top of page
Sorularla Tarih
29 Mayıs 2023
Çandarlı Halil Paşa İstanbul fethine neden karşı çıktı?
İstanbul’un fethi Türkler için Kızıl Elma idi. Yani İlayı Kelimatullah’ın son kalesi anlamına gelir. İstanbul’un fethi Türk dünyası için olduğu kadar İslam dünyası için de sembolik bir değeri vardı. İstanbul’un fethine mazhar olan sultan şüphesiz içeride ve dışarıda büyük bir şöhret ve prestije sahip olacaktı. Bu da devlet içinde devlet durumuna gelen Çandarlı ailesi için tehlike çanlarının çalması demekti. Çünkü daha önce genç sultan II. Mehmed’i (Fatih) iki defa tahttan indirerek saltanat üzerinde derin gölgesi bulunan Çandarlı Halil Paşa’nın bu etkisinin biteceğinin de işaretiydi. Devlet ve saray üzerinde derin etkisi bulunan Çandarlı'nın askeri, siyasi, ticari ve idari nüfuzu, bunun yanında uluslar arası şöhreti saltanat için derin kuşkular anlamına geliyordu. Merkezi bir imparatorluk kurmak isteyen genç padişah Sultan II. Mehmed, öteden beri derin devlet konumunda bulunan Çandarlı ailesinin devlet üzerindeki nüfuzunun, tasarlamış olduğu merkeziyetçi politikasına en büyük engel teşkil ettiğinin bilincindeydi. Aynı zamanda İstanbul’un fethi demek Osmanlı merkeziyetçi politikaların doruk noktasına çıkması demekti. Bu da en başta Çandarlı Veziriazamın güçlü nüfuzunun sönmesine neden olacaktı. Bu yüzden Çandarlı Halil Paşa, İstanbul’un fethine karşı çıkacaktır. Bu konuda Venedik ve Bizans’la iş birliği yapacaktır. İstanbul’un fethi gerçekleştikten sonra doğal olarak Fatih Sultan Mehmed, Çandarlı Halil Paşa’yı ortadan kaldıracak, kul bürokrasisini ön plana çıkaracak ve vezirlerinin çoğunu devşirmelerden seçecektir.
1
dk.
13 Mayıs 2022
Mostar Köprüsü'nün Yıkılma Sebebi Nedir?
Bir Osmanlı eseri olarak 4 yüzyılı aşkın süre faaliyet gösterdikten sonra 1992-1995 yılları arasında Avrupa'nın ortasında meydana gelen etnisite savaşında 9 Kasım 1993 tarihinde Hırvatlar tarafından yıkılarak yok edilmeye çalışılan bir miras; Mostar Köprüsü. 1. Mostar köprüsünün 9 Kasım 1993 tarihinde yıkılmış resmi. Fatih Sultan Mehmed’in 1465 yılında fethettiği Bosna, Osmanlı’nın Balkanlarda 4 yüzyılı aşkın süre en önemli toprak parçası konumundaydı. Bu önemi sadece coğrafi olarak bulunduğu konumdan öte İskan politikaları neticesinde aynı dine mensup olduğu insanlara haiz olmasından ileri geliyordu. İlk dönemlerinde genişlemeyi ağırlıklı olarak balkanlarda gösteren Osmanlı’nın şüphesiz mimari eserlerinin eşsiz örnekleri bu bölgelerde de bulunmaktaydı. Bosna’nın alınışından 1 yüzyıl sonra Kanuni’nin emriyle Mimar Sinan’ın çırağı Mimar Hayreddin tarafından yapılan [1566-67] bu köprü şehre adını vererek bir köprüden öte bir şehir oluşmasını sağladı. Yüzyıllardan beri seyyahların ve araştırmacıların ilgisini çeken köprüye 1658 yılında uğrayan uğrayan Fransız seyyahı A. Poullet bu köprünün inşasının mukayese kabul etmez bir cüret eseri olduğunu, Venedik'te bir mimari harikası sayılan Rialto Köprüsü'nden daha geniş yapıldığını söylemektedir. Osmanlı’nın balkanlardan çekilmesiyle ilk önce Avusturya-Macaristan ve daha sonra Yugoslavya devletleri bu bölgede hakim oldu. Avrupa’nın göbeği diyebileceğimiz bu bölge 1992-1995 arasında dünyanın gözü önünde bir iç savaşa sahne oldu. Savaşan tarafların birbirlerini bitirme olarak adlandırdığı bu olayda şüphesiz ki Batı’nın uyguladığı ayrımcılık vardı ve Boşnak tarafı bu ayrımcılığın negatif tarafını gördü. Boşnak-Hırvat-Sırp taraflarının bağımsızlık için verdiği bu savaşta Hırvatların bu köprüyü yıkarak, Osmanlı’nın genelde ise İslam’ı mirasını yıkarak bir ruhun yıkılmasını istediler. Balkanlar üzerine yaptığı etkili çalışmalarla bilinen Ekrem Hakkı Ayverdi'nin köprü hakkındaki; "Bu köprü mimari dehanın terkibiyle taştan yapılmış değil de muhayyilenin cisim halini almasıyla meydana gelmiş gibi efsanevi bir mana ve ruh kazanmıştır" düşüncesi ise bu ‘ruh’ durumu özetler mahiyettedir. Bunun farkında olan Hırvat General Praljak’ın emriyle iki gün bombardımana tutulan köprü 9 Kasım 1993 tarihinde dayanamayarak Neretva nehrinin sularına gömüldü. Bu insanlık ayıbı şüphesiz ne Boşnakları Avrupa’dan atabildi ne de Osmanlı mirası’nı yıkabildi. Türkiye’nin de yardımlarıyla tekrar yapılarak 2004 yılında açılan köprü, bir sene sonra Dünya Unesco Kültür Mirası’na alındı.
2
dk.
27 Nisan 2022
E-Muhtıra Süreci Nasıl Yaşandı?
