top of page
Osmanlı Tarihi
24 Ocak 2025
Osmanlı'nın yükseliş döneminde hangi olaylar ve liderler etkili oldu?
Osmanlı İmparatorluğu, 13. yüzyılda Anadolu'da küçük bir beylik olarak ortaya çıkmış ve 16. yüzyıla kadar süren bir yükseliş dönemi yaşamıştır. Bu dönem, imparatorluğun hem topraklarını genişlettiği hem de kültürel ve idari yapılarını geliştirdiği bir zaman dilimidir. Osman Gazi'nin liderliğinde başlayan bu süreç, ilk olarak Bizans İmparatorluğu'nun Anadolu'daki topraklarını fethetmekle başladı. 1326 yılında Bursa'nın alınmasıyla Osmanlılar, ilk başkentlerini kurmuş oldular. Bu fetih, hem stratejik hem de sembolik öneme sahipti; çünkü Bursa, ticaret yolları üzerindeydi ve Osmanlıların gücünü gösteriyordu. Yükseliş döneminin belki de en önemli figürü, Fatih Sultan Mehmet'tir. 1453 yılında İstanbul'un fethi, sadece Bizans İmparatorluğu'na son vermemiş, aynı zamanda Osmanlı Devleti'ni bir cihan imparatorluğuna dönüştürmüştür. Bu olay, Doğu ve Batı arasındaki tarihi dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. İstanbul'un alınmasıyla, Osmanlılar, Akdeniz ve Karadeniz ticaret yollarının kontrolünü ele geçirmiş, bu da imparatorluğun ekonomik gücünü artırmıştır. Fatih Sultan Mehmet'in ardından Kanuni Sultan Süleyman dönemi, Osmanlı İmparatorluğu'nun altın çağı olarak anılır. Kanuni, doğuda Safevi İmparatorluğu'na karşı zaferler kazanmış, batıda ise Macaristan'ı fethetmiş ve Viyana kapılarına dayanmıştır. Bu dönemde Osmanlı, Avrupa'da saygı duyulan bir güç haline gelmiş, diplomatik ilişkileri ve kültürel etkileşimleri zirveye ulaşmıştır. Osmanlı'nın yükseliş dönemi, sadece askeri fetihlerle değil, aynı zamanda idari ve kültürel reformlarla da önem kazanmıştır. Devşirme sistemi sayesinde imparatorluk, yetenekli yöneticiler ve askerler yetiştirmiştir. Kanuni'nin yasaları, adaletin sağlanmasında etkili olmuş, toplumun her kesiminden insanın yaşamını düzenlemiştir. Kültürel olarak ise, bu dönem, mimari, edebiyat ve sanatın zirve yaptığı bir zaman dilimi olmuştur. Sinan'ın eserleri, Türk mimarisinin dünyadaki yerini sağlamlaştırmış, Osmanlı edebiyatı da klasik döneminin en parlak örneklerini vermiştir. Ancak, bu yükseliş dönemi, sürekli fetihler ve genişlemelerle sürdürülemez bir hal almış, 17. yüzyılda Osmanlı, Duraklama Dönemi'ne geçiş yapmıştır. Yine de, Osmanlı İmparatorluğu'nun yükseliş dönemi, dünya tarihinde iz bırakan ve hala etkileri tartışılan bir zaman dilimidir.
2
dk.
8 Temmuz 2024
Hünkar İskelesi Antlaşması neden imzalandı?
Hünkâr İskelesi Antlaşması 8 Temmuz 1833 tarihinde İstanbul'un Beykoz ilçesinde bulunan Hünkar Kasrı'nda imzalanmıştır. Kasrın denize açılan kapısına da Hünkâr İskelesi denir. Antlaşmanın adı da buradan gelmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun Rus İmparatorluğu ile imzaladığı bir karşılıklı yardımlaşma ve saldırmazlık antlaşmasıdır. Hünkar Kasrı (Beykoz Mecidiye Kasrı) günümüzde Milli Saraylara bağlı bir müze olarak kullanılmaktadır. Sultan II. Mahmud 1829 yılında Rusya'yla yapılan savaşı sonuçlandıran Edirne Antlaşması'nı imzaladı. Bu arada Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı ayaklandı. Fransa, Mehmet Ali Paşa'yı destekliyor, İngiltere ise tereddütlü kalıyordu. Osmanlı İmparatorluğu isyanı bastırmak için Rusya'dan yardım istemek zorunda kaldı. Padişah, Tuna kıyılarındaki otuz bin kişilik Rus birliğinin İstanbul'u korumak üzere gönderilmesini istedi. Rusya bu isteği kabul edince Padişah, Mehmet Ali Paşa ile anlaşmak için yeni çareler aramaya başladı. Fakat Fransa bu çabaları etkisiz kıldı. Bunun üzerine Amiral Lazanev'in komutasında dokuz savaş gemisinden kurulu Rus filosu, Boğaz'ı geçerek Büyükdere önünde demirledi. Rusya'nın Mısır'a baskısı ve durumun çıkarlarına uygun olmadığını gören Fransa ve İngiltere'nin girişimleri sonucu 14 Mayıs 1833'te Osmanlılarla Mehmet Ali Paşa arasında Kütahya Antlaşması yapıldı. Kütahya Antlaşması, Mısır valisi ile olan anlaşmazlıkları çözümleyecek ilkelerden çok uzaktı. II. Mahmud barışı