top of page

İslam Öncesi Türk Tarihi

Dünya ve Türk Mitolojisini Şekillendiren 12 Dev Karakter

20 Nisan 2026

Dünya ve Türk Mitolojisini Şekillendiren 12 Dev Karakter

İnsanlık tarihi, sadece somut savaşların veya keşiflerin değil, aynı zamanda kolektif bilincimizin ürettiği devasa bir hayal gücü mirasının toplamıdır. Binlerce yıl boyunca, açıklayamadığımız doğa olaylarını, içimizdeki sönmeyen adalet arzusunu ve ölümün gizemini destanlarla anlamlandırmaya çalıştık. Kimi zaman Kafkas Dağları’nda zincire vurulan bir Titan’ın çığlığında özgürlüğü, kimi zaman bozkırın ortasında yol gösteren göksel bir kurdun izinde bağımsızlığı aradık. Mitoloji; coğrafyalar, diller ve inançlar değişse de insanın korkularının ve umutlarının evrensel bir dilidir. Bu yazımızda, antik dünyanın tozlu sayfalarından süzülüp gelen; Türklerden Vikinglere, Mısırlılardan Yunanlılara kadar farklı medeniyetlerin ruhuna yön vermiş, tarihin en ikonik 12 mitolojik figürünü inceliyoruz. Kendi hikâyemizi onlarda bulmaya hazır mısınız? 1. Prometheus: Bilginin Prangalı Devrimcisi (Yunan Mitolojisi) Prometheus, sadece bir Titan değil, insanlık onurunun ve otoriteye karşı aklın ilk büyük direnişçisidir. Tanrılar kralı Zeus, insanlığı karanlıkta, soğukta ve cahillikte bırakarak kendisine muhtaç kılmak istediğinde, Prometheus bu tiranlığa boyun eğmemiştir. Olympos Dağı’ndaki kutsal ateşi (ki bu ateş sadece fiziksel bir ısı değil, bilim, sanat ve felsefenin sembolüdür) çalarak insanlığa armağan etmiştir. Bu eylemiyle insan medeniyetinin kurucu babası olmuş ancak bedelini Kafkas Dağları’nda bir kayaya zincirlenerek ödemiştir. Her gün bir kartalın ciğerini yediği ve her gece ciğerinin yeniden oluştuğu bu sonsuz işkence, "ilerleme yolunda çekilen her çilenin kutsal olduğu" mesajını taşır. Modern dünyada Prometheus, baskıcı rejimlere karşı duran entelektüel isyanın ve özgür düşüncenin sönmeyen meşalesidir. 2. Asena: Ergenekon’un Göksel Rehberi (Türk Mitolojisi) Türk efsanelerinin en kutsal ve sembolik karakteri olan Asena (dişi kurt), bir milletin yok oluşun eşiğinden dönüp yeniden dünyaya hükmetmesinin mimarıdır. Bir katliamdan sağ kurtulan son Türk çocuğunu emzirip büyüterek soyun devamını sağlayan bu "Göksel Kurt", Türklerin sadece fiziksel değil, ruhani koruyucusudur. Ergenekon Destanı’nda Türkler, sarp dağların arasındaki vadiye sığamaz hale gelip demir dağı erittiklerinde, onlara o gizemli ve sarp geçitlerden çıkış yolunu gösteren yine Asena olmuştur. Asena figürü, Türk devlet geleneğinde "bağımsızlık karakteri" ile özdeşleşmiştir. O, imkansız denilen durumlarda ortaya çıkan ilahi bir pusula, zorluklar karşısında yılmayan bir irade ve Türklerin yeryüzündeki hürriyet mücadelesinin en asil sembolüdür. 3. Thor: Gök Gürültüsünün ve Düzenin Muhafızı (İskandinav Mitolojisi) Asgard’ın prensi ve Odin’in oğlu olan Thor, kaba kuvvetin ötesinde, kaosa karşı kozmik düzenin bekçisidir. Mjölnir adındaki çekiciyle devlere, canavarlara ve Jörmungandr (Dünya Yılanı) gibi felaketlere karşı savaşırken aslında insanların yaşadığı dünyayı (Midgard) korumaktadır. İskandinav mitolojisinde diğer tanrılar daha çok strateji ve büyü ile ilgilenirken, Thor doğrudan halkın, tarım işçilerinin ve dürüst savaşçıların tanrısıdır. Onun çekici, sadece yıkıcı bir silah değil, aynı zamanda evlilikleri ve törenleri kutsayan kutsal bir nesnedir. Vikingler için Thor, "asla pes etmemenin" ve "fiziksel zorluklara karşı durmanın" en popüler ikonudur. Gök gürültüsünün sesi, onun kaosla yaptığı savaşın yankısıdır ve bu ses, Viking savaşçısına korku değil, arkasında bir koruyucu olduğu güvenini verir., 4. Tepegöz: Kafkas Dağları'nın Korkunç Devi (Türk Mitolojisi) Oğuz destanlarının ve Dede Korkut hikâyelerinin en ürkütücü karakteri olan Tepegöz, peri bir anne ile çoban bir babanın aykırı evladıdır. Alnının ortasındaki tek gözüyle her şeyi gören ve vücudu oklara, kılıçlara karşı bağışıklığı olan bu dev, insan yiyen doğasıyla toplumsal bir felaketi temsil eder. Tepegöz, aslında Türk mitolojisindeki "karanlık ve dizginlenemez güçlerin" sembolüdür. Onu ne koca ordular ne de en güçlü kahramanlar alt edebilmiştir; ta ki zekasını kullanan Basat sahneye çıkana kadar. Tepegöz hikâyesi, sadece canavarlarla yapılan bir savaş değil, "fiziksel gücün akıl karşısındaki çaresizliğini" anlatan muazzam bir pedagojik derstir. Anadolu folklöründe Tepegöz, doğanın öngörülemez vahşetini ve bu vahşetin ancak bilgece bir stratejiyle durdurulabileceğini simgeler. 5. Medusa: Haksızlığın Taşa Çeviren Öfkesi (Yunan Mitolojisi) Medusa, başlangıçta Atina’daki Athena tapınağının en güzel ve en iffetli rahibesiyken, denizler tanrısı Poseidon’un saldırısına uğramış ve asıl haksızlığı kıskanç tanrıça Athena’dan görmüştür. Athena, mağdur olan Medusa’yı bir canavara dönüştürerek cezalandırmış, saçlarını zehirli yılanlara çevirmiş ve ona bakan herkesi taşa döndürme laneti vermiştir. Medusa, mitoloji tarihindeki en trajik karakterlerden biridir; çünkü o, bir fail değil, sistemin ve tanrıların haksızlığına uğramış bir kurbandır. Onun bakışıyla insanları taşa çevirmesi, uğradığı zulmün dünyadan aldığı bir intikamdır. Bugün Medusa, sanat dünyasında kadın gücünün, haksızlığa karşı duyulan sessiz çığlığın ve bastırılamayan kadın enerjisinin evrensel bir ikonuna dönüşmüştür. 6. Tulpar: Kanatlı Savaşçıların Yoldaşı (Türk/Kazak Mitolojisi) Türk dünyasının Pegasos’u olarak bilinen Tulpar, sıradan bir at değil, bir savaşçının can dostu ve ruhsal tamamlayıcısıdır. Manas Destanı gibi devasa eserlerde adı geçen bu kanatlı atlar, rüzgar kadar hızlıdır ve sadece sahibiyle bir bağ kurduğunda kanatlarını gösterirler. Bir efsaneye göre, kimse Tulpar’ın kanatlarını görmemelidir; eğer görülürse Tulpar kanatlarını kaybeder ve ölür. Bu, Türk kültüründeki "mahremiyet" ve "sırrı koruma" erdeminin bir yansımasıdır. Tulpar, bozkır insanı için sadece bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda gökyüzü ile yeryüzü arasındaki bağı, hızı ve özgürlüğü simgeler. Bugün birçok Türk cumhuriyetinin devlet armasında yer alan Tulpar, Türklerin askeri dehasının ve doğayla kurduğu kopmaz bağın en zarif sembolüdür. 7. Osiris: Ölümün ve Yeniden Doğuşun Hükümdarı (Mısır Mitolojisi) Mısır’ın ilk kralı olduğuna inanılan Osiris, medeniyeti insanlara öğreten bilgeliğin adıdır. Kardeşi Set tarafından kıskançlıkla öldürülüp vücudu 14 parçaya ayrılarak Mısır’ın dört bir yanına dağıtılmıştır. Ancak sadık eşi İsis, dünyayı dolaşarak bu parçaları toplamış ve Osiris’i tarihin ilk "mumyası" olarak hayata döndürmüştür. Osiris, artık yaşayanların değil, yeraltı dünyasının (Duat) kralıdır. Ölülerin kalplerini doğruluk tüyüyle tartan mizan terazisinin başındaki nihai yargıçtır. Osiris efsanesi, Mısır toplumuna "ölümün bir son değil, sadece bir dönüşüm olduğu" inancını aşılamıştır. Nil Nehri’nin her yıl taşması ve çekilmesi gibi, Osiris de her yıl yeniden doğar ve tarımı, bereketi müjdeler. 8. Şahmeran: İhanete Uğramış Bilgelik (Anadolu/Fars Efsaneleri) Anadolu ve Mezopotamya’nın en etkileyici figürü olan Şahmeran, yılanların şahıdır. Belinden aşağısı yılan, yukarısı ise dünyalar güzeli bir kadın olan bu bilge varlık, tıp ve gelecek bilgisinin yeryüzündeki tek muhafızıdır. İnsanların iyiliği için yeryüzüne çıkan ancak her seferinde insanın doymak bilmez hırsı ve ihanetiyle karşılaşan Şahmeran, trajik sonuna rağmen bilgeliğini insanoğluyla paylaşmaktan geri durmamıştır. Onun ölümüyle vücudunun parçalarının şifa kaynağına dönüşmesi, doğanın kendini insanlık uğruna nasıl feda ettiğinin hüzünlü bir alegorisidir. Şahmeran, bugün Anadolu’da sadakatin, sağlığın ve "sır tutmanın" kutsallığını temsil eden, her genç kızın çeyizine işlenen ebedi bir motiftir. 9. Valkürler: Kaderin Kanatlı Savaşçıları (İskandinav Mitolojisi) Vikinglerin savaş meydanlarındaki korkusuzluğunu besleyen en büyük unsur Valkürlerdir. Odin’in kızı veya hizmetkarı olan bu tanrısal kadınlar, savaşın gürültüsü içinde süzülerek kimin onurlu bir şekilde öleceğine ve kimin zafer kazanacağına karar verirler. Bir savaşçının en büyük hayali, bir Valkür tarafından seçilip gökyüzündeki Valhalla salonlarına taşınmaktır. Valkürler, ölümün bir "yok oluş" değil, kahramanlar için "ebedi bir ziyafete davetiye" olduğunu simgelerler. Savaşın sadece kas gücüyle değil, ilahi bir irade ve kaderle şekillendiğini anlatan bu karakterler, kadının İskandinav toplumundaki savaşçı ve yönetici ruhunun mitolojik zirvesidir. 10. Erlik Han: Karanlığın ve Yeraltının Efendisi (Türk Mitolojisi) Türk şamanizminin ve mitolojisinin "kötülük prensi" olan Erlik Han, Gök Tanrı tarafından yaratılmış ancak kibrine yenik düşerek yeraltının karanlığına sürülmüştür. O, hastalıkların, ölümlerin ve kötülüklerin kaynağıdır. Ancak Erlik Han, Batı mitolojisindeki Şeytan figüründen farklıdır; o, var olması gereken bir dengenin parçasıdır. Kara bir ata binen, elinde yılanlardan yapılmış bir kırbaç taşıyan bu karakter, insanların korkularıyla yüzleştiği bir mizamın adıdır. Erlik Han, yaşamın sadece ışıktan ibaret olmadığını, karanlığın ve ölümün de sistemin bir parçası olduğunu hatırlatan, düzenin sağlanması için var olması gereken "gölge"dir. 11. Achilles (Aşil): Şerefin ve Zayıflığın Kahramanı (Yunan Mitolojisi) Truva Savaşı’nın efsanevi savaşçısı Aşil, insan doğasının iki büyük kutbunu temsil eder: Dev bir güç ve gizli bir zayıflık. Annesi tarafından ölümsüzlük nehrine batırılmış ancak topuğundan tutulduğu için sadece o noktadan savunmasız kalmıştır. Aşil, uzun ama silik bir hayat ile kısa ama efsanevi bir hayat arasında bir seçim yapmıştır. O, adı binlerce yıl anılsın diye ölümü seçen "şöhret tutkusunun" vücut bulmuş halidir. Aşil'in öfkesi orduları dize getirirken, topuğuna isabet eden bir ok onun sonunu getirmiştir. Bu efsane, "en güçlü olanın bile aşil tendonu (yumuşak karnı) vardır" sözüyle modern tıbba ve dile bile girmiş, yenilmezliğin imkansızlığını kanıtlayan en büyük insanlık trajedisidir. 12. Anansi: Zekânın ve Kurnazlığın Örümceği (Batı Afrika Mitolojisi) Fiziksel gücün değil, tamamen akıl oyunlarının ve söz sanatının efendisi olan Anansi, bir örümcek formunda tasvir edilir. Dünyadaki tüm hikâyeleri tanrılardan çalmış (veya satın almış) ve insanlara dağıtmıştır. Anansi, en güçlü aslanları, en zengin kralları sadece kelimelerini kullanarak alt eder. O, baskı altındaki halkların "akıllarını kullanarak" güç karşısında nasıl hayatta kalabileceklerini öğreten bir direniş sembolüdür. Anansi efsaneleri, kaba kuvvetin zekâ karşısında her zaman yenilmeye mahkûm olduğunu anlatan evrensel birer mizah ve ders deposudur.

