top of page
Sorularla Tarih
29 Haziran 2021
Ca’ber Kalesi’nin yakınlarındaki türbede yatan Süleyman Şah kimdir?
20 Ekim 1921’de TBMM hükümetiyle Fransa hükümeti arasında imzalanan Ankara İtilâfnâmesi’nin dokuzuncu maddesi gereğince Ca’ber Kalesi ve kuzey batı eteklerindeki “Türk mezarı” diye anılan türbenin bulunduğu bölge (8.797 m2), Anadolu Türkleri için manevî bir önemi olmasından dolayı Türkiye’ye bırakıldı. Türkiye Cumhuriyeti toprağı sayılan bu bölgede bulunan jandarma karakolu Türk bayrağını dalgalandırmaktaydı. 1974’te Tabya barajının suları altında kalacağı anlaşılan mezar, Suriye ile yapılan antlaşma uyarınca kuzeydeki Karakozak mevkiine nakledilerek, yeni bir türbe yapıldı. Burada yatan Süleyman Şah’ın kim olduğu belli değildir. Aşıkpaşazâde, Neşrî, Oruç gibi bazı Osmanlı tarihçileri Ertuğrul Gazi’nin babası Süleyman Şah’ın, Urfa tarafında bulunduktan sonra Fırat’ı geçerken boğulduğunu ve Ca’ber Kalesi’ne gömüldüğünü anlatırlar. Enverî ise bu Süleyman Şah’ın, Türkiye Selçukluları’nın kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah olduğunu belirtir. Selçuklu tarihinin önemli uzmanlarından Osman Turan ise Ca’ber Kalesi’nde yatan kişinin Kutalmışoğlu Süleyman Şah olmadığını belirtir. Kutalmışoğlu’nun mezarı Halep Kapısı’ndadır ve o öldüğünde Ca’ber Kalesi Selçuklular’ın eline geçmemişti. Osmanlı tarihlerindeki nehri geçerken boğulma ile ilgili rivayetler de Süleyman Şah’a değil, oğlu Kılıçarslan’ın Habur Irmağı’nda boğulmasına uygundur. Anadolu’nun fatihleri olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah ve Kılıçarslan hakkındaki Anadolu Türkleri arasında yaşayan hatıralar Osmanlılar’a intikal etmiş, bu yüzden bazı Osmanlı tarihçileri Süleyman Şah’ı kendi cedleri gibi kabul etmişlerdir. Ancak son yapılan araştırmalara göre Osman Gazi’nin dedesi Süleyman Şah değil, Gündüz Alp isimli birisidir. Enverî, Karamanlı Mehmed Paşa, Ahmedî gibi Osmanlı tarihçileri Osman Gazi’nin dedesi olarak Gündüz Alp ismini verirler. Öyleyse Ca’ber Kalesi’nde yatan kimdir? Bu sorunun cevabını bugün için verebilecek durumda değiliz. Belki de burada yatan Süleyman Şah, Osmanlılar’ın atalarından birisidir. Orhan Bey’in oğluna Süleyman adını vermesi, ataları arasında bu isimde birinin olabileceğini düşündürtmektedir.
1
dk.
29 Haziran 2021
Timur eğer Çin'i alabilseydi, burada kaim olabilir miydi?
Mümkün mü? Kubilay Han’ı yutmuş bir yer orası. Tam bir gayya kuyusu... Timurlularda ilginç bir taraftır bu, özellikle gayya kuyusu gibi yerleri hedefliyorlar. Hind de böyle bir yer. Çin de böyle. Çin’i alsaydı, muhtemelen Kubilay Han’ın akıbetine uğrayacaktı. Bu gerçekçi olmayan bir projeydi. Buna rağmen onun bu noktada zihniyet yapısının hoşgörülü olduğunu, pek de mutaassıp olmadığını söylemek gerekir. Timur Şiilerin varlık ve etkinliklerine göz yummuştu. Selçuklu-İran veya Moğol-İlhanlı ananesini takiben Şiilerle iyi geçinmiştir. Onun dönemi Orta Asya’nın tarikatlar bakımından en zengin, renkli dönemiydi. En Ortodoksu’ndan en başıbozuğuna kadar her tarikata fırsat verdi. Mesela Selahaddin Eyyubi bazı Şiî önderleri heretik oldukları, mürted oldukları için katlettirmiştir. Timur’un topraklarında buna benzer örnekler yoktu. Bununla birlikte Sünni doktrine onun kadar bağlı başka bir hükümdar da yoktur. Birtakım Sünni sembollere çok dikkat ettiğini de biliyoruz. Hatta onun Sünniliğini biraz mutaassıp bir Sünnilik olarak da nitelendirebiliriz. Onun bu dini anlayışı imar faaliyetlerinde de kendini gösteriyor. Mesela İsfahan’daki ünlü Mescid-i Cumaya, yani Sultan Melikşah devrinde ve Nizamülmülk’ün sahipliğinde gelişen bu camiye onun da çok önemli bir katkısı olduğunu ve bu ünlü mescidin bir bölümünün onun tarafından yaptırıldığını biliyoruz.
