top of page
Resimlerle Tarih
4 Mayıs 2022
10 Maddede 2. Abdülhamit’in Hicaz Demiryolu Projesi
Osmanlı Devleti’nin ekonomik ve siyasi zorluklarla boğuştuğu bir dönemde, tamamlanması mucize olarak bakılan ve bizzat II. Abdülhamit’in önderlik ettiği bir komisyonun çalışmalarıyla yapımına başlanan, Osmanlı halkı kadar dünya Müslümanlarının da verdiği bağış desteğiyle yapılan Hicaz Demiryolu, dönemine göre yapılması oldukça güç bir projeydi. Yapımında askeri ve içtimai amaç güdülen bu proje, 1900-1908 yılları dönemin ekonomik şartlarına rağmen yabancı sermayeye bulaşmadan sekiz yıl gibi kısa bir sürede inşa edilerek imkansıza yakın olan bir işe imza atıldı. 1. Hicaz Demiryolu'nun yapım nedeni yalnızca askeri ve iktisadi değildi Ekonomik darboğazın içinde olan Osmanlı Devleti’nin büyük bir mali yük altına girerek oldukça önemli bir demiryolu ağı oluşturması istemesindeki ilk amaç esasen iktisadi gelir elde etmek ve askeri ihtiyaçların karşılanması olarak düşünülebilir. Ancak Hicaz’ın Osmanlı için teşkil ettiği önem iktisadi anlamda bu yükün altına girmeyi gerektirecek cinsten değildi. Eyaletin başlıca gelir kaynağı olan gümrük vergileri, bölgenin yönetim masraflarının çok altında kalmaktaydı. Bu açıdan bakıldığında bu önemli projedeki amacın iktisadi bir gelir sağlama amacıyla yapılmadığı görülmektedir. Hicaz Demiryolu'nun yapımındaki ana amaçlar askeri, siyasi ve dini içeriklidir. Böyle bir projenin tamamlanası her şeyden önce bölgeye askeri sevki hızlandıracak, olası ayaklanmaları bastırarak merkezi otoriteyi kuvvetlendirecekti. Bununla birlikte yapımın amacına dair asıl ön plana çıkartılan husus dini ziyaretlerin kolaylıkla yapılması yönündeydi. Bu yolun yapılmasıyla hac yolunda çekilen büyük zahmet ve zorluklardan kurtulunacaktı. Üstelik bu yol daha da güvenli bir yolculuk imkânı sağlayacaktı. Proje, aynı zamanda bir itibar meselesiydi. Bu vesileyle zamanda II. Abdülhamit’in İslam âlemindeki itibar ve nüfuzunu da kuvvetlendirecek, Müslümanların ortak bir eser ve amaç etrafında dayanışmasını sağlayacaktı. 2. İnşaat faaliyetlerinin gerçekleşmesi için Padişahın başkanlığındaki Komisyon-ı Ali kuruldu Bu devasa projenin hayata geçirilmesi, ancak sistemli bir çalışmayla mümkün olacaktı. Bu nedenle de inşaat organizasyonlarını yürütecek olan padişahın başkanlık edeceği Komisyon-ı Âli kuruldu. Padişahın altında ise Sadrazam Mehmed Ferid Paşa, Ticaret ve Nâfia Nâzırı Zihni Paşa, Mâbeyin ikinci kâtibi Ahmed İzzet Paşa, Bahriye Nâzırı Hasan Hüsnü Paşa ve Bahriye İmalât Komisyonu Reisi Hüsnü Paşa gibi isimler faaliyet gösterdi. 3. Proje maliyeti bütçeye çok ciddi bir yük bindirdi Osmanlı Devleti’nin dönem içerisinde içinde bulunduğu mali durum şüphesiz ki projenin yapımı için akıllarda soru işareti oluşturuyordu. Yerli ve yabancı kamuoyu bu anlamda projenin tamamlanmasının mümkün olmadığında hemfikirdi. Bununla birlikte Hicaz Demiryolu'nun tahmini maliyeti 4 milyon liraydı, yani yıllık bütçenin % 18’ini aşıyordu. Ancak projenin dini mahiyete bürünmesi ile birlikte gelecek bağışlar da projenin finansmanında önemli yer tuttu. İnşaatın başlangıcında ortaya çıkacak acil para ihtiyacını karşılamak üzere de Ziraat Bankası’ndan kredi alınmasına karar verildi ve ciddi maaş kesintileriyle giderler karşılandı. 4. Hicaz Demiryolu projesinin yalnız Osmanlılar’ın değil bütün Müslümanların ortak eseri olduğu yönünde propaganda faaliyetleri yürütüldü Projenin yalnız Osmanlıların değil bütün İslam âleminin ortak eseri olduğu yönünde oluşturulmaya çalışılan kamuoyu ve propaganda faaliyetleri sonuç vermeye başlamıştı. Bağış miktarının istenilen seviyeye ulaşması yönünde yapılan bu çalışmalarda din adamları, inançlı gazeteciler vb. unsurlardan faydalanıldı ve amaca ulaşıldı. Projeye dair mali gelirin üçte biri civarı bir oran bağışlardan elde edildi. 5. Çeşitli ülke Müslümanları projeye destek verdi Osmanlı Devleti, finansmanıyla, çalışanlarıyla ve kullanılan ürünüyle tamamıyla Müslüman yapımı bir demiryolu inşa etme arzusundaydı. Bu yönde oluşturulan kamuoyu çalışmalarıyla netice elde edilmeye başlanmıştı. Binlerce Osmanlı vatandaşının yanı sıra başta Hindistan, Mısır, Rusya ve Fas Müslümanları olmak üzere, Singapur, Güney Afrika, Endonezya ve bazı Avrupa’daki İslam cemiyetlerinden proje için bağış yağıyordu. Bu kitlesel katılımsa, Hicaz Demiryolu projesinin bütün dünya Müslümanlarınca benimsendiğinin açık kanıtıdır. 6. Demiryolunun yapımında farklı milletlerden çok sayıda mühendis görev aldı Her ne kadar Müslüman sermayeyle yapılma amacı güdülse de yabancı teknik destek almadan projeyi tamamlamak oldukça zordu. Bu nedenle projenin teknik işleri 1901’de Alman mühendis Meissner’e verildi. Onunla birlikte on yedisi Türk, on ikisi Alman, beşi İtalyan, ikisi Avusturyalı, biri Belçikalı ve biri Rum olmak üzere toplamda 43 mühendis projede görev aldı. Türk mühendislerin tecrübelenmesi üzerine ise yabancı mühendis sayısı giderek azaldı. Kutsal topraklardaki inşaatı tamamen Müslüman mühendisler gerçekleştirdi. 7. Hicaz Demiryolu bizzat II. Abdülhamit tarafından açıldı Projenin yapılması için tüm zorluklara karşı güçlü bir irade ortaya koyan II. Abdülhamit, Hayfa şubesiyle birlikte 1464 kilometreyi bulan Hicaz Demiryolu 1 Eylül 1908 tarihinde yapılan bir törenle bizzat kendi açtı. Bu açılışın ardından ise Hayfa-Şam arasında her gün, Şam ile Medine arasında ise haftada üç gün yolcu ve eşya taşımacılığına başlandı. 8. Birçok engele rağmen kısa denilebilecek bir sürede tamamlandı Her ne kadar projenin tamamlanmasındaki en büyük zorluk olarak mali konular görünse de bir o kadar daha zorlayan farklı beşeri unsurlar söz konusuydu. İnşaatın yapımı sırasındaki yüksek sıcaklık, su sorunu, arazi koşulları ve bedevi saldırıları süreci olumsuz etkiliyordu. Özellikle projeye karşı girişilen saldırılarda yalnızca 1908’de telgraf tellerine yapılan saldırı sayısı 128’i bulmuştu. Aynı yıl içinde yapılan bir baskınla da 300’e yakın Osmanlı askeri katledildi. Ancak buna rağmen bu zorlu inşaat dönemine göre oldukça kısa denilebilecek bir sürede tamamlandı. 9. Genişletilmesi II. Abdülhamid’in tahtan indirilmesinden sonra da devam etti Hicaz Demiryolu, yapılışında ve sürecin yürütülmesinde büyük rol oynayan II. Abdülhamit’in tahtan indirilmesinden sonra çeşitli dönemlerde genişletildi. Akkâ-Beledüşşeyh, Afûle-Lüd, Vâdiüssûr-el-Avca, et-Tin-Beytülhanum, şube hatları ve Kademişerif’ten Şam’a döşenen raylarla yolun uzunluğu 1750 kilometreye kadar uzadı. 10. Hicaz Demiryolu'nun getirdiği kazanımlar Hicaz demiryolunun tamamlanması Osmanlı Devleti’nin kalan kısa ömrüne rağmen, askeri, iktisadi, sosyal ve siyasi birçok alanda çeşitli kazanımlar elde etmesini sağladı. Havran, Kerek ve Cebelidüruz olayları bu yol sayesinde kısa zamanda bastırıldı. Hicaz ve Yemen bölgesine askeri sevkiyat bu yolla taşındı ve 1914’te 147.587 askerin sevki bu yolla sağlandı. Yine I. Dünya Savaşı sırasında da bölgeye ulaşım ve bölgedeki kutsal emanetlerin İstanbul’a taşınması bu yolla gerçekleşti. Demiryolu, yiyecek, kömür, hayvan vb. ürünlerin taşınmasında kolaylık sağladı. Bölgesel ticaret hareketlendi. Ancak elbette ki bazı konularda sorunlar yaşandı ve beklentiler karşılanamadı.
4
dk.
