top of page
Osmanlı Tarihi
29 Ocak 2022
Osmanlı'nın ilk fotoğrafçıları Abdullah Biraderler kimdir?
Osmanlı Devleti’nin ilk fotoğrafçıları olan Abdullah Biraderler 1. Meşrutiyet sonrası İstanbul’unu fotoğraflama faaliyetleriyle bilinirler. Bir dönem Abdullah Freser adıyla da bilinen Kevork ve Vichen kardeşlerin doğum yerleri Diyarkabır’dır. Kevork Venedik’te resim, kardeşi Vichen ise Osmanlı’nın başkenti İstanbul’da fildişi üzerine minyatür çalışmaları yaptı. Alman kimyager Rabach’ın açtığı fotoğrafhanede çalışmaları ise onlar için dönüm noktası oldu. Rabach’ın Almanya’ya dönüşü üzerine stüdyoyu devralan kardeşler kısa zamanda şöhret kazandılar. Bu ünleri onları 2. Abdülhamid tarafından saray fotoğrafçısı olarak atanmalarına vesile oldu. Saraydan gördükleri ilgi ve himaye karşısında ise Müslüman olarak Abdullah Biraderler adını aldılar. 1867 yılında Paris Uluslararası Fuarı’na katılan kardeşler, sınır ötesine açıldıkları bu ilk sergide İstanbul manzarasını içeren iki fotoğrafla onur mansiyonu aldılar. Bu dönemlerde İngiltere Kralı VII. Edward, Alman İmparatoru III. Fredrick, Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph ve birçok tanınmış kişilerin fotoğraflarını çektiler. Abdullah Biraderler birkaç kuşak boyunca, İstanbul’daki insan tipleri ve manzaralarını fotoğraflayarak belgelediler. Bu açıdan sanatla aktüaliteyi birleştiren belgesel anlamda ilk fotoğraf çeken sanatçılar oldular.
1
dk.
24 Ocak 2022
Kavalalı Mehmet Ali Paşa neden isyan etti?
19. yüzyılın en kurnaz ve hırslı devlet adamlarından biri olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mısır Valiliği'ni elde ettikten sonra buradaki konumunu Osmanlı yönetimine rağmen muhafaza etmek istemişti. Kavalalı güçlenmeye çalıştığı sırada, Osmanlı tahtına oturan Sultan II. Mahmut, Rumeli ve Anadolu'da devletten bağımsız hareket eden yerel güçleri ortadan kaldırmaktaydı. Bu gelişmeleri yakından takip eden Kavalalı, aslında sıranın bir gün kendisine de geleceğinin farkındaydı. Bu nedenle askeri ve ekonomik yönden çok daha güçlü olması gerektiğini biliyordu. Ancak planlarını tam olarak hayata geçirebilmesi için Mısır'ın kaynakları yeterli değildi. Örneğin donanma için gerekli olan keresteyi Mısır'dan temin etmesi mümkün değildi. Ayrıca hayalindeki orduyu oluşturmak ve daha güçlü bir ekonomiye sahip olmak için Mısır'da bulunan insan sayısından çok daha fazla insan kaynağına ihtiyaç duymaktaydı. Bu nedenle Suriye ve Filistin bölgesine göz dikmiş ve buraları ele geçirmek için uygun fırsatları kollamaya başlamıştı. 1831 yılında beklediği ortam oluşunca Sayda Valisi Abdullah Paşa ile aralarındaki problemleri bahane edip, Osmanlı topraklarını istila etti. Aslında onun tam olarak nereleri ele geçirmek istediğini şu anki bilgilerimizle tespit etmemiz mümkün değildir. Ancak Kavalalı'nın Suriye'den çok daha fazlasını istediğine işaret eden belgeler bulunmaktadır. Onunla birlikte; Lübnan Dürzîlerinin lideri Mir Beşir, Adana'da Menemencioğlu Aşireti önde gelenlerinden Ahmet Bey, Nevşehir'de Pehlivanlı Aşireti Beyi Halit Bey, Kastamonu'da Tahmiscioğlu Mustafa gibi etkili insanlar Osmanlı yönetimine isyan etmişlerdi. Yukarıda ismi geçenlerin hepsinin ortak özelliği isyandan yıllar önce bir şekilde Mısır'a gidip, Kavalalı ile iletişime geçmiş olmalarıydı. Muhtemelen Kavalalı söz konusu müttefiklerinden alacağı desteği de hesaba katıp, belki de o dönemde hiç kimsenin tahmin edemeyeceği boyutta geniş bir istila hareketi başlatmıştı.
1
dk.
8 Ekim 2021
Ahi teşkilatı nasıl kuruldu ve amacı neydi?
