top of page

Onur Şişman

Türk Tarihinde Yönetim Biçimleri ve Değişimler

27 Ekim 2024

Türk Tarihinde Yönetim Biçimleri ve Değişimler

Türk tarihi, yönetim biçimleri açısından oldukça zengin ve dinamik bir geçmişe sahiptir. Bu köşe yazısında, Türklerin tarih boyunca benimsediği yönetim sistemlerini ve bu sistemlerin nasıl evrildiğini inceleyeceğim. 1. Göçebe Dönem ve İlk Devletler: Türk tarihinin başlangıç noktası, Orta Asya'daki göçebe yaşam biçimine dayanır. Bu dönemde Türkler, kabile liderleri tarafından yönetiliyordu. Kağan veya Han unvanı taşıyan bu liderler, savaş ve fetihlerle güçlerini pekiştirirlerdi. İlk Türk devletlerinden olan Hun İmparatorluğu, Göktürk Kağanlığı ve Uygur Kağanlığı gibi yapılar, merkeziyetçi bir yönetim anlayışına sahipti. Bu yönetim biçimi, hem askeri hem de sivil alanda güçlü bir liderlik gerektiriyordu. 2. İslamiyet'in Kabulü ve Selçuklu Devleti: İslamiyet'in kabulüyle birlikte, Türk yönetim biçimi de dönüşüme uğradı. Selçuklu İmparatorluğu, İslami yönetim prensiplerini benimseyerek, sultanlık sistemini geliştirdi. Bu dönemde, İslami hukuk (Şeriat) ve geleneksel Türk yönetim anlayışı bir araya gelerek, daha karmaşık bir idari yapı ortaya çıktı. Vezirler ve ulemalar, devlet işleyişinde önemli roller üstlendi. 3. Osmanlı İmparatorluğu: Osmanlı Devleti, yönetimdeki bu karmaşık yapıyı daha da geliştirdi. Merkeziyetçi bir yapıyla başlayan Osmanlı, zamanla eyaletler ve sancaklar aracılığıyla geniş bir imparatorluk yönetimini gerçekleştirdi. Padişah, mutlak bir güç olarak görülse de, Divan-ı Hümayun gibi kurumlar, danışma mekanizmaları olarak işlev gördü. Bu dönemde, devşirme sistemi ile yetiştirilen yöneticiler ve askerler, devletin bürokratik ve askeri yapısının omurgasını oluşturdu. 4. Modern Dönem ve Cumhuriyet: Osmanlı'nın son dönemlerinde başlayan reform hareketleri, cumhuriyetin ilanıyla birlikte demokratik yönetim biçimlerine geçişi hızlandırdı. Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, laik, demokratik ve hukuk devleti ilkeleri üzerine inşa edildi. Bu dönemde, tek partili sistemden çok partili sisteme geçiş, demokratik yönetim biçimlerinin evriminde önemli bir dönüm noktası oldu. Türk tarihi, yönetim biçimleri açısından birçok dönüşüm geçirmiştir. Göçebe yaşamdan merkezi imparatorluklara, sonra da modern demokratik sistemlere evrilen bu süreç, Türk toplumunun ve devlet yapısının ne kadar esnek ve adaptif olduğunu göstermektedir. Her dönemin kendine has zorlukları ve fırsatları, Türk yönetim biçimlerinin evriminde belirleyici olmuştur. Bu tarihsel yolculuk, günümüzdeki yönetim pratiklerinin ve siyasi sistemlerin anlaşılmasında da önemli ipuçları sunar.

2

dk.

Lozan Ne Değildir?

24 Temmuz 2022

Lozan Ne Değildir?

