top of page
Osmanlı Tarihi
29 Mayıs 2023
İstanbul’un fethinden sonra dünya sathında ne oldu?
Elli üç gün süren uzun savaş gerçekten Ortaçağ’ı kapatmıştır. Bu Ortaçağ, Avrupa tarihi için böyle olduğu gibi bizim için de öyledir. Çünkü o tarihe kadar Osmanlı, tam olarak bir imparatorluk sayılmazdı. Ancak İstanbul gibi bir kentin, yani Konstantinopolis’in, Doğu İslam milletlerinin deyişiyle Kostantiniyye’nin, fethinden sonradır ki Osmanlı’nın gerçek imparatorluk çağı başlamıştır. İşte bu imparatorluk çağı bir anlamda Osmanlı’nın yeniçağıdır. Yoksa Ortaçağla Yeniçağı, illâ matbaanın kullanılması veya derebeyliklerin yıkılması gibi kıstaslarla ayırmak gerekmez. Bu arada unutmayalım ki, İstanbul’un fethiyle bir yerde Doğu Akdeniz’deki ticarete dayanan Venedik ve Cenova gibi Akdeniz Italyan devletlerinin de çöküşü başlamıştır. Ayrıca bu hal, Avrupa’da uzak okyanuslara açılmayı gerekli kılmış ve hızlandırmıştır. En başta İtalyan şehirleri... Fatih, başta Venedik ve Cenova olmak üzere, İtalyan şehirlerini bir şekilde saf dışı bırakmıştır. Bununla beraber Cenovalılardan aldığı Galata gibi bir kolonide bunların ticarete devamında hiçbir sakınca da görmemiştir. Ayrıca Floransalılarla ilişkileri de devam etmiştir. Venedik balyozu (yöneticisi) İstanbul’da makbul bir yer edinmiştir. Yani Doğu Roma ya arka çıkan Cenova’ya karşılık onun rakibi Venedik elde tutulmaktadır. Ama şaşılacak şey, bir müddet sonra Venedik de İstanbul’un fethi dolayısıyla gerileyecektir. Yani ilk sonuç, İtalya’nın bütün Ortaçağ boyunca Akdeniz’deki ve Avrupa’daki üstün yeri, ticarete dayanan üstün yeri gerilemiştir. Bunun hiç şüphesiz İtalya’yı ve Avrupa’yı yaratan üstün medeniyete de darbeleri olmayacak değildir. Ama Türkler İtalya’ya yerleşseydi mutlaka Rönesans dünyası içinde bir payları olacaktı ve mutlaka Doğu Akdeniz dünyası, İtalya ve Batı ile daha yakın bir kültürel alışveriş içine girecekti.
1
dk.
29 Mayıs 2023
Çandarlı Halil Paşa İstanbul fethine neden karşı çıktı?
İstanbul’un fethi Türkler için Kızıl Elma idi. Yani İlayı Kelimatullah’ın son kalesi anlamına gelir. İstanbul’un fethi Türk dünyası için olduğu kadar İslam dünyası için de sembolik bir değeri vardı. İstanbul’un fethine mazhar olan sultan şüphesiz içeride ve dışarıda büyük bir şöhret ve prestije sahip olacaktı. Bu da devlet içinde devlet durumuna gelen Çandarlı ailesi için tehlike çanlarının çalması demekti. Çünkü daha önce genç sultan II. Mehmed’i (Fatih) iki defa tahttan indirerek saltanat üzerinde derin gölgesi bulunan Çandarlı Halil Paşa’nın bu etkisinin biteceğinin de işaretiydi. Devlet ve saray üzerinde derin etkisi bulunan Çandarlı'nın askeri, siyasi, ticari ve idari nüfuzu, bunun yanında uluslar arası şöhreti saltanat için derin kuşkular anlamına geliyordu. Merkezi bir imparatorluk kurmak isteyen genç padişah Sultan II. Mehmed, öteden beri derin devlet konumunda bulunan Çandarlı ailesinin devlet üzerindeki nüfuzunun, tasarlamış olduğu merkeziyetçi politikasına en büyük engel teşkil ettiğinin bilincindeydi. Aynı zamanda İstanbul’un fethi demek Osmanlı merkeziyetçi politikaların doruk noktasına çıkması demekti. Bu da en başta Çandarlı Veziriazamın güçlü nüfuzunun sönmesine neden olacaktı. Bu yüzden Çandarlı Halil Paşa, İstanbul’un fethine karşı çıkacaktır. Bu konuda Venedik ve Bizans’la iş birliği yapacaktır. İstanbul’un fethi gerçekleştikten sonra doğal olarak Fatih Sultan Mehmed, Çandarlı Halil Paşa’yı ortadan kaldıracak, kul bürokrasisini ön plana çıkaracak ve vezirlerinin çoğunu devşirmelerden seçecektir.
1
dk.
13 Mayıs 2022
Mostar Köprüsü'nün Yıkılma Sebebi Nedir?
Bir Osmanlı eseri olarak 4 yüzyılı aşkın süre faaliyet gösterdikten sonra 1992-1995 yılları arasında Avrupa'nın ortasında meydana gelen etnisite savaşında 9 Kasım 1993 tarihinde Hırvatlar tarafından yıkılarak yok edilmeye çalışılan bir miras; Mostar Köprüsü. 1. Mostar köprüsünün 9 Kasım 1993 tarihinde yıkılmış resmi. Fatih Sultan Mehmed’in 1465 yılında fethettiği Bosna, Osmanlı’nın Balkanlarda 4 yüzyılı aşkın süre en önemli toprak parçası konumundaydı. Bu önemi sadece coğrafi olarak bulunduğu konumdan öte İskan politikaları neticesinde aynı dine mensup olduğu insanlara haiz olmasından ileri geliyordu. İlk dönemlerinde genişlemeyi ağırlıklı olarak balkanlarda gösteren Osmanlı’nın şüphesiz mimari eserlerinin eşsiz örnekleri bu bölgelerde de bulunmaktaydı. Bosna’nın alınışından 1 yüzyıl sonra Kanuni’nin emriyle Mimar Sinan’ın çırağı Mimar Hayreddin tarafından yapılan [1566-67] bu köprü şehre adını vererek bir köprüden öte bir şehir oluşmasını sağladı. Yüzyıllardan beri seyyahların ve araştırmacıların ilgisini çeken köprüye 1658 yılında uğrayan uğrayan Fransız seyyahı A. Poullet bu köprünün inşasının mukayese kabul etmez bir cüret eseri olduğunu, Venedik'te bir mimari harikası sayılan Rialto Köprüsü'nden daha geniş yapıldığını söylemektedir. Osmanlı’nın balkanlardan çekilmesiyle ilk önce Avusturya-Macaristan ve daha sonra Yugoslavya devletleri bu bölgede hakim oldu. Avrupa’nın göbeği diyebileceğimiz bu bölge 1992-1995 arasında dünyanın gözü önünde bir iç savaşa sahne oldu. Savaşan tarafların birbirlerini bitirme olarak adlandırdığı bu olayda şüphesiz ki Batı’nın uyguladığı ayrımcılık vardı ve Boşnak tarafı bu ayrımcılığın negatif tarafını gördü. Boşnak-Hırvat-Sırp taraflarının bağımsızlık için verdiği bu savaşta Hırvatların bu köprüyü yıkarak, Osmanlı’nın genelde ise İslam’ı mirasını yıkarak bir ruhun yıkılmasını istediler. Balkanlar üzerine yaptığı etkili çalışmalarla bilinen Ekrem Hakkı Ayverdi'nin köprü hakkındaki; "Bu köprü mimari dehanın terkibiyle taştan yapılmış değil de muhayyilenin cisim halini almasıyla meydana gelmiş gibi efsanevi bir mana ve ruh kazanmıştır" düşüncesi ise bu ‘ruh’ durumu özetler mahiyettedir. Bunun farkında olan Hırvat General Praljak’ın emriyle iki gün bombardımana tutulan köprü 9 Kasım 1993 tarihinde dayanamayarak Neretva nehrinin sularına gömüldü. Bu insanlık ayıbı şüphesiz ne Boşnakları Avrupa’dan atabildi ne de Osmanlı mirası’nı yıkabildi. Türkiye’nin de yardımlarıyla tekrar yapılarak 2004 yılında açılan köprü, bir sene sonra Dünya Unesco Kültür Mirası’na alındı.