Ahi Teşkilatı, kökleri Orta Asya Türk cömertliği ve yiğitlik değerlerine dayanmakla birlikte Arap Fütüvvet geleneğinin etkisiyle Anadolu’da kurumlaşmış, Bizans loncalarının tesiriyle de sonuçta bir esnaf ve sanat teşkilatı olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Türkiye Selçuklu Devleti zamanında Abbasi Halifesi Nasır’dan fütüvvet şalvarı ve teşkilata bağlılık alametlerini almak üzere Selçuklu sultanı tarafından Bağdad’a gönderilen elçilik heyeti beraberinde Anadolu Ahi Teşkilatı’nın bilinen ilk kurucusu Ahi Evren, hocası Evhaduddin Kirmani ve müritleri ile birlikte önce Kayseri’ye sonra da Kırşehir’e geçerek buradaki faaliyetleriyle Anadolu Ahi Teşkilatı kurumlaşmasını tamamlamıştır. Ahi Evren dericiliğe dayanan ilk sanayi sitesini Kayseri’de kurmuştur. Özellikle 13. ve 14.yüzyıllarda çok etkili olan bu teşkilat Osmanlı merkeziyetçiliğinden sonra siyasi ve askeri fonksiyonlarını bırakarak sadece esnaf ve sanatkâr loncaları şeklinde şehirlerde fonksiyonlarını devam ettirmiştir. Ahi Teşkilatının amacı öncelikle siyasi mülahazalarla Selçuklu sultanının Abbasi halifesinden saltanat meşruiyetini almak için saltanat için meşruiyet kaynağı idi. Ancak bu teşkilat siyasi olduğu kadar, sosyal, ekonomik, sanat ve dini-tasavvufi açılardan Türk toplumunu örgütlemeyi amaçlamıştır. Göçebe ve yarı göçebe olarak hayvancılıkla geçinen bir toplumu yerleşik hayatın değerlerine adaptasyonunu sağlamak ve şehir ekonomisine entegre olabilmesi için toplumu bir sanat ve meslek dalı etrafında uzmanlaşmasına katkı sağlamıştır. Ahi reisleri şehirlerin en önde gelen kişileri oldukları için siyasi ve ekonomik açıdan son derece güçlü kimselerdi. Yeri gelince emrindeki esnaf ve sanatkârlarla istilalara karşı şehir avunmasında rol aldıkları gibi, siyasi istikrarsızlık zamanlarında toplumun dirlik ve düzenliğiyle de doğrudan ilgilenirlerdi. Ahi zaviyeleri, aynı zamanda toplumun eğitim ve öğretim faaliyetlerini organize ettikleri birer yaygın eğitim kurumları olarak fonksiyonlar ifa etmişlerdir.
1
dk.
29 Haziran 2021
Osman Gazi’nin Bursa ve iznik kuşatması ne kadar sürdü?
Osman Gazi’nin Karacahisar, Bilecik, İnegöl ve Yenişehir gibi kaleleri fethi İznik ve İstanbul’u koruyan Sakarya kale hattını çökertmişti. Osmanlı hükümdarı 1300’lü yıllarda Bursa ve İznik’i fethetmeyi düşünüyordu. İznik, Türkiye Selçukluları’nın ilk başkenti olması hasebiyle Anadolu’da gaza yapan Türkmenler için önemli bir hedefti. Ancak Osmanlı ordusu bu dönemde büyük kuvvetlerden oluşmadığı için fethi hedeflenen Bursa ve İznik gibi büyük kalelere karşı uzun süreli abluka uygulandı. Fethedilmesi planlanan kalenin iaşe ve ikmal yolları kontrol altına alınmaya çalışılır, kalenin etrafına küçük kuşatma kuleleri yapılırdı. Bursa ve İznik’in ablukası 25-30 yıl sürdü. İznik önlerine bir kale inşa edilerek Draz (Taz) Ali isimli bir komutanın emrinde 100 asker bırakılmıştı. Osman Gazi, Bursa’yı 1300’lerden itibaren ablukaya almıştı. Babasının hastalığı yüzünden ordunun komutanlığını yürüten Orhan Gazi, Bursa’yı sıkıştırmaya devam etti. Başka çaresi kalmayan Bursa yöneticileri 6 Nisan 1326’da şehri Osmanlılar’a teslim ettiler. 1302’de başlayan İznik kuşatması da 2 Mart 1331’de neticelendi. 1337’de de yine bölgenin önemli merkezlerinden olan İzmit fethedildi.
1
dk.
28 Ocak 2022
Sarıkamış’taki gerçek şehit sayısı kaçtır?
