer İsyanı ile belirginleşen iki farklı toplum arasındaki dini farklılık, birbirine paralel heterodoks ve ortodoks iki kutup şeklinde günümüze kadar gelmiştir. Bir tarafta çevreyi temsil eden merkezkaç kuvvetler (günümüzde Alevi-Bektaşi zümreler), karşısında da onları sürekli sünnileştirmeye çalışan ve merkezi temsil eden ortodoksi-sünni devlet. Bu isyandan sonra Anadolu’da meydana gelen bütün sosyal hareketlerde, dini ve sosyal olaylarda hasılı Bektaşiliğin ortaya çıkmasında Babailer temel rolü oynamışlardır. Babaîler İsyanı Babaî hareketinin önderleri Türkmen babaları, uçlarda ve Türkmen muhitlerinde büyük bir etkiye sahipti. Öyle ki ilk Osmanlı hükümdarları bile bu gücün farkında olarak bu şeyh ve dervişlerle çok iyi geçiniyorlardı. Selçuklu saltanat mücadeleleri sırasında Alaaddin Keykubad ve İzzeddin Kaykavus, Türkmenler ve Babailerin desteğini arkalarına almışlardı. Bu isyan bastırıldıktan ve ardından Selçuklu devleti yıkıldıktan sonra uçlara doğru dağılan bu Türkmenler daha rahat hareket ederken bütün enerjilerini, Karamanoğullarının ve özellikle Osmanlı Beyliğinin gelişip büyümesine harcadılar. Başta Elvan Çelebi’nin Menakıbu’l-Kudsiyye adlı kaynak eseri, isyanın mahiyeti, tesirleri ve sonuçları hakkında önemli bilgiler vermiştir. Ardından İbn Bibi’nin Selçuknamesi ve Selçuklu kaynakları kısmen isyanın korkunç sonuçlarından bahsederken, Elvan Çelebi gibi kendisi de Babaî soyundan gelen Aşıkpaşazade isyandan (savaştan) zımnen bahsetmektedir. İsyanın sebepleri Baba Resul isyanının muhtelif sebepleri arasında iktisadi olanlar en başta gösterilmiş, halkın yaşadığı sosyo-iktisadi bozuklukların isyana sebep olduğu görülmüştür. Özellikle Rus Türkologlar iktisadi sebeplere dayandığını öne sürdükleri bu isyanın bir köylü ayaklanması olduğunu belirtirler.11 Selçuklu Devletinde 13. asrın ilk çeyreğinden sonra toprak rejimi bozuldu, özel mülkiyet, göçebeler hayati öneme sahip müşterek mülkiyet aleyhine gelişmeye başladı. Bu bozulma köylerde de hatırı sayılır özel mülklere sahip bir toprak aristokrasisinin çıkmaya başlaması şeklinde görülebilir. Bu toprak sahipleri köylüleri ırgat olarak kullanıyordu. Böylece köylülerle devlet arasında bu büyük toprak sahiplerinden ibaret bir aracı sınıf meydana geldi.12 Üstelik askeri iktaların vakıf haline dönüştürülüp sipahilerin ve bazı ümeranın öldükten sonra bu arazileri evlatlarına bırakmaları, büyük çapta Türkmenlerin hayvanlarını otlattığı mera ve kışı geçirecek kışlak ve yaylak gibi ortak arazilerin miktarının azalmasına ve bu hususta sosyal hayatlarında bir kriz doğmasına sebebiyet vermişti.13Bu arada sürekli artan göçlerle birlikte Anadolu’da Türkmen nüfusundaki artış da toprak üzerindeki payı azaltmıştı. İlk zamanlar bu göçmenler mahir Selçuklu bürokratlarında sınırlarda ve Anadolu’nun geniş bozkırlarında yerleştiriliyor ve Bizans aleyhinde akınlarda bulunarak hayvan sürüleri için bakir meralar buluyorlardı. Ancak Moğol idarecilerinin doymak bilmeyen sömürüleri ve siyasi çekişmelerin sebep olduğu karışıklıklar bu rahat düzene son vermişti. İsyanın gelişip kısa zamanda geniş bir alana yayılmasının sebebini gittikçe artan nüfus kesafetinde aramak doğru olur. Türkmenlerin ısrar ettikleri hayat tarzı ve büyük hayvan sürüleriyle mevsimsel hareketleri, yerleşiklerin ekili arazi ve mallarına zarar veriyor bazen köyleri yağmalanıyordu. Bundan kervanlar da nasibini alıyordu. Bu da yerleşiklerin rahatsızlığına sebep oluyordu. Türkmenlerle yerleşik hayata geçmiş Türklerin hayat tarzları arasındaki farklar bu iki toplum arasında çatışma ve husumete sebep oluyordu. Öte yandan Selçuklu hükümeti, sırtını İranlılara dayarken Türkmenlerden yüz çeviriyordu. Şehirlilerin ve hükümetin konar-göçer Türkmenleri hor görmeleri Türkmenlerin merkezi otoriteye karşı çıkmalarında rol oynuyordu. Bu isyan sosyal niteliği itibariyle kendisine yabancılaşmış, kendisini horlayan devletine karşı konar-göçer Türkmen kitlesinin psikolojisini anlama bakımından çok iyi bir yol göstericidir. Büyük Selçuklular zamanındaki Oğuz isyanında da tıpkı Babailer isyanındaki gibi ağır vergiler ve aşağılanma önemli bir sebep teşkil etmişti. Her iki hareket de aynı toplumsal psikolojiden kaynaklandığı görülmektedir. Hükümetin Türkmenler üzerindeki baskıları yanında II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kötü idaresi de eklenince Türkmenleri eşkıyalık olayları baş göstermişti. Devlet işleri vezir Sadeddin Köpek gibi muhteris ve keyfi yöneticilerin idaresine bırakılmış bu da birçok huzursuzluk ve kargaşalıklara neden olmuştu.14 Anadolu’ya dışardan yapılan kışkırtmaları da belirtmek gerek. Üstelik bazı menfaat grupları Türkmenlerin bu durumundan istifade edip kendi amaçlarına ulaşabilmek için bunları kullandıkları da bir gerçektir. Zira bu göçebe Türkmenler, dinamik, ihtilale meyilli, kaba ve cahil kimseler olup kullanılmaya müsait mahiyetleri de göz ardı edilmemelidir. Ayrıca bu sırada Anadolu ve Kuzey Suriye’de yağma hareketlerine girişen en son Celaleddin Harzemşah’ın öldürülmesinden sonra başıboş kalan Harezm Türklerinin kışkırtmalarını da belirtmek gerek. Dış tahrikler arasında dönemin Ortadoğu siyasi konjonktürünün etkilerini de hesaba katmak gerek. Selçuklular ile Eyyubiler arasında Güneydoğu ve Kuzey Suriye toprakları üzerindeki hakimiyet mücadelesi, bir de Moğolların ortaya çıkıp Türkmenleri tahrik etmesiyle birlikte isyana meyilli toplulukların sayısı artmış görünmektedir. Türkmenlerle yerleşik ahali arasında önemli farklılıklardan biri de İslami anlayış ve dini yaşayış farklılıklarından kaynaklanmıştır. Şehirli kesimler medreselerde öğretilen ve işlenen kitabi esaslara dayalı bir İslam anlayışını ve devletin resmi desteğini de sağlayan sünni Müslümanlığı benimsemişti. Konar-göçer kesimler ise önce İranlı sonra Türk sufiler tarafından getirilen tasavvuf ağırlıklı bir mistik Müslümanlık anlayışını benimsediler. Kısa zamanda geleneksel inanç yapılarının rengini alan ve aşiret hayatının gerçeklerine uygun bir şekil alan bu Müslümanlık, Sünni Müslümanlıktan birçok bakımdan farklılaştı. Uzmanlar tarafından Halk İslamı denilen Müslümanlık tarzı Türk göçleriyle beraber 11. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya girdi ve birtakım popüler sufi çevreleri temsil eden Türkmen babaları etrafında odaklaştı.15 Onlar, mütemadiyen devam eden göçlerle yenilenen ve kuvvetlenen heterodoks bir din anlayışını doğal olarak benimsemişlerdi. Büyük çoğunluğu okuma yazma dahi bilmeyen bu insanların kafa yapıları İslam dininin inanç esaslarını ve günde beş vakit namaz ve oruç gibi esaslarını kavramaya ve uygulamaya müsait değildi. Onlar ancak Türkmen babalarının hurafelerle karışık aşiret yapılarına uygun, tasavvufun basitleştirilmiş fikirleriyle yorumlanmış bir Müslümanlığı tercih ediyorlardı. Sünni Müslümanlığın kadın erkek bir arada bulunmasını yasaklayan gereklerine karşılık babalar, yaşadıkları hayat gereği, sabahtan akşama kadar kadın erkek bir arada bulunan Türkmenlerin kadın erkek toplu dini ayinlerine ses çıkarmıyorlardı. Bu sade dil ve basit din anlayışlı Türkmenler, doğal olarak propagandaların etkisine de kolayca girebiliyorlardı. Baba Resul İsyanı’nın çıktığı sahalardan biri olan Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye Türkmenleri, 11. yy.dan beri Batınîlerin (İsmailîler) propagandalarına konu olmuşlardı. İsmailîlerle birlikte Moğol istilasından kaçıp bu bölgeye sızan dailerin yürüttüğü faaliyetleri de eklemek lazım.16 O halde 13. yüzyılda Anadolu’da faaliyet gösteren tarikatlardan bazılarının mensubu olarak bilinen ve aslında birer İsmailî daisi olan derviş ve şeyhler, Türkmen babaları, Türkmenler arasında mükemmel bir surette İsmailîlikten kaynaklanan tasavvuf anlayışını yayabiliyorlardı. Bu yüzden zor zamanlarda “gaipten zuhur edecek bir mehdi”nin gelmesi gibi daha çok Şiîliğe uygun bir inancın Baba İlyas tarafından kolayca Türkmenler arasında yayılması, pek tabii idi. Zaten Baba Resul (İlyas)’ün fikirleri, dini alanda da Türkmenlerin yabancısı değildi ve hararetle benimseniyordu.17 Anlaşılıyor ki bu müsait ortamda Türkmen babalarının propagandaları cevap buluyordu ve Baba Resul’ün adamları burada ayaklanmaya hazır adamları bulabiliyordu. Nitekim yukarıda anlatılan sosyo-iktisadi ve siyasi memnuniyetsizliğin etkisi kadar bu heterodoks (ihtilalci ve mesiyanik) Türkmen Müslümanlığının önemli bir rolü bulunduğundan şüphe yoktur. Sonuç olarak, birçok iktisadi ve sosyal faktörler buna ilave olarak Baba Resul’ün propagandalarını tereddütsüz kabule yarayacak elverişli dini şartlar, nihayet iç ve dış siyasi teşvik ve tahrikler Türkmenleri içinde bulundukları zor hayat şartlarını değiştirmek ve siyasi iktidarı ele alarak devleti bizzat ele geçirmek amacıyla ayaklanmaya itmiştir. Baba Resul (Baba İlyas) İsyanı ve İsyanın Bastırılması İbn Bibi’nin Selçuklu kaynağında isyanın lideri olarak Baba İshak’tan bahsediliyorsa da18 bugün artık bu isyanın gerçek liderinin halk arasında Baba Resul olarak da bilinen Baba İlyas olduğu, Baba İshak’ın ise isyanın ikinci adamı olarak Baba İlyas’ın sağ kolu durumunda olduğu anlaşılmıştır. Bu isyan siyasi ve sosyal bir karakter taşımakla birlikte dini anlamda da büyük sonuçlar doğurmuştur. Baba İlyas’ın tam adı Ebu’l-Beka Şeyh Baba İlyas b. Ali Horasanî olup Moğol istilasıyla Anadolu’ya gelmiş bir Türkmen babasıdır.19 Horasan menşeli olduğu sanılmaktadır. Elvan Çelebi’nin Anadolu’ya gelip yerleşmesi konusunda verdiği bilgiler dışında önceki hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Dede Garkın ve halifesi Baba İlyas, Babai sülalesinden gelen Aşıkpaşazade ve Elvan Çelebi’ye göre Tacü’l-Arifin Ebu’l-Vefa (ö. 1107)’nın halifelerindendir. Vefailik, Yesevilik’e benzeyen ve Anadolu’daki Türkmenler arasında yaygın bir tarikattır. Dede Garkın, Baba İlyas’ı Rum diyarına göndermiş, o da Amasya yakınlarında Çat köyüne yerleşerek bir zaviye açmıştır.20 Baba İlyas üst sınıf bir Türkmen şeyhi olmakla birlikte Türkmen gelenekleri içinde halkın kendisinden beklentilerini gördükçe peygamberlik davasıyla işe başlayacaktır. Bu arada sihir ve büyü gibi eski Şamanist geleneklerden unsurları da bu yolda kullandığı anlaşılmaktadır. O kendisini resul, mehdi, veli olarak göstermiş, kendisini, Türkmenleri Selçukluların zulmünden kurtaracak ilahi bir şahsiyet olarak lanse etmiştir. Öyle ki kadın erkek herkes canını ve malını bir peygamber ve kurtarıcı olarak gördüğü bu adam uğrunda feda etmeyi büyük şeref saymıştır. Baba İshak ise Baba İlyas’ın baş halifesi olarak Samsat ve Kefersud çevresinde isyanı fiilen başlatıp Maraş’tan Anadolu içlerine doğru yayılmıştır. Baba İshak, bir harici (huruç eden, asi) olup eskiden beri bölgede bir zaviye açıp mürit toplamıştır. Hokkabazlık ve sihirbazlık yapıp bununla Türkmenleri kolayca kandırıyordu. Elvan Çelebi ise ona, İshak-ı Şamî demiştir. Prof. A.Y. Ocak, Baba İshak’ın isyanın şefi Baba İlyas tarafından Güneydoğu Anadolu’ya gönderilmesini Kefersudlu olması yanında mühtedi bir aileden gelmesi ve orada gayrimüslim nüfusun çoğunlukta olmasına bağlamıştır. Yani isyanı fiilen başlatan Baba İshak, buraya gönderilmiş ve isyanı bu kozmopolit bölgede başlatmış olmaktadır.21 Anadolu Babai hareketinin lideri olarak Baba İlyas, hareketi Amasya’da sevk ve idare ederken, Baba İshak da baş halifesi sıfatıyla Adıyaman ve Şam bölgesine gönderilmiştir. İsyan iki bölgede başlıyordu. Baba İlyas’ın bulunduğu asıl merkez Orta Anadolu bölgesi ile Güneydoğu Anadolu bölgesi, en yoğun Türkmen nüfusunun bulunduğu bölgelerdir. Bölge kırsalında yaşayan köylü ve konar-göçer kitleler keramet gösterdiklerine inandıkları bu iki Türkmen Babasının peşine düşerek büyük bir talan ve yağma hareketiyle işe başladılar. Bir vergi memurunun kendisine haksızlık ettiğini bahane ederek isyanı başlatan Baba İshak, merkezde Baba İlyas’la buluşmak üzere harekata başlamıştır. Adıyaman, Maraş, Elbistan ve Malatya’ya doğru uzanıyorlardı. Kendilerine vaad edilen sözde cennete ve ganimetlere sahip olmak üzere var güçleriyle, çoluk-çocuk ve davarlarıyla birlikte harekete geçerek Baba Resul’e ulaşmaya kararlıydılar. Baba İlyas’ın peygamberliğine inanmayanları ve harekete katılmayanlar öldürülüyordu. İsyan yönetimden ve yaşadıkları hayattan memnun olmayan unsurların katılımlarıyla gittikçe büyüyordu. Hareketten faydalanıp ganimet peşinde koşan serseri çapulcu sınıflar da isyana katılıyordu. Elvan Çelebi, isyanın 1239’da kesin olarak başladığını bildirmektedir.22 Selçuklular Baba İlyas’ın Amasya’da hazırlıklara başladığını duyar duymaz Çat kasabasını kuşattıysa da Baba İlyas’ın daha önce kaçarak Amasya Kalesine sığınmıştı. Malatya valisi yerli kuvvetler hariç, Kürtlerden ve bir kısım gayrimüslim ahaliden derlediği birliklerle Elbistan yakınlarında Babailere karşı koyduysa da başarılı olamamıştır. Üstelik isyana katılımlar daha artıyordu. Amasya istikametine yönelen Babailerin bir bölüğü de Sivas’a gitmiş orada karşı koyanlar da yenilmişti. Bu moralle Amasya’ya doğru yol alırken Tokat’ı da yağmaladılar. Bu arada Selçuklu sultanı ise durumundan endişe ederek Konya’yı terk etmiş, Kubadabad’a sığınmıştı. Bir yandan da Armağanşah kumandasında bir orduyu Amasya’ya sevketti. Amasya ahalisi de şehri asilere karşı savunmaya hazırlanıyordu. Amasya kalesine sığınmış olan Baba İlyas burada sıkıştırılmış ve sonunda Baba İlyas ve müritleri Selçuklu kuvvetleriyle çarpışmaya başladıysa da başarılı olamayarak hayatını kaybetmiştir.23 Baba Resul’ün ölümünden kısa bir süre sonra Amasya’ya gelen Baba İshak komutasındaki Babaîler, durumu kabullenmek istemediler ve Baba İlyas’ın öldüğüne inanmayarak teslim olma teklifini reddettiler. Asiler, “Baba Resul, Resulullah” naralarıyla kadın erkek bütün güçleriyle Selçuklu askerlerine saldırdılar. Korkunç bir mücadeleden sonra Babaîler Selçukluları bir kez daha yendiler ve Hacı Mübarüziddin Armağanşah’ı öldürdüler. Bu zaferin vermiş olduğu coşkunluk ve sultana duymuş oldukları kin ve öfkeyle Konya’ya yöneldiler.24 Selçuklu ordusu Emir Necmüddin komutasında olduğu halde Türklerden başka Kürtler, Gürcüler ve Frank askerler vardı. Konya’ya ulaşmak üzere Kırşehir istikametinde ilerleyen Babaîler, bütün ağırlıkları, kadınları, çocukları ve sürüleriyle Malya ovasında toplandılar. Nihayet Kırşehir’e hareket eden Selçuklu kuvvetleri de 1240 yılında Kırşehir yakınlarındaki Malya ovasında Babaîlerle karşı karşıya geldiler. Şiddetli bir hücum karşısında aylardır yenilmeyen Babai Türkmenler, saldırının şokuyla ağırlıklarının arkasına sığınarak savunmaya çalıştılarsa da yenilmekten kurtulamadılar. Savaş, Selçuklu ordusundaki gayrimüslimlerin katkısıyla ancak kazanılabilmişti. Türkmenlerin büyük bir kısmı kılıçtan geçirilirken Baba İshak da öldürüldü.25 İşte aylar boyunca Selçuklu Devletini meşgul eden ve devletin gücünü şiddetli bir şekilde sarsan, sultanın tacını tahtını bırakıp başkentten kaçıran büyük ve korkunç isyan bu şekilde sona erdi. Selçuklu sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev, tehlikenin bertaraf edildiğinden emin olduktan sonra Konya’ya geldi ve tekrar eğlenceli hayatına döndü. İsyanın Sonuçları Bu isyana katılan Türkmenlere artık Babaîler denecektir. Bu savaştan kurtulabilenlerin ekserisi Batı Anadolu’daki Beylikler sahasına gittiler. Babailer hareketi, bütün Anadolu Türk tarihinin en geniş kapsamlı ve en büyük isyanlardan biri olduğu için Selçuklu tarihinde de bir dönüm noktası olmuştur. Bu hareket Anadolu’nun dini ve düşünce tarihi açısından da bir dönüm noktası teşkil etmiştir. Ortodoks sünni kesimlerle heterodoks ve marjinal topluluklar arasındaki ayırım ilk kez bu kadar kesin çizgilerle ayrıldığı olaydır. Bundan sonra Anadolu’da kurulan bütün hükümetler Türkmenlere kuşkulu gözlerle bakacak ve gayrisünni topluluklarla tarikatlar her zaman için potansiyel bir tehlike unsuru olarak görülerek kontrol altında tutulmaya çalışılacaktır. İsyandan kısa bir süre sonra devlet, siyasi, sosyal, iktisadi ve en önemlisi de askeri yönlerden zaafları tam olarak belirginleşmeye başladı. Anadolu sınırlarında bekleyen Moğollar, devletin bu zaafından faydalanarak Anadolu’ya saldırdılar ve 1243 yılında Kösedağ’da meydana gelen savaşta Selçuklu ordusu doğru dürüst çarpışmadan mağlup oldu. Dolayısıyla Babailer isyanından sonra Anadolu Moğol hakimiyetine girmiş oldu. Babaîlik, bir tarikat olmaktan ziyade, Yesevi, Kalenderi, Haydari, Vefaî vd. tarikat mensuplarının örgütleyip yönettiği büyük çoğunluğuyla Türkmen zümrelerini içine alan bir harekettir. Senkretik bir dini ideoloji kullanmasına rağmen dini olmaktan ziyade siyasi-sosyal bir harekettir. Bu hareket başarısız bir isyan girişiminde bulununca sürekli baskı ve takibattan kurtulmak için temelindeki sufi kuruluşlar gibi dini-mistik bir niteliğe bürünmek zorunda kalmıştır. Aşıkpaşazâde’nin Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda Anadolu’da etkili olan dört önemli kuruluştan biri olarak saydığı Abdalân-ı Rum (Anadolu Abdalları), Babaîlerin geçirdiği değişim ve dönüşümün sonucu olmalıdır. Bu dönemi anlatan hiçbir Osmanlı kaynağı bu kuruluştan bahsetmemesine rağmen, bir tek Baba İlyas’ın soyundan gelen bir şeyh olarak Aşıkpaşazade’nin Abdalan-ı Rum’u zikretmesi ve Osmanlı’nın kuruluşundaki öneminden bahsetmesi kanaatimizce bunun bir göstergesidir. Selçuklu devletinin inkırazı başladığında Türkmen Beylikleri topraklarında bu meyanda Osmanlı Beyliği sınırlarında abdal ve baba lakaplı bir takım dervişler görülmeye başlamıştı. Bunlar Bizans’a karşı yürütülen gazalara katılıyor, müritleriyle beraber fethettikleri topraklarda zaviyeler kurarak bölge halkını da İslamlaştırıyorlardı. İlk dönem Osmanlı kronikleri ve 15. yüzyılda yazılmış bazı menakıbnameler, onların kerametleriyle karışık hikâyelerle doludur. Dolayısıyla Babaî hareketi, başlangıçta tamamen siyasi ve sosyal bir mahiyet arz ederken zamanla yukarıda anılan değişik dini zümreleri kendi bünyesinde eriten ve kaynaştıran bir dini-mistik akım haline geldi. Baba İlyas’ın senkretik doktrini, bu zümreleri ortak bir hedef etrafında birleştirmeyi başardı. Fakat bu hareket, siyasi hedefine ulaşamayınca Baba İlyas’ın etrafındaki Türkmen babaları, ideallerini fikri yoldan hareketle gerçekleştirmeyi düşünüp ona göre programlarına yön verdiler. Her biri Anadolu’nun değişik yerlerine dağılarak zaviyeler açtılar. 14. yüzyıla gelindiğinde yeni kurdukları devletçiklerde dini dayanak arayan Türkmen beylerinin toprakları Sulucaraöyük ocağı gibi yüzlerce ocaktan yetişen yeni şeyh ve dervişlerin kaynaştığı yerler oldu. Daha Aşıkpaşazade’den yüzyıl önce Elvan Çelebi, onları abdal lakabıyla anıyordu. Baba İlyas’ın bu dip torununa göre onun halifeleri her gittikleri yerde Türk diliyle düşüncelerini etrafa yayıyorlardı.26 Baba İlyas’ın hatırası hala dillerde dolaşıyordu. 14. yy.da Osmanlı arazisinde bulunan ve Rum Abdalları zümresinin en ünlülerinden Geyikli Baba, Orhan Gazi’nin adamlarına “Seyyid Ebu’l-Vefa tarikatındanım ve Baba İlyas müridiyim” diye cevap veriyordu.27 Bu cevabıyla o öteki Rum Abdalları gibi Babaî geleneğine mensup olduğunu belirtmek istiyordu. Şu halde Abdalan-ı Rum, siyasi bir hareket olan Babailerin fikri plandaki devamından başka bir şey olmamaktadır. Bu hareket, Osmanlı Beyliğinin teşekkülü sırasında ilk Osmanlı hükümdarları tarafından destek görmüştü. Özellikle Osman ve Orhan Beyler, Geyikli Baba, Abdal Musa, Doğlu Baba, Postinpuş Baba gibi Anadolu Abdalları ile yakın ilişkiler içerisinde idi. Aşıkpaşazade’nin verdiği bilgiye göre Bektaşiliğin piri Hacı Bektaş Veli ve kardeşi Menteş Baba İlyas’ın müritlerinden olan Babailerdendir. Aslında her ikisinin de bu isyanda adı geçmekle birlikte kardeşi Menteş’in savaşta şehit düştüğü kendisinin ise savaşa katılmayıp Kırşehir’e Sulucakaraöyük’e geldiği kaydedilir.28 Bilindiği üzere Karaöyük (Sulucakaraöyük) Hacı Bektaş Veli ve Bektaşiliğin ilk tekkesi ve merkezidir. Elvan Çelebi’nin menakıbnamesinde ve bazı Osmanlı kroniklerinde adı geçen, Baba İlyas’ın ailesinden olan Muhlis Paşa, Baba İlyas’ın müritlerinden Nure Sufi ve oğlu Karaman’ın, Karamanoğulları Beyliğini kurdukları nakledilmektedir. Nihayet Karamanoğullarının 1273 yılında geçici de olsa Konya’yı Selçuklulardan alıp bir yönetim kurdukları ve Türkçeyi resmi dil ilan ettikleri bilinmektedir. Elvan Çelebi, bu olayın Mevlana’nın vefatıyla aynı tarihte cereyan ettiğini söyleyerek kesin bir ifade ile ortaya koyuyor.29 Dipnotlar [1] Anadolu’ya vaki ilk Türk göçleri için bk. Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları, TDAV Yay., İstanbul 1992, 93-100; Cl. Cahen, “Türklerin Anadolu’ya İlk Girişi”, çev. Y.Yücel-B. Yediyıldız, Belleten,,C.LI, S. 201, Ankara 1988, 1375-1431; Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, Turan Neşriyat, İstanbul 1971, s. 1-44, 213-216. [2] Sümer, Oğuzlar, s. 122-127; İbrahim Kafesoğlu, Harzemşahlar Devleti Tarihi (1092-1221), TTK Basımevi Ankara 1992, 73-108; M.Halil Yinanç, Anadolu’nun Fethi, İstanbul 1944, 168. [3] Fuat Köprülü, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu, Ankara 1972, s. 86; Oğuzlar, s. 41. [4] Sümer, “Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler mi Geldi?”, Belleten, C. XXIV, 1960, s. 567-595; Oğuzlar, s. 41. [5] M.H.Yinanç, Anadolu’nun Fethi, 166-174; Sümer, Oğuzlar, s. 132-134; Cl. Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, çev. Y. Moran, E yay., İstanbul 1994, s. 143-154. [6] A. Yaşar Ocak, Babailer İsyanı, Dergah yay., İstanbul 1996, s. 59. [7] Ahmet Refik, Anadolu’da Türk Aşiretleri, (966-1200), Enderun Kitabevi, İst. 1989, 61-63; Sümer, Oğuzlar, çok yerde; Ocak, Babailer İsyanı, s. 59-60. [8] F.Köprülü, Anadolu’da İslamiyet, (DEFM, 1338/1922), tıpkı basım İnsan Yay., İst. 1996, s.44, 63. [9] Ö.Lütfi Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri”, Vakıflar Dergisi, II, 1942, s. 292. [10] Aksarayî, Müsameretü’l-Ahbar, neşr. O. Turan, TTK Basımevi, Ank. 1944, s. 71; Sümer, Oğuzlar, 118, 144. [11] V. Gordlevski, Anadolu Selçuklu Devleti, Ankara 1988, s. 180. [12] Köprülü, Osmanlı İmp.nun Kuruluşu, s. 100-101. [13] Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi (1243-1453), C. I, Cem yay., İst. 1995, s. 31-32. [14] İbn Bibi, el-Evamiru’l-Alaiyye Fi’l-Umuri’l-Alaiyye, II, haz. M. Öztürk, KB Yay., Ankara 1996, 40; Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, 133-136; Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 405-415. [15] Ocak, Babailer İsyanı, s. 45. [16] Cl. Cahen, “Baba İshak, Baba İlyas, Hacı Bektaş ve Diğerleri”, AÜİFD, çev. İ. Kayaoğlu, 193-202. [17] Ocak, Babaîler İsyanı, s. 47-48. [18] El-Evamiru’l-Alaiyye II, s. 12, [19] Cahen, “Baba İlyas, baba İshak..”, s. 197; Ocak, Babailer İsyanı, s. 94. [20] Aşıkpaşazade Tarihi, s. 1; Ocak, Babailer İsyanı, s. 95-98. [21] İbn Bibî, el-Evamir II, s. 49; Ocak, Babailer İsyanı, s. 48. [22] Elvan Çelebi, Menakıbu’l-Kudsiyye, haz. A.Y.Ocak, İ. Erünsal, TTK 1991, metin s. 30b, 31b. [23] İbn Bibî, el-Evamir, II, s. 54; Menakıbu’l-Kudsiyye, v. 38b-39a; C.Hakkı Tarım, Kırşehir Tarihi Üzerine Araştırmalar, Kırşehir 1938, s. 99-100. [24] İbn Bibî, el-Evamir II, s. 52. [25] İbn Bibi, el-Evamir, s. 53; Menakıbu’l-Kudsiyye, v.36a-b. [26] Menakıbu’l-Kudsiyye, v. 111b-112a. [27] Aşıkpaşazade Tarihi, s. 46. [28] Aşıkpaşazade Tarihi, s. 221-222. [29] Menakıbu’l-Kudsiyye, v. 58a. 991-993. Kaynakçalar Ahmet Refik, Anadolu’da Türk Aşiretleri, (966-1200), Enderun Kitabevi, İst. 1989 Aksarayî, Müsameretü’l-Ahbar, neşr. O. Turan, TTK Basımevi, Ank. 1944 Aşıkpaşazâde, Aşıkpaşazâde Tarihi (Tevarih-i Al-i Osman), Ali Beg neşri, İstanbul 1332. C.Hakkı Tarım, Kırşehir Tarihi Üzerine Araştırmalar, Kırşehir 1938, Cl. Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, çev. Y. Moran, E Yay., İst. 1994. Cl. Cahen, “Baba İshak, Baba İlyas, Hacı Bektaş ve Diğerleri”, çev. İ. Kayaoğlu, AÜİFD, XVIII, Ankara 1970. Cl. Cahen, “Türklerin Anadolu’ya İlk Girişi”, çev. Y.Yücel-B. Yediyıldız, Belleten,,C.LI, S. 201, Ankara 1988. Elvan Çelebi, Menakıbu’l-Kudsiyye fi Menasıbu’l-Ünsiyye, haz. A.Y. Ocak-İ. Erünsal, TTK Ankara 1991. F.Köprülü, Anadolu’da İslamiyet, (DEFM, 1338/1922), tıpkı basım İnsan Yay., İst. 1996. Fuat Köprülü, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu, Ankara 1972. İbn Bibî, el-Evamiru’l-Alaiyye Fi’l-Umuri’l-Alayye, II, haz. M.Öztürk, KB Yay., Ankara 1996. İbrahim Kafesoğlu, Harzemşahlar Devleti Tarihi (1092-1221), TTK Basımevi Ankara 1992. Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi (1243-1453), C. I, Cem yay., İst. 1995. M.Halil Yinanç, Anadolu’nun Fethi, İstanbul 1944. Sümer, “Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler mi Geldi?”, Belleten, C. XXIV, 1960. Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları, TDAV Yay., İstanbul 1992. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, Turan Neşriyat, İstanbul 1971. Ocak, A. Yaşar, Babaîler İsyanı Aleviliğin Tarihsel Altyapısı, Dergah yay., İstanbul 1996. Ö.Lütfi Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri”, Vakıflar Dergisi, II, 1942. V. Gordlevski, Anadolu Selçuklu Devleti, Ankara 1988.

17

dk.

Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu ve Osman Gazi

9 Eylül 2022

Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu ve Osman Gazi

Anadolu uçlarında Selçuklu-Bizans sınırındaki küçük bir uç beyliğinin zamanla cihanşümul devletlerden biri haline gelmesi, tarihçileri hala şaşırtmaktadır. Bu kadar büyük coğrafya üzerinde bu kadar karmaşık bir sosyal, etnik ve dini yapı üzerinde tek hanedanlı olarak böyle muazzam devamlılık gösteren Osmanlı Devleti’nin kuruluşu hadisesi Dünya tarihinin karmaşık meselelerinden biridir. Batılı araştırmacılar Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu Bizans’la izah etmeye kalkışınca merhum Fuat Köprülü, ilk defa 1935 yılında Avrupa’da verdiği bir dizi konferansla onların oryantalist fikirlerini ustaca çürütmüştür. Fuad Köprülü, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu anlamak için her şeyden evvel 13. yy. Anadolu'sunun yalnız siyasi tarihini değil, asıl sosyal tarihinin bilinmesi lazımdır diyerek o zamana kadar ki büyük kusuru ortaya koymuştur.1 Osmanlı Devletini ortaya çıkaran maddi ve manevi kuvvetlerin menşeini 13. yüzyıl Anadolu’sunun sosyo-iktisadi, sosyo-kültürel, dini ve tasavvufi şartlarını incelemekle mümkün olacağı bu gün artık tespit edilmiş durumdadır. Bu dönem siyasi hadiseler bakımından ortaçağ Anadolu tarihinin en karmaşık ve hareketli devri olduğu kadar bunun bir neticesi olarak sosyal hayatın netleşmeye başlayacağı bir geçiş ve teşekkül safhasıdır ki Osmanlı devletinin kuruluş devri olan 14. yüzyılın ilk yarısı ile sıkı sıkıya bağlıdır. 13. yüzyılın ortalarından 14. yüzyılın başlarına kadarki Anadolu’nun siyasi tarihine kısa bir göz gezdirecek olursak şöyle bir manzara ile karşılaşırız; Bu dönemin önemli olaylarından birisi Haçlı seferleridir. Anadolu’yu baştan başa etkileyen bu savaşlar Selçuklu Devletini zayıflatmış olmakla birlikte Anadolu’ya peyderpey göçlerle gelip dolduran Türkmenler arasında gaza ve cihat şuuruna büyük bir ivme kazandırmıştır. IV. Haçlı seferinde İstanbul Haçlılar tarafından ele geçirilip bir Katolik-Latin devleti kurulunca İmparator İznik’e taşınarak burada bir Ortodoks Rum devleti kuruldu. Bir başka Ortodoks Rum İmparatorluğu da Komnenos ailesince Trabzon’da kurulmuştur. Bizans’la Selçuklu Devleti arasındaki siyasi ilişkiler devam etmiştir. Ancak İznik Rum devleti, İstanbul’u Haçlılardan kurtarmak için gözünü Balkanlara ve Ege sahillerine diktiğinden Anadolu’yu Türklerden alma fikrini gerçekleştirmesi artık imkansızdı. 13.yüzyılda Anadolu, artık bütün Hıristiyan alemine göre sadece ‘Türkiye’dir. Bizans serhatlerindeki gazalarda olduğu gibi Haçlı istilası karşısında Anadolu’da en önemli mücadeleyi Selçuklu sultanlarına en büyük askeri desteği sağlayan Türkmen kitleleri vermiştir. Bu dönem Anadolu’sunun siyasi sonuçları açısından olduğu kadar etkileri günümüze kadar ulaşan önemli sosyal, kültürel, dini ve tasavvufi etkiler açısından önemli hadiselerden birisi de Babailer isyanıdır. Orta Anadolu’da Türkmenleri bir arada tutan Baba Resul lakaplı Baba İlyas’ın önderliğindeki bu isyan Anadolu’nun güney kesimlerdeki Türkmen aşiretlerinin lideri Baba İshak tarafından Adıyaman ve Maraş dolaylarında başlamıştı. Gittikçe büyüyen ve önüne çıkan bütün Selçuklu ordusunu dağıtan asiler güruhu Babai Türkmenler, Orta Anadolu’ya kadar gelip Baba İlyas’ın Türkmenleri ile buluşmuştu. Anadolu’yu kasıp kavuran çoluk-çocuk ve davarlarıyla büyük bir hareket başlatan Türkmenler nihayet Malya ovasında yabancı unsurlarla desteklenmiş Selçuklu ordusunca güçlükle bastırılabilmişti (1240).2 Babailer isyanın önderleri Baba İshak ve Baba İlyas öldürülmüşlerse de müritleri Hacı Bektaş-ı Veli, Fatma Bacı, Geyikli Baba, Abdal Musa vd. Türkmen şeyh ve dervişleri Selçuklu ve Bizans baskılarından kaçarak Uçlarda Türkmen beylikleri topraklarına sığınmışlardı. Burada Türkmen beyliklerinin geniş himaye ve hoşgörüsüyle karşılaşan başta Babailer olmak üzere Ahi, Abdal, Kalenderi, Yesevi, Haydari, Kazeruni, Mevlevi vb. daha birçok Türkmen şeyh ve dervişleri buralarda geniş bir faaliyet alanı bulmuşlardı. Bu dönemin Anadolu’nun siyasi tarihi açısından en önemli olayı siyasi ve sosyal sonuçları bakımından Moğol istilası ve Kösedağ bozgunu olmuştur (1243). Orta Asya’dan başlayan Moğol fırtınasının önündeki tek engel olan Harzemşahlar yıkıldıktan sonra Moğollar Anadolu sınırlarında belirmişti. Başıbozuk Harezmli Türkmen aşiretleri de Anadolu’yu doldurmuştur. Babailer İsyanını güçlükle bastırabilen Selçuklu ordusu, II. GıyaseddinKeyhüsrev’in saltanatı dönemine rastlayan bu savaşta adeta düşman karşısına çıkmadan hezimete uğramıştır. Bundan sonra Anadolu’da Moğol hakimiyeti dönemi başlamıştır. Bu süreçte Moğol kuklası durumundan öteye geçmeyen Selçuklu sultanları birbirleriyle saltanat mücadelesine girişirken, İran bürokrasisinin oluşturduğu devlet adamları ise makam ve mansıplar elde etmek için kıyasıya mücadele ediyor, Moğol hanlarını memnun edebilmek için halkı soyup soğana çeviriyorlardı. Buna rağmen işgalci güçlere karşı en önemli mücadeleyi yine Anadolu uçlarında yoğunlaşan göçebe Türkmen aşiretleri verecektir. Türkmen Beyliklerinin Kurulması Anadolu’da başlayan Moğol hakimiyetinin en önemli sonuçlarından biri, Batı Anadolu boylarında ve bir diğer ifadeyle Bizans sınırlarında çeşitli Türkmen Beyliklerinin kurulmaya başlamasıdır. Batı Anadolu’da canlı ve bağımsız yeni bir Türkiye’nin doğuşu da, Moğol baskısı altında meydana gelen yeni şartların neticesidir. Bu süreçte Anadolu’nun demografik yapısı değiştiği gibi, meydana gelen yeni alemde Türk kültürü ön plana çıkmıştır. Moğol istilası ve onların kuklası Selçukluların baskısıyla uçlara sığınan uç Türkmenleri güçlenmiş, Selçuklu devletinin zaptedemediği Batı Anadolu ve Marmara bölgelerini sahillere ve adalara kadar ele geçirerek Anadolu’nun Türkleşme ve İslamlaşmasını tamamlamışlardır. Moğol istilası, Anadolu’yu dolduran Türkmen göç dalgalarının en hızlı ve yoğun dönemini oluşturur. Anadolu’nun etnik ve kültür yönüyle değişim ve dönüşüm geçirmesinde Moğol istilasının önünden kaçıp gelen ve Batı Anadolu uçlarını şenlendiren Türkmen göçebelerinin önemli rolü olmuştur.3 Zira bu göçler arasında Horasan Erenleri genel adıyla tanımlanan çeşitli tarikat ve tekkelere mensup birçok Türkmen şeyh ve dervişi de gelmiştir. Göçebe ve yarı göçebe Türkmen kitleleri, Anadolu’nun asıl sosyal, iktisadi, siyasi ve dini-tasavvufi tarihini etkileyen halk hareketlerinin başrolünü oynamış temel unsurlardır. Mesela Ortaçağ Anadolu’sunun en önemli siyasi, sosyal ve dini hareketi olan Babailer isyanını çıkaran unsurlar bunlardır. Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda önemli roller üstlenen Aşıkpaşazade’nin ifadesiyle dört mühim taife, göçebe Türkmen unsurlara dayanmaktadır. Bunlar Anadolu Gazileri (Gaziyan-ı Rum), Anadolu Ahileri (Ahiyyan-ı Rum), Anadolu Abdalları (Abdalan-ı Rum) ve Anadolu Bacıları (Baciyan-ı Rum) şeklinde sıralanmaktadır.4 Osmanlıların kuruluşunda ihtiyaç duyduğu bürokratik unsurlar Ahi zaviyelerinden sağlanmıştır. Osmanlıların kurulduğu dönem Anadolu’sunun sosyal, dini, iktisadi, askeri ve ticari bir çok alanda etkili olan çok önemli bir kuruluştur. Anadolu gazileri ise mistik savaşçı bir teşkilat olup, eski Alpların Müslüman olduktan sonra gazi ve alperen unvanlarını kullanarak toplumda üst bir sınıf teşkil etmişlerdir. Osman Gazi’nin silah arkadaşları olarak alp, gazi ve nöker unvanlı birçok komutan bulunmaktadır. Abdalan-ı Rum ise Babailer’in sıkı bir baskı ve takibata uğradıktan sonra mistik bir tarikat olarak dönüşüm geçirmiş ve Anadolu Abdalları olarak Osmanlı topraklarında tekke ve zaviyeler açmışlar Anadolu’nun tasavvufi hayatında önemli roller üstlenmişlerdir. Menkıbelerde tahta kılıçlarla savaşıp kaleler fetheden ve ilk Osmanlı hükümdarlarının yanında fetih ve gaza faaliyetlerine katılan zümreler bunlardır. Bacıyan-ı Rum ise Ortaçağ Anadolu’sunda kadınlar tarafından kurulmuş mistik bir teşkilattır. Prof. M. Bayram, bu teşkilatı Ahiyyan-ı Rum’un kadınlar şubesi olarak düşünür. Prof. Bayram, Hacı Bektaş-ı Veli’nin evlatlığı Fatma Bacı’nın Bacıyan-ı Rum’un ilk şeyhi olduğunu öne sürmektedir. Bununla birlikte Ö.Lütfi Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri” adlı eserinde, Anadolu ve Balkanlarda kadın ismiyle bilinen bir çok tekke ve zaviye adı tespit etmiştir. Moğollara karşı bağımsızlık mücadelesinin önderliğini yürüten Karamanlı Türkmenleri de Babailere dayanmaktadır. Moğol ordusunu Elbistan’da büyük bir hezimete uğratan Memluk sultanı Baybars’a güvenen Karamanoğlu Mehmet Bey, Konya’yı kuşattı ve 37 günlük bir Türkmen saltanatı başlattı (1277). Bütün Anadolu’nun desteğini almak için Cimri lakabıyla tanınan bir meczup dervişi Selçuklu sultanı Keykavus’un şehzadesi Alaaddin Siyavuş diyerek tahta oturtmuş ve kendisi de veziri unvanıyla önemli bir ferman yayınlamıştır. Buna göre “bundan sonra divanda, dergahta, bargahta, mecliste ve meydanda Türkçeden gayrı dil kullanılmayacaktır…”5 Selçuklu ve Moğol askerlerince bu isyan bastırılmış ve Mehmed Bey’le Cimri öldürülmüşlerse de bu hadise, Anadolu Türklerinin, yabancı baskısından ve idaresinden ne kadar bunaldığını göstermesi açısından önemlidir. Bütün uç Türkmenlerince sürdürülen bu bağımsızlık mücadelesi, Anadolu beylikleri dediğimiz milli Türk devletlerini ortaya çıkaracaktır. İlhanlıların Anadolu’yu tam bir sömürge haline getirmeleri, devlet adamlarının İlhanlıların doymak bilmeyen gözlerini doyurmaya çalışmaları ve bu arada çocuk yaştaki sultanların fikri bile alınmıyordu. Kısaca Anadolu’da siyasi birlik diye bir şey kalmamıştı. Artık her yöre özel bir beylik biçimine dönüşmeye başlıyordu. İlhanlıların kendi aralarındaki sürtüşmeler bazı beylerin onlarla güç birliği yapmaları, merkezden uzak uçlarda bulunan Türkmenlere yavaş yavaş bağımsızlıklarını katileştirme fırsatı veriyordu. Aslında Anadolu tam bağımsızlığına İlhanlıların çöküşünden sonra birbirleriyle bağları bulunmayan bazı beyliklerin kurulmasıyla kavuşmuştur. Öyle ki son Selçuklu sultanının kim olduğu ve hanedanının sonunun 1308 mi yoksa sonraki bir tarih mi olduğu bile tarihçiler arasında tartışma konusu olmuştur.6 Moğolların tüm baskı ve takibatına karşı Türkmenler yok olmamışlar, daha da güçlenmişlerdi. Moğol baskısı ve Selçuklu devleti sönmeye başlarken Türkmen beyleri önemli şehirleri ele geçiriyorlar, Ege adalarını ve Balkanları yağmalayıp dönüyorlardı. Moğollar sadece Anadolu içlerindeki ticari yollar üzerinde hakim iken Türkmenler uçlarda, sahillerde ve dağlık bölgeleri kontrolleri altına almışlardı. Zira Moğol dehşetinin önünden kaçıp Anadolu’ya gelen Türkmenler, Selçuklu sınırlarına yığılarak buralarda göçebe nüfusun kesafetini ve Bizans topraklarına tazyiki arttırdılar. Bir Bizans kaynağı; “Moğollar tarafından püskürtülen Türkmenler vilayetleri istila ediyor ve Rumları sıkıştırıyorlardı. Onlar Moğollar önünden nasıl kadın gibi kaçıyorlarsa Rumlara karşı da kendilerini öyle erkekçe gösteriyorlardı. Bu sebeple Moğol istilası onların felaketlerine değil saadetlerine amil oluyordu. Kitleler halinde Kastamonu, Bolu, Kütahya, Denizli, Göller bölgesine akıp geliyor ve Roma arazisini yağma ediyorlardı” ifadeleri bu nüfus hareketlenmelerini güzel canlandırır. Bu istila Bursa ve İznik kapılarına kadar dayandı. Bizans’ın yaşadığı maddi ve manevi çöküntü öyle bir boyuttaydı ki iç işlerindeki mücadeleler için Türkmen göçmenlerini Rum beldelerine yerleştiriyorlardı.7 Arap coğrafyacıları da Moğol hakimiyeti döneminde Anadolu’nun Batı şeridinde ve Bizans sınırlarında kurulan Türkmen beyliklerini sıralarken, henüz diğer Beylikler kadar güçlü olmayan Osmanlı Beyliğinden de bahsederler. Bursa memleketi faslında Orhan bin Tuman (Osman) ve Orhan bin Osmancık tabiri kullanılırken askerlerin sayısından ve kalelerinden bahsedilir. Bu arada Orhan ile İstanbul imparatoru arasında sürekli savaş olduğunu, Orhan’ın denizi geçip Rum memleketini istila ettiğini ve İstanbul’u vergiye bağladığını anlatmaktadır.8 Türkistan ve İran coğrafyasından gelen birçok din adamı, Türkmen şeyh ve babası da bu uçlarda sığınarak eski örf ve adetlerine bağlı Türkmenleri İslamlaştırıyor, buralarda gaza Müslümanlığını ve mistik İslamı geliştiriyordu. Türkmen istilaları gaza, alpler alperen, Türkmen beyleri de uç gazileri sıfatını kazanıyordu. Uçlar, dervişlerle ve zaviyelerle doluyordu. Yunus Emreler ve Şeyh Edebali gibi tekke şeyh ve dervişleri, Geyikli Baba ve Abdal Musa gibi Babai bakiyyeleri, Baba İlyas’ın en önemli halifesi Hacı Bektaş Veli’nin köçekleri, Ahi Evren ve Ahi zaviyeleri, Türkmen beylikleri sahasında ve hassaten Osmanlı topraklarında geniş bir faaliyet alanı buluyorlardı. Başta Ertuğrul Gazi ve oğlu Osman Gazi olmak üzere ilk Osmanlı hükümdarlarının Şeyh Edebali gibi Türkmen şeyh ve dervişleriyle olan hikayeleri bu gerçeğin efsanelere yansımasından başka bir şey değildir. Orta Anadolu’da Selçuklu devleti miadını doldururken, sınır boylarında öz Türk kültürüne ve gaza Müslümanlığına dayanan müstakil beylikler kuruluyordu. Selçuklu devleti ve göçebe Türk geleneklerine bağlı olarak gelişen bu beylikler ve bu cümleden olarak Osmanlılar, Selçuklu sultanlarını hukuken metbu tanıyor, onlardan hakimiyet alameti olarak hilat, menşur, sancak ve gazilik unvanı alıyordu. Onların tabilikleri, ele geçirdikleri toprakları resmi bir statü verebilmek için İlhanlı veya Selçuklu sultanından aldıkları bir senet veya belge kadardır. Fakat aslında bu beylikler sık sık Selçuklu-İlhanlı devletine karşı isyan ediyor, müstakil olarak Bizans’a karşı ganimet ve gaza akınlarında bulunarak gittikçe güçleniyorlardı. Bu beyliklerin kurulup gelişmesinde iki faktör; göç ve gaza başlıca rol oynamıştır.9 Eski Selçuklu aristokrasisinden gelen beyler, uçlara sığınan şehzadeler, Türkmen şeyh ve dervişleri, uçlardaki Türkmenleri gaza ideolojisiyle örgütlemişler böylece bağımsız beyliklerin oluşmasına katkıda bulunmuşlardır. Bu beyliklerin en önemlisi Karamanlılardı. Ancak uçlarda bulunmayıp gaza yapma şansına sahip olmadıkları ve sürekli Selçuklu ve İlhanlılarla uğraşmak zorunda kaldıklarından Beylikler üzerinde hakimiyet kuramadılar. Daha sonra Germiyanlılar gelir ki Aydınoğlu, Saruhan, Karesi vd. beylikleri hakimiyetleri altına almışlarsa da gaza konusundaki liderliği Osmanlılara kaptırmışlardır. Aydınoğulları ise İzmir ve Aydın’da kurulan bir sahil beyliği olması hasebiyle meydana getirdikleri donanma sayesinde adaları işgal etmişler, Balkanlara çıkmışlar, Bizans ve İtalyan deniz tüccarları ile anlaşmalar yapmışlardı. Ancak Osmanlılar gibi Balkanlarda tutunamayıp Anadolu’ya geri dönmüşlerdi.10 Zamanın kaynaklarında Tavaifü’l-Müluk adıyla anılan irili-ufaklı daha birçok Türkmen beyliği Osman Gazi’nin gaza sancağının altında birleşerek Osmanlı Devleti’ni oluşturacaklardır. Bu beylikler, aynı ortak tabandan gelip, Oğuz geleneklerine bağlı, öz Türk kültürünü ve Türkçeyi kullanmaktadırlar. Kayı Boyu ve Osmanlı Ailesi Osmanlı hanedanının Oğuzların Kayı boyuna mensup olduğunu ilk söyleyen kaynak Yazıcızade Ali’nin Selçukname’sidir. Buna göre Kayı’nın anlamı muhkem, kuvvet demek olup, sembolü şahin, damgası, iki ok ile bir yaylı oktur. Anadolu’da Kayı adlı 58 köy ismine rastlanılmıştır. Bu adlar Osmanlıların Anadolu’daki serüven ve güzergahları konusunda bir ipucu verebilmektedir. Kayıların, Malazgirt zaferinden sonra Artukluların maiyetinde olarak Anadolu’da bulundukları anlaşılmaktadır. Klasik Oğuz göçleri içerisinde doğudan batıya gelmişlerdir.11 Muhtelif yerlere dağılmış olan Kayılar’dan küçük bir kısım önce Ertuğrul’un ve sonra da Osman’ın maiyetinde küçük bir aşiret yeni bir siyasi teşekkülün çekirdeğini teşkil etmekle birlikte tarihi geleneğe göre Alaaddin Keykubad zamanında Ankara’nın batısındaki Karacadağ taraflarına yerleştirilmiştir. 13.yüzyılda Ertuğrul Gazi’nin maiyetindeki Kayıların bu kolu, kardeşi Dündar ile birlikte Söğüt, Domaniç ve Ermeni Beli taraflarını ele geçirmişler ve buraya yerleşmişlerdi.12 Selçuklu Sultanı, Ertuğrul ve maiyetinin Bizans’a karşı bu başarılarından dolayı bölgeyi aşiretine mülk olarak vermiştir. Uçlarda aşiret reisi bulunan Ertuğrul Bey'in 90 yaşını geçtiği halde 1281 yılında öldüğü öne sürülür.13 Kabri Söğüt’tedir. Bu da yörenin yurt tutulduğunu ve Osmanlı İmparatorluğunun çekirdeğinin Söğüt ve dolayları olduğunu göstermektedir. Osman Gazi Osman Gazi’nin babası Ertuğrul Gazi hakkında kaynaklarda net bilgiler yoktur. Geleneksel Osmanlı tarihi anlatımına göre Osman’ın babası ve Osmanlıların atası olarak Süleyman Şah gösterilir.14 Ahmedi, Enveri ve Osman Gazi’ye ait bir sikkede Osman b. Ertuğrul b. Gündüz Alp ibaresi Osman’ın babasının Ertuğrul, Ertuğrul’un babasının da Gündüz Alp olduğu anlaşılmıştır.15 Kendisini gaza ve cihada adamış bulunan bu küçük beyliğin gerçek kurucusu Gazi Osman Bey, diğer beylerin ve Ahi reislerin onayıyla beyliğin başına geçmiştir. Öncelikle Osman’ın kabiliyet ve cengaverliği sebebi ile Ertuğrul’un en küçük oğlu olmasına rağmen beyliğe seçilmesi önemlidir. Osman Gazi Kastamonu beylerine tabi bir boy beyi iken Candaroğulları Bizans’a karşı gaza hareketini gevşek tuttuğu için Osmanlı uçlarının en ileri bölümünde gazaya şiddetle devam etmiş bu suretle bölgedeki gazilerin gerçek lideri durumuna yükselmiştir. Osman Bey, amcası Dündar Bey ile aşiretin reisi olma konusunda anlaşmazlığa düşmüş, fakat temayüller Osman Beyin beyliğinde yoğunlaşınca amcası da bunu kabul etmek zorunda kalmıştı. Daha sonra yeğeni aleyhinde faaliyete devam edince Dündar Bey katledilmiştir (1298).16 III. Alaaddin Keykubad tarafından bir takım alametlerle birlikte bir beylik fermanının gönderildiğini de öğreniyoruz ki böylece hem cismani hem de dini hakimiyet, velayet usulü ile Selçuklulardan Osmanlılara geçmiş oluyordu.17 Osman Bey, alp, gazi gibi unvanlı birçok silah arkadaşı aşiret reisleriyle uçlarda gazalara devam etmiş, İznik İmparatorluğunun İstanbul’a nakliyle birlikte Bizans’ın Bitinya’daki (İznik, Bilecik, İzmit havalisi) etkisi zayıflamış bu da Osmanlıların fetihlerini hızlandırmıştır. Osman Bey bu faaliyetleri sırasında Ahilerin desteğini arkasına almış, bu arada ünlü ahi reisi Şeyh Edebali’nin kızı Malhun Hatun ile evlenmiştir.18 Rivayetlerde geçen rüya hikayesini Edebali’nin yorumlayıp Osman’a bir devlet müjdelemesi, bir Türkmen şeyhinin ilahi menşeden tebşiratı ile kuruluş hadisesine kutsal bir boyut kazandırılmış oluyordu. Artık Osman Beyi, gaza reisi durumuna geçiyordu. Böylece uç toplumunda siyasi hakimiyetin doğuşunda Türkmen aşiret geleneği ile İslami mistik gelenek birleşmişti. Osman Gazi, 1287-88 yıllarında kardeşi Sarubatı ve yeğeni Bayhoca ile birlikte İnegöl ve Karacahisar tekfurlarıyla girdiği mücadelede buraları zaptetmişse de bu başarı kardeşi ve yeğeninin hayatına mal olmuştu. Fütuhatına devam eden Osman Gazi’nin Eskişehir ve İnönü’yü aldıktan sonra Harmankaya tekfuru Köse Mihal’le dost olup onun Müslüman olması ve Osmanlı safına geçmesi önemlidir. Bundan sonra Yarhisar, Bilecik ve İnegöl de fethedilmiştir. Osman Gazi uc merkezini Bilecik’e taşımıştır. Osman Bey'in gazileri, daha sonra Bursa Yenişehir yakınlarındaki Köprühisar’ı da alarak İznik’i baskı altında tutmaya başlamıştır. Bu arada Osman Bey, fethettiği yerleri eski Oğuz adeti üzere kardeşlerine ve silah arkadaşlarına dirlik olarak vermiştir. Osman Gazi’nin İznik’i tehdit etmesi İmparatoru ürkütmüştü. Ordusunun başında İznik kuşatmasını kaldırmaya gelen İmparatorluk ordusunun Osman Gazi’nin baskını sonucu bozguna uğraması, Osman Gazi’yi aşiret reisliğinden karizmatik bir bey durumuna yükseltmiştir. Tarihlere Koyunhisar-Bafeus savaşı olarak geçen bu mücadele (1302).19 Osmanlı Devleti’nin gerçek kuruluş tarihi olarak kabul edilir. Bursa, İznik ve İzmit’in üç koldan kuşatılmasına kapı açan bu savaş, Osmanlıların bölgedeki genişlemesinin başlangıcıydı. Türklerin Anadolu’daki ilk başkentleri olan İznik’in alınması, Osman’ın nihai hedefiydi. Osman’ın İznik kuşatması ve İmparatorun ordusuna karşı kazandığı zafer, sınır boylarında yaşayan Türkmenler arasında büyük bir şöhret ve karizma kazandırmıştı. Artık o, bölgenin meşru lideriydi. Neşri ve ondan sonra kaleme alınan Osmanlı kronikleri Osman’ın beyliğini ve bağımsızlığını bu olayla özdeşleştirirler.20 Osman Gazi döneminde Bizans iç problemleriyle meşgul olduğundan Bitinya şehir ve kaleleri sadece tekfurların savunmasına bırakılmıştı. Bu arada Bitinya’nın en büyük şehri Bursa üç taraftan yolu kesilmiş, İzmit yolu da açılmıştı. Çevredeki kaleler ele geçirilmişti. Bu şehirlerin fethi Osman’ın oğlu Orhan Gazi’ye nasip olacaktır. 1320’den sonra Osman Gazi’yi faaliyette görmüyoruz. Zira bu tarihten itibaren işler oğlu Orhan Beyin elindedir. Osman Bey, Bursa’nın fethinden sonra 1327’de ölmüş olmalıdır.21 1326 tarihli Orhan Bey vakfiyesine göre Osman Gazi, Ahilerin kullandığı lakaplardan Fahreddin unvanını kullanmıştır.22 İlhanlıların umumi valileri, uc beylerini itaate davet etmişse de Osman Beyin buna uyduğuna dair bir belirti yoktur. İlk zamanlar Söğüt ve Bilecik civarında kurulmuş Osmanlı Beyliğinin diğer Türkmen Beyliklerinden ayrı bir özelliği yoktu. Ancak ilk Osmanlı hükümdarlarının kabiliyet ve savaşçılık meziyetleri, gayrimüslimlerle uzun süren dostane ilişkiler ve istimalet politikası, Bizans’la sınır olması ve Bizans’ın durumu, gaza ve cihat müessesesinin bir ideoloj olarak başlıca hareket noktası olması, önemli sosyal ve dini-tasavvufi teşekküllerin Osmanlı topraklarında rahat faaliyet alanı bulması ve Osmanlı hükümdarlarının bunları himaye politikaları, stratejik konum vs. sebepler, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda ve gelişmesinde etkili olan faktörlerdir. Anadolu’da ortaya çıkan Türkmen beyliklerinin temsilcisi olarak Oğuz Han'ın torunlarından en asili sayılan Kayı boyuna mensup Osmanlılar, yüzyıllarca Türk-İslam medeniyetini dünyaya yaymışlardır. Dipnotlar [1] Fuat Köprülü, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu, Ankara 1972, s. 67. [2] Bkz. A. Yaşar Ocak, Babailer İsyanı Aleviliğin Tarihsel Altyapısı, dergah yay., İst. 1996, s. 98. [3] Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, I, 1969, Ankara 1970, s. 1-147; Abdülkadir Yuvalı, “Anadolu’nun Türkleşmesi ve Moğollar”, TDA, S. 38, 1985, 90-91. [4]Aşıkpaşazade Tarihi, Ali Beg neşri, İstanbul 1332, s. 204-205. [5] Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, Turan neşr., İst. 1971, s. 570; Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar”, SAD I, 1969, TTK 1970, s.50. [6] Osman Turan,Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 644-45. [7] N.Gregoras’tan naklen O.Turan, a.g.e, s. 57, 58, 85; Paul Wittek, Menteşe Beyliği, trc. O.Ş.Gökyay, TTK Basımevi, Ank.1944, s.16, 26. [8]Ömeri, Mesalikü’l-Ebsar’dan naklen Yaşar Yücel, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar I, TTK Basımevi, Ankara 1991, s. 183-203. [9]Paul Wittek, Osmanlı İmp.nun Doğuşu,trc. Fahriye Arık, Ank. 1944, 47. [10] Fuat Köprülü, Osm. İmp.nun Kuruluşu, s. 79; V.Gordlevskiy, Anadolu Selçuklu Devleti, Azer Yaran, Onur Yay., Ank. 1988, s. 272; Cl. Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, çev. Y. Moran, E yay., İst. 1994, s. 296. [11] İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, TTK Basımevi Ankara 1988, C. I, s. 101-102; Köprülü, a.g.e., 124; F. Sümer, “Osmanlı Devrinde Anadolu’da Kayılar”, Belleten, C. XII, S. 47, 1948, s. 575; Köprülü, “Osm. İmp.nun Etnik Menşei Meseleleri”, Belleten, VII/28, 1943, 219. [12] Köprülü, Kuruluş, s. 128; Uzunçarşılı, a.g.e., s. 98; Sümer, “Osmanlı Devrinde Kayılar”, 588. [13]Neşri Tarihi, C.I, s. 44; Uzunçarşılı, a.g.e., s. 103. [14]Aşıkpaşazade Tarihi, Ali Bey neşri, İst. 1332, s. 2-5; Neşri Tarihi, haz. M.A.Köymen, C.I, Ankara 1983, s. 35. [15] Bkz. Selahattin Döğüş, Osmanlı Devleti’nin Doğuşunda Sosyal Kuruluşlar, Basılmamış Doktora Tezi, Erciyes Ün. Sosyal Bilimler Ens. Kayseri 1999, s. 56. [16]Neşri Tarihinde, Osman Beyin, amcası Dündar’ı bizzat okla öldürdüğü kaydedilir. C. I, s. 51. [17] S. Döğüş, a.g.e., s. 57. [18]Aşıkpaşazade, s. 6; Neşri, I, s. 46. [19]Uzunçarşılı, a.g.e., 109; Halil İnalcık, “Osman Gazi’nin İznik Kuşatması ve Bafeus Muharebesi”, Osmanlı Beyliği (1300-1389), ed. E. Zachariadou, Tarih Vakfı Yurt yay., İst. 1997, 99. [20]Neşri Tarihi, I, s. 60; Kemalpaşazade ise Tevarih-i Al-i Osman, I. Defter, haz. Şerafettin Turan, TTK Basımevi 1991, s. 102) adlı eserinde bu zaferden sonra Osman Beyin Konya Selçuklu Sultanlığının ya da Konstantinapoliskayzerinin halefi olarak saltanata geçtiğini belirtir. [21]Aşıkpaşazade, Osman Beyin ölümünü 1327 olarak verir. Uzunçarşılı, a.g.e., s. 112; M.T. Gökbilgin, “Osman I”, MEB İA, C.9, 442. [22]“Orhan Beyin Vakfiyesi”, TOEM, Onaltıncı Sene, No: 13, 1926, 285-301. Kaynakçalar Aşıkpaşazade, Aşıkpaşazade Tarihi (Tevarih-i Al-i Osman), Ali Beg neşri, İstanbul 1332. Cahen,Cl.,Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, çev. Y. Moran, E yay., İst. 1994. Gordlevskiy, V., Anadolu Selçuklu Devleti, Azer Yaran, Onur Yay., Ank. 1988. Döğüş, Selahattin, Osmanlı Devleti’nin Doğuşunda Sosyal Kuruluşlar, Erciyes Ün. Sos. Bilimler Ens. Kayseri 1999. Gökbilgin, M. Tayyip, “Osman I”, MEB İA, C. 9. Gökbilgin, M.Tayip,“Orhan Beyin Vakfiyesi”, TOEM, Onaltıncı Sene, No: 13, 1926. İnalcık, Halil, “Osman Gazi’nin İznik Kuşatması ve Bafeus Muharebesi”, Osmanlı Beyliği (1300-1389), ed. E. Zachariadou, Tarih Vakfı Yurt yay., İstanbul 1997. Kemalpaşazade, Tevarih-i Al-i Osman, I. Defter, haz. Şerafettin Turan, TTK Basımevi 1991. Köprülü, Fuat, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu, Ankara 1972. Köprülü, Fuat, “Osm. İmparatorluğu’nun Etnik Menşei Meseleleri”, Belleten, VII/28, 1943. Neşri, Mehmet, Neşri Tarihi, C. I, haz. M.A.Köymen, Ankara 1983. Ocak, A. Yaşar, Babailer İsyanı Aleviliğin Tarihsel Altyapısı, dergah yay., İst. 1996. Sümer, Faruk, “Osmanlı Devrinde Anadolu’da Kayılar”, Belleten, C. XII, S. 47, 1948. Sümer, Faruk, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, I, 1969, Ankara 1970. Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, Turan Neşriyat, İstanbul 1971. Uzunçarşılı, İ. Hakkı, Osmanlı Tarihi, C. I, TTK Basımevi Ankara 1988. Wittek, Paul, Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğuşu,trc. Fahriye Arık, Ankara 1944. Wittek, Paul, Menteşe Beyliği, trc. O.Ş.Gökyay, TTK Basımevi, Ankara1944. Yuvalı, Abdülkadir, “Anadolu’nun Türkleşmesi ve Moğollar”, TDA, S. 38, 1985. Yücel, Yaşar, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar I, TTK Basımevi, Ankara 1991.

12

dk.

