Çarlığın Çöküşünden Sovyetlerin Doğuşuna: Rusya’da Devrim ve İmparatorluğun Sonu
- Dr. Sinan Alper Saka

- 14 saat önce
- 4 dakikada okunur
1547 yılında kurulan Rus Çarlığı, yüzyıllar boyunca sürdürdüğü yayılmacı politika sayesinde Avrupa’nın önde gelen güçlerinden biri hâline gelmiş ve sınırlarını önemli ölçüde genişletmiştir. Baltık Denizi’nden Pasifik Okyanusu’na kadar uzanan sınırlarıyla, Avrupa ve Asya’nın büyük bir bölümünü kapsayan geniş bir kara hâkimiyeti tesis edilmiştir. Yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük siyasal oluşumları arasında yer alan bu devlet, uzun süre askerî gücüyle de dikkat çekmiştir.
Ne var ki 19. yüzyıla gelindiğinde imparatorluğun gücünde belirgin bir zayıflama gözlemlenmeye başlanmıştır. Yüzyıl ilerledikçe devletin eski kudretini sürdüremeyeceği anlaşılmış, özellikle yüzyılın son çeyreği yaklaşan çöküşün işaretlerini taşımıştır. Siyasi, ekonomik ve askerî alanlarda yaşanan gerilemeler, yapısal sorunları daha görünür hâle getirmiştir.
Çok uluslu yapının getirdiği yönetim zorlukları, kapsamlı ve etkili reformların gerçekleştirilememesi ve Avrupa devletleriyle kıyaslandığında sanayileşme sürecinde geri kalınması, imparatorluğun güç kaybını hızlandırmıştır. Otoriter yönetim anlayışı toplumsal muhalefeti beslerken, Kırım Savaşı devletin askerî ve teknolojik yetersizliklerini açık biçimde ortaya koymuştur. Bütün bu gelişmeler, ilerleyen yıllarda yaşanacak büyük dönüşümlerin ve nihayetinde Sovyet rejimine uzanan tarihsel sürecin zeminini hazırlamıştır.
Böylesine hassas ve kırılgan bir ortamda, rejimin çöküş sürecini hızlandıracak önemli bir gelişme 1904 yılında ortaya çıkmıştır: Rus-Japon Savaşı. Çarlık yönetimi, Kore ve Mançurya üzerindeki nüfuz mücadelesine giriştiği Japonya karşısında savaşın doğuracağı ağır sonuçları başlangıçta öngörememiştir. Ancak savaşın bir yıl sonra yenilgiyle sonuçlanması, yalnızca askerî bir başarısızlık olarak kalmamış; ekonomik dengeleri de derinden sarsmıştır. Savaşın mali yükü ekonomiyi zayıflatmış, ekonomik bozulma fiyat artışlarını beraberinde getirmiş, yükselen fiyatlar ise halkın yaşam koşullarını daha da ağırlaştırmıştır. Böylece toplumsal huzursuzluk giderek artmış ve geniş kitleler ilk kez Çarlık rejimine karşı açık biçimde tepki göstermeye yönelmiştir. Rejim karşıtı hareketler kitlesel bir nitelik kazanmaya başlamıştır.
Savaşın ağır ekonomik ve toplumsal sonuçları, dönemin en büyük yükünü taşıyan kesimin artık sessiz kalmamasına yol açmıştır: işçiler. 20. yüzyılın başlarında sanayileşme hız kazanmış olsa da işçi haklarının son derece sınırlı olması, çalışma saatlerinin uzunluğu ve ücretlerin düşüklüğü, yönetime duyulan öfkeyi her geçen gün artırmıştır.
“Kanlı Pazar” olarak anılan 9 Ocak 1905 tarihinde binlerce işçi, taleplerini bir dilekçe ile iletmek amacıyla Kışlık Saray’a doğru yürüyüşe geçmiştir. Çalışma saatlerinin azaltılması, daha adil ücret koşulları ve temsil hakkı gibi isteklerle toplanan kalabalığın üzerine askerler tarafından ateş açılmış; yüzlerce kişi hayatını kaybetmiştir. Bu olay, halkın Çarlık yönetimine bakışını köklü biçimde değiştirmiştir.

