top of page
Resimlerle Tarih
13 Nisan 2022
5 Maddede Osmanlı’da İktidarın ve Modernleşmenin Sembolü Saat Kuleleri
Osmanlı Devleti’nde 16. yüzyıldan itibaren görülmeye başlayan saat kuleleri, özellikle II. Abdülhamit döneminde memleketin dört bir yanına hızla yayıldı. Devletin başınca onca sıkıntı varken, her bir yana saat kulesi inşa ettirmeye çalışmak ise nedensiz değildi. Çünkü bu mimari yapılar yapıldığı her yerde devletin otoritesinin ve hanedanının meşruiyetinin bir sembolü olacak, hem de dünyanın dört bir yanında etkisini gösteren modernleşme olgusunu İstanbul dışına taşıyacaktı. 1. Zamanı gösterme dışında farklı işlevler için kullanıldılar Yapılırken sadece zaman sayar bir amaç güdülmekle kalmayıp, çeşitli amaçlara ve ideolojik olgulara hizmet etmesi için de yapılan saat kuleleri, kentin önemli kamu yapılarının cephelerine, ünlü meydanlara ya da yerleşim biriminin en yüksek tepelerine yerleştirilirdi. Yapılış yerlerinin belirlenmesi hususundaki bu hassasiyet ise kulelerin yangın kulesi, gözetleme alanı, sisli ve puslu havalarda yol gösterici ve taşıdıkları hava olaylarını ölçen rüzgârgülü gibi işlevleri yerine getirmeleri amacıyla da kullanılmalarıyla alakalıydı. 2. Tanzimat sonrası modernleşme sürecinin kentleşmeye yansıdığı sembollerdir Tüm dünyada etkisini gösteren modernleşme olgusu, özellikle Tanzimat Fermanı’ndan sonra kendisine Osmanlı topraklarında da etki alanı buldu. Toplumsal ve kültürel birçok olguyu çepeçevre saran modernleşmenin, mimariden bağımsız ilerlediğini düşünmek ise mümkün değildir. Özellikle II. Abdülhamit ile birlikte yurdun dört bir yanına Batı’da hakim barok, rokoko vb. üslup ve tarzlarda yapılan saat kuleleri, modernleşme olgusunu taşraya ilk ulaştıran olgular arasında yer alır. Bu vesileyle modernleşme sürecinin Osmanlı’daki kent yaşayışına yansıdığı en önemli sembollerdir. Bir açıdan da birer reform sembolleri olarak görülebilir. 3. İktidarın ve meşruiyet simgeleriydiler Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmadığı dönemlerde, ha deyince elin uzanamadığı bölgelerde devletin varlığının ve merkezi otoritenin varlığını her an hissettirmek oldukça güç bir meseleydi. Bu nedenle de devletin varlığını her bölgede hissettirmek için farklı araçlara ihtiyaç vardı. Dönem şartları ele alındığında ise akla en uygun ve uygulanabilir araç olarak mimari eserler gelmekteydi. Resmi otoriteyi hissettirmeye en elverişli mimari araçlardan birisi ise saat kuleleriydi. Özellikle 2. Abdülhamit döneminde üzerinde durulan bu durum ışığında 85 civarı saat kulesi inşa edilerek, otorite, meşruiyet ve varlık mesajını bilfiil vermek amacıyla saat kuleleri kullanıldı. Bu şekilde sultan, bürokratlar eliyle tahtını, hatta hayatını kaybeden sultanlarla beraber saltanat ve hanedanın kutsiyet ve imajını sergilemeyi amaçlıyordu. 4. II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yılında valilere gönderdiği ferman, kulelerin yayılmasını sağladı 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı’da seyrek olsa da görülen saat kuleleri II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yıl(1901) dönümünde valilere saat kulesi yapımı ile ilgili gönderdiği ferman, Osmanlı’da saat kulelerinin hızlı bir şekilde yayılmasına vesile oldu. Bu süre zarfını kapsayan 1901 yılı öncesi ve sonrasında 30’ya yakın yeni kule dikildi. Abdülhamit’in saltanatının başından itibaren dikilen kule sayısı ise neredeyse bu sayının üç katına kadar ulaştı. 5. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasına dair ilk izleri sunar Çoğunlukla şehrin odak noktalarında buluna saat kulelerinin yukarıda az önce ifade ettiğimiz gibi birden çok işlevi ve anlamı mevcuttur. Bu saat kulelerinin iki yüzündeki saat şekilleri alaturkayken, diğer iki yüzündeki saatler ise alafranga modelindeki saatlerdi. Bu çeşitlilik aynı zamanda din ve devlet işlerinin de yavaş yavaş birbirinden ayrılmaya başladığını simgeliyordu. Bununla birlikte aynı dönemde resmi kuruluşların ezani saati yerine batıda olduğu gibi güneş saatiyle çalışma düzenine geçmesi, bu anlamda bizlere sembolik izler sunmaktadır.
2
dk.
