top of page
Emre Özdemir
16 Eylül 2025
Milli Mücadele’nin Sessiz Gücü Alaşehir
Milli Mücadele tarihimiz denildiğinde çoğumuzun aklına Sivas ve Erzurum Kongreleri gelir. Oysa Anadolu’nun farklı köşelerinde, belki de adı çok duyulmayan ama direniş ruhunu ateşleyen başka kongreler de yapılmıştır. İşte Alaşehir Kongresi, onlardan biridir. 16-25 Ağustos 1919 tarihleri arasında toplanan bu kongre, Batı Anadolu’daki direnişin örgütlenmesi açısından hayati bir dönemeçtir. O günlerin koşullarını düşünün: İzmir işgal edilmiş, Yunan ordusu hızla Anadolu içlerine doğru ilerliyor. Halk endişeli, köyler boşaltılıyor, yer yer direnişler başlıyor. İşte böyle bir ortamda Alaşehir’de bir araya gelen temsilciler, aslında çaresizlikten doğan bir cesareti ete kemiğe büründürüyordu. “Bu işgal böyle sürüp gidemez, biz de bir şey yapmalıyız” diyerek yola çıkmışlardı. Kongrede alınan kararlar, belki Sivas’taki kadar büyük yankı uyandırmadı ama bölge insanına umut verdi. Batı Anadolu’da savunma birlikleri kurulması, milislerin daha organize hale getirilmesi ve işgale karşı birlikte hareket edilmesi, kongrenin en önemli çıktılarıydı. Bir başka deyişle Alaşehir Kongresi, “yerel” gibi görünen ama aslında “ulusal” mücadeleye giden yolun taşlarını döşeyen adımlardan biriydi. Ne yazık ki tarihin adaleti biraz acımasızdır. Alaşehir Kongresi, çoğu ders kitabında birkaç satırla geçiştirilir. Oysa Anadolu insanının işgale karşı gösterdiği refleksi, kendi kaderine sahip çıkma iradesini göstermesi bakımından büyük bir anlam taşır. Bana kalırsa, bu kongreler “milli iradenin yerelden merkeze doğru yükselişini” simgeler. Bugün geriye dönüp baktığımızda, Alaşehir’de toplanan o insanları hayranlıkla anmamak mümkün değil. Ne imkânları vardı, ne de ellerinde büyük bir güç… Ama bir milletin haysiyetini, bağımsızlık tutkusunu taşımaya yetecek kadar yürekleri vardı. İşte asıl mesele de buydu. Belki de biz, Alaşehir Kongresi’ni unuttukça bir şeyleri eksik bırakıyoruz. Çünkü tarih sadece büyük zaferlerden değil, küçük ama cesur adımlardan da oluşur. Alaşehir’de atılan o adım olmasa, belki Sivas’ta, Erzurum’da alınan kararların da zemini bu kadar güçlü olmayacaktı. Sonuçta Alaşehir Kongresi, bize şunu hatırlatıyor: Bağımsızlık mücadelesi, bir avuç insanın cesaretiyle başlar. Ve o cesaret, bir milletin kaderini değiştirebilir.
2
dk.