1 Mayıs 2022
Marmara'nın Görülmesi Gereken 7 Tarihi Mirası
Marmara Bölgesi'nin, İstanbul'un tarihi alanları dışında kalan ve onlar kadar önem arz eden 7 tarihi durağını sizler için derledik. İşte mutlaka görmeniz gereken 7 eser; 1. Muradiye Külliyesi-Bursa Muradiye Külliyesi, Bursa’da Osmanlı sultanları tarafından yaptırılan son külliyedir. Sultan II. Murad tarafından 1425-1426 yılları arasında yaptırılmış ve içinde bulunduğu semte ismini vermiştir. Cami, medrese, hamam, darüşşifa ve türbeden oluşan Muradiye Külliyesi’ne Fatih Sultan Mehmed, II. Bayezid ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde yapıldığı bilinen türbeler de eklenmiştir. Ölüm ile yaşamı, rüya ile hakikati, hüzün ile huzuru bir arada tadabileceğiniz, hissedebileceğiniz, bu mistik mekanın bahçesinde, yer alan çınarlar servilerin gölgesinde, çiçekler arasında, bedenen ve ruhen dinlenebilirsiniz. 2. Gelibolu Tarihi Alanı-Çanakkale Bu alan Çanakkale Savaşı'nın yoğun olarak yaşandığı bölgede yer alır. Yarımada'nın Eceabat ilçesi sınırları içinde kalan alan, 33 bin hektarlık bir bölgeyi kaplıyor. Bu tarihi alanın keşfi için Kabatepe'deki Çanakkale Savaşları Tanıtma Merkezi ve Müzesi'nden başlanabilir. Burada milli parkla ilgili detaylı bilgiler ve broşürler bulunmaktadır. Merkezin içindeki müzede ise savaş malzemeleri, savaşanların eşyaları, savaş sırasında kullanılan çeşitli silahlar, mektuplar ve fotoğraflar sergileniyor. Çanakkale Savaşları Tanıtma Merkezi ve Müzesi, Seyit Onbaşı ve Rumeli Mecidiye Tablası, Havuzbaşı Şehitliği, 57. Alay Şehitliği, Conk Bayırı gezilmesi gereken en önemli yerler arasındadır. 3. Koza Han-Bursa Bursa Ulu Camisi ile Orhan Camisi arasında bulunan Koza Hanı’nı, Sultan II.Beyazıt’ın İstanbul’da yaptırdığı Beyazıt Külliyesine akar olarak 1490-1491 tarihleri arasında yaptırılmıştır. Mimarı Abdul-ula bin Pulad Şah, inşaat emini de Sücca bin Karaca’dır. Koza Hanı çeşitli dönemlerde Han-ı Cedid Evvel, Şimşek Hanı, Sırmakeş Hanı, Beylik Kervansaray, Beylik Han-ı Cedidi Amire, Beylik Yeni Kervansaray isimleri ile de anılmıştır. Han dikdörtgen bir avlunun çevresinde iki katlı olarak yapılmıştır. Doğusunda ise ahır ve depoların bulunduğu ikinci bir avlu bulunmaktadır. Hanın kuzeyindeki giriş kapısı taş kabarma bezeli abidevi bir görünümdedir. Girişin iki yanında dükkanların sıralandığı bir üst yapıya sahiptir. Üst kattan güneye, avluda depolara ve Orhan Camisi yönüne açılan üç kapısı daha bulunmaktadır. Üst katta 50, alt katta 45 odası olan hanın avlusunun ortasına bir mescit yapılmıştır. Sekiz yüzlü olan mescit, köşelerindeki sekiz ve arkadaki bir ayak üzerindedir. 4. Ertuğrul Gazi Türbesi-Bilecik Osmanlı Beyliği'nin kurucusu Osman Gazi'nin babası ve Selçuklu Uçbeyi Ertuğrul Gazi'nin Bilecik ilinin Söğüt ilçesinde bulunan türbesidir. 13. yüzyıl sonlarında inşa edilen yapının yapım tarihi kesin olarak bilinmemektedir. İlk olarak Osman Gazi tarafından açık mezar olarak yaptırılmış, daha sonra I. Mehmet Çelebi tarafından türbe haline getirilmiştir. Sultan III. Mustafa zamanında 1757’de yeniden yapılırcasına onarılmış ve ilk yapılıştaki hali değişmiştir. 1886 yılında II. Abdülhamit tarafından yeniden onartılmış ve yanına çeşme eklenmiştir. Yemyeşil bir bahçeden girilen türbenin sağ tarafında bir çeşme de bulunuyor. 5. Selimiye Camii ve Külliyesi-Edirne İstanbul’un fethinden önce Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olan Edirne’nin en önemli anıtsal eseri olan ve şehrin siluetini taçlandıran Selimiye Camii ve Külliyesi, 16. yy.’da Sultan II. Selim adına yaptırılmıştır. Teknik mükemmelliği, boyutları ve estetik değerleriyle döneminin ve sonraki zamanların en muhteşem eseri olan Camii ve Külliye, Osmanlı mimarlarından en önemlisi Sinan’ın 'Ustalık Dönemi' eseri, mimarlık sanatının en görkemli örneklerinden biri ve insanın yaratıcı dehasının bir başyapıtı olarak kabul edilmektedir. Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi, UNESCO Dünya Miras Komitesi’nin Dünya Miras Listesi’ne dahil edildi. 6. Osman Hamdi Bey Evi ve Müzesi-Gebze İzmit, Gebze, Eskihisar Köyü istasyona 2200 m. Gebze'ye 5 km. mesafededir. Osman Hamdi Bey Eskihisar'ı, babasının Gebze' deki konağından tanır. 1884 yılında köyün batı sahiline köşkünü, resimhanesini, kayıkhane ve müştemilatını inşa ederek 26 yıl yazlarını burada geçirir. Giriş katının ahşap kapılarının tablalarına 1901-1903 yıllarında yaptığı çok güzel çiçek resimlerinin her biri bugünkü tablolarının değeri düzeyindedir. Köşk 1. Cihan Harbinde karargah komutanına tahsis edilmiş, İsmet Paşa (İnönü) İstiklal Harbi'ne giderken birkaç gün burada kalmış, 1933 yılında Atatürk, köşkü ve bahçeyi ziyaret etmiştir. 1945 yılında resimhanede yangın çıkmış, ahşap üst kat yanmıştır. Koru ve binalar 1966 yılında tescil edilmiş, 1982 yılında müze binası, müştemilatı ve arsası Kültür ve Turizm Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nce kamulaştırılmıştır. 7. Ayasofya Camii-İznik İznik’in tam ortasında , surlarla çevrili kentin dört kapısından gelen yolların kesiştiği yerde inşa edilmiş olan yapıdır. Hıristiyanlıkla ilgili önemli kararların alındığı 7. konsül 787 yılında bu kilisede toplandı. 1331’den sonra Orhan Gazi camiye dönüştürdü. Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde, Mimar Sinan bir mihrap ilave edip yan neflerde büyük kemer açıklıkları oluşturulmuştur. 2007 yılında yapıda restorasyon çalışmaları başlatılmıştır. Restorasyon öncesi minareye dönüştürülen çan kulesi çok harap ve yıkık durumdaydı. Özellikle yabancı turistlerin oldukça ilgilendiği bir yapıdır.
3
dk.
29 Nisan 2022
8 Akademisyenin Gözünden Sultan II. Abdülhamid
Sultan II. Abdülhamid yakın tarihimizin üzerinde tek bir görüşte mutabık kalınması mümkün olmayan padişahlarındandır. Tahta oturduğu dönemdeki dünya dengelerinin değişkenliği, gerek Batı, gerekse de Doğu’ya yönelik oluşturmaya çalıştığı politikaları, farklı tarihi kaynaklarda çoğu zaman siyasi sebeplerle kasıtlı çarpıklaştırılarak, onu adeta iki ayrı kimliğe bürümekte. Bu nedenle Cumhuriyet sürecine giden yolun taşlarını döşeyen II. Abdülhamid’in, ölümünün 100. yılında tekrardan irdelenip anlaşılması önemlidir. Biz de olağan bilgi kalabalığının arasından özgün fikirlere sahip 8 ayrı akademisyenin, daha önce Mehmet Tosun tarafından hazırlanan ve Yeditepe Yayınlarında yayınlanan soru ve cevapları konuya ışık tutması amacıyla sizler için derledik. 1. Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu Sultan II. Abdülhamid, halifeliği İslam dünyasını birleştirici bir unsur olarak aktif şekilde kullanmıştı. Bu konuda neler söylersiniz? Sultan Abdülhamid bir anlamda kadimin yani Osmanlı tarihi ile kanun-ı kadimin yalnız yaşayan, medeni olan Osmanlı’nın, siyasal anlamda son direnme gösteren sultanıdır. Bu anlamda da Sultan Abdülhamid, bir taraftan sömürgecilik karşısında direnmiş, diğer taraftan da kendi bildiği ve yüklediği kadimin içindeki toplulukların kaderleriyle ilgilenmeye çalışmıştır. O, bu politikası ile bir anlamda sömürgecilik karşısında bu son devletin ömrünü uzatan bir politika takip etmiştir. Sultan Abdülhamid’i sadece İslam tarihi, Osmanlı tarihi, Türk tarihi açısından değil, insanlık tarihi açısından önemli kılan husus budur. Aynı tarihlerde Hint’te böyle bir önem görülmemiştir. Sultan Abdülhamid şahsında, Osmanlı Devleti böyle bir döneme direnç gösterebilmiştir. Bu anlamda o, kadim kültürün son hükümdarıdır. 