23 Ocak 2022
Tarihe Yön Veren Müslüman Filozoflar
Önce çevresine baktı insan, sonra gökyüzüne. Anlamaya çalıştı her şeyi. Var olanların kaynağı neydi, neydi tüm evrenin var olma nedeni? En temelde bu gayretle ortaya çıktı felsefe. Düşünmek bu yoldaki ilk adımdı. Uçsuz bucaksız okyanus kıyısında atılan ilk adım gibi küçük, ama ona temas etmek adına bir o kadar da mühim. İlk adımı kim attı bilinmez, ancak Antik Yunan’da verdi ilk olgun meyvelerini felsefe. Aristolar, Platonlar, Sokratesler ve niceleri. Dünyanın geleceğine nizam vermek adına ürettiler fikirlerini. Demokrasi, aristokrasi, teokrasi…. Bir etki alanı içerisinde ilerledi felsefe. Antik Yunan’dan esen bu rüzgar kendine zemin kuran ve dünyaya tesir etmeye başlayan İslam medeniyetiyle tanıştı. Bu tanışma oldukça mühimdi. Çünkü bu bütünleşme tarihe yön verecek Müslüman filozofların ortaya çıkmasına zemin hazırladı. 1. Kindi İlk İslam filozofu olarak kabul edilen Kindi, felsefeden tıbba, matematikten psikolojiye, kimyadan musikiye kadar çok çeşitli alanlarla ilgilenmiş bir İslam filozofudur. İlgilendiği her alanda eser veren ve gelecek nesillere zengin bir ilim ve felsefe literatürü bırakan Kindi aynı zamanda İslam felsefesinde önemli bir felsefi akım olarak görülen Meşşai Okulu'nun da kurucusu kabul edilir. Orta Çağ Avrupası’nda Alchindus olarak tanınan Kindi, Latince’ye çevrilen eserleriyle tanındı ve dünyaca ünlü filozoflar arasında görüldü. 2. İbn Bacce İslam dünyasının batı ucunda(Endülüs) yetişen ilk Müslüman filozof olarak tarihe geçen İbn Bacce rasyonalist bir düşünür olarak tanınır. Mantık, matematik, geometri ve tıp gibi çeşitli alanlarla ilgilendi. Aristo ve Farabi’nin felsefik anlayışlarından ziyadesiyle faydalanan Bacce, Kuran’daki akıl ve düşünceye dair ayetler üzerinde çalışmalar yaptı. Akıl onun için oldukça önemliydi. Bu nedenle de sağlam ve kesin bilginin ancak akılla kazanılabileceğini ileri sürdü. Bu düşüncesinde ileri giderek mutluluğa kavuşmanın da akıl ile mümkün olacağını savundu. Ahlak üzerindeki düşüncelerini de akıl ile temellendiren İbn Bacce, filozofun üstün ve ilahi bir insan olduğunu söyler. Ona göre filozof, her daim akli olanı ve en doğru olanı yapar. 3. Gazali İslam tarihindeki en bilinen düşünürler arasında yer alan Gazali, savunduğu görüşleri kadar filozoflara yönelttiği eleştirilerle de tanınır. Tasavvuf anlayışıyla erken yaşlarda tanışması onun felsefi düşünceye uzaklaşması riskini ortaya çıkartmış olsa da felsefe, fıkıh ve kelam ile ilgili konularda araştırmalar yaptı ve özümsenecek bir gerçek arayışından geri durmadı. Kırk yaşına kadar çeşitli ilim dallarında derinleşerek pek çok fırka hakkında ciddi araştırmalar yaptı, ancak bu alanların kendisini tatmin etmediğini ve aradığı gerçeği bulamadığını görünce tasavvufu daha derinden incelemeye başladı. Onun filozofları en çok eleştirdiği nokta ise, filozofların en çok hataya düştüğü alan olarak gördüğü metafizik üzerine gerçekleşti. 4. Farabi İslam felsefesinin bir diğer önemli ismi de Farabi’dir. Şöhretten haz etmeyen ancak ortaya koyduğu görüşleriyle yaşadığı dönemde dahi şöhret olmaktan kaçamayan ünlü filozof, İslam felsefesini metot, terminoloji ve problemler açısından temellendirdi. Yaşadığı dönemde ilimlerin tasnifini yapmış ve her ilmin tanımını, teorik ve pratik açıdan değerini belirtmiştir. İlimleri başlıklar altında sınıflandıran filozof, dil, mantık, matematik, fizik ve metafizik gibi konularda fikirler ortaya koydu. Farabi’nin din felsefesi alanındaki görüşlerine göre; insan aklının ulaşabildiği en genel kavram varlık, en kutsal kavram ise Allah’tır. ‘Farabi, “filozofun yapması gereken şey kendi gücü ölçüsünde Allah’a benzemektir’’ diyerek fikren aydınlanmanın Allah’ın varlığının evrensel bilgisine sahip olunmasıyla olacağını belirtiyordu. Aristocu gelenekten gelen ve mütevazı bir kişiliğe sahip olan Farabi’ye ’Sen mi daha bilginsin, Aristo mu?’’ diye sorulunca ‘’Eğer Aristo’ya yetişseydim onun en seçkin talebelerinden olurdum” diye cevap vermiştir. 