2
dk.
4 Mayıs 2022
10 Maddede 2. Abdülhamit’in Hicaz Demiryolu Projesi
Osmanlı Devleti’nin ekonomik ve siyasi zorluklarla boğuştuğu bir dönemde, tamamlanması mucize olarak bakılan ve bizzat II. Abdülhamit’in önderlik ettiği bir komisyonun çalışmalarıyla yapımına başlanan, Osmanlı halkı kadar dünya Müslümanlarının da verdiği bağış desteğiyle yapılan Hicaz Demiryolu, dönemine göre yapılması oldukça güç bir projeydi. Yapımında askeri ve içtimai amaç güdülen bu proje, 1900-1908 yılları dönemin ekonomik şartlarına rağmen yabancı sermayeye bulaşmadan sekiz yıl gibi kısa bir sürede inşa edilerek imkansıza yakın olan bir işe imza atıldı. 1. Hicaz Demiryolu'nun yapım nedeni yalnızca askeri ve iktisadi değildi Ekonomik darboğazın içinde olan Osmanlı Devleti’nin büyük bir mali yük altına girerek oldukça önemli bir demiryolu ağı oluşturması istemesindeki ilk amaç esasen iktisadi gelir elde etmek ve askeri ihtiyaçların karşılanması olarak düşünülebilir. Ancak Hicaz’ın Osmanlı için teşkil ettiği önem iktisadi anlamda bu yükün altına girmeyi gerektirecek cinsten değildi. Eyaletin başlıca gelir kaynağı olan gümrük vergileri, bölgenin yönetim masraflarının çok altında kalmaktaydı. Bu açıdan bakıldığında bu önemli projedeki amacın iktisadi bir gelir sağlama amacıyla yapılmadığı görülmektedir. Hicaz Demiryolu'nun yapımındaki ana amaçlar askeri, siyasi ve dini içeriklidir. Böyle bir projenin tamamlanası her şeyden önce bölgeye askeri sevki hızlandıracak, olası ayaklanmaları bastırarak merkezi otoriteyi kuvvetlendirecekti. Bununla birlikte yapımın amacına dair asıl ön plana çıkartılan husus dini ziyaretlerin kolaylıkla yapılması yönündeydi. Bu yolun yapılmasıyla hac yolunda çekilen büyük zahmet ve zorluklardan kurtulunacaktı. Üstelik bu yol daha da güvenli bir yolculuk imkânı sağlayacaktı. Proje, aynı zamanda bir itibar meselesiydi. Bu vesileyle zamanda II. Abdülhamit’in İslam âlemindeki itibar ve nüfuzunu da kuvvetlendirecek, Müslümanların ortak bir eser ve amaç etrafında dayanışmasını sağlayacaktı. 2. İnşaat faaliyetlerinin gerçekleşmesi için Padişahın başkanlığındaki Komisyon-ı Ali kuruldu Bu devasa projenin hayata geçirilmesi, ancak sistemli bir çalışmayla mümkün olacaktı. Bu nedenle de inşaat organizasyonlarını yürütecek olan padişahın başkanlık edeceği Komisyon-ı Âli kuruldu. Padişahın altında ise Sadrazam Mehmed Ferid Paşa, Ticaret ve Nâfia Nâzırı Zihni Paşa, Mâbeyin ikinci kâtibi Ahmed İzzet Paşa, Bahriye Nâzırı Hasan Hüsnü Paşa ve Bahriye İmalât Komisyonu Reisi Hüsnü Paşa gibi isimler faaliyet gösterdi. 3. Proje maliyeti bütçeye çok ciddi bir yük bindirdi Osmanlı Devleti’nin dönem içerisinde içinde bulunduğu mali durum şüphesiz ki projenin yapımı için akıllarda soru işareti oluşturuyordu. Yerli ve yabancı kamuoyu bu anlamda projenin tamamlanmasının mümkün olmadığında hemfikirdi. Bununla birlikte Hicaz Demiryolu'nun tahmini maliyeti 4 milyon liraydı, yani yıllık bütçenin % 18’ini aşıyordu. Ancak projenin dini mahiyete bürünmesi ile birlikte gelecek bağışlar da projenin finansmanında önemli yer tuttu. İnşaatın başlangıcında ortaya çıkacak acil para ihtiyacını karşılamak üzere de Ziraat Bankası’ndan kredi alınmasına karar verildi ve ciddi maaş kesintileriyle giderler karşılandı. 4. Hicaz Demiryolu projesinin yalnız Osmanlılar’ın değil bütün Müslümanların ortak eseri olduğu yönünde propaganda faaliyetleri yürütüldü Projenin yalnız Osmanlıların değil bütün İslam âleminin ortak eseri olduğu yönünde oluşturulmaya çalışılan kamuoyu ve propaganda faaliyetleri sonuç vermeye başlamıştı. Bağış miktarının istenilen seviyeye ulaşması yönünde yapılan bu çalışmalarda din adamları, inançlı gazeteciler vb. unsurlardan faydalanıldı ve amaca ulaşıldı. Projeye dair mali gelirin üçte biri civarı bir oran bağışlardan elde edildi. 5. Çeşitli ülke Müslümanları projeye destek verdi Osmanlı Devleti, finansmanıyla, çalışanlarıyla ve kullanılan ürünüyle tamamıyla Müslüman yapımı bir demiryolu inşa etme arzusundaydı. Bu yönde oluşturulan kamuoyu çalışmalarıyla netice elde edilmeye başlanmıştı. Binlerce Osmanlı vatandaşının yanı sıra başta Hindistan, Mısır, Rusya ve Fas Müslümanları olmak üzere, Singapur, Güney Afrika, Endonezya ve bazı Avrupa’daki İslam cemiyetlerinden proje için bağış yağıyordu. Bu kitlesel katılımsa, Hicaz Demiryolu projesinin bütün dünya Müslümanlarınca benimsendiğinin açık kanıtıdır. 6. Demiryolunun yapımında farklı milletlerden çok sayıda mühendis görev aldı Her ne kadar Müslüman sermayeyle yapılma amacı güdülse de yabancı teknik destek almadan projeyi tamamlamak oldukça zordu. Bu nedenle projenin teknik işleri 1901’de Alman mühendis Meissner’e verildi. Onunla birlikte on yedisi Türk, on ikisi Alman, beşi İtalyan, ikisi Avusturyalı, biri Belçikalı ve biri Rum olmak üzere toplamda 43 mühendis projede görev aldı. Türk mühendislerin tecrübelenmesi üzerine ise yabancı mühendis sayısı giderek azaldı. Kutsal topraklardaki inşaatı tamamen Müslüman mühendisler gerçekleştirdi. 7. Hicaz Demiryolu bizzat II. Abdülhamit tarafından açıldı Projenin yapılması için tüm zorluklara karşı güçlü bir irade ortaya koyan II. Abdülhamit, Hayfa şubesiyle birlikte 1464 kilometreyi bulan Hicaz Demiryolu 1 Eylül 1908 tarihinde yapılan bir törenle bizzat kendi açtı. Bu açılışın ardından ise Hayfa-Şam arasında her gün, Şam ile Medine arasında ise haftada üç gün yolcu ve eşya taşımacılığına başlandı. 8. Birçok engele rağmen kısa denilebilecek bir sürede tamamlandı Her ne kadar projenin tamamlanmasındaki en büyük zorluk olarak mali konular görünse de bir o kadar daha zorlayan farklı beşeri unsurlar söz konusuydu. İnşaatın yapımı sırasındaki yüksek sıcaklık, su sorunu, arazi koşulları ve bedevi saldırıları süreci olumsuz etkiliyordu. Özellikle projeye karşı girişilen saldırılarda yalnızca 1908’de telgraf tellerine yapılan saldırı sayısı 128’i bulmuştu. Aynı yıl içinde yapılan bir baskınla da 300’e yakın Osmanlı askeri katledildi. Ancak buna rağmen bu zorlu inşaat dönemine göre oldukça kısa denilebilecek bir sürede tamamlandı. 