2. Prof. Dr. Mete Tunçay Abdülhamid’in Meşrutiyet’e bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bana göre Abdülhamid Meşrutiyet’i, yani anayasal yönetimi hiçbir zaman kötülememiştir. Yalnız "Meşruti yönetim iyi bir şeydir. " derken milletin, halkın buna hazır olması gerektiğini hâlbuki yeteri kadar hazır olmadığı ileri sürülmüştür. Eğitim yoluyla halkın meşruti hayat içinde yaşamasına yetecek olgunluk düzeyine erişmesini düşünmüştür. Bunun için de eğitim konusunda bir hayli çaba göstermiştir. Okullar hatta kız okulları açtırmıştır. Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki taş mekteplerin birçoğu onun zamanından kalmadır. 1908’de bir askeri darbeyle sıkıştırılınca; "Halk yeterince olgunlaştı. " gibi bir açıklamayla Kanun-ı Esasi’yi yeniden yürürlüğe koymuştur. İlginç olan Abdülhamid’in mantığına çok benzer bir mantığım Cumhuriyet yıllarında da geçerli oluşudur. Tek parti döneminde de hiçbir zaman demokrasiye karşı bir şey söylenmemiştir. Burada Kanân- ı Esasi ve meşrutiyet fikrinden demokrasi fikrine geçiyoruz; demokrasi ile yönetilmek için yine milletin hazır olması gerektiği hâlbuki bu nitelikte bulunmadığı söylenmiştir. Sırf bunun için iki dereceli seçim 1946’ya kadar devam etmiştir. Bugün bile zaman zaman işte demokrasi, AB’nin kuralları iyi fakat biz buna hazır değiliz, diye bir mantık yürütülüyor. Demek ki, Abdülhamid’in mirası daha sonra da devam ediyor. 3. Prof. Dr. Standford J. Shaw II. Abdülhamid’in bir İslam Birliği politikası mevcut muydu, II. Abdülhamid döneminde Hicaz Demiryolları bir İslam Birliği düşüncesinin başlangıcı mıydı? Abdülhamid, İslam’ı siyasal amaçları için kullandı. Güneydoğu Avrupa, Rusya gibi farklı ülkelerden gelen mültecilerle İslam Birliği meydana getirmek istiyordu. Avrupalı güçlerin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki yayılımcı ataklarını durdurabilmek için baskı aracı olarak kullandı ve yaptıklarıyla makul bir başarı elde etti. Bunun için Kemal Karpat’ın yeni kitabı, İslam’ın Siyasallaşmasına bakılabilir. 4. Prof. Dr. Mehmet İpşirli II. Abdülhamid’in Batı ile olan münasebetini anlatır mısınız? Bu konular daha yeni yeni fark ediliyor. II. Abdülhamid İmparatorluğun her tarafının fotoğraflarını çektiriyor. Bu fotoğraflardan özel bir seçme yaparak bir nüshasını ABD’deki bir kongreye gönderiyor. Yani İmparatorluğu tanıtıcı ve iki devlet arasındaki münasebetleri geliştirici faaliyetlerde bulunuyor. Abdülhamid her zaman her şeyi yerli yerinde kullanabiliyor. İnsanı hayrete düşüren nokta bu. Meşakkatli ve sıkıntılı bir aile hayatı var. Bir yandan bunu, bir yandan da devlet yönetimini bir arada idare etmek zorunda. Abdülhamid, sanata karşı da çok duyarlıdır. Çünkü kendisi marangozdur. O, işi yapıp yaptırmasını seven birisidir. Kendisine gelen yüzlerce, binlerce raporun özetini okuyup, memlekette neler döndüğünü iyi bir şekilde öğreniyor. Bunun neticesinde de devlet işlerini yaptıracağı güvenli adamları rahatlıkla seçebiliyor. İşi ehline veriyor. Yani II. Abdülhamid hem iyi bir idareci, hem de başkasına iş yaptırmasını bilen bir insandır. Abdülhamid bundan dolayı memleketin içindeki insanlara ve dış ülkelerdeki ilişkilerini rahatlıkla sürdürebiliyor. 5. Prof. Dr. Vahdettin Engin II. Abdülhamid emperyalizme karşı mıydı? Sultan II. Abdülhamid emperyalist Batı ülkelerinin artan saldırıları karşısında ülkenin ayakta kalabilmesi için gerek insan unsurunun iyileştirilmesine, gerekse de sağlam müesseseler oluşturulmasına ihtiyaç bulunduğunu biliyordu. Dolayısıyla icraatları da bu yönde olmuştur. Bu icraatların olumlu sonuç vermesi ile de kendi döneminde, bütün emperyalist saldırılara rağmen, ülkeyi ayakta tutmayı başarabilmiştir. Bu yönüyle değerlendirildiği takdirde, II. Abdülhamid’i 19. Yüzyılın en önemli antiemperyalist lideri olarak nitelendirmek çok da yanlış olmaz. 6. Prof. Dr. Sebahattin Zaim Sultan II. Abdülhamid hakkında Türkiye’de iki görüş var. Birileri "Kızıl Sultan " diyor, birileri ise "Ulu Hakan " diyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? "Kızıl Sultan" tabiri, Yahudilerin sözüdür. Batılıların koyduğu bir tabirdir. Bu neyi gösterir? II. Abdülhamid’in Batı’ya karşı başarılı bir politika uyguladığını, Osmanlı’yı Batılıya yedirmediğini, parçalatmadığını, yem yapmadığını ve onların karşısında taş gibi durduğunu gösterir. Cumhuriyet Osmanlı’dan doğdu ama Cumhuriyet kurulduktan sonra Osmanlı kötülenmiştir. Bilinçli bir şekilde kötülenmiştir. Bunu normal buluyorum. Çünkü yeni rejim kuruluyor. Yeni rejim kurulunca eskiyi kötüleyeceksin ki kendi varlığını gösterebilesin. Bu bakımdan 1920’lerdei 19390’larda Cumhuriyet rejiminin Osmanlı’yı haksız yere kötülemesini, işin tabiatı gereği görüyorum. Ama bugünlerde yapılmaması lazım. Artık cumhuriyet oturdu. 7. Prof. Dr. Kemal H. Karpat Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Abdülhamid’in derviş olduğunu söylüyor. Bu konuda siz neler düşünüyorsunuz? II. Abdülhamid tam manası ile bir Osmanlı hükümdarıdır. Devleti bir arada tutmak için bilhassa 1878’den sonra meydana gelen şartlar altında elinden geleni yapmış ve geniş çapta da başarı sağlamıştır. Yani onun 30 sene kadar saltanatı esnasında Osmanlı Devleti bütünlüğünü koruyabilmiş, bugünkü Türkiye’nin temelini hazırlayan yeni oluşumların meydana gelmesine imkân vermiştir. Yeni bir toplum ortaya çıkması, yeni bir devletin oluşması, yeni şimendifer, demiryolları kurulması ve özel teşebbüsün ortaya çıkması, hepsi bu devirde olmuştur. Şüphesiz ki, Cumhuriyet’i kuran kuşak, tamamıyla Abdülhamid’i her şeyden evvel siyasi bir şahsiyet olarak, devlet idare eden bir padişah olarak görüp o şekilde değerlendirdim. Bence Abdülhamid ne göklere çıkartılmalı, ne de yerin dibine batırılmalıdır. Abdülhamid zamanında padişah olarak üzerine düşen görevi yapmış Osmanlı Devleti’ni ayakta tutabilmiştir. 8. Prof. Dr. İlber Ortaylı II. Abdülhamid ve İmparatorluğun sonu hakkında bilgi verir misiniz? "…Bazı insanlar sorsunlar kendilerine; mesela bugünkü yöneticiler "Acaba 100 sene sonra bizi anmak için de böyle bir takım adamlar konuşur mu? " diye. Bu çok önemli bir şey. İkincisi; tarihe mal olan bir kişilik vardır. I. Cihan Harbi’nin en zor günlerinde "hakan-ı sâbık" vefat ettiğinde Beylerbeyi Sarayı’ndan cenazesi kaldırılmış. Cenaze mahalle aralarından geçiyor. O dönemde İttihat ve Terakki’nin harp içinde diktası var. Malum, zaten harpte herkesin her istediğini yazıp söylenmesi de beklenmemeli; ama evlerin pencerelerinden bir takım kadınlar çıkıyor: " Bize ekmeği 10 paraya yediren, kömürün okkasını 5 paraya aldıran padişahım, nereye gidiyorsun bizi bırakıp? " diye ağlıyorlar. Demek ki bir insan, bir devlet orada kendini aklamıştır. Onun da kara tarafları vardır; ama muhasebeyi yaptığın zaman aklarla karaları ayırırsın, ortaya ne çıkmış ona bakarsın. Bilânço diye bir şey vardır. Tarihçi o bilânçoyu namusla, dikkatle, ilmi hassasiyetle yapmak zorundadır. Bunu yapmaz da çalakalem giderse işte o zaman Beylerbeyi sokaklarında pencereden uzanan ağlayan hatunlarla bu gibi törenleri, toplantıları fedakârlıkla tertipleyen arkadaşları adamı yalancı çıkarırlar, mahcup olursun. Bunların üzerine düşünmek gerekir, çünkü hakikat kaybolur. "
5
dk.
