top of page

Asya Kıtası

Hukuki açıdan bakacak olursak, Kırım'ın nasıl bir statüsü vardı?

29 Haziran 2021

Hukuki açıdan bakacak olursak, Kırım'ın nasıl bir statüsü vardı?

Kırım Hanları hutbeyi Osmanlı sultanı adına okutur ve parayı kendi adlarına bastırırlardı. İslam Giraydan sonra özellikle Giray Han devrinde bu bağımlılık daha da arttı. Altın Orda ananesi olarak emirnamelerde ve yazışmalarda hâkimiyet sembolü olarak damga kullanılır ve orduda ve törenlerde Gökbayrak taşınırdı. Kırım hanları beş tuğlu idi ve bundan dolayı da Eflak-Boğdan voyvodası ile birlikte Hidiyâne unvanını taşıdıkları protokolde, imparator olma vasfına hâiz olan sultanın hemen altında sadrazamla aynı mevkide yer alıyorlardı. Fakat bu mesele sıklıkla tartışma konusu olduğu için mesela padişahın yer almadığı seferlerde buna bağlı bazı sorunların ortaya çıktığından haberdarız. Kırım Hanlığı Osmanlı idare sistemi içinde tıpkı Erdel (Transilvanya) Krallığı, Eflak-Boğdan gibi mümtaz eyaletlerdendi. Mümtaz eyalet ne demektir? Bunu bugün anlatmak için çağdaş bir örnek vermek gerekirse, eski Doğu Bloku Varşova Paktı üyeleri gibi düşünmeliyiz. Silahlanma konusunda belirli sınırlamalar vardır ve kesinlikle Devlet-i Âliyye’nin koyduğu normlar geçerlidir. Kırım süvari ülkesidir. Kırımlılara ağır ateşli silahlar kullandırılmaz, hafif ateşli silahlara izin verilir ve burada yerli askerin yanında asıl silahlı kuvvet sancaktaki yeniçeri garnizonudur. Merkezden, İstanbul’dan tayin edilen kadılar hukuk işlerini düzenlerler, ama bunun yanı başında yerli ulemanın kadı naibi olarak ve bürokraside çok önemli rolü vardır. Nitekim Kırım yarımadası daha ahidnameden, yani II. Mehmed’in ilhakından evvel Osmanlı ülkesine önemli ölçüde âlim ve fakih sevk eden bir bölge olarak tanınır. Gene aynı şekilde Kefe sancağından gelen bazı görevliler de vardır. İki devlet arasındaki tabiiyyet ilişkilerini analiz ederken bunu göz ardı etmemek gerekir. Bir kere Kırım Hanlığı özellikle dış politikası noktasında Osmanlı sultanlarının çıkar ve eylemleriyle paralel hareket etmeye dikkat etmiştir. Yine üç yüz yıllık Osmanlı egemenliği sayesindedir ki, Kırım Hanlığı’nın devlet teşkilatı ve iktisadi, toplumsal durumunda göçebelikten yerleşik tarım toplumuna doğru bazı değişmeler görülmüştür. Ayrıca 15- asır sonuna kadar Kırım hanlarının belirli bir veraset sistemi olmadığından, süregelen taht kavgaları da Osmanlı döneminde bitmiştir. Bu bakımdan Kırım’daki Osmanlı idaresinin bir anlamda hanlık için istikrar temin ettiği de söylenebilir. Doğal olarak hanlığın Devlet-i Âliyye’ye karşı yükümlülükleri de vardır. Aralarındaki tabiiyet ilişkisinin hukukî karşılığı olarak elbette hanlığın Osmanlı hanedanına karşı birtakım sorumlulukları vardı. Mesela Kırım ordusu, yardımcı hafif süvari kıtalarıyla Osmanlı savaş gücünün önemli bir kısmını meydana getirmekteydi. 16. ve 17. asırlarda Osmanlı ordusunun seçkin atlı birlikleri Kırımlılardan oluşmaktaydı. Şimdi genel olarak şöyle bir baktığınızda Kırım’ın bu anlamda âdeta sürekli bir sefer ve seferberlik halinde olduğunu görürsünüz. Her yetişkin erkek süvariydi ve gerek Avrupa cephesi, gerekse İran harbinde Osmanlı ordusunun en büyük desteği de bu hafif süvari kuvvetleriydi. 16. asır sonlarında Don ve Zaporojye Kazaklarının ateşli silahlarla donatılması, Kırım ordusunu bu cephede müşkül duruma sokmuştu. Diğer yandan sonuçsuz İran harplerinin insan eritmesi, Kırım Hanlığı’nı Bab-ı Âli’den daha evvel, orduda ve diğer alanlarda Avrupa usulü reforma sevk etti. Burası tabi Kırım Hanlığı’nın kendini geliştirme iradesi ve hatta tabir yerindeyse bir anlamda bağımsızlık eşiğini göstermesi açısından çok enteresandır. Nitekim daha 18. asırda Kırım ordusunun düzenlenmesi için Rus teknisyenler hanlık bünyesine celbediliyor ve hatta bizzat Şahin Giray, kalgaylığı (veliahtlığı) sırasında Rusya’da askerlik tahsil ediyordu. Fransız edebiyatından çeviriler ve hayat tarzındaki değişiklikler bunu izledi, Baron de Tott’un gözlediği gibi sarayda oynanan Moliere oyunları da bu cümledendi. Osmanlı’nın Kırım üzerinde somut diyebileceğimiz etkilerine gelince; Kırım’ın Osmanlı’dan her anlamda etkilendiğini söylemekte herhangi bir sakınca yoktur. Mesela bilhassa 16. asırda Kırım yarımadasında klâsik Osmanlı mimarisinin etkileri görülmektedir. Bunu Gözleve’deki camide, Hansaray içindeki yazıtlarda görmek mümkündür. Yine Kırım hanlarının ikametgâhı Hansaray, Topkapı Sarayı’nın bir taklidi niteliğindedir. 18. yüzyıldaki yeniden biçimlendirme ve ilâveler de böyledir. Bahçesaray şehri de bu saray etrafında gelişmiştir. Daha 15. asırdaki eserlerde artık Anadolu mimarisinin etkileri çok açık bir biçimde göze çarpmaktadır. Kuşkusuz Osmanlı etkileri bu kadarla sınırlı değildir, mesela Kırım halkının mutfak zevki, bilhassa Bahçesaray’da, Osmanlı Anadolu ülkesiyle, Balkanlar’la büyük bir benzerlik içindedir ve bu konuda bir yabancılaşma görülmez. Bu ülkenin, Rus Çarlığı tarafından ilhak edilmesinden, yani 1783’ten sonra da Osmanlı ülkesiyle yakın ilişkileri olmuştur. Siyasi açıdan kopuş sürecinin başlaması ve hız kazanması iki taraf arasındaki ilişkileri sona erdirmemiş, belki bu durum ilişkilerin daha da yoğunlaşması gibi bir sonuç da ortaya koymuştur. Her şeyden evvel Osmanlı coğrafyasına çok büyük ölçüde göç yöneldiği görülmektedir bu dönemde. Ayrıca Kırım Türklerinin yine Osmanlı ülkesine eğitim için gittiği de görülmektedir. Kırım Savaşı’ndan sonra gene büyük bir göç dalgasıyla Bulgaristan ve Romanya’da Dobruca bölgesi Kırımlılarla dolmuştur. Mithad Paşanın bu iskânda büyük bir rolü vardır. Şunu belirtelim; Kırım yarımadasının eğitim konusundaki bağı sadece Müslüman din görevlisi, medrese konusunda da değildir. Askeri okula giden, hukuk eğitimi gören, Darülfünunda, Tıbbiye’de okuyan gençler de her zaman olmuştur. Bunu da eklemek lazım. Dil meselesi var bir de, tabii onu da unutmamak gerekiyor. Sovyet devrinden evvel Kırımlı münevverlerin Osmanlıca diyebileceğimiz İstanbul lehçesi ve jargonu ve yazı diliyle çok iyi yetiştirildiklerini biliyoruz. Hatta uzun bir dönem Kırımlı münevverler içerisinden, yaşlıların İstanbul Türkçesini çok iyi kullandıklarını bizzat hatırlıyorum. Yerel lehçenin hâkim olması Sovyet devrine ait bir gelişmedir.