1
dk.
29 Haziran 2021
Kırım’ın Osmanlı tabiliğine geçişi nasıl oldu?
Bu tabilik öyle birdenbire olmuş bir şey değil, bir süreç var orada. Onu gözden kaçırma tehlikesine düşmemek lazım. Kırım Hanlığı’nın gerçek kurucusu sayılan Hacı Giray, hanlığını 1441'de kurmuştu. Fakat Hacı Giray 1466’da ölünce oğulları taht kavgasına düştü. Mengli Giray ile kardeşi Nurdevlet Han arasında bir hâkimiyet mücadelesinin yaşandığı bu süreçte Kırım ile Osmanlı arasındaki münasebetlerin de başladığını görüyoruz. Bu dönemde Mengli Girayın önce kardeşi karşısında mağlup ve başarısız olup zor günler geçirdiğini, 1467’ye gelindiğinde ise hanlığın idaresini ele geçirdiğini görüyoruz. Ama burada kalıcı bir başarı olmadığı görülüyor. Netice olarak 1474’de iç mücadeleler dolayısıyla Cenevizlilere sığınıyor, fakat Cenevizliler kardeşi ile anlaşıp onu hapsediyorlar. Osmanlı’nın bölgede siyasî bir aktör olarak ortaya çıkması da bu olay ile ilgili zaten. Yani bu bir yerde Kırım’ın iç sorunları ile de alakalı. İşte Mengli Giray Cenevizlilere karşı OsmanlIlardan yardım istiyor. Söz konusu yardım talebini bir tür davet olarak da görebiliriz. Nitekim bunun üzerine Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed 1475’de Gedik Ahmed Paşayı bir donanma ile gönderip Kefeyi ve Kırım sahillerindeki Cenevizlilere ait bütün limanları fethettirmiştir. Tabii o kadarla da kalınmıyor burada. Osmanlı idaresi, Cenevizliler tarafından hapse atılan Mengli Giray'ı ise hapsolmaktan kurtararak hanlığın başına getiriyor ve böylece de tabiiyet ilişkisi somut bir veçheye bürünüyor. Kırım Hanlığı’nın Osmanlılara tabi olmasından sonra doğal olarak taraflar arasındaki ilişkiler daha da yoğunlaşıyor. Normal olan da budur. Bakıyorsunuz, Osmanlı sultanına tabi olmayı kabul eden Mengli Giray ile Kırım Hanlığı ilk defa 1484 ’de II. Bayezid’in Akkirman seferine katılarak işbirliği yapıyor ve böylece başlıyor Kırım’ın Osmanlıya iştiraki. Bundan sonra Osmanlıların Avrupa’ya yaptıkları seferlerde Kırım hanlarının ordularıyla bulunmaları gelenek haline geliyor. Bunu biliyoruz. Öte yandan kısa zaman içerisinde Kırım hanları Osmanlı padişahları tarafından tayin edilmeye ve Kırım kuvvetleri Osmanlı ordusunun çıktığı seferlere katılmaya başlıyor. Tabii bu böyle kalmıyor, daha ileri gidiliyor, mesela bakıyorsunuz, Kırım ile Osmanlı arasında sıhriyet de kuruluIuyor. Mevcut tarihçi görüşüne göre: Mengli Giray, I. Selim’e (Yavuz) kızını verip Hanedan-ı Al-i Osman ile akraba da oluyor sonraki aşamada.
2
dk.
29 Haziran 2021
Avrupa Osmanlı’yı nasıl etkiledi?
