top of page
Osmanlı Tarihi
29 Haziran 2021
Osmanlı'nın ilk gerçek başkenti Bursa değil mi?
Bursa Yenişehir’in kazasıydı. Bugün bile bazı kalıntılar var. En göze çarpanı, Azerbaycan tipi bir tüccar konağı. Bu konak özel konutun zamanımıza kalan nadir bir örneğidir. Osmanlı’nın kurduğu bir şehir olan Söğüt de bir kışlak başkentti. Yönetici türbeleri orada bulunuyor. Osman Gazi, Bursa’nın alınmasını göremedi, ama o ölmeden evvel Bursa alındı. Böylelikle OsmanIı Devleti'nin yaylak ve kışlak dışında ilk daimi başkenti ortaya çıkmış oldu. Bursa, Osmanoğulları’nın meskenidir. İstanbul (Konstantinopolis) fethedilinceye dek, türbesi İstanbul’da yapılan ilk hükümdar Fatih Sultan Mehmed’e kadar, Osmanoğulları’nın hükümdarları hep Bursa’ya gömülmüşlerdir. Bursa, imparatorluğun ilk payitahtıdır. Osmanlılar için Bursa, sadece askeri bir zafer değil, aynı zamanda göçebe bir beylikten yerleşik bir devlete geçişin sembolüdür. 1326 yılında Orhan Gazi tarafından fethedilen şehir, devletin ilk sarayına (Bey Sarayı), ilk darphanesine ve ilk büyük sosyal külliyelerine ev sahipliği yapmıştır. Söğüt ve İznik daha çok geçici merkezler veya askeri üsler niteliğindeyken; Bursa, devletin mali, hukuki ve bürokratik yapısının (Divân gibi) ete kemiğe büründüğü ilk büyük metropol olmuştur. Bursa’nın "gerçek başkent" sayılmasının en önemli nedenlerinden biri de şehrin sahip olduğu ekonomik güçtür. Tarihi İpek Yolu’nun Anadolu’daki en önemli duraklarından biri olan Bursa, fethin ardından hızla bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Hanlar Bölgesi’nin inşasıyla birlikte şehir, uluslararası tüccarların uğrak noktası olmuş ve Osmanlı hazinesinin ana gelir kaynağını oluşturmuştur. Bir devletin başkenti, onun sadece siyasi değil, aynı zamanda ekonomik kalbidir; Bursa bu tanımı her yönüyle karşılamıştır. Bursa, Osmanlı hanedanı için manevi bir "ata ocağı" vasfını hiçbir zaman yitirmemiştir. Başkent daha sonra Edirne ve İstanbul’a taşınmış olsa da, ilk altı padişahın türbelerinin Bursa’da bulunması, şehrin hanedan nazarındaki kutsiyetini korumuştur. "Hüdavendigâr" unvanlı I. Murad’dan Yıldırım Bâyezid’e kadar devletin kurucu iradesi bu şehre silinmez bir mühür vurmuştur. Bu nedenle Bursa, Osmanlı tarihçiliğinde "Diba-i Devlet" (Devletin Başlangıcı) olarak anılır ve her zaman imparatorluğun ilk gerçek payitahtı olarak kabul edilir.
2
dk.