5. Biruni Biruni de İslam tarihinin çok yönlü düşünürleri arasında yer alan şahsiyetlerdendir. Matematik, tıp, coğrafya, tarih, fizik, astronomi ve dinler başta olmak üzere çok sayıda alanda eser veren Biruni, İslam ve dünya tarihinin en tanınmış ilim insanlarındandır. Nitekim onun bu üretkenliğine karşı Sarton onun yaşadığı döneme “Biruni asrı” demekte tereddüt etmemiştir. Farklı alanlarda çok sayıda eseri olan Biruni’nin en başarılı olduğu alan ise astronomidir. Felsefe ile de uğraşan Biruni’nin bu alanda yazmış olduğu eserlerinin hiçbirisi günümüze ulaşamamıştır. 6. İbn Sina İbn Sina ismi her ne kadar tıp bilimiyle özdeşleşmiş olsa da, O, İslam dünyasının en sistemci filozofuydu. İslam felsefesinin kurucusu olarak görülen Kindi’nin kurduğu felsefeyi geliştirip kurumsallaştıran İbn Sina bu yönüyle oldukça büyük bir öneme sahiptir. Batı’da Avicenna olarak bilinip “filozofların prensi” olarak nitelendirilmektedir. İbn Sina’nın aynı zamanda felsefe tarihçisi, tabip ve ilim tarihçisi olması onu değerli kılan unsurlardır. Ayrıca, İslam bilim ve düşünce tarihinde ilk defa felsefe ve ilimlerin ansiklopedisini vücuda getirdiği gibi aynı zamanda nesir, nazım ve hikâye tarzında felsefi eserler kaleme alan sanatkâr bir filozoftur. Bilimler sınıflamasına göre yazdığı büyük, orta ve küçük hacimli bütün eserlerinde İbn Sina salt akılla başladığı felsefeyi nübüvvetle taçlandırır. Neredeyse bütün felsefi içerikli eserlerinde dinin birey ve toplumun mutluluğu için gerekliliği görüşünü savunur. 9. İbn Haldun Tarihçi, filozof, sosyolog ve siyasetçi kimlikleriyle tanınan, İslam düşünce tarihinin en önemli alimlerinden İbn Haldun yaşadığı dönemde tanınan bir kişi değildi. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren Mukaddime adlı eseriyle, Doğu’da ve Batı’da araştırmacıların ilgi odağı haline geldi. Bilhassa Batı akademilerinde hakkında önemli araştırmalar yapıldı. Çeşitli vasıflarıyla birlikte önemli bir çöküş dönemi teorisyeni olan Haldun’un devlet, siyaset ve toplumların yapılarına dair görüşleri Osmanlı gerileme dönemi aydınları üzerinde etkili oldu. Onun düşünce merkezini ilk defa kendinin temellendirdiği “umran” ilmi oluşturur. Haldun’a göre her şey ve her oluş bir amaca yöneliktir. Ona göre; insan varlık şartları açısından toplumsallığa, toplumsallık asabiyete, asabiyet de mülke mâtuf olarak var olur. İnsanın toplumsal bir varlık oluşu İbn Haldun’un düşüncesinin hareket noktasını teşkil eder. Kaynakça İbrahim Agah Çubukçu, İslam Düşünürleri, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1989 Atilla Arkan, Kindi ve İbn Rüşd’de İnsan Tasavvuru, İslam Araştırmaları Dergisi, sayı.12, 2004 Mahmut Kaya, Kindi, Ya’küb b. İshak, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt.26, 2002 Yaşar Aydınlı, İbn Bacce, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt.19, 1999 Çağrıcı, Mustafa, Gazali, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt 13, 1996 Mahmut Kaya, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt 12, 1995 Günay Tümer, Biruni, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt 6, 1992 M. Ömer Alper, İbn Sina, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt 20, 1999 H. Bekir Karlığa, İbn Rüşd, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 1999, cilt.20, sf. 257-288 Süleyman Uludağ, İbn Haldun, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 1999, cilt.19, sf.538-543 İsmail Yakıt, İbn Haldun’a Göre Devletlerin Ömrü ve Osmanlı İmparatorluğu, Süleyman Demiren Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2001, sayı.8 Atilla Arkan, Kindi ve İbn Rüşd’de İnsan Tasavvuru, İslam Araştırmaları Dergisi, sayı.12, 2004 Yunus Çelik, İbn Sina’nın Akıl-Aşk İlişkisi, Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, 2016
4
dk.