Türkler askerî örgütlenme bakımından daha başlangıçtan itibaren, Batı’daki gelişmeleri eş zamanlı olarak takip etmişlerdir. Ateşli silahları kullanmaya başlamışlardır. Hatta %90’ı göçebeler ve köylülerden oluşan bir imparatorluktan beklenilmeyecek şekilde tersaneler ve tophaneler inşa etmişler ve savaş topu üretiminde ileri adımlar atarak konvansiyonel silahlarla savaşan bir Rönesans ordusu ortaya çıkarmışlardır. Bu Rönesans ordusu Avrupa’ya karşı başarı kazandığı gibi, doğuda Memluklar ve İranlılara karşı da büyük başarılar kazanmıştır. Yoksa Safevi Şah İsmail’in ordusu da Türklerden oluşuyordu, onlar da Osmanlılar kadar cesurdu ve kahramanca çarpışan askerlerdi. Orada ateşli silahlar sayesinde savaşlar kazanılmıştır. Dolayısıyla bu durum Avrupa’da top ve tüfekle harp eden -özellikle bu iki kelime önemlidir- bir Müslüman imparatorluk imajı ortaya çıkarmıştır. 15.ve 16. yüzyıllarda Osmanlı’nın İpek ve Baharat yollarını kontrol etmesi, Avrupalıları yeni ticaret rotaları aramaya itmiştir. Coğrafi Keşifler sonucunda ticaret yollarının Akdeniz’den Atlas Okyanusu’na kayması, Osmanlı ekonomisi için uzun vadeli bir gerilemenin başlangıcı olmuştur. Avrupa’ya akan Amerikan gümüşü, Osmanlı piyasalarında büyük bir enflasyona (akçenin değer kaybına) yol açmış ve klasik Osmanlı ekonomik düzenini derinden sarsmıştır. Bu durum, Osmanlı’yı Avrupa merkezli yeni küresel ekonomik sisteme karşı savunmasız bırakmıştır. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa’nın askeri teknolojide (özellikle ateşli silahlar, lojistik ve tabya sistemlerinde) elde ettiği üstünlük, Osmanlı’nın Avrupa’ya bakışını kökten değiştirmiştir. İlk kez Lale Devri ile başlayan ve ardından III. Selim ile II. Mahmud dönemlerinde hız kazanan reformlar, tamamen Avrupa modeline dayalıdır. Nizam-ı Cedid ordusunun kurulması, Avrupa’dan getirilen askeri uzmanlar (Humbaracı Ahmed Paşa gibi) ve açılan teknik okullar (Mühendishane-i Bahr-i Hümayun), Avrupa’nın teknik üstünlüğünün kabul edildiğinin en somut kanıtlarıdır. 1789 Fransız İhtilali ile Avrupa’dan yayılan "milliyetçilik" ve "özgürlük" fikirleri, çok uluslu bir yapıya sahip olan Osmanlı İmparatorluğu üzerinde yıkıcı bir etki yaratmıştır. Balkanlar’da başlayan isyanlar, Avrupa devletlerinin "Şark Meselesi" çerçevesinde Osmanlı iç işlerine müdahale etmesine zemin hazırlamıştır. Bu etkiye cevap olarak Osmanlı, Tanzimat ve Islahat fermanları ile hukuk sistemini Avrupa normlarına yaklaştırmaya çalışmış; nihayetinde Kanun-i Esasi (Meşrutiyet) ile Avrupa tarzı bir anayasal düzene geçiş yapmıştır. Avrupa etkisi sadece siyaset ve orduyla sınırlı kalmamış, Osmanlı’nın günlük yaşamına da sızmıştır. 19. yüzyıl İstanbul’unda mimariden giyim kuşam tarzına, mobilyadan edebiyat türlerine (roman, tiyatro, gazete) kadar her alanda bir "Alafranga" rüzgarı esmeye başlamıştır. Pera (Beyoğlu) gibi semtler Avrupa modasının merkezi haline gelirken, yeni nesil Osmanlı aydınları Avrupa dillerini öğrenerek Batı felsefesiyle tanışmışlardır. Bu kültürel etkileşim, bugünkü modern Türkiye’nin entelektüel temellerinin atılmasında en büyük paya sahiptir.
2
dk.
29 Haziran 2021
Türkler anayurtlarından neden ayrıldılar?
