top of page
Sorularla Tarih
29 Haziran 2021
Osman Gazi, ilk olarak nereleri fethetti?
Osmanlı İmparatorluğu’nun çekirdeğini oluşturan aşiret, Ertuğrul Gazi zamanında Söğüt ile Domaniç arasında bulunuyordu. Osmanlılar, bu dönemde çevrede bulunan ve bir kısmı Türkiye Selçuklu sultanına vergi veren tekfur adıyla anılan Bizans valileriyle barış içerisindeydiler. Bu dostluk o kadar ileriydi ki, aşiret yaylağa çıktığı zaman ağırlıklarını Bilecik’te emanet olarak bu şehrin tekfuruna bırakırlardı. Osman Bey aşiretin başına geçtiğinde, ilk yıllarında çevredeki tekfurlarla iyi ilişkileri devam ettirdi. Ancak Türkiye Selçukluları ve Moğollar’a karşı Anadolu’nun muhtelif yerlerinde Türkmen isyanları ile Sülemiş’in başlattığı ayaklanmanın yarattığı otorite boşluğu ve İnegöl Tekfuru’nun aleyhinde faaliyette bulunması üzerine Osman Gazi, 1284’te İnegöl’ü fethetmek için harekete geçti. İnegöl Tekfuru, Osman Gazi’nin üzerine doğru geldiğini haber alınca Ermeni Beli’nde (Pazarköy) pusu kurdu. Meydana gelen savaşta Osman Gazi’nin yeğeni Bay-Hoca şehid düştü. Osman Gazi, bu muharebeden kısa bir süre sonra İnegöl yakınlarındaki Kulaca Hisar’ı fethetti. Bu durum, İnegöl ve Karacahisar tekfurlarının Osmanlılar aleyhine birleşmelerine yol açtı. 1286’da İkizce yakınlarındaki Domalicbeli’nde meydana gelen muharebede Osman Gazi’nin kardeşi Saru-Yatı şehid düştü. Halil İnalcık’a göre bu mücadele, Osman Gazi’nin gerçekten ilk savaşı sayılmalıdır. Osman Gazi kısa bir süre sonra, İnegöl’e bir baskın yaparak tekfurunu öldürdü. Ardından da 1288’de Karacahisar’ı fethetti ve burayı kendisine merkez edindi. Osmanlı Beyliği’nin ilk merkezi, Eskişehir’e 7 kilometre uzaklıkta, sarp bir tepe üzerinde bulunan ve bugün mevcut olmayan Karacahisar Kalesi’dir. Osman Gazi, bu kaleyi fethetmekle İznik’ten İstanbul’a giden ana yola da hakim oldu. Ayrıca Karacahisar’ın fethiyle Halil İnalcık’ın tespitlerine göre, Türkiye Selçukluları’nın haraçgüzarı tekfurlarla savaş başlatıldı ve bölge bir gaza alanı olarak açıldı; Osman Gazi fiilen bir gazi bey durumuna; Osmanlı Beyliği de Çobanoğulları gibi Selçuklu sultanının sancak sahibi bir emirliği mertebesine yükseldi. 1299’da beyliğin merkezi yeni fethedilen Bilecik’e, ardından da, Yenişehir fethedildiğinde buraya kaydırıldı. Bursa, 1326’da fethedilinceye kadar, Yenişehir Osmanlı Beyliği’nin merkezi olarak kaldı. Osman Gazi, 1292’de Sakarya Nehri’nin kuzeyine akın yapıp, çevreyi yağmaladıktan sonra bir müddet barış içerisinde yaşadı. 1299’da harekete geçen Osman Gazi, kendi aleyhine düzenlenmiş bir tuzağı boşa çıkararak Bilecik ve Yarhisar’ı ele geçirdi. Komutanlarından Turgut Alp de İnegöl’ü zaptetti. 1301’de Yenişehir ve Yund Hisar, 1302’de Köprühisar fethedildi.
2
dk.
29 Haziran 2021
Bizans ordusu Eskihisar (Pelekanon) Muharebesi’nde nasıl mağlup edildi?