3

dk.

Adil Giray Han Kimdir?

29 Haziran 2021

Adil Giray Han Kimdir?

Çok maceralı bir hayatı olmuştur bu Kırım Hanının. Babası Devlet Giraydan sonra 1577’de han olan kardeşi Semin Mehmet Giray'ın döneminde kalgay olan Adil Giray'ın parlak, etkileyici bir hayat hikâyesi var. Çok cesur ve iyi de bir asker aynı zamanda. Biliyorsunuz, III. Murad zamanında Safevîlere karşı yürütülen mücadelelerde onun mühim bir yeri var. Bu savaşlar sırasında başında olduğu Kırım kuvvetleri ile birlikte Kafkasları aşarak o sırada Şirvan’da bulunan Özdemiroğlu Osman Paşaya iltihak etmiş ve o arada çok zor durumda olduklarını bildiğimiz Osmanlılar bu sayede Safevîlere karşı iyi bir zafer elde etmişlerdi. Fakat muhtemeldir ki başarılarından dolayı biraz da ihtiyatsız olan Adil Giray, kalabalık bir düşman birliğinin hücumu esnasında, çok iyi bir direniş sergilemiş olsa da esir edildi. Kaynaklarımız, Safevî Şahı tarafından Kazvin’e götürülüp burada bir eve yerleştirildiğini ve her türlü ihtiyacınında karşılandığım kaydederler. Hatta İran Şahı bu kadarıyla da yetinmemiş, Adil Girayı kendisine damat yapmak için sarayına bile almıştır. Fakat orada bir gelişme oluyor, ne olduğunu pek anlamıyoruz. İşin esası, neredeyse şahın gözdesi olan Adil Giray birdenbire gözden düşüyor. İlginç bir şekilde bu süreç içerisinde şahın karısı ve kız kardeşleri ile zina yaptığı gerekçesiyle korucular tarafından katlediliyor. Yani böyle bir hikâyenin doğruluğuna ne kadar inanılabilir, üzerinde belki de derinlemesine bir araştırma yapmak lazım. Çünkü bu tip kopukluklar dönemin saray pratikleri ve âdederi içinde gelişebilecek durumlardan değil. Şahın mahremleri ile esir durumundaki bir Kırım hanının aşk maceraları böyle uluorta nasıl konuşulabilir o zaman, açıkçası yönetimin ahaliyi kontrolü açısından bu da karanlık bir nokta. Sonuçta böyle ilginç ve maceralı bir hayatı olmuştu Adil Giray'ın. Namık Kemal’in Cezmi isimli eserine ilham kaynağı olduğunu bildiğimiz Adil Giray, cesaret ve kahramanlığı ile ün salmıştı. Şiir ile de uğraşmış, kahramanlıkları Türk illerinde yayılmış ve halk destanlarının motiflerinden birini teşkil etmiştir.