5

dk.

Türkler anayurtlarından neden ayrıldılar?

29 Haziran 2021

Türkler anayurtlarından neden ayrıldılar?

Proto-Moğollar’dan, Kıtaylar’ın 924’te Orhun havalisine hakim olmalarıyla birlikte, bu bölgedeki Türk boyları birbirlerini sıkıştırarak batıya doğru göçetmeye başladılar. 1027 yılına gelindiğinde artan Kıtay baskısı sonucu Türkler’in batıya göçü büyük bir sel halini almıştı. Kay ve Kıpçak baskısı ile Oğuzlar da yurtlarından ayrıldılar. Şamanî Peçenek ve Oğuzlar, Doğu ve Orta Avrupa’ya, Balkanlar’a; Müslüman Oğuzlar ise Maveraünnehir’e, Horasan’a ve diğer İslâm ülkelerine göç ettiler. Oğuzlar, 1040’da Dandanakan’da Selçuklular’ın idaresinde Gazneliler’i yenip, kendi devletlerini kurdular. Ancak Orta Asya’dan yüz binlerce Türk, Moğol kabilelerinin tazyiki ile batıya göçe devam ediyordu. Maveraün-nehir bölgesi onları barındırmaya yetmedi ve yeni bir yurt aramaya başladılar. Türklerin göç etmesindeki en temel ve tetikleyici sebep, Orta Asya’daki sert iklim değişiklikleridir. Bölgede yaşanan şiddetli kuraklık, otlakların kurumasına ve tarım alanlarının verimsizleşmesine neden olmuştur. Temel geçim kaynağı hayvancılık olan Türk boyları için meraların azalması, büyük bir ekonomik çöküş ve kıtlık tehlikesi anlamına geliyordu. Hayvanlarını besleyebilecekleri daha verimli topraklar ve su kaynakları bulma arayışı, göçlerin en somut ve hayati gerekçesini oluşturmuştur. Orta Asya, tarih boyunca pek çok büyük gücün hakimiyet mücadelesine sahne olmuştur. Özellikle Çin ve Moğol (Kitan) baskıları, Türk boylarının bağımsızlıklarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmasına neden olmuştur. "Bağımsızlık" karakteri Türk toplumlarında vazgeçilmez bir unsur olduğu için, başka bir milletin boyunduruğu altına girmektense yeni yurtlar aramayı tercih etmişlerdir. Ayrıca Türk boylarının kendi aralarındaki otlak paylaşımı ve liderlik mücadeleleri de yenilen veya zayıf düşen boyların daha batıya göç etmesine yol açmıştır. Ekonomik ve siyasi sebeplerin yanı sıra, Türklerin inanç sisteminde yer alan "Türk Cihan Hakimiyeti" mefkûresi, bu göçlerin ideolojik motoru olmuştur. Türkler, dünyayı yönetme ülküsüyle yeni yerler keşfetmeyi ve fethetmeyi bir görev olarak görmüşlerdir. Bununla birlikte, bölgedeki nüfusun hızla artması ve mevcut toprakların artık bu nüfusu besleyememesi, göçü kaçınılmaz bir sosyal zorunluluk haline getirmiştir. Türkler, beraberlerinde taşıdıkları atlı göçebe kültürü ve askeri disiplin sayesinde, geçtikleri coğrafyalarda kalıcı devletler kurmayı başarmışlardır.

2

dk.