E-muhtıra, Türk Silahlı Kuvvetleri adına Genelkurmay Başkanlığının cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısı ile 27 Nisan 2007 tarihinde gece saat 23.20'de yaptığı, laiklikle ilgili açıklamadır. Türkiye kamuoyunda hâkim olan görüş, basın açıklamasının "muhtıra" olduğu yönündedir. Bildiri internet aracılığıyla verildiği için "e-muhtıra" olarak da adlandırılmıştır. Genelkurmay Başkanlığının 12 Nisan tarihinde, yapılacak Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde yaptığı ve birçok köşe yazarının katıldığı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin "Atatürkçülüğe, laikliğe ve cumhuriyetin temel ilkelerine sözde değil, özde bağlı" bir cumhurbaşkanı adayı profilinin çizildiği basın bilgilendirme toplantısının ardından yaşanan adaylık sürecinin ve rejim ile ilgili kaygıların değerlendirildiği ve şimdiye kadarki Genelkurmay Başkanlığı basın açıklaması metodolojisine uymayan açıklama ile başlayan süreç. Açıklamanın ardından birçok gazeteci ve yazar tarafından yapılan değerlendirmelerde bu açıklamanın olağan bir açıklama sayılamayacağını, bunun Genelkurmay Başkanlığı tarafından alışılmadık bir üslup ile kaleme alındığı ve bir muhtıra olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Açıklama, 29 Ağustos 2011'de Genelkurmay Başkanlığının sitesinden kaldırılmıştır. 27 Nisan gece yarısına az bir zaman kala resmî internet sitesi üzerinden yapılan açıklamada adaylık süreci ile 23 Nisan öncesi yurdun birçok yöresinde laiklik karşıtı ve din bezirgânlığı olarak nitelendirdikleri olayların gelişiminin vahim derecede olduğu ve bunun rejime meydan okuma olarak değerlendirilmesi gerektiği yer almış, bununla birlikte TSK'nin yasalar ile kendine düşen görev ve yetkileri kullanmaktan çekinmeyecekleri de dile getirilerek dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt 2009 yılında katıldığı bir TV programında bu internet açıklamasının kendisi tarafından yazıldığını fakat bunun bir muhtıra olmadığını söylemiştir. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt Türkiye Cumhuriyeti'nin 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in görev süresinin Mayıs ayında dolacak olması sebebi ile başlayan cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili olarak özellikle ana muhalefet partisi CHP'nin, Türkiye'nin tepedeki üç makamın da Millî Görüşçü olmaması ve cumhurbaşkanının tüm partilerin uzlaşısı ile seçilmesi gerektiği düşüncesine birçok sivil toplum kuruluşu ile (cumhurbaşkanının, TSK'nin başkomutanı sıfatı taşıdığı gerekçesi ile) müdahil olması, AK Parti ve diğer sivil toplum kuruluşlarının da kendi adayını desteklemek istemesi taraflar arasında gerginliği tırmandırmıştır. Sezer'in bu gibi tutumlarla, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve bazı medya organları tarafından cumhurbaşkanının tarafsızlığına aykırı olduğu belirtilmiştir. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt 12 Nisan'da cumhurbaşkanının Türk Silahlı Kuvvetleri'nin başkomutanı olması sıfatı ile bu seçimlerin kendilerini de yakından ilgilendirdiğini belirtmiş ve seçilecek cumhurbaşkanının cumhuriyetin temel ilke ve kuralları ile Atatürkçülüğün gereklerine sözde değil özde bağlı olması gerektiğini beyan etmesine ve birçok sivil toplum kuruluşu tarafından organize edilen 14 Nisan Cumhuriyet Mitingi'nin netice vermemesi sonucu süreç doğal olarak başlamıştır. AK Parti Merkez Yönetim Kurulu Erdoğan'a seçimle ilgili tam yetki vermişti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanı adayını belirlemek üzere AK Parti içerisinde ağırlığı olan ve Millî Görüşçü olarak anılan TBMM Başkanı Bülent Arınç ile yaptığı görüşmeler sonucunda, sunduğu birkaç isimden hiçbirinin istenmemesi ve Arınç'ın ya kendisinin ya da Abdullah Gül'ün olmasını istemesi sonucu Abdullah Gül'ü aday ilan etmiştir. Hükûmet bildiriyi üzerine almış ve Hükûmet Sözcüsü Cemil Çiçek ertesi gün bir basın açıklaması yaparak Hükûmetin de laiklikten yana olduğunu bildirmiştir. Hükûmet alışılmadık bir şekilde, daha önceki askerî müdahalelerin ardından hükûmetlerin takındığı tavırların aksine muhtırayı sert bir tepkiyle karşıladı. Cemil Çiçek konuşmasında Genelkurmay Başkanı'nın resmî olarak Başbakan'a bağlı olduğunu, görevleri itibarıyla Başbakan'a karşı sorumlu olduğunu belirtti. Eski Cumhurbaşkanı ve 12 Eylül darbesini yapan Kenan Evren, ordunun gerek gördüğü için böyle bir açıklama yapmış olduğunu ve bunun görevi olduğunu belirtmiştir. Mecliste temsil edilen CHP, ANAP, DYP, HYP, SHP ile TBMM'de sandalyesi olmayan DSP, MHP, İP liderleri erken seçim kararı alınarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yeni Meclis tarafından yapılması gerektiğini basın açıklamaları ile belirtmişlerdir. Ancak Hükûmet, böyle bir yolu tercih etmediklerini ve seçim sürecinin devam edeceğini açıklamışlardır. Abdullah Gül ise adaylıktan çekilmeyeceğini açıklamıştır. TBMM'de 27 Nisan 2007 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi 1. turunda toplantı yeter sayısı olan 367 sayısına ulaşılamadığı gerekçesiyle CHP tarafından Anayasa Mahkemesi'ne yapılan itiraz başvurusu 1 Mayıs 2007 tarihinde haklı bulunarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 1. turu iptal edilmiştir. Bu gelişmeler üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 24 Haziran ya da 1 Temmuz tarihinde erken seçime gidileceği açıklaması yaptı. Ayrıca, 1971 ve 1980'de olduğu gibi askerlerin cumhurbaşkanlığı sürecine artık müdahil olmalarını engellemek için, Anavatan Partisinin teklifi TBMM tarafından kabul edilerek Anayasa değişikliği yapıldı ve bundan sonra cumhurbaşkanlarının 5 senede bir doğrudan halk (cumhur) tarafından seçilmesi kabul edildi. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve CHP itiraz ettikleri için bu değişiklik referandum ile halkoyuna sunuldu ve %68 oy oranı ile kabul edilerek kesinleşti.
3
dk.
16 Nisan 2022
5 Soruda Bernard Lewis'in Hayatı
20. yüzyılın en önemli tarihçilerinden şarkiyatçı Bernard Lewis, İslam tarihi, Ortadoğu ve özellikle Türkiye üzerine yaptığı çalışmalarıyla ün saldı. Çok sayıda makale, akademik yayın ve kitaba imza atan Lewis 102 yıllık uzun yaşamı boyunca oldukça üretken oldu ve alanında tüm dünyada otorite olarak kabul edildi. Biz de bu önemli bilim insanını, Bernard Lewis kimdir, akademik alandaki faaliyetleri nelerdir, Bernard Lewis’in önemli eserleri hangileridir, Türklere bakışı nasıldır ve hangi ödüllere layık görüldü? gibi sorular ışığında sizlere tanıtmaya çalışacağız. 1. Bernard Lewis kimdir? 