top of page

Osmanlı Tarihi

Osmanlı'nın Şair Padişahları

22 Nisan 2022

Osmanlı'nın Şair Padişahları

Osmanlı padişahları, devletin kuruluşundan itibaren bilim, sanat ve edebiyat gibi çeşitli alanları destekleyerek önemli adımlar attılar. Sadece desteklemekle kalmayarak, şehzadelere küçük yaşlardan itibaren edebiyat ve sanat eğitimi vererek, onların sanatsever bireyler haline dönüşmelerine katkı sağladılar. Özellikle Osmanlı sultanlarının II. Murad’dan itibaren İslam kültür ve edebiyatını çok iyi bildiklerini ve bununla birlikte büyük bir bölümünün şair olduğunu görmekteyiz. Çeşitli mahlaslarla şiirler yazan padişahların birçoğunun divanı olduğu gibi padişahlar dışında hanedan mensubu kişilerin de bu alanda kendini geliştirdiği bilinmektedir. Biz de bu çalışmamızda duygularını kaleme aktaran şair padişahların bir bölümünü sizlere aktararak onların öne çıkan özelliklerini anlatmaya çalışacağız. 1. II. Murad Osmanlı tahtına iki defa oturan ve Muradi mahlasıyla önemli şiirler kaleme alan II. Murad’ın ince, hassas, romantik ve eğlenceyi seven kişiliği şiirlerine fazlasıyla yansır. I. Murad ve Yıldırım Bayezid’in savaşçı ve sert mizacını onda görmek mümkün olmamakla birlikte kendini kültüre adamış biridir. Şüphesiz ki onun duygusal yapısının yansıdığı şiirlerinde Mara Hatun’a olan büyük tutkusunun rolü büyüktür. Eşleri arasında en değer verdiği ve güzel gördüğü Mara Hatun’a beslediği duyguları ifade etmek için kaleminden şu dizeler dökülür. Saki, getür, getür yine dünki şarabumı Söylet dile getür yine çeng ü rebabumı Ben var iken gerek bana, bu zevk ü bu safa Bir gün gele kim görmeye kimse türabum (Ey şarap sunan güzel, yine dünkü şarabını getir, yine çeng ve rebâbımı söylet de gönlüm neşelensin. Bu zevk ve safa ben hayatta iken gereklidir. Bir gün (nasıl olsa) kimse toprağını bile görmeyecek) 2. Fatih Sultan Mehmed Edebiyata, sanata ve bilime gösterdiği özel ilgiyle bilinen ve bu alanların gelişmesi için gayret gösteren Fatih Sultan Mehmed de şair kişiliğine sahip padişahlar arasındadır. Bir yanıyla devletin bekası için savaşçı, kahraman ve lider olurken diğer yanıyla da duygularını naif ifadelerle kaleme döken bir şairdir. Avni mahlasıyla şiirler yazan Sultan Mehmed, duygularını şiir yoluyla söylemede hiçbir sakınca görmemiş, sevdiği kadına kul olduğunu olduğunu "Bir şâha kulam ki kulı sultân-ı cihândır" diyerek hiç de kolay söylenmeyecek bir mısra kaleme almıştır. 3. II. Bayezid Şiirlerinde Adli mahlasını kullanan ve Amasya’da hat eğitimi aldığı Şeyh Hamdullah’ı İstanbul’a getirerek sanatın birçok dalına el uzatan II. Bayezid, divanı olan padişahlar arasındadır. Duygularının yansıması olarak kaleme aldığı şiirlerinin en önemlileri, kardeşi Cem Sultan ile arasındaki ilişkiyi ve mücadeleyi anlatanlardır. Cem Sultan’a yazdığı bu şiirler bir yönüyle tarihe ayna tutmaktadır. Şiirlerini topladığı Divanı 1890 yılında basılmıştır. 4. Cem Sultan Her ne kadar Osmanlı padişahı olmadıysa da şiir yazmadaki yetkinliğinden dolayı bu çalışmada Cem Sultan’a yer vermemek doğru olmazdı. Kardeşi II. Bayezid ile olan çekişmesinden dolayı İstanbul’dan ayrıldığı sırada çevresindeki şairlerle birlikte kaçması, onun şiire olan düşkünlüğünü gösterir niteliktedir. Fransa’da ve İtalya’da özlem içinde buruk bir hayat yaşayan Cem Sultan, şiirlerinde ardında bıraktığı annesine ve çocuklarına dair duyduğu özlemi şiirlerinde dile getirmektedir. Hele ki oğlu Oğuz’un Bayezid tarafından öldürülmesinden duyduğu ızdırap, şiirlerinde derin olarak hissedilir durumda. Batı’da Zizimi olarak anılan Cem Sultan, yazdığı Türkçe şiirlerin yanı sıra Farsça divan oluşturmuştur. Şiirlerini derlediği divanı 1989 yılında Ankara’da basılmıştır. 5. Yavuz Sultan Selim Osmanlı padişahları arasında şiir yazım konusunda en yetkin padişahlar arasında yer alan Yavuz Sultan Selim, padişahlık dönemi boyunca, şiirin, sanatın ve edebiyatın yaşaması adına özel ilgi gösterdi. Onun zamanında kültür etkinlikleri farklı bir boyut kazandı. Gittiği seferlerden yanında şairlerle dönmesi dönemin edebi hayatını önemli oranda canlandırdı. Selim ya da Selimî mahlasıyla Farsça şiirler yazan Yavuz Sultan Selim’in Türkçe şiirler yazdığına dair rivayetler de mevcuttur. Şiirlerinin toplandığı Farsça divanı 1888-1889 yılları arasında İstanbul’da, Alman imparatoru II. Wilhem’in emriyle de Berlin’de basıldı. 6. Kanuni Sultan Süleyman 46 yıllık padişahlık hayatına onlarca zafer, sefer ve yaşanmışlık sığdıran Kanuni Sultan Süleyman, edebiyatı ve sanatı hiçbir zaman ihmal etmedi. Kendini edebi alanda çok iyi geliştiren Sultan, Osmanlı saltanatında bulunduğu dönemde birçok yönüyle altın çağı yaşadığı gibi edebiyatta da Kanuni ile birlikte doruklara çıktı. Muhibbi mahlasını kullanan ve üç binden fazla şiiri bulunan Kanuni divanı olan şair padişahlar arasındadır. Günümüzde sıklıkla kullanılan ve devletin sıhhatinin önemini belirten o çok bilinen dizeler Kanuni’nin kaleminden şu şekilde döküldü: Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi Ayrıca eşi Hürrem Sultan’a beslediği aşk dolu yoğun duygularını kaleme aldığı şiirleri binlerce şiirlerini birçok yönüyle geride bırakmaktadır. 7. II. Selim Sarı Selim lakabıyla tanınan II. Selim şiirlerinde Selimî mahlasını kullandı. Edebiyat alanında yaptığı en önemli işlerden biri, daha şehzadelik günlerinden başlayarak çevresine şairleri toplamış olmasıdır. Ayrıca çok sayıda kitabı bulunan Sarı Selim, edebiyat içeriklileri başta olmak üzere kitaplara ilgi duymuş ve kitaplarını Selimiye Camii’ne vakfetmiştir. 8. III. Murad Edebiyata, eğlenceye ve keyfe düşkün olan III. Murad, duygularını naklettiği şiirlerini Muradî mahlasıyla kaleme aldı. Bir divanda topladığı şiirlerinin en güzel örneklerinden bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. 9. I. Ahmed Divan sahibi şair padişahlar arasında yer alan I. Ahmed Bahtî mahlasıyla şiirlerini kaleme aldı. Kösem Sultan’a olan yoğun hislerine tıpkı Kanuni’nin yaptığı gibi şiirlerinde hayat verdi. Beste ve güfte türü şiirleriyle şairlik yeteneklerini ortaya koyan I. Ahmed, ünlü İran şairi Hafız ve Faris’i yazmış olduğu şiire nazire söylemeye davet eder ve onlara meydan okurdu. Özellikle ordularının savaştan zaferle döndüğünde büründüğü hissiyatı şiirleriyle ifade ederdi: Minnet Allaha ki erişdi beşaret haberi Geldi can kulağına yine meserret haberi Mal u rızkıyle iki kal'a bırakmış küffar Erdi hoş peyk-i saba ile ganimet haberi (Allaha şükürler olsun ki müjde geldi, can kulağına mutlu haber ulaştı. Kâfir mal ve içindeki erzakıyla iki kale bırakmış, saba ulağı ile bu ganimet haberi bize ulaştı.) 10. III. Ahmed Lale devrinin getirdiği sanat ve edebiyat ortamının sağlanmasında önemli rol oynayan III. Ahmed, dönemin ruhunu kendi bünyesinde taşıyarak Ahmed ve Necib mahlaslarıyla şiirler kaleme aldı. Osmanlı Devleti’nin her yönüyle yeniliğe açık ve farklı padişahı III. Ahmed divan sahibi padişahlar arasındadır. 11. III. Mustafa Cihangir mahlasıyla duygularını şiirle hayat bulduran III. Mustafa’nın kaleme aldığı ünlü bir dörtlüğü vardır ki onunla ilgili araştırma yapan herkes mutlaka bu dizelere ulaşır. III. Mustafa’nın kaleminden o dizeler şu şekilde dökülür: Yıkılıptur bu cihân sanma ki bir dem düzele Devleti çarh-ı denî verdi kamu mübtezele Şimdi ebvâb-ı saâdetde gezen hep hezele İşimiz kaldı hemân merhamet-i Lem-yezele 12. III. Selim Divan sahibi şairler arasında Kanuni Sultan Selim ve Cem Sultan ile birlikte üzerinde en çok durulması gereken padişahlar arasında yer alan III. Selim, İlhami mahlasıyla şiirler yazdı. Devrinin özellikleri olan mahalileşmenin etkilerini III. Selim’i şiirlerinde görmek mümkündür. Divanında yer alan şiirlerini nasıl yazdığını ve neden İlhami mahlasını kullandığını uzun bir manzume ile anlatır. Şiirlerinin yanında farklı bir uygulamaya giderek şiirlerindeki kusurlar için özür diler. Günümüzde onun mahlasıyla saptanabilen altı Divan nüshası mevcuttur.