Osmanlılar, Bursa’dan sonra İznik’i de ele geçirmek üzereydi. Bizans, İznik’i kurtarmak üzere harekete geçti. Bunu haber alan Orhan Gazi, çok hızlı hareket ederek Eskihisar’daki tepeleri ele geçirdi. 1329 yılının Mayıs sonu Haziran başında Eskihisar (Pelekanon)’da mey dana gelen muharebede, Orhan Gazi savaşın başında stratejik üstünlüğü eline geçirmişti. Bizanslılar, Osmanlılar’ı tepelerden düzlüğe çekmeden savaşa girmenin aleyhlerine olacağını fark ettiler. Muharebe tepelerde olursa savaşa girmemeyi kararlaştırmışlardı. Ancak Orhan Gazi de, Bizans ordusuyla düz bir arazide değil, tepelerde karşılaşmayı planlamıştı. Bir kısım kuvvetini de vadide, pusuya yatırmıştı. 1 Haziran 1329’da Orhan Bey, Bizans ordusunu üzerine çekmek için 300 kişilik bir birliği Bizanslılar’ın üzerine gönderdi. Bizans ordusunu ok yağmuruna tutan Osmanlı gazileri kaçmaya başladılar. Bizans kuvvetlerini üstlerine çekmek istiyorlardı. Fakat Bizanslılar onları takip etmeyerek, bu oyuna gelmedi. Ertesi gün Osmanlı kuvvetleri aynı saldırıyı tekrarladı. Bu defa Bizans birliklerinin bir kısmı gazilerin üzerine saldırınca, Orhan Gazi, kardeşi Pazarlu Bey komutasında yardım gönderdi. Bizans ordusu harekete geçince asıl muharebe başladı. Bizans İmparatoru okla yaralanınca, ordu sunda panik başladı. Yaralı imparatorun gayretine rağmen, Bizans ordusu dağıldı. Çevredeki kalelere sığınmaya çalışan Bizans kuvvetleri yok edildi. Bizans ordusunun bir kısmı ise gemilere binerek kaçtı. Bu zafer Osmanlı Beyliği’nin artık Bizans’la rahatlıkla baş eden ve onu tehdit eden bir güç olduğunu belgeliyordu. Viladimir Mirmiroğlu, bu savaşın Hammer’den itibaren Maltepe Muharebesi diye adlandırılmasının yanlış olduğunu, Pelekanon’un Maltepe’den oldukça uzakta, Gebze-Eskihisar bölgesinde olduğunu söyler.
1
dk.
29 Haziran 2021
“Hüdavendigâr” ne demektir?
I. Murad, tarih kitaplarında Murad-ı Evvel (I. Murad), Murad Hüdavendigâr ve Gazi Hünkâr diye anılır. Avrupa kaynaklarında ise “Amurad” diye bahsedilir. Murad Hüdavendigâr en çok kullanılan ismidir. Farsça bir kelime olan Hüdavendigâr, “hükümdar” manasına gelir. I. Murad, babası ve dedesi gibi sadece “Bey” diye anılmamış, hükümdar olarak da zikredilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun ulaştığı çizgiyi göstermesi açısından ilginç bir noktadır. Onun bu ünvanı sonradan Bursa’nın merkez olduğu sancağın ismi oldu. Bu bölgeler Osmanlı taşra yönetiminde “Hüdavendigâr Sancağı” olarak geçer. "Hüdavendigâr" kelimesi, Farsça Hüdavend (efendi, sahip, hâkim) ve -gâr ekinin birleşmesiyle oluşmuştur. Sözlük anlamı itibarıyla "hükümdar, bey, efendi" veya "sahip" manalarına gelir. Ancak tarihsel bağlamda bu unvan, sadece dünyevi bir otoriteyi değil, aynı zamanda Allah'ın yeryüzündeki gölgesi olma ve ilahi bir meşruiyetle hükmetme iddiasını da içinde barındırır. Osmanlı kroniklerinde I. Murad için bu sıfatın seçilmesi, onun hem askeri hem de manevi otoritesini pekiştirme amacını taşımaktadır. Osmanlı padişahları arasında bu unvanı birincil isim olarak kullanan tek hükümdar I. Murad’dır. Tarihçiler, Murad Han’ın gerek devlet teşkilatlanmasındaki (Yeniçeri Ocağı'nın kuruluşu, Rumeli Beylerbeyliği gibi) dehası, gerekse derviş meşrep kişiliği nedeniyle bu unvanın ona yakıştırıldığını belirtirler. O, halkı tarafından hem bir "Gazi-Hünkar" hem de adil bir "Hüdavendigâr" olarak görülmüştür. Bu unvan o kadar benimsenmiştir ki, fethettiği ve Osmanlı’nın Avrupa’ya açılan kapısı olan Bursa sancağı, uzun yıllar boyunca "Hüdavendigâr Sancağı" olarak anılmıştır. I. Murad’ın 1389 yılındaki Kosova Savaşı sonunda, savaş meydanını gezerken bir Sırp asilzadesi olan Milos Obilic tarafından şehit edilmesi, "Hüdavendigâr" unvanına manevi bir boyut daha eklemiştir. Osmanlı geleneğinde savaş meydanında şehit düşen tek padişah olması, onun "Allah'ın rızasını kazanan hükümdar" imajını güçlendirmiştir. Bu nedenle bu unvan, sadece siyasi bir makamı değil, aynı zamanda kutsal bir davanın şehidi olma şerefini de temsil eder.
1
dk.
29 Haziran 2021
Divân-ı Hümâyûn nasıl kuruldu?