On yıllar boyunca okul kitaplarından anma törenlerine kadar her yerde zikredilen 90 bin rakamı, aslında akademik bir veriden ziyade duygusal bir sembolizme dayanmaktadır. Bu sayının kaynağı, harekat döneminde bölgede bulunan Şerif İlden Bey'in hatıratına dayanır. Ancak modern tarihçiler, o dönemdeki 3. Ordu’nun toplam mevcudunun zaten 100-120 bin civarında olduğunu, dolayısıyla lojistik ve geri hizmetteki birlikler çıkarıldığında muharip gücün tamamının yok olması durumunda bile bu rakama ulaşmanın teknik olarak zor olduğunu belirtmektedir. Genelkurmay ve Arşiv Kayıtları Ne Diyor? Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı arşivlerine ve o dönemin askeri kayıtlarına göre gerçek tablo oldukça dramatiktir ancak sayılar farklıdır. Resmi kayıtlara göre; donarak, hastalıktan (özellikle tifüs) ve çatışarak şehit düşen asker sayısı yaklaşık 35 bin ile 45 bin arasındadır. Rus kaynakları ise kendi bölgelerinde defnettikleri ve esir aldıkları Türk askeri sayılarını birleştirdiğinde, toplam kaybın (şehit, yaralı ve esir dahil) 60 bin civarında olduğunu iddia etmektedir. Sarıkamış’ı sadece "donma" olayıyla sınırlamak, oradaki mücadelenin büyüklüğünü anlamayı zorlaştırır. Şehitlerimizin büyük bir kısmı kuşatma manevrası sırasında Allahuekber Dağları'ndaki dondurucu soğuklara yenik düşmüş olsa da, binlerce askerimiz de açlık, yetersiz giyim ve bölgeyi kasıp kavuran salgın hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Erzurum ile cephe hattı arasındaki nakliye yollarının kesilmesi, bu trajedinin boyutlarını katlamıştır. Rakamlar 35 bin, 60 bin ya da 90 bin olsun; Sarıkamış’ın ifade ettiği gerçek, vatan savunması uğruna imkansız bir coğrafyada gösterilen insanüstü fedakarlıktır. Tarihsel gerçeklik noktasında 60 bin toplam zayiat (yaklaşık 40 bin şehit) akademik olarak en kabul gören veri olsa da, her bir canın bedeli sayılamayacak kadar büyüktür. Bugün bize düşen, rakamların ötesine geçerek o zorlu şartlarda son nefesine kadar mücadele eden askerlerimizin hatırasını yaşatmaktır. Sarıkamış Harekâtı’nda Türk ordusunun şehit sayısı 41.000 civarındadır. Net bir rakam verilememesinin başlıca nedenleri vardır. Öncelikli olarak yürüyüş sırasında büyük kayıp veren tümen ve alaylara ait harp ceridelerinin kaybolmasıdır. Ortalama düzene giren ordudan kayıpları doğrulamak mümkündür. Fakat esir, firari, kayıp, yaralı ve şehit ayrımı yapmak mümkün değildir. 90 bin rakamı harekât sırasında esir düşen bir subayın esaret sonrası hatıraları ile yabancı bir askeri tarihçinin gerçekle bağdaşmayan rakamlarıyla ortaya çıkmış zaman içerisinde folklorik bir yapıya bürünmüştür. Fakat gerçeklikle uzaktan yakından ilgisi yoktur.
2
dk.
23 Ocak 2022
Osmanlı'da Bir Eğitim Geleneği: Amin Alayı
Osmanlı döneminde çocukların eğitime başlaması oldukça kıymetli bir andı. Bu önemli anın kıymetini arttırmak ve eğitime verilen anlamı daha özendirici kılmak adına da çocuğun okula başladığı ilk gün büyük törenler yapılır, bütün mahalle dolaşılıp eğlenerek eğitime başlanırdı. Bu etkinliğin adı ise Amin Alayı’ydı. 1. Osmanlı’da eğitimin ilk adımı olan Amin Alayı önemliydi, çünkü… Amin Alayı’nın ne olduğu ve nasıl düzenlendiği gibi konulara değinmek elbette önemlidir. Ancak bu konulara geçmeden evvel, Osmanlı’da eğitime başlamanın önemli bir folklorik unsuru olan Amin Alayı’nı neden kaleme alma ihtiyacı hissettiğimizi aktarmak bizce daha önemli. O halde başlayalım. Öncelikle Amin Alayı’nın Osmanlı’da okul eğitime başlayacak çocuklar hatta yetişkinler için okul bilincinin oluşmasını sağlayan önemli bir gelenek olduğunu söylemek gerekir. Bugün dahi eğitim hayatına başlayan öğrencilerin en tedirgin olduğu, ağladığı, annelerinden ayrılamadığı ilk gün tedirginliğini atlatmak, çocuğu okula ve eğitime ısındırmak maksadıyla düzenlenen, pedagojik açıdan oldukça değerli ve örnek alınası bir etkinliğin icra edilişi çağına göre oldukça kıymetli. Haliyle böylesi bir tarihsel aktiviteyi okurlarımıza aktarmak da bizim için ayrıca kıymetli. 2. Amin Alayı geleneğinin ortaya çıkışı Var olan her şeyin bir başlangıcı olduğu gibi Osmanlı’da eğitime başlamanın önemli bir folklorik unsuru olan Amin Alayı’nın da elbette bir ortaya çıkış süreci bulunmaktadır. Ancak bu geleneksel etkinliğin tam olarak ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak bilinmemektedir. Tören sırasında okunan ilahiler ve çocukların yüksek sesle “amin” diye bağırmalarından dolayı halk arasında Amin Alayı olarak nitelendirilen bu tören aynı zamanda “Bed-i besmele Cemiyeti” olarak da bilinmektedir. Tören genellikle pazartesi, perşembe veya kandil günlerinde düzenlenirdi. 