İslamiyet Öncesi Türklerde Evlilik Geleneği

13 Şubat 2026

İslamiyet Öncesi Türklerde Evlilik Geleneği

Tarihin en eski kavimlerinden olan Türklerde aileye verilen değer, Türk toplumunun güç kaynağı olmuştur. Türk toplumunda oguş adı verilen çekirdek aile ile tabir edilen anne baba ve çocuklardan oluşan aile tarih boyunca yer almıştır.[1] Dağınık, hayvancılık eksenindeki yaşam onların kümeler halinde bir arada yaşamalarına engeldi. Küçük aile nizamında yaşadıkları için daha hür bireyler olarak teşkil oluyorlardı.[2] Eski Türk ailesine yönelik bilgileri arkeolojik kazılarda elde edilen buluntular, anıtlar, tabletler ve mezarlardır. Devrin ilerlemesi ile de seyahatnameler, kararnameler bilgi kaynakları arasına girmektedir. Çok Eşlilik ve Tek Eşlilik Tartışmaları Türklerdeki evlilik geleneğini ana hatları ile ortaya koymaya çalıştığımızda evvela değinmemiz gereken nokta tek eşlilik ve çok eşlilik tartışmalarıdır. Eski Türklerde çok eşliliğin olduğuna dair kesin bir kanıt bulunmamıştır.[3] Aksine evliliklerin akrabalar içerisinden tercih edilmemesi ve dolaylı olarak geniş ailenin yerine çekirdek ailenin kurulması, araştırmacıların eski Türk dilinde çok eşliliği ifade eden bir sözcükle karşılaşmamaları, Dede Korkut hikayeleri ile diğer Oğuz destanlarında kahramanlar tek eşli olmaları, tek eşlilik tezine kanıt olarak ileri sürülebilir.[4] İkinci eş durumuna ise İl yani devletin hükümdarı olan Hakan’ın yaptığı siyasi nitelikli evlilikler örnek gösterilebilir. Ayrıca çocuk sahibi olunamaması durumunda ilk eşin rızası gözetilerek ikinci bir kadınla evlilik söz konudur. Bu gibi hallerde kesinlikle ilk eşin saygınlığının korunduğunu söyleyebiliriz. Çok eşliliğin yaygın olarak görüldüğünü iddia eden araştırmacılar neden olarak kadın sayısın erkek sayısından fazla olmasını vurgulamaktır. Kadınların korunmasız ve güvencesiz kalmalarını engellemek amacıyla ölen eşinin yakınlarıyla evlendirilmesi çok eşliliğe yol açmaktadır. Ölen eşin kardeşi ile evlendirilme[5] bir gelenek halini almıştır. Orta Asya’daki Türk hakanlarının Çinli prenseslerle yaptıkları siyasi evlilikler neticesinde aldıkları ikinci eşlerinin adı ‘kunçay’ oluyordu.[6] Ancak bu evliliklerde bile söz sahibi hakanın birinci eşi hatundur. Çinli prensesler dışındaki ikinci eşlere de kuma denilmekteydi. Kumaların dünyaya getirdikleri çocuklar taht varisi olamıyorlardı. Babalarının servetlerinden pay alamıyorlardı. Kunçayların çocukları içinde bu geçerliydi. Onlar kumadan üstte, hatundan aşağıda idiler. Kumaların çocukları bile kendi annelerine teyze demekte idiler, anne sadece birinci kadın için kullanılmakta olduğu bilinmektedir. Doğu Türkistan Türkleri ile Kırgızlarda olan çok eşlilik ise coğrafyadaki komşu olan Arap ve Acemlerden farklı olarak kendine özgü bir durumdu. Burada birinci eşin rızası alınıyordu ve diğer eşler ilk eşin yaşadığı şehrin dışında başka bir evde hayatlarını sürdürüyorlardı.[7] Türkistan’daki mollalar ancak bu şartlara göre ikinci eşlerle izdivaç yapılabilmesine müsaade ediyordu. Çok eşlilik iddiasının dayandırıldığı hikâyeler de bulunmaktadır. Tukyu menkıbesinde, Hükümdar Tukyu’nun on kadar zevcesinin bulunduğu yazmaktadır.[8] Henüz Müslüman olmamış Hazar Türkleri hakanlarının saraylarında hareme benzer bir yapının olması da ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur. Türk Boylarındaki Farklılıklar Eski Türklerde evliliklerin yapılarına baktığımızda dışarıdan evlenmenin (exogamy) yaygın olduğunu görmekteyiz.[9] Hunlarda dışarıdan evlenme mevcutken Yakutlarda dışarıdan evlenmenin esnetilmesiyle birlikte anaerkil yapının olması, Türk boyları ve devletleri arasında evlilik teamülleri açısından farklılıkların olabilecekleri hakkında ipucu vermektedir. Büyük Hun İmparatorluğuyla dışarıdan evlenmeye dayalı aileye benzerlik gösteren Göktürkler patrilokal bir yapı kurmuşlar ve çokeşliliğin bulunduğunu düşündürten izler bırakmışlardır. [10]Dışarıdan evlilik hakkında çalışmalarında değinen Abdülkadir İnan’a göre, dışarıdan evlilik, iki boyun birbirine kız alıp vermesi şeklinde vuku bulmaktadır. [11] Boy içerisinde evlilik yasaktı ve kız kaçırmalar görülebiliyordu. Hunlar da dışarıdan evliliğin haricinde amca kızları ile de evlendikleri destanlardan anlaşılmaktadır. Kutluk kadınlarının ömürleri boyunca bir defa evlendirilmeleri ile Göktürk ve Uygularda yüksek sınıftan olan bir kadının halktan biriyle evlenemeyeceği kuralının bulunması değindiğimiz farklılıkların delilleridir.[12] Kutluk kadınlarında eşleri ölse dahi bir daha evlenmelerine izin verilmiyordu. Kutluklarda boşanmanın iki taraf için de yasaktır ve hükümdarın bile tek eşi vardı. Türklerde evlilik yaşının bir kayda tutulduğu hakkında malumat olmamakla beraber evlenecek yaşa gelen gencin bir yiğitlik göstermesi gerekirdi. Ergen çağına ulaşıp yiğitlik göstererek il meclisinden yeni bir ad alırdı. İldaş ve erkek kıymetinin kazanılması olarak belirtilen husus, vatandaşlık hakkına sahip olmak anlamına gelmektedir. Evlenecek delikanlı anne ve babasının vefatını beklemeden aile mallarından kendi payını yuvasını kurmak için alırken kız da yumuş adı verilen çeyizini getirir.[13] Yeni çiftin evi ve malları böylece ortak derlenir. Evlenme, eb kelimesinden yani ev kelimesinden türetilmiştir. Uygurlarda evlenmeye kavuşma, Yakutlarda evlenmeye sönmez ateş yakma deyimleri kullanılmaktadır. Evlenmenin kelime olarak anlamı olan bark sahibi olmakta eski Türklerde iç güveysi durumuna fazla rastlanılmamasından kaynaklanmaktadır. Bark, Orhun anıtlarında mabet anlamına gelir.