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren, İslam tarihi, Ortadoğu ve özellikle Türkiye üzerine yaptığı çalışmalarıyla bilinen İngiliz şarkiyatçı ve tarihçi Bernard Lewis 1916 yılında Londra’da dünyaya geldi. Londra’da yaşayan orta sınıf bir Yahudi ailenin çocuğu olan Lewis, Küçük yaşlardan itibaren yabancı dillere ve tarihe ilgi duydu ve Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Araştırmaları Bölümü’nü tamamladı. Takip eden yılda Paris Üniversitesi’nde eğitim alarak Semitik İncelemeler Kürsüsü’nden mezun olan Lewis, henüz yirmili yaşların başlarındayken Latince, Yunanca, Eski Ahit İbranicesi ve Arapça’ya merak saldı, yüksek lisans eğitimi sırasında da Farsça ve Türkçeyi de öğrendi. Dillere ve tarihe gönül veren tarihçi, tarih bölümünde yüksek lisansını tamamladıktan sonra 1939 yılında Londra Üniversitesi İslâm Tarihi Kürsüsü’nden döneminin meşhur oryantalistlerinden H.A.R. Gibb’in danışmanlığında hazırlamış olduğu The Ori gins of Ismailism adlı teziyle doktor unvanını aldı. İkinci dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, Batı dillerinin yanı sıra Arapça, Aramice, İbranice, Latince, Farsça, Osmanlıca ve Türkçe gibi dilleri bildiği için 5 yıl boyunca İngiliz ordusu ve istihbaratında aktif rol aldı. Buradaki başarılarından dolayı Lyndon Larouche, tarafından İngiliz istihbaratının Ortadoğu hakkındaki akıl hocası olarak adlandırıldı. Özel hayatına dair bilgi vermek gerekirse, 1947 yılında Ruth Hélène Oppenhejm ile evlendi. Bu evliliğinden evlilikleri, biri erkek biri kız olmak üzere iki çocukları olduktan sonra 1974 yılında sona erdi. Bernard Lewis ise uzun süren bir ömrün ardından 19 Mayıs 2018 tarihinde vefat etti. 2. Akademik alandaki faaliyetleri nelerdir? Akademik hayatı boyunca üzerinde yoğunlaştığı İslam dünyasının tarihsel ve mevcut durumu, İslam siyaset teorisi, İslam-Batı ve İslam-Modernlik ilişkileri, Yahudilik ve Ortadoğu siyasi coğrafyası gibi konular onun akademik yaşantısının bütününü oluşturdu. İlgili araştırmalarının ilk adımı olan 1937-38 akademik yılında Kraliyet Asya Derneği’nin verdiği burs sayesinde Ortadoğu’ya ilk seyahatlerini gerçekleştiren Bernard Lewis, ilk ziyaretini Mısır’a gerçekleştirerek sahaya indi ve bir süre Kahire Üniversitesi’nde okutmanlık yaptı. Londra Üniversitesi’nde yardımcı öğretim üyesi olarak göreve başlayan Lewis İkinci Dünya Savaşı nedeniyle akademiye verdiği aradan sonra 1945 yılında Kahire Üniversitesi’ne geri döndü. Burada icra ettiği görevinin ardından ise 1949 yılında dönem itibariyle yeni kurulan Londra Üniversitesi’nin Yakın ve Ortadoğu Tarihi Kürsüsü’ne atandı. Aynı yıl içerisinde Ortadoğu’ya üçüncü ziyaretini gerçekleştiren Lewis, Türkiye, İran ve İsrail sahalarında çalışma fırsatı buldu. Çalışmaya İstanbul’dan başladı. Türk kütüphane ve arşivlerinden yararlanarak araştırmalar yaptı. Bu dönemde yaptığı çalışmalar akademik kariyerinde önemli bir basamak oldu. 1974 yılına kadar geçen süreçte de Londra Üniversitesi’nde eğitimler vermeye devam etti. Aynı yıl içerisinde ABD’ye taşınan Lewis, Princeton Üniversitesi’nde göreve başladı ve aynı zamanda Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü’nde de görevde bulundu. Dönem Amerika’sının oryantalist araştırmaların yapılmasına uygun zemin sunması Lewis’in üretkenliğini arttırdı. 1982 yılında ABD vatandaşı olan Lewis 1986 yılına kadar Princeton Üniversitesi’nde görev yaptı ve emekli oldu. 1990 yılına kadar da Cornell Üniversitesi’nde hizmet verdi. Sonraki süreçte 1966 yılında kurucu üyeliğini yaptığı MESA (Kuzey Amerika Ortadoğu Araştırmaları Derneği - Middle East Association of North America)’da çalışmalarına devam eden Lewis, bu kuruma alternatif olarak düşünülen ASMEA (Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Derneğini - Association for the Study of the Middle East and Africa)’yı kurarak çalışmalarına burada devam etti. 3. Bernard Lewis’in önemli eserleri hangileridir? Yaşadığı dönem içerisinde çok sayıda esere imza atan ve Ortadoğu ve İslam tarihi alanlarında otorite kabul edilen Lewis’in eserlerinin neredeyse tamamı önem arz etmekte. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle akademiye verdiği araya kadar olan süreçte İsmaililiğin Kökeni, Bugünkü Türkiye ve Arap Araştırmalarında İngilizlerin Katlıları adlı çalışmaları yayımlayan Lewis, savaş sonrası süreçte çalışmalarına kaldığı yerden devam etti, 1947 yılında Diplomatik ve Siyasi Arapça El Kitabı’nı yayımladı. Takvim yaprakları 1950 yılını gösterdiğinde Tarihte Araplar adlı eseri yayımlayan Lewis, benzer zamanlarda Türkiye üzerine olan çalışmalarına yoğunlaştı. 1961 yılında yayımladığı meşhur kitabı Modern Türkiye’nin Doğuşu adlı kitabını yayımlamasının ardından İstanbul ve Osmanlı Medeniyeti adlı kitabı yayımlayan Lewis bu çalışmalarıyla önemli Türkiye uzmanları arasına girdi. 1960 yıllardaki üretkenliğini İslâm’da Irk ve Renk adlı kitabıyla süsledi. ABD’de bulunduğu süreçte verimliliği oldukça artan Lewis sırayla, Sırasıyla Tarih’te İslâm, Muhammed Peygamber’den İstanbul’un Alınışına Kadar İslâm, Hatırlanan, Kurtarılan ve İcad Edilen Tarih, Klasik ve Osmanlı İslâmı Çalışmaları, İslâm Dünyası, 16. Yüzyıl’da Filistin Kasabalarında Nüfus ve Varidat gibi önemli çalışmalara imza attı. 1980’li yıllar ise onun Yahudi çalışmalarına yöneldiği bir dönem oldu. Bernard Lewis’in Benjamin Braude ile birlikte editörlüğünü yaptığı Osmanlı İmparatorluğu’nda Hristiyanlar ve Yahudiler kitabı ilk adım olurken, İslam’ın Yahudileri ile Semitistler ve Anti Semitistler bu dönemde çıkan diğer kitaplardır. İran İslam Devrimi’nin oluşturduğu siyasal atmosfer nedeniyle de Müslümanların Avrupa’yı Keşfi ve İslâm’ın Siyasal Söylemi adlı kitapları yayımladı. 1990’lı yıllar yine Bernard Lewis’in dur durak bilmeden kitaplarını yayımladığı dönem olarak geçti. 11 Eylül sonrası kaleme almış olduğu eserlerde ise İslam ve İslam toplumuna dair olumsuz değerlendirmeler ilk defa göze çarpmaya başladı. İslâm’da Irk ve Kölelik, İslâm ve Batı, Avrupa’daki Müslümanlar, Modern Ortadoğu’nun Biçimlenmesi, Çatışan Kültürler, Ortadoğu, Ortadoğu’nun Çoklu Kimlikleri, Ortadoğu Mozaiği, Yanlış Giden Neydi? ve İslâm’ın Krizi adlı adlı kitaplar bu izlerin görüldüğü kitaplardır. 4. Türklere bakışı nasıldı? Bernard Lewis’in Türklere ve Türk coğrafyasına olan ilgisi yaptığı çalışmalarda görülmektedir. Ancak bu ilgisi yalnızca gerçekleştirdiği akademik çalışmalarla sınırlı değildir. Ermeni soykırımı iddiaları konusundaki söylemleri ve ortaya koyduğu tavır nedeniye Fransız mahkemelerince cezalandırılması onun Türk dostu olduğu algısını oluşturdu. Lewis, Türklerin bir Ermeni soykırımı gerçekleştirmediğini, bunun Ermeni saldırılarına verilmiş bir cevap olarak anlaşılması gerektiği üzerine görüşler beyan etti. Bunun yanında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik başvurusunun kabul edilmesi yönünde fikir sundu. Bu düşüncesini de Türkiye’de Batı karşıtı ve antidemokratik akımların güçlenme riskinden dolayı Avrupa Birliği’ne kabul edilmesi gerektiği üzerinde durarak destekledi. Bununla birlikte AB’ye girmese dahi demokrasisi ve iyi Batılılaşması sayesinde Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleri nezdinde öncü rolünü gölgelemeyeceği belirtir. 5. Hangi ödüllere layık görüldü? Çok sayıda bilimsel araştırmaya, makalelere ve önemli kitaplara imza atarak alanında dünyaca kabul gören bir otorite haline gelen Bernard Lewis, bu çalışmalarının karşılığında çeşitli ödüllere layık görüldü. Yaptığı çalışmalarda dolayı 1974 yılında Kudüs’teki İbrani Üniversitesi’nden fahri doktora alan Lewis, 1978 yılında ise İsrail Teknoloji Enstitüsü’nün Harvey Lucturer in the Humanities ödülüne layık görüldü. Kasım 2005 ve Haziran 2008 tarihlerinde ABD'den Foreign Policy ve İngiltere'den Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu dünyanın ilk 100 entelektüeli listelerinde, 2005 yılında 34’üncü olan Lewis 2008 yılında ise 13. sırada yer aldı. Bunun yanında Bernard Lewis, yukarıda ifade edilen Türklere karşı yaklaşımlarından dolayı 1998 yılı Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in elinden aldı, 2002 senesinde Amerika Atatürk Toplumu Derneği (ASA) tarafından, “evrensellik ve barışı simgeleyen” Atatürk ödülüne lâyık görüldü.