Proto-Moğollar’dan, Kıtaylar’ın 924’te Orhun havalisine hakim olmalarıyla birlikte, bu bölgedeki Türk boyları birbirlerini sıkıştırarak batıya doğru göçetmeye başladılar. 1027 yılına gelindiğinde artan Kıtay baskısı sonucu Türkler’in batıya göçü büyük bir sel halini almıştı. Kay ve Kıpçak baskısı ile Oğuzlar da yurtlarından ayrıldılar. Şamanî Peçenek ve Oğuzlar, Doğu ve Orta Avrupa’ya, Balkanlar’a; Müslüman Oğuzlar ise Maveraünnehir’e, Horasan’a ve diğer İslâm ülkelerine göç ettiler. Oğuzlar, 1040’da Dandanakan’da Selçuklular’ın idaresinde Gazneliler’i yenip, kendi devletlerini kurdular. Ancak Orta Asya’dan yüz binlerce Türk, Moğol kabilelerinin tazyiki ile batıya göçe devam ediyordu. Maveraün-nehir bölgesi onları barındırmaya yetmedi ve yeni bir yurt aramaya başladılar. Türklerin göç etmesindeki en temel ve tetikleyici sebep, Orta Asya’daki sert iklim değişiklikleridir. Bölgede yaşanan şiddetli kuraklık, otlakların kurumasına ve tarım alanlarının verimsizleşmesine neden olmuştur. Temel geçim kaynağı hayvancılık olan Türk boyları için meraların azalması, büyük bir ekonomik çöküş ve kıtlık tehlikesi anlamına geliyordu. Hayvanlarını besleyebilecekleri daha verimli topraklar ve su kaynakları bulma arayışı, göçlerin en somut ve hayati gerekçesini oluşturmuştur. Orta Asya, tarih boyunca pek çok büyük gücün hakimiyet mücadelesine sahne olmuştur. Özellikle Çin ve Moğol (Kitan) baskıları, Türk boylarının bağımsızlıklarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmasına neden olmuştur. "Bağımsızlık" karakteri Türk toplumlarında vazgeçilmez bir unsur olduğu için, başka bir milletin boyunduruğu altına girmektense yeni yurtlar aramayı tercih etmişlerdir. Ayrıca Türk boylarının kendi aralarındaki otlak paylaşımı ve liderlik mücadeleleri de yenilen veya zayıf düşen boyların daha batıya göç etmesine yol açmıştır. Ekonomik ve siyasi sebeplerin yanı sıra, Türklerin inanç sisteminde yer alan "Türk Cihan Hakimiyeti" mefkûresi, bu göçlerin ideolojik motoru olmuştur. Türkler, dünyayı yönetme ülküsüyle yeni yerler keşfetmeyi ve fethetmeyi bir görev olarak görmüşlerdir. Bununla birlikte, bölgedeki nüfusun hızla artması ve mevcut toprakların artık bu nüfusu besleyememesi, göçü kaçınılmaz bir sosyal zorunluluk haline getirmiştir. Türkler, beraberlerinde taşıdıkları atlı göçebe kültürü ve askeri disiplin sayesinde, geçtikleri coğrafyalarda kalıcı devletler kurmayı başarmışlardır.
2
dk.
29 Haziran 2021
Altın Orda Devleti'ni Türk devleti olarak nitelendirmek doğru mudur?
Altın Orda doğrudan doğruya Cengiz Han sülalesinin Doğu Avrupa’ya ve Rusya’ya, bir bakıma bugün Rusların, Ukraynalıların ve Kırım’ın bulunduğu bölgeye hediye ettiği bir alt devlet ve medeniyet dönemidir. Tatar ismini benimseyen Kıpçak Türklerinin devleti olan bu yapı, aynı zamanda Doğu Avrupa’nın da son Türk imparatorluğudur. Zirvede olduğu dönemde Kazakistan ve Sibirya gibi Asya ülkelerine de taşan devlet, zaman zaman Balkanların büyük kısmı ile Polonya’ya kadar da yayılmıştır. Kiev Rusya’sının 1240 yılında Batu Han tarafından alınmasıyla kuruluşu tamamlanan bu devletin başkenti, Volga üzerinde bulunan Saray şehridir. Altın Orda’nın içinde Kıpçaklar ağırlıklıdır. Kançılaryada tamamıyla Uygur kâtipler kullanılmaktadır ve terimler tamamıyla Türkçedir. Moğolca kelimeler istisnaidir, “Saray” gibi bina veya Yamçik gibi vergi adları Moğolcadır. Altın Orda Devleti diğer vassallar gibi Karakurum’daki Büyük Han’a tabidir. Tabiatıyla burada çok önemli