sağlamış olmakla birlikte kendini güvencede hissetmiyordu. O yüzden Rusya'yla bir karşılıklı yardımlaşma ve saldırmazlık antlaşması yapmaya karar verdi. Rusya yardımlarının mükafatını almak için bir antlaşma yapmak istiyordu. Süresi 8 yıl olan antlaşmanın gizli bir maddesine göre boğazlar bir harp durumunda diğer devletlere kapalı ancak Rus donanmasına açık olacaktı. Böylece Hünkar İskelesi Antlaşması imzalandı. II. Mahmut kendisini valisi karşısında küçük düşüren ve önemli toprak kaybına neden olan Kütahya Antlaşmasını kabullenememişti. İlk fırsatta Mehmet Ali Paşa’dan Suriye, Filistin ve hatta mümkünse Mısır’ı geri almayı istiyordu. Yani Kütahya Antlaşması aslında Sultan ile Mısır Valisi arasında sorunları çözen bir barış değil, her an sonlanabilecek bir mütarekeydi. Bu durumun farkında olan İngilizler muhtemel bir savaşı engellemek için çaba harcadılar. Antlaşmaya adını veren Hünkar İskelesi Antlaşmanın içeriği 8 Temmuz 1833’te imzalanan antlaşma, bir önsöz, altı açık ve bir gizli maddeden meydana geliyordu. Antlaşmanın ön sözünde, Osmanlılar ile Ruslar arasında kurulmuş olan barış sistemi ve bu antlaşmanın savunma düşüncesiyle hazırlandığına işaret ediliyordu. Birinci maddede, iki devletin sadece savunma kaygısıyla bu antlaşmayı yaptıkları, huzur ve güvenlikleri için birbirlerine yardımda bulunacakları belirtiliyordu. İkinci maddede, 1829 Edirne Antlaşması ile bu antlaşmada geçen diğer maddeleri yeniden onanmaktaydı. Üçüncü maddede, Osmanlılar, Rusya'dan yardım istedikleri takdirde, Rusya'nın karadan ve denizden, iki taraf arasında kararlaştırılacak sayıda bir kuvvetle yardım edeceğine ilişkindi. Dördüncü maddeye göre, yardım isteyen taraf, yardıma gelen tarafın bütün masraflarını karşılayacaktı. Beşinci maddeye göre, antlaşma süresi sekiz yıl olarak tespit ediliyordu. Altıncı madde, bu savunma antlaşmasının iki ay içinde onanacağı ve onanmış nüshalarının İstanbul'da karşılıklı olarak değiştirileceği ile ilgiliydi. Antlaşmanın gizli maddesine göre, Rusya ile batı devletlerinden biri arasında savaş olursa, Osmanlı Devleti, Çanakkale Boğazı'nı Rusya ile savaşan devletin donanmasına kapayacak; buna karşılık Rusya'nın dostu olduğu için, Rus gemileri boğazlardan serbestçe geçebilecekti. Fransa ve İngiltere antlaşmanın imzalandığını öğrenir öğrenmez antlaşmayı protesto ettiler. Bir İngiliz donanması İzmir önlerine geldi. Avusturya, Hünkar İskelesi Antlaşması'nın sakıncaları konusunda Çar'ı ikna etti. Çar I. Nikolay antlaşmayı bozmamakla birlikte, şartlarını yerine getirmeyeceğini söyleyerek ortamı yumuşattı. Daha sonra da Avusturya ve Prusya ile 18 Eylül 1833'te Munchergratz Antlaşması'nı yaptı. Hünkar İskelesi Antlaşması, Boğazlar Sorununun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Boğazlar Sorunu 1841'deki Londra Boğazlar Konferansı'nda tekrar ele alınmıştır.
2
dk.
29 Mayıs 2023
II. Mehmed’in İstanbul stratejisi nasıldı, hangi hamleleri yaptı?
21 yaşındaki hükümdar şehri fethetmek için bildiğimiz Boğazkesen Hisarı’nı, yani Rumeli Hisarı’nı inşa ettirdi. İnşaatı dört ayda biten bu hisarın yapılma amacı Boğazların kontrolünü ele geçirerek Karadeniz kolonilerinden İstanbul’a yardım gelmesini önlemekti. Bir de orduda Asya tipi süvarilerin dayanıklılığı var; ama önce II.Murad Han sonra da II. Mehmed Han orduya gerçek anlamda düzen getirdi. Fatih ayrıca ateşli silahlan kullanmayı biliyordu ve iyi bir stratejistti. İstanbul, Boğazlar geçidi tutulunca düştü. Karadeniz’deki Ceneviz kolonilerinden yardım, sütlü mamul, tahıl, bal gelmesi önlendi. Genç padişah, bir yandan da Nisan başında Edirne’den çektirdiği toplarla kuşatmaya başlamıştı. Kuşatma elli üç gün sürdü. Gayet şiddetli hücumlar yapıldı. Bu arada Nisan ortalarında, 22-23 Nisan gecesinde, büyük tarihçiler tarafından o dönemdeki esaslı raporlara dayanılarak tarif edildiği gibi, gemilerin Boğaz’ın başından Haliç’e indirilmesi gerçekleştirildi. İnce donanma hafif kadırgalardan oluştuğu için gemilerin bir gecede çekilmesi mümkündü.
1
dk.