2

dk.

Timur eğer Çin'i alabilseydi, burada kaim olabilir miydi?

29 Haziran 2021

Timur eğer Çin'i alabilseydi, burada kaim olabilir miydi?

Mümkün mü? Kubilay Han’ı yutmuş bir yer orası. Tam bir gayya kuyusu... Timurlularda ilginç bir taraftır bu, özellikle gayya kuyusu gibi yerleri hedefliyorlar. Hind de böyle bir yer. Çin de böyle. Çin’i alsaydı, muhtemelen Kubilay Han’ın akıbetine uğrayacaktı. Bu gerçekçi olmayan bir projeydi. Buna rağmen onun bu noktada zihniyet yapısının hoşgörülü olduğunu, pek de mutaassıp olmadığını söylemek gerekir. Timur Şiilerin varlık ve etkinliklerine göz yummuştu. Selçuklu-İran veya Moğol-İlhanlı ananesini takiben Şiilerle iyi geçinmiştir. Onun dönemi Orta Asya’nın tarikatlar bakımından en zengin, renkli dönemiydi. En Ortodoksu’ndan en başıbozuğuna kadar her tarikata fırsat verdi. Mesela Selahaddin Eyyubi bazı Şiî önderleri heretik oldukları, mürted oldukları için katlettirmiştir. Timur’un topraklarında buna benzer örnekler yoktu. Bununla birlikte Sünni doktrine onun kadar bağlı başka bir hükümdar da yoktur. Birtakım Sünni sembollere çok dikkat ettiğini de biliyoruz. Hatta onun Sünniliğini biraz mutaassıp bir Sünnilik olarak da nitelendirebiliriz. Onun bu dini anlayışı imar faaliyetlerinde de kendini gösteriyor. Mesela İsfahan’daki ünlü Mescid-i Cumaya, yani Sultan Melikşah devrinde ve Nizamülmülk’ün sahipliğinde gelişen bu camiye onun da çok önemli bir katkısı olduğunu ve bu ünlü mescidin bir bölümünün onun tarafından yaptırıldığını biliyoruz.

1

dk.

Türkler Anadolu’ya gelip yerleşmeden önce, Anadolu’da kimler yaşıyordu?

29 Haziran 2021

Türkler Anadolu’ya gelip yerleşmeden önce, Anadolu’da kimler yaşıyordu?

İyonya dediğimiz bugünkü Ege Bölgesi ve İyonyalıların hem askeri hem de nüfus olarak hâkim olmaya çalıştıkları bölgeler, Pamfilya dediğimiz Antalya’nın doğusu, Likya ve Psidia, Helen yerleşiminin olduğu bölgelerdir. Bu bölgeler Türklerin Anadolu’da bulunduğu devirde Hamit, Teke ve Menteşe diye adlandırılan beylikler yöresidir. Başta kıyı bölgeleri dâhil olmak üzere, Anadolu’nun doğusu, ortaları ve Karadeniz, Klasik Yunan çağı boyunca kolonize edilmiştir. Helen kolonizasyonu İtalya’da da kıyılara, Sicilya’ya ve Güney İtalya’ya yerleşmişti. İç kısımlar içinse, bu söz konusu değildir. Doğu Anadolu’da ve İç Anadolu’nun doğuşu ve batısında Helen yerleşimi yoktur ve orada farklı yapılanmalar vardır. Yer adlarından da anlaşılıyor ki batı bölgeleri de dâhil olmak üzere, Anadolu’da farklı kavimlerin yapılanmaları söz konusu. Bu yer adlarının ne anlama geldiğini bilmeyen İçişleri Bakanlığı’ndaki komisyonlar bu isimlerin hepsini kendilerince değiştirmiş ve Türkçe adlar vermiş.

1

dk.

Göktürklerde Osmanlı’yı görebilir miyiz?

29 Haziran 2021

Göktürklerde Osmanlı’yı görebilir miyiz?