12 Nisan 2022
7 Maddede Kültürümüze İşleyen Mimari Yapı: Haydarpaşa Garı
20. yüzyılın başından beri İstanbul’un mimari, estetik ve sosyal açıdan simgesi haline gelen Haydarpaşa Garı, oluşturduğu estetik görüntüyle hafızalara kazınan ve bir dönem Anadolu’nun İstanbul’a açılan kapısı olan önemli bir yapıdır. Yalnız gar işleviyle kalmayıp, kültürümüze, edebiyatımıza, filmlerimize ve en önemlisi zihinlerimize yerleşen bu değerli mimari yapı, İstanbul’daki gar binaları arasında en görkemlisi ve en büyüğüdür. 1. Yapılışına dair kısa bilgi İstanbul’un Anadolu yakasında oluşturduğu estetik görüntüyle hafızalara kazınan ve bir dönem Anadolu’nun İstanbul’a açılan kapısı olan Haydarpaşa Garı, İstanbul’daki gar binaları arasında en görkemlisi ve en büyüğüdür. Anadolu-Bağdat-Hicaz Demiryollarının başlangıç noktası konumunda bulunan Haydarpaşa Garı’nın yapımına 1906 yılında başlandı. 1908 yılında ise hizmete girdi. İstanbul’un sıfır noktası olan halkın kültürüne işlenmiş bu değerli yapının açılış konuşmasını ise Ermeni kökenli Milletvekili Bedros Halaçyan yaptı. 2. Oryantal unsur taşıyan bir Rönesans ürünü Esasında tam bir İstanbul özetidir Haydarpaşa Garı’nın mimari tasarımı. Nasıl ki İstanbul’un bir kolu Avrupa’ya uzanıyorken diğer kolu Asya’daysa, Haydarpaşa’nın mimari üslubu da ʺOryantalistʺ esintili ve Orta Avrupa Barok mimarisi, Alman Rönesansı ve Neoklasik sentezli ʺeklektikʺ bir yapıdadır. Mimarları ise Otto Riter ve Helmut Cuno adını taşıyan iki Alman’dır. Yapı her ne kadar Rönesans ve neoklasik mimariden esintiler taşısa da asıl olarak Alman ulusal mimarlığından beslenmektedir. 3. Çeşitli dönemlerde geçirdiği yangınlara karşı direndi Haydarpaşa Garı’nın başı geçmişten beri yangınlarla dertte. Eskiden ahşap olan çatı 1917 yılında geçirdiği yangın sonrası özgün yapısını kaybetti. Bu süreçten sonra çeşitli tamiratlar gördü. Ancak 2010 yılında tekrardan çatı bölgesinde meydana gelen yangın, hafızalara işlenen o görüntüsüne büyük darbe vurdu. Uzun bir süre olduğu gibi olduğu gibi duran çatının yapımına günümüzde tekrardan başlandı. ( Anılarda ve hatıralardaki görüntüsünden uzak olmaması temennisiyle.) 4. Denizi ve toprağı birleştiren iki yönlü ulaşımın merkezi Haydarpaşa Garı her ne kadar tren ulaşımı ile zihinlerimize yerleşse de bünyesinde bulunan vapur iskelesiyle Anadolu-Bağdat-Hicaz demiryollarının İstanbul’un Avrupa yakasına bağlayan önemli bir ulaşım merkezidir. Tarihi garın bünyesinde yer alan küçük ve şirin vapur iskelesi, oryantalist çizgideki bir mimari üslupla inşa edildi. İçi Kütahya çiniciliğinin önemli ustalarından Mehmed Emin Bey’in çinileri ile kaplı olan iskele, Haydarpaşa Garı’nın tamamlayıcı şirin bir unsurudur. 5. Cumhuriyet sonrası edebi metinlere ilham kaynağı oldu 20. yüzyılın başından beri kentsel, mimari, estetik ve sosyal açıdan somut ve somut olmayan unsurlarıyla kentsel imgenin önemli bir parçası olan Haydarpaşa Garı, tıpkı sinemada olduğu gibi edebiyatta da etki gücünü hissettirdi. Ayrılıkların, özlem dolu buluşmaların, hasretin, kavuşmanın ve hayal kırıklıklarının mekânı olan bu önemli yapının toplum nezdindeki yeri bu nedenle oldukça duygu doludur. Edebiyatı besleyen birçok duygu ve olguya dokunabildiğinden dolayı da roman, şiir ve öykülerde çokça yer etti. Örneğin; Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” Haydarpaşa Garı’nda başlar. Ahmet Hamdi Tanpınar ise, “yalnız kendisinin olduğu Haydarpaşa Garı’nın bu sefer büyük ve karanlık bir lahit gibi geldiğinden” söz eder “Bir Yol” isimli öyküsünde. Ve bununla birlikte Ali Cengizkan, Behçet Aysan, Attila İlhan, Bekir Sıtkı Erdoğan ve Abdülkadir Bulut birçok edebiyatçının kaleminde yer bulmuştur kendisine. 6. Kamusal bir alan olan Haydarpaşa’nın geleceği Toplumun zihninde yer edinen ve bir kültürel öğe haline gelen Haydarpaşa Garı, 2000’li yıların başından beri yalnızlaştırma çabalarına maruz kalmış durumda. Geliştirilen yeni ulaşım projeleri, Gebze banliyö hattının kapatılması, tarihi iskelenin işlevsiz hale getirilmesi vb. birçok nedenden dolayı, Haydarpaşa ulaşımın önemli bir merkezi olma konumundan uzaklaştırılmakta. oldukça geniş bir çevreye sahip olan alanın bu şekilde tamamen işlevsiz hale getirilmesi ise akla farklı yönde şeyler getirmektedir. Zihnimize, hayatımıza, edebiyatımıza ve filmlerimize bu denli işleyen Haydarpaşa Garı’nın içinde bulunduğu bu belirsizlik ise ne yazık ki onun geleceği hakkında soru işaretleri oluşturmaktadır. 7. Türk sinemasının vazgeçilmez mekânlarından biridir İstanbul’un sıfır noktası ve Anadolu’nun İstanbul’a açılan kapısı olan Haydarpaşa Garı, Türk sinemasının vazgeçilmez mekânlarından biridir. Biraz hafızamızı zorladığımızda burada çekilen onlarca sahne zihnimizde canlanabilir. Bu vazgeçilmezlik yapının sinematografik yapısı kadar, İstanbul’a yönelik iç göç olgusunun anlatılarında bizzat özne olmasıyla da alakalıdır. Bu gerçekten de öyledir. Bir dönem Anadolu’dan İstanbul’a gelmenin yegâne yolu olan, elinde valizi ve yöresel kıyafetiyle zihinlerde yerleşen Anadolu insanının Haydarpaşa merdivenlerindeki görüntüsü bu yönüyle bir sosyal gerçekliğin ürünüdür.