4

dk.

Yabancı Seyyahların Sözleriyle İstanbul

17 Nisan 2022

Yabancı Seyyahların Sözleriyle İstanbul

Tarih boyunca üç İmparatorluğa başkentlik yapmış İstanbul, güzelliğiyle her dönem şairleri tarafından kendisine hayranlık uyandırmıştır. Bulunduğu konum itibariyle doğu batı arasında bir kesişme noktası olan ve evvel zamanda bir kayık ile sonra bir yelkenliyle, feribotla ve araba ile derken kolayca kıta değiştirme imkanının olduğu bu şehir kendisini ziyaret eden her insanın aklında hayranlık hissi, şehirden ayrılan her insanda ise özlem duygusunu miras bırakır. Yabancı seyyahların yazdığı mısralardan derlenen sözler İstanbul'un sadece bir şehir olmadığı izah ediyor. 1. "İstanbul'a bir bakışımı bile bir imparatorluğa değişmezdim." E. de Amicis, 1874 2. "Sizi kalbinizden yakalıyor İstanbul" J. Freely, 1972 3. "Kedi gibi dokuz canlı olsam, bir hayatım mutlaka İstanbul'da geçerdi." Juan Goytisolo, 2008 4. "Tüm kentler zamanın erozyonuna uğrayacaktır. Yalnız İstanbul ölümsüzdür." Petrus Gyllius, 16. yy. 5. "İstanbul tabiatın özenerek yarattığı bir şehir. Öyle bir mevkide kurulmuş ki, bundan daha güzel daha uygun bir yer düşünülemez." O. Busbecq, 1554

1

dk.