9. Genişletilmesi II. Abdülhamid’in tahtan indirilmesinden sonra da devam etti Hicaz Demiryolu, yapılışında ve sürecin yürütülmesinde büyük rol oynayan II. Abdülhamit’in tahtan indirilmesinden sonra çeşitli dönemlerde genişletildi. Akkâ-Beledüşşeyh, Afûle-Lüd, Vâdiüssûr-el-Avca, et-Tin-Beytülhanum, şube hatları ve Kademişerif’ten Şam’a döşenen raylarla yolun uzunluğu 1750 kilometreye kadar uzadı. 10. Hicaz Demiryolu'nun getirdiği kazanımlar Hicaz demiryolunun tamamlanması Osmanlı Devleti’nin kalan kısa ömrüne rağmen, askeri, iktisadi, sosyal ve siyasi birçok alanda çeşitli kazanımlar elde etmesini sağladı. Havran, Kerek ve Cebelidüruz olayları bu yol sayesinde kısa zamanda bastırıldı. Hicaz ve Yemen bölgesine askeri sevkiyat bu yolla taşındı ve 1914’te 147.587 askerin sevki bu yolla sağlandı. Yine I. Dünya Savaşı sırasında da bölgeye ulaşım ve bölgedeki kutsal emanetlerin İstanbul’a taşınması bu yolla gerçekleşti. Demiryolu, yiyecek, kömür, hayvan vb. ürünlerin taşınmasında kolaylık sağladı. Bölgesel ticaret hareketlendi. Ancak elbette ki bazı konularda sorunlar yaşandı ve beklentiler karşılanamadı.
4
dk.
29 Mayıs 2023
Fatih İstanbul'da nasıl bir manzarayla karşılaştı?
Fatih, İstanbul’un fethinden sonra hiç şüphesiz ki harap bir şehirle karşılaşmıştır. Şehrin bu harabe hali aslında 13. asır başlarından kalmadır. 1204’de bu muhteşem şehir hileyle işgal edilir. İşgalciler, şehrin bütün zenginliklerini, mesela Ayasofya’nın önündeki hipodromda etrafı pirinç levhalarla kaplı dikilitaşın pirinç kaplamalarını yağmalayacak kadar, hatta bütün kütüphanelerini yok edecek kadar görgüsüz ve kan dökücüdürler. İşte bu Haçlı istilâsı sonrası elli yıllık Lâtin hâkimiyeti boyunca şehir çok kan kaybetmiştir. Küçülen bir devletin başkenti olduğu için de kendisini toparlayamamıştır. O yüzdendir ki Ayasofya halkın gözünden düşmüştü. Çünkü Katolik Haçlılarla birliğin simgesi haline gelmişti. Bunun nedeni sadece dini sebepler ya da Ortodoks ve Katolik mezhep ayrılığı değildi elbette. Şehir sakinleri için Katolik demek, Hıristiyan olmalarına rağmen bu şehri yağmalayan ve elli yıl boyunca sömüren acımasız yağmacılardan başka bir şey değildi. İşte bu nedenledir ki, hem Bizans’ın son Grandükü Notaras hem Ghennadios gibi halkın çok güvendiği ruhani liderler Katoliklerin yardım teklifine karşı, “Bu memlekette, Frenk’in ekmeğindense Türkün sangını ve kılıcını tercih ederiz” demişlerdir.
1
dk.
25 Mart 2023
Osmanlı Ordusunun Fedaileri: Deliler
Osmanlı Devleti'nin ordusu kara ve deniz olmak üzere ikiye ayrılırken, sabit ordusunun yanı sıra uçlarda hareket halinde olan birlikleri de vardı. Bunlar içinde tarzları, dış görünüşleri ve savaşırken ustalıklarıyla diğerlerinden ayrılanlar şüphesiz ki "deliler"di. Bu ismi gerçekten deli olmalarından değil, fazla cesur ve gözü pek olmalarından aldıklarını bildiğimiz bu topluluk, aldıkları emri yerine getirene kadar da dur durak bilmezdi. 1. Dış Görünüşleri Bu ocağa alınacak kişilerin gösterişli daha doğrusu boylu poslu olmasının yanı sıra cesareti de ayrı bir önem arz etmekteydi. Gravürlerden bildiğimiz kadarıyla düşmana korku vermek için ordunun ön sıralarında yer alan delilerin başlarında kartal tüyleri, üzerlerinde ise yırtıcı hayvan postları vardı. Koltuk altlarından tut da sırtlarında, bacaklarında bu hayvanlara ait kanat, kuyruk, pençe gibi unsurlar sarkardı. 2. Avrupalıların Gözünden Elbette ordu içinde diğer devletlerin dikkatini fazlasıyla çekenler delilerdi. Bizanslı tarihçi Chalkokondyles ‘’Deliler ile karşılaşan düşman, öncelikle neyle karşı karşıya olduğunu, nasıl bir varlıkla savaştığını, karşısındakinin insan mı insan dışı bir varlık mı olduğunu anlamaya çalıştığı için şaşkınlık içinde kalır.’’ demiştir. Venedikli Vecellio hazırladığı eserinde ‘’Öylesine hızlı hareket ederlerdi ki, insanları gölgelerinin bile öldürücü olduğuna inandırmışlardı.’’ derken, Fransız Alain Manesson Mallet ‘’Öylesine cesurdular ki bir kralın hizmetine girdikten sonra onları vazgeçirebilecek hiçbir ceza korkusu yoktur.’’ diye aktarmıştır. Yine deliler ile ilgili saçlarını kazıtıp sadece başlarının tepesinde bir tutam saç bırakmalarına değinen Avrupalılar; bu saçı bağlayarak urgan gibi başlarından sarkıtıp kamçı görünümü vermelerinden etkilenmişlerdir. 3. Osmanlı Minyatürlerinde III. Mehmed’in 54 gün süren sünnet törenini anlatan Surname adlı eserde tüm detayları ile deliler de görülmektedir. At üzerinde maharetlini sergileyen deliler, zaman zaman çıplak bedenlerine kesici aletler saplayarak acıya ne kadar dayanıklı olduklarını göstermektedir. Onlar gözükaralığıyla kendilerine Hz.Ömer’i örnek almış, geçit törenlerinde yüksek sesle ‘’Kalpaklarımız Emirü’l-Müminin Hz.Ömer’in çizmesinin koncudur, ocağımız müşarünileyh Efendimize mensuptur.’’ diye haykırmışlardır. 4. Tokat Silahı Delilerin kendileri kadar tokat meselesi de oldukça meşhurdur. Yakın dövüş sanatında usta olan bu grup, düşmanın içine daldığında tokat atarak onu devirirdi. Elin ve kolun her iki yanı ile gerçekleştirilen bu vuruşta düşman muhakkak önce bir sendeler, bazen atından düşer, bayılır yahut savaşamayacak hale gelirdi. Öyle ki öldürücü bile olabilen bu vuruş Avrupalıların tarihine Osmanlı tokadı olarak geçti. 5. Ordu içinde deliler Delilerin kendileri kadar tokat meselesi de oldukça meşhurdur. Yakın dövüş sanatında usta olan bu grup, düşmanın içine daldığında tokat atarak onu devirirdi. Elin ve kolun her iki yanı ile gerçekleştirilen bu vuruşta düşman muhakkak önce bir sendeler, bazen atından düşer, bayılır yahut savaşamayacak hale gelirdi. Öyle ki öldürücü bile olabilen bu vuruş Avrupalıların tarihine Osmanlı tokadı olarak geçti.