29 Haziran 2021
II. Mehmed’in tahta çıkış macerası nasıldı?
30 Mart 1432 ’de, Sultan II. Murad’ın bir oğlu dünyaya geldi. Başlangıçta bu çocuğun veliaht olacağı bile şüpheliydi. Ama olaylar farklı gelişti. Ağabeyi ölünce ona taht yolu açıldı. Hem de iki kere. Birincisinde tahtı babasına terk ederek Saruhan sancak beyliğinin başkenti Manisa’ya çekildi. Bir gencin babasının taht halefi olarak iki kere tahta çıkması, pek nadir bile diyemeyeceğimiz, eşi bulunmaz bir olaydır. Ama bu genç, ikinci kez tahta çıktıktan sonra, 21 yaşında, yani 1453’te bir büyük şehri, o zamanki dünyanın en büyük şehirlerinden sayılan bir başkenti kuşattı. O zamanlar İslam dünyasında gerçek şehirden sayılacak yerler arasında Şam, Bağdat ve Kahire’nin yanı sıra İran’da İsfahan, Nişabur gibi şehirler bulunuyordu. Ama Avrupa kıtasının tümünde şehir sayılacak bundan daha büyük bir yer yoktu. Bahsettiğimiz yer o tarihte Konstantinopolis diye anılan İstanbul’dur. İşte bu şehri fethetmek, bir zamanlar padişah olması bile beklenmeyen o gence ün kazandırdı. II. Mehmed’in taht macerası, babası II. Murad’ın beklenmedik bir kararıyla, henüz 12 yaşındayken başladı. Büyük oğlu Alaeddin’in vefatıyla derin bir keder yaşayan ve devletin üzerindeki yüklerden yorulup köşesine çekilmek isteyen II. Murad, tahtı küçük oğlu Mehmed’e bırakarak Manisa’ya çekildi. Bu olay, hem Osmanlı hem de dünya tarihinde nadir görülen bir durumdu. Ancak 12 yaşında bir çocuğun tahta çıkması, Avrupa’da büyük bir heyecan yarattı. "Çocuk padişah" fırsatını değerlendirmek isteyen Haçlı dünyası, Edirne-Segedin barışını bozarak büyük bir orduyla Osmanlı topraklarına yürüdü. Genç Mehmed’in ilk hükümdarlık dönemi, içte Çandarlı Halil Paşa gibi güçlü vezirlerin muhalefeti, dışta ise Haçlı tehdidiyle oldukça sancılı geçti. Haçlı ordusu Varna’ya kadar ilerlediğinde, devlet ricali II. Murad’ın ordunun başına geçmesi gerektiğini savundu. II. Murad geri döndü ve 1444’te Varna’da Haçlıları bozguna uğrattı. Ancak zaferden sonra II. Murad tekrar Manisa’ya çekildi ve Mehmed bir süre daha tahtta kaldı. Ta ki 1446 yılındaki yeniçeri isyanına (Buçuktepe İsyanı) kadar... Bu isyan sonucunda Mehmed tahttan indirilerek tekrar Manisa’ya gönderildi. Manisa’da geçirdiği beş yıl, II. Mehmed için bir hırs ve olgunlaşma dönemi oldu. 1451 yılında babası II. Murad vefat edince, Mehmed 19 yaşında ikinci kez tahta çıkmak üzere Edirne’ye doğru yola çıktı. Atını sürerken etrafındakilere söylediği "Beni seven ardımdan gelsin!" sözü, onun bu sefer tahtı kimseye bırakmayacağının ilanıydı. Edirne’ye vardığında, ilk dönemindeki o "çocuk hükümdar" gitmiş, yerine kararlı, dünyayı okuyan ve zihninde tek bir hedefi olan bir lider gelmişti: İstanbul. İkinci tahta çıkışıyla birlikte Çandarlı Halil Paşa gibi eski statükoyu temsil eden isimleri dengeledi ve hemen ardından tarihin akışını değiştirecek olan fetih hazırlıklarına başladı.
2
dk.
29 Haziran 2021
Avrupa Osmanlı’yı nasıl etkiledi?
Türkler askerî örgütlenme bakımından daha başlangıçtan itibaren, Batı’daki gelişmeleri eş zamanlı olarak takip etmişlerdir. Ateşli silahları kullanmaya başlamışlardır. Hatta %90’ı göçebeler ve köylülerden oluşan bir imparatorluktan beklenilmeyecek şekilde tersaneler ve tophaneler inşa etmişler ve savaş topu üretiminde ileri adımlar atarak konvansiyonel silahlarla savaşan bir Rönesans ordusu ortaya çıkarmışlardır. Bu Rönesans ordusu Avrupa’ya karşı başarı kazandığı gibi, doğuda Memluklar ve İranlılara karşı da büyük başarılar kazanmıştır. Yoksa Safevi Şah İsmail’in ordusu da Türklerden oluşuyordu, onlar da Osmanlılar kadar cesurdu ve kahramanca çarpışan askerlerdi. Orada ateşli silahlar sayesinde savaşlar kazanılmıştır. Dolayısıyla bu durum Avrupa’da top ve tüfekle harp eden -özellikle bu iki kelime önemlidir- bir Müslüman imparatorluk imajı ortaya çıkarmıştır. 