21 Şubat 2025
Malcolm X Suikastı: 60 Yıl Sonra Hâlâ Çözülemeyen Gizem
Bugün, 21 Şubat 2025, insan hakları mücadelesinin en ikonik isimlerinden Malcolm X’in suikasta kurban gittiği günün 60. yıldönümü. 21 Şubat 1965’te, Harlem’deki Audubon Balo Salonu’nda, 39 yaşındaki Malcolm, ailesinin gözleri önünde vurularak öldürüldü. Bu trajedi, yalnızca bir liderin kaybı değil, aynı zamanda Amerika’daki ırkçılık karşıtı hareketin yönünü değiştiren bir kırılma anıydı. Peki, bu suikastın ardındaki gerçekler nelerdi? Altmış yıl sonra bile neden hâlâ tam olarak aydınlatılamadı? Malcolm X'in Martin Luther King, Jr. ile yaptığı tek buluşma, 26 Mart 1964. Malcolm X, ya da son yıllarında tercih ettiği adıyla El-Hajj Malik El-Shabazz, karmaşık bir yolculuğun kahramanıydı. Gençlik yıllarında suç dünyasında geçirdiği zamanın ardından İslam Milleti (Nation of Islam) ile tanıştı ve bu örgütte hızla yükseldi. Keskin zekâsı, etkileyici hitabet yeteneği ve ırk ayrımcılığına karşı sert söylemleriyle, siyah toplumu için bir umut ışığı haline geldi. Ancak 1964’te İslam Milleti’nden ayrılması, lider Elijah Muhammad ile ters düşmesi ve daha evrensel bir insan hakları vizyonu benimsemesi, hayatını değiştirdi – ve belki de sonunu hazırladı. Suikast Günü: Kanla Yazılan Bir Son 21 Şubat 1965 Pazar günü, Malcolm X, Müslüman Afro-Amerikan Birliği (Organization of Afro-American Unity) adlı yeni kurduğu oluşumun toplantısında konuşmak için sahneye çıktı. Eşi Betty Shabazz ve dört küçük kızı tribünlerde onu izliyordu. Saat 15:05 civarında, salonda bir kargaşa çıktı – bazıları bunun dikkat dağıtmak için planlanmış bir hareket olduğunu düşünüyor. Ardından, üç silahlı adam sahneye doğru ilerledi. Bir av tüfeği ve iki tabancadan açılan ateşle Malcolm’un vücuduna 21 kurşun isabet etti. Göğsünden, kollarından ve bacaklarından vurulan lider, olay yerinde hayatını kaybetti. Katiller, kaosun içinde kaçmayı başardı. Şüpheliler ve Adalet Arayışı Soruşturma sonucunda, İslam Milleti mensubu üç kişi – Talmadge Hayer (Mujahid Halim), Norman 3X Butler ve Thomas 15X Johnson – cinayetle suçlandı. Hayer, suçu itiraf etti ve diğer ikisinin olayla ilgisi olmadığını iddia etti. Buna rağmen, üçü de 1966’da ömür boyu hapse mahkûm edildi. Yıllar boyunca, Butler ve Johnson’ın masum olduğu yönünde kanıtlar ortaya çıktı. Tanıkların ifadelerindeki tutarsızlıklar, polis raporlarındaki boşluklar ve Hayer’in yalnız hareket etmediğine dair beyanları, davayı gölgede bıraktı. 2021’de, bu iki sanık resmen beraat etti, ancak bu karar, katillerin kim olduğu sorusunu yanıtlamaktan çok yeni sorular doğurdu. Komplo Teorileri ve Gölgedeki Eller Malcolm X suikastı, Amerikan tarihindeki en tartışmalı olaylardan biri olarak komplo teorilerine zemin hazırladı. En yaygın iddia, FBI’ın parmağı olduğu yönünde. 1960’larda, J. Edgar Hoover yönetimindeki FBI, Malcolm’u ve İslam Milleti’ni yakından izliyordu. COINTELPRO adlı program kapsamında, siyah liderleri etkisiz hale getirmek için gizli operasyonlar düzenledikleri biliniyor. Malcolm’un evi suikasttan günler önce bombalanmış, ancak polis yeterli koruma sağlamamıştı. Dahası, olay günü Audubon Salonu’nda alışılmadık derecede az sayıda polis bulunuyordu – oysa Malcolm tehdit aldığını bildirmişti. Bazıları, suikastın İslam Milleti’nin iç hesaplaşması olduğunu savunuyor. Malcolm’un Elijah Muhammad’ı eleştirmesi ve örgütten ayrılanlara yönelik tehditler, bu teoriyi destekliyor. Ancak, cinayetin profesyonelce planlanmış yapısı, daha büyük bir organizasyonun izlerini taşıyor gibi görünüyor. Yıllar sonra açıklanan belgeler, FBI ajanlarının olaydan haberdar olabileceğini, hatta belki de suikastı kolaylaştırdığını öne sürüyor. Yine de, kesin bir kanıt bulunamadı. Miras ve Günümüz Malcolm X’in ölümü, siyah özgürlük hareketinde bir boşluk yarattı. Onun radikal ama evrilen duruşu, Martin Luther King Jr.’ın barışçıl yaklaşımıyla birlikte, mücadelenin iki farklı yüzünü temsil ediyordu. Bugün, Malcolm’un fikirleri hâlâ yankı buluyor: Sistematik ırkçılığa karşı çıkışı, özsavunma hakkı savunusu ve küresel dayanışma çağrısı, yeni nesiller için ilham kaynağı. 21 Şubat 2025’te, bu suikastı anarken, yalnızca bir lideri değil, adaletin nasıl gölgelendiğini de hatırlıyoruz. Malcolm X’in şu sözü, belki de mirasının özünü yansıtıyor: “Hakikat, insanlık tarihindeki en güçlü silahtır.” Altmış yıl sonra, bu hakikati aramaya devam ediyoruz.