Osmanlı'da Tılsımlı Gömlek Geleneği

14 Nisan 2022

Osmanlı'da Tılsımlı Gömlek Geleneği

Türk kültüründeki örneklerini ilk olarak Dede Korkut hikâyelerinde ‘’kurşun geçirmeyen, kılıç kesmeyen, mutluluk getiren’’ gibi ifadelerle gördüğümüz tılsımlı gömlekler, Türk tarihinin çeşitli dönemlerinde kullanıldığı gibi farklı kültür ve inanç yapılarında da bulunduğu görülmüştür. Giyen kişiyi her türlü kötülükten koruduğuna, savaşta giyenin galip kıldığına inanıldığı için çoğunlukla hükümdarlar, komutanlar, yöneticiler ve din adamları tarafından tercih edilmiştir. İslamiyet’in kabulünden önceki Şaman geleneklerine bağlı olan Türklerin uğur getirdiğine inandığı tılsım sembolleri, İslamiyet’in kabulüyle birlikte üzerinde ayetlerin yazdığı gömlekler şekline dönüştü. En erken örneklerine Hititlerde rastladığımız bu gömlekler, İslamiyet öncesi Türklerden, Selçuklu Devleti’ne, oradan ise Osmanlı Devleti’ne kadar olan süreçli farklılaşarak günümüze ulaştı. Tılsımlı gömlekler özellikle Osmanlı padişahları tarafından sıklıkla giyildi. Bununla birlikte padişahların cülus törenlerinde, harp ilanlarında, ordunun hareketlerinde, yani önemli olaylarda müneccim başlarından uğurlu günlerin tespit edilmesi istenmiş ve ona göre hareket edilmiştir. Bu gömlekler üzerine müneccimlerin belirlediği eşref saatinde yazılmaya başlanır, tezhip ustaları tarafından bezemeleri yapılırdı. Özellikle ayetlere yer verilen bu gömleklerde Kuran-ı Kerim’in 55 süresi geçmektedir. Onlar; Fatiha, Bakara, Ali-İmran, Nisa, Maide, A’raf, Enfal, Tevbe, Yunus, Yusuf, İbrahim, En’am, Hicr, İsra, Kehf, Meryem, Taha, Kasas, Ahzab, Yasin, Sad gibi ayetler olup bunlar dışında Ayete’l Kürsi muhakkak bulunmaktadır. Ayrıca sure başlarında açıklanamayan harfler, Esma-i Hüsna, dört meleğin adı, nübüvvet mührü, Hz.Ali’nin Zülfikar kılıcı ve Mühr-i Süleyman ve çeşitli bitkisel motiflere rastlanılır. 1. Aziz Mahmut Hüdai’ye ait gömlek Topkapı Sarayı, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, İstanbul Vakıf Hat Sanatları Müzesi başta olmak üzere çeşitli müze ve koleksiyonlara dağıtılan bu tılsımlı gömlekler; türbe, dergâh, askeri ve kent müzelerinde de karşımıza çıkmaktadır. Aziz Mahmut Hüdai’ye ait olan bu tılsımlı gömlek örneği, şu an Aziz Mahmut Hüdai Türbesi’nde bulunmaktadır. Bu tür gömleklerin sergilendiği müze türlerine göre hangi vasıfta kişilere ait olduklarını söylemek mümkün. Şehir müzelerinde sergilenen gömlekler halktan kişilere, askeri müzede sergilenen gömlekler komutanlara, türbede sergilenen gömlekler ise din adamlarına ait olduğu bilinmektedir. 2. Cem Sultan’a ait 13/1404 envanter numaralı gömlek Topkapı Sarayı, Padişah Elbiseleri Koleksiyonunda bulunan 87 adet gömlekten çok azının kime ait oldukları bilinmektedir. Onlardan biri de Cem Sultan’a ait olan bu gömlektir ve üzerinde yer alan Farsça kitabesinden 3 yılda tamamlandığı öğrenilmektedir. 127 cm boyunda olan bu gömlek üzerinde Nasr, İhlas, Felak, Âl-i İmran, İbrahim, Şura, Maide, A’raf, Tevbe, Feth, Saf, Kamer sureleri, Esma-i Hüsna, ha-mim ayn-sin-kaf ve çeşitli rakamsal şifromenler ve Allah’ın sıfatları yer almaktadır. 3. II. Selim’e ait Topkapı Sarayı'ında bulunan 13/1133 envanter numaralı gömlek Kitabeli gömleklerden bir diğeri de Sultan II. Selim’e ait olan bu gömlektir. Şehzadelik döneminde ağırbaşlı ve sade olarak tasarlanan bu gömlek 1564/65 yıllarına tarihlenir. Derviş Ahmet tarafından yapılan gömleğin üzerinde Ayete’l Kürsi ve İnşirah sureleri yazılmış olup, kitabesi arkasında yer almaktadır. Yakanın altında üçgen içindeki ibareden kime ait olduğu anlaşılmıştır. 4. Milli Saraylar Tekstil Koleksiyonu Milli saraylar içinde tek örnek olan 28 Kasım 1890 tarihli gömlek, en son tarihli gömlek olma özelliği taşımakta olup envanter numarası 38/671’dir. Gömleğin üzerinde yer alan yazılar Nakşibendi Şeyhi Hamdi Efendi tarafından yazılmış; yazanı belli tılsımlı gömlekler arasında olması açısından da önem kazanmıştır. Söz konusu tarihte II. Abdülhamid’in tahtta olması ve dua beyitleri arasında ‘’Dünya durdukça gömleğin sahibinin korunması’’ dizesinin yer alması ancak padişahlara atfedilecek bir dua olması nedeniyle gömleğin sahibinin II. Abdülhamid olduğu sanılmaktadır. 5. İstanbul Vakıf Hat Sanatları Müzesi İstanbul Vakıf Hat Sanatları Müzesi’nde 1743 ve 1741 envanter numaralı 2 gömlek bulunmaktadır. Pamuklu bir kumaş üzerine işlenmiş bu çok ince yazıların bozulmadan bugüne gelmesinin birkaç nedeni vardır. Öncelikle yazılar yazılmadan önce kumaşın yüzeyi aharlanır, sonra kesilir ve ardından usta terziler tarafından birleştirilir. Gömlekler tamamlandıktan sonra bozulmaması için yıkanmaz hatta birçok tılsımlı gömleğin giyilmeden günümüze ulaştığı bilinmektedir. İstanbul Vakıf Hat Sanatları Müzesi’nde bulunan tılsımlı gömleklerde diğer örneklerde olduğu gibi üzerinde ayetlerin, duaların, şifromen rakamların yazılı olmasının dışında Hz.Ali’nin Zülfikar kılıcının da işlendiği görülmektedir. 6. III. Mehmet’e ait gömlek 1595 yılına tarihlenen bu gömleğin üzerinde besmele, nasrun minallahi ve fethün karibün başta olmak üzere bir çok yazı ve motif işlenmiştir. En sık kullanılan renkler siyah, kırmızı, mavi, yeşil, altın ve gümüş yaldızdır. Gömlekler üzerinde yer alan yazı ve motifler dışında farklı sembolik anlamlar da taşır. Renklerin kullanımı buna örnek verilebilir. Mavi sihir gücü olan bir renk olarak kabul edilir. Gömleklerin kumaşı genellikle beyaz renk olarak tercih edilir; yıkanamadığından günümüze giyilmemiş olarak gelenleri dahi korundukları yerde lekelenmiştir. 7. Tılsımlı gömlek kumaş örneği Büyük bir özenle hazırlanan ve gücüne inanılan bu tılsımlı gömleklerin kumaşı da en az gömleğin kendisi kadar gizemlidir. Büyük bir estetik ruhla hazırlanan kumaşlar Denizli’den saraya getirtilmektedir. Kumaşlar beyaz pamuktan dokunduğu gibi lacivert renkte de olabilmektedir. Kumaşların üzerinde bitkisel motiflerin işlendiği görülmektedir. Örneğin gömlek üzerine işlenen servi ağacı sonsuzluğu ifade etmekte ve giyene uzun ömürler verdiği düşünülmektedir. 16. yüzyıl ortalarında karanfil, sümbül gibi çiçekler demet halinde karşımıza çıkmaktadır. 8. Tılsımlı gömlek örneği Osmanlı Devleti’nde ilmiye sınıfına mensup ve astroloji ile ilgilenen çok sayıda müneccim vardı ki, onlar içinde en önemlisi şüphesiz Şerefeddin Musa’dır. Davetname adlı kitabı 6 bölümden oluşur ve tılsımı hazırlayan din adamlarının el kitabı niteliğindedir. Osmanlı Devlet’inde görev alan diğer önemli müneccimler ise Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Hüseyin Efendi’dir. İbrahim Hakkı Efendi tarafından yazılan Marifetname adlı eser, dönem içinde öne çıkan psikolojik çalışmalar arasında yer alır. Hüseyin Efendi’nin ise bulunduğu tahminlerin olumlu sonuçlanmasıyla önemli işler başarmış ve büyük ganimetlerin kazanılmasına vesile olmuştur.

4

dk.