bir sorun vardır, Altın Orda’nın kurucuları ve savaşçıları içinde Moğol Tatarlar azınlıkta oldukları için öbürkülerin arasında erimektedirler. Altın Orda’ya bilhassa Memluklar sayesinde İslam propagandası ve misyonerliği girdiği için başta Batu Han bu akıma kayıtsız kalmamış ve îlhanlılardan daha çabuk, daha önce hızla İslamlaşmışlardır, bu sırada Moğol unsur da giderek kaybolmuş, erimiştir. Batu Han’ın küçük kardeşi Berke Han’ın Müslümanlığı kabul etmesiyle Altın Orda tam manasıyla bir Türk-İslam devleti haline gelmiştir. Fakat burada artık Altın Orda’nın Moğol olmadığını da belirtmek zorundayız. Birtakım klasik Rusya tarihçileri “Mogalska-Tatarska İga” boyunduruğu diyorlar. Peki Moğol ile Tatar’ı neden ayırıyorlar ve Tatar unvanını neden bütün Kıpçaklara ad diye vermiyorlar? Burada sadece onların historik, filolojik bilgisizliğinden daha çok bizatihi o zamanki Kıpçak kabilelerin de bu ismi benimsemelerinin bir rolü vardır. Yani pek içinde olmadıkları bir kimliği sahiplenmişlerdir. Nitekim benzer bir vaka da Emir Timur’un Cengiz Han soyuna akrabalık merakı yüzünden Hind’de yaşanmıştır. Bunlar kendilerinde o mirası gördükçe halk da onlara “Moğol” veya “Mugal” yakıştırması yapmıştır. Sonraki Ingiliz idaresinin bu unvanı (Mugal) kullanışında gerçekten emperyalist asimilasyon politikası mı rol oynuyor, yoksa doğrudan doğruya mahalli kullanıma itaat mi ediliyor (çünkü İngilizlerin öyle bir gelenekleri vardır) tartışılır. Her halükârda Hind hükümdarlarına, Babür Devleti’ne ve o kurulan teşkilata Moğol demek ne kadar manasızsa, benzer bir şeyi Altın Orda’ya hamletmek de pek anlamlı sayılmamalıdır.
2
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlı Devleti imparatorluk keyfiyetine ne zaman ulaşıyor?
II. Murad ve özellikle Fatih Sultan Mehmed zamanlarında devlet artık bir imparatorluk olmuştur. Görülmektedir ki Anadolu’nun bu yeni oluşumu, tarihi seyrine hızla devam etmektedir. 14. asrın ikinci yarısından itibaren bugünkü Trakya bölgemiz, kuzey Yunanistan, güney Bulgaristan, doğu Sırbistan, Türk devlet idaresi olan Osmanlı'ya katılacaktır. İşte bu çizgiden itibaren Avrupa’daki Türkler diye bir tarihî mesele ortaya çıkmıştır ve bugün de devam etmektedir. Fatih’in imparatorluğu ise, Bosna’dan Doğu Anadolu’ya kadar uzanmakta, Deşt-i Kıpçak ve Ukrayna ovalarına kadar Kırım’ı içermekte; güneye, Suriye sınırına dayanmaktadır. Ondan sonraki 50 yılın içerisinde bu sınır ikiye katlanır. Mesela, Orhan Gazi veya artık rahatça Sultan Orhan diyebileceğimiz ikinci hükümdarın Bizans hükümdarıyla akraba olmasından dolayıdır ki Murad-ı Hüdavendigar düpedüz imparatordur. Biz kendisine “Hüdavendigar,” diyoruz, Balkanlılar “Çar” diye bakıyorlar. Aslında I. Murad’ın Balkanlarda yaptığı fetihlere bakarsak ele geçirdiği topraklar bir imparatorluk genişliğindedir. Kendisine Sırp despotunun yazdığı mektuplardaki unvanlara bakacak olursak da I. Murad’ın “Çarlar Çarı” olarak anıldığını görürüz. I. (Yıldırım) Bayezid bu unvanı devam ettirmiştir. Bu durum Fetret Devri’ne rağmen I. Mehmed için de söz konusudur. II. Murad imparatorluğu kurumlarıyla çoktan oluşturmaya başlamıştır. Yani Fatih Sultan Mehmed’in atalarının her biri zaten Varna’da, Niğbolu’da, Kosova’da meydan muharebeleri kazanmış mareşallerdi. Demek ki ciddi bir askerî terbiye ve savaşlarda yetişme, Osmanlı şehzadelerinin ortak özelliğiydi. Çünkü hükümdar mareşalliği ele almadığı takdirde işlerin aksadığı, entrikanın ve çatışmanın ortaya çıktığı görülecektir.