Hegelci bir bakışla tarih çizgisinden söz edersek, Almanlardan çok Slav milletleri 19. asır tarihçiliğini belirlemiştir. Bunu abartılardan kaçınarak ve bir ihtiyat koyarak söyleyebiliriz. Âdeta o geçmiş asırlar boyunca Göktürkler, Selçuklular, birtakım “tavaif-i mülûk” dediğimiz Asya'daki devletlerimiz sanki Hegelyan bir çizgi üzerinde Osmanlı Devleti’ni ve Osmanlı medeniyetini inşa etmek için tarihi yolculuklarını yapmışlardır. Böyle bir tarihsel misyon söz konusudur. Ve bütün bunlar dolayısıyla da Türkiye bugün Türkiye Cumhuriyet Devleti’dir. Bu da ne demektir? Osmanlı Devletinin mirası Türklere yüklenmiştir. Her anlamıyla ordumuzla, bürokrasimizle, hatta 1853- 1856 Kırım Savaşı’ndan itibaren yaptığımız borçlarımızla. Biliyorsunuz Türkiye Cumhuriyeti ilan edildikten sonra borçlarını inkâr etmemiştir. Türkiye, Sovyetler Birliği gibi yapmadı. Sovyetler “Çarın borcu bizi ilgilendirmez” demiş, borçları reddetmiştir. Bu tavır SSCB’nin uluslararası ilişkilerini sekteye uğrattığı gibi bir müddet sonra da Rusya bunu ödemek zorunda kaldı. Borcu 70 sene geçse de ödediler. Kimse borcunu bırakmaz, siz de ödemek zorunda kalırsınız. Türkiye, o zamanki fakir Türkiye, o zamanki tahıl ülkesi Türkiye, Osmanlı borçlarını yüklenmiştir, öyle ki bu borçların teorik ve pratik olarak büyük bir kısmını da Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları dışında kalan eski vilayetlerin yaptığı bellidir. Yani Halep’in, Şam’ın, Lübnan’ın, Beyrut’un altyapısını bu devlet yapmıştır. Rumeli’deki birtakım müesseseleri bu devlet kurmuştur. (Borçlar o yeni devletlerin ödeme kapasitesine bırakılmamıştır. Bu borçları ödesinler denmemiştir.)

1

dk.

Timur'un Doğu Roma’ya (Bizans) yaklaşımı nasıldı?

29 Haziran 2021

Timur'un Doğu Roma’ya (Bizans) yaklaşımı nasıldı?

Timur Bizans’la kavga etmiyor. Timur’dan önce Bizans’ı özellikle Marmara Bölgesi’ne iteleyen, güçsüzleştiren Osmanlı’ydı. Ayrıca onun Memluklarla da çatışmaya fırsatı olmadı. Timur’un Anadolu’ya yönelmesine neden olan şey ne Bizans ne de Batıydı. Onun asıl hedefi Osmanlı Türkleriydi. Bu da Türk tarihi için dönüm noktalarından biridir. Ama şunun üzerinde duralım; Timur’un Batı ile çok sıcak, dostane ilişki kurduğu da doğru değil. Muasır Özbek tarih yazıcılığının bazı mensuplarının ileri sürdüğü “Avrupa’yı Timur’un kurtardığı” iddiası doğru değildir. Özbek âlimler bir araya gelerek bu çerçevede bir bildiri de yayınladılar. Bu tabii aşırı bir görüştür, zamancı bir görüştür. Yani emik değil, etik bir yöntem ve yaklaşımdır. Dıştan bakışta bile kendi zamanına, kendi şartlarına göre biçimlendirilmiş bir yorumdur. Timur’un Bizans ile olan münasebetleri, Yıldırım Bâyezid’in İstanbul’u kuşattığı ve Osmanlı’nın Anadolu ile Rumeli’deki gücünü pekiştirdiği bir dönemde yoğunlaşmıştır. Bizans İmparatoru Manuel II Palaiologos, Osmanlı baskısı altında çaresiz kalınca, doğudan yükselen bu büyük gücü bir kurtarıcı olarak görmüştür. Timur da Batı’ya yönelirken Bizans’ı tamamen ortadan kaldırmak yerine, onları Osmanlı’ya karşı bir "içeriden müttefik" olarak konumlandırmayı tercih etmiştir. Bu yaklaşım, Timur’un rakiplerini zayıflatmak için çevreleme politikasının bir parçasıdır. Ankara Savaşı'na (1402) giden süreçte Timur ve Bizans arasında yoğun bir elçi trafiği yaşanmıştır. Timur, Bizans imparatorundan Osmanlı’ya ödediği vergiyi kendisine vermesini ve Bizans topraklarının kendisine tabi olmasını talep etmiştir. Bizans ise Osmanlı tehdidini bertaraf etmek adına Timur’un üstünlüğünü (vasallık statüsünü) kabul etmeye hazır olduğunu bildirmiştir. Timur’un bu süreçteki temel amacı, Hıristiyan dünyasıyla bir din savaşı başlatmak değil, Osmanlı’yı arkadan kuşatacak diplomatik kanalları açık tutmaktır. 1402’de Yıldırım Bâyezid’i mağlup eden Timur, Anadolu’da bir süre kalmış ve bu süreçte Hıristiyan dünyasına bir mesaj vermeyi ihmal etmemiştir. Osmanlıların yıllardır alamadığı, Rodos Şövalyeleri’nin elindeki İzmir’i kısa sürede fethederek "Gazi" unvanını pekiştirmiştir. Bu hamle, Bizans’a ve Avrupa’ya "Sadece Müslümanlarla değil, gerekirse sizinle de savaşırım" mesajı taşırken, aynı zamanda Bizans’ın hayatta kalmasını sağlayarak bölgedeki otorite boşluğunu kendi lehine yönetmiştir. Timur çekildikten sonra Bizans, Osmanlı’nın girdiği Fetret Devri sayesinde yarım asır daha ömrünü uzatabilmiştir.