Yazıya asıl girişi yapmadan önce Lozan Barış Antlaşması hakkında kısa bilgiler vermenin yararlı olacağını düşünüyorum. Çünkü Lozan görüşmeleri ve antlaşması, halkın genelinin fikir sahibi olduğu ancak ne yazık ki bilgi seviyesinin düşük olduğu bir konudur. 143 maddeden oluşan Lozan Barış Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre'nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Leman gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace'ta imzalanmış barış antlaşmasıdır. Bu antlaşma için Atatürk şunları söyler: "Lozan Konferansı umumî toplantısı 21 Aralık 1922 tarihinde yapılmıştır. Bu konferansta, Türkiye Devleti’ni İsmet Paşa hazretleri temsil etti. Trabzon mebusu Hasan Bey ve Sinop mebusu Rıza Nur Bey, İsmet Paşa’nın başkanlığındaki delege heyetini teşkil ediyorlardı. Delege heyetimiz, kasım 1922 başlarında Lozan’a gitmek üzere Ankara’dan ayrıldı. İki dönemden ibaret olup, sekiz ay devam eden Lozan Konferansı ve neticesi dünyanın bildiği bir husustur." Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık ve kuruluş belgesi olarak adlandırılan bu belge kimilerine göre zafer, kimilerine göre ise mağlubiyetten başka bir şey değildir. Ancak benim değineceğim nokta ikisi de değil. I. Dünya Savaşı bitiminde savaşı kazanan devletler tarafından dikte ettirilen ve çok ağır şartlara sahip barış antlaşmaları II. Dünya Savaşı'na zemin hazırlarken, Lozan'da yapılan karşılıklı anlaşmalarla barış güvence altına alınmıştır. Bundan dolayı, savaşı bitiren antlaşmalar içinde günümüzde geçerliliğini devam ettiren tek antlaşma Lozan'dır. Bunda doğal olarak Mustafa Kemal Atatürk'ün belirlediği ''Yurtta sulh, cihanda sulh'' ilkesine sadık kalınması, Lozan Antlaşması’nın hükümlerinin uygulanmasında da bu ilkeyi gözetmesinin rolü büyüktür. Türkiye Cumhuriyeti'nin temel nitelikleri, Lozan Antlaşmasında da yer almıştır. Buna göre, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün oluşturan Türkiye'de yaşayan ve Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes eşit ve aynı haklara sahip Türk ulusunu oluşturmaktadır. Antlaşmada Türkiye'de yaşayan Hıristiyan kökenli Rum ve Ermeniler ile Museviler azınlık olarak tanımlanmış; mal, mülk ve ibadet hakları güvence altına alınmıştır. Hatta günümüzde bile tartışılan birçok konu hakkındaki bilgiler antlaşma içerisinde yer almaktadır. Şimdi gelelim asıl konumuza. Lozan Barış Antlaşması ne değildir? Bunları şöyle sıralayabiliriz: Birincisi antlaşmanın 100 yıllık olduğu yönündedir. Lozan Barış Antlaşması içerisindeki hiçbir maddede antlaşmanın 100 yıllık olduğu söylenmemektedir. Kaldı ki barış antlaşmaları, ticaret ve ateşkes antlaşmaları gibi süreli olmaz. Ne zaman savaş çıkarsa o zaman antlaşma sona erer. Yani 2023 yılında bu olacak şu olacak sözleri, lafügüzaftan ileri gitmemektedir. İkinci olarak Lozan Barış Antlaşması’ndaki gizli maddelerin olduğudur. Antlaşmada gizli maddeler yoktur. Gizli maddeler sadece iki ülkenin taraf olduğu bazı antlaşmalarda kullanılır. Amaçları saklı olmakla beraber genel olarak diğer ülkelere karşı işbirliği için yapılmaktadır bu antlaşmalarda. Ancak Lozan’daki oturumlar açık şekilde yapılmış ve bu oturumları taraf olan veya gözlemci katılan birçok devlet yerinde izlemiştir. Bu kadar devletin takip ettiği bir oturumda kimden neyi saklayabilirsiniz? En kötü tarihçinin bile ortaya atamayacağı türden bir iddiadır bu. Üçüncüsü, anlaşma maddelerinin kesin ve değiştirilemez oluşudur. Bu yanlıştır. Buna örnek olarak Lozan’ın imzalanmasından 13 sene sonraki boğazlarla ilgili maddenin değişmesini gösterebiliriz. Son olarak en çok konuşulan, en çok inanılan ve uğruna binlerce tweet atılan, facebook gönderisi yapılan olayı açıklamak gerekiyor. O da Lozan Antlaşması yüzünden Türkiye’nin yeraltı zenginliklerini kullanamaması durumudur. Bu antlaşma yüzünden ülkemizin madenlerini kullanamadığı, işleyemediği ve bunun yüzünden dışa bağımlı kalındığı söylenip durur. Lozan ile ilgili en büyük yanılgı da işte budur. Çünkü Lozan Barış Antlaşması’nın 143 maddesinin hiçbirinin içerisinde yer altı kaynaklarının kullanımı ile ilgili bir yaptırım bulunmamaktadır. Bununla birlikte antlaşma imzalandıktan sonra herkesin malumu olan Maden Tetkik Enstitüsü kurularak madenler millileştirilmiştir. Okuma yazmayı öğrendikten sonra ikinci bir sayfayı okumaktan üşenip, kulaktan dolma bilgileri kendimize rehber seçmemizin en büyük sıkıntılarını işte tam burada çekiyoruz. Çağımızda bilgiye ulaşmak bu kadar kolay olmasına rağmen, inatla bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayı kendimize şiar ediniyoruz. Duyulan şeyleri kontrol etmeden, kolay yoldan güvenip sahipleniyor ve onun yılmaz savunucusu oluyoruz. Bunu önlemenin tek yolu bilginin kaynağına ulaşmak ve okumaktır. Ne demişler; okumak bir deva, anlamak bir şifadır.