Yaşananların ardından ülke genelinde grevler yaygınlaşmış ve işçiler kendi temsil organlarını oluşturmaya başlamıştır. Aynı yıl içinde Petersburg’da kurulan işçi konseyine “Sovyet” adı verilmiştir. Rusça “sovetovat” (danışmak, öğüt vermek) fiilinden türeyen bu kavram; “danışma”, “konsey” ve “meclis” anlamlarını taşımakta olup, ilerleyen süreçte yeni rejimin temel siyasal örgütlenme biçimini ifade edecektir.
1905 yılının yaz aylarına gelindiğinde, imparatorluğun dört bir yanında grevlerin ve isyanların yaygınlaştığı, ekonomik hayatın neredeyse durma noktasına geldiği ve işçi konseylerinin hızla çoğaldığı bir tablo ortaya çıkmıştır. Devlet otoritesi ciddi biçimde sarsılmış, toplumsal huzursuzluk ülke geneline yayılmıştır.
Bu gelişmeler karşısında Çar, Ekim Manifestosu’nu ilan etmek zorunda kalmış ve böylece Devlet Duması’nın (parlamento) kurulmasını kabul etmiştir. Ancak kısa süre içinde Duma’nın yetkilerinin sınırlandırılması ve gerçek anlamda bir anayasal monarşi düzenine geçilememesi, halkta beklenen reform umudunu zayıflatmıştır. Bu durum, değişim sürecinin samimiyetine dair şüpheleri artırmış ve reform yapıldığı düşüncesi yerine, yönetimin toplumu oyaladığı kanaatinin güçlenmesine yol açmıştır.