4
dk.
31 Mart 2023
İnsanlar Tarih Boyunca Neden Pudralı Peruk Takmışlardır?
Pudralı peruk, 18. yüzyıl modasının en iyi bilinen ve çoğu zaman alay konusu olan unsurlarından biriydi. Peki bu tarz nasıl ortaya çıktı? Ve insanlar neden onları taktı? 16. yüzyıl İngiltere'sinde erkekler, kelliği örtmek için ilk perukları takıyorlardı. Peruklar 17. yüzyılda giderek daha popüler hale geldi ve 18. yüzyılda tüm sosyal sınıflardan kadın ve erkekler peruk takmaya başladı. Peruklar genellikle insan saçından yapılırdı. Aynı zamanda yün, at kılı ve hatta keçi kılından da peruk yapıldığı bilinir. İnsanlar perukları şekillendirmek ve onlara daha parlak bir görünüm vermek için pudra kullandılar. Bununla beraber sıcak yaz aylarında peruklardaki saç yağı kokusunu azaltmak ve perukların fazla terlemesini önlemek için de nişasta tozu kullanılırdı. Peki insanlar neden pudralı peruk taktı? Birçoğu için bu sadece bir moda meselesiydi. O zamanlar insanlar, belirgin bir saç çizgisini gençliğin ve güzelliğin bir işareti olarak görüyorlardı. Bu nedenle saçlarını kaybetmeye başlayanlar (veya daha genç görünmek isteyenler), daha dolgun bir saç görünümü vermek için peruklarını pudralardı. Diğerleri için pudralı peruklar, statülerini ve zenginliklerini göstermenin bir yoluydu. Peruklar oldukça yüksek fiyatlara çıkabilir ve peruk ne kadar ayrıntılı olursa, o kadar yüksek konumu temsil ederdi. Peruklar genellikle mücevherler ve tüylerle süslenir ve oldukça büyüktür. Bu sebeple takması coğu zaman zahmetli olabiliyordu. 18. yüzyılın sonlarında doğal saç stilleri popüler hale geldi ve böylelikle pudralı peruk modası bitti. Ancak bize geçmiş bir dönemin stillerine büyüleyici bir bakış bıraktılar. Kim Pudralı Peruk Takardı? 18. yüzyılda tüm sosyal sınıflardan kadın ve erkekler pudralı peruk takıyorlardı. Pudralı perukların maliyeti pahalı olduğu için aristokrasi ve üst sınıf arasında modaydı. Pudralı peruklar genellikle yargıçlar, avukatlar ve politikacılar gibi kamu görevlerinde bulunanlar tarafından takılırdı. Bunun nedeni, perukların bir otorite ve güç işareti olarak görülmesiydi. Pudralı Peruklar Nasıl Yapıldı? Pudralı peruklar genellikle insan saçından yapılırdı ama aynı zamanda yün, at kılı ve hatta keçi kılından da yapılabilirdi. Saçlar önce temizlenir, sonra “nişasta tozu” denilen bir madde ile pudralanırdı. Bu toz, peruğu yerinde tutmaya ve daha parlak bir görünüm kazandırmaya yardımcı olurdu. Nişasta tozu ayrıca saç yağı kokusunu kapatmak ve sıcak yaz aylarında perukların fazla terlemesini önlemek için de kullanılıyordu. Pudralı Peruklar Nasıl Takılırdı? İnsanlar şapka veya şapka ile pudralı peruk takıyorlardı. Ayrıca bir kafa bandı veya kurdele ile takılırlardı. Peruklar genellikle başın arkasından bir fiyonkla bağlanırdı. Pudralı peruklar oldukça büyük olabilir ve takılması zahmetli olabilirdi. Genellikle mücevherler ve tüylerle süslenirlerdi. Pudralı perukların da birkaç günde bir yeniden pudralanması gerekiyordu. Pudralı Perukların Modası Neden Düştü? 18. yüzyılın sonlarında birçok nedenden dolayı pudralı perukların modası geçti. İlk olarak, günlük kullanım için fazla resmi görülüyorlardı. Ayrıca tozlu olabileceği ve solunum problemlerine neden olabileceği için genellikle sağlıksız olarak görülüyordu. Son olarak, pudralı peruklar pratik değildi. Bakımları maliyetli ve genellikle takılmaları oldukça zahmetliydi. Daha düz ve doğal saç stilleri popüler hale geldikçe, pudralı perukların modası 18. yüzyılın sonlarında düşmeye başladı. Pudralı Peruk Takan Ünlüler 18. yüzyılda pek çok ünlü kişi pudralı peruk takıyordu: Fransız Kraliçesi Marie Antoinette Marie Antoinette'in her gün pudralı peruk taktığı biliniyordu. Genellikle aristokrasi arasında modayı popülerleştirmesiyle tanınır. George Washington, Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk başkanı George Washington genellikle pudralı bir peruk takan portrelerde tasvir edilmiştir. Ancak, gerçek hayatta ne sıklıkla giydiği belli değil. Benjamin Franklin, Amerika'nın Kurucu Babası Amerikalı mucit ve kurucu baba Benjamin Franklin genellikle pudralı peruk takıyordu. Hatta 1784'te bu moda hakkında hicivli bir makale yazdı. Fransa Kralı XVI. Louis Fransa Kralı XVI. Louis, bir başka ünlü pudralı peruk takan kişiydi. Resmi durumlarda bile sık sık ayrıntılı bir peruk taktığı görüldü.
3
dk.
12 Mayıs 2022
Milli Mücadele’nin Kadın Kahramanlarından Şerife Bacı Kimdir?