3
dk.
10 Ağustos 2025
Macaristan’ın Kalbine Vurulan Osmanlı Mührü: Estergon’un Fethi
Osmanlı tarihinin seferlerle dolu sayfalarında bazı kaleler vardır ki, alınışları yalnızca askerî bir zafer değil, aynı zamanda siyasî ve stratejik bir dönüm noktasıdır. Estergon Kalesi, işte bu kalelerden biridir. Tuna Nehri kıyısındaki bu sağlam yapı, Macaristan’ın adeta kalbi konumundaydı. Onu elinde tutan, Orta Avrupa’nın kapılarını kontrol edebilirdi. 16.yüzyıl sonlarında Osmanlı ile Avusturya arasındaki rekabet, “Uzun Savaş” olarak bilinen 1593-1606 Osmanlı-Habsburg mücadelesinde zirveye çıktı. 1595 yılında Sadrazam Koca Sinan Paşa, Osmanlı ordusunu Estergon önlerine getirdi. Kale, hem Tuna üzerindeki hâkimiyeti hem de Budin’e (Budapeşte) giden yolun güvenliği açısından kritik bir konumdaydı. Estergon, dönemin Avrupa’sında “ele geçirilmesi imkânsız” sayılan kalelerden biriydi. Surlarının kalınlığı, burçlarının yüksekliği ve nehirden gelen doğal savunma hattı, Osmanlı kuşatmasını zorlu bir sınava çevirdi. Ancak Osmanlı ordusu, topçu gücü ve sistemli kuşatma teknikleriyle üstünlük sağladı. Uzun süren top atışları, kalenin savunma hatlarını yıprattı; moral üstünlük Osmanlı tarafına geçti. Sonunda Estergon, Osmanlı sancağı altında kaldı. Bu fetihle Osmanlı, Macaristan’daki hâkimiyetini pekiştirdi ve Tuna Nehri üzerindeki stratejik üstünlüğünü sağlamlaştırdı. Ayrıca Estergon’un düşmesi, bölgedeki diğer kaleler üzerinde psikolojik baskı yarattı; Habsburglar savunma pozisyonuna çekildi. Estergon’un önemi yalnızca askeri değildi. Burası, Macaristan’ın Katolik başpiskoposluk merkeziydi. Dolayısıyla ele geçirilmesi, Osmanlı’nın Avrupa’daki dini-siyasi dengeleri de etkilemesi anlamına geliyordu. Kale, hem Osmanlı hem de Habsburg dünyasında bir “prestij meselesi” haline gelmişti. Fetih sonrası Osmanlı, kaleyi güçlendirdi; çevresine yeni savunma hatları ve askeri tesisler inşa etti. Ancak bu hâkimiyet kalıcı olmayacaktı. 1595 sonbaharında Haçlı ordusu Estergon’u geri aldı. Yine de bu kısa süreli Osmanlı varlığı bile, imparatorluğun Orta Avrupa’da ne kadar derinlere nüfuz edebildiğinin sembolü oldu. Estergon’un fethi, Osmanlı askerî tarihinin bir gerçeğini gösterir: Her kale, sadece taş ve topraktan ibaret değildir. Bazıları, bir imparatorluğun sınırlarını değil, iddiasını çizer. Osmanlı için Estergon da işte böyle bir iddianın nişanesiydi.
2
dk.