Osmanlı Devleti’nin bir uç beyliğinden cihan imparatorluğuna evrilmesindeki en büyük pay, şüphesiz kurumsal yapısındaki mükemmeliyettir. Bu yapının kalbi ise devletin tüm siyasi, askeri, adli ve mali işlerinin karara bağlandığı Divân-ı Hümâyûn’dur. Bir nevi bugünkü Bakanlar Kurulu ve Yüksek Mahkeme’nin görevlerini tek çatıda toplayan bu kurumun kuruluşu, devletin ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bir gelişim sürecidir. Bazı Osmanlı tarihleri Osman Gazi’nin zaman zaman Divân topladığını söylerler. Ancak bu muhtemelen aşiret yönetimindeki toplantılardan biridir. Üyeleri ve toplanma şekli belirlenmiş Divân-ı Hümâyûn değildi. Orhan Gazi devrinde devlet idaresinde vezir adı verilen bir görevlinin ortaya çıkmasından sonra Divân-ı Hümâyûn örgütlenmesi de gerçekleşmişti. Aşıkpaşazâde Tarihînde, devlet adamlarının divân toplantılarına burmalı dülbend, yani bir çeşit sarıkla katıldıklarını yazar. Bu da Divân’ın belli kurallara göre düzenlendiğini gösterir. Divân-ı Hümâyûn, Orhan Gazi devrinde kurulduktan sonra devletin büyümesine paralel olarak gelişimini sürdürüp, FatihSultan Mehmed zamanında klasik hâlini aldı. Osmanlı’nın ilk yıllarında, beylik yapısının bir gereği olarak kararlar "kurultay" benzeri meşveret (danışma) toplantılarıyla alınıyordu. Osman Gazi döneminde beylik ileri gelenleri, akıncı beyleri ve ulema ile yapılan bu görüşmeler, Divân’ın en ilkel formunu oluşturuyordu. Kurumsallaşma yolundaki ilk gerçek adım ise Orhan Gazi döneminde atıldı. Devletin sınırlarının genişlemesi ve Bursa’nın fethiyle birlikte, sadece askeri değil idari bir mekanizmaya da ihtiyaç duyuldu. Bu dönemde ilk vezirlik makamı kuruldu ve devlet işleri belirli bir düzen dahilinde görüşülmeye başlandı. Divân-ı Hümâyûn’un tam anlamıyla bir devlet organı kimliği kazanması I. Murad (Hüdavendigâr) dönemine rastlar. I. Murad, Rumeli’deki hızlı fetihlerle birlikte devletin büyüyen yükünü yönetmek için bürokrasiyi derinleştirdi. Kazaskerlik ve Defterdarlık gibi makamlar bu dönemde ihdas edilerek Divân’ın asli üyeleri haline getirildi. Böylece Divân, sadece bir danışma meclisi olmaktan çıkıp; yargı, maliye ve idarenin profesyonelce yönetildiği bir merkez halini aldı. Bu dönemde kurulan sistem, Osmanlı’nın merkeziyetçi yapısının temelini oluşturmuştur. Divân-ı Hümâyûn’un işleyişindeki en radikal değişim ise Fatih Sultan Mehmed ile yaşanmıştır. İstanbul’un fethinden sonra devletin mutlak hakimi olan Fatih, padişahın Divân toplantılarına başkanlık etme geleneğini sona erdirdi. Bu görevi Sadrazam’a (Vezir-i Azam) devrederek, kendisi toplantıları "Kasr-ı Adl" adı verilen bir kafes arkasından takip etmeye başladı. Bu hamle, hem padişahın kutsiyetini ve otoritesini korumuş hem de Divân üyelerinin daha özgürce tartışabilmesine olanak sağlamıştır. Bu tarihten itibaren Divân, Topkapı Sarayı'ndaki "Kubbealtı" denilen mekanda toplanarak imparatorluğun kaderini tayin eden en yüksek makam olmuştur.
2
dk.
29 Haziran 2021
I. Murad, oğlu Yıldırım Bâyezid’e nasıl bir miras bıraktı?
Osmanlı Beyliği’nin ilk dönemlerindeki askerî kuvvetleri Edirne’nin fethinden sonra, imparatorluğun artan askerî ihtiyacını karşılamamaya başlamıştı. Ayrıca Osmanlı Beyliği yavaş yavaş merkezileşmeye başlıyordu. Bütün bu ihtiyaçlar merkezde bulunacak daimi bir ordu tarafından karşılanabilirdi. I. Murad devrinde Çandarlı Kara Halil ile Kara Rüstem, Hristiyan esirlerden merkezî bir ordu için istifade edilmesi düşüncesini ileri sürdüler. Bu teklif üzerine Rumeli’de akınlarda bulunan beylere haber salınıp alınan esirlerin beşte birinin devlet hissesi olarak ayrılması emredildi. Devlete verilen esirler belirli bir eğitimden geçirildikten sonra asker olarak kullanılmaya başlandı. Böylece yeniçerilerin de içinde yer aldığı Kapıkulu Ocakları’nın temeli atıldı. I. Murad devrinde kurulan Kapıkulu sistemi, Yıldırım Bâyezid’in zamanındaki merkezîleşme çabalarıyla birlikte oldukça büyük bir gelişme gösterdi. I. Murad, Balkan devletleri ile mahalli senyörleri vasal hâline getirerek, vasal devletlerden mürekkep bir imparatorluk kurmuştu. Onun hükümdarlığı zamanında Osmanlılar, beylikten devlete geçtiler. I. Bâyezid, babasının vasal prenslik