3

dk.

Hangi adalet?

29 Haziran 2021

Hangi adalet?

II. Mehmet’in İstanbul’u fethedip Fatih ünvanını alması kadar adil oluşu da meşhurdur. Buna en güzel örneklerden biri bu anlatılan olaydır. Fatih Sultan Mehmet, yapılacak bir camii inşaatı için uygun görülen bir araziyi istimlak eder. Ardından bunu fermana yazdırır ve doğal olarak mühürleyerek istimlak kararını tasdikler. Fakat bu arazinin sahibi bir Yahudidir. İstimlak kararı çıktıktan sonra bunu kendine yediremeyen Yahudi kadıya yani dönemin yargıcına giderek koca padişahı şikayet eder. Kadı padişahı huzuruna çıkarır. Her iki tarafı da dinledikten sonra padişahın mühür vurduğu sağ elinin kesilmesine karar verir. Fatih Sultan Mehmet karara tepkisiz karşı gelmez, şeriatın kestiği parmak acımaz dercesine itiraz bile etmez. Bu karar üzerine Yahudi şaşırır. Sırf kendi arazisi istimlak ediliyor diye koskoca padişahın kolunu kesecekler diye düşünür ve şikayetinden vazgeçer. Kadı, Fatih Sultan Mehmet’e dönerek; “Eğer padişahlığına güvenip benim verdiğim karara karşı gelseydin şu gördüğün topuzla senin kafanı ezer ve seni oracıkta öldürürdüm” der. Kadının bu cümlelerine karşı İstanbul’un fatihi Sultan Mehmet de; “Eğer ki sen de benim padişahlığıma aldanıp farklı bir karar verseydin ben de senin kafanı kılıcımla koparırdım” der. Yahudiye gelince. Bu adalet sistemine ve bu kadar insanlığa yüreği ne kadar haz etmiştir ki o karar verildikten sonra şikâyetini geri alır ve Müslümanlığı kabul ederek o anda şehadet eder. Buna ek olarak tüm taşların yerine oturması açısından küçük bir olayı daha paylaşmakta yarar var. III. Sultan Mustafa, Beylerbeyi Sarayı’nı genişletmek istemişti. Bunun için civardaki bir dul kadının arsasını almak gerekiyordu. Kadın arsasını satmak istemeyince, padişah zorla arsayı almayı aklından geçirmedi. Hatta sarayın eskiyen bir kısmını yıktırdı ve halka mahsus bir bahçe hâline getirdi. Bu ve bunun gibi birçok bilgi paylaşılabilir. Unutmayın adaleti ile nam salmış, kanun yapıcılığı ile bilinen Kanuni Sultan Süleyman meselesine hiç girmedim bile. Türk devletleri Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar evrilen tüm devletleriyle birlikte iki büyük özelliği ile parlamıştır. Bunlardan ilki savaşçı özellikleri ikincisi ise adil olmalarıdır. Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesiyle savaşçı değil barışçı yöntem izleyeceğini tüm dünyaya duyurmuş ve bundan sonra Türkiye topyekün bir savaşa girmemişti. Milli sınırları tehdit dışında askeri gücünü kullanmayan Türkiye günümüzde de çok net anlaşılacağı gibi belli bir kısmın çıkarları haricinde de o meşhur adalet sistemini de kullanmamaktadır. Devrin padişahının kolunu kestirebilecek güçte bir adalet sisteminden, hukukun üstünlüğü ilkesi yok sayılan ve durmadan siyasiler tarafından baskı altında tutulan hukuk sistemine geçişimiz sürerken sanırım bunun cezasını çekenler dışındaki herkes yatağında huzurla uyuyordu, uyumaya devam ediyor.

2

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png

'Keyifli Tarih' parolası ile yayın hayatına başlayan Sanal Tarih, bilgiye ulaşabileceğiniz en hızlı ve en güvenli internet adresidir. Tarihi ve güncel konular üzerine özel hazırlanmış dosyalar, makaleler, kültür-sanat yayınları ve ansiklopedi maddeleri ile akademisyenlerin yazıları eşliğinde yaşanmış tarihi öğrenmek adına gerçeğe vakıf olacağınız bir tarih platformudur.

  • X
  • Youtube
  • Beyaz Instagram Simge
  • TikTok
  • Spotify

© 2015 - 2026 Vida Medya. Her hakkı saklıdır.

Bu sitede yer alan yazı, makale, fotoğraf, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. Vida Medya ve Ticaret Limited Şirketi'nin yazılı izni olmaksızın sitede yayımlanan eserler kısmen veya tamamen kaynak gösterilerek dahi çoğaltılamaz, yayımlanamaz, işlenemez, umuma iletilemez ve temsil edilemez.

bottom of page