2
dk.
12 Mayıs 2022
5 Maddede Arabistanlı Lawrence'ın Serüveni
Osmanlı İmparatorluğu’na karşı İngilizlerin desteği ile planlanan Arap ayaklanmasında rol üstlenen Thomas Edward Lawrence İngiltere'nin Kuzey Galler bölgesinde evlilik dışı bir çocuk olarak dünyaya geldi. Özellikle kaleme aldığı anıların kitaplaştırılması ve adına çekilen filmle şöhreti daha da artan Lawrence dünya çapında tanınan bir figüre dönüştü. Ancak onun kahraman olduğu yönündeki yaygın görüşün aksine Batı kamuoyuna pohpohlanan suni bir kahraman olduğu görüşü mevcut. Benliğinin oluştuğu süreçten suni kahraman iddialarına kadar çeşitli yönleriyle Arabistanlı Lawrence tarihi fotoğraflarla bu çalışmada. 1. Aile içi sarsıntılarla geçen bir çocukluk Thomas Edward Lawrence’in yani namı değer Arabistanlı Lawerence’in doğduğu ortamın sağlıklı olduğunu söylemek pek mümkün değil. Evli ve 4 kız çocuğu bir babanın evlilik dışı ilişkisinden doğan Thomas Edward, babasının sosyal baskılara dayanamaması üzerine yeni eşi Sara’yı ve ondan doğan Lawrence ile birlikte kardeşini de alıp İskoçya’ya gitti. İlköğrenimini değişik bölgelerde bölünerek gördü. Bu o yaşlarda bir çocuğun sağlıklı eğitim görmesi için her ne kadar olumsuz bir durum olsa da bu sayede farklı diller ve hayatlar tanıma fırsatı buldu. Ancak çocuk dönemindeki asıl sarsıntıyı annesi ve babasının resmen evli olmadıklarını öğrenince yaşadı. Bu durum psikolojik durumunu oldukça etkiledi. Lawrence zaman zaman ailesinden uzaklaştı. 2. Lawrence’nin hayatını değiştiren dokunuş hocası Hogart’tan geldi Lawrence’in geleceği için endişelenen babası, onu Canon Christopher aracılığı ile Oxford Üniversitesi’nin iki şarkiyatçısıyla tanıştırdı. Bunlardan ilki Oxford’da Arapça profesörü olan David Margoliouth, ikincisi Ashmolean Müzesi müdürü, arkeolog ve İngiliz istihbarat örgütünde danışmanlık yapan David George Hogarth idi. Özellikle Hogarth ile tanışması onun hayatının bütününü etkiledi. Lawrence’in adeta babalığını üstlenen Hogarth ona arkeoloji sevgisi aşıladı ve kendi sahip olduğu değerler olan İngiliz milliyetçiliği düşüncesini benimsemesine vesile oldu. Gerek tez çalışmaları yapmasına gerek ise İngiliz istihbaratı için çalışıp tanınan bir ajan olmasında büyük katkıları olan Hogarth, Lawrence’in Ortadoğu’daki çalışmaların kolaylaşması için de gerekli gayreti gösterdi. Kısacası Lawrence, bir Hogarth ürünü olarak ortaya çıktı. 3. Arkeolojik çalışmaları İngiliz istihbaratına hizmete dönüştü Akıl hocası Hogarth’ın yönlendirmesiyle arkeolojiye ilgi duyan ve 1907 yılında yine hocasının yönlendirmesiyle Fransız şatoları ve savaşları konusunda çalışmalar yapan Lawrence, sonraki yıl yönünü Ortadoğu’ya çevirerek Suriye ve civarında Haçlı askeri mimarisi konulu bir tez hazırladı. Kaynayan kazan olan Ortadoğu coğrafyasındaki çalışmaları ise onu İngiliz istihbaratının bir parçası olmasına daha da yaklaştırdı. İngiliz ordusundan yüzbaşı S. F. Newcombe’un nezaretinde gerçekleşen bu gezi, aslında Sînâ Çölü’nde geçitlerin ve su kaynaklarının yerini belirlemek için yapılan bir askeri istihbarat çalışmasıydı. Böylece Lawrence’in o güne kadar İngiliz istihbaratı ile dolaylı ilişkisi doğrudan ilişkiye dönüştü. 4. İstihbarat Çalışmaları Lawrence’i bir istihbaratçı ve ajan olarak değerli kılan en önemli özelliği kuşkusuz bir turistten ziyade yerli gibi hareket edip, Arap yiyecekleri yiyerek yine Arap kıyafetleri giymesi yoluyla kendini yörenin bir parçası haline getirmesiydi. Sina Çölü’ndeki su kaynaklarının ve geçitlerinin yerini belirlemek için giriştiği çalışmalar sonucunda İngiliz istihbaratıyla doğrudan iş tuttuğunu söylediğimiz Lawrence, I. Dünya Savaşı sırasında Hogarth’ın tavsiyesi üzerine Kahire’deki Askeri Haber Alma Örgütü’nde görev aldı. Daha sonra ise Arap Bürosu adı verilen örgütte teğmen olarak askeri haritalar hazırladı ve Kanal Harekâtı’nın ardından İngilizler’in eline geçen Osmanlı esirlerini sorgulama ve bilgi toplama çalışmalarında görev aldı. Kısıtlı görev kapsamında yüzbaşılığa yükseldi. Büro hizmetleri dışında kendisine verilen ilk görev, Kūtül‘amâre’de İngiliz kuvvetlerini kuşatan Osmanlı kuvvetleri kumandanı Halil Paşa’yı kuşatmayı kaldırması için ikna etmekti, ancak Halil Paşa’nın Lawrence tarafından kendisine teklif edilen rüşveti kabul etmemesi üzerine başarısız oldu. Bir Arap isyanı başlatmak amacıyla görevlendirilen Lawrence ilk iş olarak eski Osmanlı Meclis-i Meb‘ûsanı üyelerinden Süleyman Feyzi ile görüşerek kendisinden İngilizler’in hazırlayacağı isyana öncülük etmesini istedi ancak bu girişim de başarısız oldu. Ancak Şerif Hüseyin önderliğindeki Arap ayaklanmasında edindiği rolle düzenli olarak Osmanlı’ya karşı bir Arap ayaklanması üzerine çalıştığının göstergesidir. 5. Peki zannedildiği kadar önemli bir ajan mıydı? Arabistanlı Lawrence adlı filmle dünya çapında bilinirliğe ulaşan Lawrence gerçekten de şöhretine layık bir ajan mıydı? Lawrence’in, 1916 yılının son günlerinden 1918 Ekim’inde Şam’ın İngiliz kuvvetlerince alınmasına kadar geçen yirmi iki ay boyunca ayaklanan Arapların başında bulunduğu ve bütün eylemleri onun yönettiği iddia edilir. Halbuki isyanın planlanmasından dahi haberi olmayan Lawrence’in, isyandan sonraki sürenin bir yıl kadarını karargâh merkezinde geçirdiği tarihi vesaiklerden anlaşılmaktadır. Doğrudan askeri faaliyetlere ve cephe gerisindeki bilgi toplama faaliyetlerine katıldığı süre 5 ay civarıdır. Bahsi geçen süredeki faaliyetleri ise Hicaz demiryolunun tahrip edilmesi, bazı Türk birliklerine baskın düzenlenmesi ve Akabe Limanı’nın ele geçirilişinde yer almasıdır. Şerif Hüseyin isyanındaki rolü de askeri olmaktan daha çok siyasidir. Savaş sonrasında İngiliz istihbaratının kendisinden istifade etme tenezzülünde bulunmaması da onun Batı kamuoyunca kahramanlaştırılan suni bir figür olduğunun göstergesidir. Batı kamuoyuna Osmanlı’ya karşı tek başına mücadele eden kahraman bir figür olarak pohpohlanan Lawrence kendisine verilen masa başı işlerin ardından emekli oldu. Böylece suni bir kahramanın hayatı son buldu.