Rus tarihçiliğinin saptırdığı hadise: Basmacı Hareketi

11 Nisan 2022

Rus tarihçiliğinin saptırdığı hadise: Basmacı Hareketi

Güce hakim olanın ürettiği taraflı ve politik tarih anlayışın uluslararası alandaki en belirgin örneklerinden biri de “Basmacı Harekatı” olarak anılan ve Türkistan’da cereyan eden istiklal hareketidir. Türkmenistan, Başkırdistan ve Kırım’da gerilla tarzı faaliyet gösteren ve kendilerini “Vatan Müdafacıları”, “İslam Müdafaacıları” ve “Türkistan Azaldığının Askerleri” adlarıyla tanımlayan “Korbaşılar” Ruslar’dan bağımsız bir yönetim kurma hedefindeydi. Tarih yazıcılığının azizliğine uğrayan bu önemli harekatı ve tarih literatüründe oluşturulan kasıtlı yanlış algıyı sizler için yazdık. 1. Neden Basmacı adıyla anıldılar? Ne yazık ki disiplinlerin literatürüne yerleşen bazı adlandırmalar, bilimin asli görevi olan nesnelliği yakalayamamış ve ideolojilerin dar kalıplarının sınırlarından kendini sıyıramamıştır. Tarih literatürüne “Basmacı Hareketi” adıyla geçen ve etimolojik karşılığı, haydut, yol kesen, talancı ve yağmacı ifadelerine denk gelen bu adlandırma, Türkmenistan’da istiklal mücadelesi veren Türk unsurların giriştiği mücadelenin amacını saptırma hedefi gütmüştür. Çarlık Rusya döneminde Türkmenistan, Başkırdistan ve Kırım’da gerilla tarzı faaliyet gösteren gruplar için kullanılan ifade, aynı zamanda küçümseyici bir tavır takınmanın da karşılığıydı. Ruslar, bu hareket hakkında yaptıkları çok sayıda çalışmayla sistemli bir şekilde bilgi dağarcığı oluşturarak Türkmenistan’da verilen istiklal mücadelesinin gerçek yüzünün göz ardı edilmesini başardı ve kendilerini “Korbaşı Hareketi” olarak adlandırılan bu grubu tarih literatürüne “Basmacı” adıyla soktu. 2. Korbaşılar Hareketi’nin sosyal, siyasi ve ekonomik temelleri neydi? Belirli bir siyasal olgunun, siyasi aktivitenin veya girişilen silahlı mücadelenin, mevzunun gerçekleştiği topraklara has sosyal, ekonomik, siyasi ve coğrafi olgulardan bağımsız olarak değerlendirilmesi şüphesiz ki bize temelsiz ve yetersiz bilgiler sunacaktır. Bu nedenle “Korbaşılar Hareketi”ni değerlendirmek için, Türkistan topraklarında oluşmuş ve yüzlerce yıllık geçmişe sahip olan kültürün tecrübi sonucu olarak karşımıza çıktığını bilmemiz gerekir. Bahsettiğimiz bu tecrübi sonuç ise bağımsızlık ülküsüdür. Kendilerini “İslam Askerleri”, “Vatan Müdafacıları”, “İslam Müdafaacıları” ve “Türkistan Azaldığının Askerleri” gibi adlarla tanımlayan “Korbaşılar Hareketi”nin ideolojik muhtevası ise bu isimlendirmeler vesileyle kendini bizlere sunmaktadır. Bununla birlikte oluşan milli bilinç tesadüfi ve bir anda gerçekleşen bir şey değildi. Özellikle 1917 yılı sonrası gerçekleşen milliyetçi görüşe sahip Türk aydınlarının yaptığı çalışmaların halkta karşılık bulması, “Korbaşılar Hareketi”ni yükselten fikri değerlerdendir. Bu durum ayrıca “Korbaşılar Hareketi”nin bir çete hareketi olmadığının ve halkın bağımsızlık arayışı olduğunun açık kanıtıdır. Hareketin ekonomik temelli ateşleyicisi ise Rusya’nın Türkistan’ın genelinde uyguladığı pamuk politikasıdır. 3. Korbaşılar Hareketi’nin ulaşmak istediği hedef neydi? Çarlık Rusya döneminde başlayan ve Sovyet Rusya döneminde devam eden Kafkasya’da bulunan Türkleri kontrol altına alma ve asimile etme gayretleri Türkmenistan coğrafyasında literatürdeki adıyla “Basmacı Hareketi”nin doğmasına neden oldu. 1918 yılında Korbaşı Ergaş’ın önderliğinde başlayan ve kısa denilebilecek bir zamanda etki alanını arttıran bu mücadelenin ulaşmak istediği hedef kendini yöneten, Ruslardan arınmış, bağımsız bir devlet tahsis etmekti. Suçsuz Türkistanlıların öldürülmesi, Kızılordu ve silahlı Ermenilerin sürdürdükleri katliamların getirdiği olumsuz koşulların bağımsızlık arzusuyla perçinlenmesi mücadelenin temelini oluşturdu. Mevzunun amacını bir sloganla bitirmek gerekirse şu söz çok yerinde olacaktır: “Türkistan, Türkistanlılarındır” 4. Enver Paşa’nın hareketin başına geçmesi süreci nasıl etkiledi? Korbaşılar Hareketi Buhara, Fergana Vadisi ve Hive başta olmak üzere birçok yerde etkili olma gayretindeydi. Özellikle Fergana Vadisi’nde görev alan Mehmed Emin Beg, Şîr Muhammed Beg, Nur Muhammed Beg, Hal Hoca ve Korbaşı Parpi gibi önemli isimler mücadeleyi daha da sıkılaştırma hedefindelerdi. Ancak bu mücadelenin bedeli ağır oluyor, Ruslar ve Ermeniler tarafından yerleşim yerleri yakılıyor ve ağır kayıplar veriliyordu. Her ne kadar 1919’da Mehmed Emin Beg tarafından Fergana’da Fergana Hükümeti, 3 Mayıs 1920’de Şir Muhammed Beg tarafından da geçici Türkmenistan hükümeti kurulsa da uzun süreli olmadı ve ihtiyaç duyulan liderlik sorunu kendini ciddi anlamda gösterdi. Verilen mücadeleyi uzaktan takip eden Enver Paşa 2 Ekim 1921 tarihinde Buhara şehrine geçti, onun Buhara’ya ayak basması, Korbaşılar Hareketi’ni daha da körükledi. Elbette ki onun bu mücadeleye dahil oluşu çeşitli müzakereler sonucu gerçekleşti. Halk Buhara’da Enver Paşa’yı coşkuyla karşıladı ve Bolşevik kuvvetlerinden çekinmeyerek; “Yaşasın Turan, Yaşasın din-i Muhammediye, Yaşasın Enver Paşa sesleri semaya yükseldi. Enver Paşa Buhara’da bulunan basmacıların başı Lakaylı İbrahim’le görüşmesi sırasında esir alınsa da Afgan Kralı Amanullah Han’ın mektubu üzerine serbest bırakıldı. Bu süreçten sonra başarılı mücadeleler vererek Rusları kendilerine antlaşma talep edecek seviyeye getirdi. Ancak Enver Paşa’nın bu antlaşma teklifine karşı tavrı netti: “Sulh ancak Türkistan topraklarındaki Rus askerleri çekildikten sonra söz konusu olacaktır.” 5. Enver Paşa’nın şehit olmasından sonra mücadele nasıl seyretti? Sovyet Rusya, Korbaşılar Hareketi’ne can katan ve Rusların korkulu rüyaları haline gelen Enver Paşa’dan kurtulma planları yapıyordu. Takvimler 4 Ağustos 1922’yi gösteriyordu. Kurban Bayramı’nın ilk günüydü. Enver Paşa bugünü Satılmış köyünde geçiriyordu. Ancak Sovyet askeri müfrezesi bu sırada Enver Paşa’yı hazırlıksız yakaladı. Enver Paşa savaşmaktan geri durmadı. Yanında savaşacak cephane yoktu, ama süngüsü hala yanındaydı. Korkmadan sürdü atını düşman üstüne, yiğitçe savaştı ve açılan ateş sonucu şehit oldu. Enver Paşa’nın bu hazin ölümü, Korbaşılar Hareketi’nin sonunu getirecek diye düşünen Ruslar yanıldı. Korbaşılar mücadeleyi sürdürdü. Her ne kadar mücadeleyi sürdürseler de Enver Paşa’nın ölümü üzerine Ruslar daha da hakimiyet sağladı. Harekete destek veren Türkler hapislere atıldı ve çok geçmeden Basmacılığın birinci devri sona erdi. Ancak mücadele hala sona ermiş değildi. 1922’de başlayan ikinci dönemde mücahitler silah buldukça mücadeleye sürdürdü. Verilen mücadele yaklaşık 1935 yılına kadar devam etti. Ancak aynı yıl içerisinde Korbaşılar Hareketi Rusların üstünlüğüyle kesin olarak son buldu. 6. Hareket neden başarıya ulaşmadı? Fen ve matematik bilimlerinde olgular denklemlere bağlıdır. Varılacak sonuç ve sonuca gidilecek yol bellidir. Beşerin yaşantısında denklem çoğu zaman yoktur, hayat bazen mucizelere açıktır. Ancak öyle durumlar var ki beşer ile matematik arasında sonuca gitme yöntemi arasında hiçbir fark yoktur. Düşmanın uçağına, topuna ve tankına karşı senin makineli tüfeğin bile yoksa, düşman seni sinsice gafil avlarken sen düşmanın üzerine bir cesaret süngüyle gidiyorsan karşılaşılacak sonuç bellidir. İşte Korbaşıların başarıya ulaşamamasının bir nedeni budur. Bununla birlikte Korbaşıların aralarında düzenli birlik ile birlikte merkezi bir komutanlık kurma hususunda yaşadığı sorunlar, teknik yetersizlikler ile birleşince başarısızlık kaçınılmaz oldu. 7. Rus komutanları Basmacıları nasıl tanımlıyordu? Ruslar her ne kadar Korbaşılar Hareketi’ni tarih literatürüne yağmacı, bozguncu anlamına gelen Basmacılar adıyla soksalar da, birçok Sovyet komutanı ve aydını bu mücadelenin milli bir mücadele olduğunu itiraf etmiştir. Buna Rus cephesine mensup çok sayıda kişinin ifadeleri örnek gösterilebilir. Sovyet ordularının Türkistan cephesi kumandanı Frunze, Basmacılığın çetecilik olmadığını belirtirken, Sovyet komiseri olarak savaşlarda boy gösteren Skalov, “Basmacılık Türkistan halkının yabancı hakimiyeti karşısında milli isyanıdır” der. Örnekler daha da çoğaltılabilir. Türkistan’da Sovyet hâkimiyetini kuran Valeriy Kuybesev, Basmacılar Hareketi’nin yalnızca haydutluk kabul etmenin doğru olmayacağını ve onun siyasi bir inkılap olduğunu söylemiştir. Mevzunun asker ayağından son bir örnek verecek olursak, Ginzburg ve Vasilewskiy adlı Sovyet komiserleri de, “Basmacılığın gayesi, Türkistan’ı Rusya’dan kurtarmak ve zulümsüz bir Türkistan kurmaktan ibarettir” demektedirler. Ayrıca Sovyetlerin olaya dair arşiv belgelerini yayınlanmasına izin vermemesi, olayı kendi askerlerinin ifadeleriyle örtüşür mahiyete bürümektedir.

4

dk.

Dünyanın İlk Siyah Pilotu: Arap Ahmet Kimdir?