2

dk.

Altın Orda Devleti'ni Türk devleti olarak nitelendirmek doğru mudur?

29 Haziran 2021

Altın Orda Devleti'ni Türk devleti olarak nitelendirmek doğru mudur?

Altın Orda doğrudan doğruya Cengiz Han sülalesinin Doğu Avrupa’ya ve Rusya’ya, bir bakıma bugün Rusların, Ukraynalıların ve Kırım’ın bulunduğu bölgeye hediye ettiği bir alt devlet ve medeniyet dönemidir. Tatar ismini benimseyen Kıpçak Türklerinin devleti olan bu yapı, aynı zamanda Doğu Avrupa’nın da son Türk imparatorluğudur. Zirvede olduğu dönemde Kazakistan ve Sibirya gibi Asya ülkelerine de taşan devlet, zaman zaman Balkanların büyük kısmı ile Polonya’ya kadar da yayılmıştır. Kiev Rusya’sının 1240 yılında Batu Han tarafından alınmasıyla kuruluşu tamamlanan bu devletin başkenti, Volga üzerinde bulunan Saray şehridir. Altın Orda’nın içinde Kıpçaklar ağırlıklıdır. Kançılaryada tamamıyla Uygur kâtipler kullanılmaktadır ve terimler tamamıyla Türkçedir. Moğolca kelimeler istisnaidir, “Saray” gibi bina veya Yamçik gibi vergi adları Moğolcadır. Altın Orda Devleti diğer vassallar gibi Karakurum’daki Büyük Han’a tabidir. Tabiatıyla burada çok önemli bir sorun vardır, Altın Orda’nın kurucuları ve savaşçıları içinde Moğol Tatarlar azınlıkta oldukları için öbürkülerin arasında erimektedirler. Altın Orda’ya bilhassa Memluklar sayesinde İslam propagandası ve misyonerliği girdiği için başta Batu Han bu akıma kayıtsız kalmamış ve îlhanlılardan daha çabuk, daha önce hızla İslamlaşmışlardır, bu sırada Moğol unsur da giderek kaybolmuş, erimiştir. Batu Han’ın küçük kardeşi Berke Han’ın Müslümanlığı kabul etmesiyle Altın Orda tam manasıyla bir Türk-İslam devleti haline gelmiştir. Fakat burada artık Altın Orda’nın Moğol olmadığını da belirtmek zorundayız. Birtakım klasik Rusya tarihçileri “Mogalska-Tatarska İga” boyunduruğu diyorlar. Peki Moğol ile Tatar’ı neden ayırıyorlar ve Tatar unvanını neden bütün Kıpçaklara ad diye vermiyorlar? Burada sadece onların historik, filolojik bilgisizliğinden daha çok bizatihi o zamanki Kıpçak kabilelerin de bu ismi benimsemelerinin bir rolü vardır. Yani pek içinde olmadıkları bir kimliği sahiplenmişlerdir. Nitekim benzer bir vaka da Emir Timur’un Cengiz Han soyuna akrabalık merakı yüzünden Hind’de yaşanmıştır. Bunlar kendilerinde o mirası gördükçe halk da onlara “Moğol” veya “Mugal” yakıştırması yapmıştır. Sonraki Ingiliz idaresinin bu unvanı (Mugal) kullanışında gerçekten emperyalist asimilasyon politikası mı rol oynuyor, yoksa doğrudan doğruya mahalli kullanıma itaat mi ediliyor (çünkü İngilizlerin öyle bir gelenekleri vardır) tartışılır. Her halükârda Hind hükümdarlarına, Babür Devleti’ne ve o kurulan teşkilata Moğol demek ne kadar manasızsa, benzer bir şeyi Altın Orda’ya hamletmek de pek anlamlı sayılmamalıdır.

2

dk.

Türklerin tarihi derli toplu olarak ne zaman başlar?

29 Haziran 2021

Türklerin tarihi derli toplu olarak ne zaman başlar?