18 Mart 2023
Meclis-i Ayan'ın Tarihsel Serüveni
Meclis-i Ayan, Osmanlı Devleti'nin Meşrutiyet sistemi içinde bir senato veya bir Üst Kamara benzeri bir kurum olup, Meclis-i Mebusan (seçilmiş milletvekilleri) ile birlikte Meclis-i Umumi'yi (Genel Meclis) meydana getiren ve 23 Aralık 1876 tarihli Kanun-i Esasi'ye (Anayasa) göre kurulmuş yasama organıdır. Ayan (toplumun önde gelenleri) Meclisi üyelerini Padişah seçerdi ve sayıları mebusların (Milletvekili) üçte birini geçmezdi. Ayanın başkan ve üyeleri güvenilir, itibarlı ve 40 yaşını geçmiş kimseler olurdu. Ayrıca Kanun-i Esasi'nin 62. maddesine göre, nazır (bakan), vali, ordu kumandanı, kazasker, elçi, patrik, hahambaşı, kara ve deniz ferikleri, gereken şartlara sahip iseler ayan üyesi olabilirlerdi. Bu heyet, 1908 Kanun-i Esasi değişikliği ile her yıl kasım ayı başında toplanmaya, padişah iradesiyle açılmaya ve dört ay süren çalışmasından sonra aynı şekilde kapanmaya başladı. Ayan meclisinin açılması, Mebusan meclisinden sonra olurdu. Olağanüstü hallerde ya padişahın isteği veya mebusların çoğunun yazılı müracaatı ile Meclis-i Umumi daha erken açılarak toplantı süresini uzatabilirdi. Nazırlar ile birlikte her iki heyetin üyeleri toplanır ve padişahın bir önceki yıl içinde yapılan ve bir sonraki yıl içinde yapılacak olan işler hakkındaki nutku okunurdu. Ayan üyeleri aynı gün başkanlarının yanında, padişaha, vatana, Kanun-i Esasi hükümlerine ve vazifelerine sadık kalacaklarına dair ant içerlerdi. Mebusan heyetinin kabul ettiği kanun ve bütçe tasarıları ayan heyetine gelir ve burada dini, ahlaki, iktisadi, sosyal, askeri vb. açılardan incelenir, gerekiyorsa değiştirilir veya düzeltilmesi için Mebusan heyetine geri giderdi. Ayan heyetinin kanun yapmak veya değiştirmek hakları da vardı. Meclis-i Ayan II. Abdülhamid'in Dolmabahçe Sarayı'nda Meclis-i Umumi'yi açtığı sırada işe başladı (19 Mart 1877 pazartesi günü). Server Paşa başkanlığında 27 üyesi vardı. II. Abdülhamid Meclis-i Mebusan'ı dağıtınca (13 Şubat 1878) çalışmaları durdu, fakat üyeler devletten maaş aldılar, kendilerine itibar edilmeye devam etti. Bu heyet, II. Meşrutiyet'in ilanıyla yeniden görev aldı (17 Aralık 1908) ve kadrosu zaman zaman değişti. Bu görev de ancak Mütareke devrine ve İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesine kadar devam etti (16 Mart 1920). Bu sırada Meclis-i Mebusan dağılmıştı, Padişah tarafından atanan hükûmet de kendi kendini lağvedince ayan heyeti varlığını koruyamadı (4 Kasım 1922). Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulunca tamamen hükümsüz oldu. II. Meşrutiyet Ayanı, sağ kalan eski üç üye ile kırk bir yeni üyenin birleşmesinden oluşmuş ve görev yapmıştır. Aslında üye sayısı Mebusanın 1/3’ü kadar yani 90’dan fazla olması gerekirken bu sayıya hiçbir zaman ulaşılamamıştır. Mebusan buna pek taraftar olmadığından Ayan sayısı 1909’da 44, 1910'da 48, 1911’de 58, 1914’te 48 olarak kalmıştır.
2
dk.
20 Ocak 2025
İpek Yolu tarih boyunca nasıl bir rol oynamış ve bu yolun modern dünyaya etkileri nelerdir?
İpek Yolu, insanlık tarihinin en büyüleyici ticaret ağlarından biridir ve Çin'den başlayarak Avrupa'ya kadar uzanan geniş bir yol sistemini kapsar. Bu yol, sadece malların değil, kültürlerin, dinlerin, teknolojilerin ve fikirlerin de taşındığı bir köprü işlevi görmüştür. İpek Yolu'nun adı, Çin'de üretilen ve tüm dünyada büyük değer taşıyan ipekten gelir, ancak bu yol boyunca taşınan mallar çok çeşitlidir; baharatlar, değerli taşlar, metaller, kağıt, barut ve pusula gibi icatlar da bu yol üzerinden yayılmıştır. İpek Yolu'nun tarihi, Han Hanedanlığı döneminde başlar ve Tang, Song, Yuan hanedanlıkları döneminde altın çağını yaşar. Ancak zamanla, Osmanlı İmparatorluğu'nun yükselişi ve deniz yollarının keşfi ile önemini yitirir. Bu yol, tek bir rota değil, kuzey ve güney rotaları da dahil olmak üzere birçok yoldan oluşur. Kuzey rotası Orta Asya bozkırlarından geçerek İran ve Anadolu üzerinden Avrupa'ya uzanırken, güney rotası daha ılıman iklimlerden Hindistan ve Arabistan üzerinden Akdeniz'e varır. Ayrıca, deniz yolları da Çin'den Akdeniz'e kadar uzanan önemli ticaret hatları oluşturmuştur. Bu ticaret yolunun en büyük etkisi, farklı medeniyetler arasında kültürel bir köprü kurmuş olmasıdır. İpek Yolu, Budizm, Hristiyanlık ve İslam gibi dinlerin yayılmasında, sanatın, müziğin, yemek kültürlerinin, bilim ve teknolojinin paylaşılmasında merkezi bir rol oynamıştır. Örneğin, kağıt yapımı, barut ve pusula gibi Çin icatları, Batı medeniyetlerine bu yol üzerinden ulaşmıştır. Avrupa'da Rönesans'ın başlamasında bu bilgi alışverişinin büyük payı vardır. İpek Yolu'nun etkileri modern dünyada da görülmektedir. Küreselleşme fikri, kültürel ve ekonomik etkileşimlerin erken bir örneği olarak bu yolun mirasıyla doğrudan bağlantılıdır. Günümüzde Çin'in "Bir Kuşak, Bir Yol" girişimi, İpek Yolu'nun modern bir versiyonunu oluşturmayı hedeflemektedir. Ayrıca, bu tarihi yollar, turistik ve tarihi bir öneme sahip olarak, kültürel mirasın korunması ve tanıtılması açısından büyük değer taşımaktadır. Sonuç olarak, İpek Yolu sadece ticaretin değil, insanlık tarihinin ve kültürel evrimin de bir sembolüdür. Bu yolun mirası, bugün hala yeni ticaret yolları, kültürel etkileşimler ve ekonomik iş birlikleri için ilham kaynağı olmaya devam ediyor.