25 Ocak 2025
Zerdüştlük ve İslam: İnançların Kesiştiği Noktalar ve Kültürel Miras
Zerdüştlük ile İslam, her ikisi de Orta Doğu'dan çıkmış, monoteistik dinler olarak, birçok derinlemesine benzerlik ve etkileşim noktasına sahiptir. Bu dinlerin tarihi, felsefesi, ritüelleri ve modern zamanlardaki etkileri üzerine detaylı bir analiz yapmak, onların karmaşıklığını ve zenginliğini daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Tarihi Arka Plan Zerdüştlük: M.Ö. 6. yüzyılda İran'da Zerdüşt tarafından kurulmuştur. Ahameniş İmparatorluğu zamanında resmi din haline gelmiş, ancak İslam'ın yayılmasıyla önemli ölçüde gerilemiştir. Günümüzde, Zerdüştlük, İran, Hindistan (Parsi topluluğu) ve diaspora toplulukları aracılığıyla varlığını sürdürmektedir. İslam: 7. yüzyılda Mekke'de Hz. Muhammed tarafından kurulmuştur. Kısa sürede Arap yarımadasından çıkarak geniş bir coğrafyaya yayılmış, İran da dahil olmak üzere birçok bölgeyi etkilemiştir. Teolojik Benzerlikler ve Farklılıklar Tek Tanrı İnancı: Her iki din de tek bir tanrının varlığını kabul eder. Ahura Mazda (Zerdüştlük) ve Allah (İslam), her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve her yerde hazır ve nazır olan tanrılardır. İyi-Kötü Dualizmi: Zerdüştlükte, iyi ile kötü arasındaki mücadele Ahura Mazda ve Ahriman arasında geçer. İslam'da ise Allah ile Şeytan arasındaki mücadele olarak ifade edilir. Bu noktada fark, İslam'da Allah'ın mutlak güçte ve kötülüğün Allah tarafından yaratılmadığı, sadece insanın tercihleriyle ortaya çıktığı inancıdır. Ahiret ve Son Yargı: Zerdüştlükte ruh, ölümden sonra yargılanır ve cennet veya cehenneme gönderilir; İslam'da da benzer bir ahiret inancı vardır, ancak daha detaylı bir hesap verme süreci ve cennet-cehennem tanımları mevcuttur. Ritüeller ve Dini Pratikler İbadet Zamanları: Zerdüştlükte günde beş kez ibadet edilir, İslam'da da beş vakit namaz vardır. Bu, her iki dinde de günlük yaşamın ritmini belirler ve manevi temizliği teşvik eder. Temizlik: Zerdüştlükte ateşin kutsallığı ve temizliği, İslam'da abdest ve gusül ile paraleldir. Her iki dinde de manevi temizlik, ibadetin temel taşıdır. Kutsal Metinler: Zerdüştlükte "Avesta", İslam'da "Kur'an" kutsal metinlerdir. Her ikisi de inananların yaşam rehberidir ve peygamberlerin vahiylerini içerir. Kültürel ve Sosyal Etkileşimler Festival ve Kültürel Etkiler: Nevruz, hem Zerdüştlüğün hem de İslam'ın kutladığı bir bayramdır. İran kültüründe, İslam ile Zerdüştlük arasında birçok kültürel karışım görülür; örneğin, yemek kültürü, geleneksel kıyafetler ve bayramlar. Çevresel Bilinç: Zerdüştlükte doğa ile uyum içinde yaşamak esastır; İslam'da da dünya bir emanet olarak görülür ve çevreye saygı öğretilir. Bu, modern zamanlarda her iki dinin de çevresel hareketler üzerinde etkili olmasını sağlamıştır. Sosyal Adalet: Her iki din de sosyal adalet, eşitlik ve toplumsal iyilik üzerine vurgular yapar. Zerdüştlükte, iyi eylemlerle dünyayı daha iyi bir yer yapma, İslam'da ise zekat ve sadaka gibi yardımlaşma pratikleri bunun yansımalarıdır. Modern Zamanlarda Etkileşim ve Karşılıklı Anlayış Dini Diyalog: Günümüzde, Zerdüştlük ve İslam arasında diyalog ve karşılıklı anlayış girişimleri, her iki inanç topluluğunun barış içinde bir arada yaşamasına katkı sağlamaktadır. Kültürel Miras: İslam dünyası, Zerdüştlükten miras aldığı birçok kültürel unsuru içinde barındırmaktadır. Bu, özellikle İran ve Orta Asya'da görülür. Zerdüştlük ve İslam, tarihsel, teolojik ve kültürel açıdan birçok ortak noktaya sahip iki büyük dindir. Bu ortaklıklar, insanlığın ahlaki, etik ve manevi gelişimine katkıda bulunmuştur. Her ikisi de, yaşamın amacı, insanın doğayla ilişkisi ve toplumsal sorumluluklar üzerine derinlemesine düşünce ve uygulamalar sunar. Bu dinlerin arasındaki etkileşim, sadece geçmişte değil, günümüzde de barış, anlayış ve ortak yaşam için önemli bir temel oluşturur.