3. Çocukların okula başlaması ve Amin Alayı’nın düzenlenişi sosyo-ekonomik duruma göre değişiklik göstermekteydi Kişinin sosyoekonomik yapısı hayatının birçok noktasında kişiler arasında farklılaşmaya neden olduğu gibi bu suni ayrım kendini Osmanlı’da çocukların okula başlayışlarında ve Amin Alayı’nın düzenleniş şeklinde de göstermeyi sürdürdü. Bu hususta öncelikle Amin Alayı’na katılan öğrencilerin çoğunlukla varlıklı ailelerden olduğunu belirtmek gerekir. Bununla birlikte okula başlayan çocuk eğer bir tarikat şeyhinin çocuğu ise Amin Alayı’na dair düzen bu detayla birlikte yeniden şekillenirdi. Amin Alayı’na tarikatın sancağı ile dervişleri de katılır, ilahiler arasında zikirler çekilir ve tarikat ayini yapılırdı. Tarihçi Haluk Şehsuvaroğlu ise okula başlama törenlerini içeren bir yazısında bu durumu şu şekilde betimlemektedir: “… Çocuk fakir bir aileye mensup babası, anası yahut velisi tarafından civardaki mahalle mektebine götürülür, hocanın eli öptürülür ve okuyup yazmak öğretilmesi rica edilirdi. Orta halli ailelerde çocuk giydirilir, kuşatılır erkek ise fesine, kızsa saçlarına elmas, inci gibi süsler, boynuna şal ve klaptanlı bir cüz kesesi takılır, akraba ve tanıdıklarla beraber mektebe gidilir ve çocuk derse başlatılırdı. Hoca duasını eder, yeni talebenin velisi mektepteki çocuklara ikişer, üçer kuruş, hoca ile mübassıra, kalfaya ucuna birkaç mecidiye bağlanmış birer mendil verilirdi. Zengin çocukların törene başlaması ise bir merasime tabi idi…” 4. Tören nasıl gerçekleşiyordu? Eğitime başlangıç sürecinde heves arttırıcı bir etkinlik olarak karşımıza çıkan Amin Alayı’nın icra ediliş sürecini iki aşamada incelemek mümkün. İlk aşamada okul heyetince çocuk evden alınır ve mahallede gezdirilir. Etkinliğe dahil olan topluluğun en önünde ilahiciler bulunurken, arka tarafta ise sıraya dizilen ve edilen dualara amin diyerek eşlik eden çocuklar bulunurdu. Alayın yaklaştığını gören çocuk ve yakınları dışarı çıkar ve çocuk kendisi için hazırlanan faytona ya da midilliye bindirilirdi. Çocuk evinden alındıktan sonra ise ilahicibaşı gür bir sesle ilahiyi söylemeye koyulurdu. İlahicibaşı ilahinin ikinci mısrasını okuduktan sonra ise öğrenciler durarak amin diye bağırırdı. Amin Alayı bu şekilde önceden belirlenen mahalleleri dolaştıktan sonra çocuğun evinin kapısına giderek ilahiler okunup gülbenk denilen dualar edildikten sonra sona ererdi. Alaya katılan bütün kişiler çocuğun evine girerdi. İşin en son noktasında ise alaya yemek ya da lokma dağıtılır, hediyelerin verilmesi faslına geçilerek konukların ağırlanması tamamlanırdı. Törene katılan çocuklardan amincilere ve onlardan daha fazla miktarda ilahicilere para verilmekte, hoca ve kalfaya hem para hem de cübbelik ya da mintanlık kumaş hediye edilmesi bu adetler arasında yer almaktadır. Küçük bir not: Bu süreçte çocuk ilk dersini okulda aldığı gibi bazen de evde alırdı. 5. Alayda ilahi söyleme geleneği II. Abdülhamid döneminde kaldırıldı Amin Alaylarının vazgeçilmezi olan ilahiler, bu alayların eğitime heves kattığı ilk dönemlerden itibaren ayrılmaz bir bütünü haline geldi. Ancak bu ilahiler, II. Abdülhamit devrinde yasaklandı ve yerine “Padişahım çok yaşa” diye biten bazı neşideler okutulmaya başlandı. 6. Pedagojik açıdan büyük öneme sahiptir Birçok bilim dalı gibi kendisine 20. yüzyılda araştırma sahası bulmaya başlayan ve çocukların duygusal, zihinsel ve sosyal gelişimleri üzerine araştırma yapan pedagoji bilimine dair Osmanlı’daki izleri bu tarihten çok daha önce görmek mümkün. Özellikle de eğitimde pedagojik eğilimlerin en çok ön plana çıktığı uygulama Amin Alayı’dır. Bu etkinliklerin pedagojik değer taşıdığı ve bilhassa çocuklarda önemli derecede okuma arzusu uyandırdığı konu üzerine kaleme alınan metinlerde açıkça görülmektedir. Kaynakça Mustafa Öcal, Amin Alayı, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 1991, cilt.3 sf.63 Mehmet Üstünipek, Şeyda Üstünipek, Amin Alayı ve Resimlerde Ele Alınışı, Art-Sanat Dergisi, Sayı.1, 2014 Münire Baysan, Kütahya’da Bedi Besmele ya da Amin Alayı Geleneği, Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı.62, 2017 Yavuz Demirtaş, 19. Yüzyıl İstanbul Sosyal Hayatında Dini Musiki, İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt.13, Sayı,2, 2008
3
dk.