3
dk.
29 Nisan 2022
8 Akademisyenin Gözünden Sultan II. Abdülhamid
Sultan II. Abdülhamid yakın tarihimizin üzerinde tek bir görüşte mutabık kalınması mümkün olmayan padişahlarındandır. Tahta oturduğu dönemdeki dünya dengelerinin değişkenliği, gerek Batı, gerekse de Doğu’ya yönelik oluşturmaya çalıştığı politikaları, farklı tarihi kaynaklarda çoğu zaman siyasi sebeplerle kasıtlı çarpıklaştırılarak, onu adeta iki ayrı kimliğe bürümekte. Bu nedenle Cumhuriyet sürecine giden yolun taşlarını döşeyen II. Abdülhamid’in, ölümünün 100. yılında tekrardan irdelenip anlaşılması önemlidir. Biz de olağan bilgi kalabalığının arasından özgün fikirlere sahip 8 ayrı akademisyenin, daha önce Mehmet Tosun tarafından hazırlanan ve Yeditepe Yayınlarında yayınlanan soru ve cevapları konuya ışık tutması amacıyla sizler için derledik. 1. Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu Sultan II. Abdülhamid, halifeliği İslam dünyasını birleştirici bir unsur olarak aktif şekilde kullanmıştı. Bu konuda neler söylersiniz? Sultan Abdülhamid bir anlamda kadimin yani Osmanlı tarihi ile kanun-ı kadimin yalnız yaşayan, medeni olan Osmanlı’nın, siyasal anlamda son direnme gösteren sultanıdır. Bu anlamda da Sultan Abdülhamid, bir taraftan sömürgecilik karşısında direnmiş, diğer taraftan da kendi bildiği ve yüklediği kadimin içindeki toplulukların kaderleriyle ilgilenmeye çalışmıştır. O, bu politikası ile bir anlamda sömürgecilik karşısında bu son devletin ömrünü uzatan bir politika takip etmiştir. Sultan Abdülhamid’i sadece İslam tarihi, Osmanlı tarihi, Türk tarihi açısından değil, insanlık tarihi açısından önemli kılan husus budur. Aynı tarihlerde Hint’te böyle bir önem görülmemiştir. Sultan Abdülhamid şahsında, Osmanlı Devleti böyle bir döneme direnç gösterebilmiştir. Bu anlamda o, kadim kültürün son hükümdarıdır. 2. Prof. Dr. Mete Tunçay Abdülhamid’in Meşrutiyet’e bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bana göre Abdülhamid Meşrutiyet’i, yani anayasal yönetimi hiçbir zaman kötülememiştir. Yalnız "Meşruti yönetim iyi bir şeydir. " derken milletin, halkın buna hazır olması gerektiğini hâlbuki yeteri kadar hazır olmadığı ileri sürülmüştür. Eğitim yoluyla halkın meşruti hayat içinde yaşamasına yetecek olgunluk düzeyine erişmesini düşünmüştür. Bunun için de eğitim konusunda bir hayli çaba göstermiştir. Okullar hatta kız okulları açtırmıştır. Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki taş mekteplerin birçoğu onun zamanından kalmadır. 1908’de bir askeri darbeyle sıkıştırılınca; "Halk yeterince olgunlaştı. " gibi bir açıklamayla Kanun-ı Esasi’yi yeniden yürürlüğe koymuştur. İlginç olan Abdülhamid’in mantığına çok benzer bir mantığım Cumhuriyet yıllarında da geçerli oluşudur. Tek parti döneminde de hiçbir zaman demokrasiye karşı bir şey söylenmemiştir. Burada Kanân- ı Esasi ve meşrutiyet fikrinden demokrasi fikrine geçiyoruz; demokrasi ile yönetilmek için yine milletin hazır olması gerektiği hâlbuki bu nitelikte bulunmadığı söylenmiştir. Sırf bunun için iki dereceli seçim 1946’ya kadar devam etmiştir. Bugün bile zaman zaman işte demokrasi, AB’nin kuralları iyi fakat biz buna hazır değiliz, diye bir mantık yürütülüyor. Demek ki, Abdülhamid’in mirası daha sonra da devam ediyor. 3. Prof. Dr. Standford J. Shaw II. Abdülhamid’in bir İslam Birliği politikası mevcut muydu, II. Abdülhamid döneminde Hicaz Demiryolları bir İslam Birliği düşüncesinin başlangıcı mıydı? Abdülhamid, İslam’ı siyasal amaçları için kullandı. Güneydoğu Avrupa, Rusya gibi farklı ülkelerden gelen mültecilerle İslam Birliği meydana getirmek istiyordu. Avrupalı güçlerin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki yayılımcı ataklarını durdurabilmek için baskı aracı olarak kullandı ve yaptıklarıyla makul bir başarı elde etti. Bunun için Kemal Karpat’ın yeni kitabı, İslam’ın Siyasallaşmasına bakılabilir. 4. Prof. Dr. Mehmet İpşirli II. Abdülhamid’in Batı ile olan münasebetini anlatır mısınız? Bu konular daha yeni yeni fark ediliyor. II. Abdülhamid İmparatorluğun her tarafının fotoğraflarını çektiriyor. Bu fotoğraflardan özel bir seçme yaparak bir nüshasını ABD’deki bir kongreye gönderiyor. Yani İmparatorluğu tanıtıcı ve iki devlet arasındaki münasebetleri geliştirici faaliyetlerde bulunuyor. Abdülhamid her zaman her şeyi yerli yerinde kullanabiliyor. İnsanı hayrete düşüren nokta bu. Meşakkatli ve sıkıntılı bir aile hayatı var. Bir yandan bunu, bir yandan da devlet yönetimini bir arada idare etmek zorunda. Abdülhamid, sanata karşı da çok duyarlıdır. Çünkü kendisi marangozdur. O, işi yapıp yaptırmasını seven birisidir. Kendisine gelen yüzlerce, binlerce raporun özetini okuyup, memlekette neler döndüğünü iyi bir şekilde öğreniyor. Bunun neticesinde de devlet işlerini yaptıracağı güvenli adamları rahatlıkla seçebiliyor. İşi ehline veriyor. Yani II. Abdülhamid hem iyi bir idareci, hem de başkasına iş yaptırmasını bilen bir insandır. Abdülhamid bundan dolayı memleketin içindeki insanlara ve dış ülkelerdeki ilişkilerini rahatlıkla sürdürebiliyor. 