Osmanlı Devrinde Kızıldeniz'in İncisi: Sevakin

19 Ağustos 2022

Osmanlı Devrinde Kızıldeniz'in İncisi: Sevakin

"Bugün Sevâkin limanı geçmişteki canlılığından çok uzaktadır. Liman adeta ıssızdır. Bu yüzden halk arasında cin adası diye mizah konusu yapılır. Ancak yolcu gemilerinin uğrak yeridir. Kızıldeniz’de dalış turizminin cazip mekanlarından biridir. Eskiden olduğu kadar çok kalabalık olmasa da Afrika’daki Müslümanlar Hac yolculuklarının bir mola ve toplanma noktası olarak Sevâkin’i kullanmaktadır." Liman kentleri tarih boyunca yakın veya uzak deniz ticareti sayesinde ortaya çıkmış ticaretin yoğunlaşmasına bağlı olarak gelişerek varlıklarını sürdürmüşlerdir. Liman kentlerinin yükseliş ve çöküşleri sürdürdükleri ticaret ve sağladıkları güvenlik ve kurdukları siyasi otorite ile doğru orantılı olmuştur. Ticaret kapasitesindeki değişiklikler, liman kentine ulaşan ticaret yollarının güvenliği veya ticarete konu olan ürün ve varlıkların fiyat ve kalitesindeki rekabet edilebilirlik, ticari imkan ve kolaylığı sağlayan hizmetlerdeki süreklilik gibi faktörler limanların ve ona bağlı kentlerin kaderini etkiler. Bu vb. faktörlerin yol açtığı değişiklikler Kızıldeniz limanlarında özellikle coğrafi keşiflerden sonra yükseliş ve düşüşlere sebep olmuştur. Sevâkin Kızıldeniz’in Afrika kıyısında Sudan sınırları içinde yer alan tam bir hilal şeklini andıran ve kıyıya çok yakın küçük bir adadır. Çapı yaklaşık 500 metredir. En yakınındaki kıyıya dar bir geçitle bağlanmıştır. Buradaki yerleşim yerlerine adını veren adanın kuzeyindeki Mısır’ın Süveyş limanına uzaklığı 720 mil, güneyinde Eritre’ye ait Massava’ limanına uzaklığı 285 mil, ve karşısındaki Suudi Arabistan’ın Cidde limanına uzaklığı ise 200 mildir. Yine kuzeyindeki Sudan’ın çağdaş liman kenti Port Sudan’a uzaklığı ise sadece 30 mildir. Karadan Hartum'a 560 kilometre uzaklıktaki ada 66 metre rakıma ve 20 kilometrekarelik bir alanı kapsar. Sevâkin Adası'nda 370’den fazla yerleşim birimi ve hükümet kurumları bulunmaktadır. Sevâkin ismi adaya ve adaya bağlı yerleşim bölgesine nasıl verildi? Bu konuda başlıca iki teori bulunmaktadır. Birincisine göre, bölge Müslüman Araplar tarafından yönetilmeye başlayınca buraya bir liman ve ticaret merkezi kuruldu. Bu merkez Arapça “sȗk - سوق’’yani ‘çarşı’ olarak adlandırıldı. İkinci teori yine Müslüman Arapların burayı ilk kez bir yerleşim merkezi haline getirmesi sebebiyle Arapça “sȃkin- ساكن” diye adlandırmalarına dayanır. Her iki yaklaşım da Sevâkin’in Müslüman Araplar tarafından şenlendirilen bir yerleşim ve ticaret merkezi olduğunu gösterir.1 Eyyubiler Ve Memlukler Devrinde Sevâkin Limanı Sudan’ın İslamlaşma tarihi Müslüman Arapların 641 yılında, önce Mısır sonra da Sudan üzerinde hakimiyet kurdukları 7. Yüzyıla kadar dayanır. Müslüman Arap tüccarlar Kızıldeniz sahillerinde Mısır’ın fethinden itibaren görülmeye başladılar. Özellikle Beja kabilesi gibi yerel kabilelerle ilişki kurdular. Yerel tüccarlarla ticaret yaptılar ve yerel kabilelerin kızları ile evlilikler yaptılar. Böylece, askeri ve siyasi otoritenin mensupları Kızıldeniz kıyılarında idari bir bağ kurmadan ekonomik ve sosyal bağlar kurmuş oldular. İslam da bu şekilde kıyı bölgelerinde yayılmaya başladı. Özellikle Mısır’ın kontrol ettiği, önemini henüz kaybetmemiş Sudan sınırına yakın limanı Ayzab ile daha güneydeki Sevâkin arasında doğal olarak ticari bağlar gelişti ve barışçıl yollarla bu sahil yerleşim alanları kontrol altına alınmaya çalışıldı. Ayzab Mısır tarafından idare edilirken Sevâkin Müslüman Beja kabilesi tarafından kontrol edilen bir liman idi. Zamanla Ayzab Kızıldeniz’deki Badi limanı gibi önemini kaybederken Sevâkin yükselmeye başladı.2 Bu sırada 1172 yılında Selahaddin Eyyubi Sudan’ın Nȗbe olarak adlandırılan kısmını Mısır’a bağladı. Bundan sonra bölgedeki animistler arasında İslam hızla yayılmaya başladı. Kızıldeniz’de Haçlılara Karşı Mücadele Öte yandan, Kudüs ve çevresine yerleşen Haçlılar ile mücadele Kızıldeniz’e de kaydı. Antakya Haçlı Prensliği Prensi Renaud de Châtillon önce Nureddin Zengi’nin sonra da Selahaddin’in Suriye, Mısır ve çevresindeki yayılması karşısında atağa geçmeye kalktı. Kızıldeniz’de bir taarruz planını devreye sokarak bazı liman kentlerini yağmalamaya ve Müslümanların kutsal kentleri olan Mekke ve Medine’yi ele geçirmeye çalıştı. Neticede başarısız olup bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. Ünlü ortaçağ tarihçisi ve coğrafyacılarından Yakuti 1213 yılında Sevâkin’de Nȗbeli Hristiyanlarının da yaşadığını yazmaktadır. Bundan iki yıl sonra 1215 yılında, Mısır Eyyubi Devleti, Sevâkin üzerinde siyasal ve askeri kontrol sağlamıştır. Memluk Devleti (1250-1517) zamanında Sevâkin’den Fas’a uzanan hat boyunca güvenli ticaret yapılmaktaydı. Sevâkin’deki Memluk Devleti’ne bağlı yerel prensler güvenliğin sağlanması konusunda yetersiz kalıyorlardı. Kızıldeniz’de önemli bir liman haline gelen Sevâkin’i birkaç sivil görevli ve az sayıdaki askerle idare etmek mümkün değildi. Nitekim, Sultan Baybars 1266 yılında Sevâkin’de bir askeri garnizon kurarak burada meydana gelen düzensizlik ve asayişi bozan yerel yöneticilere tepkileri sonlandırdı.3 Müslüman ve Hristiyan Hacıların Uğrak Limanı Sevâkin Sevâkin zamanla Afrika içlerinden Kızıldeniz’in doğu yakasındaki Cidde limanı vasıtasıyla, Mekke’ye Hac vazifesi için yolculuk yapanların toplandıkları, kıta Afrikası’nın en önemli limanı haline geldi. Sevâkin adası sadece Müslüman Hacı adayları tarafından değil Kudüs’e gitmek isteyen Hristiyan Hacı adaylarının da limanda toplandıkları bir yerdi. Ayrıca bu liman kentinde toplanan ticaret kervanları Batı Afrika’nın değişik merkezleri ve Fas’a kadar uzanan bir güzergahta faaliyet gösteriyordu. Sevâkin Uzakdoğu ile Afrika kıtası arasındaki ticaret bağının da önemli bir merkezi idi. Yemen’in Aden limanı ile Mısır arasındaki limanlar gemicilerin uğrak yerleri idi. Ticaret gemileri Gerek sert sert esen rüzgarlardan korunmak gerekse Afrika içlerine mal sevki yapmak amacıyla Kızıldeniz boyunca uzanan bir rotada hareket ediyordu. Portekizli coğrafyacı Tomé Pires’in verdiği detaylı bilgilere göre, 1510’lu yıllarda Sevâkin’in ticaret rotası olarak oynadığı rol gayet ehemmiyetli idi. Zeyla‘ limanından Berbera’ya oradan Sevâkin’e et, balık, buğday, pirinç, arpa ve tahıl (millet) taşınıyordu. Sevâkin’den Cidde’ye taşınan tahıl ürünlerinin menşei ise çoğunlukla Kasala ve Cezira idi. Sevâkin baharat ticaretinde de önemli bir role sahipti. Uzakdoğu’dan Yemen’e gelen oradan Kızıldeniz’de Kamaran, Dahlak, Sevâkin ve Kusayr’a nakledilen ürünler Nil nehri vasıtasıyla Kahire’ye kadar ulaştırılıyordu.4 Sevâkin’de Osmanlı Devrinin Başlaması 1517 yılında Mısır Osmanlı topraklarına katılınca, Osmanlı Devleti’nin Afrika topraklarındaki genişlemesi başladı. Sevâkin de açık bir şekilde bu devirde Osmanlı egemenliğine girdi. Ancak daha önce Osmanlı Devleti’nin Kızıldeniz’e ilgisi vardı. 1513 yılında Portekiz donanması Sevâkin ve Kamaran limanlarını işgal edip yağmaladılar. Esas amaçları Sevâkin veya Massava’ limanlarından birinde büyük bir askeri üs kurmak ve kale yapmak idi. Osmanlı Devleti’nin denizcilerinden olan Selman Reis, daha Mısır'ın Osmanlı Devleti’ne katılmasından önce Memluk Devleti adına Portekizliler’e karşı mücadeleye katıldı. 1517 sonrası tekrar Osmanlı Devleti adına hizmete devam eden Selman Reis Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’nda Portekiz saldırılarına karşı hem başarılı mücadeleler yaptı hem de bu konularda Babıali’de görev yapan devlet adamlarının dikkatini çekecek etraflıca raporlar yazdı. Portekiz'in elinde bulunan yerler hakkında bilgi vermekle birlikte, Kızıldeniz’in Afrika sahillerinde bulunan Sevâkin, Zeyla' ve Habeş topraklarının önemini de vurguladı.5 Selman Reis Osmanlılar'ın Kızıldeniz'de tutunmasını sağlayan strateji geliştirmiş ve Osmanlı-Portekiz mücadelesinde önemli rol oynamış ve Portekiz tehdidine karşı ciddi bir mücadele göstermiştir. Onun Kızıldeniz’in güvenliği ve Portekizlilere karşı mücadelede Sevâkin’i stratejik bakımdan önemli göstermesi ayrıca dikkate değerdir. Nitekim Portekizliler Sevâkin’e tekrar saldırıp 1541 yılında işgal ettiler. Portekizliler Mısır’a ve Kızıldeniz’e hakim olan Türklerin bölgedeki varlıklarına son vermek amacıyla 16. Yüzyılın ikinci yarısına kadar Osmanlı Devleti ile ciddi bir mücadele yürüttüler. 1544 yılında Sefer Reis Sevâkin’i kontrol altına aldı. Sudan’ın en uç bölgelerini Osmanlı topraklarına katan ve Yemen’de valilik yapan Kanuni devrinin önemli devlet adamlarından Özdemir Paşa, Babıali’yi ikna ederek o vakitler kurulan -bugün Eritre ve çevresini içeren- Habeş Eyaletini kurdu. Habeş eyaletinin teşkilat merkezi olarak da Sevâkin belirlendi.6 5 Temmuz 1555 tarihinde Özdemir Paşa bu eyaletin ilk beylerbeyi olarak tayin edildi. Evliya Çelebi’nin de naklettiği gibi, bölge halkı ve askerleri üzerinde büyük bir sempati ve saygıya sahip olan Özdemir Paşa, Habeşistan Krallığı içindeki karışıklıklardan da istifade ederek beylerbeyliğinin sınırlarını genişletmiş ve bugünkü Eritre ile Etiyopya'nın kuzeybatı bölgesini ele geçirmişti. 1560 yılında yakalandığı bir hastalık sebebiyle vefat edene kadar Özdemir Paşa bugünkü Etiyopya’nın içlerine doğru yayılmaya devam etti. Paşa’nın yerine oğlu beylerbeyi tayin edildi. Özdemiroğlu Osman Paşa (ö.1585) adıyla maruf olan bu beylerbeyi de yaklaşık 8 sene görev yaparak babasının başlattığı Afrika içlerine doğru Osmanlı Devleti’nin yayılma siyasetini devam ettirdi. Sevâkin bu sırada hem Afrika içlerine harekat hem de Yemen’de çıkan karışıklıklara müdahale etmek noktasında önemli bir üs vazifesi görüyordu. Özdemiroğlu Habeş Beylerbeyliğindeki başarılı kariyerini veziriazamlık makamına ulaşana kadar sürdürdü. Habeşistan içlerine doğru çetin mücadele daha birkaç on yıl devam etti. Habeş eyaletinin geniş topraklarını malzeme ve asker tedarikinin de zor olması sebebiyle kontrol etmek oldukça zor idi. Gıda ve asker ihtiyacı çoğunlukla Mısır’dan kısmen de Yemen’den sağlanıyordu. Habeş eyaletinin en büyük gelir kaynağı Sevâkin, Masavva ve Beylul gibi limanlarda toplanan gümrük gelirleriydi. Umumiyetle iltizam usulüne tabi tutulan liman gelirleri eyaletin giderlerini karşılama yetersiz kalıyordu. Bu kısıtlılıklara rağmen Sevâkin ve Masavva başta olmak üzere eyaletin çeşitli stratejik noktalarında kale ve garnizonlar yapıldı. Kızıldeniz sahillerindeki eyalet topraklarını önce Portekizlilere karşı 1578 sonrası da İspanyol, Hollandalı ve daha sonra da İngilizlere karşı müdafaa etmek için karakol görevi yapan gemiler vardı. Evliya Çelebi’ye Göre Sevâkin Sevâkin Osmanlı Devleti’nin Yemen’e asker sevketmek konusunda da stratejik bir değere sahipti. Örneğin 1628 yılında Habeş Beylerbeyi Aydın Paşa, Yemen Beylerbeyi olarak tayin edilince, 300 asker ve iki gemiyle Sevâkin’den Yemen Muha’ya geçti. Bu sırada Sevâkin adası ve çevresinde liman oldukça işlekti ve imar faaliyetleri de devam ediyordu. Sevâkin’in liman ve ticaret merkezi olarak ekonomik kapasitesi belli bir düzeye eriştikten sonra duraklamaya başladı. Habeş eyaletinin giderlerini karşılama noktasında çekinceleri olan merkezdeki devlet adamlarının sayısı arttı ve İstanbul’dan tayin edilen mali destek azaldı. 1672 yılında Sevâkin’e gelip burada 12 gün kalan ünlü seyyah Evliya Çelebi, Habeş eyaleti ve Sevâkin hakkında değerli bilgiler vermektedir. O sırada Habeş beylerbeyi eyalet merkezi olan Masavva’da oturmaktaydı. Sevâkin ise eyaletin ikinci merkezi konumundaydı. Sevâkin adasındaki Özdemir Paşa’nın yaptırdığı valilik sarayına “hürde” deniyordu. Bu ihtişamlı sarayda gümrük memurları görev yapar ve gümrük ödemelerini orada tahsil ederlerdi. Evliya Çelebi’ye göre kentte canlı bir ticari hayat vardı ve bu durum kentin imarına da yansımıştı. Cidde ve Sevâkin arasında Hac yolcuları güvenli bir şekilde hareket ediyordu. Taş, hasır, kamış vb. malzemelerle yapılmış 260 ev yanında Özdemir Paşa tarafından taştan yaptırılan bir minareli bir camii vardı. Kentte birkaç mescid yanında 20 kadar hasırdan dükkan bulunuyordu. Yemen, Hindistan ve Çin’den gelen gemilerin uğradığı liman gayet muhkem ve zengindir. Sevâkin limanının hinterlandındaki Funcistan ve diğer siyahi devletleri vardı. Bu yerel devletlerin idarecilerine de hizmet veren liman Afrika’nın denize açılan kapısıydı. Limanda Hintli ticaret erbabı da vardı. Hatta onların limandaki mahzen/binalarında çok kıymetli ticaret malları depo edilmekteydi. Kentte hamam, imarethane, medrese, bostan ve meyve bahçesi görünmüyordu ve su kaynakları azdı. Bazı evlerde su sarnıçları bulunuyordu. Kentin gayet mamur surları olan garnizonu vardı. Bunlar Taş Kale, Orta kale ve Boğaz kale olarak adlandırılıyordu. Her bir kalenin kendine ait su taşıyan gemileri vardı. Bu garnizonda her kalede 50-60 asker bulunuyordu. Kalelerin denize açılan kanatlı kapıları da vardı.7 1698’den itibaren eyaletin güney sınırları ehemmiyetini kaybettiği için tekrar Sevâkin eyalet merkezi yapıldı. 17. Yüzyılda İstanbul nezdinde Habeş eyaletinin önemi azaldığından Sevâkin’in de gelişmesi durağan bir seyir izledi. Bu süreç 19. Yüzyılın başına kadar sürdü. Ancak Napolyon’un Mısır’ı işgal etmesinden sonra hem Sudan hem de Kızıldeniz’in Afrika sahillerinin yönetiminde büyük bir boşluk doğdu. 19. Yüzyılda Sevâkin’in Yükselişi Kavalalı Mehmed Ali Paşa 1805 yılında Mısır valisi olunca hızlı bir yenileşme hareketi başlattı. Mısır’da askeri ve siyasi kontrolü sağladığı gibi ekonomik ve endüstriyel atılımlar da yapmaya başladı. Arab Yarımadası’nda Hacıların Hac vazifesini bile engelleyen Vehhabi isyanını bastırdı. Ardından Mısır’ın siyasal sınırlarını genişletmek için harekete geçti. Mehmed Ali Paşa'nın Vehhabi sorununun halline katkı veren oğlu İbrahim Paşa'ya 1819’da Hicaz ve Habeş valilikleri tevdi edildi. Sudan, 1821 yılında, Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa tarafından altın, zümrüt, gümüş gibi kıymetli maden yataklarını ele geçirmek, Mısır ordusunun ihtiyaç duyduğu asker kaynağını sağlamak, Nil’in kaynaklarını kontrol altına almak gibi nedenlerle düzenlenen askeri sefer sonucunda Kahire’den yönetilmeye başladı. Kavalalı zamanında Sudan, Mısır’a eskiden olduğundan daha sıkı bir şekilde ekonomik, siyasi ve kültürel olarak bağlandı. Mehmed Ali’nin üçüncü oğlu olan İsmail Kamil Paşa (1795-1822) komutasındaki Mısır ordusu Sudan üzerine 1820 yılında büyük bir sefer düzenledi. 1821 yılında, İsmail Kamil Paşa, Dongola’daki son memluk asker ve liderlerini dağıttı. Ordusuyla Sennar’a kadar ilerledi. Func İmparatorluğu’nun son sultanı VI. Bȃdȋ Haziran 1821’de Mısır ordusunun galibiyetini kabul etti. İki yıl süren bu seferden sonra Sudan tümüyle Mısır vilayeti topraklarına katıldı. 1821 yılından sonra Sudan Osmanlı Devleti adına Mısır valiliği tarafından idare edildi. Sudan ve Sevâkin’de Türk Devri Kavalalı her ne kadar ilerde Osmanlı Devleti’ne isyan etmekle meşhur olsa da ordusunun subay kadrosunda sadece Türkçe bilenler ve Türkler görev yapıyordu. Aslında hırslı bir şekilde bir ara Arnavut ve yerel subayları istihdam etmişti. Ancak atılımcı politikaları sebebiyle kısa zamanda bu alternatifin başarı sağlamadığını görünce tekrar Türk subayları tercih etti. Bu bağlamda, Sudan’a Türkçe konuşan paşalar gönderdiğinden Sudanlılar bu döneme “Ahdu Turki” yani “Türk Devri” adını vermiştir. Kavalalı o vakitler Osmanlı Devleti’ne bağlı bir meşruiyet zemini sağladığından bu adlandırmayı kabullendi. Halen de Sudan resmi tarihi bu tanımı sürdürmektedir. Sudan’ın Mısır tarafından kontrol altına alınmasında bir başka önemli komutan da Mısır ordusundaki Kavalalı’nın damadı Türk kökenli Muhammed Hüsrev Paşa’dır. M. Hüsrev Paşa Kordofan üzerine sefer düzenleyerek bu bölgeyi alan Mısır ordusunun komutanıydı. Ancak M. Hüsrev Paşa’nın Sudan’ın Mısır’a bağlanması konusundaki rolü İsmail Paşa’nın bir suikasta uğraması sebebiyle arttı. 1822 yılında Sudan harekatı başarıyla sona erdiği sırada İsmail Kamil Paşa Şendi kasabasında Şaykıyya kabilesinin lideri Mek Nimr’in yemek davetini kabul etti. Mek Nimr’in konağındaki yemek sırasında İsmail Paşa ve yakın adamları bir tuzakla karşılaştıklarından habersizken buradan aniden ayrılan Nimr ve adamları konağı ateşe verdi. Paşa ve adamları yanarak öldü. M. Hüsrev Paşa bu olayı duyunca çok hızlı bir şekilde Kordofan’dan Şendi’ye geçti ve isyanı bastırdı. Bu sırada çok sert ve acımasız bir tutum izleyerek Şendi ile Sennar arasında yayılan isyancıların çoğunu ortadan kaldırdı. Bu olaydan sonra Sudan’ın Deftardarı olarak atandı ve bölgede isminden çok bu ünvanı ile anıldı. Bu görevi ile Sudan’daki mali ve idari sorumlukları üzerine aldı.1822-1824 yılları arasında görev yaptı. Ardından Osman Bey ve Mehhu Bey ülkenin mali ve idari yöneticisi oldu. 1841 yılında Mehmed Ali Paşa’ya verilen ferman ile Sudan, Nȗbe, Sennar, Kordofan ve Darfur eyaletlerinin de valisi olurken Sevâkin ve Massava’8 ise Cidde vilayetinin idaresinde bırakıldı.9 Ancak 1846 yılında Sevâkin ve Masavva’ Mehmed Ali Paşa’nın idaresine salyaneli olarak verildi. İngilizlerin Kızıldeniz’deki ticari çıkarlarını da tehdit eden bu durum ilk fırsatta değiştirildi. 1849’da Mehmed Ali Paşa akıl sağlığı bozularak görevden azledilince Sevâkin ve Masavva’ Hicaz vilayetine bağlandı. Mısır Hıdivi İsmail Paşa’nın Sevâkin ve Kızıldeniz Açılımı Mehmed Ali Paşa, yönünü Sudan’a çevirince Afrika’da sömürge kavgasına tutuşan büyük güçlerin tepkileriyle karşılaştı. Mehmed Ali Paşa, uluslararası dengeleri zorlayarak Osmanlı Devleti’ne karşı bölgesel bir güç olmaya çalıştı. Fakat bu hatasından çabuk döndü. Ondan sonra valilik makamına gelen oğulları İbrahim Paşa (1849), Abbas Paşa (1848-1854) ve Said Paşa (1854-1863) bu tecrübeden ders alarak büyük güçlere karşı dikkatli politikalar izlemeye çalıştılar. Ancak İsmail Paşa (1863-1879) zamanında izlenen iç ve dış politikalar tamamen aksi yönde oldu. Bununla birlikte, Mehmed Ali Paşa döneminden sonra karşılaşılan köle ticareti, yapımı yaklaşık 10 yıl süren ve 16 Kasım 1869’da açılan Süveyş Kanalı ve borçlanma gibi sorunlar da büyük devletlerin araya girerek Mısır sorununda bir aktör olarak rol almalarını kolaylaştırdı. Sevâkin ve Masavva’ üzerinde sadece İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar gibi Avrupalı sömürgeciler değil Habeşistan Kralı da egemenlik kurmak istiyordu. Hatta Habeşistan, Osmanlı Devleti’ne karşı Avrupalı güçlerle işbirliğine istekliydi. Söz konusu iki limanı almak için Avrupalı sömürgecileri tahrik edip destek talep ediyordu. Osmanlı Devleti ise doğrudan kontrol etmekte ve savunmakta güçlükler yaşıyordu. Bu sırada Mısır valisi İsmail Paşa dedesi Mehmed Ali Paşa’nın aksine İstanbul ile daha uyumlu politikalar izliyordu. 1821’de Sudan’ın askerî operasyonla Mısır’a katılmasıyla birlikte, Kuzey Afrika’dan Mekke’ye ulaşan hac ve ticaret yolları Mehmed Ali Paşa’nın eline geçmişti. Gerek hac yolu gerekse ticaret yolları bakımından Afrika’nın Kızıldeniz ve Cidde limanına açılan kapısı Sevâkin ise Kavalalı’ya bırakılmamıştı. Hıdiv İsmail Paşa ceddinin başaramadığını İstanbul ile iyi ilişkiler kurmak suretiyle başardı. 1865 yılında Mısır’ı ziyaret eden Sultan Abdülaziz hem İsmail Paşa’yı takdir etti hem de İstanbul ile Kahire arasındaki ilişkilerin pozitif yönde olduğunu gösterdi. Nitekim, 1866 yılında Hıdiv İsmail Paşa Padişahtan aldığı fermanla Sevâkin ve Massava’ın yönetim hakkını elde etti. Buna karşılık, belli miktarda bir vergiyi yıllık olarak ödemeyi kabul etti. İsmail Paşa’nın elde ettiği imtiyazlar kendi soyundan gelen hanedan üyeleri için de geçerli olacaktı.10 Sudan’ın önemli bir limanı olan Sevâkin Mısır için ticari bakımdan çok değerli idi. Mısır ile Hindistan, Etiyopya, Arabistan ve Yemen arasındaki ticaret yolu üzerinde önemli bir konumda olan Sevâkin, gerek Sudanlı gerekse Doğu Afrikalı hacılar için de Cidde limanı ile bağlantısı en yakın olan bir limandı. Sevâkin Türk-Mısır idaresinde bulunduğu dönemde tarihinin en zirve noktasına erişmiştir. Şöyle ki, bu liman kenti Süveyş Kanalı’nın açılması ve Mısır’dan yapılan yatırımlar sayesinde Kızıldeniz, Doğu Afrika ve Uzak Doğu ticareti için vazgeçilmez hale geldi.11 Sevâkin’in Cazibe Merkezi Olması Ahmed Mümtaz Paşa, Sudan valisi olarak 1866 yılında göreve başladı. Sevâkin’de büyük bir inşa hareketi başlatan Paşa, bir yandan geniş ve büyük binalar yaptı bir yandan da mevcut olan binalardan elverişli olanları büyüttü. Ayrıca, Bereke Deltasında pamuk yetiştirmeye başladı. Yerel kabile şeflerinden kiralanan geniş araziler üzerinde pamuk yetiştirdi. İdare hem vergi hem de üretilen ürünlerin yarısını alıyordu. Limanda imar ve inşa faaliyetleri ile birlikte ticaret de canlandı. Kentte nüfus arttı. Yeni binalar, kente yeni gelenlere kiralık evler de yapıldı. Böylece, kısa zamanda kent gelişti ve bir cazibe merkezi oldu. Ticaret mali idare tarafından sıkı bir şekilde kontrol ediliyor vergi tahsilatı düzenli yapılıyordu. 1868 yılında İngilizler, Etiyopya’ya karşı bir saldırı düzenledikleri sırada askeri kuvvetlerine nasıl bir lojistik sağlayacakları sorun oldu. Bu yüzden Sevâkin ile Kassala arasında bir telgraf bağlantısı kurmak istediler. Sevâkin ile Kassala arası develerle 16-20 gün arasında bir yolculuk gerektiriyordu. 1869 yılında Sevâkin’i ziyaret eden Baker, kentin nüfusunu 8 bin olarak tahmin ediyordu.12 Aynı yıl Süveyş Kanalı açıldı ve Kızıldeniz’in Uzakdoğu ticaretindeki rolü eskisiyle kıyaslanamayacak derecede büyüdü. Bundan sonra Sevâkin gemilerin yakıt ikmal ve tamirat gibi zorunlu olarak uğradıkları bir liman kenti olmak yerine, ticari ve ekonomik bir merkez olması daha fazla öne çıkmıştır. Bu şartlar çerçevesinde Mısırlı ve Avrupalı bir çok tüccar, yatırım yapmak için adeta bir yarışa girdi. 1904 yılında kentin nüfusu 50 bini aşıyordu. Ama 1923’te 4000’den azdı.13 Hıdiv’in Sevâkin’e yatırımları sonuç verdi. Sevâkin limanı hızlı bir gelişme göstererek Sudan’ın en büyük limanı haline geldi. Kassala ile Sevâkin arasındaki telgraf hattı 1872’de tamamlandı. Beja kabilesi kentin merkezine yakın bir alanda yerleşerek kendilerine ait büyük bir köy meydana getirdiler. Yeni yapılan binalarda temel malzeme olarak mercan ve keresteler kullanıldı. Bu binalar gerek yükseklikleri gerekse mimarileri itibariyle kentte ticaretin ve zenginliğin getirdiği bir prestij göstergesi olarak algılanmaya başladı. Sevâkin ile Süveyş, Cidde ve Masavva’ arasındaki ticari işleyiş Hidiv İsmail Paşa’yı memnun ettiğinden burada yeni pamuk ayrıştırma fabrikaları kurulmasına karar verildi. Bu yeni fabrikalar Atbara sahillerinde kuruldu ve rıhtımdaki depolarda tutulan pamukları ayrıştırmak için Hidiv buraya sürekli modern makineler gönderdi. Ayrıca, Sudan’ın içlerinden toplanan ve kaçırılan köleler Kahire ve İstanbul’a -yasak olmasına rağmen- buradan gemilerle gönderiliyordu. Bu ticaretle uğraşanlar kaçınılmaz olarak yerel yöneticilerle bir tür ilişki içinde bulunuyorlardı. Mehmed Ali Paşa zamanında köle ticaretinden alınan ağır vergiler yerini yüksek rakamlara ulaşan rüşvete bıraktı. Yunan, Hırvat ve Sırp gibi Avrupalı tüccarların bölgeye gelmesinden önce Avrupa ile ticaret Mısır üzerinden dolaylı olarak yapılıyordu. Darfur ve Kordofan’dan toplanan fildişi, İngilizler ve onların bölgedeki toptan dağıtımını yapan Hindliler tarafından Sevâkin vasıtasıyla ihraç ediliyordu. Buradan ihraç edilen fildişinin büyük bir kısmı kaçak olarak gümrük vergisi ödenmeden yapılıyordu. Bu şekilde kaçak olarak limandan çıkarılan fildişi için küçük kayıklar kullanıyordu. Bu kayıklar kıyılardan uzakta bulunan ve muhtemelen limanın sığ olması sebebiyle burada demirleyen büyük gemilere yüklerini boşaltmaktaydı. Bu şekilde Mısır ile Avrupa arasında önemli miktarda fildişi ticareti yapılıyordu. Hartum’dan getirilen fildişi Sevâkin’den Londra’ya ihraç ediliyordu. Ayrıca bu hat diğer seçenekler içinde en ekonomik olan yoldu. Bu şekildeki ihracat yaklaşık 6 hafta süren bir zaman içinde oluyordu. Bununla birlikte, ihraç edilen fildişi yola çıkmadan 6 ay önce satın alınmış oluyordu. Diğer ihraç ürünleri; Sudan’dan fildişi ve zamk, Habeşistan (Etiyopya)’dan kahve, Sennar’dan altın, Darfur ve Kordofan’dan sinameki ve devekuşu, Kassala’dan hayvan derileri ve yerel kabilelerden simsim yağı, pamuk ve büyükbaş hayvan idi.14 Buna karşılık Avrupa’dan ithal edilen ürünler miktar ve çeşit olarak gün geçtikçe artmaktaydı. Bunlar; şeker, mum, sabun, pirinç, Manchester menşeli konfeksiyon ürünleri, Birmingham menşeli mutfak eşyaları ve çeşitli metal ürünleri idi. Sevâkin limanına gelen bu ürünler, deve kervanları ile Berberâ ve Kassala’ya ulaştırılıyordu. Berberâ Sudan için önemli bir dağıtım merkezi iken Kassala da Etiyopya için aynı görevi yapıyordu. Her bir kervan 500 ila 1000 kadar deveden oluşmaktaydı. Bu kervan seferleri genellikle, yılda 4 kez yani 3 ayda bir düzenlenmekteydi. Limanda Vakkala isimli bina inşa edildikten sonra kervanların kalkış noktası burası oldu. Büyük bir kalabalığın seyrettiği yükleme işlemi bu binanın önünden yapılıyordu. 1874 yılında Kızıldeniz limanları arasında çalışan pervaneli gemiler işletilmeye başladı. 1872 yılında, Kızıldeniz kıyıları bir vali yönetimi altında birleştirilince, Massava’ vilayet merkezi oldu. Mümtaz Paşa, bu yeni idari yapılanmada Kızıldeniz (Bahr el-Ahmer) muhazalığının muhafızı/valisi oldu. Sevâkin’e Ali Rıza Paşa naib sıfatıyla idareci olarak atandı. Beş sene görev yapan bu Paşa’dan sonra 1877 yılında Munzinger Bey’e görevini devretti. 1877 yılında, Gordon Sudan genel valisi olarak Hıdiv İsmail Paşa tarafından atandı. Hartum’a görevi devr almaya giderken Sevâkin’den geçti. Liman önünde bulunan ada ile yarımada arasında bir geçit/yol inşa edilmesini emretti ve bu proje 1878 yılı ortalarında tamamlandı. Sevâkin, Massava’, Hudeyde, Süveyş ve Cidde limanları arasında her ay düzenli olarak gemi seferleri yapılıyordu. 1881 yılında Sevâkin’de Vakkala isimli kervansaray kentin büyük tüccarlarından Şennavi Bey tarafından inşa edildi. Bu kervansaray o zamana kadar Sevâkin’de yapılan en büyük binaydı. Zemin katı ticaret ürünlerinin deposu olarak yapıldı. Diğer katlar ise tüccarların büro olarak kullanacağı odalar şeklinde inşa edildi. Tüm bina geniş bir avlunun etrafında yer alıyordu. Bu avlu tüccarların binek ve yük hayvanlarının barınacağı ahırlara bakıyordu. Buraya getirilen ithal ürünler develerle iç bölgelere naklediliyordu. Sevâkin ile Berberâ arasında yük taşıyan develer kiralık olarak da tüccarlara hizmet veriyordu. Bu iki nokta arasında, yük taşımak için kiralanan bir deveye 10 ila 14 İngiliz Poundu ücret ödenmekteydi. Bu yöndeki talep çoğu zaman o kadar fazlaydı ki, kiralanacak deve bulunamıyordu. Bu yüzden Sevâkin’i iç bölgelere bağlayan bir demiryoluna ihtiyaç duyulmaya başladı. Haziran 1883’de Mısır’da kurulan bir inceleme komisyonu Sudan demiryolu projesi üzerinde çalışmaya başladı. Sevâkin’i de içeren üç farklı hat konusunda çalışmalar yapıldı. Sonunda Sevâkin-Berberâ-Hartum arasında bir demiryolu yapılması kararlaştırıldı. Bu hat mühendislik açısından risk taşımadığı için komisyon tarafından teklif edildi.15 Yapılması kararlaştırılan bu demiryolu hattı Sudan’da Mehdi hareketinin yol açtığı sorunlarla baş edilememesi sebebiyle, inşa edilemedi. Süveyş Kanalı açıldıktan sonra, Mısır Hidivi İsmail Paşa’nın hırslı yatırımlarının da etkisiyle Kızıldeniz ve limanları büyük önem kazandı. Bu durum bölgede hakimiyet kurmak isteyen ülkelerin sayısını arttırdı. İngiltere Fransızlara karşı İtalyanlara destek veriyordu. İtalyanlar Osmanlı Devleti’nin protestolarına rağmen Eritre sahillerindeki Assab'ı satın aldı. Ardından İtalya 1882'de burayı sömürge haline getirdi ve hedefini Masavva’ya çevirdi. 1890'da Masavva'yı da sömürgeleştirdi.16 Böylece, Sudan ve Sevâkin İngiltere için daha kolay bir hedef oldu. Sevâkin ve Sudan’ı İngilizlere Butros Gali’nin Dedesi Butros Gali Teslim etti 1896-1898 arasında İngiltere-Mısır ortak askerî kuvvetleri, bağımsızlık savaşı veren Sudan’daki Mehdi kuvvetlerini kesin bir yenilgiye uğrattı. Sudan’ın yeni statüsünü belirleyen anlaşma metni 1899 yılında tamamlandı. Mısır adına Butros Gali, İngiltere adına Lord Cromer’ın imzaladığı bu anlaşma metniyle, iki taraf ele geçirilen Sudan hakkında ortak bir egemenlik oluşturduklarını ilan ettiler. Cromer, 4 Ocak 1899’da Omdurman’da Sudanlı kabile şeyhlerine yaptığı konuşmada Sudan’ın artık İngiltere Kraliçesi ve Mısır Hıdiv’i tarafından yönetileceğini ilan etti. Öte yandan, Sevâkin üzerinde daha sıkı denetim kuran İngilizler, Cidde’nin durumunu da tehlikeye soktular. Daha önce İtalyan işgaline uğrayan Musavva’nın durumu da dikkate alındığında Kızıldeniz’in hac trafiği için güvenliği sarsılmıştı. 1908 yılında, Kıptî kökenli olan Butros Gali Paşa’nın (1846-1910) reis-i nüzzâr yani Mısır Hükümeti Başbakanı olarak hükümetin başına getirilmesi Mısır kamuoyunda tepkilere yol açtı. El-Hizbü’l-Vatanî, Butros Gali'yi 1899'daki İngiliz-Mısır Anlaşması'nı imzalaması nedeniyle Sudan'ı satmakla suçluyordu. Bu antlaşma aslında İngiltere’ye ekonomik, siyasî ve askerî faydalar sağlayan bir metindir. Osmanlı Devleti, Sudan üzerinde fermanlarla uluslararası hukuk bakımından da tanınan hükümranlık haklarını bu antlaşma ile kaybetmiş oluyordu. Bu yüzden, söz konusu antlaşmayı tanımadı. Ancak fiilen bu topraklar üzerindeki egemenliğini kaybetmişti. Çünkü, Mehmed Ali Paşa zamanından beri zaten Mısır’ın bir parçası olan Sudan, Mehdi hareketinin bastırılması bahane edilerek Mısır’ın elinden alınmıştı. Bu askerî harekât çoğunlukla Mısır askeri tarafından gerçekleştirilmiş, savaşın maliyetinin çoğu Mısır bütçesi tarafından karşılanmıştı. İngiliz-Mısır Antlaşması ile İngilizler Sudan’ı da fiilen ele geçirdi. Butros Gali de bu konvansiyona razı olduğu için eleştirildi. Toplumsal muhalefet gittikçe yükseldi. Halkın gözünde Butros Gali, Mısırlılardan ziyade İngilizlerin çıkarlarını kollayan bir işbirlikçi konumuna düştü. Hatta bir hain gibi algılanmaya başladı. Neticede 1910 yılında bir suikasta uğrayarak hayatını kaybetti. Gali’nin torunu Butros Gali (1922-2016) aynı isimle, meşhur oldu. 1992-1996 yılları arasında Mısırlı bir BM genel Sekreteri olarak dünya barışına hizmet verme görevini üstlendi. 16 Şubat 2016 tarihinde 93 yaşında öldü. Sonuç 1882 yılında Mısır’ın ve ardından 1899 yılında Sudan’ın İngiliz işgaline uğramasıyla Sevâkin bilinçli bir şekilde güç kaybına uğratılmıştır. Bu limanın sadece 30 mil kuzeyinde Port Sudan’ın kurulması Sevâkin’i devreden çıkarmıştır. İngilizlerin Port Sudan’a ağırlık verip denizyolu ve demiryolu bağlantıları ile burayı cazibe merkezi yapmaları Sevâkin’i tamamen yıkıma iter ve binlerce kervan taciri kenti terk etmek zorunda kalmıştır. Kahire’ye kadar tüm ticaret esasen yabancı tacirlerin lehinde gelişmeye başladı. 1918 yılındaki büyük deprem Sevâkin’i baştan sona yıktı. Kentin birer mimari abide niteliği taşıyan ticaret binaları, camileri ve evleri büyük zarar gördü. Ticaretin azalması sebebiyle kentte yaşamını sürdüren az sayıdaki nüfus bu doğal afet sebebiyle iyice kenti terk etti. 1905 yılında yeni bir liman inşaatı kentin kendisini az da olsa toparlamasına yardım etmiştir. 1922 yılına kadar Sevâkin kısmen de olsa ticari faaliyetlerini sürdürmeye devam etti ve denizcilerin uğradığı liman olma özelliğini korudu. Sevâkin 1882'de Mısır'ın İngilizler tarafından işgaliyle fiilen Osmanlı Devleti’nin denetiminden çıktı. Ancak, 1923 yılına kadar hukuken Osmanlı Devleti’ne tabiiyeti devam etti. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması ile Mısır'a bırakıldı. 1956 yılında Sudan Mısır’da ayrılıp bağımsız olunca Sevâkin Hartum’dan idare edilmeye başladı. Osmanlı Devleti’nin Selman Reis ve Sefer Reis gibi amiralleri ile Özdemir Paşa, Özdemiroğlu Osman Paşa gibi paşalarının başarılı karşı saldırı ve müdafaaları ile Portekizliler Kızıldeniz’i terk etmek zorunda kalmışlardı. Bu süreçte Sevâkin stratejik bir liman olarak öne çıktı. Osmanlı Devleti’nin Afrika, Kızıldeniz, Yemen, siyasetinde bir üs konumundaydı. Sevâkin limanı her zaman Mısır, Cidde ve Yemen sorunları sırasında Osmanlı Devleti’nin göz önüne aldığı bir ehemmiyeti haizdi. Sevakin, Osmanlı Devleti ile irtibatının olduğu yaklaşık 4 asır boyunca Doğu Afrika, Habeşistan ve Kızıldeniz’deki hâkimiyet mücadelesinde önemli bir üs olarak değerlendirilmiştir. Bugün Sevâkin limanı geçmişteki canlılığından çok uzaktadır. Liman adeta ıssızdır. Bu yüzden halk arasında cin adası diye mizah konusu yapılır. Ancak yolcu gemilerinin uğrak yeridir. Kızıldeniz’de dalış turizminin cazip mekanlarından biridir. Eskiden olduğu kadar çok kalabalık olmasa da Afrika’daki Müslümanlar Hac yolculuklarının bir mola ve toplanma noktası olarak Sevâkin’i kullanmaktadır. Sevâkin adasındaki gümrük binası yanında Hanifi Camii ve Şafi Camii’ TİKA sayesinde tekrar hizmete açıldı. Bir tarih mirası olan Sevâkin adasının tekrar ayağa kalması noktasında çok hayırlı bir adım atıldı. Türk–Sudan ilişkilerini bambaşka bir noktaya taşıyacak bu adım Afrika kıtası için de faydalı olacaktır. Bir tarih yeniden canlanırken Sevâkin küllerinden yeniden doğmaktadır. Dipnotlar [1] J.F. E. BLOSS, “The Story of Suakin”, Sudan Notes and Records, c. 19/II, 1936, s. 272. [2] NİHAL ŞAHİN UTKU, “Kızıldeniz’in Kaybolan Liman Şehirleri Şuaybe-Car-Kulzüm-Ayzab”, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi Y.2014, C.19, Sa.2, s.126-127. [3] A.g.e., s.127. [4] A.C.S. PEACOCK, “Suakin: A Northeast African Port in the Ottoman Africa”, Northeast African Studies, c. 12, No. 1, 2012, s. 32. [5] İDRİS BOSTAN, “Selman Reis” DİA, 2009, cilt. 36, s. 444-446. [6] CENGİZ ORHONLU, Osmanlı İmparatorluğu’nun Güney Siyaseti: Habeş Eyaleti, Ankara, TTK, 1996, s.37. [7] EVLİYA ÇELEBİ, Seyahatname, 10. Kitap, (ed. S. A. Kahraman, Y. Dağlı, R. Dankoff), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2007, s. 483–484. [8] Massava’ kenti Musavva’ veya Massawa olarak da telaffuz edilmektedir. [9] BOA, MM 15, 12/8; SÜLEYMAN KIZILTOPRAK, Important Documents Of Ottoman Egyt; From Muhammad Ali to Husayn Kamil-15 Numaralı Mühimme-i Mısır Defteri: Mehmed Ali Paşa’dan Hüseyin Kamil’e Mısır Siyasi Tarihinin Önemli Belgeleri, TTK, Ankara, 2015, s.127-129. [10]Masavva ve Sevâkin’in Mısır’a bağlanması, 1283/1866 yılından itibaren “verâset kâ’idesi” dışında sadece İsmail Paşa’ya mahsus olmak üzere bağlandığına dair hüküm için bkz. MM 15, 53/27; SÜLEYMAN KIZILTOPRAK, a.g.e, s.187-188. [11] Süleyman Kızıltoprak, Mısır’da Osmanlı’nın Son Yüzyılı, İstanbul; TBBD Yayınları, 2010, s.20-24. [12] J.F. E. BLOSS, “The Story of Suakin”, Sudan Notes and Records, c. 20/II, 1936, s. 248. [13] MARISA CALIA, "Suakin. Memory of a City.” In Environmental Design: Journal of the Islamic Environmental Design Research Centre 1-2, ed. Attilo Petruccioli, Roma: Dell’oca Editore, 1997-1999, s. 192. [14] J.F.E. BLOSS, a.g.e., s. 250. [15] J.F. E. BLOSS, a.g.e., s. 253-254. [16] MUSTAFA İ. BİLGE, “Kızıldeniz” DİA, 2002, c. 25, s. 559. Kaynakçalar A.C.S. PEACOCK, “Suakin: A Northeast African Port in the Ottoman Africa”, Northeast African Studies, c. 12, No. 1, 2012, s. 29-50. CENGİZ ORHONLU, Osmanlı İmparatorluğu’nun Güney Siyaseti: Habeş Eyaleti, Ankara, TTK, 1996. EVLİYA ÇELEBİ, Seyahatname, 10. Kitap, ed. S. A. Kahraman, Y. Dağlı, R. Dankoff, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2007), s. 483–484. İDRİS BOSTAN, “Selman Reis” DİA, 2009, cilt. 36, s. 444-446. J. W. CROWFOOT, “Some Red Sea Ports in the Anglo-Egyptian Sudan”, The Geographical Journal, c. 37, No. 5 (1911), s. 523-550. J.F. E. BLOSS, “The Story of Suakin”, Sudan Notes and Records, c. 19/II, 1936, s. 271-300. J.F. E. BLOSS, “The Story of Suakin”, Sudan Notes and Records, c. 20/II, 1937 s. 247-281. MARISA CALIA, "Suakin. Memory of a City.” In Environmental Design: Journal of the Islamic Environmental Design Research Centre 1-2, ed. Attilo Petruccioli, Roma: Dell’oca Editore, 1997-1999, s. 192-201. MUSTAFA İ. BİLGE, “Kızıldeniz” DİA, 2002, c. 25, s. 557-559. NİHAL ŞAHİN UTKU, “Kızıldeniz’in Kaybolan Liman Şehirleri Şuaybe-Car-Kulzüm-Ayzab”, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi Y.2014, C.19, Sa.2, s.121-136. SÜLEYMAN KIZILTOPRAK, Mısır’da Osmanlı’nın Son Yüzyılı, İstanbul; TBBD Yayınları, 2010. SÜLEYMAN KIZILTOPRAK, Mısır’da İngiliz İşgali; Osmanlı’nın Diplomasi Savaşı: 1882-1887, İstanbul; Tarih Vakfı Yayınları, 2010. SÜLEYMAN KIZILTOPRAK, Important Documents Of Ottoman Egyt; From Muhammad Ali to Husayn Kamil-15 Numaralı Mühimme-i Mısır Defteri: Mehmed Ali Paşa’dan Hüseyin Kamil’e Mısır Siyasi Tarihinin Önemli Belgeleri, TTK, Ankara, 2015.