29 Haziran 2021
Osman Gazi’nin gerçek ismi nedir?
Moravcsik, Bizans kaynakları üzerine yaptığı araştırmadan hareketle, XIV. yüzyılda Osmanlılar’ın devlet ve hanedana adını veren kişiyi Ataman olarak tanıdıkları, bu ismin ya Arapça kökenli Osman adının Türkçeleştirilerek halk ağzında bu duruma getirildiği, ya da daha büyük bir ihtimalle babasının Ertuğrul, kardeşlerinin Gündüz, Savcı, oğlunun Orhan gibi tam Türkçe adlar taşıdıklarını göz önüne alarak, onun adının da aslen Ataman olduğunu, fakat İslâm medeniyetinin tesiri ile Osman şekline büründüğünü iddia etmişti. Daha sonra Adnan Erzi de, o devirlere ait bazı kaynaklarda Osman adının, Tuman ve Otman şekillerinde görüldüğünü belirtip, Moravcsik’in iddiasına yaklaşarak, Osman Gazi’nin gerçek isminin bunlardan birisi olduğunu ileri sürdü. Ancak her iki iddia da, tarihçiler arasında tasvip görmedi. Orhan Gazi devrinde Anadolu’yu dolaşan meşhur seyyah İbn Batuta ise Osman Gazi’yi, Osmancık olarak zikreder. 1. "Ataman" veya "Otman" Görüşü Bazı modern tarihçiler (özellikle Halil İnalcık gibi otoriteler), Osman Gazi’nin asıl isminin öz Türkçe olan Ataman olduğunu ileri sürmüştür. Bu tezin dayanakları şunlardır: Bizans Kaynakları: Dönemin Bizanslı tarihçisi Pachymeres, ondan "Ataman" (Atammanos) olarak bahseder. İsim Evrimi: "Ataman" isminin, uç beyliği liderliği (Ata-man) anlamına geldiği ve İslamiyet'in daha derin benimsenmesiyle zamanla fonetik olarak benzerlik gösteren Arapça "Osman" ismine dönüştürüldüğü düşünülmektedir. 2. Geleneksel "Osman" Görüşü Geleneksel İslam ve Osmanlı kroniklerinde ismi doğrudan Arapça kökenli Osman (عثمان) olarak geçer. Bu görüşe göre; babası Ertuğrul Gazi, oğluna İslam halifelerinden Hz. Osman’ın ismini vermiştir. Ancak Pachymeres dışındaki çağdaş kaynakların azlığı, "Osman" isminin sonradan mı benimsendiği yoksa baştan beri mi kullanıldığı konusunda kesin bir kanıt sunmayı zorlaştırır. Tarihsel belgeler ışığında, isminin orijinalinin Ataman olması ve beylik kurumsallaştıkça İslami bir kimlik vurgusuyla Osman olarak kaydedilmeye başlanması güçlü bir ihtimal olarak görülmektedir. Yine de akademik dünyada her iki isim de geçerliliğini korumaktadır.
1
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlı imparatorluğu hangi tarihte kuruldu?