[14] Bu manada evlilik Türklerde kişilerin kutsal bir güvenceye kavuşması olarak ta yorumlanabilir. Türklerde aile içerisindeki oğulların her biri evlenmeleri ile birlikte yeni bir ev meydana getirirdi. Yeni evlenen gençlerin çadırına ak ev – ak çadır denilmekte idi. Yalnızca ailenin en küçük oğlu baba ocağının devamından mesuldü. O evlendiğinde dahi baba evinde kalırdı. [15] Başlık ve Nişan Adetleri Eski Türklerde evlilik öncesi başlık parasının olup olmadığı hakkında yapılan çalışmalar bu uygulamanın varlığını ortaya çıkarmıştır. Eski Türklerde başlık parasına kalın denilmektedir.[16] Kalın kelimesine de ilk defa Suci kitabesinde rastlanılmıştır.[17] Nişanlanma kurumuna verilen önem neticesinde kalın uygulaması da vazgeçilmez bir öğe olmaktadır. Kalın dört ayrı kısımdan oluşmaktaydı ve her biri ayrı bir amaca yönelikti. Birinci kısmın adı Kara Maldır. Kızın babasına verilir. Baba bunu sadece kızın çeyizi için kullanır. İkinci kısmın adı Yelü’dür. Nişanlı erkeğin, nişanlısını ilk kez ziyaret ettiğinde ona yüzgörümlüğü niteliğinde verdiği hediyedir. Üçüncü kısım Tüy-Mal’dır. Düğün giderlerinin karşılanması için verilen maldır. Genellikle bu at olur. Miktarı da 20 ile 60 arasında değişir. Dördüncü ve son kısım ise Süt Hakkı’dır. Nişanlı erkeğin kız anasına verdiği hediyedir.[18] Gelinin de damada bir miktar mal ve eşya getirmesi geleneği vardır. Buna ‘Koşantı’ adı verilirdi. Bunun en önemli nedeni ise kızın Türk evliliğinde satın alınan bir şeymiş gibi nitelenmesinin önüne geçilmek istenmesidir. Bazen kızın koşantısının erkeğin kalınından daha yüksek miktarlara çıktığı da görülmektedir. Kalındaki düşünülen maksat hakkında birbirine yakın görüşler bulunmaktadır. Batılı araştırmacılar kalının bir tür babaya anneye verilen yetiştirme bedeli, (süt hakkı) olarak nitelendirmektedir. Bahaeddin Ögel gibi araştırmacılar ise kalının bir güvenlik sigortası olduğunu meydana gelecek ayrılmaların önüne geçmek, önüne geçilemiyorsa da mağduriyeti en aza indirmenin amaçlandığını savunmaktadırlar. Başlık meselesinde Uygurlarda mal ve evin kurumu ortak iken dört aşamalı kalının daha yaygın olduğunu görüyoruz. Evlenmenin başlangıcı olarak kabul gören nişandır. Beşik kertmesi nişanlanma deyiminden gelmektedir. Kert veya Kirt kökü inanış veya sadakat kavramlarını bildiren kerti, kirtü kelimeleri ile birdir.[19] Söz kesme de evliliğin bir aşamasıdır. Geleneklerine bağlı olan Türkler söz kesme merasimini at üzerinde yapmaktaydılar. İki tarafın aileleri at üzerinde görüşme yerine geliyordu. Kız bir rızalık sembolü göstererek isteğini belirtebiliyordu. Bu genellikle mendildi. Bu durum aile içerisinde babanın sonsuz bir velayet hakkı olmadığını göstermesi açısından önemlidir. Ataerkil aile ile Babaerkil ailede daha önce kastedilen ayrım işte bu noktadadır. Evlilik kararlarında kızın söz hakkı ve razı olması gerekmektedir. Oğuzlar ve Karluklar için bu söz konusudur.[20] Tabi bu durumun geçerli olmadığı Türk boyları da vardır. Yakutlarda kız babasının razı göstermesi durumunda nişan olurdu. Dede Korkut hikâyelerinde söz kesiminde erkeğin kıza kendi yüzüğünü çıkarıp verdiğini, kızında düğünde giymesi için erkeğe kendi diktiği kırmızı kumaştan bir kaftan verirdi. Söz ve nişandan geri dönüş vardı. Bazı hallerde bunun bozulması mümkündü. Kalından sonra dahi nişanın bozulabildiğini görebiliyoruz. Nişanın atılması sonucunda hediyelerin iadelerine dair bir prosedür uygulanmaktaydı. Evliliklerde görülen bir kaide nişan için de bulunmaktaydı. Eğer erkek nişanlı iken ölürse kız ailesinin rızası dâhilinde erkeğin kardeşi ile kız nişana devam edebilirdi. Aynı durum kızın ölümü durumunda da söz konusu olurdu ve baldız/kalın denilen bir hediye merasimi daha ilaveten olurdu. Şayet kızın kısır çıkması durumunda da kızın kardeşlerinden biri kalınsız olarak verilirdi. [21] Ölen gencinin kardeşinin bulunmaması üzerine hediyeler iade edilirdi. Nişanlı erkek düğünden önce ortadan kaybolup uzunca bir süre haber alınamazsa kız, kalını iade etmeden başka biri ile evlenebilirdi.[22] Kalındaki dört kısmın devamını, İslamiyet’in kabulünden sonraki Türk devletlerinde de görüyoruz. Uygurlarda Evlilik Uygurlarda çocuk evlenme çağına geldiğinde anne ve babasına talip olunmasını istediği kız varsa onun ismini bildirir. Anne ve babanın uygun görmesinden sonra kız tarafına bir temsilci gönderilir. Saye Kılgan denilen bu kişi kız tarafının da onayını getirmesinden sonra oğlan evi kız evine isteme için gider. Elbiselik kumaş, yüzük gibi hediyelerin yanında birhon tokaç denilen özel yapılan 12 ekmeği yanlarında kız evine götürülür. Kızın anne ve babası olumlu bir yanıt verecek ise ekmekten yerler. Sonra oğlan ailesinin ayrılması ile kızın akrabaları kız evine çaya gelerek görüş bildirirler. Kızın verilmesi bu ziyaretten sonra resmen duyurulur. Damat adayı kız evine ikinci defa gelerek alınacak eşyaların tespitinde bulunur. Hazırlıkların başlaması ile birlikte ahali düğüne davet edilir. Buna ‘Bargak’ denilir. Düğün kız evinde yapılır. Düğün bitmeden damat evine çekilir, düğünden sonra da hanımlar alayı gelini damadın yanına getirirler. Nişan adedi Uygurlarda bulunmamaktadır. Evlilikten sonra iki tarafın akrabalarının tanışıp kaynaşması için ‘Çıtlaku’ denilen bir yemek düzenlenirdi.[23] Uygurların farklılıklarının temelinde dini inanıştaki değişim olduğu üzerinde görüşler bulunmaktadır. Evlilik Töreni Evlilik merasimleri Türk boyları arasında farklılıklar göstermesine rağmen ortak paye dini törendi. Bir din adamı eşliğinde yapılan evlilik merasimi bazen kız evinde olurdu, bazen yaşanılan zümrenin meydanında kurulan beyaz bir çadırda gerçekleşirdi. Evlenme merasimine ‘gelin toyu’, ‘ulu düğün’ veya ‘ağır düğün’ denilirdi. [24]Düğüne misafir çağırma işine ‘okuma’ denirdi. Merasimde bayrak taşınır, düğün yemeği verilir, toy ateşi yakılır, yarışlar, güreşler gibi şenlikler düzenlenir ve eğlenceler yapılırdı. Gelin kızın yüzü daima kapalı olurdu. Damada ‘küdegü’ denilmekteydi. Türklerde eşlerin birbirlerine hitapları sevgi sözcüklerinden oluşmaktadır. Kadının eşine efendim manasına gelen ‘apışgayım’ erkeğinde kadına karıcığım anlamına gelen ‘apakayım’ diye hitap ettiği bilinmektedir.