18

dk.

Deli Halit Paşa Neden ve Nasıl Öldürüldü?

29 Temmuz 2022

Deli Halit Paşa Neden ve Nasıl Öldürüldü?

Yakın tarihin öne çıkan askerlerinden biri de Halit Paşa’dır. Savaşlardaki kahramanlığı ve cesaretinden dolayı kendisine “Deli” sıfatı verilen ve Türk Milletinin kalbinde Deli Halit Paşa olarak yer bulan bu kahraman Türk Kumandanının ölümü soru işaretleriyle doludur. Rus, Ermeni ve Yunanlarla yaptığı savaşlarda defalarca yaralanmışsa da ölümü ülkenin en güvenilir yeri; Meclis çatısı altında olur. Peki bu kahraman Türk Kumandanı kimdir? Ölümüyle ilgili gizemler nelerdir? 1884’te İstanbul Beşiktaş’ta doğan Halit Bey, Harp Okulu’ndan teğmen rütbesiyle mezun olduktan sonra Yemen, İstanbul, Trablusgarp, Çatalca, Ardahan, Erzurum, Erzincan, Gümüşhane, Kocaeli gibi vatanın dört bir köşesinde önemli görevler yaptı ve özellikle Doğu Cephesi’ndeki faaliyetleriyle önem kazanmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine Kafkasya’da İttihatçıların fedailerinden Yakup Cemil’in Alayı’nda Tabur Kumandanı oldu. Ardahan, Erzincan, Mamahatun ve Erzurum’un düşman işgalinden kurtarılmasına önemli katkılar sağladı ve ardından Ünlü Kafkas İslam Ordusu’nda yer alarak Batum Muharebesi’ne katıldı. Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarında Ahıska ve Ahılkelek’in kuzeyini ele geçirmişse de savaşı bitiren 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi imzalanınca Erzurum’a çekildi. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmesine karşın Halit Bey, Kafkas Cephesinde zaferler kazanan Türk Kumandanlarından biridir. Birinci Dünya Savaşı’nda Türkler arasında kahramanlıklarıyla ve zaferleriyle nam salan Halit Bey, doğal olarak başta İngilizler olmak üzere Osmanlı Devleti’nin düşmanları tarafından tehdit olarak görülmüştü. Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra İngilizlerin siyasi baskısıyla görevden alındı fakat Karabekir Paşa’nın himayesinde, Gümüşhane’nin Torul kazasında askeri faaliyetlerini sürdürdü. Bölgede bölücü Pontus çetelerine nefes aldırmayarak Bayburt’ta çıkan Hart İsyanını bastırdı. Doğu Cephesi’nde, sivil halka mezalim yapan Ermenilere karşı elde edilen zaferin mimarlarından olmuştu. Özellikle Kars’ın Ermeni İşgalinden kurtarılmasında büyük rolü vardır. Halit Bey, Doğu Cephesi’ndeki başarılarından sonra 1921 yılı başlarında bu sefer de Yunan işgalindeki toprakların kurtarılması için Batı Cephesi’nde görevlendirildi. Batı Cephesinde vatan topraklarını kirli postallarıyla çiğnemekte olan Yunan askerlerinin kovulmasında etkili olmuş ve Yunanlılara karşı yapılan savaşlardaki başarıları nedeniyle Ağustos 1922’de Tümgeneralliğe yükselerek Paşa unvanına sahip olmuştur. Halit Paşa, vatan ve millet davası adına savaş meydanlarındaki kutlu mücadelesinde tam 9 defa yaralanmıştı. Birçok nişan ve madalyaya sahip olan kahraman Paşa’nın 14 Şubat 1925 tarihinde tartışmalara konu olacak ölümü gerçekleşir. Naaşı Eyüp’te aile mezarlığına defnedilmişse de 25 Ekim 1988’de Ankara Devlet Mezarlığı’na taşınmıştır. Halit Paşa’nın Tartışmalı Ölümü Peki Halit Paşa’nın ölümüne giden süreç nasıl gelişmişti? Her şeyden önce Halit Paşa, çok sevdiği askerlik mesleğinden Mustafa Kemal Paşa’nın ısrarı üzerine ayrılır. Onun tavsiyesiyle Ardahan Milletvekili olarak Meclis’e girer fakat siyasete bir türlü uyum sağlayamamış ve izleyen süreçte hızla muhalif harekete yaklaşmıştır. Halit Paşa’nın bu tavrı Cumhuriyet Halk Partisi ve Hükümet mensuplarınca eleştirilerin odağı oldu. Halit Paşa’nın savaş yıllarından kalan sert mizacı Meclis’te haksızlıklar karşısında tepkiler göstermesine neden oldu. Bunların en önemlisi 88 arkadaşıyla verdiği malûl gazilerin yükseltilmelerine dair teklifi üzerineydi. Teklifi değiştirme girişiminde bulunan Trabzon Milletvekili Muhtar Paşa ile şiddetli bir tartışmaya girmişti. Hükümet, Halit Paşa’nın o günkü tartışmasının, bir gün sonra yine bir önerge meselesinden çıkan ve yaralanmasıyla sonuçlanan kavganın sebebi olduğunu iddia etmiştir. Resmi açıklamalara göre Halit Paşa’nın yaralanmasıyla sonuçlanan olay; Paşa’nın 9 Şubat Pazartesi günü Meclis koridorundayken, Elazığ Milletvekili Hüseyin Bey, kendisinden önergesine imza atmasını ister. Halit Paşa’nın bunu reddetmesiyle aralarında tartışma çıkar. Halit Paşa, bir süre sonra Meclis müzakere salonunda oturan Hüseyin Bey’i konuşmak için dışarıya davet eder ve bu esnada Ali Bey, Halit Paşa’ya “Paşa bu günlerde pek sinirlisin” diyerek onu sakinleştirmeye çalışır. Halit Paşa, Meclis kapısından dışarı çıkarken aniden geri dönüş yapar ve iki tabancasını çıkararak, Ali Bey’e hitaben “Gel buraya, Kel Ali!” diyerek iki el ateş eder. Halit Paşa’nın kurşunlarından kurtulan Ali Bey ile Paşa arasında boğuşma başlar. O sırada Hüseyin Avni Bey, Halit Paşa’nın elindeki silahlardan birini almıştır. Ali Bey’in attığı kurşun ise Halit Paşa’yı yaralar. Resmi anlatımın aksine Halit Paşa, kendisini ziyaret edenlere farklı ifadede bulunmuştur. Ona göre olayın sebebi Ali Bey ve arkadaşlarının Halit Paşa’nın malûllerin yükseltilmelerine dair takririndeki tavır değişikliğidir. Halit Paşa bu tavır değişikliklerine kızıp, Ali Bey’i düelloya davet etmiştir. Olay günü Halit Paşa, Meclis’ten çıkacakken Ali Bey ve arkadaşlarının saldırısına uğramış ve Halit Paşa, silaha sarılmak zorunda kalmıştır. Ali Bey’i altına almışken Rize Mebusu Rauf Bey tarafından arkasından vurulmuştur. Bu aslında görünen bir sebepti. Takrir meselesinin hakikatte olayın bir kıvılcımı olduğu devrin kaynakları incelendiğinde görülmektedir. Zira her şeyden önce Halit Paşa ile kavga ettiği Milletvekillerinin arasında husumet vardı. Peki bu anlaşmazlığın sebepleri neydi? Ölümüyle ilgili baş faillerden Afyonkarahisar Milletvekili Ali Bey’le Trablusgarp Savaşı’na kadar giden husumeti Meclis çatısı altında artmıştır. Özellikle Ali Bey’in, Meclis’te Karabekir, Ali Fuat Paşa gibi muhalefeti yöneten Milli Mücadele önderlerini sert şekilde eleştirmesi Halit Paşa’yı rahatsız etmişti. Ayrıca kavgada adları geçen ve Kral’dan fazla Kralcı olarak görülen, devrin kaynaklarında ise “Silahşorler” olarak anılan içerisinde Ali Bey’in de bulunduğu Kılıç Ali, Rauf, Hüseyin Avni gibi Milletvekilleriyle de ciddi sorunları vardır. Bu sorunların en önemli gerekçesi ise onların isimlerinin yolsuzluk iddialarında geçmesiydi. Bizce Halit Paşa’nın İkinci Dönem TBMM’de kurulan muhalif parti Terakki Perver Cumhuriyet Partisi’ne yaklaşması da anlaşmazlıkların önemli bir sebebidir. Zira bu durum “Silahşorler”in eline Mustafa Kemal Paşa’yı Halit Paşa aleyhinde hareket etmesi adına önemli bir koz vermişti. Öyleki Halit Paşa, ara seçimlerde Halk Partisi’nin adayını değil Terakki Perver Cumhuriyet Partisi’nin desteklediği bağımsız aday Nurettin(Sakallı) Paşa’nın yanında yer almıştı. Bu nedenle Ali Bey’le ciddi tartışma da yaşamıştır. Ali Bey, gelişmeyi hemen Mustafa Kemal Paşa’ya bildirmiştir. Mustafa Kemal Paşa bundan rahatsızlık duyarak Halit Paşa’yı Çankaya’ya davet eder. Ona tedavi olarak siyaseti bırakma tavsiyesinde bulunması tavrını “Silahşorler”den yana belirlemişti. Peki yaralanan Halit Paşa’nın tedavisi hangi şartlarda yapıldı? Bu durum da en az ölümü gibi soru işaretleriyle doludur. Zira Halit Paşa’ya Meclis’te basit bir oda hazırlanmıştır. Başlangıçta doktorlar Halit Paşa’nın iç kanama yaşanmaması halinde hayati tehlikesi olmadığı yönünde açıklamalar yapmışlardı. Buna karşın yine doktorların kararıyla Halit Paşa’nın tedavisine hastanede değil Meclis’te devam edilmiştir. Halit Paşa’nın durumu 13 Şubat öğleden sonra saat 16:00’da kötüleşerek 14 Şubat günü saat ikiyi yirmi geçe vefat eder. Çok ilginç ve bir o kadar da üzücü olan şey; doktorların, raporlarında Paşa’nın ölüm sebebini zatürreyle aldığı yaranın birleşmesi olarak göstermeleriydi. Olay sonrasında yapılan soruşturma da tatmin edici değildir. Şöyle ki savcılık, zanlıları dinlemiş fakat sağlık gerekçesiyle Halit Paşa’nın ifadesine başvurmamıştı. Daha da ilginci savcılık soruşturma sonucunda Halit Paşa’yı suçlu bulur. Soruşturma Sonuç Raporu’na göre cinayet kastıyla saldırıda bulunan Halit Paşa’dır. Paşa, Ceza Kanunu’na göre birkaç kere öldürme kastıyla silah gösterme ve ateşleme suçu işlemiş oldu ve öldüğü için de hakkında takibat imkânı kalmadı. Yine Soruşturma Sonuç Raporu’na göre saldırıya uğrayan ve hayatını kurtarmak için silahını ateşlemek zorunda kalan Afyonkarahisar Milletvekili Ali Bey’dir. Diğer Milletvekillerin olayla ilgisinin olmadığına yer verilen Sonuç Raporu sonucunda gerek Ali Bey ve gerekse arkadaşları yargılanamazlar. Savcılık Raporu doğal olarak özellikle muhalefetin vicdanlarını fazlasıyla yaralamıştır. Sonuç Halit Paşa, vatan ve millet için değişik cephelerde hayatını defalarca tehlikeye atan kahraman bir Türk evladıdır. Savaşlardaki kahramanlığı nedeniyle Milletin kalbinde “Deli Halit Paşa” olarak daimi bir yer bulmuştur. Sıkı askeri disiplinle yetişen Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın ricalarıyla girdiği siyaset hayatına bir türlü uyum sağlayamamıştır. Mecliste “Silahşorler” olarak anılan Halk Partisi’nin sertlik yanlısı Milletvekilleriyle ciddi tartışmalara girerek sert muhalif tutumu neticesinde bir önerge bahanesiyle Halit Paşa’nın yaralanması ve ölümüyle sonuçlanacak gelişme yaşanmıştır. Olay, iktidar ve muhalefet mensuplarınca farklı değerlendirilmiştir. İktidar, olayın sebebini Halit Paşa’nın sert ve saldırgan tutumuna bağlar. Dünyanın her yerinde bu tür adi vakaların yaşanabileceğini belirterek meselenin bir an önce kapatılmasını istemiştir. 2 yıl önce yaşanan Ali Şükrü Bey cinayetindeki gibi muhalefeti olayı siyasete çekmekle suçlamıştır. Muhalefet ise, olayın en önemli sebebinin Halit Paşa’nın, Ali Bey ve arkadaşlarının yolsuzluğa karıştıkları iddiasının üzerine gitmesi olarak göstermiştir. Onlara göre asıl saldırıya uğrayan Halit Paşa’dır. Paşa’yı vuran ise Rize Mebusu Rauf Bey’dir. Ali Bey, nefs-i müdafaadan yararlanmak için olayı üstlenmiştir. Zira böylece hem Rauf Bey kurtulmuş hem de Ali Bey nefs-i müdafaadan yararlanarak ceza almamıştır. Bizce Halit Paşa’nın ölümüyle sonuçlanan olayın sebebine ve kimin kurşunuyla yaralandığına dair bugünkü verilere göre kesin bir şey söyleme imkânı yoktur. Bununla beraber Paşa’nın yaralandıktan sonra sağlığıyla ilgili yeterli ciddiyetin gösterilmediği ifade edilebilir. Zira Halit Paşa, 9 Şubat 1925’ten vefat ettiği 14 Şubat’a kadar tam beş gün sağlık gerekçesiyle hastaneye sevk edilmemiştir. Bu durum da Halit Paşa’nın aldığı yaradan ziyade sağlık ihmali neticesinde yakalandığı zatüreeden vefat etmesine yol açmıştır. Olayda dikkat çeken bir diğer husus soruşturmanın yeterli ciddiyette yapılmamasıdır. Meclisin ve savcılığın olayla ilgili fezleke ve raporları vakayı tam olarak aydınlatamamıştır. Soru işaretleriyle dolu bu mesele hızla kapatılmaya çalışılmıştır. Doğu Anadolu’da çıkan Şeyh Sait İsyanı ise Halit Paşa olayının kapanmasını kolaylaştırmış oldu. Zira isyanla beraber iktidar ve muhalefet bu yeni meseleye kilitlenmiş, kısa süre içinde Halit Paşa olayı kapanmıştır. Fakat Türk Milletinin hafızalarında ve kalbinde Deli Halit Paşa ve kahramanlıkları hiçbir zaman unutulmamıştır. Kaynakçalar TBMM Arşivi, Sicil No: 452 KANDEMİR, Feridun; Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler, Ekicigil Yay., İstanbul 1955. KUTAY, Cemal; Halit Paşa Ali Çetinkaya Vuruşması, Tarih Kütüphanesi Yay., İstanbul 1955. CEBESOY, Ali Fuat; Siyasi Hatıralar, C.2., Haz. Osman Selim Kocahanoğlu, Temel Yay., 2002. Gazeteler: Vatan, Hâkimiyet-i Milliye, Son Telgraf, Cumhûriyyet

6

dk.