Milli Mücadele’de erkek, kadın, çocuk fark etmeksizin ortaya koyulan milli kurtuluş iradesi, memleketin farklı yerlerinden, farklı kahramanlık öyküleriyle dillerde dolanıyordu. İsimsiz onlarca, yüzlerce hatta binlerce kahraman bu uğurda canını vatan uğruna feda etti. Kastamonu insanı da bu noktada gerekli iradeyi koymaktan geri durmadı. Ancak Kastamonu erkekleri kadar kadınlarının da ortaya koyduğu fedakârlık örneklerinden biri var ki, kendini mücadelesiyle öne çıkartıyordu. Bu kadın kahraman Şerife Bacı’ydı. 1. Zorlu bir hayata sahipti Genç yaşta yuva kurmuştu Şerife Bacı. Henüz 16 yaşındayken evlenmesinden iki ay sonra memleketi cehenneme çeviren Harbi Umumi patlak vermişti. O dönem birçok Anadolu yiğidi gibi onun kocası da askere alındı. Çok çekmedi, altı ay sonra Çanakkale’den kocasının ölüm tezkeresi ulaştı eline. Dünyası başına yıkıldı Şerife Bacı’nın. Kimsesizdi, ne bir geliri ne bir kimsesi vardı. Genç yaşında dul kalmasını uygun görmedi köyün yaşlıları. Verdiler onu sakata ayrılmış bir asker gazisi olan Topal Yusuf’a. Bu evlilikten Elif adında şirince bir kızı oldu Şerife Bacı’nın. Ancak hayat ona adil davranmıyordu. Topal Yusuf’un bir bacağını ve gözünü kaybetmesi onu iş yapamaz duruma getirmişti. Tarla sürmek de, dağdan odun indirmek de ekin biçmek de Şerife Bacı’nın boynundaydı. Sırtındaki bebe ile evde bakıma muhtaç kocası da cabası. 2. Düşünmeden cephanenin taşınması için kendini öne sürdü Bir gün köyde bir akşam üzeri tellak avaz avaz bağırıyordu. Ankara’da kurulan yeni hükümetin düşmanı püskürtmesi için kışa hazırlık yapmaya ve cephaneye ihtiyacı vardı. Bu nedenle de Kastamonu- Ankara hattında öküz arabalarıyla bu cephanelerin taşınması gerekiyordu. Bu hayati emanetlerin taşıyıcılarından biri de kaderin omuzlarına derin bir ağırlık yüklediği Şerife Bacı’ydı. Çekinmeden aldı bu zor görevi üzerine. Küçük kızı Elif’e bakacak kimse olmadığından onu da yanına almak zorunda kaldı. Soğuk kış şartlarına el kadar bebek ne denli dayanırdı bilinmez. Şerife Bacı’nın kağnısına top mermileri yüklendi ve yola çıkıldı. Zora dayanamayan öküzüyle ite kaka yol almaya çalıştı. 3. Canını vatanının yoluna serdi Yol uzun, hava şartları çetin ve yükü taşıyan öküzlerden biri halsizdi. İlerlemede sorun yaşıyordu Şerife Bacı. Bir yandan soğuk ve açlık içinde topların arasına konulan, üşümesin diye de etrafına otlar serilen küçük Elif, bir yandan yol alamayan öküz Şerife Bacı’yı düşündürüyordu. Ancak onun cephaneyi Ankara'ya götürme azmi bütün zorluklara karşı güçlü tutuyordu kendini. Ancak yüce Ilgaz Dağı’nın sisli heybetinin arasından sızan dondurucu hava Şerife Bacı’nın da vücuduna sirayet etmeye başlamıştı. Yavrusunun ağlaması üzerine son bir kuvvet Elif’in yanına ulaşan Şerife Bacı, yavrusunu son gücüyle yorganla örttü. Ellerinden ve ayaklarından başlayan ısırıcı donma hissi zamanla bütün vücudunu kapladı. Bu uğurda canını vatanının uğruna serdi ve henüz 21 yaşında(1921 yılında) gencecik bir anayken şehit oldu. Bu kahraman Türk anası, evladını, top mermilerini ve vatanını korumak için kendini feda etti. 4. Milli Mücadele’de Türk kadınının gösterdiği fedakârlığın bayraklaşan sembollerinden biri Şerife Bacı’nın gösterdiği bu özveri, Anadolu kadınının bağımsızlık uğruna verdiği en önemli örneklerden biri olarak tarihe geçti. Erkek, kadın, çocuk demeden girişilen Milli Mücadele’nin isimsiz onlarca kahramanı arasından sıyrılarak Türk kadınının bu uğurda gösterdiği fedakârlığın en büyük sembolü olan Şerife Bacı, üstlendiği bilinç ve mücadele arzusuyla bayrak isimlerden biri oldu. 5. Kastamonu Hükümet Konağı’nın önüne ve İnebolu’da bir parka Şerife Bacı Anıtı dikildi Şerife Bacı’nın Kastamonu’dan başlayan bu yürüyüşü ne yazık ki tamamlanamadı. Evet, belki o bu yürüyüşü tamamlayıp Ankara'ya cephaneyi ulaştıramadı, ancak cephaneden daha önemli bir değeri tüm yurda yaydı. O da kurtuluş şuuruydu. Garip bir Anadolu kadını olan Şerife Bacı’nın ortaya koyduğu bu şuur daima hatırlarda kalsın diye Kastamonu Hükümet Konağı’nın önüne Şerife Bacı anıtı dikildi.
3
dk.
21 Nisan 2022
Dünyanın İlk Siyah Pilotu: Arap Ahmet Kimdir?
Dünya havacılık tarihinde özel bir yere sahip olan Arap Ahmet'i tanıyor musunuz? Nijerya asıllı bir Türk olan Ahmet Ali’nin anneannesi 19.yy.’da Afrika’dan alınarak İstanbul’da satılan son kölelerden biriydi. Türkiye’ye gelişleri bu şekilde olan aile sonradan İzmir’e yerleşti. Ahmet Ali de İzmir’de 1883 yılında dünyaya geldi ve ‘’Arap Ahmet’’ olarak tanındı. 1904 yılında Haddehane Mektebi’ne girerek iyi bir eğitim aldı ve 4 yıl sonra mülazım-ı evvel, yani üsteğmen olarak mezun oldu. Ahmet Ali’nin amacı denizci olmaktı yalnız ilk uçakların havalanması ile Alman, Fransız ve İngiliz ordularının pilot yetiştirmeye başlaması Osmanlı Devleti’ni de harekete geçirdi ve 1910 yılında askeri havacılığın kurulması için çalışmalar başladı. 1912 yılında Yeşilköy yakınlarında bir uçuş alanı, 2 hangar ve bir tayyare mektebi açıldı. Bundan 2 yıl sonra da bu okulun yanına Deniz Tayyare Mektebi de kuruldu ve Ahmet Ali buraya atanan ilk deniz subaylarından biri oldu. Yalnız Ahmet Ali eğitim almaya devam etti ve Yeşilköy’de kurulan bu alanda uçuş eğitimi aldı ve tayyarecilik sınavlarını başarılı bir şekilde verdi. Böylece 1916 yılında dünyanın ilk siyahi pilotu oldu. 1917 yılında yüzbaşı rütbesi ile Berlin’e gönderilerek eğitim uçuşlarını tamamlayan Ahmet Ali, I. Dünya Savaş’ından kalan Haliçteki uçakların Anadolu’ya kaçırılmasına yardım etti. Bunun dışında İstanbul Boğazı çıkışından itibaren Batı Karadeniz’deki düşman gemilerini takip etti, bunlar hakkında rapor hazırladı ve deniz harekatını koruma görevini üstlendi. Bahri Tayyare Madalyası ödülü alan Ahmet Ali Çelikten 1949 yılında emekli oldu, 1969 yılında ise hayatını kaybetti. Çocukları hala İzmir’de yaşamaktadır.
1
dk.
11 Nisan 2022
Cezzar Ahmet Paşa kimdir?