21 Nisan 2022

Dünyanın İlk Siyah Pilotu: Arap Ahmet Kimdir?

Dünya havacılık tarihinde özel bir yere sahip olan Arap Ahmet'i tanıyor musunuz? Nijerya asıllı bir Türk olan Ahmet Ali’nin anneannesi 19.yy.’da Afrika’dan alınarak İstanbul’da satılan son kölelerden biriydi. Türkiye’ye gelişleri bu şekilde olan aile sonradan İzmir’e yerleşti. Ahmet Ali de İzmir’de 1883 yılında dünyaya geldi ve ‘’Arap Ahmet’’ olarak tanındı. 1904 yılında Haddehane Mektebi’ne girerek iyi bir eğitim aldı ve 4 yıl sonra mülazım-ı evvel, yani üsteğmen olarak mezun oldu. Ahmet Ali’nin amacı denizci olmaktı yalnız ilk uçakların havalanması ile Alman, Fransız ve İngiliz ordularının pilot yetiştirmeye başlaması Osmanlı Devleti’ni de harekete geçirdi ve 1910 yılında askeri havacılığın kurulması için çalışmalar başladı. 1912 yılında Yeşilköy yakınlarında bir uçuş alanı, 2 hangar ve bir tayyare mektebi açıldı. Bundan 2 yıl sonra da bu okulun yanına Deniz Tayyare Mektebi de kuruldu ve Ahmet Ali buraya atanan ilk deniz subaylarından biri oldu. Yalnız Ahmet Ali eğitim almaya devam etti ve Yeşilköy’de kurulan bu alanda uçuş eğitimi aldı ve tayyarecilik sınavlarını başarılı bir şekilde verdi. Böylece 1916 yılında dünyanın ilk siyahi pilotu oldu. 1917 yılında yüzbaşı rütbesi ile Berlin’e gönderilerek eğitim uçuşlarını tamamlayan Ahmet Ali, I. Dünya Savaş’ından kalan Haliçteki uçakların Anadolu’ya kaçırılmasına yardım etti. Bunun dışında İstanbul Boğazı çıkışından itibaren Batı Karadeniz’deki düşman gemilerini takip etti, bunlar hakkında rapor hazırladı ve deniz harekatını koruma görevini üstlendi. Bahri Tayyare Madalyası ödülü alan Ahmet Ali Çelikten 1949 yılında emekli oldu, 1969 yılında ise hayatını kaybetti. Çocukları hala İzmir’de yaşamaktadır.

1

dk.