Kuzey Afrika'nın Anahtarı Cezayir'de Osmanlı Dönemi

15 Temmuz 2022

Kuzey Afrika'nın Anahtarı Cezayir'de Osmanlı Dönemi

Akdeniz’in önemli ülkelerinden Cezayir’i tarihsel olarak ele aldığımızda bizlerin bir parçası olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Endülüs’ün yıkılmasının ardından zorla Hristiyanlaştırılmaya çalışılan Müslümanların imdadı olan Osmanlı Devlet’i Cezayir’de şehit düşmüş merhum Türk askerlerinin kanlarıyla muhafaza ederek, Müslümanların varlığı korunmuştur. Bu uğurda İspanyollarla göğüs göğüse çarpışan Oruç Reis’in mezarı halen daha bilinmemektedir. Ödenen bedelle birlikte Osmanlı Beylerbeyi olan Cezayir, Barbaros Hayreddin Paşa yönetiminde yıllarca güvenli bir ülke haline döndü. Eğer ki İspanya Cezayir’den başlayarak Kuzey Afrika’yı işgal etme konusunda başarılı olsaydı, Güney Amerika’da yaptıklarını bu bölgede de yapması kuvvetli bir olasılıktı. Ancak Cezayir üç yüz yıl boyunca Osmanlı himayesinde kalarak, gerek varlığını korumuş gerekse de bugünkü idare geleneğinin temelini atmayı başarmıştır. Osmanlı Devleti'nin Kuzey Afrika ülkeleriyle ilişkisi, Endülüs’ün yıkılması sürecinde başladı. Bölgeyi yeniden Hıristiyan yapmak amacıyla hareket eden İspanyolların Reconquisita (yeniden fetih) adını verdikleri bu yayılma Afrika için yeni bir dönemin kapılarını araladı. Eski dünyadan uzakta, uçsuz bucaksız İnka ve Maya medeniyetleri kısa bir zamanda Avrupalıların eline düşmüşken; böylesi Avrupa ile birbirlerine pek çok yönden daha yakın olan Kuzey Afrika’nın birçok zayıf devleti, neden çok uzun bir zaman Avrupalı sömürgeci güçleri uğraştırdı? Kuzey Afrika’da etkin olan devletler Ortaçağ’da dışardan gelen saldırıları püskürtmekten daha fazlasına gücü yetiyordu. Emeviler (661- 750), Abbasiler (750-1258), Murabıtlar (1049-1145) ve Muvahhidin (1146-1248) gibi büyük devletler ve hatta bazı küçük hanedanlar Hıristiyanlık adına saldıranlara karşı savunmada değil taarruzdaydılar. Fakat XIV. yüzyılın sonunda Kuzey Afrika’nın Müslüman dünyası aynen İspanya gibi gücünü kaybetti ve ismen üç güçsüz devlete ayrıldığında bunlardan bir tanesi bile Granada kadar güçlü değildi. Gerçekte bu ülkelerin çoğunda bir kabileler anarşisi ve iç çatışma vardı. Avrupalı güçler İspanya ve Portekiz vasıtasıyla kelimenin tam anlamıyla Haçlı ruhuna sahip savaşı Afrika’ya taşımaya başladılar. Portekiz adına II. John (1481-1495) ve İspanya adına Isabella (1451-1504) yeni dünyanın keşfedilmeyen topraklarını bölüşmekten tatmin olmadıklarından daha yakın bir yer olan Afrika’yı işgal için harita üzerinde uzlaştılar1. Baha­rat Yolu’nun başlangıcını bulmak ve yeni topraklardan değerli madenleri ülkele­rine taşımak amacında olan Portekizli denizciler, Doğu Afrika'da Zambezi neh­ri ağzında, Batı Afrika'da da Angola kıyılarında, Gine körfezi, Sierra Leone ve Senegal sahillerinde üsler ve antrepo­lar kurdular. Aynı tarihlerde İspanyollar Akdeniz’in güney kıyısı boyunca ilerledi. Cezayir, Tunus ve Trablus’a kadarki bütün kıyı, ya İspanyolların elindeydi ya da üstünlükleri tanınmıştı. Zayıf ve çaresiz Müslüman Kuzey Afrika’nın kaderi hızlı bir boyun eğme gibi görünüyordu. Kuzey Afrika’nın talihinin değişmesinin iki sebebi vardır. Birincisi Fas’taki dengelerin yerine oturmasıdır. XV. yüzyılın ikinci yarısında, Fas'ta bir yanda hakimiyet kavgaları devam ederken diğer yandan da Portekiz saldırılarına karşı konulması gereği ortaya çıktı. 1524’te Merakeş’i ele geçiren Sa’diler Vattâsiler’e (1472-1550) büyük bir darbe vurdu. Sa’di hanedanlığının (1509-1627) idaresindeki Fas hem güçlendi hem de kendi egemenlik alanında İspanya ve Portekiz saldırılarını başarıyla püskürttü. İkincisi ve en önemlisi de Türklerin Cezayir ve Akdeniz’de sahneye çıkışıdır. Batı Akdeniz’deki İspanyol-Osmanlı nüfuz mücadelesi sonunda Cezayir, Tunus ve Trablusgarp Türk hakimiyetine geçti2. Cezayir’de Osmanlı Dönemi İspanya’nın Cezayir taraflarında 1505’te Mersâ el-Kebîr, 1509’da Vehran (Oran) ve 1510’da Bicâye'yi ele geçirmeleri Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’deki çıkarlarını da tehdit ediyordu. İspanyolların Kuzey Afrika’yı tümüyle işgale kalkışmaları karşısında o sırada Ege ve Akdeniz'de kor­sanlık faaliyetlerinde bulunan ünlü Türk denizcileri Oruç Reis ile Hızır Reis bu bölgelerde Türk hâkimiyetini tesis et­me hedefine yöneldiler. İlk olarak 1516’da Cezayir şehrini Osmanlı topraklarına kattılar. Türklerin bölgeye gelişinden sonra Hıristiyan ilerlemesi dur­du. Böylece Afrika'daki Müslümanlar kendilerine bir hami buldu. Osmanlılar Avrupa'dan gelen Haçlı akınlarını başarıyla püskürttü3. Yavuz Sultan Selim'in himayesi altı­na giren Barbaros kardeşler Cerbe adasına yerleşti. Cezayir ileri gelenleri İspanyollar'a kar­şı yardım isteyince Cezayir şehrini ve onun batısında­ki Şerşel'i (Cesaree) 1516’da ele geçirdiler. Şerşel ve Cezayir sultanı ilân edilen Oruç Reis, Tenes ve Tilimsân'ın zaptından son­ra 1518'de Tilimsân'ı geri almak isteyen İspanyollarla yaptığı savaşta hayatını kaybetti. Oruç Reis’in yerine geçen Hızır Reis, Hacı Hüseyin'i Ekim 1519’de Yavuz Sultan Selim'e göndererek yardım iste­di. Sultan Selim "Hayreddin" la­kabını verdiği Hızır'ı Cezayir hâkimi ola­rak ilan etti. Ayrıca yeniçeri ve topçulardan oluşan 2.000 kişilik bir askeri birliği, sa­vaş malzemeleri ve gemi levazımatıyla birlikte gönderdi. Cezayir'e gönüllü ola­rak gideceklere yeniçerilik imtiyazı ve Anadolu'dan gerektiği kadar asker yaz­ma izni verdi. Bu şekilde hutbenin pa­dişah adına okunmaya başlandığı Ceza­yir Osmanlı nüfuzu altına girdi. Hızır Reis, 1530'da Cezayir şehri önünde İspanyolların kontrolündeki küçük bir adayı ve içindeki Penon Kalesi’ni (Adakale) ele geçirdi. Burada gayet korunaklı bir li­man yaptı. 1248’de Muvahhidler Devleti'nin yıkılmasıyla bölge insanın unutmuş olduğu 'tek devlet' mefhumu, Türklerin bölgeye girişiyle birlikte yeniden hayata geçti. Bu çerçevede Barbaros Hayreddin Paşa, zamanında kurulan bu siyasî yapı, günümüzde Cezayir Devleti'nin bulunduğu coğrafya ile hemen hemen örtüşmektedir. Hatta modern Cezayir Devleti'nin sınırlarının Barbaros Hayreddin Paşa tarafından çizildiği görülmektedir4. Endülüs Müslümanlarının Osmanlı’ya Sığınması ve Kuzey Afrika’da İskânı Türkiye’nin Suriye’deki iç savaştan kaçan 4 milyon civarındaki sığınmacıya ev sahipliği yapması ve onların güvenli bölgelerde yerleşmesini sağlamaya çalışması gibi Osmanlı Devleti, XV. yüzyıl sonundan itibaren zorla din değiştirme ve zorunlu göçe tabi tutulan İspanyol Müslümanlarına hamilik etti5. İspanya’da 1500 ile 1524 yıllarında çıkarılan Kral emriyle Müslümanların zorla vaftiz edilmeleri yoğunluk kazandı. Moriskolar, Endülüs Devleti'nin 1492'de çökmesi öncesi ve sonrasında Haçlı ideolojisine sahip İspanyolların baskısıyla Hıristiyanlığı kabul etmiş ama gizlice Müslüman kimliklerini korumaya çalışan Endülüslülerdir. Dünya tarihindeki büyük sürgünler arasın­da önemli bir yer tutan "Morisko göçü", Kuzey Afrika ve Batı Akdeniz’de yeni gelişmelere sebep oldu6. XVI.-XVII. yüzyıllarda Batı Akdeniz'de güçlü bir Osmanlı eyaleti olan Cezayir, Moriskolara yardım etti ve güvenli bir şekilde Kuzey Afrika topraklarına yerleşmelerini sağladı. Diğer taraftan zorunlu göçle gelen Moriskoların Cezayir'in değişik bölgelerinde yerleşmeleri sonucu, ye­ni şehirler ve kasabalar kuruldu. Moriskolar hem nitelikli nüfuslarıyla hem de zirai, sınai ve ticari birikimleriyle Cezayir ekonomisinin gelişmesine katkı sağladıla7. Moriskoların Türklerle birlikte Cezayir toplu­muna yeni bir sosyal unsur olarak katılmaları, Osmanlı Devleti’nin başarılı nüfus politikalarından biridir8. Barbaros ilk olarak, İspan­ya'da büyük bir soykırıma maruz kalan Endü­lüs Müslümanlarından 70 bin kadarını 36 gemilik bir filoyla yedi sefer düzenleyerek Cezayir’e taşıdı. Hayatları kurtarılan Endülüslüler ve Müslüman Cezayir halkı nezdinde hem Barbaros hem de Osmanlı Devleti büyük bir prestij kazandı9. 1609-1614 yılları arasında İspanya’dan Kuzey Afrika’ya yapılan son Morisko göçünde 80 bin civarındaki göçmen Tunus’a yerleştirildi. Böylece yaklaşık olarak sayıları 500 bin olan Moriskolar’ın Kuzey Afrika’ya göç hareketi tamamlandı10. Kanuni ve Barbaros’un Cezayiri Kanunî Sultan Süleyman Barbaros’u Ceza­yir beylerbeyi sıfatı ile Osmanlı do­nanmasının başına getirdi. Böylece, 1534’te Cezayir doğ­rudan doğruya bir Osmanlı beylerbeyliği haline geldi11. Cezayir Barbaros döneminde ele geçi­rilen ganimetlerle daha da zenginleşti. Barbaros, Osman­lı donanması ile yaptığı ilk seferde 1534’te Tu­nus'u ele geçirdiyse de İmparator V. Karl'ın (Şarlken) gönderdiği donanma ve yerlilerin isyanı yüzünden geri çe­kilmek zorunda kaldı. Fakat 1536'ya ka­dar Sahil ve Tel bölgesi şehirlerinin ço­ğunu ele geçirerek otoritesini güçlendirdi. 1538'de Andrea Doria kumandasındaki Haçlı donanmasını Preveze'de yenilgiye uğratarak asıl gücünü ve büyük bir komutan olduğunu gösterdi. Bu zaferiyle, Orta Akde­niz'de Osmanlı üstünlüğünü sağladı. Karşı saldırıya geçen İmparator V. Karl komutasındaki İspanya donanması­ 1541’de, büyük bir yenilgi daha aldı. Barbaros’un 1546’da vefat etmesinden sonra, görev alan beylerbeyleri Vehran dışında bütün Ceza­yir'i kontrolleri altında tutmayı başardılar. Hüseyin ve Kılıç Ali Paşalar dö­neminde Fas'ın merkezine kadar ilerle­me kaydedildi. Ayrıca İspanyollar'ın Hafsî Devleti'ne yardım etmesine rağmen bütün Konstantin eyaleti Türk hâkimi­yeti altına alındı12. Osmanlı Devleti, İspanyollar ile yapılan savaşlarda, 1510- 1551 yıllarında Trablus üzerinde egemenlik tesis etmek için çaba harcamıştı. Nitekim, İspanyolların elinde bulunan Trablus, 1551’de Osmanlı Devleti'ne bağlı hale gelmiştir. İspanyollar Tunus'u da ele geçirmek için mü­cadele etmişler; bu mücadelelerin sonunda Osmanlılar başarılı olmuş ve Tunus 1574'te Osmanlı Devleti'ne bağlanmıştır. Osmanlı Devleti'nin Cezayir, Tunus ve Trablus'u sınırları içine alması ve Fas ile ilişkilerinin iyileşmesi; Osmanlıların Siyah Afrika ile komşu olması ve Büyük Sahra'daki ka­bilelerle ve devletlerle ilişki kurması so­nucunu doğurmuştur. XVIII. ve XIX. Yüzyıllarda Değişen Dengeler ve Osmanlı Cezayiri Osmanlı Devleti'nin XVIII. yüzyılın ikinci yansından itibaren peş peşe kaybetmeye başladığı savaşlar hem iç politikada hem dış politikada yeni parametrelerle hareket etmesini zorunlu kılmıştır. Osmanlı Devleti'nin diğer Müslüman topluluklarla ilk defa temasa geçmesi, I. Abdülhamid'in ısrarlı dayanışma arayışlarının sonucudur. 1770'de Ruslar'ın Cebelitarık Boğazı'nı geçip Çeşme'deki Osmanlı donanmasını yakması Osmanlı Devleti’nin Akdeniz'den gelebilecek tehditleri yeniden değerlendirmesine yol açtı. Bu bağlamda, Osmanlı Devleti, Cebelitarık Boğazı'ndan geçerek kendisine yönelecek yeni bir tehlikeyi önlemek amacıyla hem İspanya'ya, hem de Fas'a elçi göndermiştir. Ayrıca, Osmanlı padişahı I. Abdülhamid 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’nın üçüncü maddesiyle Kırım'daki Müslümanların halifesi yani dini lideri olmuştu. Bu madde, Osmanlı Devleti'nin izleyeceği yeni dış politikanın kayda geçmiş bir ilkesiydi ve temel amaç; siyasi otoritesini kaybettiği topraklarda manevi otoritesini korumaktı. Böylece, Müslüman topluluklar üzerinde halifelik bir siyasi otorite olarak görülmeye ve kullanılmaya başlandı13. 1830'a kadar Türk hâkimiyetindeki Cezayir, Kuzey Afrika'da Garp ocakları adı verilen özerk bir yönetime sahipti. Cezayir merkez açısından en güç kontrol edilebilen eyaletti. Başındaki Beylerbeyi ya da vali padişaha tâbi olmakla beraber özerk hareket edebiliyordu14. Cezayir ocağı sayısı 20.000'i geçmeyen askerî bir yapıya sahipti. Buradaki askerlerin büyük bir kısmı Aydın, İzmir, Manisa, Muğla gibi Anadolu kıyılarından hatta ihtiyaç durumunda Sivas ve Diyarbakır gibi yerlerden de getirilen, denizciliğe yatkın köylü sınıfından gemicilerdi. Bun­lar ocağa kaydedildikten sonra karada veya gemilerde görevlendirilir, ağalığa kadar yükselebilirlerdi15. Garp ocakları içinde Cezayir en büyük donan­maya sahipti. Ancak, askerî sınıfın temelini İstanbul'dan gönderi­len yeniçeriler meydana getirirdi. Yeniçerilerin başında komutan olarak bir ağa bulunurdu. Ayrıca Türklerden ve mehâzin denilen yerli kabilelerden süvari birlikleri vardı. Bunlar hazır asker olarak kervanları korumak, vergilerin tahsiline yardım etmek, kabileleri kontrol etmek gibi görevler yapardı. Eyalet gelir­lerinin büyük bir kısmı bir tür denizcilik faaliyeti olan korsanlık yoluyla sağlanıyordu. Akdeniz dışına da çıkan denizciler Cebelitarık Boğazı'nı geçip Kanarya adaları, İngiltere, İr­landa, Hollanda, Danimarka, hatta İzlan­da adasına kadar uzanan bir sahada korsanlık faaliyeti yapıyorlardı. Osmanlı Devleti ile ticaret antlaşma­sı bulunan Fransa, Cezayir dayısıyla de­niz ticareti güvenliği için 1629’da ayrıca bir antlaş­ma yapmak zorunda kaldı. İngiltere ve Hollanda da 1636’da Cezayir’le benzeri şekilde antlaşma imzaladı. XVIII. yüzyıla doğru Fransız ve İngiliz donanmalarının güçlenmesi karşısında Akdeniz'deki dengeler değişmeye başladı. Cezayirlilerin korsanlık faaliyeti azalınca gelirlerde büyük kayıplar oldu. Ekonomi daralınca Cezayir'­de nüfus da azalmaya başladı. Bunun sonucunda XVIII. yüzyılın ikinci yarısında donanma mecburen küçüldü. Yeni­çerilerin sayısı da düşürülüp 5.000'e kadar indirildi. Denizcilik gelirlerinin dramatik biçimde düşmesi vergilerin arttırılmasına neden oldu. Doğal olarak ekonomik kaynakları tükenen halkın tepkisi arttı ve is­yanlar ortaya çıktı. 1671'den sonra ba­şa geçen yirmi sekiz dayının yarısı halk ve asker tarafından devrilip katledildi16. Napolyon 1798'de Mısır'ı işgal edince, Cezayir de Fran­sa'ya savaş ilan etti. Arkasından Cezayir kuvvetleri, Annabe yakınlarındaki Fransızlara ait Bastion ticaret merkezini işgal etti. Burası 1578’de mercan avlamak, vergi vermek ve kale inşa etmemek şartlarıyla Fransızlara verilmişti. Fran­sız ticaret merkezi ancak 1817'de geri verildi. Cezayir denizcilikte önemini kaybe­derken İngilizler Akdeniz’de üstünlük kurmaya başladı. İngilizler ilk olarak Osmanlı ittifakıyla Ebûkır deniz savaşında yenilgiye uğrattıkları Fransızları, 1805'te Trafalgar deniz savaşın­da ikinci kez yendi. 1815 Vi­yana Kongresi'nde denizlerde korsanlığın kaldırılmasına karar veril­di. 1816’da İngiltere öncülüğünde Avrupa devletleri Cezayir'e Lord Exmont kuman­dasında bir donanma gönderdi. Cezayir şehri topa tutuldu, ge­mileri batırıldı. Bunun üzerine Cezayir da­yısı İngiltere ve Hollanda ile anlaşmak zorunda kaldı17. Yelpaze/Tokat Olayı ve Cezayir’de Fransız İşgali Cezayir dayısı İzmirli Hüseyin Paşa, Fransa'nın işgal için bahane edilen “yelpaze olayı” veya “tokat olayı” olarak bilinen hadisenin baş aktörü oldu. Fransız hükü­meti Bacri ve Busnak adlı iki Cezayirli Yahudi tüccardan 5 milyon frank borç para ve bir miktar hububat almıştı. Fran­sa imparatorluk idaresine geçince bu borcun ödemesini durdurdu. Cezayir Dayısı Hüseyin Paşa, bu tüccarların hakkını almak için bazı Fransız ge­milerine el koydu. Bu şekilde iki taraf arasında fiilî gerginlik başladı. Ramazan bayramı sebebiyle Dayı Hüseyin Paşa kendi sarayında 28 Nisan 1827 günü bir davet verdi. Bu sırada Fransız konsolosu Pierre Deval ile Fransa’nın borçları yüzünden tartıştı. Hüseyin Paşa Deval’in konuyla ilgilenmemesi sebebiyle elindeki yelpaze ile yüzüne vurunca bunu tokat atmak suretiyle bir hakaret sayan Fransa ile Ceza­yir arasındaki ilişkiler kesildi. Fransa planladığı harekâtı baş­latarak 16 Haziran 1827'de Cezayir'e sa­vaş ilân etti ve büyük bir donanma ile Cezayir sahillerini abluka altına aldı18. O sıra­da Yunan isyanıyla uğraşmakta olan Ba­bıâli, İngiltere'nin de isteğiyle arabulu­cu olarak Tâhir Paşa'yı Fransızlar tara­fına gönderdi. Fransızlar Tâhir Paşa'nın gemisine el koyarak paşayı Toulon'a gö­türdüler. Babıâli, Cezayir'in Fransızlar'a karşı tek başına savaşabilecek kadar güçlü olduğunu düşünüyor ve savaşa fi­ilen karışmak istemiyordu. Esasen Ce­zayir'e kuvvet gönderme imkânı da yok­tu. 20 Ekim 1827'de İngiliz, Fransız ve Rus ortak donanması Navarin'de Os­manlı donanmasını yaktı19. Cezayir'in bu durumu, iç sorunlarla boğuşan Fransa için toplumunu kontrol edebilme ve bir dış hedef doğrultusunda bütünleştirmek gibi bir çözüm sunabilirdi. Öyle ki, Osmanlı Devleti'nin 1828-1829'da Rusya ile yap­tığı savaşı kaybetmesi, Yunan isyanla­rı gibi sebepler, Ce­zayir’i Fransa için kolay bir lokma haline getirdi. İngiltere karşısında karada ve denizde gerileyen Fransa, Cezayir'i ele geçirmek suretiyle yeniden güç gösterisinde bulunabilirdi. Böylece, sömürge sahibi olacağı gibi İngiltere'ye karşı da Akdeniz'de üs­tünlüğü ele geçirip Akdeniz ticaretin­den daha büyük pay alabilecekti. Fransızlar nihai işgal amacıyla bir ordu göndermeden önce 3 yıl tereddüt ettiler20. 1830'a gelindiğinde ciddi bir iç bunalım yaşa­yan Fransa hükümeti, kamuoyunun dik­katini dışarıya yönlendirmek için yeni bir fırsat arayışındaydı. İşsizlikten kaynaklanan sosyal ve ekonomik kriz en çok muhalefetin işine yarıyordu. İktidar ise Fransa'ya "toprak" kazandırmak suretiyle muhalefeti susturmayı amaçlıyordu21. Fransızlar 14 Haziran 1830 tarihinde Ce­zayir'e General Bourmont kumandasın­da büyük bir donanma ve 37.000 kişi­lik bir kuvvet gönderdi. 5 Temmuz 1830 günü Cezayir şehri­ni işgal ettiler. Fransızlar'ın ilk işi, Türkleri ülkeden çıkarmak oldu22. Amaçları, Cezayir’i kolayca kontrol edebilmekti. Cezayir'in bütü­nünü ele geçirmeleri, Konstantin Beyi Hacı Ahmet’in teslim olması ve Emîr Abdülkâdir kumandasındaki direnişçilerin 1847’de yenilmesi­nden sonra 10 sene kadar sürdü23. Yukarıda sayılan olumsuz şartlara Mısır’da Mehmet Ali Paşa’nın isyan edip Osmanlı ordusunu üst üste mağlup etmesi de eklenince Babıâli Cezayir’deki Fransız işgaline asker göndermek suretiyle müdahale edemedi. Ancak basın yoluyla Cezayir’deki direniş hareketine destek verdi. Direnişin Sembolü Keçiova Camii TİKA tarafından restore edildi Kuruluşu 1436 yılına kadar geri giden ancak ABD gemilerinden vergi almak üzere bir anlaşma yapan Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından 1792 yılında yeniden genişletilerek yapılan Keçiova Camii 1830 yılında Fransız işgaline karşı direnişin sembolü olmuştu. Fransa direnişe karşı toplanan ve camiye sığınan halkı katletmekten kaçınmayınca meydanın adı şüheda meydanı oldu. Cezayirlilerin tüm tepkilerine rağmen, Katedrale çevrilen Camii yaklaşık 130 yıl sonra, 1962’de Cezayir’in bağımsızlığını kazanmasıyla tekrar camiye çevrildi. Bu kutsal mekan 2003 yılındaki depremden zarar gördü ve 2008 yılında ibadete kapatılmak zorunda kalınca 2013 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla TİKA tarafından uzun yıllar süren bir restorasyondan sonra tekrar ibadete açıldı. Sonuç Cezayir’in işgaliyle Afrika’da sömürgecilik rekabeti yeni bir sürece girdi. Fransız ordusu 14 Haziran 1830’da Cezayir yakınlarındaki Sidi Ferruc yakınlarına çıktığında, Avrupalı diğer güçler de Roma İmparatorluğu’nun gerçek varisi oldukları iddialarıyla, yeniden Kuzey Afrika’yı işgal etme yarışına girdiler. Fakat bu süreç çok zorlu ve yavaş yavaş ilerlemek durumunda kaldı. Arapların 1200 yıl önceki ilerlemelerinden daha yavaş olduğu gibi çok daha zorluydu. İlk adım yani Cezayir’in boyun eğdirilmesi çeyrek yüzyıldan daha uzun bir zaman aldı. Son adımlar yani Fas’ın taksimi ve Trablus’un işgali de uzun yıllar aldı. 1830 ile 1911 arasında geçen yaklaşık 80 yıllık süreçte Kuzey Afrika’nın tamamı en azından ismen bir kere daha Avrupa hâkimiyetine girmiş oldu. Ancak bu durum da uzun sürmedi ve yaklaşık 40 yıl sonra, II. Dünya Savaşı’nın ardından Kuzey Afrika ulusları soykırıma varan uygulamalara rağmen, birer birer bağımsızlıklarını kazandılar. Cezayir’de 130, Tunus’ta 80, Fas ve Libya’da 40 yıl gibi süren sömürge devri 1950’li yıllardan itibaren son buldu. Os­manlı Devleti, Doğu ve Batı Akdeniz'de sömürgeci devletlere karşı İslam dünyasının koruyuculuğunu üstlendi. Cezayir ve Kuzey Afrika, Türkler sayesinde İspanya ve Portekiz’den kaynaklanan büyük bir felaketten kurtuldu. Aynı dönemde, İspanya’nın Güney Amerika’da işgal ettiği devletlere uyguladığı politika tam bir soykırımdı. Eğer İspanya Cezayir'den başlayarak Kuzey Afrika’yı işgal etmeye muvaffak olsaydı, Endülüs ve Güney Amerika’da yaptıklarını orada da yapması kuvvetli bir olasılıktı. Osmanlı egemenliği altındaki üç yüzyılda, Cezayir Devleti’nin gelecekteki sınırları belirlenmiş ve idare geleneği bu dönemde başlamıştır. Benzeri durum Tunus ve Libya için de geçerlidir. Dipnotlar [1] Archibald Cary Coolidge, “The European Reconquest of North Africa”, The American Historical Review, vol. 17, No. 4 (July1912), s.727. [2] Atilla Çetin, " Garp Ocakları", DİA, İstanbul, 1996, XIII/382-383. [3] Kemal Kahraman, “Cezayir”, DİA, İstanbul, 1993, VII/486. [4] Mohammed Derradj, Osmanlılar’ın Cezayir’e Girişi (1512-1543), (Basılmamış Doktora Tezi) İstanbul, Marmara Üniversitesi, 2006, s. 201. [5] Mehmet Özdemir," Endülüs Müslümanlarına Osmanlı Yardımı", Türkler, Ankara; Yeni Türkiye Yayınları, 2002, IX/393-394. [6] Bu konuda daha fazla bilgi için bkz., Benafri Chakib, Endülüs'te Son Müslüman Kalıntısı Morisko'ların Cezayir'e Göçü Ve Osmanlı Yardımı (1492-1614), (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi) Ankara; Hacettepe Üniversitesi, 1989, s.94-124. [7] Mohammed Derradj, a.g.t., s. 32-34. [8] Daha fazla bilgi için bkz., Benafri Chakib, a.g.t., s.125-149. [9] Benafri Chakib, a.g.t., s. 53. [10] Moriskoların toplam nüfusu hakkındaki görüşler için bkz., Benafri Chakib, a.g.t., s. 50-51 ve 124. [11] İdris Bostan, Osmanlı Bahriye Teşkilatı: XVIII. Yüzyılda Tersane-i Amire, Ankara; TTK, 1992, s. 30. [12] Kemal Kahraman, a.g.m., s. 486-487. [13 Nazire Karaçay Türkay, 18. Yüzyılın İkinci Yarısında Osmanlı Fas İlişkileri: Seyyid İsmail ve Ahmed Azmi Efendilerin Fas Elçilikleri, (1785-1788), (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Karadeniz Teknik Üniversitesi, Trabzon, 2004, s. 53. [14] Aziz Samih İlter, Şimali Afrika’da Türkler, İstanbul; Vakit Gazete Matbaası, 1934, I/89. [15] Kemal Kahraman, a.g.m., s. 487. [16] Kemal Kahraman, a.g.m., s. 487-488. [17] Archibald Cary Coolidge, a.g.m., s. 729. [18] Tuncay Karakaçan, Cezayir’de Fransız İşgali, 1830-1871, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Gazi Üniversitesi, Ankara, 2004, s. 19-21. [19] Kemal Kahraman, a.g.m., s. 488; Tuncay Karakaçan, a.g.t., s. 25-26. [20] Archibald Cary Coolidge, a.g.m., s. 729-730. [21] Ali Nedjmi, Emir Abdülkadir’in Cezayir’deki Direniş Hareketi ve Osmanlı Topraklarında Yaptığı Faaliyetler, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Marmara Üniversitesi, İstanbul, 1992, s. 17-18. [22] Roger Letourneau, “Social Change in the Muslim Cities of North Africa”, The American Journal of Sociology, Vol. 60, No. 6 (May, 1955), s. 527. [23] Davut Dursun, “Cezayir, Sömürge Dönemi” DİA, VII/ 489-490. [24] Thomas Willing Balch, “French Colonization in North Africa”, The American Political Science Review, Vol. 3, No. 4 (Nov., 1909), s.539; Archibald Cary Coolidge, a.g.m., s. 730. Kaynakçalar BALCH, Thomas Willing, “French Colonization in North Africa”, The American Political Science Review, Vol. 3, No. 4 (Nov., 1909). BOSTAN, İdris, Osmanlı Bahriye Teşkilatı: XVIII. Yüzyılda Tersane-i Amire, Ankara; TTK, 1992. CHAKİB, Benafri, Endülüs'te Son Müslüman Kalıntısı Morisko'ların Cezayir'e Göçü Ve Osmanlı Yardımı (1492-1614), (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi) Ankara; Hacettepe Üniversitesi, 1989. COOLIDGE, Archibald Cary, “The European Reconquest of North Africa”, The American Historical Review, vol.17, No. 4 (July1912). ÇETİN, Atilla, " Garp Ocakları", DİA, İstanbul, 1996, XIII/382-383. DERRADJ, Mohammed, Osmanlılar’ın Cezayir’e Girişi (1512-1543), (Basılmamış Doktora Tezi) İstanbul, Marmara Üniv., 2006. DURSUN, Davut, “Cezayir, Sömürge Dönemi” DİA, VII/ 489-490. İLTER, Aziz Samih, Şimali Afrika’da Türkler, İstanbul; Vakit Gazete Matbaası, 1934. ÖZDEMİR, Mehmet," Endülüs Müslümanlarına Osmanlı Yardımı", Türkler, Ankara; Yeni Türkiye Yayınları, 2002, IX/393-394. KAHRAMAN, Kemal, “Cezayir”, DİA, İstanbul, 1993, VII/486-488. KARAKAÇAN, Tuncay, Cezayir’de Fransız İşgali, 1830-1871, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Gazi Üniversitesi, Ankara, 2004. LETOURNEAU, Roger, “Social Change in the Muslim Cities of North Africa”, The American Journal of Sociology, Vol.60, No. 6 (May, 1955). NEDJMİ, Ali, Emir Abdülkadir’in Cezayir’deki Direniş Hareketi ve Osmanlı Topraklarında Yaptığı Faaliyetler, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Marmara Üniversitesi, İstanbul, 1992. TÜRKAY, Nazire Karaçay, 18. Yüzyılın İkinci Yarısında Osmanlı Fas İlişkileri: Seyyid İsmail ve Ahmed Azmi Efendilerin Fas Elçilikleri, (1785-1788), (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Karadeniz Teknik Üniversitesi, Trabzon, 2004.

12

dk.