2
dk.
5 Temmuz 2025
Vatan mı Saltanat mı? Damat Ferit Paşa’nın Tarih Boyunca Silinmeyen İhaneti
Tarih, kimi isimleri onurla yüceltir, kimilerini ise ibretle anar. Damat Ferit Paşa, şüphesiz ikinci grupta yer alır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde defalarca sadrazamlığa getirilen bu kişi, özellikle Kurtuluş Savaşı karşısında aldığı tutumla tarih sahnesinde kara bir leke olarak anılmaktadır. Damat Ferit Paşa, Sultan Vahdettin’in en güvendiği isimlerden biriydi. Padişahın kız kardeşi Mediha Sultan’la evliydi; yani saraya “damat” sıfatıyla bağlıydı. Ancak onun etkisi sadece akrabalıktan ibaret değildi. İngiliz yanlısı bir çizgide yürüyen Ferit Paşa, 1919’dan itibaren işgalci güçlerle iş birliği içinde olan, “mütareke hükümetlerinin” başını çeken kişi oldu. En büyük zararı ise Milli Mücadele’nin başladığı yıllarda verdi. Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da başlattığı direnişi ilk günden itibaren hedef aldı. Onun gözünde Kuvâ-yi Milliye “eşkıya”, Ankara hükümeti ise “isyancı” idi. Oysa gerçek tam tersiydi: Anadolu halkı işgale karşı ayağa kalkarken, Damat Ferit Paşa İstanbul’da işgalcilerle kol kola dolaşıyor, İngiliz himayesi altına girmenin Osmanlı’yı kurtaracağına inanıyordu. En çarpıcı örneklerden biri, Sivas Kongresi sonrası , Anadolu’da oluşan direnişi bastırmak için çıkardığı idam fermanlarıdır. Mustafa Kemal ve arkadaşları hakkında gıyabında ölüm cezaları vermiştir. Hatta bu uğurda Anadolu’ya gönderdiği Kuvâ-yi İnzibatiye birlikleriyle Türk’e Türk’ü kırdırmaya çalışmıştır. 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması , Damat Ferit Paşa’nın ihaneti taçlandırdığı andır. Bu antlaşma, Osmanlı’yı fiilen sona erdiren, Anadolu’yu parçalayan, Türk milletinin geleceğini ipotek altına alan bir metindi. Ve Damat Ferit Paşa, bu anlaşmayı seve seve imzalayan kişi olarak tarihe geçti. Tüm bu eylemleriyle yalnızca bir siyasetçinin değil, aynı zamanda bir dönemin zihniyetinin özeti gibidir. Batı’ya teslimiyet, saraya sadakat ve halka yabancılaşma… İşte Damat Ferit’in siyasi portresi budur. Ancak tarih adaletlidir. Anadolu halkı bu ihaneti reddetti. Mustafa Kemal’in önderliğinde verilen mücadele, Sevr’i tarihin çöplüğüne gönderdi; Damat Ferit ise Londra’ya kaçtı ve 1923’te vatan topraklarından uzak, adı bir daha anılmak istenmeyecek şekilde öldü. Bugün Damat Ferit Paşa’yı anmak, bir düşmanı hatırlamak değil; ihanetin hangi yüzlerle, hangi kelimelerle ve hangi unvanlarla karşımıza çıkabileceğini anlamak içindir. Çünkü tarihten alınmayan ders, tekerrür etmeye mahkûmdur.