1905–1914 arası dönem, Çarlık rejimi açısından adeta “askıya alınmış bir kriz” evresini ifade etmektedir. Rejim resmen yıkılmamış olsa da meşruiyeti ciddi biçimde aşınmıştır. Devrim gerçekleşmemiştir; ancak devrime zemin hazırlayacak örgütsel yapılanmalar güç kazanmıştır. İşçi hareketleri süreklilik arz etmeye başlamış, saray ise her geçen gün itibar kaybına uğramıştır. Muhalefet, dağınık ve geçici çıkışlardan sıyrılarak daha disiplinli ve ideolojik çekirdeklere dönüşmüştür.
Sanayileşmenin yol açtığı sosyal eşitsizlikler grevlerin artmasına neden olmuş; ekonomik talepler zamanla siyasal içerik kazanmıştır. Devrimin ancak disiplinli ve merkezi bir parti aracılığıyla gerçekleştirilebileceğini savunan grup, Vladimir Lenin önderliğinde “Bolşevikler” adıyla öne çıkmıştır. Rusça “bolşinstvo” (çoğunluk) kelimesinden türeyen bu ad, hareketin siyasal iddiasını da yansıtmaktadır.
Özellikle 1905 Devrimi sonrasında Bolşevikler; yeraltı faaliyetleri, grev örgütlenmeleri ve propaganda çalışmalarıyla fiilen ayrı ve disiplinli bir yapı gibi hareket etmişlerdir. İdeolojik çerçevenin belirlenmesi ve stratejik yönlendirme büyük ölçüde Lenin’e ait olmakla birlikte, bu dönemde iki isim daha dikkat çekmiştir: Lev Troçki ve Joseph Stalin.
Troçki, işçi konseyleri (Sovyetler) içerisinde etkin bir rol üstlenmiş ve grev hareketleri ile işçi kitleleri arasındaki koordinasyonu sağlamıştır. Stalin ise daha çok yeraltı örgütlenmesi alanında faaliyet göstermiş, parti kadrolarının oluşturulması ve teşkilatlanma sürecine katkıda bulunmuştur. Böylece devrime giden süreçte hem ideolojik hem de örgütsel temeller giderek sağlamlaşmıştır.
1914 yılında I. Dünya Savaşı’nın başlaması, Rusya açısından ağır sonuçlar doğurmuştur. Cephelerde verilen büyük kayıplar, ordudaki lojistik yetersizlikler ve silah eksiklikleri devletin askerî kapasitesinin sınırlarını açık biçimde ortaya koymuştur. Savaş ekonomisinin yarattığı baskı ise fiyatların hızla yükselmesine ve temel ihtiyaç maddelerinin temininde ciddi sıkıntılara yol açmıştır. Savaş süresince artan grevler ve köylü ayaklanmaları, toplumsal huzursuzluğu daha da derinleştirmiştir. Zaten itibarı önemli ölçüde sarsılmış olan Çarlık yönetimi, hem halk hem de askerler nezdinde otoritesini büyük ölçüde yitirmiştir.
8 Mart 1917’de Sankt Petersburg’da kadın işçilerin “ekmek yok” sloganıyla başlattıkları grev, kısa sürede diğer işçi gruplarının da katılımıyla kitlesel protestolara dönüşmüştür. Çarlığa olan güvenini yitiren bazı askerî birliklerin de göstericilere destek vermesi, hareketin etkisini daha da artırmıştır. İşçi konseylerinin (Sovyetler) protestocuları organize etmedeki başarısı, olayların geniş çaplı bir halk hareketine dönüşmesini sağlamıştır. Bu gelişmeler üzerine II. Nikolay, 15 Mart 1917’de tahttan çekilmek zorunda kalmış ve yaklaşık 370 yıl süren Çarlık rejimi resmen sona ermiştir. Eski Çar ve ailesi, Sibirya’daki Tobolsk şehrine sürgüne gönderilmiştir.
II. Nikolay’ın tahtından çekilmesinin ardından birkaç ay içinde, Bolşeviklerin liderliğindeki Kızıl Ordu ile Çarlık yanlıları ve diğer karşıt güçlerin oluşturduğu Beyaz Ordu arasında Rusya’yı beş yıl boyunca sarsacak kapsamlı bir iç savaş patlak vermiştir. Beyaz Ordu’nun Tobolsk şehrine yaklaşması, Bolşeviklerin Çar ve ailesiyle ilgili planlarını değiştirmelerine yol açmıştır. Önceden izole bir sürgünle güvenliklerinin sağlanması planlanırken, artık Beyaz Ordu tarafından kaçırılma ihtimali büyük bir tehdit olarak görülmeye başlanmıştır.
İç savaş sürecinde Çar ailesi, Beyaz Ordu tarafından bir sembol olarak algılanmıştır. Bu nedenle II. Nikolay, eşi, dört çocuğu ve birkaç danışmanı ile birlikte Yekaterinburg şehrine nakledilmişlerdir. 17 Temmuz 1918 tarihinde, tutuldukları evin bodrum katında Çar, eşi, dört kızı, oğlu, danışmanları ve hizmetliler de dahil olmak üzere toplam 11 kişi kurşuna dizilerek katledilmiştir. Başlangıçta cesetler evin yakınlarına gömülmüş, daha sonra parçalanarak başka bir yere taşınmış ve gizlice gömülmüştür. 1970’lere kadar resmi olarak yerleri bilinmemiştir.
Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasının ardından yeni kurulan Rusya Federasyonu geçmişle yüzleşme sürecine girmiş ve tarihsel şeffaflık anlayışı geliştirilmiştir. Bu süreçte kalıntılara ulaşılmış ve 1998 yılında Aziz Petrus ve Pavlus Katedrali’nde, dönemin Rusya liderlerinin de katıldığı devlet töreniyle defnedilmişlerdir.

.png)








Yorumlar