Sarı Saltuk Baba: Balkanlar'da Bir İslam Öncüsü

2 Eylül 2022

Sarı Saltuk Baba: Balkanlar'da Bir İslam Öncüsü

"Sarı Saltuk, hayatının sonuna kadar Dobruca’da bir Türkmen babası olarak İslâmlaştırma gayretinde olan bir Alperen-gazi derviştir." Alevî Bektaşî geleneği içerisinde Hacı Bektaş-ı Veli’den sonra aktüalitesini en fazla sürdüren Türkmen babası olarak kabul edilebilecek1 Sarı Saltuk,2 XIII. yüzyılda yaşamış, gerçek kimliği menkıbe ve efsanelerle iç içe geçmiş bir şahsiyettir.3 Sarı Saltuk hakkında ilk bilgi veren kitabı4 kaleme alan İbn Serrâc'ın 5; “Şeyh Saltuk, evliyanın büyüklerinden, tarikat önderlerinden ve seçkinlerden olup, pek çok kerametleri, açık burhanları, muazzam halleri, sayısız ve her zaman geçerli güzel menkıbeleri vardır”, 6 ifadeleriyle tanımladığı Sarı Saltk, gayrimüslimlerle mücadele eden bir alperen, gazi-derviştir.7 İbn-i Serrâc, Sarı Saltuk’ın şemaili hakkında da -kumral/sarışın olduğu gibi- bazı bilgiler vererek kendi eserini Şeyh’in8 (Sarı Saltuk) vefatından yaklaşık on sekiz yıl sonra yazdığını belirtmiştir. İbn-i Serrâc’ın "kendisine Şam’da çokça nasihat ettik" gibi ifadelerinden ve aktardığı bilgilerden Sarı Saltuk’ı çok iyi tanıdığı ve Saltuk’ın Deşt-i Kıpçak bölgesine gelmeden önce Suriye’de bulunduğu ortaya çıkmaktadır.9 Bu bağlamda Sarı Saltuk’ın özellikle de gençlik yıllarında Memluklular’la bir irtibatının olabileceği iddia edilmektedir.10 Saltuk’ın yaş itibariyle ve ilmi yönüyle meşhur İbni Teymiyye’ye benzediğini ifade eden11 İbn-i Serrâc, eserinde “Saltuk et-Türkî” başlığı altında, Sarı Saltuk’ın Kıpçakça “Sakçı” denilen bir beldede oturduğu12, küffara karşı sefere çıktığı, birçok kerametinin olduğu, etrafındaki insanlara liderlik yaptığı, Rifaî tarikatı geleneğine mensup, gayrimüslimlerin içinde faaliyet gösteren, birçok kişinin ihtidasına vesile olan bir zat olduğu, sufiyane bir hayat yaşadığı,13 müvelleh14 bir derviş olduğu, 70 yaşlarında hicri 697 (miladi 1297/1298) tarihinde vefat ettiği, vefatından sonra na’şını farklı ülkelere götürmek isteyenlerin olduğu gibi Sarı Saltuk’la ilgili aydınlatıcı birçok önemli tarihi bilgi aktarır.15 Sarı Saltuk’ın Dobruca iskânı öncesi ve sonrası dönemde yaptığı faaliyetler hakkında fazla bilgi bulunmuyor. Hakkında ilk bilgileri -ilk verilere göre- İbn Batuta vermiştir. Onun hakkında daha sonra bilgi verenler, Yazıcıoğlu’nun Tevârih-i Âl-i Selçuk’u, Seyyid Lokman’ın Oğuznâme’si, Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’si, İbn Kemal’ın Târih-i Âl-i Osmân ve Müneccimbaşı Derviş Ahmed’in Câmiu’d-Düvel’idir.16 Machiel Kiel, İbn Batuta Seyahatnâmesi’nden çok önce 1316 yılında kaleme alınmış bir yazma esere ulaşarak bu konuda eser verenler arasında İbn Batuta’yı ikinci sıraya düşürmüştür17 ki bu eser İbn es-Serrâc’ın eseri olan Tuffâhul’l-Ervâh ve Miftâhu’l-İrbâh isimli eseri olsa gerektir.18 Türkiye’de tarihi kaynakların dışında, bilimsel anlamda Sarı Saltuk’tan ilk bahseden kişi Şemsettin Sami’dir. Kamûsu’l-Âlam’ında Sarı Saltuk’ın Rumeli’de kerametler gösteren ve gazalarda bulunan bir evliya olduğunu söylemektedir.19 Evliya Çelebi’ye göre Buhârâ’lı olan20 Sarı Saltuk’ın soyu Battal Gazi’ye dayanmaktadır.21 M. 1210-1215 yıllarında Batı Karadeniz Bölgesi’nde doğup, XII. yüzyılın sonlarına doğru 1296-1300 yıllarında bugünkü Romanya’nın Dobruca bölgesinde şehit edildiği tahmin edilmektedir.22 Saltuk-nâme’ye göre ise Sarı Saltuk, doksan dokuz yıl yaşamış ve düşmanları tarafından zehirlendikten sonra hançerlenerek şehit edilmiştir.23 Sarı Saltuk’a izafe edilen on altı makamının bulunduğu bilinmektedir. Bunlar Tunceli-Hozat; Diyarbakır, Niğde-Bor; Kütahya-Tavşanlı; İznik; İstanbul-Rumeli Feneri; Kırklareli-Babadağı; Edirne; Sinop; Denizli-Nazilli; Romanya-Dobruca; Kırım; Lehistan; Bulgaristan; Bosna Hersek ve Dimatoka’daki türbelerdir.24 Babasının adı Seyyid Hasan olup, Melik Danişmend Gazi’nin25 gazalarından biri olan Amasya Kalesi Kuşatması’nda şehit düşmüştür.26 Üç yaşındayken babasız kalan Saltuk'ın yetiştirilmesini Seravil adındaki bir lala üstlenmiştir. Bu şahıs onu devrin ulemâsından Abdülaziz adındaki bir zata teslim etmiş, Saltuk da ondan ilim tahsil etmiştir. Babasının ölümüyle birlikte kesilen “dirlik” sebebiyle geçim sıkıntısına düşer. Sebüktekin soyundan gelen Sultan Süleyman Şah’tan ona dirlik bağlaması rica edilir. O da babasının dirliğini o sırada on dört yaşına ulaşmış olan Sarı Saltuk’a bağlar.27 Saltuk’ın tarih sahnesinde ilk görünüşü, Anadolu Selçuklu Devleti’nin Moğol hâkimiyeti altına girmesinden itibaren baş gösteren saltanat mücadeleleri dönemine rastlar. 1240 yılındaki Babaîler İsyanı’nın28 akabinde zayıflama emareleri gösteren Anadolu Selçuklu Devleti, 1243 Kösedağ savaşı ile fiilen Moğollara yenik düşer. O sırada tahta oturan II. Gıyaseddin Keyhusrev acz içerisindedir. Moğollar, Anadolu topraklarını peyderpey almaya başlarlar. 1246’da ölen II. Gıyaseddin Keyhusrev, arkasında üç şehzade bırakır. II. Gıyaseddin Keyhusrev’in küçük oğlu Alaaddin’i veliaht tayin etmesine rağmen, dönemin dirayetli veziri Celaleddin Karatay’ın önerisiyle üç şehzadenin birlikte tahta oturmasına karar verilir. Vezir Celalettin Karatay da saltanat nâibi olur. Ancak diğer devlet adamlarının bazıları taht konusundaki farklı düşüncelerinden dolayı kargaşa başlar. Bunun akabinde Anadolu Selçuklu Devleti’nde uzun bir müddet devam edecek olan taht kavgaları baş gösterir.29 Dönemin bazı devlet adamları Rükneddin’i (II. Kılıçarslan), tek başına tahta çıkarmak için harekete geçerler. Celaleddin Karatay ise ağırlığını İzzeddin’den (II. İzzeddin Keykavus) yana koyar. En küçük şehzade olan II. Alaaddin Keykubat ise Moğolların desteğiyle tahta tek başına oturma planı yaptığı şüphesiyle ağabeyleri tarafından öldürtülür. Böylece Selçuklu tahtı iki sultana kalmış olur. Ne var ki, iki devlet adamının arasının açılması sonrasında taht kavgası devam eder. Uzun mücadeleler ve savaşlara sahne olan -toplam on altı sene- taht kavgasından sonra, Moğolların desteğiyle IV. Rükneddin Kılıçaslan galip gelir. Annesi Bizans imparatorluk ailesine yakın bir rahibin kızı olan II. İzzeddin Keykavus, karısı, iki oğlu, annesi ve meşhur iki dayısı Kir Haye ve Kir Kedid ile Antalya’ya geçer. Burada, anne tarafından yakınlığı olan Bizans İmparatoru VIII. Mihail Paleologos’a elçi göndererek kendisini, ailesini ve yakın adamlarını yanına alması için ricada bulunur. Talebi olumlu karşılanınca II. İzzeddin Keykavus, Bizans başkentine ayak basar.30 Bizans İmparatoru’ndan ciddi yakınlık ve iltifat gören II. İzzeddin Keykavus, belirli bir zaman sonra İmparator’un huzuruna çıkıp şehir hayatının kendilerini sıktığını, kendilerine kışın kışlayacak, yazın da yazlayacak bir arazi tahsis edilmesini ve buraya Anadolu’dan kendilerine tabi Türkmenleri getirtip birlikte yerleşmek istediklerini ifade eder. İmparator VIII. Mihail, Türkmen boylarının getirtilme talebinden şüphelense de, bu arzuyu kabul ederek onlara Bizans ile Deşt-i Kıpçak arasındaki -bugün bir kısmı Bulgaristan bir kısmı Romanya sınırlarında Karadeniz’e sahili olan- o vakitler gayri meskûn olan Dobruca arazisini tahsis eder. İşte yaşanan bu olaylardan sonra 1263-64 yıllarında Sarı Saltuk’ın liderliğindeki “Türkmen İskânı” başlamış olur.31 Yaklaşık on-on iki bin kişilik Çepnilerden oluşan bir Türkmen aşireti bu iskânı gerçekleştirir.32 Bu Çepniler, Balıkesir yöresinde Karasioğulları havalisinde yaşayan Türkmenlerdir.33 İşte Sarı Saltuk, bu grubun liderliğini yaparak II. İzzeddin Keykavus’un isteğiyle bu iskânı gerçekleştirmiştir. Ancak II. İzzettin’in neden Sarı Saltuk’ı bu konuda tercih ettiği hususunda kaynaklarda herhangi bir bilgi bulunmuyor. Bu konuda şöyle bir tahmin yürütülebilir: II. İzzeddin Anadolu’da Moğol hâkimiyetine karşı bir politikadan yana tavır takınmış olduğundan kendisi gibi Moğollardan hoşlanmayan Türkmenlerle yakınlık kurmuştur. II. İzzeddin’in Sarı Saltuk’ı seçmesi bu çerçevede gerçekleşen bir ilişkiden kaynaklanmış olabilir.34 Sarı Saltuk, yönetimindeki Türkmen aşiretiyle hemen Dobruca’ya gitmemiş, önce Konstantinopolis’e uğramıştır. İskân gerçekleştikten sonra II. İzzeddin, Bizans İmparatoru’na düzenlemeye çalıştığı komplodan dolayı tutuklanmıştır. II. İzzeddin, Altın Ordu Devletinin Han’ı Berke Han tarafından kurtarılmıştır. Akabinde II. İzzeddin ve Dobruca’daki Türkmenler, Deşti Kıpçak’a yerleştirilmiştir. Burası da tıpkı Dobruca gibi steplerle kaplı bir bölgedir. II. İzzeddin Altın Ordu Devleti’nin başkenti Saray’da on beş sene yaşadıktan sonra vefat eder. II. İzzeddin’in vefatından sonra Berke Han’dan müsaade alan Türkmenler Sarı Saltuk’ın liderliğinde Dobruca’ya geri dönerler, bu Türkmen grubunun hem dinî hem de siyasî lideri yapan Sarı Saltuk'dır.35 Yukarıda belirtildiği üzere Sarı Saltuk hakkında ilk bilgi verenlerden biri olan İbn Batuta’nın Seyahatnâme’sinde konuyla ilgili kısa bir bölüm bulunmaktadır: “Nihayet Baba Saltuk adıyla tanınan Türklerin yaşadıkları toprakların sonu olan yere geldik. Baba, bütün Barbarlarda olduğu gibi aynı kavramı ifade etmektedir. Yalnız bunlar “ba”yı kalın söylemekte idiler. Kendi inançlarına göre Saltuk insanüstü birtakım güçlere sahip imiş. Ancak anlatılanların dinimizin kaideleri ve umdeleri ile bağdaşmasına imkân yoktur.”36 Sarı Saltuk hakkında fazla bir bilgi bulunmaması İbn Batuta’nın asıl notlarının kaybolmasıyla alakalı da olabilir. Batuta’nın yukarıdaki ifadelerinden, Sarı Saltuk’ın ölümünden yaklaşık elli yıl sonra onun yaşadığı yerlere gittiği ve Sarı Saltuk isminin de bu süreçten sonra bir kült haline geldiği görülmektedir. Saltuk’ın bu bölgede itibar gören biri olması; Bizans İmparatoru tarafından rehin alınan ve rahip olarak yetiştirilmeye çalışılan II. İzzettin’in oğlunu rica edip geri almasıyla anlaşılıyor. Çocuk, Sarı Saltuk eliyle yeniden İslâm’a dönmüş ve onun müridi olmuştur. Daha sonradan Barak Baba diye ünlenen İsmailî derviş işte budur.37 Balkanlar’da Sarı Saltuk’ın faaliyetleri sonucu oluşan bir İslâmlaşma sürecinden bahsedilebilir. Bu zât iskân reisi olarak maiyetindekilerle birlikte etrafa birtakım gazalar düzenlemiştir. Ancak Sarı Saltuk sistemli bir şekilde İslâm propagandası yapan bir misyoner değildir. Saltuk, hayatının sonuna kadar Dobruca’da -diğer Türkmen babaları gibi- İslâmlaştırma gayretinde olan bir Alperen-gazi derviştir.38 Dipnotlar [1]Ahmet Yaşar Ocak, “Balkanların İslamlaşması Sürecinde Sarı Saltık’ın Yeri ve Bazı Problemler Sarı Saltık’ın Kimliği ve Tarihsel Rolü”. Toplumsal Tarih c. 17, sy. 97 (Ocak 2002): 25. [2] Sarı Saltık’ın isminin telaffuzu konusundan ortak bir kullanım yoktur. [3] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık: Popüler İslam’ın Balkanlardaki Destanî Öncüsü (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yay., 2002), VII. [4] Bu eser Nejdet Gürkan, M. Necmettin Bardakçı, M. Saffet Sarıkaya tarafından yapılan bir çalışma dâhilinde tercüme edilip neşredilmiştir. Kitap Yayınevi, İstanbul, 2015. [5 Muhammed b. Ali İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh ve Miftâhu’l-İrbâh, Haz. Nejdet Gürkan, M. Necmettin Bardakçı, M. Saffet Sarıkaya (İstanbul: Kitap Yay., 2015), 61. [6] İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh, 324. [7] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, 71, 127; İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh, 67. [8] İbn es-Serrâc, Sarı Saltık için bazen “Şeyh” ifadesini kullanıyor. [9] İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh, 325-26. [10] İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh, 65. [11] İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh, 325. [12] Bugünkü adıyla Byelgorod-Dinyestrovski şehri civarında. Bkz.: İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh, 65. [13] İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh, 67. [14] Bu kavram için bkz.: İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh, 48-51. [15] Ayrıntılı bilgi için bkz.: İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh, 319-327. [16] Kemal Yüce, Saltuk-Nâme’de …Efsanevî Unsurlar, 20; M. Fuad Köprülü, “Abu’l-Hayr-ı Rumi, Saltuknâme (XV. Asır)”, TTK, Belleten, VII/ 27, (Ankara 1943): 430. [17] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, s. 4. [18] Ayrıntılı bilgi için bkz.: İbn es-Serrâc, Tuffâhul’l-Ervâh, 18 [19] Kemal Yüce, Saltuk-Nâme’de …Efsanevî Unsurlar, 50. [20] Franz Babinger-Fuad Köprülü, Anadolu’da İslâmiyet, çev. Ragıp Hulusî, haz. Mehmet Kanar, (İstanbul: İnsan Yay., 1996), 37; Kemal Yüce, Saltuk-Nâme’de Tarihî, Dinî ve Efsânevî Unsurlar (Ankara: Kültür Bakanlığı Yay., 1987), 77. [21] Abülbaki Gölpınarlı, Vilâyet-nâme Manâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî (İstanbul: İnkılap Kit., t.y.), VII. [22] Kemal Yüce, Saltuk-Nâme’de …Efsanevî Unsurlar, 100. [23] Şükrü Haluk Akalın, “Ebü’l-Hayr-ı Rûmî Saltuk-nâmesi”, Türk Kültürü Araştırmaları yıl- XXXII/ 1-2, 64. [24] Talip Tuğrul, “Tunceli Alevîliğinde İnanç ve İbadet (Sarı Saltık Ocağı Örneği)”, (Yüksek Lisans tezi, Marmara Üniversitesi, 2006), 42. [25] Melik Danişment Gazinin gazalarının merkez üssü olan Harcanevan olup, bugünkü Amasya şehrine tekabül etmektedir. Bkz.: Kemal Yüce, Saltuk-Nâme’de …Efsanevî Unsurlar, 83. [26] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, 39 [27] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, 39 [28] Ayrıntılı bilgi için bkz: Ahmet Yaşar Ocak, Babaîler İsyanı Aleviliğin Tarihsel Altyapısı Yahut Anadolu’da İslam-Türk Heterodoksisinin Teşekkülü (İstanbul, Dergâh Yay., 2000). [29] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, 18-19. [30] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, 19, 26. [31] Grace M. Smith, “Some Turbes/Maqams of Sarı Saltuq, An Early Anatolian Turkish Gazi-Saint”, Turcıca XIV, (1982), 216; Ahmet Yaşar Ocak, “Sarı Saltuk ve Saltuk-nâme”, Türk Kültürü XVII, sy. 197 (1978): 266; Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, 26, 30. [32] Franz Babinger, “Sarı Saltık Dede” İslâm Ansiklopedisi, c. X (İstanbul: Milli Eğitim Bas., 1979), 220-221; Abülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf (İstanbul: İnkılap Kit., 1992), 28. [33] Michael Kiel, “Sarı Saltık ve Erken Bektaşilik Üzerine Notlar”, trc. Fikret Elpe, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi sy. 9, (1980/2): 27; M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s. 55. [34] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, s. 71. [35] G. Leiser, “Sarı Saltık Dede”, EI2, IX: 62; Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, 67. [36] İsmet Parmaksızoğlu, İbn Batuta Seyahatnâmesinden Seçmeler (İstanbul: Milli Eğitim Bas., 1971), 102. [37] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, 80; ayrıca bkz.: Ahmet Yaşar Ocak, “Barak Baba”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 5 (İstanbul: TDV Yay., 1992), 61-62. [38] Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, 127. Kaynakçalar Akalın, Şükrü Haluk. “Ebü’l-Hayr-ı Rûmî Saltuk-nâmesi”. Türk Kültürü Araştırmaları yıl- XXXII/ 1-2, 63-87, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz’a Armağan Sayısı. Babinger, Franz. “Sarı Saltık Dede”. İslâm Ansiklopedisi. X: 220-221. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1979. Babinger, Franz - Köprülü, Fuad. Anadolu’da İslâmiyet. çev. Ragıp Hulusî, haz. Mehmet Kanar. İstanbul: İnsan Yayınları, 1996. Gölpınarlı, Abdülbaki. Vilâyet-nâme Manâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli. İstanbul: İnkılap Kitapevi, ts. — Yunus Emre ve Tasavvuf. İstanbul: İnkılap Kitapevi, 1992. İbn es-Serrâc. Muhammed b. Ali. Tuffâhul’l-Ervâh ve Miftâhu’l-İrbâh. Haz. Nejdet Gürkan, M. Necmettin Bardakçı, M. Saffet Sarıkaya. İstanbul: Kitap Yayınevi, 2015. Kiel, Michael. “Sarı Saltık ve Erken Bektaşilik Üzerine Notlar”. trc. Fikret Elpe. Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi. İstanbul. sy. 9, (1980/2): 25-36. Köprülü, M. Fuad. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1991. — “Abu’l-Hayr-ı Rumi, Saltuknâme (XV. Asır)”, TTK, Belleten, VII/ 27, (Ankara 1943): 430-441. Leiser, G.. “Sarı Saltık Dede”. EI2. IX: 62-63. Ocak, Ahmet Yaşar. Babaîler İsyanı Aleviliğin Tarihsel Altyapısı Yahut Anadolu’da İslam-Türk Heterodoksisinin Teşekkülü. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2000. — Sarı Saltık: Popüler İslam’ın Balkanlardaki Destanî Öncüsü. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2002. — “Barak Baba”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 5: 61-62. İstanbul: TDV Yayınları, 1992. — “Sarı Saltuk ve Saltuknâme”. Türk Kültürü XVII. sy. 197 (1978): 266-275. — “Balkanların İslamlaşması Sürecinde Sarı Saltık’ın Yeri ve Bazı Problemler Sarı Saltık’ın Kimliği ve Tarihsel Rolü”. Toplumsal Tarih c. 17, sy. 97 (Ocak 2002): 25-30. Parmaksızoğlu, İsmet. İbn Batuta Seyahatnâmesinden Seçmeler. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1971. Smith, Grace M.. “Some Turbes/Maqams of Sarı Saltuq, An Early Anatolian Turkish Gazi-Saint”. TURCICA XIV (Paris, 1982): 216-222. Tuğrul, Talip. “Tunceli Alevîliğinde İnanç ve İbadet (Sarı Saltık Ocağı Örneği)”, Yüksek Lisans tezi, Marmara Üniversitesi, 2006. — “Sarı Saltık’ın Tarihî ve Menkıbevî Hayatı”, Türk Dünyası Bilgeler Zirvesi: Gönül Sultanları Buluşması Bildirileri, 26-28 Mayıs 2014, (Cilt 2, ss. 117-129), Eskişehir: Türk Dünyası Kültürü Başkenti Ajansı Yayınları. — “Sarı Saltık’ın Tunceli-Hozat Makamı ve Tunceli-Hozat Sarı Saltık Ocağı”, 2. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Hoşgörü ve Barış Sempozyumu Bildirileri, 8-10 Ekim 2015, (ss. 534-547), Nevşehir: Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi. Yüce, Kemal. Saltuk-Nâme’de Tarihî, Dinî ve Efsânevî Unsurlar. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1987.

8

dk.

Selçuklu'nun Muhteris Emiri: Sadeddin Köpek

12 Ağustos 2022

Selçuklu'nun Muhteris Emiri: Sadeddin Köpek

Türkiye Selçuklularının en ihtişamlı dönemi Sultan I. Alâeddin Keykubâd’ın ölümünden sonra II. Gıyaseddin Keyhüsrev Türkiye Selçuklu tahtına oturmuştu. Bu dönemden itibaren Türkiye Selçuklu Devleti artık duraklama dönemine girmeye başladı. II. Gıyaseddin Keyhüsrev, ilk iki yılını Emir Sadeddin Köpek’in tahakkümü altında geçirmişti. Köpek’in zekâsı ve hırsı karşısında etkisiz kalan Sultan, onun devlet yönetiminde kendi çıkarları doğrultusunda istediği gibi hareket ettiğini fark edemedi. Sadeddin Köpek, devletin önemli emirlerini öldürterek kendisi için daha rahat bir ortam hazırladı ve diğer taraftan da kendisini ispatlamak amacıyla Sümeysat (Samsat) Kalesi’ne sefer yaparak burayı ele geçirdi. Bu seferinin ardından da sultanlığa göz dikti. Bu amacı için de Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in oğlu olduğu iddia etse de amacına ulaşamadı. Köpek’in baskılarından kurtulmak isteyen Sultan, bir suikast neticesinde onu bertaraf etti. Köpek’in tahakküm yılları, Türkiye Selçuklu Devleti için sonun başlangıcı sayılabilir. II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde meydana gelen Hârezmlîler meselesi, Babaîler İsyanı ve nihayetinde 1243 yılında Moğollara mağlup olunan Kösedağ Savaşı ile devlet Moğollara tâbi hale geldi. Sultan I. Alaeddin Keykubâd döneminde (1220-1237) en parlak dönemini yaşayan Türkiye Selçuklularında hem yeni fetihler ile ülke sınırları genişledi hem de halk refaha kavuşmuştu. Ancak bu iyi gidişat, I. Alaeddin Keykubâd’ın ölümü (ya da öldürülmesi) nedeniyle durdu. Sultan, ölümünden önce oğlu İzzeddin Kılıç Arslan’ı veliaht ilân ederek devletin önemli emirlerinden de bu konuda söz aldı. Fakat kendisinin ani ölümünden sonra bazı devlet adamları sultanın kararına uymayarak büyük oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev’i (1237-1246) tahta çıkardı. Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev’i destekleyen emirler arasında bulunan Emir Sadeddin Köpek, Sultan’ın üzerinde güçlü bir nüfuz kurarak hükümdarlığının ilk yıllarında devleti tek başına yönetecek duruma ulaşacak ve hatta daha da ileri giderek sultan olabilmek adına kendisinin I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in oğlu olduğunu iddia edecektir. Emir Sadeddin Köpek Kimdir? Sadeddin Köpek’in nerede ve hangi tarihte doğduğu hakkında mevcut kaynaklarda bilgi bulunmuyor. Asıl isminin Köpek b. Muhammed, Sadeddin’in ise lakabı olduğunu kendisinin inşa ettirdiği Zazadîn Hanı’ndaki kitabelerden öğrenmekteyiz. Köpek isminin yaygın olmamakla birlikte bu dönemde isim olarak kullanıldığı ve hakaret anlamı içermediği biliniyor. Zazadîn Hanı’ndaki iki kitabede de ismi, Köbek b. Muhammed (كوبك بن محمد) şeklinde geçmektedir. “Köbek” şeklinde yazılmasının nedeni, kitabelerin Arapça olmasından ve Arapça’da da “p” harfinin bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Yine aynı kitabelerden babasının adının Muhammed olduğu görülmektedir. İbn Bîbî, Köpek’in annesinin adını Şehnâz Hâtûn olarak verir ve yine onun Konya’nın saygın kişilerinden birinin kızı olduğunu belirtir. N. Kaymaz, Köpek’in 1239 İlkbahar başlarında öldürüldüğünü ve onun, I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in gayr-i meşru oğlu olduğu iddiasına atıfla, öldüğü sırada kırk beş yaşından fazla olmadığını ifade eder. N. Kaymaz’ın bu ifadesinden hareketle Köpek’in 1190-1200 yılları arasında doğmuş olabileceğini söyleyebiliriz. Sadeddin isminin halk arasında Zazadîn şeklinde kullanılmasından dolayı yaptırdığı hanın adı da Zazadîn Hanı olarak bilinmektedir. Bu hanı, 1236-37 yıllarında bugün Konya’ya 22 km. uzaklıkta, Aksaray-Konya karayolundan 5 km. içeride bulunan Tömek köyü yakınlarında kervansaray olarak inşa ettirmiştir. Sadeddin Köpek’in kaynaklarda ilk olarak, Sultan I. Alaeddin Keykubâd döneminde tercüman olarak görev yaptığı bilgisi karışımıza çıkıyor. Köpek, Sultan I. Alaeddin döneminde Kayseri’ye gelen Mengücük Beyi Alaeddin Davud Şah’ın Türkiye Selçuklu Devleti’ne tâbi olması üzerine Davud Şah’a verilecek ahid-nâme’yi yazan kişidir (1225-26). Tercümanlık görevinden başka emir-i şikâr (av işleri ile uğraşan görevli) ve mimarlık yapmıştır. Sultan I. Alaeddin Keykubâd, Kayseri’de Ağırnas (Eğrinas)’da bir saray yapılması için Sadeddin Köpek’i görevlendirmiştir. Sarayın planını kendisi çizen Sultan, sonrasında nasıl bir saray istediğini Köpek’e anlatmıştır. Bu şekilde Beyşehir gölü yakınlarında 1226-1236 yılları arasında Kubâd-âbâd Sarayı olarak bilinen Seklçukluların ihtişamlı sarayı yaptırılır. Kubâd-âbâd Sarayı’nın mimarlığından sonra Köpek’i 1226 yılında Eyyûbîler’e karşı yapılan seferde görüyoruz. Köpek, sefer sırasında Harput civarında meydana gelen savaşta ordunun sol kanadının kumandanlığı yapmıştır. Sultan’a yakın görevlerde yer alan Köpek, orduda kumandanlık yapmasından dolayı dönemin önemli emirleri arasında yer aldığı söyleyebiliriz. Ayrıca belirttiğimiz görevlerde bulunması için donanım ihtiyacını göz önüne alırsak küçük yaşlardan itibaren iyi eğitim almış olduğunu tahmin edebiliriz. Sultan I. Alaeddin, vefatından kısa bir süre önce ortanca oğlu dokuz yaşındaki İzzeddin Kılıç Arslan’ı veliahdı ilan etti. Büyük oğlu on altı yaşındaki Gıyaseddin Keyhüsrev’e Erzincan’ın idaresini bıraktı. Bunun yanında küçük oğlu sekiz yaşındaki Rükneddin’i de Kuzey Suriye melikliğine aday gösterdi. 30 Mayıs 1237 Cumartesi günü Kayseri’de yapılan bir eğlence (bezm) sırasında yediği tavuktan dolayı fenalaşan Sultan bu olaydan bir gün sonra vefat etti (31 Mayıs 1237 Pazar) ve ölümünden iki gün sonra yani 2 Haziran 1237 Salı günü Konya’ya götürülerek burada defnedildi. Alaeddin Keykubâd’ın ölümünün ardından yerine veliaht tayin ettiği oğlu İzzeddin Kılıç Arslan’ın sultan olması gerekiyordu. Ancak Sultan’ın ölüm haberini alan Gıyaseddin Keyhüsrev, vakit kaybetmeden devlet büyüklerine ve ileri gelen şahıslara haber göndererek, onları kendisine destek olmaya davet etti. İyi vaatler ve samimi dileklerle onların güvenini sağladı. Gıyaseddin Keyhüsrev’in çağrısına uyan Şemseddin Altun-aba, Tâceddin Pervane b. Şerefeddin, Cemâleddin Ferruh, Sadeddin Köpek ve Gürcüoğlu Zahîreddin gibi devletin önemli emirleri onun tarafında yer aldılar. Bu emirlerin Gıyaseddin Keyhüsrev’in tarafına geçtikleri sırada, Emir Kemâleddin Kâmyâr, Hüsâmeddin Kamyerî, Hüsâmeddin Kayır Han ve diğer emirler, Sultan’ın durumundan habersiz bir şekilde meydanda gezintideydiler. Melik Gıyaseddin, yanına çektiği emirlerden sadakat, itaat ve bağlılık yemini aldı. Emirler, melikin saltanatına karşı gelecek ve engelleyecek bir durumda onu korumayı kararlaştırdılar. Ardından yeni Sultan’ı Keykubâdiye Sarayı’ndan alarak süratle Kayseri Sarayı’na getirdiler. Gıyaseddin Kayseri Sarayı’na gelince burada kendisine daha fazla taraftar topladı. Hüsâmeddin Kayır Hân ve Hüsâmeddin Kamyerî bu oldubittiyi kabul etmeyerek merhum Sultan Alaeddin Keykubâd’ın vasiyetini yerine getirmek istiyordu. Fakat Emir Kemâleddin Kâmyâr’ın onları desteklememesi nedeniyle II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in eli daha güçlenmşl oldu. Bu üç emir başlangıçta Sultan’a biat etmemelerine rağmen, sonrasında çaresiz kalarak ona biat etmek zorunda kaldılar. Köpek’in II. Gıyaseddin Keyhüsrev Üzerinde Tahakkümü ve Önemli Devlet Adamlarını Bertaraf Etmesi Henüz 16 yaşındayken sultan olan II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in saltanatının ilk iki yılı adeta Sadeddin Köpek’in tahakkümü altında geçti. Hatta genç Sultan, Köpek’in sözünden dışarı çıkamıyordu. Kendisine başlangıçta biat etmeyen Kemâleddin Kâmyâr, Hüsâmeddin Kayır Han ve Hüsâmeddin Kamyerî gibi bazı emirlere de güvenmiyordu. Köpek, özellikle Sultan ile yalnız kaldığı sıralarda kendisine rakip olan emirler hakkında yalan ve iftiralarla onlara karşı önlem alması için telkinlerde bulunuyordu. Sadeddin Köpek, II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in üzerine baskı kurduktan sonra işlerini daha rahat bir ortamda yürütebilmek adına kendisine rakip olabilecek önemli Selçuklu emirlerini öldürterek, hapse attırarak ya da görevinden azledilmesini sağlayarak onları bertaraf etti. Bununla birlikte Köpek’in I. Alaeddin Keykubâd döneminde de iftira ve çeşitli ayak oyunları ile devlet adamlarının ölümlerine sebep olduğu görülmektedir. Kubad-âbâd müşrifi Kemal, Köpek’in iftirası sonucunda idam edilmiştir. Köpek’in telkinleri sonucunda, ilk olarak Hârezm emirlerinden Hüsâmeddin Kayır Han tutuklandı. Köpek, aleyhinde hile ve yalanlara başvurduğu Kayır Han’ın isyan edeceği ve Sultan’a itaatten ayrılacağı söylentisini çıkardı. Sultan da Köpek’in yalanlarına kanarak Kayır Han’ın tutuklanmasını istedi. Tutuklanarak Kayseri’deki Zamantı (Pınarbaşı) Kalesi’ne götürülen Kayır Han burada bir süre hapis yatarak yakalandığı hastalık sonucunda vefat etti. Köpek’in Kayır Han’dan sonraki kurbanı Şemseddin Altun-aba oldu. Atabeg Şemseddin Altun-aba, zaman zaman Köpek’in devlet görevinden uzaklaştırılması gerektiğini ifade etmekteydi. Altun-aba, Köpek tehlikesini fark etmesine rağmen Kemâleddin Kâmyar ona karşı çıkarak engel oluyordu. Diğer taraftan Altun-aba’nın Köpek hakkındaki sözleri de muhbirler aracılığı ile Köpek’e iletiliyordu. Bunun üzerine Köpek de Kayır Han’a yaptığı gibi bu kez de Şemseddin Altun-aba’ya hayali suçlar isnat ederek onu Sultan’a şikâyet etti. Köpek ve işbirlikçisi Tâceddin Pervâne saltanat dîvânına gelerek Altun-aba’yı tutukladı ve ardından öldürülmesi için adamlarına teslim etti. Altun-aba şehir dışına götürülerek burada öldürüldü. Bu olaydan sonra vezir Şemseddin İsfahânî, Kemâleddin Kâmyâr’a, Sadeddin Köpek’e karşı tedbir alınması gerektiğini ve eğer engel olunmazsa başkalarının da zarar göreceğini söylese de Kâmyâr vezirin bu sözlerine aldırış etmedi. Zira Köpek’in gazabına uğramaktan korkuyordu. Sadeddin, iki önemli rakibini bertaraf ettikten sonra artık girerek daha tehlikeli hale geldi. Köpek, Kayır Han ve Şemseddin Altun-aba’yı ortadan kaldırdıktan sonra bu kez de daha önce kendisi ile iş birliği yapan ve aynı zamanda sırdaşı olan Tâceddin Pervâne’yi bertaraf etmek için faaliyetlere girişti. Yine daha önceleri yaptığı gibi Sultan’ın huzurunda hem açıktan hem de gizli bir şekilde Tâceddin’e suçlar isnat etti. Tâceddin ise onun faaliyetlerine karşı herhangi bir tepki vermediği gibi pek aldırış da etmedi. Fakat Köpek’in faaliyetleri iyice artınca, Tâceddin iktası olduğu Ankara’ya giderek bir süre olsun Köpek’in baskılarından kurtulmuş oldu. Tâceddin Pervâne, Köpek’in elinden kısa süreliğine kurtulmuştu. Sultan’dan aldığı fermanla İzzeddin Kılıç Arslan’ın annesi Melike-i Adiliyye’yi Ankara’ya gönderen Köpek, melikeyi orada yay kirişi ile boğdurarak öldürttü. Diğer taraftan Sultan'ın kardeşleri Melik İzzeddin Kılıç Arslan ve Melik Rükneddin’i Uluborlu (Borgulu)’ya götürüp buradaki kaleye hapsettirdi. Köpek, melikleri Uluborlu Kalesi’ne götürüp gerekli tedbirleri aldıktan sonra Akşehir tarafına geçti. Muhbirleri, Tâceddin Pervâne’nin Harput melikinin çalgıcı ve şarkıcılarının arasından bir cariye ile ilişkiye girdiğini bildirdi. Bunu duyan Köpek, hemen o şehrin imamlarından ve kadılarından Tâceddin Pervâne’nin recm (taşlama) edilmesine yönelik fetva aldı. Köpek, aldığı bu fetvayı Sultan’a iletti ve Sultan da Tâceddin’in cezasını onayladı. Derhal harekete geçen Köpek, üç gün hatta daha kısa bir sürede Ankara’ya ulaştı. Tâceddin Pervane ile imamlardan ve âyânlardan meydana gelen büyükleri ve emirleri çağırdı. Onlara ferman hükmünü duyurdu ve hiç vakit kaybetmeden onu tutuklattı. Birkaç gün boyunca onun mallarına el koymakla uğraştı. Nihayetinde Tâceddin Pervane’yi Ankara meydanına götürdü. Burada onu göbeğine kadar toprağa gömdürdü. Sonrasında ayak takımına onu taşlamaları için emir verdi. Tâceddin’in orada ölmesinden sonra Köpek, onun bütün servetini müsadere edip hazineye alarak Sultan’a götürdü. Köpek’in bir diğer kurbanı da Hüsâmeddin Kaymerî oldu. Sümeysat Kalesi’nin fethinden sonra ardından Hüsâmeddin Kaymerî’ye bir suç yükledi. Onu tutuklatarak Malatya’da hapsetti ve mallarına da Sultan adına el koydu. Konya’ya varınca dönemin en seçkin ve önemli devlet adamı olan Kemâleddin Kâmyâr’ı da Konya’ya yakınlarındaki Gavele Kalesi’ne hapsedip orada onu öldürttü. Köpek’in Sümeysat (Samsat) Kalesi’ni Ele Geçirmesi Sadeddin Köpek artan gücüyle yeni yerler almak, düşmanlarına gözdağı vermek ve en önemlisi iktidarını daha da kuvvetlendirmek adına birtakım faaliyetlere girişti. Bu bağlamda Selçuklu ordusu ile Suriye’ye (Şâm) doğru sefere çıktı. İlk olarak Eyyûbî hâkimiyetindeki Sümeysat (Samsat)’ı kuşattı. Bir süre devam eden kuşatmanın ardından bölgenin melikleri Köpek’e haber gönderip kendilerine eman verilmesi halinde kaleyi teslim edeceklerini bildirdiler. Bu talebi olumlu karşılayan Köpek kuşatmayı kaldırdı. Ayrıca halka hiçbir şekilde eziyet ve sıkıntı vermeyeceğine dair yazdığı yemin mektubunu kaleye gönderdi. Sümeysat melikleri, Köpek’in mektubunu alır almaz kaleyi boşalttılar. Selçuklu birlikleri, 14 Temmuz 1238 tarihinde kale kapısının burcuna bayrak diktiler. Burada hutbeyi Sultan’ın adına okuttular. Ayrıca bölgedeki diğer birkaç kaleyi de ele geçirdiler. Sefere çıkış amacına ulaşan Köpek’in gücü ve heybetinin daha da arttığını söyleyebiliriz. Köpek’in Sultan Olma Çabaları: Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in Oğlu Olduğu İddiası Yukarıda da belirttiğimiz üzere Köpek’in annesi Şehnaz Hâtûn, Konya’nın saygın kişilerinden birinin kızıydı. İbn Bîbî’nin ifadeleriyle Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev, Şehnaz Hâtûn’a âşık olmuş, onunla ilişkiye girmiştir. Köpek’in annesini babası Muhammed’in evine götürdükleri zaman annesi iki aylık hamile idi. Hileyle kendisini bakire göstermiş, babasını gelinin zifaf gecesi hamile kaldığını inandırmışlardır. Köpek, “7 ay sonra dünyaya geldim” diyerek Selçuklu soyundan olduğunu iddia etmeye başlamıştır. Diğer taraftan hile ve yalana başvurarak hükümdarlık alametlerinden olan Çetr'in siyah rengini maviye değiştirmesi için Sultan’ı da kandırmıştır. Bu olay üzerine dönemin Abbâsî Halifesi “Rûm [Selçuklu] sultanı, Abbâsoğulları’nın (bayrağının) alametinden utanarak, onların renginden olan çetrinin rengini değiştirdi” sözleriyle tepki göstermiş ve bu haber Konya’ya ulaşmıştır. Köpek, bu şekilde davranarak Selçuklu tahtına oturması halinde, kendisine karşı oluşabilecek tepkileri önlemek istemiştir. Öldürülmesi ve Şahsiyeti Köpek’in gücü, baskıları ve iktidar hırsı iyice artmasına rağmen Sultan ve devlet adamları bir tedbir almaktan aciz kaldı. Ancak nihayetinde Köpek’in iktidar hırsını fark eden Sultan onun baskılarından tamamen kurtulmak için bazı devlet adamlarını da yanına alarak onu ortadan kaldırmak istedi. Sultan, önce Sivas Subaşısı Candar Hüsâmeddin Karaca’yı Kayseri’ye çağırdı. Candar, Sultan’ın huzuruna çıkmadan önce Köpek’e misafir oldu ve amacının Sultan’ın hizmetine girmek olduğu belirtti. Böylece Köpek’in kendisine inanması ve güvenmesini sağladı. Güvenliğinden emin olan Köpek, o akşam Candar’ın şerefine bir eğlence meclisi düzenledi. Ertesi sabah Köpek, her zaman yaptığı gibi Sultan’ın huzuruna çıkmak için Candar ile birlikte yola çıktı. Sultan’ın huzuruna önce Köpek, ardından da Candar girdi. Sonra dışarı çıkarak Candar ile birlikte yalnız görüşen Köpek’in ona olan güveni daha da arttı. Candar her gün özel toplantılarda Sultan’ın huzurunda görevli ve yardımcı biri gibi çalışmaya başladı. Sultan, onunla yalnız kaldığı zaman Köpek’in kötülüklerinden şikâyet ediyordu. Sonunda Köpek’i bir şekilde ortadan kaldırmak için şu planı yaptılar: Köpek, eğlence meclisine gelince Candar onunla şarap içecek, aradan bir süre geçince bir bahane ile dışarı çıkacak ve daha önce ayarladığı adamlarıyla onu bekleyecek. Köpek, dışarı çıkınca hep birlikte ona saldırıp onu öldüreceklerdi. Planın uygulanması için kurulan eğlence meclisine gelen Köpek, Sultan’ın izniyle içeri alındı ve ardından da Sultan’ın planı uygulanmaya konuldu. Candar, kendisine sunulan kadehi yudumladıktan sonra dışarı çıktı. Adamlarıyla sofada oturarak Köpek’in gelmesini beklemeye başladı. Köpek, dışarı çıkınca Candar da saygısını göstermek için ayağa kalktı. Yanından geçince ona göstermeden sopayla arkasından kafasına vurmak istedi. Ancak isabet ettiremedi. Bunun üzerine Köpek geri dönerek elini Candar’ın boynuna attı. Hemen ardından Emir-i âlem Togan bir kılıç darbesiyle Köpek’i yaraladı. Yaralı halde kaçan Köpek, korkudan kendini Sultan’ın şaraphanesine attı. Burada Şarabsalar ve adamları tarafından yakalanarak öldürüldü. Tam olarak bilinmemekle birlikte muhtemelen Aralık 1238 tarihinde öldürülmüştür. Köpek’in öldürülmesinden sonra Sultan, cesedini yüksek bir yere asmalarını emretti. Parçalanmış organlarını demir bir kafese doldurularak Kubad-âbâd Sarayı’nın kale burcuna asıldı. Bu esnada şu ilginç olay da yaşanmıştır: Köpek’in cesedini taşıyan asılı kafesi halk seyretmeye gelince ansızın kafes aşağıya düşerek bir kişinin ölümüne sebep oldu. Bu olay üzerine Sultan Gıyaseddin, “O alçağın kötü ruhu, öbür dünyadan da cisimler âlemine kötü etki yapıyor” diyerek tepkisini gösterdi. Sadeddin Köpek’in şahsiyeti hakkında dönemin en önemli müellifi olan İbn Bîbî tarafından ilginç bilgiler verilmektedir. Müellif, Köpek’in adının geçtiği yerlerde “Allâh müstahakını versin” ve “mel‘un” gibi ifadeler kullanmıştır. Ayrıca Köpek’in “tabiatının kötü, kalbinin bozuk, yaratılışından uğursuz, nefsinin alçaklığından dolayı bozuk akla sahip, Zahhak huylu ve kaplan tabiatlı, ülkeyi ele geçirme ona hâkim olma tutkusunda olan” biri olduğunu belirtmektedir. İbn Bîbî, Köpek hakkında verdiği bu olumsuz bilgilerin yanı sıra onun şahsiyeti hakkında iyi ve güzel bilgiler de vermektedir. Köpek’in kalbinin bu kadar kötü olmasına ve devlet büyükleri ile saltanat ileri gelenlerine sert davranmasına rağmen, kendi adamlarına iyi davrandığını ve yöneticilikle liderlikte dünyanın bir tanesi ve zamanın seçkini olduğunu belirtmektedir. Müellifin kaydına göre, adalet dağıtma ve insafta bulunma sırasında yabancı ile akraba, yoksul ile zengin arasında fark gözetmeyen, mazluma yardım ve destek veren, zulmü bastırıp yok etmede gevşek davranmayı ve işi uzatmayı mahzurlu sayan biridir. Ayrıca cömert, yakın dostlarına ve harem mensuplarına karşı güleçti. Sonuç Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde iki yıl boyunca devlete tahakküm kuran Sadeddin Köpek, Sultan dâhil hiç kimseye aldırış etmeden istediği gibi hareket ederek kendisine rakip olabilecek önemli devlet adamlarını bertaraf etmiş ve sonrasında kendi iktidarını sağlamlaştırmak adına askerî sefer düzenleyerek başarılı olmuştur. Nihayetinde tahta göz dikmesinden dolayı Sultan’ın kendisine karşı cephe alması sonucunda tertiplenen bir suikast neticesinde öldürüldü. Ancak onun öldürülmesi ile devlet eski gücüne kavuşmamıştır. Zira özellikle Alaeddin Keykubâd döneminin önemli devlet adamlarını ortadan kaldırması Türkiye Selçuklu Devleti’ne büyük zarar vermişti. Köpek’in tahakküm dönemi, devletin yıkılışa giden sürecin başlangıcı olmuştur. Kaynakçalar Anonim Selçuknâme, Türkçe trc. ve not. Halil İbrahim Gök-Fahrettin Coşguner, Tarîh-i Âl-i Selçuk: Anonim Selçuknâme, Ankara 2014. Arık, Feda Şamil, “Türkiye Selçuklularında Siyaseten Katl”, TTK Belleten, LXII/236, (1999), s. 43-93. Çakmak, Mehmet Ali, “Anadolu Selçuklu Devleti Emirlerinden Sadeddin Köpek’in Siyasi Entrikaları”, 60. Yılında İlim ve Fikir Adamı: Prof. Dr. Kâzım Yaşar Kopraman’a Armağan, Ankara, 2003, s. 271-279. Duran, Remzi, Selçuklu Devri Konya Yapı Kitâbeleri (İnşa ve Ta’mir), Ankara 2001. Ersan, Mehmet, Türkiye Selçuklu Devletinin Dağılışı, İstanbul 2010. Göksu, Erkan, Türkiye Selçuklularında Ordu, Ankara 2010. İbn Bibi, el-Evamirü’l-Ala’iye fi’l-Umuri’l-Ala’iye: Selçuk-name, I-II, Türkçe trc. Mürsel Öztürk, Ankara 1996. Kaymak, Suat, Türkiye Selçukluları ve Erken Beylikler Epigrafisine Giriş (1065-1350): Bir Bibliyografya Denemesi, İstanbul 2013. Kaymaz, Nejat, Anadolu Selçuklu Sultanlarından II. Giyâsü’d-dîn Keyhüsrev ve Devri, Ankara 2009. Kaymaz, Nejat, Anadolu Selçuklularının İnhitatında İdare Mekanizmasının Rolü, Ankara 2011. Kesik, Muharrem, “Sâdeddin Köpek”, DİA, XXXV, s. 392-393. Koca, Salim, “Sultan I. Alâeddin Keykubâd’dan Sonra Türkiye Selçuklu Devleti İdaresinde Ortaya Çıkan Otorite Zâfiyeti ve Emîr Sadeddin Köpek’in Selçuklu Saltanatını Ele Geçirme Teşebbüsü”, Gazi Türkiyat Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi, 7, (2010), s. 65-98. Merçil, Erdoğan, Selçuklular’da Saraylar ve Saray Teşkilâtı, İstanbul 2011. Müneccimbaşı Ahmed b. Lütfullah, Câmiu’d-düvel: Selçuklular Tarihi II Anadolu Selçukluları ve Beylikleri, haz. Ali Öngül, İstanbul 2016. Sevim, Ali, “Keyhüsrev II”, DİA, XXV, s. 349-350. Simon de Saint Quentin, Bir Keşişin Anılarında Tatarlar ve Anadolu: 1245-1248, Türkçe trc. Erendiz Özbayoğlu, Antalya 2006. Turan, Osman, “Saded-Din Köpek”, İA, X, s. 32-35. Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 201010. Uyumaz, Emine, Sultan I. Alâeddîn Keykubad Devri Türkiye Selçuklu Devleri Siyasî Tarihi (1220-1237), Ankara 2003. Yazıcızâde Ali, Tevârîh-i Âl-i Selçuk [Oğuznâme-Selçuklu Tarihi], haz. Abdullah Bakır, İstanbul 20172.