15.ve 16. yüzyıllarda Osmanlı’nın İpek ve Baharat yollarını kontrol etmesi, Avrupalıları yeni ticaret rotaları aramaya itmiştir. Coğrafi Keşifler sonucunda ticaret yollarının Akdeniz’den Atlas Okyanusu’na kayması, Osmanlı ekonomisi için uzun vadeli bir gerilemenin başlangıcı olmuştur. Avrupa’ya akan Amerikan gümüşü, Osmanlı piyasalarında büyük bir enflasyona (akçenin değer kaybına) yol açmış ve klasik Osmanlı ekonomik düzenini derinden sarsmıştır. Bu durum, Osmanlı’yı Avrupa merkezli yeni küresel ekonomik sisteme karşı savunmasız bırakmıştır. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa’nın askeri teknolojide (özellikle ateşli silahlar, lojistik ve tabya sistemlerinde) elde ettiği üstünlük, Osmanlı’nın Avrupa’ya bakışını kökten değiştirmiştir. İlk kez Lale Devri ile başlayan ve ardından III. Selim ile II. Mahmud dönemlerinde hız kazanan reformlar, tamamen Avrupa modeline dayalıdır. Nizam-ı Cedid ordusunun kurulması, Avrupa’dan getirilen askeri uzmanlar (Humbaracı Ahmed Paşa gibi) ve açılan teknik okullar (Mühendishane-i Bahr-i Hümayun), Avrupa’nın teknik üstünlüğünün kabul edildiğinin en somut kanıtlarıdır. 1789 Fransız İhtilali ile Avrupa’dan yayılan "milliyetçilik" ve "özgürlük" fikirleri, çok uluslu bir yapıya sahip olan Osmanlı İmparatorluğu üzerinde yıkıcı bir etki yaratmıştır. Balkanlar’da başlayan isyanlar, Avrupa devletlerinin "Şark Meselesi" çerçevesinde Osmanlı iç işlerine müdahale etmesine zemin hazırlamıştır. Bu etkiye cevap olarak Osmanlı, Tanzimat ve Islahat fermanları ile hukuk sistemini Avrupa normlarına yaklaştırmaya çalışmış; nihayetinde Kanun-i Esasi (Meşrutiyet) ile Avrupa tarzı bir anayasal düzene geçiş yapmıştır. Avrupa etkisi sadece siyaset ve orduyla sınırlı kalmamış, Osmanlı’nın günlük yaşamına da sızmıştır. 19. yüzyıl İstanbul’unda mimariden giyim kuşam tarzına, mobilyadan edebiyat türlerine (roman, tiyatro, gazete) kadar her alanda bir "Alafranga" rüzgarı esmeye başlamıştır. Pera (Beyoğlu) gibi semtler Avrupa modasının merkezi haline gelirken, yeni nesil Osmanlı aydınları Avrupa dillerini öğrenerek Batı felsefesiyle tanışmışlardır. Bu kültürel etkileşim, bugünkü modern Türkiye’nin entelektüel temellerinin atılmasında en büyük paya sahiptir.
2
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlı ne zaman ve nasıl oluştu?
Osmanlı Devleti’nin kuruluşu özel bir öneme sahiptir. Ayrıntılı bir şekilde tartıştığımız üzere; Osmanlı Devleti 1299, 1300, 1301 yıllarından birinde kurulmuştur; ancak ne zaman kurulduğu tarihçilerin arasında hâlâ tartışılan bir mevzuudur. Tabii ki noter tasdikli bir senetle kurulmadı bu devlet. Osmanlı Beyliği, “hayırlı, uğurlu olsun” diye öyle tarih düşürülerek kurulmuş da değil. Ama şunu söyleyebiliriz; Osmanlı imparatorluğu bu bölgede yalnız Türklerin değil, bütün Akdeniz’in geleneksel imparatorluğudur. Son büyük imparatorluktur, sonradan bir tarih seçilmesiyle kuruluşu ortaya konmuştur. Bu bakımdan kuruluşu ile ilgili tarihler 1-2 yıl oynayabilir. Önemli olan kuruluşun tam tarihini belirlemek değildir. Yine Osmanlı’yı kuranlar “imparatorluk” adını da kullanmış değillerdir. O dönemin gazilerine “Geleceğin büyük imparatorluğu olacağınızı biliyor musunuz?” diye sorsanız, acaba ne derlerdi, her zaman merak ederim. Osmanlı'nın kökleri, Oğuzların Kayı boyuna dayanır. Moğol istilası nedeniyle Orta Asya’dan batıya