ve beyliklerden oluşan devletini, merkeziyetçi bir imparatorluk hâline getirmeye kalkışacak, ancak bu teşebbüsü Timur’un vurduğu darbe ile yarım kalacaktır. I. Murad’ın bıraktığı en somut miras, devasa bir coğrafi genişlemedir. Tahta geçtiğinde yaklaşık 95.000 km² olan devlet topraklarını, vefat ettiğinde yaklaşık 500.000 km²’ye çıkarmıştır. Edirne’yi fethederek payitaht yapmış, Balkanlar’da kalıcı bir Türk hakimiyeti kurmuştur. Yıldırım Bâyezid, babasından Tuna Nehri’ne kadar uzanan, Bizans’ı adeta bir ada gibi çevreleyen ve Anadolu’da ise birçok beyliği nüfuzu altına almış, stratejik olarak kusursuz bir konumda olan bir devlet devralmıştır. I. Murad, sadece toprak fethetmemiş, bu toprakları yönetecek sistemi de inşa etmiştir. Yıldırım Bâyezid’e devredilen en büyük miraslardan biri, merkezi otoriteyi güçlendiren "Ülke hükümdar ve oğullarının ortak malıdır" anlayışıdır. Bu kural, taht kavgalarını bir nebze olsun düzene sokma amacı taşımıştır. Ayrıca, Osmanlı ordusunun vurucu gücü olacak Yeniçeri Ocağı’nın temellerinin atılması ve Rumeli Beylerbeyliği’nin kurulması, Bâyezid’in hem askeri hem de idari açıdan güçlü bir bürokrasiyi hazır bulmasını sağlamıştır. I. Murad, devletin prestijini uluslararası arenada zirveye taşımıştır. Kosova’da Haçlı ordularına karşı kazanılan zafer, Osmanlı’nın Balkanlar’dan kolay kolay atılamayacağını tüm dünyaya ilan etmiştir. Bu askeri başarı, Yıldırım Bâyezid’e Müslüman dünyasında büyük bir meşruiyet ve "gazi" hükümdar imajı bırakmıştır. Bâyezid bu mirası kullanarak, daha sonra halifeden "Sultan-ı İklim-i Rum" unvanını alacak ve Anadolu Türk birliğini kurma yolunda bu otoriteyi sonuna kadar kullanacaktır.
2
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlıların böylesine güçlü olduğu Balkanlardaki gerilemesi ne zaman başladı?
Türklerin Avrupa’daki hâkimiyetinin çözülüşü ise hiç şüphesiz ki, II. Viyana Kuşatması sonrasında başlamıştır. Hıristiyanların çoğunlukta olduğu vilayetler kaybedilmiş, ondan sonra da 1774 ve 1783’ten itibaren imparatorluğun Müslüman ve Türk eyaletleri elden çıkmıştır. Nihayet 19. asrın sonundan itibaren, özellikle Rumeli’deki vatan topraklarının kaybıyla, Türk İmparatorluğu'nun parçalanması süreci başlamış, bu durum gittikçe belirginleşmiştir. Osmanlı'nın Balkanlar'daki mutlak üstünlüğünün sarsıldığı asıl tarihsel eşik, 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması başarısızlığıdır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa önderliğindeki ordunun Viyana önlerinde aldığı bu ağır yenilgi, Avrupa'da "Türklerin yenilemez olduğu" algısını yıktı. Bu durum, Avrupalı devletlerin bir araya gelerek "Kutsal İttifak"ı kurmalarına ve Osmanlı'yı Balkanlar'dan tamamen atmak için topyekûn bir karşı saldırı başlatmalarına zemin hazırladı. 16 yıl süren uzun savaşların ardından 1699 yılında imzalanan Karlofça Antlaşması, Osmanlı tarihinin ilk büyük toprak kaybını simgeler. Bu antlaşma ile Macaristan’ın büyük bir bölümü ve Erdel gibi stratejik noktalar kaybedildi. Karlofça, Osmanlı’nın artık taarruz eden değil, savunma yapan bir güç haline geldiğinin resmi belgesiydi. Balkanlar üzerindeki psikolojik ve askeri kontrol bu tarihten itibaren geri dönülemez bir şekilde zayıflamaya başladı. Osmanlı'nın Balkanlar'daki gerilemesi sadece dış askeri baskılarla değil, içten gelen milliyetçilik dalgalarıyla da hızlandı. 1789 Fransız İhtilali'nin yaydığı milliyetçilik fikirleri, Balkanlar'daki Hristiyan tebaayı derinden etkiledi. 1804'teki Sırp İsyanı ve ardından 1821'deki Yunan İsyanı, merkezi otoritenin bölge üzerindeki hakimiyetini ciddi şekilde sarstı. Bu isyanlar sonucunda kurulan bağımsız veya özerk yapılar, Osmanlı’nın bölgedeki varlığını sadece askeri bir işgale dönüştürdü ve toplumsal bağları kopardı. Gerileme sürecinin artık bir "dağılma" evresine girdiği dönem, tarihimizde 93 Harbi olarak bilinen büyük savaştır. Bu savaşın sonunda imzalanan Berlin Antlaşması ile Sırbistan, Karadağ ve Romanya tam bağımsızlıklarını kazandı, Bulgaristan ise özerk bir prenslik haline geldi. Bu tarihten sonra Osmanlı'nın Balkanlar'daki varlığı, sadece 1912 Balkan Savaşları ile tamamen sona erecek olan dar bir şeride hapsoldu.