Cezzar Ahmet Paşa, Napoleon Bonaparte'a karşı Akka Kalesi'ni savunarak büyük bir zafer kazanmıştır. Cezzar Ahmed Paşa, 1708 yılında Bosna'da doğdu. Gençliğinde İstanbul'a giderek Hekimoğlu Ali Paşa'nın hizmetinde bulundu. 1756'da onunla birlikte Mısır'a gitti. 1758 yılında Kahire seyhulbeledi Bulutkapan Ali Bey'in adamlarından Buhayre kaşifi Abdullah Bey'in hizmetine girdi. Cidde yöresinde isyan eden Bedevilere karşı savaşlara katıldı. Abdullah Bey'in isyancı Bedeviler tarafından öldürülmesi sonucu onun yerine Buhayre kaşifliğine getirildi. Misilleme olarak 70 kadar Bedevi'yi öldürdü. Bu nedenle kendisine Arapça'da "deve kasabı" manasına gelen Cezzar lakabı takıldı. Bulutkapan Ali Bey, Ahmet Paşa'nın isyanı bastırmadaki cesaretini beğenip kendisini beyleri arasına dahil etti. 1768'de Cezzar Ahmet Paşa Memlükler arasındaki entrikalara karıştı. Bu sırada hizmetinde bulunduğu Salih Bey'i öldürmekle görevlendirildi. Bulutkapan Ali Bey'den korkarak Kahire'de barınamayacağını anladı ve Cezayirli kıyafetiyle Anadolu'ya kaçtı. Bir ara gizlice Mısır'dan Buheyre'ye döndü ve Hunadî aşiretinden kız alıp kendini Bulutkapan Ali Bey'in gazabından korumaya çalıştı. Ali Bey'in baskısı üzerine Suriye'ye kaçtı. Orada yerel aşiretlerden Sibaboğullarına sığındı. Daha sonra Beyrut ve Sayda hakimi Emir Mansur'un, ardından da Şam muhafızı Osman Paşa'nın hizmetinde bulundu. Daha sonra Akka'ya yerleşti. Yörede Zahir Ömer tarafından başlatılan büyük ayaklanmanın bastırılmasında büyük rol oynadı. 1772 yılında sahil muhafızı oldu. Bu dönemde Rus donanmasına ve Zahir Ömer'e karşı Beyrut'u savunmakla görevlendirildi. Bu vazifesini yapmaktayken Beyrut'ta egemen bir ayan olmaya çalıştı. Fakat bu girişimleri sonuçsuz kaldı. Bu başarısızlık nedeniyle 1773'te Beyrut'u terk etmek zorunda kaldı. Akka civarında bulunan Zahir Ömer'e sığındı. Daha sonra bulduğu ilk fırsatta Şam'a kaçtı. 1775'te Akka muhafızlığına, kısa bir süre sonra da vezir olarak Sayda beylerbeyliğine getirildi. Lübnan, Ürdün ve Filistin'deki karışıklıkları yatıştırdı. Bu başarıları nedeniyle Şam Beylerbeyliği'ne atandı. Napoleon Bonaparte komutasındaki Fransız ordusu 1798'de Mısır'ı işgale başlayınca, Osmanlı Devleti Cezzar Ahmed Paşa'dan bölgede yığınak yapmasını istedi. Bu sırada Bonaparte, El-Ariş, Gazze ve Yafa'yı işgal etmiş, Mart 1799'da Akka önüne gelmişti. İki aydan fazla süren kuşatma, Osmanlı donanması ve Nizam-ı Cedid ordusundan destek gören Cezzar Ahmet Paşa'nın güçlü savunması karşısında başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine Napoleon Bonaparte, 21 Mayıs 1799 tarihinde Akka'dan çekilmek zorunda kaldı. Ahmed Paşa’nın karşısında ilk yenilgisini yaşayan Napolyon: ''Akka’da durdurulmasaydım, bütün Doğu’yu ele geçirebilirdim!'' sözünü söylemiştir. Cezzar Ahmed Paşa 7 Mayıs 1804 tarihinde vefat etti. Ölümüne kadar Akka Beylerbeyliği görevini yürütmüştür.
2
dk.
12 Mart 2023
İstiklal Marşı Ne Zaman ve Nasıl Kabul Edildi?
İstiklal Marşı, Anadolu'da Milli Mücadele'nin devam ettiği sırada Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınmış şiirdir. Şairin Kurtuluş Savaşı'nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, Hakk'a, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirir. Cerîde-i Resmiye'nin 21 Mart 1921 tarihli nüshasında yayımlanan özgün metin. Maarif Vekaleti, Türk Kurtuluş Savaşı'nın başlarında, İstiklal Harbi'nin milli bir ruh içerisinde kazanılması imkanını sağlamak amacıyla 1921'de bir güfte yarışması düzenledi. Yarışmaya toplam 724 şiir katıldı. Eser gönderenler arasında Kazım Karabekir, Hüseyin Suat Yalçın, İsak Ferrara, Muhittin Baha Pars ve Kemalettin Kamu gibi tanınmış isimler de vardı. "Çanakkale Şehitlerine" ve "Bülbül" gibi şiirlerin sahibi Mehmet Akif'in "Milletin başarılarının para ile övülemeyeceğini" düşündüğü için yarışmaya katılmak istemediği bilinir. Son şiir gönderme tarihi olan 23 Aralık 1920'den sonra Eğitim Bakanlığı güfteleri incelemiş ancak içlerinde istiklal marşı olabilecek bir eser bulamamıştı. Mehmet Akif, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey'in kendisine yazdığı 5 Şubat 1921 tarihli davet mektubundan sonra fikrini değiştirerek Ankara'daki Taceddin Dergahı'ndaki odasında, Türk ordusuna hitap ettiği şiiri kaleme aldı ve Bakanlığa teslim etti. Şiirde şair; Kurtuluş Savaşı'nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, Hakk'a, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirmiştir. Hamdullah Suphi Bey, Akif'in şiirinin önce cephede asker arasında okunmasına karar verdi. Batı Cephesi Komutanlığına gönderilen şiir, askerin beğenisini kazandı. İstiklal Marşı, 17 Şubat 1921 tarihinde Hakimiyet-i Milliye ve Sebilürreşad gazetelerinde yayımlandı, on iki gün sonra ise Konya'da Öğüt gazetesinde yer aldı. Ön elemeyi geçen yedi şiir, 12 Mart 1921'de Mustafa Kemal'in başkanlığını yaptığı Meclis oturumunda tartışmaya açıldı. Mehmet Akif'in şiiri, Meclis kürsüsünde Hamdullah Suphi Bey tarafından okundu. Şiir okunduğunda milletvekilleri büyük bir heyecana kapıldı ve diğer şiirlerin okunmasına gerek görülmedi. Bazı mebusların itirazlarına rağmen Mehmet Akif'in şiiri coşkulu alkışlarla kabul edildi. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bahçesinde bulunan İstiklâl Marşı anıtı. Güfteye en sert eleştiri Kazım Karabekir'den geldi. Kazım Karabekir, 26 Temmuz 1922'de Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’e yazdığı mektupta yarışma sonucunun iptal edilmesini istemiş ve eleştirilerini sıralamıştır. Eleştirilere karşın güftede bir değişikliğe gidilmedi ve Paşa da bu konuda ısrarcı olmadı. Mehmet Akif, kazandığı beş yüz liralık ödülü yoksul kadın ve çocuklarına iş öğreterek yoksulluklarına son vermek için kurulan Darülmesaiye bağışladı. Şair ayrıca, İstiklal Marşı'nın Türk milletinin eseri olduğunu beyan etmiş ve İstiklal Marşı'nın güftesini, şiirlerini topladığı Safahat'a dahil etmemiştir. Ülke savaş içerisinde olduğu için Akif'in şiirinin bestelenmesi iki sene ertelendi, 1923'ün 12 Şubat'ında İstanbul Maarif Müdürlüğüne beste yarışması açma görevi verildi. Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katıldı. Ülkenin içinde bulunduğu zor koşullar nedeniyle sonucu belirleyecek bir değerlendirme yapılamadı. Bu nedenle güfte, ülkenin çeşitli yerlerinde farklı bestelerle okunmaya başlandı. Edirne'de Ahmet Yekta Bey'in, İzmir'de İsmail Zühtü Bey’in, Ankara'da Osman Zeki Bey'in, İstanbul'da Ali Rıfat Bey ve Zati Bey'in besteleri okunuyordu. 1924 yılında Ankara'da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay'ın bestesini kabul etmiştir. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930'da değiştirilerek dönemin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör'ün 1922'de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuş, toplamda dokuz dörtlük ve bir beşlikten oluşan marşın armonilemesini Edgar Manas, bando düzenlemesini de İhsan Servet Künçer yapmıştır. Üngör'ün yakın dostu Cemal Reşit Rey'le yapılan bir röportajda da kendisinin belirttiğine göre beste, aslında başka bir güfte üzerine yapılmıştır ve İstiklâl Marşı olması düşünülerek bestelenmemiştir. Söz ve melodide yer yer görülen uyum (prozodi) eksikliğinin (Örneğin "Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak" mısrası ezgili okunduğunda "şafaklarda" sözcüğü iki müzikal cümle arasında bölünmüştür.) esas sebebi de budur. Protokol gereği, sadece ilk iki dörtlük beste eşliğinde günümüzde İstiklâl Marşı olarak söylenmektedir. 2013 yılında marşın bestesine okunma zorluğunu gidermek amacıyla çeşitli teknik düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Bu düzenlemeler sonucunda ortaya 2 versiyon çıkmıştır. Birinci versiyon gençlerin ve toplu grupların söylemesi için hazırlanmışken, ikinci versiyon ise ulusal ve uluslararası resmi üst düzey tören etkinliklerinde kullanılır.