10

dk.

Lozan Ne Değildir?

24 Temmuz 2022

Lozan Ne Değildir?

Yazıya asıl girişi yapmadan önce Lozan Barış Antlaşması hakkında kısa bilgiler vermenin yararlı olacağını düşünüyorum. Çünkü Lozan görüşmeleri ve antlaşması, halkın genelinin fikir sahibi olduğu ancak ne yazık ki bilgi seviyesinin düşük olduğu bir konudur. 143 maddeden oluşan Lozan Barış Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre'nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Leman gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace'ta imzalanmış barış antlaşmasıdır. Bu antlaşma için Atatürk şunları söyler: "Lozan Konferansı umumî toplantısı 21 Aralık 1922 tarihinde yapılmıştır. Bu konferansta, Türkiye Devleti’ni İsmet Paşa hazretleri temsil etti. Trabzon mebusu Hasan Bey ve Sinop mebusu Rıza Nur Bey, İsmet Paşa’nın başkanlığındaki delege heyetini teşkil ediyorlardı. Delege heyetimiz, kasım 1922 başlarında Lozan’a gitmek üzere Ankara’dan ayrıldı. İki dönemden ibaret olup, sekiz ay devam eden Lozan Konferansı ve neticesi dünyanın bildiği bir husustur." Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık ve kuruluş belgesi olarak adlandırılan bu belge kimilerine göre zafer, kimilerine göre ise mağlubiyetten başka bir şey değildir. Ancak benim değineceğim nokta ikisi de değil. I. Dünya Savaşı bitiminde savaşı kazanan devletler tarafından dikte ettirilen ve çok ağır şartlara sahip barış antlaşmaları II. Dünya Savaşı'na zemin hazırlarken, Lozan'da yapılan karşılıklı anlaşmalarla barış güvence altına alınmıştır. Bundan dolayı, savaşı bitiren antlaşmalar içinde günümüzde geçerliliğini devam ettiren tek antlaşma Lozan'dır. Bunda doğal olarak Mustafa Kemal Atatürk'ün belirlediği ''Yurtta sulh, cihanda sulh'' ilkesine sadık kalınması, Lozan Antlaşması’nın hükümlerinin uygulanmasında da bu ilkeyi gözetmesinin rolü büyüktür. Türkiye Cumhuriyeti'nin temel nitelikleri, Lozan Antlaşmasında da yer almıştır. Buna göre, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün oluşturan Türkiye'de yaşayan ve Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes eşit ve aynı haklara sahip Türk ulusunu oluşturmaktadır. Antlaşmada Türkiye'de yaşayan Hıristiyan kökenli Rum ve Ermeniler ile Museviler azınlık olarak tanımlanmış; mal, mülk ve ibadet hakları güvence altına alınmıştır. Hatta günümüzde bile tartışılan birçok konu hakkındaki bilgiler antlaşma içerisinde yer almaktadır. Şimdi gelelim asıl konumuza. Lozan Barış Antlaşması ne değildir? Bunları şöyle sıralayabiliriz: Birincisi antlaşmanın 100 yıllık olduğu yönündedir. Lozan Barış Antlaşması içerisindeki hiçbir maddede antlaşmanın 100 yıllık olduğu söylenmemektedir. Kaldı ki barış antlaşmaları, ticaret ve ateşkes antlaşmaları gibi süreli olmaz. Ne zaman savaş çıkarsa o zaman antlaşma sona erer. Yani 2023 yılında bu olacak şu olacak sözleri, lafügüzaftan ileri gitmemektedir. İkinci olarak Lozan Barış Antlaşması’ndaki gizli maddelerin olduğudur. Antlaşmada gizli maddeler yoktur. Gizli maddeler sadece iki ülkenin taraf olduğu bazı antlaşmalarda kullanılır. Amaçları saklı olmakla beraber genel olarak diğer ülkelere karşı işbirliği için yapılmaktadır bu antlaşmalarda. Ancak Lozan’daki oturumlar açık şekilde yapılmış ve bu oturumları taraf olan veya gözlemci katılan birçok devlet yerinde izlemiştir. Bu kadar devletin takip ettiği bir oturumda kimden neyi saklayabilirsiniz? En kötü tarihçinin bile ortaya atamayacağı türden bir iddiadır bu. Üçüncüsü, anlaşma maddelerinin kesin ve değiştirilemez oluşudur. Bu yanlıştır. Buna örnek olarak Lozan’ın imzalanmasından 13 sene sonraki boğazlarla ilgili maddenin değişmesini gösterebiliriz. Son olarak en çok konuşulan, en çok inanılan ve uğruna binlerce tweet atılan, facebook gönderisi yapılan olayı açıklamak gerekiyor. O da Lozan Antlaşması yüzünden Türkiye’nin yeraltı zenginliklerini kullanamaması durumudur. Bu antlaşma yüzünden ülkemizin madenlerini kullanamadığı, işleyemediği ve bunun yüzünden dışa bağımlı kalındığı söylenip durur. Lozan ile ilgili en büyük yanılgı da işte budur. Çünkü Lozan Barış Antlaşması’nın 143 maddesinin hiçbirinin içerisinde yer altı kaynaklarının kullanımı ile ilgili bir yaptırım bulunmamaktadır. Bununla birlikte antlaşma imzalandıktan sonra herkesin malumu olan Maden Tetkik Enstitüsü kurularak madenler millileştirilmiştir. Okuma yazmayı öğrendikten sonra ikinci bir sayfayı okumaktan üşenip, kulaktan dolma bilgileri kendimize rehber seçmemizin en büyük sıkıntılarını işte tam burada çekiyoruz. Çağımızda bilgiye ulaşmak bu kadar kolay olmasına rağmen, inatla bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayı kendimize şiar ediniyoruz. Duyulan şeyleri kontrol etmeden, kolay yoldan güvenip sahipleniyor ve onun yılmaz savunucusu oluyoruz. Bunu önlemenin tek yolu bilginin kaynağına ulaşmak ve okumaktır. Ne demişler; okumak bir deva, anlamak bir şifadır.

3

dk.