2
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlı kuruluş devri hakkında bilgi veren hangi kaynaklar vardır?
Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesine çıktığı XIII. yüzyılın sonlarıyla, XIV. yüzyılın başlarına ait kaynak eserler son derece azdır. Bu tarihlerde eserlerini kaleme almış üç Bizans tarihçisi (Pachymeres, Nicephoras, Kanta-kousenos) ile üç Arap seyyahı ve coğrafyacısı (İbn Batuta, İbn Said, El- Umarî) vardır. Bunların da eserlerinde Osmanlı Beyliği hakkında verdikleri bilgiler son derece azdır. Osmanlı Beyliği’nin ilk yıllarında yazılmış bir Türk tarihi yoktur. XV. yüzyılın başlarında yazılan Yahşi Fakih Menakıbnâmesi ise bugün mevcut değildir. Yahşi Fakih, Orhan Gazi’nin İmamı İshak Fakih’in oğludur. Eserini yazarken babasının şahit olduğu ve duyduğu hadiseleri kullanmış olmalıdır. İlk devirlere ait önemli bilgiler veren bir tarih kaleme alan Aşıkpaşazâde, 1413’te Geyve’den geçerken hastalanmış ve Yahşi Fakih’in evinde misafir olmuştu. Burada Yahşi Fakih’in yazdığı kitabı görüp, okudu. Kendi tarihini yazarken de bu bilgileri kullandı. Bu menakıbnâme Osmanlı Beyliği’nin ilk yıllarına ait bilgi veren Anonim Tevârih-i Âl-i Osmânlara da kaynak olmuştur. Bugün elimizde mevcut en erken Osmanlı tarihi XV. yüzyılın başlarında yazılan Ahmedî’nin İskendernâmesî’dir. Yine bu dönemlerde yazılmaya başlanan Anonim Tevârih-i Âli Osmânlar vardır. Osmanlı tarihine ait teferruatlı bilgi veren asıl eserler XV. yüzyılın ikinci yarısında yazılan Aşıkpaşazâde, Neşrî ve Oruç tarihleridir. Özellikle Aşıkpaşazâde Tarihi, Yahşi Fakih Menakıbnâmesi’ni kullandığı için teferruatlı bilgi vermektedir. Ancak Osmanlı’nın kuruluş yıllarına ait bilgi veren bu eserleri güvenilmez bulanlar da vardır. Colin Imber, “Bu tarihlerdeki bilgilerin hemen hemen tamamının hayal ürünü, bu yüzden de Osmanlı tarihinin başlangıcının bir kara delik olduğunu belirtir. Bu deliği doldurmak için yapılan girişimlerin, yalnızca yaratılan masalların sayısını artıracağını” söyler. Feridun Emecen ise “Osmanlı tarihinin ilk dönemlerini çalışacaklar için tekrar tekrar bu kaynaklara başvurmaktan başka çare bulunmadığına dikkat çeker ve Osmanlı tarihiyle ilgili çalışmalarda ortaya atılacak yeni fikirleri, bile bile dipsiz kuyuyu doldurmaya çalışma gibi ümitsiz bir uğraş olarak görmekten ziyâde, kör kuyuyu atılan taşlarla doldurabilir beklentisi olarak mütalaa etmenin daha umut verici bir yaklaşım” olduğunu belirtir. Colin Imber’e göre Aşıkpaşazâde, Bursa bölgesindeki yer isimlerinden hareketle bir Osman Gazi efsanesi meydana getirdi. Osman Gazi’nin arkadaşları olarak anlatılan Köse Mihal, Turgut Alp, Konur Alp, Akça Koca, Kara Mürsel ve Hasan Alp’ın gerçekte var olmadıklarını, folk-etimolojinin ürünleri olduklarını belirtir. Imber’in bu teorisi Halil İnalcık, İrene Beldiceanu gibi tarihçiler tarafından şiddetle tenkit edilmiştir. Osmanlı arşiv kayıtlarından ve saha araştırmalarından bu tarihî şahsiyetlerin izleri tespit edilmiş ve Aşıkpaşazâde Tarihi’nde anlatılan olayların belli bir gerçeklik payı taşıdığı ortaya çıkarılmıştır.
2
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlı’nın mareşal padişahları kimlerdir?