2
dk.
21 Ocak 2025
Osmanlı'nın Gizli Silahı: Diplomasi ve İstihbarat
Osmanlı İmparatorluğu, savaş meydanlarındaki başarıları kadar, diplomasi ve istihbarat alanındaki ustalığı ile de tarihe geçmiştir. Osmanlı'nın altın çağında, özellikle 16. yüzyılda, bu iki alanın kombinasyonu, imparatorluğun uzun süre ayakta kalmasını sağlamış ve dünya politikasında etkin rol almasına katkıda bulunmuştur. Diplomasi Osmanlı diplomasisi, tarih boyunca birçok farklı kültür ve devletle etkileşimde bulunarak, barışçıl yollarla sorunları çözmeyi hedeflemiştir. Osmanlı diplomatları, Batı'da, Doğu'da ve hatta Uzak Doğu'da, hakimiyet alanlarını genişletmek veya korumak için karmaşık anlaşmalar imzalamışlardır. Örneğin, 1536'da Kanuni Sultan Süleyman döneminde Fransa ile imzalanan Kapitülasyon Antlaşması, hem ekonomik hem de siyasi anlamda Osmanlı'nın Avrupa'daki pozisyonunu güçlendirmiştir. Bu antlaşma, Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa devletleri arasında denge politikası yürütmesine olanak tanımıştır. Bu diplomasi anlayışı, sadece savaşları kazanmak veya toprak kazanmak değil, uzun vadeli barış ve işbirliği ortamı yaratmayı amaçlamıştır. Osmanlı elçileri, sadece diplomatik ilişkileri sürdürmekle kalmamış, aynı zamanda kültürel alışverişin de öncüleri olmuşlardır. İstihbarat Osmanlı'nın istihbarat ağı, belki de modern zamanların casusluk öykülerine ilham vermiştir. 16. yüzyılın başlarında, Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki en büyük rakibi Habsburg İmparatorluğu'ydu ve bu rekabet, istihbarat savaşlarını da beraberinde getirmişti. Osmanlı, diplomatik temsilcilerinin yanı sıra, casuslar, yabancı ülkelerdeki Müslüman topluluklar ve hatta Avrupa'daki gizli ajanlar aracılığıyla bilgi toplamıştır. Bu istihbarat, savaş zamanında düşmanın hareketlerini önceden bilmek, barış zamanında ise ekonomik ve politik avantajlar elde etmek için kullanılmıştır. Diplomasi ve İstihbarat İlişkisi Diplomasi ve istihbarat, Osmanlı'da birbirini tamamlayan iki önemli unsurdur. Diplomatik ilişkilerin güçlü olması, istihbaratın daha rahat toplanmasını sağlamış; istihbarat ise diplomatinin daha etkili yürütülmesine yardımcı olmuştur. Bu sinerji, Osmanlı'nın sadece askeri güce dayanmayan, daha karmaşık bir devlet yönetimi modeli geliştirmesini mümkün kılmıştır. Örneğin, 1571'de İnebahtı yenilgisinden sonra, Osmanlı'nın hızlı bir şekilde toparlanmasında, diplomasinin yanı sıra, Venedik ve diğer Avrupa devletlerinin iç işleyişi hakkında topladığı bilgilerin büyük rolü olmuştur. Sonuç Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihi, sadece kılıçla değil, kalemle de yazılmıştır. Diplomasi ve istihbarat, Osmanlı'nın dünya sahnesindeki varlığını ve etkisini belirleyen ana unsurlardan olmuştur. Bu iki silah, Osmanlı'nın karmaşık bir coğrafyada yüzyıllar boyunca varlığını sürdürmesine, barış zamanlarında refahı artırmasına ve savaş zamanlarında bile stratejik avantajlar elde etmesine olanak tanımıştır. Bu gizli silahlar, bugünün dünyasında bile incelenmeye değer dersler sunmaktadır.
2
dk.
bottom of page
.png)