5. Prof. Dr. Vahdettin Engin II. Abdülhamid emperyalizme karşı mıydı? Sultan II. Abdülhamid emperyalist Batı ülkelerinin artan saldırıları karşısında ülkenin ayakta kalabilmesi için gerek insan unsurunun iyileştirilmesine, gerekse de sağlam müesseseler oluşturulmasına ihtiyaç bulunduğunu biliyordu. Dolayısıyla icraatları da bu yönde olmuştur. Bu icraatların olumlu sonuç vermesi ile de kendi döneminde, bütün emperyalist saldırılara rağmen, ülkeyi ayakta tutmayı başarabilmiştir. Bu yönüyle değerlendirildiği takdirde, II. Abdülhamid’i 19. Yüzyılın en önemli antiemperyalist lideri olarak nitelendirmek çok da yanlış olmaz. 6. Prof. Dr. Sebahattin Zaim Sultan II. Abdülhamid hakkında Türkiye’de iki görüş var. Birileri "Kızıl Sultan " diyor, birileri ise "Ulu Hakan " diyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? "Kızıl Sultan" tabiri, Yahudilerin sözüdür. Batılıların koyduğu bir tabirdir. Bu neyi gösterir? II. Abdülhamid’in Batı’ya karşı başarılı bir politika uyguladığını, Osmanlı’yı Batılıya yedirmediğini, parçalatmadığını, yem yapmadığını ve onların karşısında taş gibi durduğunu gösterir. Cumhuriyet Osmanlı’dan doğdu ama Cumhuriyet kurulduktan sonra Osmanlı kötülenmiştir. Bilinçli bir şekilde kötülenmiştir. Bunu normal buluyorum. Çünkü yeni rejim kuruluyor. Yeni rejim kurulunca eskiyi kötüleyeceksin ki kendi varlığını gösterebilesin. Bu bakımdan 1920’lerdei 19390’larda Cumhuriyet rejiminin Osmanlı’yı haksız yere kötülemesini, işin tabiatı gereği görüyorum. Ama bugünlerde yapılmaması lazım. Artık cumhuriyet oturdu. 7. Prof. Dr. Kemal H. Karpat Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Abdülhamid’in derviş olduğunu söylüyor. Bu konuda siz neler düşünüyorsunuz? II. Abdülhamid tam manası ile bir Osmanlı hükümdarıdır. Devleti bir arada tutmak için bilhassa 1878’den sonra meydana gelen şartlar altında elinden geleni yapmış ve geniş çapta da başarı sağlamıştır. Yani onun 30 sene kadar saltanatı esnasında Osmanlı Devleti bütünlüğünü koruyabilmiş, bugünkü Türkiye’nin temelini hazırlayan yeni oluşumların meydana gelmesine imkân vermiştir. Yeni bir toplum ortaya çıkması, yeni bir devletin oluşması, yeni şimendifer, demiryolları kurulması ve özel teşebbüsün ortaya çıkması, hepsi bu devirde olmuştur. Şüphesiz ki, Cumhuriyet’i kuran kuşak, tamamıyla Abdülhamid’i her şeyden evvel siyasi bir şahsiyet olarak, devlet idare eden bir padişah olarak görüp o şekilde değerlendirdim. Bence Abdülhamid ne göklere çıkartılmalı, ne de yerin dibine batırılmalıdır. Abdülhamid zamanında padişah olarak üzerine düşen görevi yapmış Osmanlı Devleti’ni ayakta tutabilmiştir. 8. Prof. Dr. İlber Ortaylı II. Abdülhamid ve İmparatorluğun sonu hakkında bilgi verir misiniz? "…Bazı insanlar sorsunlar kendilerine; mesela bugünkü yöneticiler "Acaba 100 sene sonra bizi anmak için de böyle bir takım adamlar konuşur mu? " diye. Bu çok önemli bir şey. İkincisi; tarihe mal olan bir kişilik vardır. I. Cihan Harbi’nin en zor günlerinde "hakan-ı sâbık" vefat ettiğinde Beylerbeyi Sarayı’ndan cenazesi kaldırılmış. Cenaze mahalle aralarından geçiyor. O dönemde İttihat ve Terakki’nin harp içinde diktası var. Malum, zaten harpte herkesin her istediğini yazıp söylenmesi de beklenmemeli; ama evlerin pencerelerinden bir takım kadınlar çıkıyor: " Bize ekmeği 10 paraya yediren, kömürün okkasını 5 paraya aldıran padişahım, nereye gidiyorsun bizi bırakıp? " diye ağlıyorlar. Demek ki bir insan, bir devlet orada kendini aklamıştır. Onun da kara tarafları vardır; ama muhasebeyi yaptığın zaman aklarla karaları ayırırsın, ortaya ne çıkmış ona bakarsın. Bilânço diye bir şey vardır. Tarihçi o bilânçoyu namusla, dikkatle, ilmi hassasiyetle yapmak zorundadır. Bunu yapmaz da çalakalem giderse işte o zaman Beylerbeyi sokaklarında pencereden uzanan ağlayan hatunlarla bu gibi törenleri, toplantıları fedakârlıkla tertipleyen arkadaşları adamı yalancı çıkarırlar, mahcup olursun. Bunların üzerine düşünmek gerekir, çünkü hakikat kaybolur. "
5
dk.
29 Mayıs 2023
II. Mehmed’in İstanbul stratejisi nasıldı, hangi hamleleri yaptı?
21 yaşındaki hükümdar şehri fethetmek için bildiğimiz Boğazkesen Hisarı’nı, yani Rumeli Hisarı’nı inşa ettirdi. İnşaatı dört ayda biten bu hisarın yapılma amacı Boğazların kontrolünü ele geçirerek Karadeniz kolonilerinden İstanbul’a yardım gelmesini önlemekti. Bir de orduda Asya tipi süvarilerin dayanıklılığı var; ama önce II.Murad Han sonra da II. Mehmed Han orduya gerçek anlamda düzen getirdi. Fatih ayrıca ateşli silahlan kullanmayı biliyordu ve iyi bir stratejistti. İstanbul, Boğazlar geçidi tutulunca düştü. Karadeniz’deki Ceneviz kolonilerinden yardım, sütlü mamul, tahıl, bal gelmesi önlendi. Genç padişah, bir yandan da Nisan başında Edirne’den çektirdiği toplarla kuşatmaya başlamıştı. Kuşatma elli üç gün sürdü. Gayet şiddetli hücumlar yapıldı. Bu arada Nisan ortalarında, 22-23 Nisan gecesinde, büyük tarihçiler tarafından o dönemdeki esaslı raporlara dayanılarak tarif edildiği gibi, gemilerin Boğaz’ın başından Haliç’e indirilmesi gerçekleştirildi. İnce donanma hafif kadırgalardan oluştuğu için gemilerin bir gecede çekilmesi mümkündü.
1
dk.