1
dk.
29 Haziran 2021
Venedik'in İstanbul’la ilgisi ne zaman başladı?
Venedik, İstanbul’un uzantısı gibiydi. Derken Bizans’ın ekonomisini de ele geçirdi. Şehrimizin Galata semtini Venedikliler iktisaden kasıp kavurdular. Yerlilerle aralarında arbede çıktı. 1185 yılı ve 1204’te intikam için Haçlı sürülerini Konstantinopolis’e yönlendirip şehri zapt ettirdiler. Venedik bu güzel şehrin yağmalanmasında, halkın katliamında ve imparatorluğun parçalanmasında en masum rolünü oynadı, sonrasında aslan payını da aldı. Venedik’in İstanbul (o zamanki adıyla Konstantinopolis) ile olan derin bağı, 11. yüzyılın sonlarında, Bizans İmparatorluğu’nun askeri açıdan zayıfladığı bir dönemde başladı. 1082 yılında Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos, Norman istilasına karşı Venedik donanmasından yardım istemek zorunda kaldı. Bu yardımın bedeli olarak yayınlanan "Altın Mühür" (Chrysobull) fermanı, Venedikli tüccarlara Konstantinopolis’te vergisiz ticaret yapma ve Haliç kıyısında kendilerine ait bir mahalle kurma ayrıcalığı tanıdı. Bu olay, Venedik’in İstanbul ekonomisine attığı ilk ve en güçlü imzadır. Venedik ve İstanbul arasındaki ilişkinin en karanlık dönüm noktası kuşkusuz 1204 yılındaki Dördüncü Haçlı Seferi’dir. Başlangıçta Kudüs’ü kurtarmak için yola çıkan Haçlı ordusu, Venedik Dükü Enrico Dandolo’nun stratejik yönlendirmesiyle rotasını Konstantinopolis’e kırdı. Şehir istila edildi, yağmalandı ve bir Latin İmparatorluğu kuruldu. Bu olay, Bizans’ın belini büken bir darbe olurken, Venedik’in şehrin sanat eserlerini ve zenginliklerini (Bugün San Marco Meydanı'nda bulunan at heykelleri gibi) Venedik'e taşıyarak Akdeniz'in tartışmasız lideri olmasını sağladı. 1453 yılında İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethiyle Venedik’in şehirle olan ilişkisi yeni bir boyuta evrildi. Fatih Sultan Mehmed, şehrin ticari canlılığını korumak adına Venediklilere benzer imtiyazlar tanıdı ve İstanbul’da sürekli bir elçi (Balyos) bulundurmalarına izin verdi. Osmanlı-Venedik ilişkileri, yüzyıllar boyunca Akdeniz hakimiyeti için yapılan kanlı savaşlarla (İnebahtı, Girit Seferi gibi) diplomatik ve ticari iş birlikleri arasında gidip gelen bir denge üzerinde yürüdü. Venedikli ressam Gentile Bellini'nin Fatih’in portresini yapmak için İstanbul’a gelmesi, bu rekabetin içindeki kültürel hayranlığın en güzel örneğidir.
1
dk.
29 Haziran 2021
Kırım hanlarının Cengiz Han soyundan geldiği doğru mudur?
Doğrudur. Kırım hanlarının, Cuci ulusundan, yani Cengiz’in büyük oğlu Cuci Han soyundan gelen Türkleşmiş Moğollar oldukları kabul edilir. Bunlar Cengiz Han’ın soyundan gelmekteydiler ve bunu her fırsatta vurgulamışlardır. Bu noktaya hususiyetle dikkat etmek lazım; Osmanlı devlet kayıtlarında kendilerinden “Sülale-i Cengiziyye” olarak söz edilen Giraylar, mesela Osmanlıların soylarının tükenmesi durumunda devleti idare etmeye aday hanedanın temsilcileridirler. Bu kuralın, bir anlamda bu şekilde aileyi de kontrol altına almayı hedefleyen Fatih Sultan Mehmed tarafından konulduğunu biliyoruz. Hanlığın idaresi hep de bu ailenin elinde kalmıştır. Osmanlıların hâkimiyeti altında oldukları dönemde de kimin han olarak tahta çıkacağına Osmanlı padişahı karar vermekte olsa da, her zaman Giraylardan biri olmuştur bu. Yani Kırım’ın hâkimiyeti her zaman Giraylar ailesinin elinde kalmıştır. Tabii bu durum da hiç kuşku yok ki Cengiz Han soyundan gelmenin idareye sağladığı meşruiyyet ile yakından ilgilidir.