Geleneksel Osmanlı tarih yazıcılığı, 1299’da Selçuklu hakimiyetinin sona erdiğini ve Osman Gazi’nin bu tarihte bağımsız olduğunu kabul eder. İlk büyük Osmanlı tarihini yazan Hammer de, Türkiye Selçuklu Devleti’nin yıkılış tarihi olarak 1299 yılını esas alır. Türkiye Selçukluları’nın yıkılmasıyla Osmanlı Beyliği’nin bağımsız kaldığını ileri sürerek, 1299’u imparatorluğun kuruluş tarihi olarak belirtir. Ancak Türkiye Selçuklu tarihi üzerine yapılan araştırmalar bu devletin 1318’e kadar devam ettiğini ortaya çıkarmıştır. Aşıkpaşazâde Tarihîne göre 1299’da Yarhisar, Bilecik, İnegöl ve Yenişehir fethedilmişti. Rivayete göre o zaman Osman Gazi kendi adına hutbe okutarak, bağımsızlık iddiasında bulundu. Bu şehirlerin fethi Osmanlı tarihi açısından önemlidir. Ancak fetih tarihleri tam olarak belli değildir. Osmanlı tarihleri, bu aşamada Osman Bey’i, Anadolu’daki diğer Türkmen beyleri gibi bağımsızlığa hak kazanmış, kendi adına hutbe okutabilecek bir İslâm hükümdarı gibi göstermeye çalışırlar. Araştırmacılar da, Osmanlı tarih yazıcılığındaki bu geleneği izleyerek, imparatorluğun kuruluş tarihi olarak 1299’u kabul etmişlerdir. Osmanlı tarihi üzerine yazılmış birçok kitapta 1299, imparatorluğun kuruluş yılı olarak zikredilir. Ancak bu tarih bugün tartışmalıdır. 1299’da Osmanlı tarihi için çok önemli bir hadise yoktur. Alternatif olarak Osman Gazi’nin beyliğin başına geçtiği 1281 yılının kuruluş tarihi olarak kabul edilebileceği iddiaları vardır. Halil İnalcık, Osmanlı tarihinin ilk devirlerindeki dönüm noktasını, 27 Temmuz 1302’de Bizans’la, Osman Gazi komutasındaki Türkmenler arasında meydana gelen Bapheus (Koyunhisar) Savaşı olarak kabul eder. Bu savaştan önce Osman Bey, Bursa ve Kocaeli bölgesindeki Türkmen beyleri arasında primus inter pares (benzerleri/eşitler arasında birinci) konumundaydı. Ancak Koyunhisar savaşında Bizans kuvvetlerine karşı kazandığı zafer, Osman Gazi’yi bölgede karizmatik bir bey durumuna getirip, ona hanedan kurucusu karizması kazandırdı. Bu yüzden 27 Temmuz 1302 tarihini Osmanlı hanedanının, dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun kesin kuruluş tarihi olarak kabul etmek, 1299’a göre çok daha doğru olacaktır.
1
dk.
25 Ocak 2022
Kadızadeliler nasıl yok edildi?
Toplumu geren ve bidat suçlamalarıyla ihtilaflara sebep olan Kadızadelilerin hoşgörüsüzlüğünden padişahlar bile şikayetçiydi. Tekkeler kapatılıp da dervişler hapse atılınca halk da umutsuzluk içinde, bu huzursuzluktan kendi çıkarlarına yararlanmak isteyen Celali isyancıların himayesine giriyorlardı. Kadızadelilerin saraydaki nüfuzu, 1656 Çınar Vakasına kadar sürdü. Aynı tarihte geniş yetkilerle sadaret makamına getirilen Köprülü Mehmed Paşa (ö.1661), tayinlerde ulema ve fakılara danışmaktan vaz geçti. Bunun üzerine Kadızadeliler son bir hamle ile vaiz kürsülerinde halkı tahrik ederek devletin yaşadığı siyasi ve iktisadi bunalımlara sebep olarak, bid’atların artmasından ve tarikat ehlinin kayırılmasından kaynaklandığını ileri sürdüler. Selatin camilerinde tek minare dışındaki minareleri yıkmaya, tekkeleri yakmaya, dervişleri öldürmeye, onları himaye edenleri dahil hepsini tecdid-i imana davet etmeye, padişaha çıkıp bid’atları kaldırmak için izin istemeye kadar çeşitli teşebbüslere giriştiler. Bardağı taşıran bu hareketi, nihayet devletin içerisinde bulunduğu siyasi ve sosyal buhranlara son vermek isteyen veziriazam Köprülü Mehmed Paşa, ortadan kaldırmaya karar vermişti. Devrin önemli alimlerinden, Kadızadeliler aleyhinde fetva almış, onların bir fitne grubu haline geldiğini tespit ederek padişahtan katli fermanını da istemişti. Ulemayı da arkasına alan Köprülü, Kadızadelilerin mallarına el koydu. Hareketin liderlerini yakalatıp Kıbrıs’a sürgüne gönderdi. Böylece senelerce toplumu geren, saraya ve padişaha istedikleri her şeyi yaptırmaya muvaffak olan Kadızadeliler hareketi kısa süre sonra sönüp gitti.
1
dk.
8 Ekim 2021
Çandarlı Halil Paşa neden idam edildi?