3
dk.
23 Ocak 2022
Osmanlı'da Bir Eğitim Geleneği: Amin Alayı
Osmanlı döneminde çocukların eğitime başlaması oldukça kıymetli bir andı. Bu önemli anın kıymetini arttırmak ve eğitime verilen anlamı daha özendirici kılmak adına da çocuğun okula başladığı ilk gün büyük törenler yapılır, bütün mahalle dolaşılıp eğlenerek eğitime başlanırdı. Bu etkinliğin adı ise Amin Alayı’ydı. 1. Osmanlı’da eğitimin ilk adımı olan Amin Alayı önemliydi, çünkü… Amin Alayı’nın ne olduğu ve nasıl düzenlendiği gibi konulara değinmek elbette önemlidir. Ancak bu konulara geçmeden evvel, Osmanlı’da eğitime başlamanın önemli bir folklorik unsuru olan Amin Alayı’nı neden kaleme alma ihtiyacı hissettiğimizi aktarmak bizce daha önemli. O halde başlayalım. Öncelikle Amin Alayı’nın Osmanlı’da okul eğitime başlayacak çocuklar hatta yetişkinler için okul bilincinin oluşmasını sağlayan önemli bir gelenek olduğunu söylemek gerekir. Bugün dahi eğitim hayatına başlayan öğrencilerin en tedirgin olduğu, ağladığı, annelerinden ayrılamadığı ilk gün tedirginliğini atlatmak, çocuğu okula ve eğitime ısındırmak maksadıyla düzenlenen, pedagojik açıdan oldukça değerli ve örnek alınası bir etkinliğin icra edilişi çağına göre oldukça kıymetli. Haliyle böylesi bir tarihsel aktiviteyi okurlarımıza aktarmak da bizim için ayrıca kıymetli. 2. Amin Alayı geleneğinin ortaya çıkışı Var olan her şeyin bir başlangıcı olduğu gibi Osmanlı’da eğitime başlamanın önemli bir folklorik unsuru olan Amin Alayı’nın da elbette bir ortaya çıkış süreci bulunmaktadır. Ancak bu geleneksel etkinliğin tam olarak ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak bilinmemektedir. Tören sırasında okunan ilahiler ve çocukların yüksek sesle “amin” diye bağırmalarından dolayı halk arasında Amin Alayı olarak nitelendirilen bu tören aynı zamanda “Bed-i besmele Cemiyeti” olarak da bilinmektedir. Tören genellikle pazartesi, perşembe veya kandil günlerinde düzenlenirdi. 3. Çocukların okula başlaması ve Amin Alayı’nın düzenlenişi sosyo-ekonomik duruma göre değişiklik göstermekteydi Kişinin sosyoekonomik yapısı hayatının birçok noktasında kişiler arasında farklılaşmaya neden olduğu gibi bu suni ayrım kendini Osmanlı’da çocukların okula başlayışlarında ve Amin Alayı’nın düzenleniş şeklinde de göstermeyi sürdürdü. Bu hususta öncelikle Amin Alayı’na katılan öğrencilerin çoğunlukla varlıklı ailelerden olduğunu belirtmek gerekir. Bununla birlikte okula başlayan çocuk eğer bir tarikat şeyhinin çocuğu ise Amin Alayı’na dair düzen bu detayla birlikte yeniden şekillenirdi. Amin Alayı’na tarikatın sancağı ile dervişleri de katılır, ilahiler arasında zikirler çekilir ve tarikat ayini yapılırdı. Tarihçi Haluk Şehsuvaroğlu ise okula başlama törenlerini içeren bir yazısında bu durumu şu şekilde betimlemektedir: “… Çocuk fakir bir aileye mensup babası, anası yahut velisi tarafından civardaki mahalle mektebine götürülür, hocanın eli öptürülür ve okuyup yazmak öğretilmesi rica edilirdi. Orta halli ailelerde çocuk giydirilir, kuşatılır erkek ise fesine, kızsa saçlarına elmas, inci gibi süsler, boynuna şal ve klaptanlı bir