2
dk.
29 Mayıs 2023
İstanbul’un fethinden sonra dünya sathında ne oldu?
Elli üç gün süren uzun savaş gerçekten Ortaçağ’ı kapatmıştır. Bu Ortaçağ, Avrupa tarihi için böyle olduğu gibi bizim için de öyledir. Çünkü o tarihe kadar Osmanlı, tam olarak bir imparatorluk sayılmazdı. Ancak İstanbul gibi bir kentin, yani Konstantinopolis’in, Doğu İslam milletlerinin deyişiyle Kostantiniyye’nin, fethinden sonradır ki Osmanlı’nın gerçek imparatorluk çağı başlamıştır. İşte bu imparatorluk çağı bir anlamda Osmanlı’nın yeniçağıdır. Yoksa Ortaçağla Yeniçağı, illâ matbaanın kullanılması veya derebeyliklerin yıkılması gibi kıstaslarla ayırmak gerekmez. Bu arada unutmayalım ki, İstanbul’un fethiyle bir yerde Doğu Akdeniz’deki ticarete dayanan Venedik ve Cenova gibi Akdeniz Italyan devletlerinin de çöküşü başlamıştır. Ayrıca bu hal, Avrupa’da uzak okyanuslara açılmayı gerekli kılmış ve hızlandırmıştır. En başta İtalyan şehirleri... Fatih, başta Venedik ve Cenova olmak üzere, İtalyan şehirlerini bir şekilde saf dışı bırakmıştır. Bununla beraber Cenovalılardan aldığı Galata gibi bir kolonide bunların ticarete devamında hiçbir sakınca da görmemiştir. Ayrıca Floransalılarla ilişkileri de devam etmiştir. Venedik balyozu (yöneticisi) İstanbul’da makbul bir yer edinmiştir. Yani Doğu Roma ya arka çıkan Cenova’ya karşılık onun rakibi Venedik elde tutulmaktadır. Ama şaşılacak şey, bir müddet sonra Venedik de İstanbul’un fethi dolayısıyla gerileyecektir. Yani ilk sonuç, İtalya’nın bütün Ortaçağ boyunca Akdeniz’deki ve Avrupa’daki üstün yeri, ticarete dayanan üstün yeri gerilemiştir. Bunun hiç şüphesiz İtalya’yı ve Avrupa’yı yaratan üstün medeniyete de darbeleri olmayacak değildir. Ama Türkler İtalya’ya yerleşseydi mutlaka Rönesans dünyası içinde bir payları olacaktı ve mutlaka Doğu Akdeniz dünyası, İtalya ve Batı ile daha yakın bir kültürel alışveriş içine girecekti.
1
dk.
29 Mayıs 2023
Çandarlı Halil Paşa İstanbul fethine neden karşı çıktı?
İstanbul’un fethi Türkler için Kızıl Elma idi. Yani İlayı Kelimatullah’ın son kalesi anlamına gelir. İstanbul’un fethi Türk dünyası için olduğu kadar İslam dünyası için de sembolik bir değeri vardı. İstanbul’un fethine mazhar olan sultan şüphesiz içeride ve dışarıda büyük bir şöhret ve prestije sahip olacaktı. Bu da devlet içinde devlet durumuna gelen Çandarlı ailesi için tehlike çanlarının çalması demekti. Çünkü daha önce genç sultan II. Mehmed’i (Fatih) iki defa tahttan indirerek saltanat üzerinde derin gölgesi bulunan Çandarlı Halil Paşa’nın bu etkisinin biteceğinin de işaretiydi. Devlet ve saray üzerinde derin etkisi bulunan Çandarlı'nın askeri, siyasi, ticari ve idari nüfuzu, bunun yanında uluslar arası şöhreti saltanat için derin kuşkular anlamına geliyordu. Merkezi bir imparatorluk kurmak isteyen genç padişah Sultan II. Mehmed, öteden beri derin devlet konumunda bulunan Çandarlı ailesinin devlet üzerindeki nüfuzunun, tasarlamış olduğu merkeziyetçi politikasına en büyük engel teşkil ettiğinin bilincindeydi. Aynı zamanda İstanbul’un fethi demek Osmanlı merkeziyetçi politikaların doruk noktasına çıkması demekti. Bu da en başta Çandarlı Veziriazamın güçlü nüfuzunun sönmesine neden olacaktı. Bu yüzden Çandarlı Halil Paşa, İstanbul’un fethine karşı çıkacaktır. Bu konuda Venedik ve Bizans’la iş birliği yapacaktır. İstanbul’un fethi gerçekleştikten sonra doğal olarak Fatih Sultan Mehmed, Çandarlı Halil Paşa’yı ortadan kaldıracak, kul bürokrasisini ön plana çıkaracak ve vezirlerinin çoğunu devşirmelerden seçecektir.