22 Nisan 2022
Osmanlı'nın Şair Padişahları
Osmanlı padişahları, devletin kuruluşundan itibaren bilim, sanat ve edebiyat gibi çeşitli alanları destekleyerek önemli adımlar attılar. Sadece desteklemekle kalmayarak, şehzadelere küçük yaşlardan itibaren edebiyat ve sanat eğitimi vererek, onların sanatsever bireyler haline dönüşmelerine katkı sağladılar. Özellikle Osmanlı sultanlarının II. Murad’dan itibaren İslam kültür ve edebiyatını çok iyi bildiklerini ve bununla birlikte büyük bir bölümünün şair olduğunu görmekteyiz. Çeşitli mahlaslarla şiirler yazan padişahların birçoğunun divanı olduğu gibi padişahlar dışında hanedan mensubu kişilerin de bu alanda kendini geliştirdiği bilinmektedir. Biz de bu çalışmamızda duygularını kaleme aktaran şair padişahların bir bölümünü sizlere aktararak onların öne çıkan özelliklerini anlatmaya çalışacağız. 1. II. Murad Osmanlı tahtına iki defa oturan ve Muradi mahlasıyla önemli şiirler kaleme alan II. Murad’ın ince, hassas, romantik ve eğlenceyi seven kişiliği şiirlerine fazlasıyla yansır. I. Murad ve Yıldırım Bayezid’in savaşçı ve sert mizacını onda görmek mümkün olmamakla birlikte kendini kültüre adamış biridir. Şüphesiz ki onun duygusal yapısının yansıdığı şiirlerinde Mara Hatun’a olan büyük tutkusunun rolü büyüktür. Eşleri arasında en değer verdiği ve güzel gördüğü Mara Hatun’a beslediği duyguları ifade etmek için kaleminden şu dizeler dökülür. Saki, getür, getür yine dünki şarabumı Söylet dile getür yine çeng ü rebabumı Ben var iken gerek bana, bu zevk ü bu safa Bir gün gele kim görmeye kimse türabum (Ey şarap sunan güzel, yine dünkü şarabını getir, yine çeng ve rebâbımı söylet de gönlüm neşelensin. Bu zevk ve safa ben hayatta iken gereklidir. Bir gün (nasıl olsa) kimse toprağını bile görmeyecek) 2. Fatih Sultan Mehmed Edebiyata, sanata ve bilime gösterdiği özel ilgiyle bilinen ve bu alanların gelişmesi için gayret gösteren Fatih Sultan Mehmed de şair kişiliğine sahip padişahlar arasındadır. Bir yanıyla devletin bekası için savaşçı, kahraman ve lider olurken diğer yanıyla da duygularını naif ifadelerle kaleme döken bir şairdir. Avni mahlasıyla şiirler yazan Sultan Mehmed, duygularını şiir yoluyla söylemede hiçbir sakınca görmemiş, sevdiği kadına kul olduğunu olduğunu "Bir şâha kulam ki kulı sultân-ı cihândır" diyerek hiç de kolay söylenmeyecek bir mısra kaleme almıştır. 3. II. Bayezid Şiirlerinde Adli mahlasını kullanan ve Amasya’da hat eğitimi aldığı Şeyh Hamdullah’ı İstanbul’a getirerek sanatın birçok dalına el uzatan II. Bayezid, divanı olan padişahlar arasındadır. Duygularının yansıması olarak kaleme aldığı şiirlerinin en önemlileri, kardeşi Cem Sultan ile arasındaki ilişkiyi ve mücadeleyi anlatanlardır. Cem Sultan’a yazdığı bu şiirler bir yönüyle tarihe ayna tutmaktadır. Şiirlerini topladığı Divanı 1890 yılında basılmıştır. 4. Cem Sultan Her ne kadar Osmanlı padişahı olmadıysa da şiir yazmadaki yetkinliğinden dolayı bu çalışmada Cem Sultan’a yer vermemek doğru olmazdı. Kardeşi II. Bayezid ile olan çekişmesinden dolayı İstanbul’dan ayrıldığı sırada çevresindeki şairlerle birlikte kaçması, onun şiire olan düşkünlüğünü gösterir niteliktedir. Fransa’da ve İtalya’da özlem içinde buruk bir hayat yaşayan Cem Sultan, şiirlerinde ardında bıraktığı annesine ve çocuklarına dair duyduğu özlemi şiirlerinde dile getirmektedir. Hele ki oğlu Oğuz’un Bayezid tarafından öldürülmesinden duyduğu ızdırap, şiirlerinde derin olarak hissedilir durumda. Batı’da Zizimi olarak anılan Cem Sultan, yazdığı Türkçe şiirlerin yanı sıra Farsça divan oluşturmuştur. Şiirlerini derlediği divanı 1989 yılında Ankara’da basılmıştır. 5. Yavuz Sultan Selim Osmanlı padişahları arasında şiir yazım konusunda en yetkin padişahlar arasında yer alan Yavuz Sultan Selim, padişahlık dönemi boyunca, şiirin, sanatın ve edebiyatın yaşaması adına özel ilgi gösterdi. Onun zamanında kültür etkinlikleri farklı bir boyut kazandı. Gittiği seferlerden yanında şairlerle dönmesi dönemin edebi hayatını önemli oranda canlandırdı. Selim ya da Selimî mahlasıyla Farsça şiirler yazan Yavuz Sultan Selim’in Türkçe şiirler yazdığına dair rivayetler de mevcuttur. Şiirlerinin toplandığı Farsça divanı 1888-1889 yılları arasında İstanbul’da, Alman imparatoru II. Wilhem’in emriyle de Berlin’de basıldı. 6. Kanuni Sultan Süleyman 46 yıllık padişahlık hayatına onlarca zafer, sefer ve yaşanmışlık sığdıran Kanuni Sultan Süleyman, edebiyatı ve sanatı hiçbir zaman ihmal etmedi. Kendini edebi alanda çok iyi geliştiren Sultan, Osmanlı saltanatında bulunduğu dönemde birçok yönüyle altın çağı yaşadığı gibi edebiyatta da Kanuni ile birlikte doruklara çıktı. Muhibbi mahlasını kullanan ve üç binden fazla şiiri bulunan Kanuni divanı olan şair padişahlar arasındadır. Günümüzde sıklıkla kullanılan ve devletin sıhhatinin önemini belirten o çok bilinen dizeler Kanuni’nin kaleminden şu şekilde döküldü: Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi Ayrıca eşi Hürrem Sultan’a beslediği aşk dolu yoğun duygularını kaleme aldığı şiirleri binlerce şiirlerini birçok yönüyle geride bırakmaktadır. 7. II. Selim Sarı Selim lakabıyla tanınan II. Selim şiirlerinde Selimî mahlasını kullandı. Edebiyat alanında yaptığı en önemli işlerden biri, daha şehzadelik günlerinden başlayarak çevresine şairleri toplamış olmasıdır. Ayrıca çok sayıda kitabı bulunan Sarı Selim, edebiyat içeriklileri başta olmak üzere kitaplara ilgi duymuş ve kitaplarını Selimiye Camii’ne vakfetmiştir. 8. III. Murad Edebiyata, eğlenceye ve keyfe düşkün olan III. Murad, duygularını naklettiği şiirlerini Muradî mahlasıyla kaleme aldı. Bir divanda topladığı şiirlerinin en güzel örneklerinden bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. 9. I. Ahmed Divan sahibi şair padişahlar arasında yer alan I. Ahmed Bahtî mahlasıyla şiirlerini kaleme aldı. Kösem Sultan’a olan yoğun hislerine tıpkı Kanuni’nin yaptığı gibi şiirlerinde hayat verdi. Beste ve güfte türü şiirleriyle şairlik yeteneklerini ortaya koyan I. Ahmed, ünlü İran şairi Hafız ve Faris’i yazmış olduğu şiire nazire söylemeye davet eder ve onlara meydan okurdu. Özellikle ordularının savaştan zaferle döndüğünde büründüğü hissiyatı şiirleriyle ifade ederdi: Minnet Allaha ki erişdi beşaret haberi Geldi can kulağına yine meserret haberi Mal u rızkıyle iki kal'a bırakmış küffar Erdi hoş peyk-i saba ile ganimet haberi (Allaha şükürler olsun ki müjde geldi, can kulağına mutlu haber ulaştı. Kâfir mal ve içindeki erzakıyla iki kale bırakmış, saba ulağı ile bu ganimet haberi bize ulaştı.) 10. III. Ahmed Lale devrinin getirdiği sanat ve edebiyat ortamının sağlanmasında önemli rol oynayan III. Ahmed, dönemin ruhunu kendi bünyesinde taşıyarak Ahmed ve Necib mahlaslarıyla şiirler kaleme aldı. Osmanlı Devleti’nin her yönüyle yeniliğe açık ve farklı padişahı III. Ahmed divan sahibi padişahlar arasındadır. 11. III. Mustafa Cihangir mahlasıyla duygularını şiirle hayat bulduran III. Mustafa’nın kaleme aldığı ünlü bir dörtlüğü vardır ki onunla ilgili araştırma yapan herkes mutlaka bu dizelere ulaşır. III. Mustafa’nın kaleminden o dizeler şu şekilde dökülür: Yıkılıptur bu cihân sanma ki bir dem düzele Devleti çarh-ı denî verdi kamu mübtezele Şimdi ebvâb-ı saâdetde gezen hep hezele İşimiz kaldı hemân merhamet-i Lem-yezele 12. III. Selim Divan sahibi şairler arasında Kanuni Sultan Selim ve Cem Sultan ile birlikte üzerinde en çok durulması gereken padişahlar arasında yer alan III. Selim, İlhami mahlasıyla şiirler yazdı. Devrinin özellikleri olan mahalileşmenin etkilerini III. Selim’i şiirlerinde görmek mümkündür. Divanında yer alan şiirlerini nasıl yazdığını ve neden İlhami mahlasını kullandığını uzun bir manzume ile anlatır. Şiirlerinin yanında farklı bir uygulamaya giderek şiirlerindeki kusurlar için özür diler. Günümüzde onun mahlasıyla saptanabilen altı Divan nüshası mevcuttur.
4
dk.