cüz kesesi takılır, akraba ve tanıdıklarla beraber mektebe gidilir ve çocuk derse başlatılırdı. Hoca duasını eder, yeni talebenin velisi mektepteki çocuklara ikişer, üçer kuruş, hoca ile mübassıra, kalfaya ucuna birkaç mecidiye bağlanmış birer mendil verilirdi. Zengin çocukların törene başlaması ise bir merasime tabi idi…” 4. Tören nasıl gerçekleşiyordu? Eğitime başlangıç sürecinde heves arttırıcı bir etkinlik olarak karşımıza çıkan Amin Alayı’nın icra ediliş sürecini iki aşamada incelemek mümkün. İlk aşamada okul heyetince çocuk evden alınır ve mahallede gezdirilir. Etkinliğe dahil olan topluluğun en önünde ilahiciler bulunurken, arka tarafta ise sıraya dizilen ve edilen dualara amin diyerek eşlik eden çocuklar bulunurdu. Alayın yaklaştığını gören çocuk ve yakınları dışarı çıkar ve çocuk kendisi için hazırlanan faytona ya da midilliye bindirilirdi. Çocuk evinden alındıktan sonra ise ilahicibaşı gür bir sesle ilahiyi söylemeye koyulurdu. İlahicibaşı ilahinin ikinci mısrasını okuduktan sonra ise öğrenciler durarak amin diye bağırırdı. Amin Alayı bu şekilde önceden belirlenen mahalleleri dolaştıktan sonra çocuğun evinin kapısına giderek ilahiler okunup gülbenk denilen dualar edildikten sonra sona ererdi. Alaya katılan bütün kişiler çocuğun evine girerdi. İşin en son noktasında ise alaya yemek ya da lokma dağıtılır, hediyelerin verilmesi faslına geçilerek konukların ağırlanması tamamlanırdı. Törene katılan çocuklardan amincilere ve onlardan daha fazla miktarda ilahicilere para verilmekte, hoca ve kalfaya hem para hem de cübbelik ya da mintanlık kumaş hediye edilmesi bu adetler arasında yer almaktadır. Küçük bir not: Bu süreçte çocuk ilk dersini okulda aldığı gibi bazen de evde alırdı. 5. Alayda ilahi söyleme geleneği II. Abdülhamid döneminde kaldırıldı Amin Alaylarının vazgeçilmezi olan ilahiler, bu alayların eğitime heves kattığı ilk dönemlerden itibaren ayrılmaz bir bütünü haline geldi. Ancak bu ilahiler, II. Abdülhamit devrinde yasaklandı ve yerine “Padişahım çok yaşa” diye biten bazı neşideler okutulmaya başlandı. 6. Pedagojik açıdan büyük öneme sahiptir Birçok bilim dalı gibi kendisine 20. yüzyılda araştırma sahası bulmaya başlayan ve çocukların duygusal, zihinsel ve sosyal gelişimleri üzerine araştırma yapan pedagoji bilimine dair Osmanlı’daki izleri bu tarihten çok daha önce görmek mümkün. Özellikle de eğitimde pedagojik eğilimlerin en çok ön plana çıktığı uygulama Amin Alayı’dır. Bu etkinliklerin pedagojik değer taşıdığı ve bilhassa çocuklarda önemli derecede okuma arzusu uyandırdığı konu üzerine kaleme alınan metinlerde açıkça görülmektedir. Kaynakça Mustafa Öcal, Amin Alayı, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 1991, cilt.3 sf.63 Mehmet Üstünipek, Şeyda Üstünipek, Amin Alayı ve Resimlerde Ele Alınışı, Art-Sanat Dergisi, Sayı.1, 2014 Münire Baysan, Kütahya’da Bedi Besmele ya da Amin Alayı Geleneği, Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı.62, 2017 Yavuz Demirtaş, 19. Yüzyıl İstanbul Sosyal Hayatında Dini Musiki, İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt.13, Sayı,2, 2008
3
dk.