İmparatorluğun ilk sekiz padişahı çok önemli mareşallerdir ve bu devleti kuranlar çok kısa bir sürede uluslararası bir kabul görmüşlerdir. Hiç şüphesiz ki halifeden menşur almak gibi âdetler dışında asıl önemlisi, Osmanlıların Doğuda ve Batı’da imparatorluk niteliğine sahip olmalarıdır. Türklerin mareşalleri var. Mesela padişahların hepsi mareşaldir. Orhan Gazi, savaş teknikleriyle Murat Hüdavendigar, Bayezid mareşaldir. Kendisi o kadar olmasa da Çelebi Mehmed’in adamları iyidir. Fakat taht kavgası yapağı Emir Süleyman için aynı şey söylenemez. II. Murad da Fatih de iyi askerlerdir. Osmanlı tarihinin ilk büyük askeri dehası hiç kuşkusuz II. Mehmed’dir. O, sadece bir fatih değil, aynı zamanda döneminin çok ötesinde bir askeri mühendistir. İstanbul’un fethi sırasında tasarladığı "Şahi" topları ve gemileri karadan yürütme stratejisi, onun mareşallik yeteneğinin en somut kanıtlarıdır. Fatih, hükümdarlığı boyunca bizzat 25 sefere katılmış; Balkanlar’dan Kırım’a, Anadolu’dan İtalya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada ordusunu bir orkestra şefi titizliğiyle yönetmiştir. Onun askeri mirası, Osmanlı ordusunun ateşli silahlar çağına dünya lideri olarak girmesini sağlamıştır. Sadece sekiz yıllık saltanatına sığdırdığı devasa fetihlerle Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tarihinin en başarılı saha komutanlarından biri kabul edilir. Çaldıran ve Ridaniye gibi büyük meydan muharebelerinde, lojistik açıdan imkansız görülen çöl geçişlerini ve coğrafi engelleri aşarak ordusunu zafere taşımıştır. Yavuz’un mareşallik yeteneği, özellikle ateşli silahlar ile süvari birliklerini savaş meydanında koordine etme becerisinde gizlidir. Mısır Seferi sırasında Sina Çölü’nü 13 günde geçmesi, askeri tarihçiler tarafından bugün bile bir lojistik mucizesi olarak derslerde okutulmaktadır. Batılıların "Muhteşem", Doğuluların ise "Kanuni" olarak andığı I. Süleyman, 46 yıllık saltanatının 10 yıldan fazlasını bizzat at sırtında, seferlerde geçirmiştir. Mohaç Meydan Muharebesi gibi tarihin en kısa süren (yaklaşık 2 saat) kesin sonuçlu zaferlerinden birine imza atması, onun taktiksel dehasının zirvesidir. Kanuni, sadece karada değil, Barbaros Hayreddin Paşa aracılığıyla denizlerde de bir askeri doktrin oluşturmuştur. Onun dönemi, Osmanlı askeri teşkilatının lojistik ve strateji açısından altın çağını yaşadığı, devletin bir "ordu-millet" yapısına büründüğü dönemdir.
2
dk.
29 Haziran 2021
Timur'un Doğu Roma’ya (Bizans) yaklaşımı nasıldı?
Timur Bizans’la kavga etmiyor. Timur’dan önce Bizans’ı özellikle Marmara Bölgesi’ne iteleyen, güçsüzleştiren Osmanlı’ydı. Ayrıca onun Memluklarla da çatışmaya fırsatı olmadı. Timur’un Anadolu’ya yönelmesine neden olan şey ne Bizans ne de Batıydı. Onun asıl hedefi Osmanlı Türkleriydi. Bu da Türk tarihi için dönüm noktalarından biridir. Ama şunun üzerinde duralım; Timur’un Batı ile çok sıcak, dostane ilişki kurduğu da doğru değil. Muasır Özbek tarih yazıcılığının bazı mensuplarının ileri sürdüğü “Avrupa’yı Timur’un kurtardığı” iddiası doğru değildir. Özbek âlimler bir araya gelerek bu çerçevede bir bildiri de yayınladılar. Bu tabii aşırı bir görüştür, zamancı bir görüştür. Yani emik değil, etik bir yöntem ve yaklaşımdır. Dıştan bakışta bile kendi zamanına, kendi şartlarına göre biçimlendirilmiş bir yorumdur. Timur’un Bizans ile olan münasebetleri, Yıldırım Bâyezid’in İstanbul’u kuşattığı ve Osmanlı’nın Anadolu ile Rumeli’deki gücünü pekiştirdiği bir dönemde yoğunlaşmıştır. Bizans İmparatoru Manuel II Palaiologos, Osmanlı baskısı altında çaresiz kalınca, doğudan yükselen bu büyük gücü bir kurtarıcı olarak görmüştür. Timur da Batı’ya yönelirken Bizans’ı tamamen ortadan kaldırmak yerine, onları Osmanlı’ya karşı bir "içeriden müttefik" olarak konumlandırmayı tercih etmiştir. Bu yaklaşım, Timur’un rakiplerini zayıflatmak için çevreleme politikasının bir parçasıdır. Ankara Savaşı'na (1402) giden süreçte Timur ve Bizans arasında yoğun bir elçi trafiği yaşanmıştır. Timur, Bizans imparatorundan Osmanlı’ya ödediği vergiyi kendisine vermesini ve Bizans topraklarının kendisine tabi olmasını talep etmiştir. Bizans ise Osmanlı tehdidini bertaraf etmek adına Timur’un üstünlüğünü (vasallık statüsünü) kabul etmeye hazır olduğunu bildirmiştir. Timur’un bu süreçteki temel amacı, Hıristiyan dünyasıyla bir din savaşı başlatmak değil, Osmanlı’yı arkadan kuşatacak diplomatik kanalları açık tutmaktır. 1402’de Yıldırım Bâyezid’i mağlup eden Timur, Anadolu’da bir süre kalmış ve bu süreçte Hıristiyan dünyasına bir mesaj vermeyi ihmal etmemiştir. Osmanlıların yıllardır alamadığı, Rodos Şövalyeleri’nin elindeki İzmir’i kısa sürede fethederek "Gazi" unvanını pekiştirmiştir. Bu hamle, Bizans’a ve Avrupa’ya "Sadece Müslümanlarla değil, gerekirse sizinle de savaşırım" mesajı taşırken, aynı zamanda Bizans’ın hayatta kalmasını sağlayarak bölgedeki otorite boşluğunu kendi lehine yönetmiştir. Timur çekildikten sonra Bizans, Osmanlı’nın girdiği Fetret Devri sayesinde yarım asır daha ömrünü uzatabilmiştir.