3 Mayıs 2022
Yerebatan Sarnıcı Hakkında Ziyaret Etmeden Bilinmesi Gereken 7 Şey
Yerli ve yabancı turistlerin uğrak noktası olan ve yıl içerisinde milyonlarca kişi tarafından ziyaret edilen Yerebatan Sarnıcı 1500 yıla yakın tarihiyle ziyaretçilerini büyülemeye devam ediyor. Gerek mimari yapısıyla, gerek romantik atmosferiyle gerekse de konu olduğu mitolojik efsaneleriyle günümüzde halen daha büyük ilgi görüyor. Birçoğumuzun eski sıradan bir sarnıç olarak bildiği bu yapı, bünyesinde farklı hikâyeler barındırıyor. Ziyaret etmeden önce Yerebatan Sarnıcı hakkında mutlaka bilmeniz gereken şeyleri sizler için derledik. 1. Yerebatan Sarnıcı’nı tanıyalım Birçok önemli tarihi yapıyı bünyesinde taşıyan Türkiye’nin kültür başkenti İstanbul’un en görkemli yapılarından biri olan Yerebatan Sarnıcı Bizans İmparatoru I. Justinanus (527-565) tarafından yaptırıldı. Ayasofya’ya yakın bir mesafede bulunan sarnıç, suyun içinden yükselen çok sayıda sütun nedeniyle halk arasında “Yerebatan Sarnıcı” olarak adlandırıldı. Ancak sarnıcın bulunduğu bölgede evvelde bazilika bulunduğundan Bazilika Sarnıcı olarak anıldığı da bilinir. Günümüzde sadece müze olarak sergilenen bu değerli yapı vaktiyle 100 bin ton su depolama kapasitesiyle bölgenin adeta yaşam kaynağıydı.52 basamaktan oluşan merdivenle inilen sarnıçta tam 336 adet birbirinden değerli sütun bulunuyor. Bu sütunlar sarnıcın asli görevlerini yerine getirmesine yardım etmekle birlikte birer sanat eseri değeri taşımakta. Farklı mimari üsluplarla yapılan bu sütunlardan 98 tanesi Corint üslubunu yansıtırken, bazı sütunlar da Dor üslubuna sahip. 2. Topkapı Sarayı’na su buradan temin edilirdi Bin yıla yakın bir süre bulunduğu bölge civarındaki Bizans oluşumlarına hizmet veren sarnıç, bu görevini Fatih’in 1453 yılında İstanbul’u fethetmesinden sonra da devam ettirdi. Topkapı Sarayı’nın inşasının ardından saray bahçelerinin sulanması için suyun temini Yerebatan Sarnıcı’ndan sağlandı. İslami yorumlara göre temizlik esasları gereği durağan sudan ziyade akan su tercih edildiğinden, Osmanlıların kendi su kanallarını yapmasıyla önemini kaybetti ve unutulmaya yüz tuttu. 3. Hollandalı gezgin P. Gyllius tarafından yeniden keşfedildi Şüphesiz ki tarihi yapıların gelecek nesillere sağlıklı bir şekilde aktarılması ancak bu yapılar üzerinde yapılan titiz ve özenli restorasyon çalışmalarıyla mümkündür. İlk olarak Osmanlı döneminde III. Ahmet tarafından onarılan yapının onarım işlemi Mimar Kayserili Mehmet Ağa tarafından gerçekleştirildi(1723). Bilinen ikinci onarım ise yine Osmanlı döneminde 2. Abdülhamid zamanında gerçekleşti. Cumhuriyet döneminde ise 1987 yılında bir gezi platformuna dönüştürülmek amacıyla önemli bir bakımdan geçen sarnıç, o dönemden itibaren gerekli görüldüğü noktalarda restorasyon görmeye devam ediyor. 4. Sütundan dikkatsizliğe kurban gitti Memleketimizde ne yazık ki tarihi yapılara olan ilgi, alaka ve özen günümüzde olduğu gibi geçmişte de yeteri düzeyde değildi. Gerek restorasyon çalışmalarında ortaya çıkan olumsuz sonuçlar gerekse tarihi alanlarda yapılan inşaat çalışmalarında bu tarihi yapıların sarsılması ihtimalinin göz ardı edilmesi üzücü sonuçlara sebebiyet veriyor. Bu olumsuzluklardan biri de Yerebatan Sarnıcı’nın ortasına doğru kuzeydoğu duvarı önünde yer alan 8 sütun üzerinde gerçekleşti. 1955-1960 yılları arasında yapılan inşaat çalışması nedeniyle bu 8 sütun kırılma tehlikesi geçirdi ve bu yüzden bunların her biri beton tabaka içine alınarak korunmaya çalışıldı. Ancak ne yazık ki bu sütunlar taşıdıkları tarihi özelliklerini kaybetti. 5. Geçirdiği onarımlar Şüphesiz ki tarihi yapıların gelecek nesillere sağlıklı bir şekilde aktarılması ancak bu yapılar üzerinde yapılan titiz ve özenli restorasyon çalışmalarıyla mümkündür. İlk olarak Osmanlı döneminde III. Ahmet tarafından onarılan yapının onarım işlemi Mimar Kayserili Mehmet Ağa tarafından gerçekleştirildi(1723). Bilinen ikinci onarım ise yine Osmanlı döneminde 2. Abdülhamid zamanında gerçekleşti. Cumhuriyet döneminde ise 1987 yılında bir gezi platformuna dönüştürülmek amacıyla önemli bir bakımdan geçen sarnıç, o dönemden itibaren gerekli görüldüğü noktalarda restorasyon görmeye devam ediyor. 6. Efsanelere konu olan Medusa başı Yerebatan Sarnıcı’nda ziyaretçilerin en çok dikkatini çeken yapı iki sütunun altında kaide olarak kullanılan Medusa başıdır. Roma dönemi heykel sanatının estetik değerini günümüze sunan bu şaheserin hangi yapılardan, nasıl ve ne şekilde buraya getirildiği kesin olarak bilinmemektedir. Ancak konuyla alakalı Yunan mitolojisinin ünlü karakterlerinden Medusa’nın efsanevi özelliklerinden dolayı da buraya getirildiği rivayet edilir. Bir görüşe göre yüz yüze geldiği herkesi taşa çevirme özelliği nedeniyle büyük yapıları ve önem verilen yerleri korumak amacıyla Gorona resim heykellerinin kullanılması, Medusa başının buraya getirilmesinin nedenidir. 7. Dünyaca ünlü kişiler tarafından ziyaret edildi Farklı din ve medeniyetlere sahip toplumların hükümdarlığına şahit olan ve taşıdığı önem itibariyle dünya tarihi mirasının ülkemizdeki önemli örneklerinden olan Yerebatan Sarnıcı, yerli ve yabancı turistlerin dikkatini çekerken, dünyaca ünlü kişilerin de dikkatini çekerek kendisine hayran bıraktı. ABD eski Başkanı Bill Clinton'dan Hollanda Başbakanı Wim Kok'a, İtalyan eski Dışişleri Bakanı Lamberto Dini'den İsveç eski Başbakanı Göran Persson'a ve Avusturya eski Başbakanı Thomas Klestil'e kadar yakın tarihin önemli siyasi figürlerini ve daha nicelerine ev sahipliği yaptı.
3
dk.
1 Mayıs 2022
7 Maddede Kara Fatma'nın Hayatı ve Milli Mücadele'ye Katkıları
Milli Mücadele döneminde cepheden cepheye koşan, “Artık kadın erkek yok, artık İstiklal var” diyerek canını siper eden Kara Fatma, Milli Mücadele’nin sembol isimlerinden biridir. Türk toplumunun tarih sahnesinde yeniden var olma ve bağımsızlık elde etme amacıyla giriştiği Milli Mücadele’de eline silah alan, kendi kıtasını kuran ve çeşitli mevzilerde canını ortaya koyarak savaşan bu önemli Türk kadınını gelin birlikte tanıyalım. 1. Hayatının kısa özeti Türk toplumunun tarih sahnesinde yeniden var olma ve bağımsızlık elde etme amacıyla giriştiği Milli Mücadele’nin kadın kahramanlarından ve sembol isimlerinden Kara Fatma’nın esas adı Fatma Seher Hanım’dır. Erzurumlu Yusuf Ağa’nın kızı olan Fatma Seher, aynı zamanda asker olan bir eşe sahipti. Her ne kadar Milli Mücadele döneminin bir sembolü olsa da bu mücadele öncesinde de memleketi için her türlü zorluğu göze alıp siperlerde silah tutmaktan geri durmadı. 93 Harbi sırasında Rus ordularının Erzurum’u işgal etmesi üzerine Aziziye Tabyası’ndaki binlerce cengâverle birlikte savaşa tutuştu. Vatan müdafaası onun için bir tutku haline dönüşmüştü. Kara Fatma; Balkan Savaşı’na Edirne’de görev yapan kocası Subay Derviş Bey ile katıldı, Mondros Mütarekesi’nden sonra ise kardeşleri Ermeniler tarafından şehit edilen kadınları toplayarak, Ermenilere karşı savaştı. Gazi Mustafa Kemal’in emriyle kadınlardan kurduğu bir ekiple Bursa ve İzmit’i işgalden kurtarmaya çalıştı. Ünü sınırları aşan Kara Fatma, Sakarya ve Başkumandanlık Muharebeleri’ne de katıldı ve üsteğmenlik rütbesine kadar yükseldi. İstiklal Madalyası’na layık görülen Kara Fatma, 1955 yılında savaşırken bedel ödediği Erzurum’da vefat etti. 2. Kara Fatma adı Mustafa Kemal tarafından verildi Fatma Seher Hanım’ın giriştiği kahramanlık mücadelesi kulakta kulağa yayılarak Mustafa Kemal Atatürk’e kadar ulaştı. Sivas’ta Milli Mücadele’nin yapı taşlarını döşemek için emek harcayan Mustafa Kemal, onun Sivas’ta olduğunu öğrenmesi üzerine yanına gitti. Karşılaştıklarında ise ona; adını, silah kullanmayı ve ata binip binmeyi bilip bilmediğini sordu. Karşılığında aldığı cevaplar Atatürk’ü mutlu etti ve Fatma Seher’e “Bütün kadınlar senin gibi olsaydı Kara Fatma” demiş, bu hitaptan sonra Fatma Seher’in adı Kara Fatma olarak kalmıştır. 3. Askeri kıtasını bizzat kendi oluşturdu Fatma Seher Hanım, yeri geldi askere gıda desteği sağladı, yeri geldi, yaralı askerleri sırtında taşıdı ve yeri geldiğinde eline silahını aldı ve kurduğu birlikle birlikte göğüs göğüse çarpıştı. Hem hayat yoldaşı hem de siper arkadaşı olan kocası Binbaşı Derviş Bey’in ölümü onu her ne kadar sarssa da onun orduda bıraktığı yeri doldurma düşüncesini aklına koyarak savaşa bizzat iştirak etti ve kendi kıtasını kendi oluşturdu. Yine İzmit bölgesinin kurtarılması adına kadınlardan oluşturduğu birlikle durmaksızın mücadele etti. 4. Canını ortaya koydu, yakalandı, dayak yedi, yaralandı ancak hiçbir zaman mücadeleden vazgeçmedi Harp hayatı boyunca en çok yararlılık gösterdiği bölgelerden biri olan İzmit-Bursa ekseninde İzmit’teki Davulcular Ormanına gizlenen 150 kişilik bir milis gücünün başına geçen Kara Fatma, işgal edilen İzmit’teki cephanelerin Anadolu’ya kaçırılmasında çok önemli roller üstlendi. Bu faaliyetler sırasında yakalanan, hapis yatan, dayak yiyen ancak tüm bunlara rağmen bir yolunu bulup kaçan Kara Fatma, tüm yaşadığı olumsuzluklara rağmen savaşma kararlılığı hiç azalmadı. İznik Cephesi’nde göğsünün sağ tarafına bir mermi saplansa da kanlar içinde çarpışmaya devam eden Kara Fatma vatanını canını siper edercesine savaştı. 5. Kendi hayatıyla birlikte çocuklarının hayatını da vatana sunan bir anne Tabiatta var olan belki de bütün canlıların doğal dürtüsü olan yavrularını koruma arzusu, şüphe yok ki bir anne olan Kara Fatma için de geçerliydi. Ancak onun vatanı müdafaa arzusu içsel birçok dürtüsünü bastırmak zorunda bıraktı. Bir asker eşi olan Fatma, oğlunu da asker olarak yetiştirdi ve onunla birlikte savaşta saf tuttu. Bu uğurda giriştiği bir çarpışmada yanında bulunan dokuz yazındaki kızının eli parçalandı. 6. Yerel çarpışmaların yanı sıra büyük savaşlarda da yer aldı Şüphesiz ki Fatma Seher Hanım’ın giriştiği mücadele alanının büyük bir bölümü yereldedir ve bu nedenlerle de hafızalara sadece yerelde mücadele eden bir kahraman olarak yerleşmiştir. Ancak Fatma Hanım, Türk ulusunun bağımsızlık kararlılığını belirleyen oldukça büyük savaşlarda da bizatihi yer aldı. I. ve II. İnönü Muharebeleri’nden Dumlupınar Savaşı’na ve Sakarya Savaşı’na kadar katıldı. Müfrezesindeki pek çok asker şehit olduğu gibi kendisi de yaralandı. Sıhhatine kavuşmasının ardından ise Düzce çevresinde asker kaçaklarını vatan görevine çağırmak için faaliyetlerde bulundu. 7. Kendisine bağlanan üsteğmenlik maaşını Kızılay’a bağışladı Kara Fatma’nın giriştiği mücadeleden tek beklentisinin yurdunun bağımsızlığı olduğu kesindi. Bu uğurda ne can ne de mal onun için önemli değildi. Zaferden sonra terhis edilen Kara Fatma’ya gösterdiği üstün yararlılıkların nedeniyle üsteğmenlik maaşı bağlandı. Ancak o, yokluk içinde yaşamasına rağmen maaşını Kızılay’a bağışladı. Bu durumu ise şu sözlerle ifade etti: "Vatanımın büyük kurtarıcısı Ebedi Şef'in layık olmadığım büyük iltifatı beni son derecede sevindirmişti. Esasen bütün emel ve arzumla yapmış olduğum hizmetten hiç bir menfaat beklemiyordum. Bu itibarla, taltif edilmiş olduğum rütbenin mukabilinde verilecek maaşımı Kızılay'a terk etmekle son vazifemi yaptım."