göç eden Kayılar, Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad tarafından Bizans sınırındaki Söğüt ve Domaniç bölgesine "uç beyi" olarak yerleştirilmiştir. Bu stratejik yerleştirme, beyliğin kaderini tayin etmiştir. Ertuğrul Gazi yönetimindeki Kayılar, bir yandan hayvancılıkla geçinirken diğer yandan "gaza" ideolojisiyle Bizans sınırında askeri bir dinamizm kazanmışlardır. Geleneksel tarih yazıcılığında Osmanlı Devleti'nin kuruluş tarihi olarak 1299 yılı kabul edilir. Bu tarih, Anadolu Selçuklu Devleti'nin Moğol baskısı altında otoritesini tamamen yitirdiği ve Osman Gazi’nin kendi adına hutbe okutup bağımsızlığını ilan ettiği yıl olarak sembolleşmiştir. Ancak modern tarihçiliğin duayeni Halil İnalcık, beyliğin gerçek anlamda devletleşme sürecini 1302 yılındaki Koyunhisar (Bafeus) Savaşı ile başlatır. Bu zafer, Osman Gazi’nin adını tüm bölgeye duyurmuş ve ona siyasi bir meşruiyet kazandırmıştır. Osmanlı'nın rakiplerinden sıyrılıp hızla büyümesinin en büyük sebebi "uçta" yer almasıdır. Anadolu’daki diğer beylikler (Germiyanoğulları, Karamanoğulları vb.) birbirleriyle üstünlük mücadelesine girerken, Osmanlılar hedeflerini doğrudan Bizans topraklarına çevirmişlerdir. Bu durum, İslam dünyasından gelen yoğun gazavatçı (alp ve erenler) desteğini arkalarına almalarını sağlamıştır. Ayrıca fethedilen yerlerde uygulanan İstimalet (hoşgörü) politikası sayesinde, bölgedeki Hristiyan halkın güveni kazanılmış ve fetihlerin kalıcı olması sağlanmıştır. Kuruluş süreci sadece askeri zaferlerle değil, aynı zamanda idari bir yapılanmayla taçlanmıştır. Şeyh Edebali’nin temsil ettiği Ahilik teşkilatının desteği, beyliğin toplumsal ve ekonomik temellerini sağlamlaştırmıştır. Osman Gazi’nin ardından tahta geçen Orhan Gazi döneminde; ilk ordunun kurulması, ilk medresenin açılması ve Bursa’nın fethiyle beylik artık kurumsal bir "devlet" kimliğine bürünmüştür.
2
dk.
29 Haziran 2021
Rumeli’deki Uç beylerinin Osmanlı tarihindeki rolleri nedir?
Beyliğin esas kuvvetlerini teşkil eden gazilerin lideri Süleyman Paşa’nın idaresindeki Osmanlı Rumelisi, Anadolu karşısında başlı başına bir bölge halini almıştı. Uçlar devletin yayılışında birinci derece rol oynadılar. Uç ananesi devamlı genişleyerek, yeni hudutlara intikal etmekteydi. Uç sancakları başlangıçta ırsi ve beylerin idaresi altında merkezî idare karşısında oldukça bağımsız bir hâlde idi. Uç beyleri fethedilen yerleri tımar olarak kendi adamlarına dağıtır, komşu devletlerle doğrudan münasebetlere girerlerdi. Sultanlar tarafından tayin edilen beylerbeyiler, Rumeli’deki bütün sancakların üzerinde merkezî otoriteyi temsil etmekteydi. Fakat uç beyleriyle, beylerbeyi arasındaki rekabet, Fatih’e kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun iç politikasında daima ağır basan bir faktör oldu. Halil İnalcık bu çekişmeye özellikle dikkat çeker. Fetret Devri’nde merkezî otorite zayıflayınca Rumeli’de hakiki iktidar, uç beylerinin eline geçmişti. Bu dönemde hükümdar uç beylerinin kimin yanında yer aldığına göre belli oldu. Uç beylerinin aşırı artan nüfuzunu kırmak için II. Murad zamanında eyalet ve sancaklara, sarayda yetişen kullar tayin edilmeye başlandı. Fatih döneminde bu siyasetin etkin olarak uygulanmasıyla uç beyleri devlet içerisindeki üstün nüfuzlarını kaybettiler. Merkezin idarî ve askerî mekanizmada devşirmelere ağırlık vererek, uç beylerinin nüfuzunu kırmaya çalışması, Rumeli askerlerinin çeşitli ayaklanmalara (Düzmece Mustafa hadisesi, Şeyh Bedreddin isyanı) destek vermelerine yol açtı.
1
dk.
29 Haziran 2021
Kırım’ın Osmanlı tabiliğine geçişi nasıl oldu?