1
dk.
13 Mayıs 2022
Mostar Köprüsü'nün Yıkılma Sebebi Nedir?
Bir Osmanlı eseri olarak 4 yüzyılı aşkın süre faaliyet gösterdikten sonra 1992-1995 yılları arasında Avrupa'nın ortasında meydana gelen etnisite savaşında 9 Kasım 1993 tarihinde Hırvatlar tarafından yıkılarak yok edilmeye çalışılan bir miras; Mostar Köprüsü. 1. Mostar köprüsünün 9 Kasım 1993 tarihinde yıkılmış resmi. Fatih Sultan Mehmed’in 1465 yılında fethettiği Bosna, Osmanlı’nın Balkanlarda 4 yüzyılı aşkın süre en önemli toprak parçası konumundaydı. Bu önemi sadece coğrafi olarak bulunduğu konumdan öte İskan politikaları neticesinde aynı dine mensup olduğu insanlara haiz olmasından ileri geliyordu. İlk dönemlerinde genişlemeyi ağırlıklı olarak balkanlarda gösteren Osmanlı’nın şüphesiz mimari eserlerinin eşsiz örnekleri bu bölgelerde de bulunmaktaydı. Bosna’nın alınışından 1 yüzyıl sonra Kanuni’nin emriyle Mimar Sinan’ın çırağı Mimar Hayreddin tarafından yapılan [1566-67] bu köprü şehre adını vererek bir köprüden öte bir şehir oluşmasını sağladı. Yüzyıllardan beri seyyahların ve araştırmacıların ilgisini çeken köprüye 1658 yılında uğrayan uğrayan Fransız seyyahı A. Poullet bu köprünün inşasının mukayese kabul etmez bir cüret eseri olduğunu, Venedik'te bir mimari harikası sayılan Rialto Köprüsü'nden daha geniş yapıldığını söylemektedir. Osmanlı’nın balkanlardan çekilmesiyle ilk önce Avusturya-Macaristan ve daha sonra Yugoslavya devletleri bu bölgede hakim oldu. Avrupa’nın göbeği diyebileceğimiz bu bölge 1992-1995 arasında dünyanın gözü önünde bir iç savaşa sahne oldu. Savaşan tarafların birbirlerini bitirme olarak adlandırdığı bu olayda şüphesiz ki Batı’nın uyguladığı ayrımcılık vardı ve Boşnak tarafı bu ayrımcılığın negatif tarafını gördü. Boşnak-Hırvat-Sırp taraflarının bağımsızlık için verdiği bu savaşta Hırvatların bu köprüyü yıkarak, Osmanlı’nın genelde ise İslam’ı mirasını yıkarak bir ruhun yıkılmasını istediler. Balkanlar üzerine yaptığı etkili çalışmalarla bilinen Ekrem Hakkı Ayverdi'nin köprü hakkındaki; "Bu köprü mimari dehanın terkibiyle taştan yapılmış değil de muhayyilenin cisim halini almasıyla meydana gelmiş gibi efsanevi bir mana ve ruh kazanmıştır" düşüncesi ise bu ‘ruh’ durumu özetler mahiyettedir. Bunun farkında olan Hırvat General Praljak’ın emriyle iki gün bombardımana tutulan köprü 9 Kasım 1993 tarihinde dayanamayarak Neretva nehrinin sularına gömüldü. Bu insanlık ayıbı şüphesiz ne Boşnakları Avrupa’dan atabildi ne de Osmanlı mirası’nı yıkabildi. Türkiye’nin de yardımlarıyla tekrar yapılarak 2004 yılında açılan köprü, bir sene sonra Dünya Unesco Kültür Mirası’na alındı.
2
dk.
5 Kasım 2024
Osmanlı'da Devşirme Sistemi nasıl işliyordu?