3
dk.
5 Mayıs 2022
Müzeler Neden Önemlidir?
Şüphe yok ki toplumların kendilerini ve başka toplumları tanıma gereksinimini en iyi karşılayacak kurumlardan biri de müzelerdir. Peki bu durum müzeleri ziyaret etmek için güçlü bir neden midir? Müzelerin önemini, gezilip görüldüğü takdirde bizlere neler katacağını, bireysel ve toplumsal gelişim için neden bu kadar önemli olduklarını anlatmaya çalıştık. 1. Müzeler ulusların ve insanlığın toplumsal hafızalarıdır Sanat, bilim, tarih ve kültürle ilgili birikimlerin sergilenme alanı olan müzeler, özellikle insanlığın ortaya koyduğu, geçmişi günümüze taşıyan ölümsüz hafızalardır. Günümüzden yüzlerce, binlerce hatta fosil sergilenen müzeler ele alınırsa milyonlarca yıl öteden bilgi sunan bu alanlar özellikle ulus bazında düşünüldüğünde ulusların toplumsal hafızaları niteliğindedir. Bu yönüyle müzeler, bir toplumun, kültürü, yaşayış biçimi, ekonomik ve bilimsel faaliyetleri vb. unsurları saklı tutan ve bizlere sunan önemli alanlardır. Elbette müzeleri geçmişteki kültür varlıkların sergilendiği yer olarak sınırlamak doğru olmaz. Aynı zamanda etnografya, fen, doğa ve folklor müzelerinde yakın geçmişin sanat ve zeka ürünlerinin ortaya konduğu yerlerdir. 2. Kültürlerarası iletişim ve etkileşim için eşsiz mekânlardır Kültür turizmi denilen olgu, farklı uluslara, dinlere ve çeşitli etnik yapılara ait tarihsel ögelerin görülüp tanınması amacıyla yapılan önemli bir turizm faaliyetidir. Bu yönüyle farklı kültürlere ait objeler taşıyan müzelere gerçekleştirilen turistik geziler farklı kültürel değerlere sahip kişilerin etkileşimi açısından da oldukça değerlidir. Ayasofya Müzesi, bu anlamda sahip olduğumuz en değerli kültürlerarası iletişim mekânı olarak görülebilir. 3. Güzel olandan zevk almak ve estetik algıyı geliştirmek için gereklidir Müze ve müzecilik olgusunu salt tarihle bağdaşım kurma mekânları olarak ele almak doğru olmayacaktır. El sanatları, kültürel motifler, modern sanatlar vb. konsepte sahip müze alanlarının tanınıp bilinmesi şüphesiz ki kişinin estetik algısını geliştirerek çevresindeki birçok unsura daha nitelikli bakmasını sağlayacaktır. ABD’deki Newark Müzesi’nin kurucusu John Cotton’un ifadesiyle, müzecilik halkın güzel olandan zevk almasını ve estetik algıları geliştirmeyi amaçlamalıdır. 4. Sosyal öğrenme alanlarıdır Tarihi binalar, mekânlar ve özellikle müzeler sosyal öğrenme koşullarının en elverişli olduğu alanlardır. Özellikle ulusal, yerel veya genel konularda farklı konseptlerle oluşturulan müzeler, bireylere seyirlik keyifli bir öğrenme imkânı sunmakta. Bu yönüyle bakıldığında müzelerin yalnızca, araştırma, tarihi objeleri toplama ve koruma görevleri dışında eğitici rollerinin de olduğu ortaya çıkmaktadır. 5. Çocukların ve gençlerin eğitimi adına tamamlayıcı unsurlardır Tarih, fen, sosyal bilgiler, hayat bilgisi vb. derslerin canlı laboratuvarı olan müzeler, eğitim aşamasında olan çocukların ve gençlerin, eğitimlerini destekleyici, sahada deneyleyici ve öğrenmeyi keyifli hale getirici önemli alanlardır. Özellikle tarihi mekânlar ve müzeler öğrencilere canlı bir çevrede zengin tarihi kaynakları görüp inceleme fırsatı sunar. Bu durum ise öğrencilerin tarihin doğasının ve arka bahçesinin farkına varmalarını sağlar. Bu yönüyle tarihin ne olduğunu ve nasıl anlaşılması gerektiği hususu öğrencilere müze ziyareti vesilesiyle tecrübe yoluyla öğretilmesi birçok eğitimci tarafından desteklenmektedir. ABD’de, Avrupa’da ve ülkemizin de dahil olduğu bazı ülkelerde müze ve tarihi mekânların okullar tarafından ziyaretleri resmi olarak teşvik edilmektedir. 6. Tarihi bir dönemi, eseri veya olguyu incelemek adına en uygun ortamlardır Müzelerin tarihin belirli bir döneminden günümüze ulaşan eserleri incelemek adına en uygun ortamlar olduğunu söylemek mütevazı bir cümle olacaktır. Müzecilik mesleğinin gereği, yaşına, yapısına, bulunduğu yere ve birçok değişkene bağlı özelliklere göre sınıflandırılması, sergilenen ürün hakkında kolay ulaşılabilir ve anlaşılır bir bilgi kaynağı sunar. Bu yönüyle öğrencilerin, öğretmenlerin, tarihçilerin ve her sosyal gruptan vatandaşın müzedeki eserlerden üst seviyede faydalanılmasını sağlar.
2
dk.