Bu tabilik öyle birdenbire olmuş bir şey değil, bir süreç var orada. Onu gözden kaçırma tehlikesine düşmemek lazım. Kırım Hanlığı’nın gerçek kurucusu sayılan Hacı Giray, hanlığını 1441'de kurmuştu. Fakat Hacı Giray 1466’da ölünce oğulları taht kavgasına düştü. Mengli Giray ile kardeşi Nurdevlet Han arasında bir hâkimiyet mücadelesinin yaşandığı bu süreçte Kırım ile Osmanlı arasındaki münasebetlerin de başladığını görüyoruz. Bu dönemde Mengli Girayın önce kardeşi karşısında mağlup ve başarısız olup zor günler geçirdiğini, 1467’ye gelindiğinde ise hanlığın idaresini ele geçirdiğini görüyoruz. Ama burada kalıcı bir başarı olmadığı görülüyor. Netice olarak 1474’de iç mücadeleler dolayısıyla Cenevizlilere sığınıyor, fakat Cenevizliler kardeşi ile anlaşıp onu hapsediyorlar. Osmanlı’nın bölgede siyasî bir aktör olarak ortaya çıkması da bu olay ile ilgili zaten. Yani bu bir yerde Kırım’ın iç sorunları ile de alakalı. İşte Mengli Giray Cenevizlilere karşı OsmanlIlardan yardım istiyor. Söz konusu yardım talebini bir tür davet olarak da görebiliriz. Nitekim bunun üzerine Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed 1475’de Gedik Ahmed Paşayı bir donanma ile gönderip Kefeyi ve Kırım sahillerindeki Cenevizlilere ait bütün limanları fethettirmiştir. Tabii o kadarla da kalınmıyor burada. Osmanlı idaresi, Cenevizliler tarafından hapse atılan Mengli Giray'ı ise hapsolmaktan kurtararak hanlığın başına getiriyor ve böylece de tabiiyet ilişkisi somut bir veçheye bürünüyor. Kırım Hanlığı’nın Osmanlılara tabi olmasından sonra doğal olarak taraflar arasındaki ilişkiler daha da yoğunlaşıyor. Normal olan da budur. Bakıyorsunuz, Osmanlı sultanına tabi olmayı kabul eden Mengli Giray ile Kırım Hanlığı ilk defa 1484 ’de II. Bayezid’in Akkirman seferine katılarak işbirliği yapıyor ve böylece başlıyor Kırım’ın Osmanlıya iştiraki. Bundan sonra Osmanlıların Avrupa’ya yaptıkları seferlerde Kırım hanlarının ordularıyla bulunmaları gelenek haline geliyor. Bunu biliyoruz. Öte yandan kısa zaman içerisinde Kırım hanları Osmanlı padişahları tarafından tayin edilmeye ve Kırım kuvvetleri Osmanlı ordusunun çıktığı seferlere katılmaya başlıyor. Tabii bu böyle kalmıyor, daha ileri gidiliyor, mesela bakıyorsunuz, Kırım ile Osmanlı arasında sıhriyet de kuruluIuyor. Mevcut tarihçi görüşüne göre: Mengli Giray, I. Selim’e (Yavuz) kızını verip Hanedan-ı Al-i Osman ile akraba da oluyor sonraki aşamada.
2
dk.
29 Haziran 2021
Venedik'in İstanbul’la ilgisi ne zaman başladı?
Venedik, İstanbul’un uzantısı gibiydi. Derken Bizans’ın ekonomisini de ele geçirdi. Şehrimizin Galata semtini Venedikliler iktisaden kasıp kavurdular. Yerlilerle aralarında arbede çıktı. 1185 yılı ve 1204’te intikam için Haçlı sürülerini Konstantinopolis’e yönlendirip şehri zapt ettirdiler. Venedik bu güzel şehrin yağmalanmasında, halkın katliamında ve imparatorluğun parçalanmasında en masum rolünü oynadı, sonrasında aslan payını da aldı. Venedik’in İstanbul (o zamanki adıyla Konstantinopolis) ile olan derin bağı, 11. yüzyılın sonlarında, Bizans İmparatorluğu’nun askeri açıdan zayıfladığı bir dönemde başladı. 