Osmanlı İmparatorluğu, tarih boyunca birçok yenilikçi yönetim ve idari sistemler geliştirmiştir. Bu sistemlerden belki de en dikkat çekici olanı, devşirme sistemidir. Bu sistem, Osmanlı'nın askeri ve bürokratik yapısında önemli bir rol oynamış ve imparatorluğun gücünün artmasında etkili olmuştur. Devşirme Sistemi Nedir? Devşirme sistemi, Osmanlı İmparatorluğu'nun Hristiyan tebaasından genç erkek çocuklarını alarak, onları İslam dinine geçirip askeri ve idari elitler olarak yetiştirdiği bir sistemdir. Bu çocuklar, genellikle Balkanlar ve Anadolu'daki Hristiyan köylerinden toplanırdı. Bu uygulama, özellikle XIV. yüzyıldan itibaren, Osmanlı'nın güçlenmesi ve yayılması ile birlikte giderek daha sistematik hale geldi. Sistemin İşleyişi: Seçim ve Toplama: Devşirme, belirli aralıklarla uygulanırdı. Osmanlı memurları, belirlenen bölgelerde uygun yaştaki (genellikle 8-20 yaş arası) ve sağlıklı çocukları seçerdi. Bu seçimler sırasında, çocukların zeka, fiziksel kuvvet ve potansiyeli göz önünde bulundurulurdu. Eğitim ve Yetiştirme: Seçilen çocuklar, İstanbul'a getirilir ve burada sünnet edilir, İslam dinine geçirilir ve Türkçe öğrenirdi. Eğitimleri ise iki ana yolda ilerlerdi: Acemi Ocağı: Askeri eğitim alanları. Burada askeri disiplin, savaş taktikleri ve silah kullanımı öğretilirdi. Bu çocuklar, zamanla Yeniçeri ordusunun temelini oluştururdu. İç Oğlanları ve Enderun: Daha zeki ve yetenekli bulunanlar, sarayda eğitilir, burada hem askeri hem de idari eğitim alırlardı. Enderun, Osmanlı'nın en yüksek bürokratlarını yetiştiren bir okuldu. Sistemin Etkileri: Sosyal ve Kültürel: Devşirme sistemi, Osmanlı'da sosyal hareketliliği artırdı. Hristiyan kökenli birçok kişi, imparatorluğun en üst kademelerine kadar yükselebildi. Bu, Osmanlı'nın çok kültürlü yapısının bir yansıması olarak da görülebilir. Askeri Güç: Yeniçeriler, Osmanlı ordusunun bel kemiğini oluşturdu. Avrupa'da disiplinli ve korkusuz askerler olarak tanındılar. Bürokratik Sistem: Enderun'dan çıkan devşirmeler, imparatorluğun idari sisteminde önemli görevler üstlendi. Bu, devletin merkeziyetçi yapısını güçlendirdi. Tartışmalar ve Eleştiriler: Devşirme sistemi, modern insan hakları perspektifinden bakıldığında eleştirilere maruz kalır. Çocukların ailelerinden zorla alınması, günümüzde etik olmayan bir uygulama olarak değerlendirilir. Ancak, o dönemin bağlamında, bu sistem Osmanlı'nın genişlemesine ve idari yapısının güçlenmesine katkı sağlamıştır. Devşirme sistemi, Osmanlı İmparatorluğu'nun yükseliş döneminde önemli bir rol oynamıştır. Bu sistem, imparatorluğun askeri, idari ve sosyal yapısına derin etkiler bırakmıştır. Ancak, zamanla Osmanlı'nın zayıflaması ile birlikte, bu sistemin de işlevselliği ve uygulanabilirliği azalmıştır. Bugün, devşirme sistemi, tarihsel bir fenomen olarak, Osmanlı'nın karmaşık ve zengin idari yapısının bir parçası olarak incelenmektedir.
2
dk.
29 Mayıs 2023
Fatih İstanbul'da nasıl bir manzarayla karşılaştı?
Fatih, İstanbul’un fethinden sonra hiç şüphesiz ki harap bir şehirle karşılaşmıştır. Şehrin bu harabe hali aslında 13. asır başlarından kalmadır. 1204’de bu muhteşem şehir hileyle işgal edilir. İşgalciler, şehrin bütün zenginliklerini, mesela Ayasofya’nın önündeki hipodromda etrafı pirinç levhalarla kaplı dikilitaşın pirinç kaplamalarını yağmalayacak kadar, hatta bütün kütüphanelerini yok edecek kadar görgüsüz ve kan dökücüdürler. İşte bu Haçlı istilâsı sonrası elli yıllık Lâtin hâkimiyeti boyunca şehir çok kan kaybetmiştir. Küçülen bir devletin başkenti olduğu için de kendisini toparlayamamıştır. O yüzdendir ki Ayasofya halkın gözünden düşmüştü. Çünkü Katolik Haçlılarla birliğin simgesi haline gelmişti. Bunun nedeni sadece dini sebepler ya da Ortodoks ve Katolik mezhep ayrılığı değildi elbette. Şehir sakinleri için Katolik demek, Hıristiyan olmalarına rağmen bu şehri yağmalayan ve elli yıl boyunca sömüren acımasız yağmacılardan başka bir şey değildi. İşte bu nedenledir ki, hem Bizans’ın son Grandükü Notaras hem Ghennadios gibi halkın çok güvendiği ruhani liderler Katoliklerin yardım teklifine karşı, “Bu memlekette, Frenk’in ekmeğindense Türkün sangını ve kılıcını tercih ederiz” demişlerdir.
1
dk.