18 Mart 2023
Meclis-i Ayan'ın Tarihsel Serüveni
Meclis-i Ayan, Osmanlı Devleti'nin Meşrutiyet sistemi içinde bir senato veya bir Üst Kamara benzeri bir kurum olup, Meclis-i Mebusan (seçilmiş milletvekilleri) ile birlikte Meclis-i Umumi'yi (Genel Meclis) meydana getiren ve 23 Aralık 1876 tarihli Kanun-i Esasi'ye (Anayasa) göre kurulmuş yasama organıdır. Ayan (toplumun önde gelenleri) Meclisi üyelerini Padişah seçerdi ve sayıları mebusların (Milletvekili) üçte birini geçmezdi. Ayanın başkan ve üyeleri güvenilir, itibarlı ve 40 yaşını geçmiş kimseler olurdu. Ayrıca Kanun-i Esasi'nin 62. maddesine göre, nazır (bakan), vali, ordu kumandanı, kazasker, elçi, patrik, hahambaşı, kara ve deniz ferikleri, gereken şartlara sahip iseler ayan üyesi olabilirlerdi. Bu heyet, 1908 Kanun-i Esasi değişikliği ile her yıl kasım ayı başında toplanmaya, padişah iradesiyle açılmaya ve dört ay süren çalışmasından sonra aynı şekilde kapanmaya başladı. Ayan meclisinin açılması, Mebusan meclisinden sonra olurdu. Olağanüstü hallerde ya padişahın isteği veya mebusların çoğunun yazılı müracaatı ile Meclis-i Umumi daha erken açılarak toplantı süresini uzatabilirdi. Nazırlar ile birlikte her iki heyetin üyeleri toplanır ve padişahın bir önceki yıl içinde yapılan ve bir sonraki yıl içinde yapılacak olan işler hakkındaki nutku okunurdu. Ayan üyeleri aynı gün başkanlarının yanında, padişaha, vatana, Kanun-i Esasi hükümlerine ve vazifelerine sadık kalacaklarına dair ant içerlerdi. Mebusan heyetinin kabul ettiği kanun ve bütçe tasarıları ayan heyetine gelir ve burada dini, ahlaki, iktisadi, sosyal, askeri vb. açılardan incelenir, gerekiyorsa değiştirilir veya düzeltilmesi için Mebusan heyetine geri giderdi. Ayan heyetinin kanun yapmak veya değiştirmek hakları da vardı. Meclis-i Ayan II. Abdülhamid'in Dolmabahçe Sarayı'nda Meclis-i Umumi'yi açtığı sırada işe başladı (19 Mart 1877 pazartesi günü). Server Paşa başkanlığında 27 üyesi vardı. II. Abdülhamid Meclis-i Mebusan'ı dağıtınca (13 Şubat 1878) çalışmaları durdu, fakat üyeler devletten maaş aldılar, kendilerine itibar edilmeye devam etti. Bu heyet, II. Meşrutiyet'in ilanıyla yeniden görev aldı (17 Aralık 1908) ve kadrosu zaman zaman değişti. Bu görev de ancak Mütareke devrine ve İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesine kadar devam etti (16 Mart 1920). Bu sırada Meclis-i Mebusan dağılmıştı, Padişah tarafından atanan hükûmet de kendi kendini lağvedince ayan heyeti varlığını koruyamadı (4 Kasım 1922). Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulunca tamamen hükümsüz oldu. II. Meşrutiyet Ayanı, sağ kalan eski üç üye ile kırk bir yeni üyenin birleşmesinden oluşmuş ve görev yapmıştır. Aslında üye sayısı Mebusanın 1/3’ü kadar yani 90’dan fazla olması gerekirken bu sayıya hiçbir zaman ulaşılamamıştır. Mebusan buna pek taraftar olmadığından Ayan sayısı 1909’da 44, 1910'da 48, 1911’de 58, 1914’te 48 olarak kalmıştır.
2
dk.
5 Mayıs 2022
Osmanlı'da Merhametin Sembolü: Kuş Evleri
Yaratılanı severiz yaratandan ötürü demiş Yunus Emre. Bu bilinçle yoğurulmuş Anadolu topraklarının çocukları. İnsan, hayvan ayrımı yapmaksızın saygı duyulmuş her canlıya. Bu saygı ve merhamet öyle ileri gitmiştir ki, mimariden sanata birçok alanda verilen ürünleri etkilemiştir. Oluşan hissiyatın vücut bulduğu en değerli mimari yapılardan biri ise kuş evleridir. 1. Kuş sarayı, serçe sarayı ya da kuş köşkü “Kuş sarayı”, “serçe sarayı” ve “kuş köşkü” gibi adlarla anılan bu yapılar Osmanlı mimarisine 17. yüzyılın sonlarından itibaren görülmeye başlandı, 18. yüzyılda ise birçok yapının üzerinde inşa edilerek yaygınlaştı. Osmanlı Devleti döneminde yaptırılan kuş evlerine başta İstanbul olmak üzere ülkenin dört bir yanında rastlanmaktadır. Kuş evleri, batıdaki kadar heykel ve kabartma kullanmayan Osmanlı mimarisinin, çok ağır başlı olan dış cephelerini de hareketlendirmiş ve süslemiştir 2. Merhametin sembolü Osmanlı Devleti’nde köşk, cami, mescid, türbe, han, çeşme vb. yapıların duvarlarına inşa edilen kuş evleri, toplumdaki hayvan sevgisinin estetik ifadesi gibidir. Osmanlı’nın yaratılana duyulan saygı, sevgi ve merhametin en güzel göstergelerinden biri olan kuş evleri, 17. yüzyıldan itibaren birçok Anadolu ve Rumeli şehir ve kasabalarında, binaların cephelerine yapılmaya başlandı ve yaygınlaştı. En güzel örnekleri İstanbul’da olup, 19. yüzyıla kadar gelişerek milli mimarinin önemli bir unsuru haline geldi. Kuş evleri inşasında titizlikle çalışılırdı. Mümkün olduğu kadar yüksek yerlere yapılmaya çalışılan kuş evleri bu yolla yırtıcı hayvanların saldırılarından korunuyordu. Rüzgârın geliş yönü ve güneşin vuruş açısı gibi hesaplamalar yapılarak inşa edilen kuş evleri, ileri bir duyarlılık ve zahmetle yapılırdı. 3. Dönemim mimari anlayışının temsili Türk toplumunun sevgi ve merhametini gösteren bir araç olarak kalmayan kuş evleri, Türk sanatını şekillendiren sanatkârların ince zevkini, geniş hayal gücünü, ayrıntılara verdiği önemi ve dönemin mimari anlayışını gözler önüne serer. Çoğunlukla güvercin, serce, kırlangıç ve leylekler için tasarlanan bu mimari yapılar, ilk dönemlerde cami, medrese, kütüphane, han, kilise gibi yapıları süsledi, ardından şahsi evlerin duvarlarında da yer verilmeye başlandı. Genellikle tuğla, kiremit ve taştan yapılan bu mimari yapılardan bazıları günümüze ulaşmış olsa da ahşap örnekleri yangınlar sonucu yok oldu. 4. İnançla yoğrulan mimari kültür Osmanlı toplumundaki canlılara karşı olan bu duyarlılığın oluşmasındaki en önemli etkenlerden biri İslamiyet inancını benimsemiş olmalarıydı. Gerek Hz. Muhammed’in hayvan sevgisi gerekse İslami inanca ait hayvanları anlatan hadisler ve hikâyeler bu duyarlılığın gelişmesini sağladı. İslam inancına göre günahsız bir yaratık olarak kabul edilen, saflık, temizlik, iyi geçinme, barış ve kardeşliğin sembolü olan güvercin, Hristiyanlık’ta da Ruh-ül Kudüs’ü temsil etmektedir. Hz. Muhammed, Sevr Dağı’ndaki mağarada saklanırken, mağara girişindeki ağacın üzerine konan bir çift güvercinin burada yuva yaparak yumurtladığı, böylece müşriklerin kuşkulanmamasını sağlayarak Hz. Muhammed’in kurtarıcısı oldukları inancı yaygındır. Özellikle dini yapılarda yuva kurmaları ve barınmalarına, bu sebeple halk tarafından yardım edilmektedir. 