1082 yılında Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos, Norman istilasına karşı Venedik donanmasından yardım istemek zorunda kaldı. Bu yardımın bedeli olarak yayınlanan "Altın Mühür" (Chrysobull) fermanı, Venedikli tüccarlara Konstantinopolis’te vergisiz ticaret yapma ve Haliç kıyısında kendilerine ait bir mahalle kurma ayrıcalığı tanıdı. Bu olay, Venedik’in İstanbul ekonomisine attığı ilk ve en güçlü imzadır. Venedik ve İstanbul arasındaki ilişkinin en karanlık dönüm noktası kuşkusuz 1204 yılındaki Dördüncü Haçlı Seferi’dir. Başlangıçta Kudüs’ü kurtarmak için yola çıkan Haçlı ordusu, Venedik Dükü Enrico Dandolo’nun stratejik yönlendirmesiyle rotasını Konstantinopolis’e kırdı. Şehir istila edildi, yağmalandı ve bir Latin İmparatorluğu kuruldu. Bu olay, Bizans’ın belini büken bir darbe olurken, Venedik’in şehrin sanat eserlerini ve zenginliklerini (Bugün San Marco Meydanı'nda bulunan at heykelleri gibi) Venedik'e taşıyarak Akdeniz'in tartışmasız lideri olmasını sağladı. 1453 yılında İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethiyle Venedik’in şehirle olan ilişkisi yeni bir boyuta evrildi. Fatih Sultan Mehmed, şehrin ticari canlılığını korumak adına Venediklilere benzer imtiyazlar tanıdı ve İstanbul’da sürekli bir elçi (Balyos) bulundurmalarına izin verdi. Osmanlı-Venedik ilişkileri, yüzyıllar boyunca Akdeniz hakimiyeti için yapılan kanlı savaşlarla (İnebahtı, Girit Seferi gibi) diplomatik ve ticari iş birlikleri arasında gidip gelen bir denge üzerinde yürüdü. Venedikli ressam Gentile Bellini'nin Fatih’in portresini yapmak için İstanbul’a gelmesi, bu rekabetin içindeki kültürel hayranlığın en güzel örneğidir.
1
dk.
29 Haziran 2021
Timur'un Osmanlı'ya Bakış Açısı nasıldı?
Başlangıçta Timur'un kendisini Cengiz soyuna bağlayan bir hükümdar olduğunu belirtmekte fayda vardır. Ancak Karakurum'daki büyük hanlar ona tabi, Altın Orda ve İran İlhanlıları da. Anadolu'nun da İlhanlılara bağlı vassal statüsünde devam etmesini istiyordu. Anadolu'ya ve Osmanlı tahtına o gözle bakıyor. Çok ilginç ama bu durum realiteye pek uymuyor. Çünkü Osmanlı büyüyor, hem hızlı ve hem de tutarlı bir şekilde büyüyor. Öte yandan Osmanlı devlet teşkilatı ve hükümdarların yetişme biçimi Timur tarafından kendilerine uygun görülen bu statüyü kabul edecek durumda değil, buna uygun bir şema yok. Dolayısıyla bir çatışma çıkıyor. I. Bayezid fevkalade gururlu bir hükümdar. Timur’a karşı yanlış bir politika güderek, yanlış bir tahminle hareket ediyor ve doğal olarak düşmanını iyi anlaşamıyor, analiz edemiyor. Mesela Tevarih-i Ali Osman dediğimiz anonim tarihlerden biri (ki 15. asırda yazılmıştır bu metin), Timur ve Bayezid’in kavgasında âdeta Osmanlı sultanını tenkit etmekte ve ondan söz ederken “âdemiyyi hırsıdır talan eden” diye bir mısra kullanmaktadır. Bu yorum Anadolu halkının Timur’u müreccah kılmasından ya da sevmesinden değil, ama durumun vahametini anlayıp Bayezid’in bu hiddetini, direnişini tasvib etmemesinden ileri geliyor. Bu anonim tarihin, her halükârda çağdaş bir bilgi ve görüşü aktarsa da sonradan tekrarlandığını ve birinin bunu telif ettiğini düşünecek olursak, Timur istilasının önemini anlarız. Hâlâ Anadolu şehirlerinde Timur döneminin tahribatından söz edilmektedir. Timurluların ordu düzenini, ama asıl idari yapısını, teftiş ve istihbarat kudretini, mâliyesini, ilmi düzeyini değerlendirip tedbir alamayan bir Osmanlı var; politikaları onun için yanlıştır. Osmanlı’nın gözünden Timur’a ve devletine bakacak olursak; istilacı, Asyai bir devlet olarak görüyorlar. Uzun bir zaman Anadolu edebiyatında göçebelik hâkimiyet unsuruydu ve bu düzen Timur’la aynileştirilmiştir. Hatta Tatarlar dedikleri de hakiki istilacı olan llhanlı Moğollarından çokTimurlular olmalıdır. Timur ile alâkalı Osmanlı bakışı Nasreddin Hoca hikâyelerine kadar inmiştir. Osmanlı’nın Emir Timur’a bakışında bir sempati görmek mümkün değildir, ama buna rağmen dengeye önem veren halk ve Tevarih-i Ali Osman gibi anonim eserler Osmanlı’nın bakışındaki renkliliği göstermektedir. Kaynak: İlber Ortaylı, Türklerin Altın Çağı.