25 Mart 2023
Osmanlı Ordusunun Fedaileri: Deliler
Osmanlı Devleti'nin ordusu kara ve deniz olmak üzere ikiye ayrılırken, sabit ordusunun yanı sıra uçlarda hareket halinde olan birlikleri de vardı. Bunlar içinde tarzları, dış görünüşleri ve savaşırken ustalıklarıyla diğerlerinden ayrılanlar şüphesiz ki "deliler"di. Bu ismi gerçekten deli olmalarından değil, fazla cesur ve gözü pek olmalarından aldıklarını bildiğimiz bu topluluk, aldıkları emri yerine getirene kadar da dur durak bilmezdi. 1. Dış Görünüşleri Bu ocağa alınacak kişilerin gösterişli daha doğrusu boylu poslu olmasının yanı sıra cesareti de ayrı bir önem arz etmekteydi. Gravürlerden bildiğimiz kadarıyla düşmana korku vermek için ordunun ön sıralarında yer alan delilerin başlarında kartal tüyleri, üzerlerinde ise yırtıcı hayvan postları vardı. Koltuk altlarından tut da sırtlarında, bacaklarında bu hayvanlara ait kanat, kuyruk, pençe gibi unsurlar sarkardı. 2. Avrupalıların Gözünden Elbette ordu içinde diğer devletlerin dikkatini fazlasıyla çekenler delilerdi. Bizanslı tarihçi Chalkokondyles ‘’Deliler ile karşılaşan düşman, öncelikle neyle karşı karşıya olduğunu, nasıl bir varlıkla savaştığını, karşısındakinin insan mı insan dışı bir varlık mı olduğunu anlamaya çalıştığı için şaşkınlık içinde kalır.’’ demiştir. Venedikli Vecellio hazırladığı eserinde ‘’Öylesine hızlı hareket ederlerdi ki, insanları gölgelerinin bile öldürücü olduğuna inandırmışlardı.’’ derken, Fransız Alain Manesson Mallet ‘’Öylesine cesurdular ki bir kralın hizmetine girdikten sonra onları vazgeçirebilecek hiçbir ceza korkusu yoktur.’’ diye aktarmıştır. Yine deliler ile ilgili saçlarını kazıtıp sadece başlarının tepesinde bir tutam saç bırakmalarına değinen Avrupalılar; bu saçı bağlayarak urgan gibi başlarından sarkıtıp kamçı görünümü vermelerinden etkilenmişlerdir. 3. Osmanlı Minyatürlerinde III. Mehmed’in 54 gün süren sünnet törenini anlatan Surname adlı eserde tüm detayları ile deliler de görülmektedir. At üzerinde maharetlini sergileyen deliler, zaman zaman çıplak bedenlerine kesici aletler saplayarak acıya ne kadar dayanıklı olduklarını göstermektedir. Onlar gözükaralığıyla kendilerine Hz.Ömer’i örnek almış, geçit törenlerinde yüksek sesle ‘’Kalpaklarımız Emirü’l-Müminin Hz.Ömer’in çizmesinin koncudur, ocağımız müşarünileyh Efendimize mensuptur.’’ diye haykırmışlardır. 4. Tokat Silahı Delilerin kendileri kadar tokat meselesi de oldukça meşhurdur. Yakın dövüş sanatında usta olan bu grup, düşmanın içine daldığında tokat atarak onu devirirdi. Elin ve kolun her iki yanı ile gerçekleştirilen bu vuruşta düşman muhakkak önce bir sendeler, bazen atından düşer, bayılır yahut savaşamayacak hale gelirdi. Öyle ki öldürücü bile olabilen bu vuruş Avrupalıların tarihine Osmanlı tokadı olarak geçti. 5. Ordu içinde deliler Delilerin kendileri kadar tokat meselesi de oldukça meşhurdur. Yakın dövüş sanatında usta olan bu grup, düşmanın içine daldığında tokat atarak onu devirirdi. Elin ve kolun her iki yanı ile gerçekleştirilen bu vuruşta düşman muhakkak önce bir sendeler, bazen atından düşer, bayılır yahut savaşamayacak hale gelirdi. Öyle ki öldürücü bile olabilen bu vuruş Avrupalıların tarihine Osmanlı tokadı olarak geçti.
2
dk.
12 Mayıs 2022
5 Maddede Arabistanlı Lawrence'ın Serüveni
Osmanlı İmparatorluğu’na karşı İngilizlerin desteği ile planlanan Arap ayaklanmasında rol üstlenen Thomas Edward Lawrence İngiltere'nin Kuzey Galler bölgesinde evlilik dışı bir çocuk olarak dünyaya geldi. Özellikle kaleme aldığı anıların kitaplaştırılması ve adına çekilen filmle şöhreti daha da artan Lawrence dünya çapında tanınan bir figüre dönüştü. Ancak onun kahraman olduğu yönündeki yaygın görüşün aksine Batı kamuoyuna pohpohlanan suni bir kahraman olduğu görüşü mevcut. Benliğinin oluştuğu süreçten suni kahraman iddialarına kadar çeşitli yönleriyle Arabistanlı Lawrence tarihi fotoğraflarla bu çalışmada. 1. Aile içi sarsıntılarla geçen bir çocukluk Thomas Edward Lawrence’in yani namı değer Arabistanlı Lawerence’in doğduğu ortamın sağlıklı olduğunu söylemek pek mümkün değil. Evli ve 4 kız çocuğu bir babanın evlilik dışı ilişkisinden doğan Thomas Edward, babasının sosyal baskılara dayanamaması üzerine yeni eşi Sara’yı ve ondan doğan Lawrence ile birlikte kardeşini de alıp İskoçya’ya gitti. İlköğrenimini değişik bölgelerde bölünerek gördü. Bu o yaşlarda bir çocuğun sağlıklı eğitim görmesi için her ne kadar olumsuz bir durum olsa da bu sayede farklı diller ve hayatlar tanıma fırsatı buldu. Ancak çocuk dönemindeki asıl sarsıntıyı annesi ve babasının resmen evli olmadıklarını öğrenince yaşadı. Bu durum psikolojik durumunu oldukça etkiledi. Lawrence zaman zaman ailesinden uzaklaştı. 