Bilinen yazılı Türk tarihi aşağı yukarı 12 asır almaktadır. Parantez açarak söylüyorum, daha önce umumiyede Orhun yazıtlarını ve diğer yazılı kaynakları irdeler ve derdik ki “Türklerin tarihi kendi ifadeleriyle 8. asrın ortalarında başlıyor, bunun dışında Türkler hakkında bilgileri başka milletlerden ve edebiyatlardan öğreniyoruz.” Son araştırmalar gösterdi ki, bizzat Orhun bölgesinde bile bu yazıtların tarihi iki asır kadar geriye gitmektedir. Göktürklük bu stepin ortasında Moğollarla komşu olan varlık tarafından kurulmuş abide ve taşlar yığını değildir. Şu anda bile çok çarpıcı bir biçimde tarihi bilgimiz ve yorumumuz değiştirilmek durumundadır. O takdirde şunu söylemek gerekiyor. 12 asırlık Türk tarihi içinde yani Türkçe kaydedilmiş Türk tarihi içinde Osmanlı tarihi ve Osmanlı devlet yapısı bir zirveyi temsil eder. Türklerin kökenleri Hunlara (M.Ö. 3. yüzyıl) ve daha eski bozkır kültürlerine dayansa da, tarihin "derli toplu" olarak başlaması 552 yılında Göktürk (Kök Türk) Kağanlığı'nın kuruluşuyla kabul edilir. Bu dönemin en büyük farkı, tarihte ilk kez bir devletin kendi isminde "Türk" kelimesini siyasi bir kimlik olarak kullanmasıdır. Bumin Kağan önderliğinde Avar hakimiyetine son verilerek kurulan bu devlet, dağınık haldeki Türk boylarını tek bir bayrak altında toplamış ve "Türk" adını bir üst kimliğe dönüştürmüştür. Bir milletin tarihinin derli toplu takip edilebilmesi için en önemli kriter yazılı belgelerdir. 8. yüzyılın başlarında dikilen Orhun Abideleri (Kül Tigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk yazıtları), Türk tarihinin ilk yazılı belgeleri olarak kabul edilir. Bu yazıtlar sayesinde Türklerin devlet anlayışı, sosyal yapısı, dili ve hatta kendilerine dair tarih bilinci ilk kez bizzat kendi ağızlarından günümüze ulaşmıştır. Bu abidelerle birlikte Türk tarihi, sadece dış kaynakların (Çin, Bizans, Pers) anlattığı bir hikâye olmaktan çıkmış, özgün bir kimlik kazanmıştır. Türk tarihinin bu derli toplu başlangıcı, sadece bir bölgeyle sınırlı kalmamış; Göktürklerden itibaren Türk boylarının batıya doğru hareketiyle dünya tarihinin seyrini değiştirmiştir. Hunların başlattığı ancak Göktürklerin kurumsallaştırdığı devlet geleneği, daha sonra Selçuklular ve Osmanlılar gibi cihan şümul imparatorlukların temel taşı olmuştur. Bugün Sibirya’dan Avrupa içlerine kadar uzanan geniş coğrafyadaki Türk varlığı, işte bu 6. yüzyıldaki siyasi birleşmenin ve Orhun’da taşa kazınan o güçlü iradenin sonucudur.

2

dk.

Bu coğrafyaya başından beri Türkiye mi deniyordu?

29 Haziran 2021

Bu coğrafyaya başından beri Türkiye mi deniyordu?

Hayır, Otlukbeli Savaş’ına kadar, çoğunlukla Doğu Anadolu’ya bu adı verirler. Otlukbeli’nde, Selçuklu hâkimiyetinin Moğollar ve Timur’dan sonraki varislerinden biri olan Uzun Hasan yenilince, Akkoyunlu Devleti’nin aşiretleri İran yaylasına göçtüler ve Azerbaycan’a çekildiler. Onlardan boşalan yerlerde, zaten orada bulunan Kürtler ve bir takım yerleşik şehirlerde yaşayan Ermeniler ve Türkler kaldı. O dönemde Anadolu, boş bir bölgedir ve İran yaylasından akan nüfusun yerleşimine açık bir haldedir. Tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış olan bu topraklar, üzerinde yaşayan her toplulukla birlikte yeni bir isim kuşanmıştır. Bugün gururla kullandığımız "Türkiye" ismi, sanılanın aksine bizim kendimize verdiğimiz bir isimden ziyade, bu topraklara dışarıdan bakanların yakıştırdığı bir kimliktir. Anadolu’nun "Küçük Asya"dan "Turchia"ya dönüşümü, bin yıllık bir yerleşme ve kabullenilme öyküsüdür. Türklerin gelişinden önce bu coğrafya, Batılı kaynaklarda ağırlıklı olarak "Asia Minor" (Küçük Asya) olarak anılıyordu. Grek dünyası ise güneşin doğduğu yönü işaret ederek buraya "Anatolia" (Doğu/Güneşin Doğduğu Yer) ismini vermişti. Bizans döneminde de bu isimlendirmeler korunmuş, bölge bir Roma toprağı olarak görülmüştü. Ancak 1071 Malazgirt Zaferi ile başlayan büyük göç dalgası, sadece bölgenin demografisini değil, haritalardaki adını da kökten değiştirecekti. İlginç bir tarihsel paradoks olarak, bu topraklara "Türkiye" diyen ilk kesim Türkler değil, İtalyan tüccarlar ve Haçlı seferlerine katılan Batılılardı. 11. yüzyılın sonlarından itibaren Anadolu’nun içlerine giren Haçlılar, karşılarında buldukları yoğun Türk nüfusu ve askeri gücü karşısında burayı "Turchia" (Türklerin ülkesi) veya "Turcomannia" olarak adlandırmaya başladılar. Cenevizli ve Venedikli tüccarların ticaret rotalarında bu isim kalıcı hale geldi. Yani dünya bizi bizden önce "Türkiye" olarak tanımıştı. Türkler ise bu coğrafyaya yerleştiklerinde ona çok daha kapsayıcı ve politik bir isim verdiler: "Diyar-ı Rum" (Roma Toprağı). Selçuklu sultanları kendilerini "Sultan-ı Rum" olarak tanımlarken, aslında Roma (Bizans) mirasının üzerine oturduklarını ve o büyük medeniyetin yeni sahipleri olduklarını vurguluyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de "Devlet-i Aliyye" (Yüce Devlet) ismi tercih edilirken, Batı dünyası haritalarında ısrarla "Empire of Turkey" (Türkiye İmparatorluğu) ifadesini kullanmaya devam etti. yüzyılın sonlarında gelişen Türkçülük akımıyla birlikte, "Türkiye" ismi entelektüel çevrelerde ve edebiyatta bir kimlik simgesi haline dönüştü. Kurtuluş Savaşı döneminde kurulan meclisin adının "Türkiye Büyük Millet Meclisi" olarak belirlenmesi, bu ismin artık resmi bir devlet kimliği olarak benimsendiğinin en somut kanıtıydı. 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla, dış dünyanın yüzyıllardır kullandığı bu coğrafi terim, ulus-devletin sarsılmaz ismi olarak tescillendi.