3
dk.
28 Nisan 2022
Cumhuriyet’in İlk Anıt Heykelleri
Anıt, şehir meydanlarına dikilen bir kişinin yahut bir olayın kalıcılığını sağlamak ve sonraki kuşaklara sanatsal ve tarihi değerler bırakmak için yapılan heykellerdir. İslam kültürü ile yetişmiş Türk toplumunda heykele karşı durulan tavır, bu sanat alanının gelişimini engellemiş ve ancak Cumhuriyet Döneminde güzel örneklerini ortaya koymaya başlamıştır. Ancak Türk sanatçıları anıt kültürü ile yetişmediği için ve Cumhuriyetin ilk yıllarında plastik sanatlar alanında sanatçı azlığı olduğu için görülen bu ilk anıt heykeller Avrupalı sanatçılara yaptırılmıştır. Avusturyalı sanatçı Heinrich Krippel, İtalyan sanatçı Pietro Canonica, Alman sanatçı Thorak ve Hanak Cumhuriyetin ilk anıtlarını yapan sanatçılar oldular. Anıt heykellerinin yapılmasındaki amaç tamamen ideolojik sebeplerden olup ulusal bilinci güçlendirmek ve ülkede yeni düzeni yerleştirmek adına yapılmıştır. Daha sonraki anıt çalışmalarında ise Türk sanatçılarımız Nijat Sirel, Nusret Suman ve Kenan Yontunç gibi isimlerin de heykelleri Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yükseldi. Öyle ki bu anıt heykeller Türkiye’nin her yerine yayılarak en ücra köylerdeki Türk halkının dahi benimsemesine ve çocukların Atatürk büstlerini gördükten sonra ilk heykel yapma özentisinin başlamasına neden oldu. 1. Heinrich Krippel – Samsun, Atatük Anıtı Kaidesi ile birlikte tasarlanan anıt heykelde Atatürk savaşan bir kahraman gibi betimlenmiştir. Bu heykelin çekilmiş ilk fotoğrafıdır. 2. Heinrich Krippel – Ankara Ulus Zafer Anıtı Kaidesi ile birlikte tasarlanan anıt heykelin kaidesinde çeşitli yazılar ve kabartmalar vadır. Atatürk at üzerinde zafer kazanmış kumandan edasıyla betimlenirken, kaidenin önünde bir asker figürü görülür. 3. Pietro Canonica – İzmir, Cumhuriyet Anıtı Kaidesi ile birlikte tasarlanan anıt heykelin kaidesinde yer alan yazılarda ve kabartmalarda İzmir’e girerken yaşadığı olaylar anlatılıyor. At üzerinde görülen Atatürk anıtı bronz malzemeden yapılmıştır. 4. Pietro Canonica – İstanbul, Taksim Anıtı Mezarlıklar kaldırılarak belediye tarafından yaptırılmıştır. Kaidesi ile birlikte 13 metre yüksekliğindedir. 4 yöndede askerler, kadınlar, erkekler görülür ve yüzü peçeli kadınlar Osmanlı Devleti’ni yüzü açık kadınlar yeni Türkiye’yi temsil etmektedir. 5. Nusret Suman – Gaziantep, Atatürk Anıtı Atatürk şaha kalkmış at üzerinde betimlenir. 6. Nijat Sirel – İzmit, Atatürk Anıtı Kaidesi mermer, heykel bronzdan yapılmıştır. Kaidesinde görülen defne yaprakları zaferi simgelemektedir. Heykel 6.5 metre yüksekliğindedir. 7. Kenan Yontunç – Çankırı, Atatürk Heykeli Kaidesiyle birlikte tasarlanan heykelde Anadolu kadını görülmektedir. Atatürk bu heykelinde ayakta olup elinde şapka tutmaktadır. Çünkü şapka devrimi burada yapılmıştır.
2
dk.
21 Nisan 2022
Mısır Piramitlerinin Bilinmeyen Yönleri
İ.Ö 3000 yılına dayanan tarihi geçmişi ile Mısır, ulaştıkları medeniyetle bugün bile bizi etkilemeye devam ediyor. İlkçağ medeniyetlerine göre tıp, geometri, sanat, astronomi ve din gibi pek çok alanda ileri bir seviyede olan Mısır inşa ettikleri piramitleri ile bu durumu bize kanıtlıyor. Peki ‘piramit’ adı nereden geliyor? Osmanlı kaynaklarında piramitler, ‘Yusuf Ambarları’ olarak isimlendirilmektedir. Bunun nedeni Yusuf peygamber Firavun’un emri ile devletin mali işlerinden sorumlu tutulduğu zaman, Mısır’ın bolluk döneminde devasa boyutlarda ambarlar inşa ettirdi ve tüm hububatı bu ambarlarda saklayarak kıtlık döneminde halkın açlıktan kırılmasını önledi. Buradan yola çıkarak tarihte Yusuf Ambarı olarak anılırken bugün yabancıların literatüründen öğrendiğimiz piramit adıyla tanımlıyoruz. Yabancı sömürgeciler tarafından verilen piramit, sfenks, obelisk gibi pek çok tabir sanki tarihte de böyleymiş gibi kabul edilmiştir; oysa ki o topraklarda İngilizler 1 asır Osmanlı ise 4 asır kalmıştır. İnsan eliyle inşa edilen piramitlerin yapımına gelecek olursak, bir mühendislik harikasına şahit oluruz. Mısır’ın en meşhur piramitleri olan Gize piramitlerinin (Keops, Kefren, Mikerinos) her birinin köşesi bir diğerine tutturularak çizildiğinde ortaya pürüzsüz bir çizgi çıkacağı gibi güneşin hareketleri ile de büyük bir bağlantısı vardır. Güneş ışınlarının piramitlerin içinde oluşturduğu atmosfer ile hiçbir cesedin içeride çürümesi, ekmeğin küflenmesi ve hububatın güvelenmesi mümkün değildir. Bu dünyanın 7 harikasından biri olan piramitler peki nasıl inşa edildi? Bugünün teknolojisinden uzak olan Mısır, insan gücünü kullandı. 1926 yılında Gize Piramitlerinin yakınında bulunan bir işçi mezarlığındaki cesetler incelendiğinde neredeyse tüm sorularımız cevaplandı. Bu nekropoldeki cesetlerin her birinin iskelet sistemlerinin bozuk olduğu ve hemen hemen hepsinin 40 yaşına dahi gelemeden öldükleri anlaşıldı. Kölelerin Mısır’da hiçbir değerinin olmadığı, 15 yaşına gelen birçok çocuğun bu zorlu şartlar altında sadece mercimek lapasıyla beslenerek çalıştığı ve bu uğurda öldüğü ortadadır. 1. Gize Piramitleri Keops Piramidi 2 milyon taştan oluşur ve her bir taşın ağırlığı 2 ila 15 ton arasında değişir. 2. Kefren Piramidi ve Koruyucusu Sfenks Mısır’ın başkenti Kahire’de bulunur. En önemli özelliği piramidin ucundaki koruyucuların bozulmadan günümüze gelmiş olmasıdır. 3. Meydum Piramidi İ.Ö 2570 yılına tarihlenir. 8. Basamağı inşa edileceği sırada yıkılmıştır. 4. Sakkara Piramidi 63.17 metredir. Dünyanın ilk inşa edilen piramididir. 5. Dahşur Piramidi Mısır'ın ilk gerçek geometrik piramididir.
2
dk.