2
dk.
29 Haziran 2021
Altın Orda’nın bir İslam devleti olduğunu söylenebilir mi?
Altın Orda, kuruluş aşamasında Cengiz Yasası'na bağlı, Şamanist inançların ağırlıkta olduğu bir Moğol ulusuydu. Ancak devletin bir İslam devleti kimliği kazanmasındaki ilk ve en önemli adım, Batu Han'ın kardeşi Berke Han (1257-1266) döneminde atılmıştır. Berke Han, İslamiyet'i kabul eden ilk Moğol hükümdarı olarak tarihe geçmiş ve kendi döneminde İslam’ın yayılması için büyük çaba sarf etmiştir. Onun döneminde İslamiyet sadece saray çevresinde değil, ticari yollar ve şehir merkezlerinde de kök salmaya başlamıştır. Altın Orda’nın tam anlamıyla bir İslam devleti karakterine büründüğü dönem, Özbek Han (1313-1341) saltanatıdır. Özbek Han, İslamiyet'i devletin resmi dini ilan ederek bu dönüşümü kurumsallaştırmıştır. Bu dönemde bozkırın kadim gelenekleri ile İslam hukuku (Şeriat) bir arada uygulanmaya başlanmış, camiler, medreseler ve tekkeler inşa edilmiştir. Sarayda ve bürokraside İslam kültürü hakim olmuş, devletin dış politikası da Müslüman Memlük Devleti ile kurulan ittifaklarla şekillenmiştir. Altın Orda'nın özellikle 14. yüzyıldan itibaren bir İslam devleti olduğu kesinlikle söylenebilir. Ancak bu, Orta Doğu'daki klasik Arap veya Fars devlet modellerinden farklı bir yapıdadır. Altın Orda; Moğol-Türk bozkır kültürünü, askeri disiplinini ve yönetim geleneklerini İslam inancıyla birleştirmiştir. Bu kimlik, bölgedeki Kazan, Kırım ve Sibir hanlıklarının da temelini oluşturmuş; Rusya coğrafyasındaki Müslüman Türk varlığının kalıcı hale gelmesini sağlamıştır. Sonuç olarak, İslam devletidir. Hem Türklerin hem Moğolların, varsa Şamanizm kalıntıları süratle silinmiştir. Daha da ilginci Altın Orda'nın Kırım gibi bölgelerinde Sünni İslam çok etkili olmuştur, doğrudan doğruya medresesiyle, Halvetilik, Celvetilik ve sonra Mevlevilik gibi tarikatların etkileriyle burası folk İslam’dan uzak bir Ortodoks İslam’ın ortaya çıkıp yerleştiği bir bölgedir ki Slav milletleri arasında benzeri ancak Bosna için söz konusudur.
1
dk.