[25] Türk mitolojisine dikkatle bakıldığında tanrı ile tanrıça evliliğine rastlanılmamaktadır.[26]Kutsal evliliğin (Hierogamy’nin) yer almaması yarı tanrı (yarı tanrıça) figürlerinde bulunmamasını açıklamaktadır. Toplum içerisinde kadın ve erkeğin görüşmeleri doğaldı ve sosyal hayat içerisinde çağdaşı olan kavimler gibi direk sınırlandırıcı kayıtlar bulunmuyordu. Buna rağmen Türklerde veled-i zina yoktu.[27] Hem terim olarak karşılaşılmadığı gibi hem de ırza geçilme vakalarında sergilenen katı tutum bunda etkiliydi Türklerde zina en büyük suçlardan biriydi.[28] Irza geçme durumunda suçu işleyen mağdurun ailesine ve kendisine tazminat ödüyor onunla rıza dâhilinde evlendiriliyordu. Eğer evli bir kadına tecavüz edilmişse suçlu bacaklarından ikiye ayrılıyordu.[29]Lakin suçluyu cezalandırma hakkı fertlerin değil devletindi. Bu devlet için asayiş sorumluğunu da beraberinde getiriyordu. Ölüm cezalarının uygulanışında Karluk Türkleri suçluyu yakmayı, Göktürkler atlara bağlayarak vücudu ayırmayı sistemleştirmişlerdi. Uygurlarda ise ölüm cezası bulunmuyordu. Üç yüz değnek ile maddi bir ceza veriliyordu. Evlilik dışı ilişkinin de önünü almak için bir takım alınan tedbirler vardır. Bekârlık ayıp sayılıyordu. Evlenmek için yeterli malı olmayan gençler için dayanışma yoluna gidiliyor ve gençlerin evlenmeleri sağlanıyordu. Nitekim kırk haneli bir yerleşkede senede dört evliliğin gerçekleşmesi bekleniyordu. Bu rakama varılmıyorsa oradaki yönetici devlete sorumlu tutuluyordu. [30] Yoksul gençler için toplu nikâhların tertibi o dönemlerden günümüze uzanmıştır. Boşanma ve Dul Kalma Boşanma evliliğin yasal olarak sonlandırılmasıdır. Evlilikle tarihi eştir. Babil hükümdarı Hammurabi’nin koyduğu kanunlar çerçevesinde evlilik sözleşmesine boşanma hakkı konulabiliyordu. Hıristiyanlıktan önce Roma’da da boşanma hakkının toplum gelenekleri ve yasalarla sınırlandırılmış olsa da bulunduğunu görmekteyiz. Ancak Hıristiyanlığın kabulünden sonra Roma’da kilise, boşanma sistemine müdahale etmiştir ve yasaklamıştır. Eski Çin’de erkek karısının, erkek çocuk dünyaya getiremediğinde, hırsızlık veya zina yaptığında sorgusuz olarak boşayabilirdi. [31] Eski Türk ailesinde boşanma törelere göre hoş karşılanmazdı. Eşler arasında sadakat evliliğin olmazsa olmazı konumundaydı ve ihlali suçtu. Bir ölçüde Türk adetlerinin de kanunlaşmada katkısı olduğu Cengiz yasalarında, sadakatsizlikten ötürü boşanmanın cezası erkeğin idamıydı. [32]Böyle bir cezanın yasada bulunduğu göz önüne alınırsa erkeğin, kadın karşısındaki sorumluluğu hakkında fikir sahibi olunabilir. Cengiz yasalarının haricinde aynı suça aynı cezanın verildiği bir başka kanunda Kazak Hanı Tevke’nin koyduğu kanunlarda yer almaktadır.[33] Eski Türk hukukunda boşanma genelde kocanın yetkisindedir. Kadın, kocasının kendisine kötü davrandığını, başka bir kadın ile gayr-i meşru ilişki olması veya iktidarsız olması gibi durumlarda boşanmayı kendi talep edebilirdi. Evlilik öncesi verilen kalının yanmaması için aile fertlerinin de boşanmaya sıcak bakmadığı malumdur. Boşanmaya eğer kadının bir kusuru veya kabahati sebep olmuşsa aldığı kalını iade ederdi. Boşanma kocanın kusurundan ötürü meydana geldiyse koca da kalını geri alamadığı gibi kendisine verilen çeyizi de kadına bırakırdı. Bu uygulama olduğu gibi Cengiz yasalarında da yer almaktadır. Türk kültürüne ait destanlarda, anıtlarda, Dede Korkut Hikâyeleri’nde boşanmaya değinilmediği dikkati çekmektedir. Kutadgu Bilig’de gözü yaşlı, kederli, kimsesiz manasına gelecek şekilde kullanılan dul – kadın kavramı üzerine Kaşgarlı Mahmut’un eserinde de ‘tul’ kelimesini kullanmıştır. Kaşgarlı boşanmayı ‘baş yolmak’ ifadesi ile aktarmıştır. [34] Boşanmanın toplumda hoş karşılanmaması, iktisaden yüklediği zorlukları vb. nedenlerle sık olmadığı anlaşılmaktadır. Kadınların dul kalmasının nedeni, boşanmadan ziyade eşlerinin ölmeleridir. Ancak uzun süre dul kalmalarına da müsaade edilmezdi. Daha önce belirttiğimiz gibi levirat uygulamasının yanında kadının diğer yollarla da evlendirilmesi için toplumsal bir dayanışma oluşurdu. Dulun eğer küçük çocukları varsa vasiyi anneleri idi. Eğer ergen oğlu varsa annesinin evlenmesi hususunda mes’uldü ve evin idaresinde ölen babasının sorumluğunu üstlenirdi. İslamiyete Geçiş Sürecinde Türk Evliliği Türkler, İslamiyete geçtikten sonra evlenme sistemindeki eski geleneklerinin birçoğunu devam ettirmişlerdir. Hukuk ve birçok alanda Türklerin hayatlarındaki kuralların ve esasların İslamiyet’in getirdiği yeniliklere intibakının çabuk bir şekilde hızlı olması buna olanak sağlamıştır. Esaslı bir değişiklik olmamakla beraber İslam fıkıhçıları da Türkler deki evlilik adetleri ile ilgilenmişlerdir.[35] İslam Dini girdiği her toplum hayatında önemli değişiklikler meydana getirmekle beraber, bütünüyle o toplum hayatını değiştirmeye zorlamamıştır. Çünkü eski olan her şeyin yıkılmasından ziyade İslam esaslarına uygun olmayan uygulamaların kaldırılması gayesi güdülmüştür.[36] İslamiyete geçiş sürecindeki sosyal hayat ile ilgili en önemli kaynaklar yine destanlar ve o dönemden günümüze uzanan yapıtlardır. Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat-it Türk eseri, Selçuklular dönemindeki evlilik hakkında önemli bilgiler içermektedir. Kız isteme adedi İslamiyet öncesi ile aynı olmakla beraber kalına artık başlık denilmekteydi. İslamiyet’te yer alan mehr uygulamasına da geçildiğini görüyoruz. Evlenme işinde çok defa “Arkuçı” ya da “Savcı” adı verilen aracılar gerekliydi. Bugün “Elbir” denen bu aracılar dünürler arasında gidip geliyorlardı. Akrabalık kurmak isteyen iki taraf, bu aracı eliyle birbirinden karşılıklı kız istiyordu. Evlenme kararı ‘Aldım’ ve ‘Verdim’ kelimeleri ile ifade ediliyordu.[37] Nikâh için böylece aileler söz vermiş oluyorlardı. Başlık Selçuklularda baba için bir at, anne için elbise, erkek kardeş için kılıç, çeşitli hediyeler, para vs şeklinde idi. Evlenecek kızın çeyizinin hazırlanması da sadece kızın anası ve babasına değil tüm akrabalarına düşen bir görevdi.[38]Evliliğin düğün yapılarak duyurulması gerekiyordu. Saçı adı verilen para düğünde saçılıyordu. Hükümdarın düğünlerinde büyük sofralar kuruluyordu. Yemekler han-ı yağma olarak yapılıyordu. Damadın yardımcıları düğünde bulunuyor ve bunlara sağdıç deniliyordu. [39]Sağdıç ismi Göktürklerden bu yana değişmeden günümüze ulaşmıştır. Nikâh, aynı zamanda devlet görevlisi olan kadılar tarafından kıyılmaktaydı.[40] Devletin nikâhı kayıt altında tutması ve evliliği denetlemesi Memluklarda da görülmekteydi. Nikâh akdi ve nikâha ilişkin işlemlerin belgelendirilmesi için günümüzdeki notere denk sayılabilir görevliler yer alırdı. [41] İslamiyet’i benimsedikten sonra, İslam’ın kurallarına bağlı yaşayan Türkler aile hayatlarını da buna göre tanzim etmişlerdir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşa kadar geçen süreçte dinin esaslarına uyulmuş ve diğer Müslüman Türk devletlerinde de evliliklerin kayıtlara işlenmesine dikkat edilmiştir. Bu dönemde diğer Müslüman devletler ile gerek evlilik merasimi yönünden, gerek sosyal hayattaki ailenin işlevi yönünden belirgin farklar olmamıştır. Dipnotlar [1]Türk tarihi hakkındaki ilk yazılı kaynak Orhun Anıtlarından ve sonraki destanlardan edinilen bilgiye göre çekirdek aile en yaygın aile modelidir. [2] İbrahim Kafesoğlu, ‘Türk Milli Kültürü’, Ötüken Neşriyat, İstanbul Ağustos 2010, s.220 [3]Nezahat Seçkin, Ülker Kayhan, ‘Aile Yapısı‘ Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 1999 s.20 [4]Orhan Türkdoğan; ‘Eski Türklerde Aile Tipolojisi’, I. Aile Şurası Bildirileri, T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, Ankara, 1990, s.435 [5]Leviratus = Ölen baba amca ve ağabeyin, öz anne ve kardeşler dışında onların dul ve yetimleriyle evlenme geleneği. Bkz, Sencer Divitçioğlu, Kök Türkler, Ada Yayınları, İstanbul, 1987. [6] Ali Erkul, ‘Eski Türklerde Aile’, Türkler, c.3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s.60 [7] Bilge Kozenoğlu, ‘Aile ve Ailenin Korunması’, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2006, s. 20 [8] Erkul, a.g.m s.60 [9]Zeynep Özlem, Üskül Engin ‘Hukuk Sosyolojisi Açısından Türkiye’de Evlenmenin Evrimi,’ Beşir Kitabevi, İstanbul 2008, s. 8 [10]A.g.e s.9 [11]Abdülkadir İnan, ‘Altay-Yenisey Şamanlığında Eski Unsurlar’, Makaleler ve İncelemeler, TTK Yayınları, Ankara 1987, s. 341 [12]Orhan Türkdoğan, ‘Türk Ailesinin Genel Yapısı’, Sosyokültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, C. 1, T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, Ankara 1992, s.45 [13]Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları’, Bordo Siyah Yayınları, İstanbul 2005, s. 212 [14]İsmail Doğan, ‘Dünden Bugüne Türk Ailesi Sosyolojik Bir Değerlendirme’, Atatürk Kültür Merkezi, Ankara 2009, s.29 [15]Kafesoğlu, a.g.e. s.220 [16]Mahmut Tezcan, ‘Kültürel Antropoloji Açısından Başlık Parası Geleneği’, Kadıoğlu Matbaası, Ankara 1981, s.22: İsmail Kara ise bu görüşü reddeder. O başlık parasının kalınla örtüşmediğini, kalının mirastan düşen payın verilmesi şeklinde yorumlanılmasının daha doğru olacağını vurgular. Bkz. Orhan Türkdoğan, ‘Türk Ailesinin Genel Yapısı’, Sosyokültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, C. 1, T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, Ankara 1992, s.27 [17]Latife Kabaklı Çimen, ‘Türk Töresinde Kadın ve Aile’, IQ Kültür ve Sanat Yaıncılık, İstanbul 2008, s.128 [18]Halil Cin, ‘İslam ve Osmanlı Hukukunda Evlenme’, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara 1974, s. 274 [19]A.g.e s.129 [20]Engin, a.g.e s. 14 [21]Ayşe İrmiş, ‘Eski Türklerde Kadın ve Toplumdaki Yeri, ‘Türk Yurdu Dergisi’ c.14 sayı 87, Kasım 1994, s.16 [22]Cin, a.g.e s.278 [23]Harun Güngör, ‘Türk Bodun Bilimi Araştırmaları’ Kumsaati Yayınları, İstanbul 2005 s. 357-359 [24]Bahaeddin Ögel, ‘Türk Mitolojisi’ c.I, TTK Basımevi, Ankara 2010, s.267 [25]Çimen, a.g.e, s. 113 [26]Harun Güngör, a.g.e, s. 26 [27]Laszlo Rasonyi, ‘Tarihte Türklük’, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara. 1993, s.58 ; Rasonyi’ye göre veled-i zina anlamına gelen piç kelimesi Farsçadan geçmiştir. [28]Çimen, a.g.e s.115; Ayrıca İbn-i Fazlan’ın seyahatnamesinde zina ve ırza geçme suçları karşısında tatbik olunan ceza hakkında izlenimler bulunmaktadır. [29]İrmiş, a.g.m s. 14 [30]A.g.e s.126; Gökalp a.g.e s.214 [31]Ali Erkul, ‘Eski Türklerde Evlenme Gelenekleri’, Türkler, c.3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s.64 [32]Çimen, a.g.e, s. 134 [33]Cin, a.g.e. s.274 [34]Erkul, a.g.m s. 65 [35] Doğru, a.g.m, s.42 [36]Emin Işık, Türk Aile Yapısında İslami Dönem, ‘Tarih Akışı İçerisinde Türklerde Aile Yapısı Sempozyumu Bildirileri‘, Erciyes Üniversitesi Yayınları, Kayseri, 1990. [37] A.g.m s. 42 [38] Mehmet Altay Köymen, ‘Alparslan ve Zamanı’, MEB Yayınları, Ankara 1983, s.310 [39]Köymen, a.g.e, s.312 [40] Engin a.g.e, s.26 [41] Cin, a.g.e, s.282.