11 Nisan 2022
Rus tarihçiliğinin saptırdığı hadise: Basmacı Hareketi
Güce hakim olanın ürettiği taraflı ve politik tarih anlayışın uluslararası alandaki en belirgin örneklerinden biri de “Basmacı Harekatı” olarak anılan ve Türkistan’da cereyan eden istiklal hareketidir. Türkmenistan, Başkırdistan ve Kırım’da gerilla tarzı faaliyet gösteren ve kendilerini “Vatan Müdafacıları”, “İslam Müdafaacıları” ve “Türkistan Azaldığının Askerleri” adlarıyla tanımlayan “Korbaşılar” Ruslar’dan bağımsız bir yönetim kurma hedefindeydi. Tarih yazıcılığının azizliğine uğrayan bu önemli harekatı ve tarih literatüründe oluşturulan kasıtlı yanlış algıyı sizler için yazdık. 1. Neden Basmacı adıyla anıldılar? Ne yazık ki disiplinlerin literatürüne yerleşen bazı adlandırmalar, bilimin asli görevi olan nesnelliği yakalayamamış ve ideolojilerin dar kalıplarının sınırlarından kendini sıyıramamıştır. Tarih literatürüne “Basmacı Hareketi” adıyla geçen ve etimolojik karşılığı, haydut, yol kesen, talancı ve yağmacı ifadelerine denk gelen bu adlandırma, Türkmenistan’da istiklal mücadelesi veren Türk unsurların giriştiği mücadelenin amacını saptırma hedefi gütmüştür. Çarlık Rusya döneminde Türkmenistan, Başkırdistan ve Kırım’da gerilla tarzı faaliyet gösteren gruplar için kullanılan ifade, aynı zamanda küçümseyici bir tavır takınmanın da karşılığıydı. Ruslar, bu hareket hakkında yaptıkları çok sayıda çalışmayla sistemli bir şekilde bilgi dağarcığı oluşturarak Türkmenistan’da verilen istiklal mücadelesinin gerçek yüzünün göz ardı edilmesini başardı ve kendilerini “Korbaşı Hareketi” olarak adlandırılan bu grubu tarih literatürüne “Basmacı” adıyla soktu. 2. Korbaşılar Hareketi’nin sosyal, siyasi ve ekonomik temelleri neydi? Belirli bir siyasal olgunun, siyasi aktivitenin veya girişilen silahlı mücadelenin, mevzunun gerçekleştiği topraklara has sosyal, ekonomik, siyasi ve coğrafi olgulardan bağımsız olarak değerlendirilmesi şüphesiz ki bize temelsiz ve yetersiz bilgiler sunacaktır. Bu nedenle “Korbaşılar Hareketi”ni değerlendirmek için, Türkistan topraklarında oluşmuş ve yüzlerce yıllık geçmişe sahip olan kültürün tecrübi sonucu olarak karşımıza çıktığını bilmemiz gerekir. Bahsettiğimiz bu tecrübi sonuç ise bağımsızlık ülküsüdür. Kendilerini “İslam Askerleri”, “Vatan Müdafacıları”, “İslam Müdafaacıları” ve “Türkistan Azaldığının Askerleri” gibi adlarla tanımlayan “Korbaşılar Hareketi”nin ideolojik muhtevası ise bu isimlendirmeler vesileyle kendini bizlere sunmaktadır. Bununla birlikte oluşan milli bilinç tesadüfi ve bir anda gerçekleşen bir şey değildi. Özellikle 1917 yılı sonrası gerçekleşen milliyetçi görüşe sahip Türk aydınlarının yaptığı çalışmaların halkta karşılık bulması, “Korbaşılar Hareketi”ni yükselten fikri değerlerdendir. Bu durum ayrıca “Korbaşılar Hareketi”nin bir çete hareketi olmadığının ve halkın bağımsızlık arayışı olduğunun açık kanıtıdır. Hareketin ekonomik temelli ateşleyicisi ise Rusya’nın Türkistan’ın genelinde uyguladığı pamuk politikasıdır. 3. Korbaşılar Hareketi’nin ulaşmak istediği hedef neydi? Çarlık Rusya döneminde başlayan ve Sovyet Rusya döneminde devam eden Kafkasya’da bulunan Türkleri kontrol altına alma ve asimile etme gayretleri Türkmenistan coğrafyasında literatürdeki adıyla “Basmacı Hareketi”nin doğmasına neden oldu. 1918 yılında Korbaşı Ergaş’ın önderliğinde başlayan ve kısa denilebilecek bir zamanda etki alanını arttıran bu mücadelenin ulaşmak istediği hedef kendini yöneten, Ruslardan arınmış, bağımsız bir devlet tahsis etmekti. Suçsuz Türkistanlıların öldürülmesi, Kızılordu ve silahlı Ermenilerin sürdürdükleri katliamların getirdiği olumsuz koşulların bağımsızlık arzusuyla perçinlenmesi mücadelenin temelini oluşturdu. Mevzunun amacını bir sloganla bitirmek gerekirse şu söz çok yerinde olacaktır: “Türkistan, Türkistanlılarındır” 4. Enver Paşa’nın hareketin başına geçmesi süreci nasıl etkiledi? Korbaşılar Hareketi Buhara, Fergana Vadisi ve Hive başta olmak üzere birçok yerde etkili olma gayretindeydi. Özellikle Fergana Vadisi’nde görev alan Mehmed Emin Beg, Şîr Muhammed Beg, Nur Muhammed Beg, Hal Hoca ve Korbaşı Parpi gibi önemli isimler mücadeleyi daha da sıkılaştırma hedefindelerdi. Ancak bu mücadelenin bedeli ağır oluyor, Ruslar ve Ermeniler tarafından yerleşim yerleri yakılıyor ve ağır kayıplar