Balkanlar'da Osmanlı Yerleşmesi: Rumeli Gazileri

8 Temmuz 2022

Balkanlar'da Osmanlı Yerleşmesi: Rumeli Gazileri

Evlad-ı fâtihân olarak anılan ve fetihler genişledikçe Rumeli bölgesine Anadolu’dan getirilip yerleştirilen Türkmenler, batı yönlü fetihlerde ve fetih edilen bölgelerin korumasıyla birlikte Rumeli’nin iskânında önemli rol oynadılar. Sarı Saltuk’tan Simavna Kadısına, Hacı İlbeyi’nden Şeyh Bedreddin’e, Süleyman Paşa’dan Timurtaş Paşa’ya, Mihaloğulları, Evrenosoğulları, Tunahanoğuları vd. evlad-ı fatihan ordusu peyderpey bu bölgede iskân etmiş, bu bölgenin İslamlaşmasında etkili olmuşlardır. Osmanlı arşivlerinde bulunan vakıf ve tahrir defterleri, Anadolu’nun içlerinden gelen gaziler tarafından fethedilmiş verimli topraklara yönelik göç hareketlerini bütünüyle ortaya koymaktadır. Selçuklulardan beri Balkanlara göçen Türk unsurlarının Anadolu’da meydana gelen demografik düzen, tehcir, iskân, sürgün ve kolonizasyon faaliyetleriyle ilgili olduğu tespit edilmiştir. Bu göçler devlet eliyle sistematik olarak yapıldığı gibi Moğol baskısı, Timur istilası, nüfus baskısı ve şehzadeler mücadelesi gibi iç ve dış siyasi ve askeri faktörler de bunda etkili olmuştur. Uc bölgelere kaçan eski Selçuklu ve Osmanlı sarayına mensup şehzade ve liderler (İzzeddin Keykavus, Süleyman Paşa gibi), Rumeli’de bulundukları süre içerisinde buradaki verimli topraklara göçen göçebe Türkmenleri (muhacirleri) gaza için teşkilatlandırarak bölgedeki Türk iskânının temellerini atmışlardır.1 Özellikle Osmanlı Beyliği zamanında Batı Anadolu sınır boylarını dolduran Türkmen muhacereti taşarak Rumeli’ye akmış, gazilik akımlarıyla birlikte Trakya çok süratli bir şekilde Türkleşmiştir. Anadolu Türklerinin Rumeli’ye geçişleri, muayyen bir devrede ve muayyen bazı hadiseler üzerine başlamayıp, bunun Osmanlıların Trakya’yı zapt etmeye geçmelerinden senelerce önce başlayıp sistemli bir şekilde devam ettiği öne sürülmüştür.2 Batı Anadolu Beylikleri zamanında batıya doğru uzanan kolonizasyon faaliyetleri, Ege denizinde bir durak gördüyse de Aydınoğulları ve Karesi Beyleri, deniz yoluyla gaza faaliyetlerine devam ederek Balkanlara çıkmış, ganimet ve yağma akınlarından sonra geri dönmüşlerdi. Daha sonra Osmanlılar konumlarının da vermiş olduğu keyfiyetle gaza harekâtını sürdürmek zorunda kalmışlar, 14. yüzyılın başlarında Anadolu’nun bütün gazi savaşçıları onların bayrağı altında toplanmıştır. Rumeli’de fütuhata önderlik eden ve önemli ölçüde onu gerçekleştiren Aşıkpaşazâde’nin Gaziyân-ı Rum dediği Osmanlı Gazileri olmuştur. Gaza ve Oğuz göçü, Rumeli’nin vatan toprağı haline gelmesinin temel iki faktörüdür. Bundan sonra nüfus kitleleri büyük oranda yer değiştirmiş, yerli Rumlarla halk kaynaşmaları yaşanmış ve nüfusun yayılış şekli de değişmiştir. Rumeli’nin iskânı hususunda alınmış tedbirler içerisinde en önemlisi bu bölgeye daha ilk günlerden itibaren külliyetli göçebe unsurları aktarılması olmuştur. Burada yeni fethedilen bölgeyi şenlendirmek, askeri sevkiyatı ve erzak tedarikini kolaylaştırmak için yollar boyunca köyler, kasabalar kurmak, düşman bölgelerine yerleştirilecek Türk ve Müslüman muhacirler ile siyasi ve emniyeti sağlamak gayeleri ile devletin sürgün usulüne de sık sık müracaat ettiği görülmektedir. Orhan Gazi zamanında Karesi topraklarından Rumeli’ye geçen Ece unvanlı Müslüman gaziler, Ece Bey, Ece Fazıl, Yakup Ece faaliyetteydiler. Gaza neticesinde ele geçen ganimet gaza ve fetihleri teşvik etmekteydi. Rumeli’de gazilerin savaşmaktan başka sosyal aktiviteleri olmadığı anlaşılmamalıdır. Yüzyıllardır Rum, Ermeni, Gürcü halklarıyla sınırdaş ve bir arada yaşayan uc ve akritai geleneklerinin kuşakları olan gaziler, dostluk, evlilik, dini hoşgörü, etnik karışıklıklar vs. sebeplerle birlikte yaşamanın tecrübelerini de Balkanlara taşımışlardı. Başlarda yarı göçebe halk Balkanlara göçürülüp oradan da gayrimüslim unsurlar alternasyonel bir biçimde Anadolu’ya taşınmıştı. Daha sonra sürekli fakat peyderpey bir yerleşme takip etmiş yeni köyler kurulmuş, şehirlerde Rumlarla birlikte yaşamışlar, bazen yeni mahalleler kurmuşlardı. Bu durum ilk dönem Türk iskânı için de geçerlidir. Şehirlerde ihtida hareketleri de Türk-Hıristiyan kaynaşmasını hızlandırıyordu.3 Gazi topluluklarının serüvenleri ve hayat hikâyelerinden derlenen Danişmendnâme ve Rumeli’de derlenen Saltuknâme benzeri Gazavatnâmelere bakarak gazilerin sadece gaza ve savaşla meşgul olduklarını söylemek eksik bir ifade olur. Bu eserlerde Müslüman-Hıristiyan dostlukları ve sosyal ilişkilerine dair bir hayli örnek görmek mümkündür. Bu arada Anadolu’da Türkçe konuşan Türklerle, Trakya’da Türkçe konuşan Türkopoller (Peçenek, Kuman, Uz) birbirlerinin varlığından haberdardılar. Mesela Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa, Rumeli’deki faaliyetlerinde bu Türklerle görüşmüştü. Balkanlara kuzeyden inen bu Türkopollerle askeri, ticari ve sosyal ilişkiler kurmalarına mani yoktu. Mesela Osman Beyin yanında savaşan Köse Mihal, Lefke ve Çadırlı Beyleri, Orhan Bey’in yanında savaşan Evrenos Gazi önceleri Bizans hizmetinde bulunmuş eski Türklerin devamı oldukları öne sürülür.4 Ayrıca gazilerin Bizans ordusunda ücretli asker olarak istihdam edilmesi halkların kaynaşmasına vesile olduğu gibi Türkmen savaşçılarının Balkan topraklarını tanımasına, oradaki siyasi ve askeri durumu öğrenmelerini sağlamıştı. Güçlü gazi liderlerin varlığı sayesinde Bizans hanedanları, Anadolu’dan güçlü paralı asker desteği alabiliyorlardı. Bu Türk boyları, “yardımlarıyla Bizanslıların sadık dostlarıydılar”. Prof. İnalcık, Bizans kaynaklarında bu ifadenin kullanıldığını belirtmiştir.5 Bütün bu faktörler, Türklerin Rumeli’deki yerleşmelerini kolaylaştıran faktörlerdir. Bu yerleşme sırasında Türklerin yerel halklar içerisinde eriyip kaybolmamasının yegâne sebebi sürekli cereyan eden Oğuz (Türkmen) göçleridir. Bu göçebeler hem yoğun bir etnik ihtiyat hazinesi aynı zamanda ihtiyaç anında -tüm Türk devletlerinin vazgeçemediği- temel asker kaynağıdır. Bu arada göçebe ve yörük Türkmenlerin cengâverlik rolleri de yerleşiklerden daha üstün ve dolayısıyla sürgün, iskân ve kolonizasyon faaliyetlerinde avantajlı bir durum sergiledikleri bir gerçektir. Osmanlı’nın düzenli ordularından önce ve onlardan bağımsız hareket eden Gazi Evrenos, Turahan, Mihaloğlu ve Malkoçoğlu gibi büyük uç beylerinin düzensiz akınları yeni yerler açıyor, esas orduya lojistik destek ve istihbarat bilgileri sağlıyor, keşif seferleri düzenliyorlardı. Bunlar arasında mühtediler (Türklerle kaynaştıktan sonra Müslüman olanlar) de vardı. Bununla birlikte sınır boylarında gaza ideolojisini canlandıran ve liderlerin otoritesine İslam’ın manevi onayını kazandıran dervişler, her zaman varlıklarını sürdürüyorlardı. Ahi tekke ve zaviyeleri, Anadolu’da olduğu gibi Balkanlarda da göçebe topluluklarının yerleşik düzenin değerleriyle adaptasyonuna yardımcı oluyor, esnaflık ve el sanatları gibi şehir kültürünün unsurlarıyla tanışıyor, bu tekke ve zaviyelerin etrafında yeni yerleşim birimleri kuruluyordu. Ahi zaviyelerinin yerini daha sonra Bektaşi tekkeleri alacaktır. Bağdaştırmacı ve esnek yapısıyla Bektaşilik, gayrimüslim nüfusla kaynaşmayı kolaylaştırıyor ve Bektaşi olmak için din değiştirmeye gerek duyulmaması, İslamlaşmayı hızlandırıyordu. Rumeli’de Türk İskânı Anadolu’dan Müslüman Türklerin gelip Rumeli’ye yerleşmesi, ilk defa 1261’de Moğollardan kaçıp Bizans’a sığınan İzzeddin Keykavus’la gerçekleşmiştir. İ. Keykavus, kardeşi Rükneddin Kılıçarslan ile girdiği saltanat mücadelesinde en büyük dayanağı uçlardaki Türkmenler ve gazilerdi. Keykavus’a bağlı Türkmen aşiretleri, ona katılmak üzere kendi kışlık otlaklarına gidermişçesine İznik’e indiler ve kısa bir zaman içinde birçok Türk göçebe ailesi (Türkevi) buradan Rumeli’ye göçtüler.6 Rumeli Gazilerinin gaza önderi ve bir Türkmen gazi-veli tipi olan Sarı Saltuk da 30-40 Türkmen obası ile birlikte İ.Keykavus’un yanına gelmiş ve İstanbul sarayı tarafından Dobruca’ya yerleştirilmişlerdi (1263). Daha sonra Gagavuz adıyla bilinen bu topluluk günümüze kadar gelmiştir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda gazilerin üstün rolü üzerinde duran P. Wittek, Gagavuzların menşelerinin Bizans’a sığınan İ. Keykavus’un halkı olduğunu ve Gagavuz adının Keykavus’tan geldiğini belirtmişti.7 Anadolu’dan Balkanlara gelip yerleşmiş ilk Müslüman velisi olan Sarı Saltuk, nüfuzu yüksek bir Türkmen gazisi olarak yerli unsurların da sempatisini kazanmış ve adı etrafında menkıbeler türemiştir. Şehzade Cem, kardeşi II. Bayezid ile girdiği saltanat mücadelesinde kendisine destek aramak için ilk fırsatta Rumeli Gazilerinin merkezi Edirne’ye gelmiştir. Cem Sultan’ın emriyle Ebu’l-Hayri Rumi tarafından Sarı Saltuk’a ait bütün gaza ve cihat rivayetleri derlenerek (1473-1480) Rumeli Türklerinin büyük destanı Saltuknâme adlı eser ortaya çıkmıştır. Bu büyük destanda Sarı Saltuk, Balkanları İslam’a ve Türklere açan büyük bir veli-gazi rolündedir.8 Sarı Saltuk’un obasıyla yerleştiği Dobruca ve özellikle türbesinin bulunduğu Babadağı kasabası ve zaviyesi, Osmanlı tarihi boyunca batıya açılan gazalarda gazi, yörük ve akıncıların hareket merkezi konumunda olduğu gibi, aynı zamanda Türkmen aşiretleriyle serhat gazilerinin faaliyet gösterdiği, merkezi otoriteye karşı sık sık isyan ettikleri merkez olarak kalmıştır. Dobruca’ya çıktığında Şeyh Bedreddin de bu zaviyeyi kendisine üs edinmiş ve faaliyetlerini burada yürütmüştü.9 Dobruca ve Deliorman bölgesi 15. yy.dan itibaren Bedreddinîlerin ve Bektaşilerin en yoğun oldukları faaliyet sahasıydı. Gerek Sarı Saltuk, gerek Hacı Bektaş Veli (müritleri) ve gerekse Şeyh Bedreddin bölgede hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar için yüzyıllar boyunca ortak bir aziz ve kült olmuştur. Bugün dahi Balkanlardaki Halk Müslümanlığında Bektaşi neşesini görmek mümkündür. Osmanlı sultanları batıya sefere çıktıklarında Dobruca’dan geçerek Babadağı’nda bulunan Sarı Saltuk’un türbesini ziyaret ederlerdi. Zira bu Türkmen gazisinin kabri, Rumeli Gazileri için moral ve motivasyon kaynağıydı. Bu yüzden II. Bayezid, Sarı Saltuk’un kabri üzerine bir türbe inşa ederken, buraya vakıflar bağlamış, Rumeli Gazileri’nin gönlünü kazanmaya çalışmıştır. Kanuni Sultan Süleyman, ünlü Mohaç Seferi’ne çıkarken bu türbeyi ziyaret etmiş, ona ve beraberindeki gazilere methiyeler düzüp dua etmiştir.10 Sarı Saltuk’tan sonra Osmanlılardan önce Karesi ve Aydınoğulları gibi sahil beylikleri gazi liderlerinden Hacı İlbeyi ve Gazi Umur Bey Rumeli’de gaza faaliyetlerine başlamıştı. Gazi Umur, 300 gemiyi bulan donanması ile Ege Denizini aşıp Boğazlardan geçip Dobruca’dan Rumeli’ye çıkıyor ve bölgeyi yağmalayıp dönüyordu. İzmir’i geri alayım derken şehit olan Gazi Umur, hazin öyküsü ve gaza efsaneleriyle kerametler isnat edilen bir Türkmen veli-gazisi olmuştur. Gaza liderliğini devralan Osmanlılar, Karesi topraklarında yerleşmiş ve Rumeli sahillerine Türkmenleri sevk etmeye başlamıştı. Hacı İlbeyi, Timurtaş Paşa ve Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa başta olmak üzere Anadolu’dan gelen birçok gazi lideri ve gazi uç beyleri, Osmanlıların himayesinde Balkan fütuhatında önemli hizmetlerde bulundular. O zaman sürecinde darü’l-harp olan Rumeli topraklarında bütün toplumsal erdemler gaza ülküsüyle uyumluydu. Merkezi otoritenin Sünni mezhep, medrese kelamı, yapay bir edebi dille yazılmış saray edebiyatı ve şeriat hukukundan oluşan ileri uygarlığı sınır bölgelerinde yerini aykırı dini tarikatlar, tasavvuf, alplık ve kahramanlık öyküleri, menkıbe edebiyatı ve örfi hukuk ile belirginlik kazanan gazilerin ve dervişlerin halk kültürüne bırakıyordu. Sınır toplumu, her iki taraf için de (Rumlar ve Türkler) karmaşık olduğu kadar esnek ve hoşgörülü bir yapıdaydı. Ortak tarihsel, askeri, dini ve sosyal deneyim Balkan yerli halklarıyla Müslüman gazileri bir araya getirmişti. Osman’ın gazileriyle işbirliği yapan Rum beyi Gazi Mihal ve Bizans ordusunda paralı asker olarak görev yapan Türkopoller (gaziler) bu deneyim sürecinin örnekleridir. Daha sonra Osmanlılar, Müslüman Anadolu ile Hıristiyan Balkanlar üzerinde imparatorluklarını kuracaklardır. Gazilerin Rumeli’deki faaliyetleri ve özelliklerinden ilk defa Düsturnâme-i Enverî ve Saltuknâme gibi gazavatnâme türü eserler bahsetmiştir. Gazilik değerlerini ve menkıbelerini miras alan Osmanlılar, zamanla hepsini sahiplenerek bunu içselleştiren biricik gazi devleti olmuştur. Gaziler İslam dininin fedaileri olan uç savaşçılarıdır. Sınırların bu iman savaşçıları İslam uğrunda komşuları olan kâfirlere karşı gaza yapmakla mükelleftirler. Dini bir vecibe olan gaza ülküsünün etrafında örgütlenen gazilerin Osmanlı devletinin kuruluşunun üzerine bina edildiğini öne süren P. Wittek, ilk defa gazi tezine dikkatleri çekmişti.11 Aşıkpaşazâde’nin “Rum Gazileri (Gaziyân-ı Rum)” dediği zümrelerin diğer gruplardan farklı oldukları anlaşılmaktadır. Yazar, bazılarına gazi derken Alpları, Türkmen beylerini gazi saymamıştır. Gazilerin sosyal hayat şartları ve dünya görüşleri, Anadolu Abdallarına (Abdalân-ı Rum) daha yakındır. Diğer sosyal zümrelere göre Gazilerdeki İslami çizgiler daha net ve belirgindir. Darü’l-harp olan Balkanlarda gazilik, bir tarikattır. Zira gaza Müslümanlığı bir nevi Halk Müslümanlığıdır ve halk inançları, doğası gereği mistiktirler. Menakıbnâmeler, tahta kılıçlarla küffarı ezen, kaleler fetheden Türkmen şeyh ve dervişlerin gaza ve cenk örnekleri ile doludur. Anadolu ve Balkanlarda halk arasında en çok okunan (veya dinlenen) sözlü veya yazılı eserlerin başında gazavatnâme ve cenknâme gibi kahramanlık hikâyeleri ile dolu olan türler gelmektedir. Anadolu’da popülerleşen Battalnâme ve Danişmendnâme türü kahramanlık destanlarının son halkasını Rumeli’de derlenen Saltuknâme oluşturmaktadır. Gaziler, müttefikleri ve mücadeleleri ile de merkezi Sünni idareye daha uzak oldukları için diğer sosyal gruplarla (merkezkaç zümreler) heterojen bir karışım olabiliyorlardı. Osmanlı’nın Balkanlarda kolayca yerleşmesini sağlayan unsurlardan biri olan istimalet politikasının temelinde bu yapıdaki dini-mistik teşekküller bulunmaktadır. Yani, Gaziliğin bağnaz ve sert yanlarının sanıldığından daha hoşgörülü ve esnek olduğu istimalet politikasıyla belirginleşmiştir. Bitinya’daki nisbi otonomileri günlerinin aksine fırsat buldukları zaman Osmanlı düzenine karşı muhalefet ediyorlardı. Gaza, darü’l-harp topraklarda yapılan mücadeledir. Buna göre Balkanlar harp bölgesiydi, yani gaza diyarıdır. Anadolu ise darü’l-İslam’dır. Dolayısıyla burası gaza diyarı değil olsa olsa cihat bölgesi olabilir. Cihat ise Müslüman toprakları işgal edildiği zaman yapılan ve mutlak farz (farz-ı âyın) olan savunma savaşını ifade eder. Gaza ise farz-ı kifâyedir; fütuhatı ifade eder.12 Geçimini ganimet ve yağma akınları, ücretli askerlik ve fetihlerle temin eden bir zümre için gazilik bir prestij kaynağı olduğu kadar bir ekonomik faaliyettir de. Varlıklarını ve servetlerini Rumeli’nin fethine ve gazaya borçlu olan gaziler için darü’l-guzat Edirne’nin başkent olarak kalması, padişahın sürekli olarak burada, yani içlerinde oturması çok önemlidir. Fatih’in, fethettikten sonra İstanbul’u başkent yapmasına hiçbir zaman memnun olmadılar. Rumeli Gazilerinin düşünce ve ideolojilerini yansıtan Saltuknâme’de Sarı Saltuk Sultana, “kafirleri defetmek ve düşmanları yenmek istiyorsanız Edirne’yi merkez yapmalısınız” diyordu.13 Böylece daha sonraki zamanlarda da gazilerin Edirne’ye ve gaza geleneklerine olan özlemlerinin devam ettiği anlaşılmaktadır. Bu sebeplerle Osmanlı Devleti, asırlarca Balkan serhatlerinde fetihlerin yükünü omuzlayan Rumeli Gazilerinin aziz hatırasına, Yörük Teşkilatını yeniden örgütleyerek, onları Evlad-ı Fatihan14 olarak yâd edecektir. Gaziler, heterodoks sınır kültürüne mensup iken Yıldırım Bayezid, devleti kurumlaştırmaktaydı; Ortodoks elemanları, gayrimüslim devşirmeleri yanına alarak merkezde kul bürokrasisini etkin kılmaya çalışmıştır. Onun merkeziyetçi politikaları gereği gazi geleneklerinden uzaklaşması, Mısır’a gönderdiği elçilik heyetiyle Halifeden, Rum Sultanlığı tevcihini istemesi Timur ile çatışmaya ve Ankara felaketine yol açan sebeplerin başında geliyordu.15 Sultanın emrindeki gazi komutanlar Ankara savaşında meydanı terk ederek Bayezid’i yalnız bırakmışlardı. Gazi desteğinden mahrum olarak çıktığı bu savaşta, yanında bir avuç devşirme kökenli Yeniçeri ve Balkan Hıristiyan vassalı kalınca akıbeti hüsranla sonuçlanmıştı. Gaza şampiyonluğunu ele geçirmeye çalışan Timur, zaferden sonra adeta Bayezid’in ihmal ettiği gaza ülküsünü yeniden ihya etmiştir. Gazi beyliklerini yeniden canlandırmış, İslam dünyasına da, Osmanlı'nın asli görevi olan gaza vecibesini hatırlatmak için bir ders verme gösterisi yapmıştır. Kendisi de bir gaziye yaraşır biçimde İzmir’i fethederek bütün İslam dünyasının onayını almış oluyordu. Ankara savaşından sonra başlayan fetret devri, Osmanlı siyasi birliğinin bozulmasına sebep olmuş ve İstanbul’un fethini geciktirmişse de bu ders, Osmanlı sarayına gaziliğin ihmal edilmemesi gerektiğini göstermişti. Fetret döneminde gaza faaliyetlerinin durması, Rumeli’deki önemli miktarda genç nüfusun işsiz ve başıboş kalması demekti. Ancak Anadolu’da gaza faaliyetleri durmuşsa da Rumeli’de devam ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca Timur’un Anadolu’yu istilasından sonra pek çok Türkmen göçeri ve aşireti, Rumeli’ye akın ederek buradaki nüfus yoğunluğunu artırmıştır.16 Osmanlı siyasi birliğinin bozulmasından hareketle başta Bizans olmak üzere Balkan Hıristiyan devletleri ittifak edip Osmanlı’ya kaptırdıkları yerleri geri almaları gerekirdi. Ancak bunu yapamadılar çünkü zannedildiğinin aksine Rumeli’de gaza faaliyetleri durmamış, doğası gereği başına buyruk hareket etmeyi seven Gazi zümreleri, yağma akınlarını aralıksız sürdürmüşlerdi. Edirne’yi ele geçiren Musa Çelebi’nin emrinde İstanbul’u dahi kuşatmışlardı.17 Fetret devri diye nitelendirilen şehzadeler mücadelesinde dengeleri değiştirecek güce sahip olan Rumeli Gazileri, Edirne’yi kim ele geçirip gaza faaliyetlerine hız verecekse ona taraftar bir siyaset gütmüştür. Bu da Rumeli gazilerinin meydanı boş bırakmadıkları, sınır savaşçıları olarak pekâla faal olduklarını göstermektedir. Gaziler, Osmanlı hanedanına karşı gelecek kadar güçlü değillerdi bu yüzden Şeyh Bedreddin gibi şahsiyetleri adeta bir mehdi (kurtarıcı) olarak gördüler. Keza Şeyh Bedreddin adı, Rumeli Gazileri için de önemli bir fenomendir. O, gençliğinde sınır boylarında gazilere kadılık yapmıştır. Ankara bozgunundan sonra şehzadelerin taht mücadeleleri sırasında Musa Çelebi, kardeşi Süleyman Çelebi’yi ortadan kaldırıp Edirne’ye gelince kardeşinin bürokratlarını azledip yerine kendi adamlarını atar. Çünkü Süleyman Çelebi, gaza yapacağı yerde Hıristiyan devlet adamlarıyla işbirliği halindeydi ve bu yüzden Süleyman’a “Hıristiyan ajanı” deniliyordu.18 Bu sırada bir gazi ailesinden gelen ve bölgedeki gayrimüslim topluluklar için de önemli bir şahsiyet olan Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin’i de kazaskeri olarak atar. Musa Çelebi zamanında Şeyh, uç gazilerinin beyi Mihaloğluyla birlikte merkezkaç rejimin başlıca destekçileri safında kalıverdi. Son tahlilde I. Mehmed Çelebi, kardeşi Musa Çelebi’yi yenip iktidarı devralınca Şeyh Bedreddin’i gaziler arasındaki büyük nüfuzu dolayısıyla ailesiyle birlikte İznik’e getirtip göz hapsinde tutmuştur (1413). Osmanlı kaynakları, Şeyh Bedreddin’in babası İsrail b. Abdülaziz’in, aynı zamanda bir gazi lideri olduğunu, I. Murad zamanında Edirne’nin fethinden birkaç yıl önce Meriç nehrinin batısında bulunan Dimetoka’nın ele geçirilmesiyle birlikte yakınındaki Simavna kalesini zapt ettiğini, sonra da buraya bizzat komutan ve kadı tayin edildiğini yazar. O yüzden Simavna Kadısıoğlu diye geçer. Şeyh Bedreddin Menakıbnamesi, Dimetoka’nın, gazi reislerinden Hacı İlbeyi tarafından fethedildiğini söylediğine göre şeyhin babasının onun maiyetinde bulunan komutanlardan biri olduğu tahmin edilebilir. Zira Hacı İlbeyi’ni, Şeyh Bedreddin’in babası olarak görenler de var. Buna göre Hacı İlbeyi, Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli Sultan) olarak rivayetlere ve menkıbelere konu olmuş bir gazi-velidir. Hacı İlbeyi, Dimetoka’da Sarı Saltuk’tan daha ziyade dervişliği ve gaziliği şahsında birleştirmiştir.19 Rumeli’deki gaza faaliyetleriyle öne çıkan dervişlerden biri olan Kızıl Deli Sultan, Bektaşilerin büyük velilerinden sayılır. Vilayetname-i Abdal Musa’da Kızıl Deli’nin Abdal Musa’nın maiyetinde iken, kendisine tahta kılıç kuşatarak gazilerle birlikte Rumeli’ye gönderildiği kaydedilir.20 Kızıl Deli’nin menakıbnamesi, Seyyid Rüstem Gazi ile beraber Rumeli’de yaptığı fetihlerin menkıbeleriyle doludur. Yıldırım Bayezid, Aydınoğullarını Osmanlıya ilhak edince Tire’de bulunan Kızıl Deli Sultanı balkanlara göçürmüş ve burada evlatlık mülk olarak üç köy bağışlamıştır. Buna göre Kızıl Deli, Dimetoka’da bizzat fethettiği ormanlık bir arazide zaviyesini kurarak faaliyette bulunduğu anlatılır. Söz konusu arazinin gerçekten Kızıl Deli’ye temlik edildiğini gösteren 1402 tarihli mülkname, bu menakıbnameyi teyit etmektedir.21 Rumeli topraklarında gaza faaliyetlerinde bulunan aksiyoner gazi dervişlerine ait önemli bir örnek de Edirne yakınlarında zaviyesi bulunan Otman Baba verilebilir. Sadece Edirne civarında Türkmen gazi dervişlerine tesis edilmiş 67 zaviye tespit edilmiştir ki bu rakam, Rumeli’deki gaza faaliyetlerinin hangi ruh ve psikolojik amillerle yoğunlaştığını göstermeye kâfidir.22 Uçlarda Şeyh Bedreddin’in hayranları arasında bulunan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanları çıkmış bu isyanlar bastırılarak adı geçenler idam edilmişti. Bunun üzerine sıranın kendisine geleceğini düşünen Şeyh Bedreddin, Musa Çelebi’nin müttefiki İsfendiyar Emirine sığınmak üzere Kastamonu’ya kaçmış oradan da Balkanlara geçmiştir. Onun nihai hedefi darü’l-guzat Edirne’ye ulaşmaktı. Osmanlı kaynakları Şeyh Bedreddin’in bu hareketini isyan olarak kaleme almışlardır. Nitekim Şeyh Bedreddin gaza diyarı Rumeli’ye çıktığında, vaktiyle burada kazasker iken bölgede çok iyi bir izlenim bırakmış olmalı ki sempatizanları, Rumeli gazi aileleri, kazasker iken tımar verdikleri ancak I. Mehmed tarafından toprakları ellerinden alınan tımar sahipleri, Osmanlı fetihleri sırasında topraklarına el konulan yerel Hıristiyan feodalleri ve diğer merkez-kaç kuvvetleri Şeyh Bedreddin’in etrafında toplanmışlardı. Halinden memnun olmayan insanlar Şeyhi, bir umut olarak karşılamışlardı. Bu durum bir isyandan ziyade I. Mehmed’i endişelendiren bir güvenlik sorununu ortaya çıkarmıştı. Halil İnalcık ve Mustafa Akdağ, kendisi de bir gazi ailesine mensup bulunan Şeyh Bedreddin’e isnat edilen isyanın, sınır boylarındaki gaziler ve tımarlı sipahilerle yakından ilgisi bulunduğu tespit etmişlerdi. Keza Şeyhin, Yıldırım Bayezid’in merkeziyetçi politikasına karşı çıkan Timur’un yandaşı ve Gaziyân-ı Rum’un temsilcisi olan Musa Çelebi’nin kazaskeri olması, dolaylı olarak kendisini bu isyanın içine çekmiştir.23 Sonuçta Şeyh Bedreddin yakalanarak, ilmi ve sufi kişiliğine hürmeten yapılan düzmece bir yargılamadan sonra, Serez’de idam edilmiştir. Şeyh, “şer’an kanı helal, malı haram” hükmünce, dinden çıkmış sapkın bir kişi olarak değil isyan suçunu işleyen bir asi olarak idam edilmiştir.24 Şeyh Bedreddin’in Serez’deki mezarı üzerine Selçuklu mimar tarzında bir türbe inşa edilmiş ve bu türbe Mezarlık Tekkesi olarak adlandırılmıştır. Bugün Yunanistan sınırlarındaki Serez kentinde bulunan türbe, yüzyıllar boyunca bölge insanlarının bir ziyaret merkezi haline gelmiştir.25 1480 yılına geldiğinde Balkanların bu unutulmuş Türklerinin toplumsal belleğinde yaşadığını gösteren “Ben de halümce Bedreddinem” sözü, daha ölümünden 60 yıl sonra atasözü sırasına girmiştir.26 Şeyh Bedreddin’i İzzeddin Keykavus’un soyundan geldiği öne sürülüp onun Selçukluların meşru varisi olarak görme eğilimi de söz konusu olmuştur. 1926 yılında Serez’i gezen Fr. Babinger, Şeyh Bedreddin’e ait türbe kalıntılarından bahsederken, kubbesinin Selçuklu tarzıyla yapıldığını kaydetmiş olması manidardır.27 Yukarıda da belirtildiği üzere Simavna kadısı İsrail b. Abdülaziz’in oğlu olan Şeyh Bedreddin, Simavna Kadısıoğlu diye geçer. Taşköprülüzade’ye göre Kadı İsrail, Selçuklu hanedanından bir vezirin oğludur.28 Şeyh Bedreddin Menakıbnamesi, İsrail’in babası Abdülaziz’i Allah yolunda gaza eden bir Mevlana müridi olarak anar.29 Buna göre Şeyh Bedreddin’in babası en ileri uc bölgesinde Rumeli’ye ilk geçenler arasında savaşan bir Türkmen gazisiydi. Simavna’nın yeni fethedilmiş küçük bir kale olması hasebiyle burada bir kadının görevlendirilmesinin imkânsız olduğu düşüncesinden hareketle, şeyhin babasının kadı olması yerine gazi olması gerektiği öne sürülür. Buna göre ‘gazi’ kelimesi, Osmanlıca bir yazım yanlışı sonucu ‘kadı’ diye kaydedilmiştir.30 Sonuç Yeni bir dünyaya, Rumeli’ye gelip yerleşmiş öz Türk kültürünün temsilcileri olan bu Yörük Türkmenler, Osmanlı fütuhatında büyük rol oynamış gerçek kahramanlardır. Rumeli Gazileri, Anadolu’nun istilalar devri olan o hengâmeli çağında istikrarını bulamayan bir muhaceret akınını ve toprağa yerleşmek üzere olan bir nevi muhacir göçebelerin temsil ettiği kudretin kendisine yer bulmak için önüne geçen siyasi sınırları yıkıp takatinin yettiği bir yere, Tuna boylarına kadar yayılmış, Türk tarihinin ihmal edilen önemli bir kesitidir. Büyük Türk toplumunun en ileri uçlarındaki öncü birlikleri olan bu cengâver Yörükler, büyük insan hazineleri olan göçebe Türkmen kitlelerine yurt açarak onları toprağa bağlamakla kalmamış, yüzyıllar boyunca Balkanlardaki Türk varlığının teminatı olmuşlardır. Moğol ve Timur istilası gibi çeşitli göçlerle şişen nüfus sıkışmasını koordineli bir şekilde iskân eden ve ülke sathına yayılmasını sağlayan iman ve aksiyon sahibi dervişleri, klasik dilenci dervişlerden ayırmak lazımdır. Birçok köylere adını veren, elinin emeği ve alnının teri ile dağ başında yer açıp yerleşen, bağ-bahçe yetiştiren ve daima batıya doğru Türk akını ile beraber ilerleyen, Necip Fazıl’ın deyimiyle “ardından çil çil kubbeler serpen” sürekli yürüyen ordunun bir parçasıdır dervişler. Düzenli ordular gelmeden önce zaviyeler açan ve bu zaviyelerin harbe giren, siyasi nüfuzlarını sultanların hizmetinde kullanan, zaviyelerinde padişahları ağırlayan ve onlara nasihatler veren şeyhler bunlardır. Gazi dervişler, darü’l-harp bölgesi Rumeli’de topraklarında kurdukları zaviyelerle hem Türkmenleri daha sağlam İslamlaştırıyor, hem de gaza ruhunu canlandırıyordu. Bu zaviyeler, tasavvufla (iman) aksiyonun birleştiği mekânlar idi. Bu gönüllü ve kendini İslam’a adamış ulu dervişler olmasaydı Rumeli’ye gelen Türkmen akınlarının akıbeti, Avrupalı Hunların akıbetinden farklı olmayacaktı. Sarı Saltuk’tan Simavna Kadısına, Hacı İlbeyi’nden Şeyh Bedreddin’e, Süleyman Paşa’dan Timurtaş Paşa’ya, Mihaloğulları, Evrenosoğulları, Tunahanoğuları vd. evlad-ı fatihan ordusunun ilk kuşak Türkleri ya da Balkanların unutulmuş Müslümanları, Küçük Asya’nın Avrupa kapılarındaki nöbetçileri olarak asırlarca sınırları beklemişlerdir. Son tahlilde şurasını da belirtmeliyiz ki; Osmanlı İmparatorluğu parçalandıktan sonra nitelikli nüfusun kalmadığı bir zamanda Mübadele ile yüzyıllar sonra Rumeli-i Şahaneden ana vatanlarına dönen Evlad-ı Fatihanı, soydaşları bağrına basmışlar, bir sosyal çatışma yaşanmadan, onlara yer açmışlardır. Anadolu’nun muhtelif yerlerine yerleştirilen “Macirler”, Avrupa’da edindikleri tecrübeleriyle modern tarım ve çiftçilik yanında sosyal ve ekonomik, teknik, sanat, kültür, spor, folklor ve daha birçok alanda modern Cumhuriyetin kalkınmasına öncülük etmişlerdir. Bu göçler sayesinde toplumsal, siyasal, sosyal ve kültürel değişiklikler ana karakterini kaybetmeden devam etmiş, Türkiye milli kimliğini kurmuş ve geliştirmiştir. Dipnotlar 1Ö.Lütfi Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri”, Vakıflar Dergisi, II, 1943; “Osmanlı İmp.da Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler”, İÜİFM, C.XV, 1953-54, 209-307; Halil İnalcık, “Ottoman Methods of Conquest”, Studıa Islamica, II, 1954, 122-129. 2 Bk. 2Münir Aktepe, “XIV ve XV. asırlarda Rumeli’nin Türkler Tarafından İskânına Dair”, Türkiyat Mecmuası, C. 10, İst. 1951, s. 300. 3Halil İnalcık, “Ottoman Methods of Conquest”, Studia Islamica, II, 1954, 122-129. 4Selahattin Döğüş, Osmanlı Devleti’nin Doğuşunda Sosyal Kuruluşlar, Basılmamış Doktora Tezi, Erciyes Ün. Sosyal Bil. Ens., Kayseri 1999, s. 336; F.Köprülü, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, Ötüken, İst. 1972, s. 144. 5İnalcık, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Sorunu”, DTCFTAD, C.XV, S.26, 1991, s. 339. 6Yazıcızade Ali, Tarih-i Al-i Selçuk, Topkapı Sarayı Revan Köşkü ktp., nr. 1391, 462-464. 7Yazıcızade Ali, Tarih-i Al-i Selçuk, s. 465-468, vr. 133a; P. Wittek, “Ankara Bozgunundan İstanbul’un Zaptına”, çev. H. İnalcık, Belleten VII/27,1943, s. 562; H. İnalcık, “Türkler ve Balkanlar”, Balkanlar Dergisi, OBİV, Eren Yay., İst. 1993, s. 10. 8Kemal Yüce, Saltuk-nâme’de Tarihi, Dini ve Efsanevi Unsurlar, KB Yay., Ankara 1987, s. 38, 94. 9Aşıkpaşazâde Tarihi, Ali Beg neşri, İst. 1332, s. 92; Neşrî Tarihi, haz. M.A. Köymen, TTK Basımevi, 1987, C.II, s. 146. 10Kemalpaşazâde, Tevarih-i Al-i Osman, haz. Ş. Turan, II. Defter, TTK 1991, s. 102-103. 11Bkz. P. Wittek, Osmanlı Devleti’nin Doğuşu, çev. A. Berktay, Kaynak Yay., Ankara 1985. 12Gaza ve cihat kavramları hakkında bkz. Şinasi Tekin, “Türk Dünyasında Gaza ve Cihat Kavramları Üzerinde Düşünceler”, Tarih ve Toplum, XIX/109, Ankara 1993. 13Cemal Kafadar, Between Two Worlds The Construction of The Ottoman State, California Universal Press, s. 148. Saltuknâme’ye göre İstanbul rüşvet, fuhuş vs. kirlenmiş kozmopolit bir şehir iken gaziliğin merkezi Edirne saf ve temiz haliyle başkent olmaya en layık şehirdir. Buna göre Cem Sultan tahta çıkarsa Edirne’yi başkent yapacağına dair Gazilere söz vermişti. Osmanlı’nın sonuna kadar Yeniçeri taşkınlıklarına karşı başkentin İstanbul’dan Edirne’ye taşınacağı fikri sembolik bir tehdit olarak hiç unutulmamıştır. Rumeli’de doğmuş birisi olarak Mustafa Kemal’in milli mücadele yıllarında meclisten gazi unvanını alması, İstanbul’a rağmen başkent olarak Ankara’yı seçmesi, gazi muhalefetinin bir devamı olarak değerlendirilebilir. 14Balkan fütuhatında önemli görevler üstlenen Yörük taifesi, II. Viyana bozgunundan sonra disipline edilmesi gündeme gelmişti. 1691 yılında Sultanın Hatt-ı Hümayunu ile Yörük Türkmenleri evlad-ı fatihan adı altında ve Rumeli’nin sağ, sol ve orta kolunda olmak üzere yeniden yazıldı ve zamanın ihtiyaçlarına göre teşkilatın askeri ve iktisadi yapısı düzenlendi. Kanunnamede “Yörük taifesi eskiden beri Devlet-i âliyyenin güzide ve cengâveri, itaatli, ferman dinleyen askerlerinden olup eski seferlerde küffar ile yapılan harplerde kendilerinden iyice yararlılık ve yüzakılıkları görüldüğünden bu taifeye evlad-ı fatihan denilmiştir” denilmektedir. Evlad-ı fatihana vergi muafiyeti gibi çeşitli kolaylıklar tanınmıştır. 15P. Wittek, “Ankara Bozgunundan İstanbul’un Zaptına (1402-1453)”, Belleten, VII/27, 1943, 563. 16Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Cem Yay., İst. 1977, C. I, s. 344-347; Sencer Divitçioğlu, Osmanlı Beyliğinin Kuruluşu, Eren Yay., İst. 1996, 45; Ernst Werner, Büyük Bir Devletin Doğuşu Osmanlılar, çev. Y. Öner, Alan Yay., İst. 1988, s. 34, 50. 17İ.H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. I, TTK Basımevi, Ankara 1988, s. 126. 18Stanford Shaw, Osmanlı İmp. ve Modern Türkiye, C.I, E Yay., İst. 1987, s. 52. 19Kafadar, Between Two Worlds, 116; Divitçioğlu, a.g.e., 48; Halil b. İsmail, Menakıbname-i Şeyh Bedreddin, haz. A. Gölpınarlı, Eti yay., İst. 1967, s. 11-12; O. Şaik Gökyay, “Şeyh Bedreddin’in Babası Kadı mı İdi?”, Tarih ve Toplum, 2, 1984, s. 16-18. 20Abdal Musa Sultan Velayetnamesi, haz. Adil A. Atalay, Can Yay., İst. 1995, s. 28 vd. 21 Ö.L. Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri”, s. 293. 22Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri”, s. 293. 23Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), YKY İst. 2003, s. 13; M. Akdağ, a.g.e., s. 347. 24Bu konuda bk. Selahattin Döğüş, “Şeyh Bedreddin ve Rumeli Gazileri”, OTAM, Sayı 18, 2006 Ankara, s. 79. 25Michel Balıvet, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, Tarih Vakfı Yurt Yay., İst. 2016, s. 111. 26Abdülbaki Gölpınarlı, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin ve Menakıbı, Elif Kitabevi, İst. 2008, 39. Şeyhin idam edildiği ağacı bile kutsayıp altından geçmeyen Serez halkı, 1924 yılındaki Mübadelede, Şeyh Bedreddin’in mezarını yanlarında getirmek istemişlerdir. Balkan Savaşlarındakine benzer acı hatıraları bir daha yaşamak istemeyen mübadiller, Şeyhin kemiklerini iskân edildikleri Edirne’ye gömmek istemişlerse de İstanbul’a getirilmiştir. Bir süre Sultanahmet Camii evkaf deposunda muhafaza edilen kemikler, 1942’de Topkapı sarayı müzesine ait bir depoda saklandı. 1961 yılında şeyhin kemikleri II.Mahmud türbesi haziresinde gömülerek 1924’ten sonra toprakla buluşmuş oldu, bk. Murat Kaya, “Türk-Yunan Nüfus Mübadelesine Mezarlıklar Penceresinden Bir Bakış: Şeyh Bedreddin Mezarı”, Uluslararası Mübadele Sempozyumu, 30Ocak-1 Şubat 2017 Tekirdağ, s.240. 27Fr. Babinger, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, çev. İ. Yazgan, La Kitap, Ankara 2015, s. 116. 28Taşköprülüzade, Şakayık-ı Numaniye ve Zeyilleri, neşr. A. Özcan, Çağrı Yay., İst. 1989, C.I, s. 50. 29Halil b. İsmail, Menakıbname-i Şeyh Bedreddin, s. 6-7. 30O. Ş. Gökyay, a.g.m., 17. Kaynakçalar Abdal Musa Sultan Velayetnamesi, haz. Adil A. Atalay, Can Yay., İstanbul 1995. Akdağ, Mustafa, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, C.I, Cem Yay., İst. 1977. Aktepe, Münir, “XIV ve XV. asırlarda Rumeli’nin Türkler Tarafından İskânına Dair”, Türkiyat Mecmuası, C. 10, İstanbul 1951. Ali, Yazıcızâde, Tarih-i Al-i Selçuk, Topkapı Sarayı Revan Köşkü ktp., nr. 1391. Aşıkpaşazâde Tarihi, Ali Beg neşri, Matbaa-i Amire, İstanbul 1332. Barkan, Ö.Lütfi, “Kolonizatör Türk Dervişleri”, Vakıflar Dergisi, II, 1943. Barkan, “Osmanlı İmp.da Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler”, İÜİFM, C.XV, 1953-54. Babinger, Fr., Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, çev. İ. Yazgan, La Kitap, Ankara 2015. Balıvet, Michel, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, Tarih Vakfı Yurt Yay., İst. 2016. Döğüş, Selahattin, “Şeyh Bedreddin ve Rumeli Gazileri”, OTAM, Sayı 18, Ankara 2006. Döğüş, Selahattin, Osmanlı Devleti’nin Doğuşunda Sosyal Kuruluşlar, Basılmamış Doktora Tezi, Erciyes Ün. Sosyal Bil. Ens., Kayseri 1999. Divitçioğlu, Sencer, Osmanlı Beyliğinin Kuruluşu, Eren Yay., İstanbul 1996. Gökyay, O. Şaik, “Şeyh Bedreddin’in Babası Kadı mı İdi?”, Tarih ve Toplum, 2, 1984. Gölpınarlı, Abdülbaki, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin ve Menakıbı, Elif Ktbv, İst. 2008. Halil b. İsmail, Menakıbname-i Şeyh Bedreddin, haz. A. Gölpınarlı, Eti yay., İst. 1967 İnalcık, Halil, “Ottoman Methods of Conquest”, Studıa Islamica, II, 1954. İnalcık, Halil, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Sorunu”, DTCFTAD, C.XV, S.26, 1991 İnalcık, H., “Türkler ve Balkanlar”, Balkanlar Dergisi, OBİV, Eren Yay., İst. 1993. İnalcık, H., Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), YKY İst. 2003. Kaya, Murat, “Türk-Yunan Nüfus Mübadelesine Mezarlıklar Penceresinden Bir Bakış: Şeyh Bedreddin Mezarı”, Uluslararası Mübadele Sempozyumu, 30 Ocak-1 Şubat 2017 Tekirdağ. Kafadar, Cemal, Between Two Worlds The Construction of The Ottoman State, California Universal Press. Kemalpaşazâde, Tevarih-i Al-i Osman, haz. Ş. Turan, II. Defter, TTK Basımevi 1991. Köprülü, Fuat, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, Ötüken Yay., İstanbul 1972. Neşrî Tarihi, C.II, haz. M.A. Köymen, TTK Basımevi, Ankara 1987. Shaw, Stanford, Osmanlı İmp. ve Modern Türkiye, C. I, E Yay., İstanbul 1987. Taşköprülüzade, Şakayık-ı Numaniye ve Zeyilleri, C.I, neşr. A. Özcan, Çağrı Yay., İst. 1989. Tekin, Şinasi, “Türk Dünyasında Gaza ve Cihat Kavramları Üzerinde Düşünceler”, Tarih ve Toplum, XIX/109, Ankara 1993. Uzunçarşılı, İ.Hakkı, Osmanlı Tarihi, C. I, TTK Basımevi, Ankara 1988. Werner, Ernst, Büyük Bir Devletin Doğuşu Osmanlılar, çev. Y. Öner, Alan Yay., İst. 1988. Wittek, Paul, “Ankara Bozgunundan İstanbul’un Zaptına”, çev. H. İnalcık, Belleten VII/27,1943. Wittek, P., “Ankara Bozgunundan İstanbul’un Zaptına (1402-1453)”, Belleten, VII/27, 1943. Wittek, P., Osmanlı Devleti’nin Doğuşu, çev. A. Berktay, Kaynak Yay., Ankara 1985. Yüce, Kemal; Saltuk-nâme’de Tarihi, Dini ve Efsanevi Unsurlar, KB Yay., Ankara 1987.

17

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png

'Keyifli Tarih' parolası ile yayın hayatına başlayan Sanal Tarih, bilgiye ulaşabileceğiniz en hızlı ve en güvenli internet adresidir. Tarihi ve güncel konular üzerine özel hazırlanmış dosyalar, makaleler, kültür-sanat yayınları ve ansiklopedi maddeleri ile akademisyenlerin yazıları eşliğinde yaşanmış tarihi öğrenmek adına gerçeğe vakıf olacağınız bir tarih platformudur.

  • X
  • Youtube
  • Beyaz Instagram Simge
  • TikTok
  • Spotify

© 2015 - 2026 Vida Medya. Her hakkı saklıdır.

Bu sitede yer alan yazı, makale, fotoğraf, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. Vida Medya ve Ticaret Limited Şirketi'nin yazılı izni olmaksızın sitede yayımlanan eserler kısmen veya tamamen kaynak gösterilerek dahi çoğaltılamaz, yayımlanamaz, işlenemez, umuma iletilemez ve temsil edilemez.

bottom of page