20 Nisan 2022
5 Soruda Hasan Sabbah ve Fedaileri
Dünya sinemasına konu olan ve hakkında çeşitli kitaplar yazılan Hasan Sabbah ve Fedaileri, günümüzde birçoğumuz tarafından tanınan tarihsel bir karakterdir. Evet, birçoğumuz ana hatlarıyla Hasan Sabbah’ı ve yaptıklarını biliyoruz ancak akla takılan birtakım soruların olduğunun da farkındayız. Bu çalışmamızda da Hasan Sabbah ve fedaileri hakkında akla takılan soruları kendimizce soru sorarak cevaplandırmaya çalışacağız. 1. Hasan Sabbah’ın Şia inancında güçlü bir makam olan İmam olma gibi bir hedefi var mıydı? Hasan Sabbah’ın edindiği dini misyon vesilesiyle öncelikle kendisini İslam’ın yeni peygamberi olarak sunduğu ve Şia inancında önemli bir makam olan İmam olma gibi amaçları olduğu çeşitli söylentilerle günümüze ulaşan iddialar arasında. Ancak tarihçi Bernand Lewis ve bazı tarihçiler Hasan Sabbah’ın imam temsilcisi olduğunu ve asla imamlık iddiasında bulunmadığını söylerler. Kendisini Nizâr’ın soyundan gelen imamın ortadan kaybolmasından sonra delil ve davet reisi olduğunu savunarak, aşama aşama öğrenmeye dayanan Ta’lim doktirinin ve Da’vetü’l-Cedide’nin kurucusu olarak etkin rol oynar. 2. Alamut’u kale olarak seçmesindeki amaç neydi? Hasan Sabbah ve stratejileri konusunda akıllara takılan bir diğer soru ise, daha düz, tarıma elverişli ve devletleşmenin daha rahat gerçekleşeceği bir zeminde devlet kurmak yerine neden sarp kayaların tepesinde bir kalede bulunduğudur. Bunun nedeni oldukça açıktır. Militarist bir yapı ve düzenli ordunu kurmanın zorluğunun ve karşısına çıkacak büyük devletlere direnemeyeceğinin farkında olan Hasan Sabbah, sarp, ulaşılması zor ve kayalık bir yeri merkez edinerek dış etkilerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalıştı. Esasen Hasan Sabbah’ın ideolojisi gereği de mekânlarının dağlar ve kaleler olması gerekliydi. Alamut Kalesi ele geçirildikten sonra surları sağlamlaştırıldı, dönemi içerisinde oldukça ileri yöntemlerle su kanalı ve gıdalar için soğuk depolar oluşturuldu. Bu şekilde kale uzun kuşatmalara direnecek güçlü bir mevzi haline getirildi. 3. Peki sadece kale içi yerleşimle mi sınırlı kaldılar, bu durum Haşhaşilerin hareket alanını sınırlamadı mı? Hasan Sabbah ve Haşhaşiler hakkındaki kısa makale ve çalışmaların barındırdığı kısıtlı bilgi haliyle akıllara bu soruyu getiriyor. Suikastçiler temel eğitimlerini her ne kadar Alamut’ta alsa da propaganda sürecinde İran’ın birçok yerinde hücre evleri oluşturuyorlardı. Bu vesileyle dağlık alandaki İsmaililer zamanla şehirlere inmeye başladı. Buna en iyi örnek ise, İsfahan’da faaliyet gösteren baş dai Abdûl Melik b.Attaş b. Ahmed, İsfahan yakınlarında bir davethane kurması ve bölgede tam otuz bin kişiyi Nizâri İsmailiğine kazandırmasıdır. Bununla birlikte İran düzlüklerine yerleşen Nizari İsmailileri, Selçukluların hakim olduğu bölgelerde vergi toplayarak maddi güç elde ediyorlardı. 4. Suikastçiler tarihe damga vuran eylemlerini nasıl gerçekleştiriyorlardı, özel bir stratejileri var mıydı? Vladimir Bartol’un “Alamut: Fedailerin Kalesi” adlı romanında her ne kadar suikastçilerin eğitimleri hakkında bilgi verilse de romanın bilimsel kaynak olarak kabul edilmemesi ve eğitimleri hakkında bilgilerin sınırlı olması bu soruya verilecek cevabın başlangıcını kısıtlıyor. Ancak kesin olan şudur ki, hançeri kurbanı göğsüne ne zaman ve nerede yerleştireceklerini çok iyi bildikleridir. Görevde gizlilik konusunda usta olan suikastçiler, suikast düzenleyecekleri kişilerin yanlarına seyis, öğrenci, hizmetçi, tüccar, vb. kılıklarda girer, gerekirse aylarca bekleyip doğru zamanda suikasti gerçekleştirirlerdi. Bununla birlikle suikast sırasında hedefleri dışındaki kişilere zarar vermemeye özen gösterirlerdi. Genellikle kaçmaya teşebbüs etmeyip, kurbanın korumaları tarafından yakalanarak öldürülmeyi seçerlerdi, çünkü böylesi bir ölüm onlar için övünç kaynağıydı. 5. Birbirleriyle düşman olan Hasan Sabbah ile Nizamülmülk bir dönem gerçekten dost muydu? Tarihi veriler Hasan Sabbah’ın Nizamülmülk ve hatta Ömer Hayyam ile arkadaş olduğunu doğrular nitelikte. Bunun dışında Hasan Sabbah ile Nizamülmülk’ün aralarında arkadaşlıktan öte bir dost samimiyetinin olduğunu gösteren güçlü rivayetler de mevcuttur. İkisinin birlikte eğitim aldığı ve kim daha önce makama ve servete erişirse onun diğerine yardım edeceğine dair karşılıklı yemin ettikleri söylenir. Nizamülmülk’ün vezir olmasıyla birlikte ettiği yemini yerine getirmek üzere Hasan Sabbah’a valilik teklif ettiği, ancak onun saraydan uzaklaşmamak için sarayda bir görev istediği, bu isteği kabul edildikten sonra Nizamülmülk’ün görevine göz diktiği de bu rivayetler arasındadır. Daha sonra iki büyük düşman haline gelen Nizamülmülk ile Hasan Sabbah’ın bir dönemler dost oldukları açıktır.
3
dk.
7 Nisan 2022
Somme Muharebesi nasıl gerçekleşti?
Somme Muharebesi, 1916 yılındaki Fransa'da gerçekleşen 1 milyondan fazla zayiat ile I. Dünya Savaşı'nın en büyük çarpışmalarından biri. İngilizler tarafından ilk defa tankın kullanıldığı savaştır. 1915 tarihinde İttifak Devletleri'nin büyük bir zafer kazandığı Doğu Cephesi'nde; 1916 yılında durum İtilaf Devletleri'nin lehine değişti. Alman Generali Von Hindenburg, 1915 yılında Tannenberg'te Rus ordusunu imha etti. Ayrıca, 40.000 esir almıştı. Ancak, Rusya 10 milyon talimli Rus askerini, Galiçya Cephesi'ne sevk etti. Bu nedenle, Avusturya Cephesi yarıldı. Bu nedenle, Almanya Batı Cephesi'nden Doğu Cephesi'ne sevk etmek zorunda kaldı. Dolayısıyla, Almanya'nın Batı Cephesi'nin zayıflamasına ve Fransa'nın Verdün şehrini ele geçirememesine neden oldu. Almanların amacı; Verdün'ü alıp, İngiltere-Fransa arasındaki Manş Denizi'ne kadar ilerlemekti. Böylece, iki devletin birbiri aralarındaki yardımlaşmayı engellemek istiyorlardı. Haziran 1916 tarihinde Rus orduları, Galiçya'ya büyük bir taarruz harekâtı ettiler. Bu nedenle, 200 bin Avusturya askerini esir aldılar. Doğu Cephesi'ni de savunmak zorunda kalan Almanya Batı Cephesi'ni zayıf bıraktı. Verdün şehrinin alınması haline, Fransa yenilebilirdi. Bu nedenle, Verdün şehrini kahramanca ve azimle savundular. Galiçya Saldırısı, nedeniyle Fransa cephesi rahatladı. Verdün'deki savaşta Almanya ve Fransa, 500 binden fazla kayıp verdiler. Doğu Cephesi'ndeki kayıplar da üstüne eklenirse, Rusya, Fransa, Avusturya ve Almanya 1 milyondan fazla kayıp verdiler. Nazi Almanyası Führer'i Adolf Hitler de bu savaşta onbaşı olarak yer almış ve bacağından yaralanmıştır.
1
dk.
bottom of page
















.png)