Barok Üslubun Osmanlı Yaşayışına İşlendiği Saray: Dolmabahçe Sarayı

16 Nisan 2022

Barok Üslubun Osmanlı Yaşayışına İşlendiği Saray: Dolmabahçe Sarayı

İstanbul’un fethinden önce kraliyet ailesinin küçük vadisi adıyla anılan Fındıklı ile Beşiktaş semtleri arasında yer alan bu koy, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmek için gerçekleştirdiği, gemileri Haliç’e indirme planın bu koydan başlaması ve fetih sonrasında da birçok Osmanlı padişahının konakladığı, etkinlikler düzenlediği bir alan olarak önemini tarih boyunca devam ettirmiştir. Takriben 16.yy.’dan itibaren yerleşilmeye başlanan bu alanın 19.yy.’a gelene kadar İstanbul’un en ihtişamlı saraylarından birine dönüştürüldüğü ve bu işi saray mimarı olan hassa mimarlarından Garabet Amira Balyan’a devredildiği bilinmektedir. Saray bugün ki halini almadan önce bir hasbahçe etrafında çeşitli köşklerin inşa edildiği ama bundan da önce I. Ahmet ve II. Osman’ın bu alana adını verecek olan deniz kıyısının doldurularak geniş bir kıyı şeridi elde edildi. Dolmabahçe Saray’ı adını bu tarihi geçmişinden alarak, önceleri küçük kasırlar, harem bölümü, tersane, Kavak Sarayları, Valide Sultan Dairesi gibi birbirinden bağımsız birimlerden oluşurken 1775 yılında çıkan bir yangında kısmen harap olması ve ardından III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde tamir ve eklemeler ile yenilenme çalışmaları, en sonunda bugünkü saraya bizi ulaştıran Sultan Abdülmecid’in bu alanı tamamen temizleyerek 1842/56 yıllarında planlı bir şekilde yeniden inşa edilmesi suretiyle oluştu. Sultan Abdülmecid’den önce bu sahil sarayı daimi bir ikametgah yeri olarak gören ilk padişah II. Mahmut olup bu amaçla yanan birimleri tamir ettirerek ve bazı eklemeler ile yenileyerek o güne kadar sayfiye yeri olan sarayın ihtiyaçlara cevap verecek bir konuma getirmiştir. Devletin yeni idari binası olan Dolmabahçe Sarayı, Topkapı Sarayı’ndan bağlarını koparak batılılaşma yolunda toplumu biçimlendiren bir padişahın ışığında yeni bir anlam kazanmıştır. Zira II. Mahmut’un yenilikçi, Batı terbiyesi görmüş bir padişah olması, oğlu Abdülmecid’in tahta geçtikten hemen sonra Avrupa saraylarına benzer bir tarzda plan ve dekor oluşturması normal karşılanmış; sadece kendi tebaasına değil Avrupa’ya da gücünü göstermek istemiştir. Bilindiği üzere kabul edilen sanat ve mimari tarzı kişi ve topluluk yaşayışına direkt tesir etmektedir. Bu bağlamda barok tarzı mimarinin Osmanlı yaşayışına tesir ettiğini söylemek de mümkündür. 1. Dolmabahçe Sarayına Dair İstanbul’da 18.yy.’da başlayan devasa yapı projeleri Dolmabahçe Sarayı ile noktalanmış olup; saray 110.000 metrekarelik bir alan kaplamaktadır. Sarayın ana birimlerini oluşturan Mabeyn, Muayede Salonu, Harem ve Veliaht Daireleri’nden başka Dolmabahçe Camii, tiyatro, saat kulesi, serasker dairesi gibi yapılar ve bunların arkasına düşen sarayı L biçiminde genişleten kısmında Kuşluk, Camlı Köşk, Hareket Köşkleri, Matbah-ı Amire gibi birçok yapı ve kayıklar için de bir liman yer almaktaydı. Dolmabahçe Sarayı’nın tarihsel süreçteki konumunu düşününce gerek kavram, gerek üslup ve boyut olarak gelenekle ilgisi olmayan dikkat çekici bir saray olarak karşımıza çıkmaktadır. II. Abdülhamid saltanatı boyunca burayı kullanmadı, dolayısıyla bu süreçte ciddi bir bakımdan geçmedi ve ne yazık ki doğal afetlerden dolayı tahrip oldu. Deprem, yangın, yanlış şehircilik planlaması yüzünden tiyatro, kayıkhane ve serasker daireleri tümüyle, Istabl-ı Amire ve Matbah-ı Amire gibi birimlerin ise kısmen ortadan kalkmasına neden oldu. Dolmabahçe Sarayı inşa edildiği tarihten Halife Abdülmecid’in buradan ayrıldığı tarihe kadar tam 68 yıl içinde sadece 35 yıl kullanılmış olup 6 padişahla son halife Abdülmecid’in burada oturduğu bilinmektedir. Cumhuriyetin ilanından sonra ise ‘milli saraylar’ kapsamına alındı ve bu tarihten sonra cumhurbaşkanının yazlık çalışma ve yabancı devlet adamlarını karşılama yeri olarak kullanıldı. Atatürk’ün başkanlık ettiği I. Dil ve Tarih Kurultayı bu sarayda gerçekleşti. 1984 yılında alınan bir kararla müze içinde müze örneklerinden birini oluşturan bir saray olarak düzenlendi. 2. Sergi Salonları 1984 yılında gerçekleştirilen bir sempozyumda sarayın müzeye dönüştürülmesi kararının ardından sarayın Mabeyn, Harem gibi birimlerinde geçici sergiler düzenlenirken bazı birimlerinde kalıcı sergiler oluşturulmuştur. Dolmabahçe Sarayı’nın bu farklı birimlerinde düzenlenen sergilerle halk tarih ile buluşturuldu ve toplum tarihiyle tekrardan bağ kurma fırsatı yakaladı. Sultan Mehmet Reşad dönemine ait Camlı Köşk ve bu köşkü saraya bağlayan koridor daimi bir serginin düzenlendiği bir sanat merkezi haline getirildi. Bu koridorun alt katı da kuş resmi ve fotoğraflarından oluşan bir galeriye dönüştürüldü. Yine II. Abdülhamid dönemine ait olan Hareket Köşkleri de birer sergi mekanı olarak karşımıza çıkmaktadır. 3. Saray Girişleri Toplamda Selamlık, Muayede Salonu ve Harem olmak üzere üç ana bölümden oluşan yapının karadan ve denizden olmak üzere pek çok girişi vardır. Bu kapıların en önemlileri Selçuklu Devleti’nin anıtsal taç kapı formunun yeni bir yorumu olarak okunan Saltanat ve Hazine kapılarıdır. Bu kapılar karadan girişi sağlayarak, Saltanat Kapısı Muayede Salon’una, Hazine Kapısı ise Mabeyn-i Hümayun’a girişi sağlar. Deniz tarafında ise büyük rıhtım üzerinde Muayede Salonu’nun merdivenlerine açılan kapı en önemli olanıdır. Rıhtım boyunca sıralanan diğer dört yalı kapısı ise daha küçük tutulmuş olup demir parmaklıklar ile çevrelenmiştir. Genel olarak bakıldığında belli bir üslup birlikteliği görülmemekle birlikte tek açıklıklı bir zafer takı niteliğinde kapılar abartılı ve gösterişli motiflerle bezelidir. 4. Mabeyn Salonu, Kırmızı Salon ve Zülvecheyn Salonu Sarayın dışarıya doğrudan bağlantısını sağladığı gibi saraya girildikten sonra ilk karşılaşılan salon Mabeyn, diğer adıyla Selamlıktır. Kareye yakın bir plana sahip olan oda içeriden kubbe dışarıdan ise çatıyla örtülü olup geleneksel bayramlaşma törenlerinin düzenlendiği yer olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu salonun ortasında ‘Kristal Merdiven’ adıyla anılan gösterişli bir merdiven vardır ve birinciyle ikinci katı birbirine bağladığı gibi bir merkez de oluşturmaktadır. Zira salon ve odalar bu merdivenin çevresine göre ayarlanmıştır. Üst katta dekorlarında kullanılan kırmızı renginden dolayı Kırmızı oda olarak anılan bu salonda padişahlar yabancı elçilerle görüşürlerdi. Devletin ihtişamını yansıtabilmek için oldukça gösterişli bir düzenlemeye sahip olan salon, sarayın en gözde odalarından biridir. Sarayın çok amaçlı kullanılan ve iki cepheli anlamına gelen Zülvecheyn Salonu ise, sarayın hem resmi hem de özel işlerinin yürütüldüğü bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Ramazan aylarında saray halkının cemaatle namaz kıldığı bu oda, harem ve selamlık bölümlerini birbirinden ayırmaktadır. 5. Harem ve Diğer Birimler Şüphesiz sarayın en önemli birimlerinden birini Harem bölümü oluşturmaktadır. Zira bu bölüm dışarıdan olağanüstü yüksek duvarlar ile ayrılmış olup planı ise karmaşıktır. Beş büyük salonu olan bu bölümde Mavi Salon, padişahın harem halkıyla bayramlaştığı yer, Pembe Salon ise harem halkının günlük muhabbetlerini sürdürdüğü yer olarak bilinmektedir. Mabeyn (Selamlık) Salon’unu 300 metrelik bir koridorla hareme bağlayan bu yol üzerinde altı kapı olup, deniz tarafından ilk karşılaşılan oda Valide Sultan’ın kabul odası; ondan sonraki oda ise Valide Sultan’ın yatak odası olarak bilinir. Cumhuriyet’in ilanından sonra İstanbul’a geldikçe burada kalan Mustafa Kemal Atatürk’ün çalışma ve yatak odası ise bu iki odanın ardında yer almaktadır. Sarayın diğer önemli birimlerinden Hünkâr Hamamı, sarayın gösterişli süslemelerinden eksik kalmayacak bir düzenlemeye sahip olup duvarların tamamı işlenmiş zemini ise Marmara mermeriyle kaplanmıştır. Mecid Efendi Kitaplığı ise son Osmanlı halifesi Abdülmecid Efendi tarafından oluşturulmuş olup Türkçe ve yabancı dillerden zenginleştirilerek oldukça değerli kitaplara sahiptir. Veliaht Dairesi, Hareket Köşkleri, Mefruşat ve Muhafızlar Dairesi, ahırlar, tiyatro, ambarlar, fırınlar, un fabrikası, kışlalar, eczaneler sarayın diğer birimleri arasında sayılabilir. 6. Sarayın Süslemelerine Dair Paris opera binasının dekoratörü Ch. Sechan tarafından yapılan saray içi süslemeleri, 18. yüzyılda başlayan Batı etkilerinin tipik bir örneğini oluşturmaktadır. İç ve dış süslemeleri birbirinden bağımsız özellikler gösteren sarayın kapıları barok üslubu taşırken, iç süslemeleri Neo-Klasik üslup barındırmaktadır. Sarayın Mabeyn (Selamlık) Salon’u neo-klasik bir düzenleme içinde antik motifler, bordürler, pano ve üçgen alınlıklarla sıralanmış olup süslemelerin mimariyle bir bütünlük oluşturması göz önünde bulundurulmuştur. Muayede Salon’u daha farklı özellikle daha yoğun bir süslemeyle karşımıza çıkmakta; bu da süslemenin farklı biri tarafından düzenlendiğini düşündürmektedir. Salonun deniz cephesinde neo-klasik anlayışın varlığı pencere alınlıklarında ve süslemelerinde kendini göstermektedir. Sarayın en gösterişli odalarından biri olarak anılan Kırmızı Salon’un tavanı kaset tavan olarak düzenlenmiştir. Tavan kornişlerinden tutup işçiliğine kadar barok etkiler gösteren bu salon kesinlikle padişahın ve çevresinin Batı modasını yakinen takip ettiğini göstermektedir. Bu salonda kullanılan kristal avize İngiltere’den getirtildiği gibi sarayın genelinde gördüğümüz bu özenli durum için sarayın içinde kullanılan tüm mobilyalar ve avizeler Avrupa atölyelerinden ve fabrikalarından çıkmadır. Sarayın dış cephelerindeki eklektik süsleme anlayışının bir uzantısı olarak Osmanlı Devleti’nin geleneksel kalem işi ve bazı kesimlerde duvar resmi niteliğinde manzara ve natürmortlara da yer verildiği görülmektedir. Süslemede horasan sıva veya alçı üzerine boya uygulandığı bilinmekle birlikte alçı kabartma üzerine altın yaldız boyama da uygulanmıştır. 7. Piyanolar Dolmabahçe Sarayı’nın görkemini daha da perçinleyen on iki piyano, sarayın farklı odalarına yerleştirilmiştir. Bu piyanolar Milli Saraylar Rehberi Osman Nihat Bişgin’den edindiğimiz bilgiye göre Batı’nın sadece sanatsal üslubunu değil, müziğini de aldığımızı göstermektedir. Tanzimat döneminin bütün özelliklerini yansıtarak saray içinde vücut bulan bu piyanolar, yaklaşık olarak 1856 yılından sonra saraya getirilmiştir. Osmanlı tarihi açısından belki de en önemli husus ise burada başlamaktadır; Osmanlı kadınlarının aldıkları piyano dersleri onları bu piyanoların başına oturtmuş ve bu on iki piyanonun da sürekli kullanılmasını sağlamıştır. Hiçbirinin atıl olmadığı bu piyanolar Hertz, Pleyel, Gaveau ve Erard gibi markalardan oluşmaktadır. Mimari üslup olarak diğer saraylardan ayrılarak daha çok Batı tarzı barok mimari esintilerinin gözlemlendiği Dolmabahçe Sarayı, Osmanlı Devleti’nin gerek mimari gerekse de sanatsal diğer alanlarda yüzünü Batı medeniyetine döndüğünü göstermektedir. Mimari ve sanat insan yaşayışını ve algısını direkt etkileyen iki önemli unsur olduğundan, Dolmabahçe Sarayı, bir saray olma özelliğinden çok Osmanlı hanedanına yeni bir yaşam tarzı sunması yönüyle önemlidir. 8. Saray Planı Dolmabahçe Sarayı’nın genel tasarımı Hassa Mimarları Ocağı’nda yetişmiş Garabet Balyan’a ait olup çeşitli birimlerde Nikogos Balyan’ın etkileri okunmaktadır. Saray deniz kıyısından dikilen ahşap direklere oturtulan platformlar üzerine uygulanan taş temeller üzerinde yükselmektedir. Bu yüksek duvarlar için dıştan taş malzeme kullanılmış iç taraftan ise tuğla malzeme ile örülmüştür. Görkemli Muayede Salonu’nun beş buçuk tonluk avizesini taşıması için çatıdan destekleyici bir strüktür vardır ve çatı kurşun ile kaplanmıştır.