11

dk.

Türklerin tarihi derli toplu olarak ne zaman başlar?

29 Haziran 2021

Türklerin tarihi derli toplu olarak ne zaman başlar?

Bilinen yazılı Türk tarihi aşağı yukarı 12 asır almaktadır. Parantez açarak söylüyorum, daha önce umumiyede Orhun yazıtlarını ve diğer yazılı kaynakları irdeler ve derdik ki “Türklerin tarihi kendi ifadeleriyle 8. asrın ortalarında başlıyor, bunun dışında Türkler hakkında bilgileri başka milletlerden ve edebiyatlardan öğreniyoruz.” Son araştırmalar gösterdi ki, bizzat Orhun bölgesinde bile bu yazıtların tarihi iki asır kadar geriye gitmektedir. Göktürklük bu stepin ortasında Moğollarla komşu olan varlık tarafından kurulmuş abide ve taşlar yığını değildir. Şu anda bile çok çarpıcı bir biçimde tarihi bilgimiz ve yorumumuz değiştirilmek durumundadır. O takdirde şunu söylemek gerekiyor. 12 asırlık Türk tarihi içinde yani Türkçe kaydedilmiş Türk tarihi içinde Osmanlı tarihi ve Osmanlı devlet yapısı bir zirveyi temsil eder. Türklerin kökenleri Hunlara (M.Ö. 3. yüzyıl) ve daha eski bozkır kültürlerine dayansa da, tarihin "derli toplu" olarak başlaması 552 yılında Göktürk (Kök Türk) Kağanlığı'nın kuruluşuyla kabul edilir. Bu dönemin en büyük farkı, tarihte ilk kez bir devletin kendi isminde "Türk" kelimesini siyasi bir kimlik olarak kullanmasıdır. Bumin Kağan önderliğinde Avar hakimiyetine son verilerek kurulan bu devlet, dağınık haldeki Türk boylarını tek bir bayrak altında toplamış ve "Türk" adını bir üst kimliğe dönüştürmüştür. Bir milletin tarihinin derli toplu takip edilebilmesi için en önemli kriter yazılı belgelerdir. 8. yüzyılın başlarında dikilen Orhun Abideleri (Kül Tigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk yazıtları), Türk tarihinin ilk yazılı belgeleri olarak kabul edilir. Bu yazıtlar sayesinde Türklerin devlet anlayışı, sosyal yapısı, dili ve hatta kendilerine dair tarih bilinci ilk kez bizzat kendi ağızlarından günümüze ulaşmıştır. Bu abidelerle birlikte Türk tarihi, sadece dış kaynakların (Çin, Bizans, Pers) anlattığı bir hikâye olmaktan çıkmış, özgün bir kimlik kazanmıştır. Türk tarihinin bu derli toplu başlangıcı, sadece bir bölgeyle sınırlı kalmamış; Göktürklerden itibaren Türk boylarının batıya doğru hareketiyle dünya tarihinin seyrini değiştirmiştir. Hunların başlattığı ancak Göktürklerin kurumsallaştırdığı devlet geleneği, daha sonra Selçuklular ve Osmanlılar gibi cihan şümul imparatorlukların temel taşı olmuştur. Bugün Sibirya’dan Avrupa içlerine kadar uzanan geniş coğrafyadaki Türk varlığı, işte bu 6. yüzyıldaki siyasi birleşmenin ve Orhun’da taşa kazınan o güçlü iradenin sonucudur.