2

dk.

Kırım hanlarının Cengiz Han soyundan geldiği doğru mudur?

29 Haziran 2021

Kırım hanlarının Cengiz Han soyundan geldiği doğru mudur?

Doğrudur. Kırım hanlarının, Cuci ulusundan, yani Cengiz’in büyük oğlu Cuci Han soyundan gelen Türkleşmiş Moğollar oldukları kabul edilir. Bunlar Cengiz Han’ın soyundan gelmekteydiler ve bunu her fırsatta vurgulamışlardır. Bu noktaya hususiyetle dikkat etmek lazım; Osmanlı devlet kayıtlarında kendilerinden “Sülale-i Cengiziyye” olarak söz edilen Giraylar, mesela Osmanlıların soylarının tükenmesi durumunda devleti idare etmeye aday hanedanın temsilcileridirler. Bu kuralın, bir anlamda bu şekilde aileyi de kontrol altına almayı hedefleyen Fatih Sultan Mehmed tarafından konulduğunu biliyoruz. Hanlığın idaresi hep de bu ailenin elinde kalmıştır. Osmanlıların hâkimiyeti altında oldukları dönemde de kimin han olarak tahta çıkacağına Osmanlı padişahı karar vermekte olsa da, her zaman Giraylardan biri olmuştur bu. Yani Kırım’ın hâkimiyeti her zaman Giraylar ailesinin elinde kalmıştır. Tabii bu durum da hiç kuşku yok ki Cengiz Han soyundan gelmenin idareye sağladığı meşruiyyet ile yakından ilgilidir.

1

dk.

Kırım’ın Osmanlı tabiliğine geçişi nasıl oldu?

29 Haziran 2021

Kırım’ın Osmanlı tabiliğine geçişi nasıl oldu?

