Osmanlı’nın Şifalı Tesbihi Saray Kukası
- Editör

- 2 gün önce
- 2 dakikada okunur
Osmanlı saray teşrifatında ve günlük yaşamında tesbih, bir ibadet aracı olmanın çok ötesinde, kişinin vakarını, sosyal statüsünü ve zevk-i selimini temsil eden bir semboldü. Bu zengin tesbih kültürünün zirve noktasında ise hiç kuşkusuz Saray Kukası yer alıyordu. Kuka, sanıldığı gibi Anadolu topraklarında yetişen bir ağacın odunundan değil, okyanus ötesinden, tropikal bölgelerden, özellikle de Brezilya ve çevresinden gelen bir palmiye türünün (Attalea funifera) meyvesinden elde edilirdi. Bu meyve, dışarıdan bakıldığında Hindistan cevizine benzer ancak çok daha sert ve lifsiz bir kabuğa sahiptir. İşte bu sertlik, Osmanlı zanaatkarı için bir meydan okumaydı. Meyvenin içindeki öz boşaltıldıktan sonra kalan o çelik gibi sert kabuk, İstanbul’un meşhur tesbih ustalarının elinde sabırla işlenir, tornadan geçirilerek her biri birbirinin eşi olan kusursuz tanelere dönüştürülürdü. Kuka, doğası gereği açık kahverengi bir tonda başlar; ancak onu efsane yapan, kullandıkça sahibiyle birlikte geçirdiği o muazzam değişimdir.

Saray Kukası’nı diğer tüm tesbihlerden ayıran ve ona saraylı sıfatını kazandıran en mühim husus, taşıdığı tıbbi efsaneler ve antibakteriyel özellikleridir. Osmanlı hekimleri (hekimbaşılar), kuka meyvesinin kabuğunda bulunan doğal yağların ve reçinenin mikropları öldürücü bir etkisi olduğunu keşfetmişlerdi. Bu sebeple kuka tesbihler, saray hastanelerinde ve muayenehanelerde adeta bir "el dezenfektanı" vazifesi görürdü. Bir hekimin elinde kuka tesbih yoksa, o hekimin temizliğinden şüphe edilir, hastaya temas etmeden önce elindeki kukayla meşgul olması bir nezaket ve hijyen kuralı sayılırdı. Hatta rivayet edilir ki, saray eczanesine giren çırakların ve kalfaların, ellerindeki mikropları kırmaları için kuka tesbih çekmeleri zorunlu tutulurdu. Bu durum, Osmanlı’nın modern tıbbın henüz emeklediği yüzyıllarda, mikroorganizmalar ve hijyen konusunda ne kadar ileri bir ferasete sahip olduğunun en estetik kanıtıdır.
Kuka tesbihin yaşayan bir nesne olması, Osmanlı insanının eşyaya yüklediği ruhun bir yansımasıdır. Yeni işlenmiş bir kuka tesbih, mat ve sıradan görünürken; çekildikçe, elin sıcaklığı ve teriyle temas ettikçe rengi yavaş yavaş koyulaşır. Bu süreçte kuka, açık taba renginden vişneçürüğüne, oradan da yanık kuka denilen o derin, asil siyaha yakın kırmızıya evrilir. Bir kuka tesbihin rengi ne kadar koyu ve parlaksa, o tesbihin o kadar çok "zikredildiği" ve sahibinin elinde o kadar çok vakit geçirdiği anlaşılırdı. Saray ustaları, bu estetiği bir adım öteye taşıyarak kuka tanelerinin üzerine gümüş kakmalar yapar, altından ince motifler işler veya uçlarına ipek imameler eklerlerdi. Özellikle Sultan II. Abdülhamid Han gibi bizzat marangozluk ve zanaatla uğraşan padişahların, kukanın bu disiplin isteyen yapısına büyük değer verdiği bilinmektedir.
Bugün koleksiyonerlerin Osmanlı Kukası diye tabir ettiği ve paha biçemediği o nadide parçalar, aslında yüzyılların yaşanmışlığını üzerinde taşır. Kuka, sabrın meyvesidir; çünkü o sert kabuğu yontmak ne kadar zorsa, onu o meşhur koyu parlaklığa ulaştırmak da o kadar büyük bir sabır ister. Saray Kukası, bir aksesuar olmanın ötesinde, Osmanlı’nın doğayla kurduğu o dengeli bağın, sağlığa verdiği önemin ve gündelik hayatı bile bir sanat eserine dönüştürme arzusunun en somut nişanesidir. Her tanesinde bir hekimin titizliğini ve bir sultanın asaletini barındıran bu miras, parmak uçlarımızda kayıp giden bir zamandan ziyade, bizlere köklü bir medeniyetin zarafetini hatırlatmaya devam etmektedir.
.png)













Yorumlar