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri önemli hizmetleri bulunan Çandarlılar, soylu bir Türkmen ailesinden geliyordu. Devletin askeri, idari, mali, siyasi ve iktisadi müesseselerinin teşekkülünde çok önemli roller üstlendiler. İlk Osmanlı kadı ve kazaskeri, ailenin ilk önemli üyesi olan Kara Halil Efendi unvanı ile meşhur Halil Hayreddin Paşa’dır. Osman Bey’in oğlu Alaaddin Paşa’dan sonra ilk Osmanlı vezirleri bu aileden çıkmıştır. Çandarlı Vezir ailesinin son temsilcisi olan Halil Paşa, I.Mehmet Çelebi, II. Murad ve II.Mehmet Fatih dönemlerinde vezirlik ve baş vezirlik yapmıştı. Çandarlı Halil Paşa, II.Murad döneminde başvezir Bayezid Paşanın ayağını kaydırıp Veziriazam olduğu gibi, II.Murad döneminin en güçlü adamı idi. Sırası gelince II.Murad’ı tahttan indirip genç Şehzade Mehmed’i (Fatih) tahta geçirebilecek güçteydi. Siyaseten olduğu kadar ekonomik olarak da çok güçlü idi. Venedik ticaret devleti ile ticari anlaşmalar yapabilecek kadar güçlü bir hazineye de sahipti. Bugünkü anlamda devlet içinde devlet idi. Saray ve saltanat üzerinde derin bir etkisi bulunan Çandarlı Halil Paşa’yı devirmek ancak güçlü bir iktidarla mümkün olabilirdi. İşte bu gücü ancak İstanbul’un fethi gibi içeride ve dışarıda kendisine büyük bir prestij sağlayan bir başarı ile ortaya çıkan idealist Sultan Fatih başarabilmişti. Bu yüzden çeşitli bahaneler öne sürerek İstanbul’un fethine de karşı çıkacaktır. Üç Haçlı seferi görmüş olan Halil Paşa Haçlı seferini bahane göstererek Macar tehdidi ve Venedik donanmasını devletin bekası için önemli bir tehdit olarak görmüştü. Belki de Fethin, Fatih’e kazandıracağı şöhretten korkarak Fatih’i bu teşebbüsünden vaz geçirmek istemişti. Fethin iki ayı geçmesine rağmen gerçekleşememesi de Veziriazamın bahaneleri için geçerli neden olarak gösterilmişti. Nihayet 29 Mayıs 1453’te fetih gerçekleştikten sonra Fatih Sultan Mehmed, ilk iş olarak İstanbul’un fethedilmemesi için Bizans İmparatorundan rüşvet aldığını mesnet göstererek Çandarlı Vezir ailesinin bu son temsilcisi Halil Paşa’yı idam ettirmiş, ailesini dağıtmış, mallarını da müsadere etmiştir.
2
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlılar hangi boya mensupturlar?
Osmanlılar’ın, Oğuzlar’ın sağ kolu olan Günhan kolunun Kayı boyundan oldukları kabul edilir. Ancak bu mesele tarihçiler arasında derin tartışmalara sebep olmuştur. Paul Wittek, Osmanlılar’ın II. Murad’dan itibaren Oğuz şeceresinde şerefli bir yer sahibi olmak için böyle bir geleneğin vücuda gelmesini sağlayan bir harekete sebep olduklarını ileri sürerek, Kayı kökenini kabul etmez. Zeki Velidi Togan ise Osmanlılar’ın bir Moğol kabilesi olan Kaylardan olduğunu iddia eder. Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş dönemine ait önemli çalışmalar yapan Fuat Köprülü ise Osmanlı hanedanının Kayı boyundan olduğu fikrindedir. Nitekim Osmanlı Arşivi’nde yapılan çalışmalar sonucunda da, Osmanlı Beyliği’nin kurulduğu bölge civarında (Eskişehir, Bolu, Kastamonu, Kütahya) Kayı boyuna mensup cemaatlere rastlanmıştır. Osmanlılar, Moğol baskısı sonucu Batı Karadeniz ve İç Ege civarlarına gelip, burada bölünmüş olan büyük bir Kayı aşiretinden ayrılmış bir grup olmalıdır. Osmanlı hanedanının mensup olduğu cemaat ise Kayılar’dan Karakeçililer olarak kabul edilir. Bu husus imparatorluğun son zamanlarında tarih yazıcılığına girmiş ve bilhassa II. Abdülhamid zamanında ön plana çıkarılmıştır. Fakat bu durumun tarihi gerçeklerle bağlantısı vardır. Feridun Emecen’in dikkat çektiği 1673 tarihli bir kayıtta, Karakeçililer’in Söğütlü perakendesinden olduğu belirtilmektedir. Bu bilgi de Karakeçililer’in, Osmanlı İmparatorluğu’nun çekirdek coğrafyasından olduğunu ortaya koymaktadır. Kayı kelimesi, kelime anlamı olarak "kuvvet ve kudret sahibi" demektir. Oğuz geleneğinde, Kayı boyu Oğuz Kağan’ın büyük oğlu Gün Han’ın soyundan gelir ve bu durum onlara beylikler üzerinde doğal bir üstünlük (hükümranlık hakkı) tanır. Osmanlı tarihçiliğinde, Ertuğrul Gazi liderliğindeki bu grubun Anadolu'ya gelişi, iki ok ve bir yaydan oluşan ünlü Kayı tamgası ile mühürlenmiştir. İlginç olan şudur ki; en erken Osmanlı kaynaklarında "Kayı" vurgusu çok baskın değildir. Bu kimliğin bir devlet politikası haline gelmesi, daha çok II. Murad dönemine rastlar. Ankara Savaşı sonrasında Timur’un, Osmanlı padişahlarını "küçük bir uç beyi" olarak görüp küçümsemesine karşı, Osmanlı tarihçileri hanedanın soyunu Kayı boyuna dayandırarak meşruiyet devşirmişlerdir. Bu hamle, Osmanlı'nın diğer Anadolu beylikleri üzerindeki siyasi üstünlüğünü perçinlemek için kullanılan bilinçli bir diplomasi aracı olmuştur. Halil İnalcık gibi dev isimlerin de işaret ettiği üzere, Osmanlı’nın Kayı boyuna mensubiyeti akademik bir tartışma konusudur. Bazı tarihçiler, bu aidiyetin 15. yüzyılda üretilmiş bir "soyluluk belgesi" olduğunu savunurken; bazıları ise Bilecik ve Söğüt çevresindeki mezar taşları ve sikkelerde görülen Kayı tamgalarının, bu bağın sadece kurgu olmadığını, derin bir kültürel kökene dayandığını kanıtladığını belirtir. Sonuç olarak Osmanlılar, ister biyolojik olarak bu boydan gelsinler ister bu kimliği sonradan bir bayrak gibi sahiplensinler; Kayı ismi imparatorluğun genetik koduna işlenmiştir. Bu mensubiyet, küçük bir beyliğin cihan imparatorluğuna dönüşme sürecinde, halkın ve diğer Türkmen beylerinin gözünde ihtiyaç duyulan o "kutsal hükümdarlık" yetkisini temsil etmiştir.