1
dk.
29 Haziran 2021
II. Mehmed’in tahta çıkış macerası nasıldı?
30 Mart 1432 ’de, Sultan II. Murad’ın bir oğlu dünyaya geldi. Başlangıçta bu çocuğun veliaht olacağı bile şüpheliydi. Ama olaylar farklı gelişti. Ağabeyi ölünce ona taht yolu açıldı. Hem de iki kere. Birincisinde tahtı babasına terk ederek Saruhan sancak beyliğinin başkenti Manisa’ya çekildi. Bir gencin babasının taht halefi olarak iki kere tahta çıkması, pek nadir bile diyemeyeceğimiz, eşi bulunmaz bir olaydır. Ama bu genç, ikinci kez tahta çıktıktan sonra, 21 yaşında, yani 1453’te bir büyük şehri, o zamanki dünyanın en büyük şehirlerinden sayılan bir başkenti kuşattı. O zamanlar İslam dünyasında gerçek şehirden sayılacak yerler arasında Şam, Bağdat ve Kahire’nin yanı sıra İran’da İsfahan, Nişabur gibi şehirler bulunuyordu. Ama Avrupa kıtasının tümünde şehir sayılacak bundan daha büyük bir yer yoktu. Bahsettiğimiz yer o tarihte Konstantinopolis diye anılan İstanbul’dur. İşte bu şehri fethetmek, bir zamanlar padişah olması bile beklenmeyen o gence ün kazandırdı. II. Mehmed’in taht macerası, babası II. Murad’ın beklenmedik bir kararıyla, henüz 12 yaşındayken başladı. Büyük oğlu Alaeddin’in vefatıyla derin bir keder yaşayan ve devletin üzerindeki yüklerden yorulup köşesine çekilmek isteyen II. Murad, tahtı küçük oğlu Mehmed’e bırakarak Manisa’ya çekildi. Bu olay, hem Osmanlı hem de dünya tarihinde nadir görülen bir durumdu. Ancak 12 yaşında bir çocuğun tahta çıkması, Avrupa’da büyük bir heyecan yarattı. "Çocuk padişah" fırsatını değerlendirmek isteyen Haçlı dünyası, Edirne-Segedin barışını bozarak büyük bir orduyla Osmanlı topraklarına yürüdü. Genç Mehmed’in ilk hükümdarlık dönemi, içte Çandarlı Halil Paşa gibi güçlü vezirlerin muhalefeti, dışta ise Haçlı tehdidiyle oldukça sancılı geçti. Haçlı ordusu Varna’ya kadar ilerlediğinde, devlet ricali II. Murad’ın ordunun başına geçmesi gerektiğini savundu. II. Murad geri döndü ve 1444’te Varna’da Haçlıları bozguna uğrattı. Ancak zaferden sonra II. Murad tekrar Manisa’ya çekildi ve Mehmed bir süre daha tahtta kaldı. Ta ki 1446 yılındaki yeniçeri isyanına (Buçuktepe İsyanı) kadar... Bu isyan sonucunda Mehmed tahttan indirilerek tekrar Manisa’ya gönderildi. Manisa’da geçirdiği beş yıl, II. Mehmed için bir hırs ve olgunlaşma dönemi oldu. 1451 yılında babası II. Murad vefat edince, Mehmed 19 yaşında ikinci kez tahta çıkmak üzere Edirne’ye doğru yola çıktı. Atını sürerken etrafındakilere söylediği "Beni seven ardımdan gelsin!" sözü, onun bu sefer tahtı kimseye bırakmayacağının ilanıydı. Edirne’ye vardığında, ilk dönemindeki o "çocuk hükümdar" gitmiş, yerine kararlı, dünyayı okuyan ve zihninde tek bir hedefi olan bir lider gelmişti: İstanbul. İkinci tahta çıkışıyla birlikte Çandarlı Halil Paşa gibi eski statükoyu temsil eden isimleri dengeledi ve hemen ardından tarihin akışını değiştirecek olan fetih hazırlıklarına başladı.
2
dk.
29 Haziran 2021
Türkler Anadolu’ya gelip yerleşmeden önce, Anadolu’da kimler yaşıyordu?