veriliyordu. Her ne kadar 1919’da Mehmed Emin Beg tarafından Fergana’da Fergana Hükümeti, 3 Mayıs 1920’de Şir Muhammed Beg tarafından da geçici Türkmenistan hükümeti kurulsa da uzun süreli olmadı ve ihtiyaç duyulan liderlik sorunu kendini ciddi anlamda gösterdi. Verilen mücadeleyi uzaktan takip eden Enver Paşa 2 Ekim 1921 tarihinde Buhara şehrine geçti, onun Buhara’ya ayak basması, Korbaşılar Hareketi’ni daha da körükledi. Elbette ki onun bu mücadeleye dahil oluşu çeşitli müzakereler sonucu gerçekleşti. Halk Buhara’da Enver Paşa’yı coşkuyla karşıladı ve Bolşevik kuvvetlerinden çekinmeyerek; “Yaşasın Turan, Yaşasın din-i Muhammediye, Yaşasın Enver Paşa sesleri semaya yükseldi. Enver Paşa Buhara’da bulunan basmacıların başı Lakaylı İbrahim’le görüşmesi sırasında esir alınsa da Afgan Kralı Amanullah Han’ın mektubu üzerine serbest bırakıldı. Bu süreçten sonra başarılı mücadeleler vererek Rusları kendilerine antlaşma talep edecek seviyeye getirdi. Ancak Enver Paşa’nın bu antlaşma teklifine karşı tavrı netti: “Sulh ancak Türkistan topraklarındaki Rus askerleri çekildikten sonra söz konusu olacaktır.” 5. Enver Paşa’nın şehit olmasından sonra mücadele nasıl seyretti? Sovyet Rusya, Korbaşılar Hareketi’ne can katan ve Rusların korkulu rüyaları haline gelen Enver Paşa’dan kurtulma planları yapıyordu. Takvimler 4 Ağustos 1922’yi gösteriyordu. Kurban Bayramı’nın ilk günüydü. Enver Paşa bugünü Satılmış köyünde geçiriyordu. Ancak Sovyet askeri müfrezesi bu sırada Enver Paşa’yı hazırlıksız yakaladı. Enver Paşa savaşmaktan geri durmadı. Yanında savaşacak cephane yoktu, ama süngüsü hala yanındaydı. Korkmadan sürdü atını düşman üstüne, yiğitçe savaştı ve açılan ateş sonucu şehit oldu. Enver Paşa’nın bu hazin ölümü, Korbaşılar Hareketi’nin sonunu getirecek diye düşünen Ruslar yanıldı. Korbaşılar mücadeleyi sürdürdü. Her ne kadar mücadeleyi sürdürseler de Enver Paşa’nın ölümü üzerine Ruslar daha da hakimiyet sağladı. Harekete destek veren Türkler hapislere atıldı ve çok geçmeden Basmacılığın birinci devri sona erdi. Ancak mücadele hala sona ermiş değildi. 1922’de başlayan ikinci dönemde mücahitler silah buldukça mücadeleye sürdürdü. Verilen mücadele yaklaşık 1935 yılına kadar devam etti. Ancak aynı yıl içerisinde Korbaşılar Hareketi Rusların üstünlüğüyle kesin olarak son buldu. 6. Hareket neden başarıya ulaşmadı? Fen ve matematik bilimlerinde olgular denklemlere bağlıdır. Varılacak sonuç ve sonuca gidilecek yol bellidir. Beşerin yaşantısında denklem çoğu zaman yoktur, hayat bazen mucizelere açıktır. Ancak öyle durumlar var ki beşer ile matematik arasında sonuca gitme yöntemi arasında hiçbir fark yoktur. Düşmanın uçağına, topuna ve tankına karşı senin makineli tüfeğin bile yoksa, düşman seni sinsice gafil avlarken sen düşmanın üzerine bir cesaret süngüyle gidiyorsan karşılaşılacak sonuç bellidir. İşte Korbaşıların başarıya ulaşamamasının bir nedeni budur. Bununla birlikte Korbaşıların aralarında düzenli birlik ile birlikte merkezi bir komutanlık kurma hususunda yaşadığı sorunlar, teknik yetersizlikler ile birleşince başarısızlık kaçınılmaz oldu. 7. Rus komutanları Basmacıları nasıl tanımlıyordu? Ruslar her ne kadar Korbaşılar Hareketi’ni tarih literatürüne yağmacı, bozguncu anlamına gelen Basmacılar adıyla soksalar da, birçok Sovyet komutanı ve aydını bu mücadelenin milli bir mücadele olduğunu itiraf etmiştir. Buna Rus cephesine mensup çok sayıda kişinin ifadeleri örnek gösterilebilir. Sovyet ordularının Türkistan cephesi kumandanı Frunze, Basmacılığın çetecilik olmadığını belirtirken, Sovyet komiseri olarak savaşlarda boy gösteren Skalov, “Basmacılık Türkistan halkının yabancı hakimiyeti karşısında milli isyanıdır” der. Örnekler daha da çoğaltılabilir. Türkistan’da Sovyet hâkimiyetini kuran Valeriy Kuybesev, Basmacılar Hareketi’nin yalnızca haydutluk kabul etmenin doğru olmayacağını ve onun siyasi bir inkılap olduğunu söylemiştir. Mevzunun asker ayağından son bir örnek verecek olursak, Ginzburg ve Vasilewskiy adlı Sovyet komiserleri de, “Basmacılığın gayesi, Türkistan’ı Rusya’dan kurtarmak ve zulümsüz bir Türkistan kurmaktan ibarettir” demektedirler. Ayrıca Sovyetlerin olaya dair arşiv belgelerini yayınlanmasına izin vermemesi, olayı kendi askerlerinin ifadeleriyle örtüşür mahiyete bürümektedir.
4
dk.
bottom of page
.png)