6

dk.

5 Maddede Osmanlı’da İktidarın ve Modernleşmenin Sembolü Saat Kuleleri

13 Nisan 2022

5 Maddede Osmanlı’da İktidarın ve Modernleşmenin Sembolü Saat Kuleleri

Osmanlı Devleti’nde 16. yüzyıldan itibaren görülmeye başlayan saat kuleleri, özellikle II. Abdülhamit döneminde memleketin dört bir yanına hızla yayıldı. Devletin başınca onca sıkıntı varken, her bir yana saat kulesi inşa ettirmeye çalışmak ise nedensiz değildi. Çünkü bu mimari yapılar yapıldığı her yerde devletin otoritesinin ve hanedanının meşruiyetinin bir sembolü olacak, hem de dünyanın dört bir yanında etkisini gösteren modernleşme olgusunu İstanbul dışına taşıyacaktı. 1. Zamanı gösterme dışında farklı işlevler için kullanıldılar Yapılırken sadece zaman sayar bir amaç güdülmekle kalmayıp, çeşitli amaçlara ve ideolojik olgulara hizmet etmesi için de yapılan saat kuleleri, kentin önemli kamu yapılarının cephelerine, ünlü meydanlara ya da yerleşim biriminin en yüksek tepelerine yerleştirilirdi. Yapılış yerlerinin belirlenmesi hususundaki bu hassasiyet ise kulelerin yangın kulesi, gözetleme alanı, sisli ve puslu havalarda yol gösterici ve taşıdıkları hava olaylarını ölçen rüzgârgülü gibi işlevleri yerine getirmeleri amacıyla da kullanılmalarıyla alakalıydı. 2. Tanzimat sonrası modernleşme sürecinin kentleşmeye yansıdığı sembollerdir Tüm dünyada etkisini gösteren modernleşme olgusu, özellikle Tanzimat Fermanı’ndan sonra kendisine Osmanlı topraklarında da etki alanı buldu. Toplumsal ve kültürel birçok olguyu çepeçevre saran modernleşmenin, mimariden bağımsız ilerlediğini düşünmek ise mümkün değildir. Özellikle II. Abdülhamit ile birlikte yurdun dört bir yanına Batı’da hakim barok, rokoko vb. üslup ve tarzlarda yapılan saat kuleleri, modernleşme olgusunu taşraya ilk ulaştıran olgular arasında yer alır. Bu vesileyle modernleşme sürecinin Osmanlı’daki kent yaşayışına yansıdığı en önemli sembollerdir. Bir açıdan da birer reform sembolleri olarak görülebilir. 3. İktidarın ve meşruiyet simgeleriydiler Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmadığı dönemlerde, ha deyince elin uzanamadığı bölgelerde devletin varlığının ve merkezi otoritenin varlığını her an hissettirmek oldukça güç bir meseleydi. Bu nedenle de devletin varlığını her bölgede hissettirmek için farklı araçlara ihtiyaç vardı. Dönem şartları ele alındığında ise akla en uygun ve uygulanabilir araç olarak mimari eserler gelmekteydi. Resmi otoriteyi hissettirmeye en elverişli mimari araçlardan birisi ise saat kuleleriydi. Özellikle 2. Abdülhamit döneminde üzerinde durulan bu durum ışığında 85 civarı saat kulesi inşa edilerek, otorite, meşruiyet ve varlık mesajını bilfiil vermek amacıyla saat kuleleri kullanıldı. Bu şekilde sultan, bürokratlar eliyle tahtını, hatta hayatını kaybeden sultanlarla beraber saltanat ve hanedanın kutsiyet ve imajını sergilemeyi amaçlıyordu. 4. II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yılında valilere gönderdiği ferman, kulelerin yayılmasını sağladı 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı’da seyrek olsa da görülen saat kuleleri II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yıl(1901) dönümünde valilere saat kulesi yapımı ile ilgili gönderdiği ferman, Osmanlı’da saat kulelerinin hızlı bir şekilde yayılmasına vesile oldu. Bu süre zarfını kapsayan 1901 yılı öncesi ve sonrasında 30’ya yakın yeni kule dikildi. Abdülhamit’in saltanatının başından itibaren dikilen kule sayısı ise neredeyse bu sayının üç katına kadar ulaştı. 5. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasına dair ilk izleri sunar Çoğunlukla şehrin odak noktalarında buluna saat kulelerinin yukarıda az önce ifade ettiğimiz gibi birden çok işlevi ve anlamı mevcuttur. Bu saat kulelerinin iki yüzündeki saat şekilleri alaturkayken, diğer iki yüzündeki saatler ise alafranga modelindeki saatlerdi. Bu çeşitlilik aynı zamanda din ve devlet işlerinin de yavaş yavaş birbirinden ayrılmaya başladığını simgeliyordu. Bununla birlikte aynı dönemde resmi kuruluşların ezani saati yerine batıda olduğu gibi güneş saatiyle çalışma düzenine geçmesi, bu anlamda bizlere sembolik izler sunmaktadır.

2

dk.

Cezzar Ahmet Paşa kimdir?

11 Nisan 2022

Cezzar Ahmet Paşa kimdir?