3 Mayıs 2022
5 Maddede Baklavanın Anadolu Kültüründeki Yeri
Yüzyıllardır Anadolu mutfağının vazgeçilmez bir lezzeti olarak ağzımızı tatlandıran, sadece Anadolu insanının damağına lezzet şöleni yaşatmakla kalmayıp, bununla birlikte birçok kültürel ritüelinde vazgeçilmez sembolü haline gelen baklavanın tarihimizdeki ve kültürümüzdeki yeri ve önemini sizler için derledik. 1. Osmanlı tarihinde baklavanın ilk izleri Yüzyıllardır Anadolu mutfağının vazgeçilmez bir lezzeti olarak ağzımızı tatlandıran baklavaya Osmanlı tarihinde ilk olarak 1473 yılında rastlarız. Fatih Sultan Mehmet’in mutfak defteri kayıtlarında altı farklı baklava çeşidine rastlanırken, birçok şiirde, kutlamada, kültürel aktivitelerde baklava izlerine sıkça rastlamak mümkün. 2. Yeniçerilere iltifat simgesiydi Sadece Anadolu insanının damağına lezzet şöleni yaşatmakla kalmayan, bununla birlikte birçok kültürel ritüelinde vazgeçilmez sembolü haline gelen baklava, Osmanlı döneminde padişahtan Yeniçerilere bir iltifat simgesi olarak kullanılırdı. Bu aktivite çoğunlukla ramazan ayının ortalarında gerçekleşirdi. İltifat sembolü bu ikramda her on askere bir tepsi baklava düşerdi. Bu jeste karşılık Yeniçeriler ise karşılık olarak Ramazan ayının on beşinde padişaha baklava sunarlardı. Bu törene ise “baklava alayı” denirdi. 3. Osmanlı döneminden günümüze Ramazan ayının vazgeçilmez tatlısı Osmanlı’dan kalma birçok edebi metin ve yazılı kaynağa bakıldığında baklavanın çoğunlukla Ramazan ayıyla özleştirildiğini görürüz. Ramazan ayının vazgeçilmezi, sofraların baş tacı olan baklava, Ramazan ve bayram sofralarında geçmişten bugüne önemli bir ayrıcalığa sahiptir. Günümüzde halen daha Anadolu topraklarında ve büyük şehirlerin bazı kesimlerinde yaşayan hanımlar, Ramazan Bayramı arifesinde bir araya gelerek tepsi tepsi baklavalar yaparlar. Dinleri gereği yüce olan bu özel günlerde misafirlerine enfes el baklavalarını ikram ederler. 4. Birçok divan şairinin betimlemelerine konu oldu, hatta baklava adına hususi şiir dahi yazıldı Baklava bu toprakların insanının bilincine o kadar büyük sirayet etti ki edebi metinlerde de kendine çeşitli şekillerde yer buldu. Kimi zaman nazlı yârin dudağının betimlenmesinde kullanılırken, kimi zaman da bizzat baklavanın kendisi bir şiir konusu oldu. Bu tarzdan şiirler ise çoğunlukla divan edebiyatında yer almaktadır. Bursalı Rahmi, Zati, Lebib-i Amidi ve Edirneli Nazmi baklavayı çeşitli şekillerde şiirlerinde betimleme aracı olarak kullanırken, Vecdi ve Cinani gibi isimlerin bizzat baklava üzerine gazelleri bulunmaktadır. 16. yüzyıl divan şairi Vecdi’nin baklava gazelinden kısa bir bölüm sizlerle: Şehri pür-nûr itdi gerçi bedr-i enver baklava Salmadı pertev baña mihr-i münevver baklava (Ay gibi parıl parıl parıldayan baklavalar şehri baştan başa aydınlattı, ama bu nur misali baklavalar bana bir ışık zerresi bile sunmadılar.) Sanmañuz anı kevâkib zeyn olup bâdâm ile Safha-i eflâk olupdur sanki yek-ser baklava (Baklavaların üzerindeki bademlere bakarak yıldız filan zannetmeyin; baklava (tepsisi) bu bademlerle baştan aşağı yıldızlarla süslü gökyüzüne benzemiştir.) 5. Kutlamaların ve zaferlerin sembolü Anadolu mutfağının vazgeçilmez tatlılarından baklava adeta bir kültürle iç içe geçmiş durumda. Dini günlerde, kutlamalarda ve ziyafetlerde akla gelen ilk tatlı konumunda. Düğün, nişan, çocuğun doğması ya da eve yeni değerli bir eşya alınması(araba gibi) gibi durumlarda ikram edilir. Özellikle Konya yöresi başta olmak üzere birçok bölgede kız istemeye çikolatayla değil baklavayla gidilir. Bu da baklavanın Anadolu kültürüyle ne kadar özdeşleştiğinin açık kanıtıdır.
2
dk.
29 Nisan 2022
Tedavüldeki Banknotlarımızın Arka Yüzleri
1. Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı 5 Türk Lirası banknotunun arka yüzünde “güneş sistemi, atomun yapısı, DNA ve ilk çağ mağara resimleri” gibi motiflerle birlikte kompozisyon içinde Aydın Sayılı'nın da portresi yer alır. Aydın Sayılı, Türkiye’de bilim tarihinin yerleşmesinde önemli pay sahibidir. Harvard Üniversitesi’nde bilim tarihi üzerine doktora yapmış ve bu alanda bir ilke sahip olmuştur. Akademik çalışmalarının yanında, 1947’de Türk Tarih Kurumu üyeliğine seçilen Sayılı, Atatürk Kültür Merkezi başkanlığı da yaptı. Kopernik, Aristo, Farabi, İbni Sina ve bunun gibi birçok ünlü filozofla ilgili çalışmaları bulunan Sayılı, 1980’de UNESCO Uluslararası Yazar Editör Komitesi’ne seçilmiş ve üstün hizmetlerinden ötürü 1990’da UNESCO Ödülü’nü almıştır. 2. Ord. Prof. Dr. Cahit Arf Cahit Arf matematik dünyasındaki özgün çalışmalarıyla bilinir. 10 Türk Lirası banknotunun arka yüzünde Cahit Arf portresi ve matematikle alakalı simgeler kullanılmıştır. Başarılı akademik kariyeri sayesinde yurtdışındaki birçok üniversiteye misafir akademisyen olarak davet edilmiştir. Tübitak'ın kurulmasında emeği fazla olan Arf aynı zamanda Tübitak Bilim Kolu'nun ve Türk Matematik Derneği'nin başkanlığını yaptı.1974 Tübitak Bilim Ödülü'nün sahibidir. Hasse-Arf Teoremi adı ile bilinen teoremi matematik dünyasına kazandırdı. Her sene onun anısına ODTÜ'de sempozyum düzenlenmektedir. 3. Mimar Kemaleddin Beyazıt Camii'nin muhtemel mimarlarından Kemaleddin Bey ile isim benzerliği vardır. Asıl adı Ahmed Kemaleddin'dir. 20 Türk Lirası banknotunun arka yüzünde “Gazi Üniversitesi Rektörlük Binası”nın çizgisel bir çalışması ve Mimar Kemaleddin'in bir portresi yer alır. Osmanlı Mimar ve Mühendis Cemiyeti adı altında Türkiye'deki ilk meslek odasını kurmuştur. Ünlü Filibe Garı çalışması başarılı olunca Selanik ve Edirne Garı tasarımına imza atmıştır. Mescid-i Aksa'nın restorasyon çalışmaları için bir süre Kudüs'te kalmıştır. Bugün hala ayakta olan birçok yapıda onun imzası vardır. Mimari üzerine görüşlerini içeren notlarını, İlhan Tekeli 1997 yılında "Mimar Kemalettin'in Yazdıkları" ismiyle kitaplaştırmıştır. 4. Fatma Aliye Topuz Tarihçi Ahmet Cevdet Paşa'nın kızı ve İlk Osmanlı kadın feministlerden Emine Semiye'nin ablasıdır. 50 Türk Lirası banknotunun arka yüzünde “hokka, tüy kalem, kâğıt ve kitap” gibi figürler ile kadın zerafetini simgeleyen “çiçek” motifleri ve Fatma Aliye Topuz'un bir portresi yer alır. Türk edebiyatının ilk kadın romancısı olarak akla gelen ilk isimdir. İlk resmi kadın derneklerinden olan Nisvan-ı Osmaniye İmdat Cemiyeti'ni kurmuştur. Hilal-i Ahmer Cemiyeti'nin de ilk kadın üyesidir. Siyasete de atılan Fatma Aliye Topuz resmi tarihe muhalif görüşlerinden dolayı bir süre edebiyat dünyasından dışlanır. Günümüz yazarlarından Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ''Uzak Ülke'' isimli eseriyle Fatma Aliye Topuz'un biyografik romanını yazmıştır. 5. Buhurizade Mustafa Itri Çiçek ve meyve işleriyle meşgul olduğu için Itri mahlasını kullanıdığı rivayet edilir. 100 Türk Lirası banknotlarının arka yüzünde; notalar, kudüm ve ud gibi enstrümanlar ile Itri portresi bulunur. Mevlevi tarikatına katılmış ve sarayın fasıl heyetine girmiştir. Hâfız Post, Nasrullah Vakıf Halhali, Kasımpaşalı gibi dönemin ünlü isimleri onun ustaları arasındadır. Uzunca bir süre Enderun'da hocalık yapmıştır. Ünlü Segah bestesinin sahibidir. Padişahlara yakınlığından ötürü esirciler kethüdalığı yaparak o köleler sayesinde dünyanın başka yerlerindeki geleneksel müzik üzerine bilgiler edinmiştir. Unesco 2012 yılını Itri yılı ilan etmiştir. 6. Yunus Emre Doğumu, ölümü ve mezarı hakkında ihtilaflar vardır. 200 Türk Lirası banknotlarının arka yüzünde; anıt mezarı, dizelerinde yer verdiği gül motifi, barışı ve kardeşliği simgeleyen güvercin motifi ile felsefesini en iyi vurgulayan ‘Sevelim, Sevilelim’ dizesi ve Yunus Emre portresi bulunur. 14. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Orta Anadolu havzasında doğup yaşamış bir şair, mutasavvıf ve erendir. Taptuk Emre'nin dervişidir. Arı bir dille yazdığı şiirlerinden dolayı Türkçe'yi en iyi kullanan şair olarak bilinir. Mevlana Celaleddin-i Rumi, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evran-ı Veli gibi ilim ve irfan önderleriyle birlikte Yunus Emre, Allah sevgisini, aşk ve güzel ahlakla ilgili düşüncelerini, İslam tasavvufunu işleyerek yüceltmiştir. 1991 yılı UNESCO tarafından Yunus Emre'nin doğumunun 750. yılı olarak anılmıştır.
3
dk.