5. İstanbul’da bilinen en eski örnek Bali Paşa Camisi’nde İstanbul’un bilinen en eski kuş evleri 1504’te inşa edilen Bali Paşa Camisi’nde bulunmaktadır. Bugün Fatih Millet Kütüphanesi olarak bilinen Feyzullah Efendi Medresesi’nin caddeye bakan cephesinde bir dizi kuş köşkü göze çarpar. Üç konsol üzerine oturtulmuş ve meyilli bir çatı ile örtülen köşkler tamamen tuğladan yapılmıştır. Medresenin arka cephesinde ise taştan oyulmuş yıldız motifleriyle süslü başka bir kuş köşkü görülür. 6. İstanbul’daki bazı Kilise ve Sinagoglarda da mevcut Esasen Türk-İslam kültürünün bir parçası olarak karşımıza çıkan kuş evlerine İstanbul’daki bazı kilise ve sinagoglarda denk gelmek mümkün. Örneğin, Fener’deki Ayios Manastırı’nda yer alan kuş evleri kendine has mimari üslubuyla misafirlerini ağırlamaya devam etmekte. Türk mimari üslubunun belirgin özelliklerini yansıtan evler, başka hiçbir Hristiyan yapıda mevcut değildir. İstanbul’un eski semtlerinden Balat’ta bulunan Ahirda Sinagogu’nda bulunan kuş evleri yapının arka cephesindeki pencerelerin yanında bulunur. Çift konsol üzerine oturtulmuş olan köşkler iki gözlü evciklerden oluşur. 7. Yabancı seyyahlar kayıtsız kalamadı Osmanlı mimarisinde önemli bir yere sahip olan kuş evleri ve hayvanlara olan ilgi şüphesiz ki yabancı seyyahların gözlerinden de kaçmadı. 1874 senesinde İstanbul’u ziyaret eden İtalyan seyyah Edmando De Amicis şöyle der: “Sultanların veya şahısların hayırlarıyla beslenen sayılamayacak kadar çok güvercin sürüsü vardır. Türkler, kuşları himaye edip beslerler. Kuşlar da onların evlerinin etrafında, denizin üstünde ve mezarların arasında şenlik ederler. İstanbul’un her yerinde, insanın etrafında uçuşan kuşlar vardır.” Bir diğer seyyah Le Brayn ise; "Türklerin iyiliği insanlarla sınırlı değildir. Hayvanları ve kuşları da içine alır. İhtiyarlara ve çocuklara gösterdikleri büyük ilgi gibi hayvanlara iyilik etmekten de zevk alırlar. Leylek ve kırlangıçlar kovulma tehlikesine maruz kalmaksızın istediği Türk evinin üzerinde yuvasını yapabilir." demiştir. Fransız seyyah A. L. Castellan ise bu güzellikleri şöyle yansıtır: “Bir Türk meskeni inşa edilirken, güvercinlerin ve diğer kuşların susuz kalmamaları için münasip yerlere yalaklar yapmak Türk sivil mimarisinin vazgeçilmez özelliklerindendir. İstanbul’a hububat, gemilerle gelir ve limanlara boşaltılır. Binlerce kuş boşaltmayı bekleyip hücuma geçer. Onlar için çuvallar açılır ve Türk gümrüğünün harç olarak aldığı miktardan fazlasını tüketirler.” 21. yüzyılın getirdiği modern yapılaşma, mimari anlamda birçok unsuru etkilediği gibi kuş evlerini de etkiledi. Estetikten yoksun, mimari estetiğe dair izler barındırmayan yeni yapılaşma, mimarideki estetikle birlikte, merhametin sembolü olan kuş evlerini de yok olmaya zorluyor. Hâlihazırda bulunan örneklerinin birçoğu Osmanlı döneminden kalan kuş evleri, yeni yapılaşma şekillerinden dolayı yok olma tehlikesi altında.
3
dk.
27 Nisan 2022
5 Maddede Bosna’daki Türk Sembolü: Drina Köprüsü
Bosna Hersek’in Visegard şehrinde bulunan Türk mimarisinin estetik ve güzelliğinin önemli bir örneği olan Drina Köprüsü, Osmanlı tarihinin önemli sadrazamlarından Sokullu Mehmed Paşa adına yapıldı. Bu değerli yapının mimarı ise, tarihin gördüğü en büyük mimarlardan biri olan Mimar Sinan’dı. 5 asra yakın tarihiyle halen daha işlevini sürdüren bu köprü yalnızca Türk kültürünün değil, dünya mirasının bir parçası durumunda. 1. Bosna’daki en güçlü Türk eseri Türk izlerinin ve eserlerinin saygıyla korunduğu Bosna Hersek’teki Osmanlı’dan kalma Türk eserlerinden en önemlisi şüphesiz ki Drina Köprüsü’dür. Gerek tarih boyunca üstlendiği görev gerekse de dahiyane mimarisiyle günümüzde halen daha işlevini sürdüren Drina Köprüsü, Osmanlı tarihinin en önemli sadrazamlarından olan Sokullu Mehmed Paşa adına Bosna’nın doğusunda yer alan Visegrad şehrinde inşa edildi. Halen daha üzerinde bulunan iki kitabeden birincisinde köprünün hayrat olarak Sokullu tarafından 1577-1578 yılları arasında yapıldığı belirtilir. Ancak kimi görüşlere göre ise bu tarih köprünün tamamlanış tarihidir. 2. Mimarların pusulası Mimar Sinan’ın elinden bir eser Osmanlı mimarisi dendiğinde akıllarda beliren ilk isim olan ve bu haklı bilinirliği yaptığı asırlık eserle sonuna kadar hak eden Mimar Sinan’ın yaptığı önemli eserlerden biri olan Drina Köprüsü’dür. Köprü, yapılışından itibaren Bosna’da doğu ve batı yönlü hem ticareti hem de gönülleri birbirine bağladı. Drina Nehri üzerine kurulan ve Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü adıyla da anılan 179 metre uzunluğundaki bu köprünün, muntazam işlenmiş kesme taşları, estetik yapısı ve sağlamlığıyla bir Mimar Sinan eseri olduğu hemen anlaşılmaktadır. 3. Şanı sınırları aştı, konu olduğu kitapla dünyaya mal oldu Mimari eserler insanlık için kullanışlı hale geldikçe onlarla bütünleşir, kültüre karışır ve deyimlere konu olur. Hatta bu durum o kadar ileri gidebilir ki bu yapılar yörüngesinde yazılan eserler yazıldığı ülke sınırlarını aşarak bir anda dünya tarafından kabul gören önemli değerlere dönüşür. Yazı yoluyla yerelden evrensele dönüşen yapılardan biri de Drina Köprüsü’dür. Dünya edebiyatında İvo Andriç’in yazdığı bir romanla sahneye çıkan Drina Köprüsü, eserin 1961 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almasıyla birlikte daha da tanınır hale geldi. 4. Drina Köprüsü UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde Bölge halkının ve kültürünün bir parçası olan, yalnız bununla kalmayıp tüm insanlığa dünya tarih mirası olarak armağan kalan Drina Köprüsü, UNESCO tarafından 2007 yılında Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alındı. Bu yönüyle dünya kültür mirası içerisinde yer alan 6 köprüden biri oldu. 5. Dünya savaşlarına ve bilinçli tahribe karşı direndi Dünyaya mal olmuş tarihi yapıların en büyük kadersizliği, çıkan savaşlarda işgalci güçlerin kendilerinden önceki bütün değerleri ve kültürel izleri yok edip yerine kendininkini dayatmalarıdır. Maalesef Drina Köprüsü de bu medeniyet düşmanı tavırdan nasibine düşeni almıştır. Kıtaları ateş topuna çeviren I. Dünya Savaşı sırasına köprünün batısında bulunan üç ve dördüncü ayaklarla birlikte üç kemeri tahrip edildi. Savaşın tamamlanmasının ardından 1939 yılı civarında köprünün muhtelif yerlerindeki sorunlar giderilse de II. Dünya Savaşı’nın başlamasının olumsuz etkileri tekrardan köprüye yansıdı. Savaş sırasında 1943 yılında dört ayak ve beş kemer tekrardan yıkıldı. Bunun üzerine onarımına başlanan köprü 1952 yılında tekrardan sağlıklı bir görünüme kavuştu. Yine Bosna Savaşı sırasında Sırpların bilinci olarak köprüyü tahrip etmeye çalıştıkları bilinmektedir.
2
dk.
bottom of page
















.png)