2. Lawrence’nin hayatını değiştiren dokunuş hocası Hogart’tan geldi Lawrence’in geleceği için endişelenen babası, onu Canon Christopher aracılığı ile Oxford Üniversitesi’nin iki şarkiyatçısıyla tanıştırdı. Bunlardan ilki Oxford’da Arapça profesörü olan David Margoliouth, ikincisi Ashmolean Müzesi müdürü, arkeolog ve İngiliz istihbarat örgütünde danışmanlık yapan David George Hogarth idi. Özellikle Hogarth ile tanışması onun hayatının bütününü etkiledi. Lawrence’in adeta babalığını üstlenen Hogarth ona arkeoloji sevgisi aşıladı ve kendi sahip olduğu değerler olan İngiliz milliyetçiliği düşüncesini benimsemesine vesile oldu. Gerek tez çalışmaları yapmasına gerek ise İngiliz istihbaratı için çalışıp tanınan bir ajan olmasında büyük katkıları olan Hogarth, Lawrence’in Ortadoğu’daki çalışmaların kolaylaşması için de gerekli gayreti gösterdi. Kısacası Lawrence, bir Hogarth ürünü olarak ortaya çıktı. 3. Arkeolojik çalışmaları İngiliz istihbaratına hizmete dönüştü Akıl hocası Hogarth’ın yönlendirmesiyle arkeolojiye ilgi duyan ve 1907 yılında yine hocasının yönlendirmesiyle Fransız şatoları ve savaşları konusunda çalışmalar yapan Lawrence, sonraki yıl yönünü Ortadoğu’ya çevirerek Suriye ve civarında Haçlı askeri mimarisi konulu bir tez hazırladı. Kaynayan kazan olan Ortadoğu coğrafyasındaki çalışmaları ise onu İngiliz istihbaratının bir parçası olmasına daha da yaklaştırdı. İngiliz ordusundan yüzbaşı S. F. Newcombe’un nezaretinde gerçekleşen bu gezi, aslında Sînâ Çölü’nde geçitlerin ve su kaynaklarının yerini belirlemek için yapılan bir askeri istihbarat çalışmasıydı. Böylece Lawrence’in o güne kadar İngiliz istihbaratı ile dolaylı ilişkisi doğrudan ilişkiye dönüştü. 4. İstihbarat Çalışmaları Lawrence’i bir istihbaratçı ve ajan olarak değerli kılan en önemli özelliği kuşkusuz bir turistten ziyade yerli gibi hareket edip, Arap yiyecekleri yiyerek yine Arap kıyafetleri giymesi yoluyla kendini yörenin bir parçası haline getirmesiydi. Sina Çölü’ndeki su kaynaklarının ve geçitlerinin yerini belirlemek için giriştiği çalışmalar sonucunda İngiliz istihbaratıyla doğrudan iş tuttuğunu söylediğimiz Lawrence, I. Dünya Savaşı sırasında Hogarth’ın tavsiyesi üzerine Kahire’deki Askeri Haber Alma Örgütü’nde görev aldı. Daha sonra ise Arap Bürosu adı verilen örgütte teğmen olarak askeri haritalar hazırladı ve Kanal Harekâtı’nın ardından İngilizler’in eline geçen Osmanlı esirlerini sorgulama ve bilgi toplama çalışmalarında görev aldı. Kısıtlı görev kapsamında yüzbaşılığa yükseldi. Büro hizmetleri dışında kendisine verilen ilk görev, Kūtül‘amâre’de İngiliz kuvvetlerini kuşatan Osmanlı kuvvetleri kumandanı Halil Paşa’yı kuşatmayı kaldırması için ikna etmekti, ancak Halil Paşa’nın Lawrence tarafından kendisine teklif edilen rüşveti kabul etmemesi üzerine başarısız oldu. Bir Arap isyanı başlatmak amacıyla görevlendirilen Lawrence ilk iş olarak eski Osmanlı Meclis-i Meb‘ûsanı üyelerinden Süleyman Feyzi ile görüşerek kendisinden İngilizler’in hazırlayacağı isyana öncülük etmesini istedi ancak bu girişim de başarısız oldu. Ancak Şerif Hüseyin önderliğindeki Arap ayaklanmasında edindiği rolle düzenli olarak Osmanlı’ya karşı bir Arap ayaklanması üzerine çalıştığının göstergesidir. 5. Peki zannedildiği kadar önemli bir ajan mıydı? Arabistanlı Lawrence adlı filmle dünya çapında bilinirliğe ulaşan Lawrence gerçekten de şöhretine layık bir ajan mıydı? Lawrence’in, 1916 yılının son günlerinden 1918 Ekim’inde Şam’ın İngiliz kuvvetlerince alınmasına kadar geçen yirmi iki ay boyunca ayaklanan Arapların başında bulunduğu ve bütün eylemleri onun yönettiği iddia edilir. Halbuki isyanın planlanmasından dahi haberi olmayan Lawrence’in, isyandan sonraki sürenin bir yıl kadarını karargâh merkezinde geçirdiği tarihi vesaiklerden anlaşılmaktadır. Doğrudan askeri faaliyetlere ve cephe gerisindeki bilgi toplama faaliyetlerine katıldığı süre 5 ay civarıdır. Bahsi geçen süredeki faaliyetleri ise Hicaz demiryolunun tahrip edilmesi, bazı Türk birliklerine baskın düzenlenmesi ve Akabe Limanı’nın ele geçirilişinde yer almasıdır. Şerif Hüseyin isyanındaki rolü de askeri olmaktan daha çok siyasidir. Savaş sonrasında İngiliz istihbaratının kendisinden istifade etme tenezzülünde bulunmaması da onun Batı kamuoyunca kahramanlaştırılan suni bir figür olduğunun göstergesidir. Batı kamuoyuna Osmanlı’ya karşı tek başına mücadele eden kahraman bir figür olarak pohpohlanan Lawrence kendisine verilen masa başı işlerin ardından emekli oldu. Böylece suni bir kahramanın hayatı son buldu.
3
dk.
bottom of page
.png)