2
dk.
29 Haziran 2021
Ca’ber Kalesi’nin yakınlarındaki türbede yatan Süleyman Şah kimdir?
20 Ekim 1921’de TBMM hükümetiyle Fransa hükümeti arasında imzalanan Ankara İtilâfnâmesi’nin dokuzuncu maddesi gereğince Ca’ber Kalesi ve kuzey batı eteklerindeki “Türk mezarı” diye anılan türbenin bulunduğu bölge (8.797 m2), Anadolu Türkleri için manevî bir önemi olmasından dolayı Türkiye’ye bırakıldı. Türkiye Cumhuriyeti toprağı sayılan bu bölgede bulunan jandarma karakolu Türk bayrağını dalgalandırmaktaydı. 1974’te Tabya barajının suları altında kalacağı anlaşılan mezar, Suriye ile yapılan antlaşma uyarınca kuzeydeki Karakozak mevkiine nakledilerek, yeni bir türbe yapıldı. Burada yatan Süleyman Şah’ın kim olduğu belli değildir. Aşıkpaşazâde, Neşrî, Oruç gibi bazı Osmanlı tarihçileri Ertuğrul Gazi’nin babası Süleyman Şah’ın, Urfa tarafında bulunduktan sonra Fırat’ı geçerken boğulduğunu ve Ca’ber Kalesi’ne gömüldüğünü anlatırlar. Enverî ise bu Süleyman Şah’ın, Türkiye Selçukluları’nın kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah olduğunu belirtir. Selçuklu tarihinin önemli uzmanlarından Osman Turan ise Ca’ber Kalesi’nde yatan kişinin Kutalmışoğlu Süleyman Şah olmadığını belirtir. Kutalmışoğlu’nun mezarı Halep Kapısı’ndadır ve o öldüğünde Ca’ber Kalesi Selçuklular’ın eline geçmemişti. Osmanlı tarihlerindeki nehri geçerken boğulma ile ilgili rivayetler de Süleyman Şah’a değil, oğlu Kılıçarslan’ın Habur Irmağı’nda boğulmasına uygundur. Anadolu’nun fatihleri olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah ve Kılıçarslan hakkındaki Anadolu Türkleri arasında yaşayan hatıralar Osmanlılar’a intikal etmiş, bu yüzden bazı Osmanlı tarihçileri Süleyman Şah’ı kendi cedleri gibi kabul etmişlerdir. Ancak son yapılan araştırmalara göre Osman Gazi’nin dedesi Süleyman Şah değil, Gündüz Alp isimli birisidir. Enverî, Karamanlı Mehmed Paşa, Ahmedî gibi Osmanlı tarihçileri Osman Gazi’nin dedesi olarak Gündüz Alp ismini verirler. Öyleyse Ca’ber Kalesi’nde yatan kimdir? Bu sorunun cevabını bugün için verebilecek durumda değiliz. Belki de burada yatan Süleyman Şah, Osmanlılar’ın atalarından birisidir. Orhan Bey’in oğluna Süleyman adını vermesi, ataları arasında bu isimde birinin olabileceğini düşündürtmektedir.
1
dk.
29 Haziran 2021
Osmanlı Devleti imparatorluk keyfiyetine ne zaman ulaşıyor?