27 Nisan 2022
5 Maddede Bosna’daki Türk Sembolü: Drina Köprüsü
Bosna Hersek’in Visegard şehrinde bulunan Türk mimarisinin estetik ve güzelliğinin önemli bir örneği olan Drina Köprüsü, Osmanlı tarihinin önemli sadrazamlarından Sokullu Mehmed Paşa adına yapıldı. Bu değerli yapının mimarı ise, tarihin gördüğü en büyük mimarlardan biri olan Mimar Sinan’dı. 5 asra yakın tarihiyle halen daha işlevini sürdüren bu köprü yalnızca Türk kültürünün değil, dünya mirasının bir parçası durumunda. 1. Bosna’daki en güçlü Türk eseri Türk izlerinin ve eserlerinin saygıyla korunduğu Bosna Hersek’teki Osmanlı’dan kalma Türk eserlerinden en önemlisi şüphesiz ki Drina Köprüsü’dür. Gerek tarih boyunca üstlendiği görev gerekse de dahiyane mimarisiyle günümüzde halen daha işlevini sürdüren Drina Köprüsü, Osmanlı tarihinin en önemli sadrazamlarından olan Sokullu Mehmed Paşa adına Bosna’nın doğusunda yer alan Visegrad şehrinde inşa edildi. Halen daha üzerinde bulunan iki kitabeden birincisinde köprünün hayrat olarak Sokullu tarafından 1577-1578 yılları arasında yapıldığı belirtilir. Ancak kimi görüşlere göre ise bu tarih köprünün tamamlanış tarihidir. 2. Mimarların pusulası Mimar Sinan’ın elinden bir eser Osmanlı mimarisi dendiğinde akıllarda beliren ilk isim olan ve bu haklı bilinirliği yaptığı asırlık eserle sonuna kadar hak eden Mimar Sinan’ın yaptığı önemli eserlerden biri olan Drina Köprüsü’dür. Köprü, yapılışından itibaren Bosna’da doğu ve batı yönlü hem ticareti hem de gönülleri birbirine bağladı. Drina Nehri üzerine kurulan ve Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü adıyla da anılan 179 metre uzunluğundaki bu köprünün, muntazam işlenmiş kesme taşları, estetik yapısı ve sağlamlığıyla bir Mimar Sinan eseri olduğu hemen anlaşılmaktadır. 3. Şanı sınırları aştı, konu olduğu kitapla dünyaya mal oldu Mimari eserler insanlık için kullanışlı hale geldikçe onlarla bütünleşir, kültüre karışır ve deyimlere konu olur. Hatta bu durum o kadar ileri gidebilir ki bu yapılar yörüngesinde yazılan eserler yazıldığı ülke sınırlarını aşarak bir anda dünya tarafından kabul gören önemli değerlere dönüşür. Yazı yoluyla yerelden evrensele dönüşen yapılardan biri de Drina Köprüsü’dür. Dünya edebiyatında İvo Andriç’in yazdığı bir romanla sahneye çıkan Drina Köprüsü, eserin 1961 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almasıyla birlikte daha da tanınır hale geldi. 4. Drina Köprüsü UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde Bölge halkının ve kültürünün bir parçası olan, yalnız bununla kalmayıp tüm insanlığa dünya tarih mirası olarak armağan kalan Drina Köprüsü, UNESCO tarafından 2007 yılında Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alındı. Bu yönüyle dünya kültür mirası içerisinde yer alan 6 köprüden biri oldu. 5. Dünya savaşlarına ve bilinçli tahribe karşı direndi Dünyaya mal olmuş tarihi yapıların en büyük kadersizliği, çıkan savaşlarda işgalci güçlerin kendilerinden önceki bütün değerleri ve kültürel izleri yok edip yerine kendininkini dayatmalarıdır. Maalesef Drina Köprüsü de bu medeniyet düşmanı tavırdan nasibine düşeni almıştır. Kıtaları ateş topuna çeviren I. Dünya Savaşı sırasına köprünün batısında bulunan üç ve dördüncü ayaklarla birlikte üç kemeri tahrip edildi. Savaşın tamamlanmasının ardından 1939 yılı civarında köprünün muhtelif yerlerindeki sorunlar giderilse de II. Dünya Savaşı’nın başlamasının olumsuz etkileri tekrardan köprüye yansıdı. Savaş sırasında 1943 yılında dört ayak ve beş kemer tekrardan yıkıldı. Bunun üzerine onarımına başlanan köprü 1952 yılında tekrardan sağlıklı bir görünüme kavuştu. Yine Bosna Savaşı sırasında Sırpların bilinci olarak köprüyü tahrip etmeye çalıştıkları bilinmektedir.
2
dk.
20 Nisan 2022
Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları
Bütün ressamlar eziyetli, acı ve zor bir hayat yaşamadı. Ancak en meşhur sanatçıların bunalımlı bir yaşam sürdüğü ve birçoğunun mutlu sonla biten bir hayatının olmadığı bilinir. Buna en iyi örnek ise Hollandalı ressam Rembrandt’ın zirvede olan sanat hayatının birden bire yerle bir olması ve sefil bir halde ölmesidir. Kimi büyük sanatçılar suikasta kurban gitti, kimi (Van Gogh gibi) kendi uzuvlarını kesti. Kimi türlü ailevi sıkıntılar çekerken kimi sıra dışı eğilimlere sahipti. Bu yazıda belli başlı sanatçıların sıra dışı hikayelerine değineceğiz. Okullarda hocaların anlatmak istemedikleri sanatçıların hayatlarından birer parça olan bu hikayelerin es geçildiği bölümleri şimdi okuyacak ve kesinlikle sanata aynı gözle bakamayacaksınız. 1. Leonardo Da Vinci – İtalyan Maymun iştahlı Da Vinci. Rönesansın en büyük sanatçılarından biri olarak kabul edilse de geriye 20’den az resim ve yarım kalmış heykeller bıraktı. İlgisini çabuk kaybeder, bir projeden diğerine atlar ve genelde de pek çoğunu bitirmezdi. Ondan geriye kalan en büyük eser 13 bin sayfadan oluşan eskiz defteridir. Gayrimeşru bir çocuk, eşcinsel eğilime sahip ve bu nedenle Mona Lisa başta olmak üzere her kadın figürünü biraz erkeğe benzeten usta sanatçıdır. 2. Michelangelo Buonarroti – İtalyan Fevri ve patlayıcı eğilimlere sahip Rönesansın en büyük sanatçısı. Onu kızdırmanın en kolay yolu ise ona ressam demekti; kendisini heykeltraş sayar ve mektuplarını dahi ‘Michelangelo Buonarroti, Heykeltraş’ diye imzalardı. Oysa kendisini ressam olarak kabul etmeyen biri için Rönesansın en başarılı resim örneklerini de vermişti. Sistine Şapeli fresklerini yaparken alçıları karıştıran ve boyaları hazırlayan asistanları olmuştu ancak bu asistanları çok sık değişirdi. Çünkü Michelangelo’nun yıkanmak gibi derdi yoktu. Banyo yapmanın sağlığa zararlı olduğuna inanırdı ve yanında çalışanları vücut kokusuyla kaçırırdı. 3. Caravaggio – İtalyan En kavgacı sanatçılardan biri idi. Bir kavgadan diğerine girer, tutuklanır ve sonunda hamileri tarafından kurtarılırdı. Barok sanatın en iyi örneklerini vermiş olan Caravaggio ne yazık ki girdiği kavganın birinden katil olarak çıktı. Bıcaklayarak öldürdüğü adamı oracıkta bırakarak kaçmış ve onu yakalaması için başına ödül konmuştu. Bu nedenle resimlerinde şiddet önemli bir rol aldı. 4. Edgar Degas – Fransız Empresyonist tarzda resimler yapan Degas bu akım içinde kendi tarzını yakalamış usta bir isimdi. Ancak o yalnızlığı seven biriydi. Ömrü boyunca pek kız arkadaşı olmadığı gibi hiç evlenmedi. Hatta bu durum üzerine küçük bir açıklaması olan Degas ‘’Neden bir karım olmasını isteyeyim ki? Stüdyoda yorucu bir günün sonunda orada birisinin olup ‘güzel bir resim, canım.’ dediğini hayal edin hele.’’ demişti. Zaten onun dekolte giymiş bir kadına dahi bakamadığı bilinmektedir. 5. Paul Cezanne – Fransız Arkadaşları tarafından hoşgörülen tavırları son derece iticiydi. Suratsız ve öfkeli hem de ortamda espiri yapılıyorsa bağırıp çağırıp giden biriydi. ‘Espiri canımı çıkarıyor.’ onun en çok kullandığı cümleydi. Hödüğün biri olsa da post-empresyonist tarzda sanatsal değeri olan bir çok eser ortaya koyabildi. Bazen yavaşça ve acı çekerek çalışıyor, bazen tuvallerindeki tüm boyayı kazıyıp baştan başlıyordu; bazen öfkesi patlak veriyor ve tuvallerine palet bıçağıyla saldırıyordu. Ancak o yapmış olduğu resimlerle pek çok sanatçıyı etkiledi; Picasso onun için ‘hepimizin babası’ diyecekti. 6. Henri Rousseau – Fransız Kendi kendisini yetiştirmiş bir ressam, yeteneğiyle herkesi şaşırtan biriydi. Ki resim yapmaya 40 yaşında başladı. Naif tarzda eserler ortaya koysa da Kübizm ve Sürrealizm gibi akımları etkiledi. Kendisi ne kadar naif biri olsa da sicilinde hırsızlık ve banka dolandırmak vardır. 7. Vincent Van Gogh – Hollandalı ‘’Resimlerimin satmaması konusunda bir şey yapamam. Gene de bir gün gelecek, insanlar onların boya parasından fazlasına değdiğini anlayacak.’’ diyen sanatçı hayattayken yalnızca 1 eserini sattı (o da kardeşi Theo sayesinde) ve eserleri hiç kıymet görmedi. Ama o ileri görüşlüymüş ki, bugün onun eserlerinin kopyasının kopyası dahi milyonlar ediyor. Sanat hayatı oldukça zor olan Van Gogh deliliğinin aşırı dönemlerinde doğrudan tüpten boya yediği ve kulağını kestiği bilinir. 8. Gustav Klimt – Avusturyalı Altınyaldızlara boyanmış resimleri kesinlikle ona hastır. Kendi tarzını yaratan usta isim Avusturya dışına seyahat etmekten hoşlanmazdı ve elinden geldiğince bu durumdan da kaçardı. Seyahat korkusu olan Klimt, tren istasyonlarıyla başa çıkmaya hiç alışık değildi ve arkadaşları onu aktarma yapacağı trene kadar eşlik etmeseler asla binemezdi. 9. Edvard Munch – Norveçli Ekspresyonist tarzda resimler yapan sanatçı, ömrü boyunca kimsenin evinin ikinci katına girmesine izin vermedi. Ölümünden sonra burası açılınca zeminden tavana doğru istiflenmiş halde 1.008 resim, 4.443 çizim, 15.391 baskı, 378 litografi, 188 oyma baskı, 148 ağaç baskı, 143 litografik taş, 155 bakır plaka, sayısız fotoğraf ve tüm günlükleri oradaydı. 10. Picasso Abartılı, adeta büyükten büyük bir isim... Tutarsız ve sonu gelmez sevgi seliyle dolu bir yaşam. Kübizmin çığır açmış ismi, 1911 yılında Mona Lisa tablosunun çalınmasında bir bağlantısı vardı. Ayrıca gerçek bir pasaklı idi. Kağıt, makbuz, tuval, boş şişe ve ekmek kabuğundan oluşan yüksek yığınlar arasında çalışır ve yaşardı. Köpekler, kediler, fareler ve hatta küçük bir maymundan oluşan bir de koleksiyonu vardı.
3
dk.
bottom of page
.png)
