Bu tabilik öyle birdenbire olmuş bir şey değil, bir süreç var orada. Onu gözden kaçırma tehlikesine düşmemek lazım. Kırım Hanlığı’nın gerçek kurucusu sayılan Hacı Giray, hanlığını 1441'de kurmuştu. Fakat Hacı Giray 1466’da ölünce oğulları taht kavgasına düştü. Mengli Giray ile kardeşi Nurdevlet Han arasında bir hâkimiyet mücadelesinin yaşandığı bu süreçte Kırım ile Osmanlı arasındaki münasebetlerin de başladığını görüyoruz. Bu dönemde Mengli Girayın önce kardeşi karşısında mağlup ve başarısız olup zor günler geçirdiğini, 1467’ye gelindiğinde ise hanlığın idaresini ele geçirdiğini görüyoruz. Ama burada kalıcı bir başarı olmadığı görülüyor. Netice olarak 1474’de iç mücadeleler dolayısıyla Cenevizlilere sığınıyor, fakat Cenevizliler kardeşi ile anlaşıp onu hapsediyorlar. Osmanlı’nın bölgede siyasî bir aktör olarak ortaya çıkması da bu olay ile ilgili zaten. Yani bu bir yerde Kırım’ın iç sorunları ile de alakalı. İşte Mengli Giray Cenevizlilere karşı OsmanlIlardan yardım istiyor. Söz konusu yardım talebini bir tür davet olarak da görebiliriz. Nitekim bunun üzerine Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed 1475’de Gedik Ahmed Paşayı bir donanma ile gönderip Kefeyi ve Kırım sahillerindeki Cenevizlilere ait bütün limanları fethettirmiştir. Tabii o kadarla da kalınmıyor burada. Osmanlı idaresi, Cenevizliler tarafından hapse atılan Mengli Giray'ı ise hapsolmaktan kurtararak hanlığın başına getiriyor ve böylece de tabiiyet ilişkisi somut bir veçheye bürünüyor. Kırım Hanlığı’nın Osmanlılara tabi olmasından sonra doğal olarak taraflar arasındaki ilişkiler daha da yoğunlaşıyor. Normal olan da budur. Bakıyorsunuz, Osmanlı sultanına tabi olmayı kabul eden Mengli Giray ile Kırım Hanlığı ilk defa 1484 ’de II. Bayezid’in Akkirman seferine katılarak işbirliği yapıyor ve böylece başlıyor Kırım’ın Osmanlıya iştiraki. Bundan sonra Osmanlıların Avrupa’ya yaptıkları seferlerde Kırım hanlarının ordularıyla bulunmaları gelenek haline geliyor. Bunu biliyoruz. Öte yandan kısa zaman içerisinde Kırım hanları Osmanlı padişahları tarafından tayin edilmeye ve Kırım kuvvetleri Osmanlı ordusunun çıktığı seferlere katılmaya başlıyor. Tabii bu böyle kalmıyor, daha ileri gidiliyor, mesela bakıyorsunuz, Kırım ile Osmanlı arasında sıhriyet de kuruluIuyor. Mevcut tarihçi görüşüne göre: Mengli Giray, I. Selim’e (Yavuz) kızını verip Hanedan-ı Al-i Osman ile akraba da oluyor sonraki aşamada.

2

dk.

Kırım Hanlığı nasıl bir devletti?

29 Haziran 2021

Kırım Hanlığı nasıl bir devletti?

Kırım Hanlığı 1400’lü yılların başlarında kurulmuş bir Tatar devletidir, diyebiliriz. Bu hanlık Altın Orda Hanlığı’nın tarihe karışmasından sonra Deşt-i Kıpçak’ta ortaya çıkmış olan hanlıklardan biri ve en uzun ömürlü olanıdır. 1427 yılından 1783’e kadar varlığını devam ettiren Kırım Hanlığı, bu süre içerisinde 1 Haziran 1475’ten 21 Temmuz 1774’e kadar da 299 sene Osmanlılara tabi bir devlet olarak varlığım sürdürmüştür. Bu çerçevede, bir anlamda Kırım Hanlığı’nın Altın Orda’nın varisi olduğunu söylememizde bir mahzur yoktur. Zaten devlet de daha önce, 1239 yılında Altın Orda Devleti’nin kontrol altına aldığı Karadeniz kıyısı dışında kalan iç kesimlerde kurulmuştu. Hanlığın payitahtı 15. asırda Kyer olsa da, daha sonra bu değişti ve Bahçesaray baş şehir oldu. Yönetim Giraylar Hanedanı olarak bilinen ailenin elindeydi. Kırım Hanlığı’nın hükümdarlarına “han,” bunların veliahtlarına ise “kalgay” denirdi. Kalgay, Akmescit’te, yani hanlığın en büyük şehrinde otururdu. Öte yandan hanzâde denilen şehzadeler de vardı ve bunlar doğduktan sonra 6, 7, 8 yaşlarına geldikleri vakit alınıp Kafkasya’ya götürülür, binicilik ve silah eğitimi alıp on sene kadar da oralarda ikamet ettikten sonra geri dönerlerdi. Osmanlı tabiiyeti altında olduğu dönemde Kırım Hanlığı iç yönetiminde bağımsızdı. Kefe şehrinde beylerbeyi payesiyle bir Osmanlı paşası oturur, buradan Kırım Hanlığı’nın içişlerini denetlerdi. Yani böyle bir tekâmül izlemiştir Kırım Hanlığı’nın siyasî serencamı.

1

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png

'Keyifli Tarih' parolası ile yayın hayatına başlayan Sanal Tarih, bilgiye ulaşabileceğiniz en hızlı ve en güvenli internet adresidir. Tarihi ve güncel konular üzerine özel hazırlanmış dosyalar, makaleler, kültür-sanat yayınları ve ansiklopedi maddeleri ile akademisyenlerin yazıları eşliğinde yaşanmış tarihi öğrenmek adına gerçeğe vakıf olacağınız bir tarih platformudur.

  • X
  • Youtube
  • Beyaz Instagram Simge
  • TikTok
  • Spotify

© 2015 - 2026 Vida Medya. Her hakkı saklıdır.

Bu sitede yer alan yazı, makale, fotoğraf, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. Vida Medya ve Ticaret Limited Şirketi'nin yazılı izni olmaksızın sitede yayımlanan eserler kısmen veya tamamen kaynak gösterilerek dahi çoğaltılamaz, yayımlanamaz, işlenemez, umuma iletilemez ve temsil edilemez.

bottom of page