II. Murad ve özellikle Fatih Sultan Mehmed zamanlarında devlet artık bir imparatorluk olmuştur. Görülmektedir ki Anadolu’nun bu yeni oluşumu, tarihi seyrine hızla devam etmektedir. 14. asrın ikinci yarısından itibaren bugünkü Trakya bölgemiz, kuzey Yunanistan, güney Bulgaristan, doğu Sırbistan, Türk devlet idaresi olan Osmanlı'ya katılacaktır. İşte bu çizgiden itibaren Avrupa’daki Türkler diye bir tarihî mesele ortaya çıkmıştır ve bugün de devam etmektedir. Fatih’in imparatorluğu ise, Bosna’dan Doğu Anadolu’ya kadar uzanmakta, Deşt-i Kıpçak ve Ukrayna ovalarına kadar Kırım’ı içermekte; güneye, Suriye sınırına dayanmaktadır. Ondan sonraki 50 yılın içerisinde bu sınır ikiye katlanır. Mesela, Orhan Gazi veya artık rahatça Sultan Orhan diyebileceğimiz ikinci hükümdarın Bizans hükümdarıyla akraba olmasından dolayıdır ki Murad-ı Hüdavendigar düpedüz imparatordur. Biz kendisine “Hüdavendigar,” diyoruz, Balkanlılar “Çar” diye bakıyorlar. Aslında I. Murad’ın Balkanlarda yaptığı fetihlere bakarsak ele geçirdiği topraklar bir imparatorluk genişliğindedir. Kendisine Sırp despotunun yazdığı mektuplardaki unvanlara bakacak olursak da I. Murad’ın “Çarlar Çarı” olarak anıldığını görürüz. I. (Yıldırım) Bayezid bu unvanı devam ettirmiştir. Bu durum Fetret Devri’ne rağmen I. Mehmed için de söz konusudur. II. Murad imparatorluğu kurumlarıyla çoktan oluşturmaya başlamıştır. Yani Fatih Sultan Mehmed’in atalarının her biri zaten Varna’da, Niğbolu’da, Kosova’da meydan muharebeleri kazanmış mareşallerdi. Demek ki ciddi bir askerî terbiye ve savaşlarda yetişme, Osmanlı şehzadelerinin ortak özelliğiydi. Çünkü hükümdar mareşalliği ele almadığı takdirde işlerin aksadığı, entrikanın ve çatışmanın ortaya çıktığı görülecektir.
1
dk.
29 Haziran 2021
Ayasofya neden camiye çevrildi?
Fetihten önce Ayasofya, Hıristiyanlığın ve dünyanın en büyük mabedi iken, fetihten sonra İslam’ın büyük mabedi haline getirilmiştir. Bu büyüklüğünü 1550’lere, yani önce Süleymaniye’nin, sonra da Selimiye’nin inşasına kadar koruyacaktır. Batı Avrupa’da hatta Rönesans İtalya’sında hiçbir yapı Ayasofya kadar cazip değildir. Rönesans’ta yapılan büyük kiliselere kadar Ayasofya bütün Hıristiyan milletlerin hayalini süslüyordu. Onun için fetihten hemen sonra Ayasofya’nın cami haline çevrilmesi çok önemliydi. Daha önce 1204’te de Katolik kilisesine çevrilmiş ve 57 yıl kadar öyle kalmıştı. Orta Çağ dünyasında, fethedilen bir şehrin en büyük ve en görkemli dini yapısının camiye çevrilmesi, bir "fetih hakkı" ve hakimiyet alameti olarak görülürdü. Ayasofya, Bizans İmparatorluğu’nun ruhu, Hristiyan dünyasının ise en ihtişamlı katedraliydi. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’a girdiğinde doğrudan Ayasofya’ya giderek burayı fethin sembolü (Ebu’l-Feth) olarak camiye dönüştürmüştür. Bu hamle, sadece bir dini tercih değil, Doğu Roma mirasının artık Osmanlı’ya geçtiğinin dünyaya ilanıydı. İslam inancına göre Hz. Muhammed’in "İstanbul mutlaka fethedilecektir..." müjdesi, yüzyıllar boyunca İslam ordularının en büyük motivasyonu olmuştu. Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, bu kutsal müjdenin gerçekleştiğinin ve İslam’ın Hristiyanlığın kadim bir merkezinde zafer kazandığının manevi bir kanıtı olarak kabul edildi. Fatih, ilk cuma namazını burada kılarak şehrin artık bir İslam şehri olduğunu ve Ayasofya’nın bu yeni kimliğin kalbi olacağını mühürlemiştir. Bir diğer önemli sebep ise yapının korunmasıdır. Fethin ardından bakımsız ve harap bir durumda olan Ayasofya, camiye çevrilerek vakıf sistemi altına alınmış ve Osmanlı’nın mimari dehasıyla ihya edilmiştir. Fatih Sultan Mehmed, yapının temel mimari dokusuna dokunmadan ona minareler ekletmiş, içerideki mozaikleri tahrip etmek yerine üzerlerini ince bir sıva ile kapatarak korunmalarını sağlamıştır. Osmanlılar, Ayasofya’yı sadece bir ibadethane değil, imparatorluğun "en büyük vakfı" olarak görerek onu yüzyıllar boyunca ayakta tutacak büyük onarımlar gerçekleştirmişlerdir.
1
dk.
bottom of page















.png)