29 Haziran 2021
I. Murad nasıl öldü?
Kosova Savaşı’nda düşmanın bozguna uğrayıp kaçmasından sonra, büyük bir zafer kazanan I. Murad harp sahasını dolaşmaya başlamıştı. Zafer için Allah’a şükrediyordu. Bu sırada savaşta yaralanan Sırp despotunu damadı Miloş Obiliç (Kobiliç), Müslüman olacağını ve önemli bilgiler vereceğini söyleyerek hükümdarın yanına geldi. Bir hançer ile Murad Hüdavendigâr’a saldıran Miloş Obiliç, hükümdarı kalbinden yaralayarak attan düşürdü. Saldırgan, hükümdarın etrafındaki adamlar tarafından hemen öldürüldü. I. Murad’ın yaralandığı yerde bir çadır kurularak hükümdar tedavi altına alındı. Ancak yarası ağırdı. Hayatından ümit kesildiği için büyük oğlu Yıldırım Bâyezid çağrıldı ve hükümdar ilân edildi. 15 Haziran 1389 tarihinde, müttefik Haçlı ordusu ile Osmanlı ordusu Kosova Ovası’nda karşı karşıya geldi. Şiddetli çarpışmaların ardından Osmanlı ordusu büyük bir zafer kazandı ve Haçlı kuvvetleri dağılmaya başladı. Savaşın sona ermesiyle birlikte Sultan I. Murad, gelenek olduğu üzere savaş meydanını gezmeye ve yaralıların durumunu incelemeye başladı. İşte tam bu sırada, tarihin akışını değiştirecek o beklenmedik olay gerçekleşti. Osmanlı kroniklerinde (Aşıkpaşazade ve Neşri gibi) anlatılan genel kabul görmüş rivayete göre; yaralılar arasında bulunan Miloş Obiliç adındaki bir Sırp asilzadesi, Sultan’ın huzuruna çıkıp Müslüman olmak istediğini veya gizli bir bilgi vereceğini söyleyerek yaklaşmıştır. Muhafızların arasından süzülen Obiliç, sakladığı zehirli hançeri aniden çekerek Sultan I. Murad’ı ağır şekilde yaralamıştır. Suikastçı olay yerinde derhal öldürülse de Sultan Murad, aldığı derin yaranın etkisiyle kısa süre sonra şehadet mertebesine erişmiştir. Sultan I. Murad’ın şehit edilmesi üzerine iç organları, İslam geleneğine uygun olarak öldüğü yer olan Kosova Meydanı’na defnedilmiş ve üzerine bugün hâlâ ayakta olan Meşhed-i Hüdavendigâr türbesi inşa edilmiştir. Naaşı ise tahnit edilerek (ilaçlanarak) başkent Bursa’ya getirilmiş ve Çekirge semtindeki kendi yaptırdığı külliyeye defnedilmiştir. Bu durum, onu iki farklı ülkede türbesi olan nadir hükümdarlardan biri yapmıştır. Onun ölümü, yerine oğlu Yıldırım Bâyezid’in geçmesiyle Osmanlı Devleti’nde yeni ve daha agresif bir genişleme döneminin başlamasına neden olmuştur.
2
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlılar, Rumeli’ye nasıl yerleştiler?
Halil İnalcık, Osmanlı fetih metotlarını şu şekilde sistematize eder; Osmanlı yayılışı tamamen muhafazakâr bir karakter taşımaktaydı. Ani bir fetih ve yerleşme siyaseti yoktu. Fetihler sistematik bir şekilde çeşitli safhaları izleyerek yürütüldü. İlk safhası bir alışma ya da alıştırma zamanı olarak gerçekleşirdi. Gazilerin daimi baskısı altındaki komşu senyörler veya devletler bu baskıdan kurtulmak için sultanın tabiliğini ve haraç ödemeyi kabul ediyorlardı. Haraç miktarı ne kadar küçük olursa olsun bir kere bu sistem yerleşti mi Osmanlılar ülke halkını İslâm hukukuna göre kendi tebaası sayıyordu. Tâbiiyet şartlarının herhangi bir şekilde ihlali hâlinde, o ülke darülharb durumuna düşüyor ve buraya gazilerin aralıksız akınları tekrar başlıyordu. Tabiiyet bağlarının sıklaştırılması ve nihayet yerli hanedanın bertaraf edilerek, o ülkenin doğrudan doğruya bir Osmanlı sancağı hâline getirilmesi siyasî şartlara ve fırsatlara göre bir zaman alıyordu. Osmanlı fütuhatı bu tedrici fetih politikasını XVI. yüzyıla kadar sürdürmüş; Tuna’nın kuzeyindeki memleketlerin Macaristan hariç, doğrudan doğruya ilhakı için hiçbir zaman şartlar tamamıyla uygun görülmemişti. Macaristan’da da başlangıçta bu sistem uygulanmış, fakat Habsburglar karşısında müdafaa ihtiyaçları, buranın birkaç beylerbeyilik hâline getirilmesi neticesini vermiştir. Yerli hanedanın tasfiyesiyle fetih metodunun ikinci basamağı başlardı. Eski devlete ait unsurlar kısmen muhafaza edilir ve bu bölgeler tımar sistemine sokulurdu. Tımar sisteminin kuruluşu bütün yerleşik halkın ve gelir getiren mülkiyet ünitelerinin defterlere kaydedilmesini gerektirirdi. Yapılan bir tahrirle (vergi nüfusu yazımı) bu bölgeler Osmanlı nizamına intibak ettirilirdi. Hiçbir zaman eski nizamın birden ilgası ve Osmanlı kanunlarının hemen uygulanması söz konusu değildi. Mukavemetin uzun müddet devam ettiği yerlere kalabalık Türk grupları yerleştirilerek, nüfusun etnik yapısı değiştirilirdi. Balkanlar’da Osmanlılar’a mukavemet etmeyen, ya da az mukavemet eden yerlerde Türk unsurların yüzdesi daha azdır. Bu işlemin tersi olarak da Rumeli’den Anadolu’ya Hristiyan zümreler sürülerek, o bölgenin daha rahat Türkleşmesi sağlanmıştır.
2
dk.
bottom of page
.png)