2
dk.
29 Haziran 2021
Osman Gazi, amcası Dündar Bey’i neden öldürdü?
Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk hükümdarı olan Osman Bey, Ertuğrul Gazi’nin en küçük oğlu olmasına rağmen, ağabeylerinin itirazı olmadan aşiretin başına geçmişti. Bu yüzden de kardeşler arasında bir çatışma olmadı. Ancak Osman Bey, özellikle 1288-1299 yılları arasında fetih politikasında köklü bir değişikliğe gitti ve bu durum Bizans tekfurları ile kaçınılmaz olarak karşı karşıya gelmesine neden oldu. Osman Gazi’nin amcası Dündar Bey ise fetih politikasındaki bu köklü değişime ve özellikle Bilecik Tekfuru ile savaşmaya karşı çıkmaktaydı. Osman Gazi de amcasının bu yöndeki fikirlerini kendi politikalarına bir cephe alma olarak görüp Dündar Bey’i 1300’lü yılların başında öldürdü. Böylece Osmanlı hanedanı içinde ilk kan dökülmüştü. Ertuğrul Gazi’nin vefatından sonra beyliğin başına kimin geçeceği konusunda ilk çatlaklar oluşmaya başlamıştı. Dündar Bey, yaşça büyük olması ve geleneksel aile hiyerarşisi nedeniyle liderliğin kendisine ait olduğunu düşünüyordu. Ancak boyun ileri gelenleri ve Alpler, dinamik ve askeri dehası öne çıkan Osman Bey’i desteklediler. Bu durum, amca ile yeğen arasında yıllar sürecek olan sessiz bir gerilimin fitilini ateşledi. Dündar Bey, Osman Gazi’nin agresif genişleme politikasından ve özellikle çevredeki güçlü Bizans tekfurlarıyla (Bilecik, İnegöl) doğrudan çatışmaya girmesinden endişe ediyordu. Dündar Bey’e göre bu kadar küçük bir beyliğin, bölgenin güçlü aktörlerini karşısına alması intihar demekti. O, daha barışçıl ve statükoyu koruyan bir çizgiyi savunurken; Osman Gazi, beyliğin ancak fetihlerle büyüyüp bağımsız bir devlet olabileceğine inanıyordu. Bardağı taşıran son damla, İnegöl Tekfuru’na karşı yapılacak olan harekat sırasında yaşandı. Bazı kaynaklara göre Dündar Bey, Bizans tekfurlarıyla gizli temaslarda bulunmuş veya onların gücünden korktuğu için beylik içindeki birliği bozacak söylemlerde bulunmuştu. Osman Gazi, stratejik bir hamle yapacağı sırada amcasının bu muhalefetini, beyliğin varlığına yönelik bir tehdit ve Alplerin moralini bozan bir "bozgunculuk" olarak nitelendirdi. Tarihi kayıtlara (özellikle Neşri ve Aşıkpaşazade gibi kroniklere) göre Osman Gazi, bir meclis sırasında amcasını okla vurarak bizzat cezalandırmıştır. Bu olay, Osmanlı tarihinde ileride çok tartışılacak olan "Nizam-ı Alem" veya "evlat/kardeş katli" uygulamalarının ilk örneği olarak kabul edilir. Osman Gazi bu hamlesiyle, devletin idaresinde iki başlılığa asla yer verilmeyeceğini ve şahsi bağların devlet menfaatlerinin önüne geçemeyeceğini kesin bir dille ilan etmiştir.
2
dk.
bottom of page
















.png)