İyonya dediğimiz bugünkü Ege Bölgesi ve İyonyalıların hem askeri hem de nüfus olarak hâkim olmaya çalıştıkları bölgeler, Pamfilya dediğimiz Antalya’nın doğusu, Likya ve Psidia, Helen yerleşiminin olduğu bölgelerdir. Bu bölgeler Türklerin Anadolu’da bulunduğu devirde Hamit, Teke ve Menteşe diye adlandırılan beylikler yöresidir. Başta kıyı bölgeleri dâhil olmak üzere, Anadolu’nun doğusu, ortaları ve Karadeniz, Klasik Yunan çağı boyunca kolonize edilmiştir. Helen kolonizasyonu İtalya’da da kıyılara, Sicilya’ya ve Güney İtalya’ya yerleşmişti. İç kısımlar içinse, bu söz konusu değildir. Doğu Anadolu’da ve İç Anadolu’nun doğuşu ve batısında Helen yerleşimi yoktur ve orada farklı yapılanmalar vardır. Yer adlarından da anlaşılıyor ki batı bölgeleri de dâhil olmak üzere, Anadolu’da farklı kavimlerin yapılanmaları söz konusu. Bu yer adlarının ne anlama geldiğini bilmeyen İçişleri Bakanlığı’ndaki komisyonlar bu isimlerin hepsini kendilerince değiştirmiş ve Türkçe adlar vermiş.
1
dk.
29 Haziran 2021
Ayasofya neden camiye çevrildi?
Fetihten önce Ayasofya, Hıristiyanlığın ve dünyanın en büyük mabedi iken, fetihten sonra İslam’ın büyük mabedi haline getirilmiştir. Bu büyüklüğünü 1550’lere, yani önce Süleymaniye’nin, sonra da Selimiye’nin inşasına kadar koruyacaktır. Batı Avrupa’da hatta Rönesans İtalya’sında hiçbir yapı Ayasofya kadar cazip değildir. Rönesans’ta yapılan büyük kiliselere kadar Ayasofya bütün Hıristiyan milletlerin hayalini süslüyordu. Onun için fetihten hemen sonra Ayasofya’nın cami haline çevrilmesi çok önemliydi. Daha önce 1204’te de Katolik kilisesine çevrilmiş ve 57 yıl kadar öyle kalmıştı. Orta Çağ dünyasında, fethedilen bir şehrin en büyük ve en görkemli dini yapısının camiye çevrilmesi, bir "fetih hakkı" ve hakimiyet alameti olarak görülürdü. Ayasofya, Bizans İmparatorluğu’nun ruhu, Hristiyan dünyasının ise en ihtişamlı katedraliydi. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’a girdiğinde doğrudan Ayasofya’ya giderek burayı fethin sembolü (Ebu’l-Feth) olarak camiye dönüştürmüştür. Bu hamle, sadece bir dini tercih değil, Doğu Roma mirasının artık Osmanlı’ya geçtiğinin dünyaya ilanıydı. İslam inancına göre Hz. Muhammed’in "İstanbul mutlaka fethedilecektir..." müjdesi, yüzyıllar boyunca İslam ordularının en büyük motivasyonu olmuştu. Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, bu kutsal müjdenin gerçekleştiğinin ve İslam’ın Hristiyanlığın kadim bir merkezinde zafer kazandığının manevi bir kanıtı olarak kabul edildi. Fatih, ilk cuma namazını burada kılarak şehrin artık bir İslam şehri olduğunu ve Ayasofya’nın bu yeni kimliğin kalbi olacağını mühürlemiştir. Bir diğer önemli sebep ise yapının korunmasıdır. Fethin ardından bakımsız ve harap bir durumda olan Ayasofya, camiye çevrilerek vakıf sistemi altına alınmış ve Osmanlı’nın mimari dehasıyla ihya edilmiştir. Fatih Sultan Mehmed, yapının temel mimari dokusuna dokunmadan ona minareler ekletmiş, içerideki mozaikleri tahrip etmek yerine üzerlerini ince bir sıva ile kapatarak korunmalarını sağlamıştır. Osmanlılar, Ayasofya’yı sadece bir ibadethane değil, imparatorluğun "en büyük vakfı" olarak görerek onu yüzyıllar boyunca ayakta tutacak büyük onarımlar gerçekleştirmişlerdir.
1
dk.
bottom of page
.png)