2

dk.

Timur’da, Osmanlılarda olduğu türden bir gazâ-cihad anlayışı var mıydı?

29 Haziran 2021

Timur’da, Osmanlılarda olduğu türden bir gazâ-cihad anlayışı var mıydı?

Timur’un Hıristiyanlarla çok kavgası olmadı, bu onun hayatının çizgisi ile alakalı; Çin Seferi’ne çıkamadı. Hindistan’da çok aktif olmadı. Avrasya’da ise henüz mücadele edeceği bir Rusya yoktu. Toktamış’la kavga ederek Altın Orda’yı zayıflattı. Anadolu’da Bayezid ile dalaştı. Osmanlı’nın gelişimini geciktirdi yorumu budur. İran zaten Timur’un çok kan dökerek alması gereken bir bölge değildi. İslam dünyasının diğer unsurlarıyla kavga edemedi. Bu bakımdan onun seferlerinin gazâ-cihad anlayışıyla pek ilgisi olmadığını söyleyebiliriz. Hayatı boyunca mücadeleleri Müslümanlarla oldu, istisna İzmir’dir. Bu nedenle cihangir olarak Timur’un büyük fetihlerine rağmen (ki bütün askeri hayatı da 35 senedir), çok önemli bayındırlık işleri yapmasına rağmen büyük cihad politikası güttüğünü söyleyemeyiz. Cihad faaliyeti daha ziyade Osmanlıya veya Altın Orda’ya has bir vasıf. İslam tarihinde ve İslam dünyasında Hıristiyan dünya ile bitmeyen amansız mücadele ve hatta cihad asıl önce Selçuklulara, sonra Osmanlı’ya mahsustur. Bunu Timur’da fazla görmeyiz, ama onun haleflerinde, özellikle Babür’de görürüz. Osmanlı savaş ve fetih usulü ile Timur’un askerî uygulamaları arasında bir kıyas yapıldığı zaman aralarında belirgin farklar olduğu görülüyor. Mesela Timur’un terörü kullanma noktasında herhangi bir kaygı taşımaması... Direnen şehirleri, kaleleri terörle korkutup ele geçirmek Asyai, Cengiz Han’dan kalma bir âdet. Biliyorsunuz, Cengiz Han ve ordusunun istilası çok şiddetli, süratli ve karşı konulmazdı. Gittikleri her yeri gaddarca tahrip ediyorlardı. Moğol orduları amansızdı, süvarinin hareket kabiliyeti ise 13. asır için göz kamaştıran birtakım harp aletleri ve Çin barutuyla destekleniyordu. Timurlular da çok şedit ve bir o kadar da süratli çarpışıyorlar. Çok iyi yetişmiş süvarileri var. Fil kullanıyorlar. Savaş sonunda şiddetli bir cezalandırmayla zapt ettikleri yerleri korkutuyorlar. Osmanlı’da ise bu sistem değişiyor. Bilhassa direnmeden teslim olan kalelerdeki savaşçıların ya da halkın mallarıyla ve mülkleriyle orayı terk etmesine cevaz vermek Osmanlı’ya ait bir müessesedir. Bu kelime “vira”dır. Bu tavır Osmanlı’da çok aşikârdır. Bu bir eski Roma geleneği, bir yerde de Îslamî gelenek. Cengiz Han ve takipçilerinde ise bu usul pek yok. Onlara itaat etmek, kaleyi teslim etmek yetmiyor. Orada fesadın tohumlarını görüyorlarsa mevcut ceza yöntemlerini uygulamakta hiç tereddüt etmiyorlar. Fakat şunu da belirtmeden geçmemek gerekir ki, kaleyi teslim aldıktan, yönetimi kurduktan sonra Moğollar çok geniş davranışlıdırlar. Her dine, her anlayışa izin verirler. Zaten kendileri de bu hoşgörüyü her zaman göstermişlerdir. Altın Orda hanlarının Müslümanlığı mesela. Bunlar Müslüman olmakla birlikte Hıristiyanlara karşı da son derece saygılılar, hatta Hıristiyan olan hükümdarları bile var. Ayrıca diğer dinlerin mensuplarından kız da alıyorlar. Mesela Abaka Han, İmparator Mihail Paleologos’un kızı Prenses Maria’yı almıştı. Balat’ta, Moğolların Azize Meryem Kilisesi veya Kanlı Kilise olarak da adlandırılan Maria Mouchliotissa Kilisesi vardır. Prenses Maria isyan sonrasında kocası Abaka Han öldürüldüğü için geri dönmüş ve bu kiliseyi yaptırmıştı. Moğollar, bir kağan ile evlendirilmiş olan prensesi, başkasıyla evlenemeyeceği için geri göndermişlerdi.

2

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png

'Keyifli Tarih' parolası ile yayın hayatına başlayan Sanal Tarih, bilgiye ulaşabileceğiniz en hızlı ve en güvenli internet adresidir. Tarihi ve güncel konular üzerine özel hazırlanmış dosyalar, makaleler, kültür-sanat yayınları ve ansiklopedi maddeleri ile akademisyenlerin yazıları eşliğinde yaşanmış tarihi öğrenmek adına gerçeğe vakıf olacağınız bir tarih platformudur.

  • X
  • Youtube
  • Beyaz Instagram Simge
  • TikTok
  • Spotify

© 2015 - 2026 Vida Medya. Her hakkı saklıdır.

Bu sitede yer alan yazı, makale, fotoğraf, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. Vida Medya ve Ticaret Limited Şirketi'nin yazılı izni olmaksızın sitede yayımlanan eserler kısmen veya tamamen kaynak gösterilerek dahi çoğaltılamaz, yayımlanamaz, işlenemez, umuma iletilemez ve temsil edilemez.

bottom of page