Cezzar Ahmet Paşa, Napoleon Bonaparte'a karşı Akka Kalesi'ni savunarak büyük bir zafer kazanmıştır. Cezzar Ahmed Paşa, 1708 yılında Bosna'da doğdu. Gençliğinde İstanbul'a giderek Hekimoğlu Ali Paşa'nın hizmetinde bulundu. 1756'da onunla birlikte Mısır'a gitti. 1758 yılında Kahire seyhulbeledi Bulutkapan Ali Bey'in adamlarından Buhayre kaşifi Abdullah Bey'in hizmetine girdi. Cidde yöresinde isyan eden Bedevilere karşı savaşlara katıldı. Abdullah Bey'in isyancı Bedeviler tarafından öldürülmesi sonucu onun yerine Buhayre kaşifliğine getirildi. Misilleme olarak 70 kadar Bedevi'yi öldürdü. Bu nedenle kendisine Arapça'da "deve kasabı" manasına gelen Cezzar lakabı takıldı. Bulutkapan Ali Bey, Ahmet Paşa'nın isyanı bastırmadaki cesaretini beğenip kendisini beyleri arasına dahil etti. 1768'de Cezzar Ahmet Paşa Memlükler arasındaki entrikalara karıştı. Bu sırada hizmetinde bulunduğu Salih Bey'i öldürmekle görevlendirildi. Bulutkapan Ali Bey'den korkarak Kahire'de barınamayacağını anladı ve Cezayirli kıyafetiyle Anadolu'ya kaçtı. Bir ara gizlice Mısır'dan Buheyre'ye döndü ve Hunadî aşiretinden kız alıp kendini Bulutkapan Ali Bey'in gazabından korumaya çalıştı. Ali Bey'in baskısı üzerine Suriye'ye kaçtı. Orada yerel aşiretlerden Sibaboğullarına sığındı. Daha sonra Beyrut ve Sayda hakimi Emir Mansur'un, ardından da Şam muhafızı Osman Paşa'nın hizmetinde bulundu. Daha sonra Akka'ya yerleşti. Yörede Zahir Ömer tarafından başlatılan büyük ayaklanmanın bastırılmasında büyük rol oynadı. 1772 yılında sahil muhafızı oldu. Bu dönemde Rus donanmasına ve Zahir Ömer'e karşı Beyrut'u savunmakla görevlendirildi. Bu vazifesini yapmaktayken Beyrut'ta egemen bir ayan olmaya çalıştı. Fakat bu girişimleri sonuçsuz kaldı. Bu başarısızlık nedeniyle 1773'te Beyrut'u terk etmek zorunda kaldı. Akka civarında bulunan Zahir Ömer'e sığındı. Daha sonra bulduğu ilk fırsatta Şam'a kaçtı. 1775'te Akka muhafızlığına, kısa bir süre sonra da vezir olarak Sayda beylerbeyliğine getirildi. Lübnan, Ürdün ve Filistin'deki karışıklıkları yatıştırdı. Bu başarıları nedeniyle Şam Beylerbeyliği'ne atandı. Napoleon Bonaparte komutasındaki Fransız ordusu 1798'de Mısır'ı işgale başlayınca, Osmanlı Devleti Cezzar Ahmed Paşa'dan bölgede yığınak yapmasını istedi. Bu sırada Bonaparte, El-Ariş, Gazze ve Yafa'yı işgal etmiş, Mart 1799'da Akka önüne gelmişti. İki aydan fazla süren kuşatma, Osmanlı donanması ve Nizam-ı Cedid ordusundan destek gören Cezzar Ahmet Paşa'nın güçlü savunması karşısında başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine Napoleon Bonaparte, 21 Mayıs 1799 tarihinde Akka'dan çekilmek zorunda kaldı. Ahmed Paşa’nın karşısında ilk yenilgisini yaşayan Napolyon: ''Akka’da durdurulmasaydım, bütün Doğu’yu ele geçirebilirdim!'' sözünü söylemiştir. Cezzar Ahmed Paşa 7 Mayıs 1804 tarihinde vefat etti. Ölümüne kadar Akka Beylerbeyliği görevini yürütmüştür.

2

dk.

Mimar Sinan'ın Yaptığı Birbirinden Önemli 7 Cami

19 Nisan 2022

Mimar Sinan'ın Yaptığı Birbirinden Önemli 7 Cami

Osmanlı mimarisinin zirve noktası; Koca Sinan. Yaşadığı dönemden günümüze yaptığı eserlerle ışık tutan, muazzam mimari dehası sayesinde günümüzde dahi adından söz ettiren ve yaşadığı dönem itibariyle yaptığı mimari hesapların halen daha çözümlenememesiyle tanınan Mimar Sinan, yaşadığı fani hayatı boyunca birbirinden değerli eserler verdi. Camiler, hamamlar, kervansaraylar, medreseler ve onlarca mimari çalışmanın altına imzasını attı. Biz de bu çalışmamızda Mimar Sinan’ın yaptığı mimari eserler arasından seçtiğimiz 7 önemli camiyi sizlere tanıtmaya çalışacağız. 1. Şehzade Camii Mimar Sinan’ın çıraklık eseri olarak anılan, çıraklık unvanına rağmen usta işi bir yapı olan Şehzade Camii, Kanuni Sultan Süleyman’ın Manisa sancağında valiyken vefat eden oğlu Mehmed adına yaptırdığı Şehzade Külliyesi içerisinde yer almaktadır. Mimar Sinan’ın tasarladığı ilk selatin külliye olan yapı, Beyazıt’tan Edirnekapı’ya giden cadde üzerindeki Şehzadebaşı diye anılan mevkide bulunmaktadır. 1543 yılının Haziran ayında yapımına başlanan külliyedeki caminin temeli 23 Mayıs 1544 yılında atıldı ve 1548 yılının Ağustos ayında ibadete açıldı. İki minaresi bulunan Şehzade Camii’nin her iki minaresinde iki tane şerefe bulunmaktadır. Osmanlı mimarisinin en etkili örneklerinden biri olan cami avlusunun ve klasik mimari usullerinin hazırlayıcısı olan minarelerin bütüne olan uyumu estetik açıdan oldukça doyurucudur. Mimari yapıların süslenmesinde oldukça önemli bir yere sahip olan çini işçiliğinin en nadide örneklerine rastlayabileceğiniz cami, içerisinde bulunan Şehzade Mehmet türbesindeki işlemeler taş işçiliğinin en güzel örneklerindendir. 2. Süleymaniye Camii Mimar Sinan’ın kalfalık eserim olarak adlandırdığı, 16. yüzyıla ait en büyük cami ve külliye olan Süleymaniye Camii’nin 13 Haziran 1550 yılında temeli atıldı ve 7 yılı aşkın bir çalışmanın ardından 15 Ekim 1557 yılında ibadete açıldı. Kanuni Sultan Süleyman’ın isteği üzerine inşa edilen bu görkemli yapı, ibadethane özelliğinin yanı sıra farklı yapı tiplerini bir arada planlayan geleneksel külliye kavramının ilk sırada gelen örneklerinden biridir. İstanbul’un Fatih ilçesinde Eminönü’nün hemen yukarısında inşa edilen cami, Mimar Sinan’ın mimari dehası ve zekâsı vesilesiyle dönemi itibariyle ileri mimari tekniklerle yapıldı ve defalarca büyük deprem geçirmesine rağmen hasarsız bir şekilde günümüze kadar ulaştı. Dört tane minareye on adet de şerefe sahip olan yapının etrafında toplamda 28 revak bulunmaktadır. Şekilsel olarak dikdörtgen bir şema üzerine kurulan bu avlunun orta bölümünde caminin şadırvanı bulunurken Kanuni Sultan Süleyman ile eşi Hürrem Sultan’ın bulunduğu bir hazire bulunmaktadır. Ayrıca Süleymaniye Camii’nin bahçesindeki eşsiz İstanbul manzarası yerli ve yabancı turistlere güzel bir İstanbul seyri sunuyor. 3. Selimiye Camii Sarı Selim lakabıyla anılan Osmanlı padişahı II. Selim’in tahta geçmesinin ardından yapılması planlanan Selimiye Camii, Mimar Sinan tarafından “ustalık eserim” olarak adlandırılmaktadır. 1568-1574 yılları arasında Edirne’de inşa edilen yapı için Osmanlı mimarisinin ulaştığı en üst düzeyi temsil ettiğini söylesek yersiz olmaz. Bu önemli mimari eser 130 × 190 m. ölçüsünde düzgün dikdörtgen biçimindeki avlunun ortasında birkaç basamakla yükseltilmiş bir zemin üzerinde yer almaktadır. Kuzeyde bulunan revaklı avlu ile harim bölümü yaklaşık aynı büyüklükte dikdörtgen alanlara oturmaktadır. Külliye içerisinde yer alan cami sekiz destekli merkezi kubbe plan şemasıyla inşa edildi. Merkezi kubbenin etrafında bulunan sekiz ağırlık kulesi, ağırlığı hafifletirken kubbe eteğindeki eksedralar ve kemerli pencereler de kubbede statik görev üstlenir. Harim kısmı sivri kemerlerle ayrılmış galeri şeklindedir. Bu mimari yapının bir diğer önemli özelliği ise iç mekânın bütünlüğü mimari açıdan eşsiz olup dünya sanat tarihine geçmiştir. Oldukça süslü bir mihraba sahip olan cami çinilerle kaplıdır. Dört köşesinde bulunan minareler cepheleri nişler ile hareketlendirilmiş çokgen bir kaide üzerinde yükselir. Türk-İslam kültürünün yansıdığı bu eşsiz yapı, tarih meraklılarını, mimari tutkunları ve ibadet etmek isteyenleri bekliyor. 4. Üsküdar Mihrimah Sultan Camii Osmanlı sarayının önemli hanımlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan adına yaptırılan Mihrimah Sultan Camii Üsküdar İskele Meydanı civarında bulunmaktadır. Mimar Sinan’ın mimarbaşı olduktan sonra Şehzade Külliyesi ile eş zamanlı yaptığı yapının yapımına 1540’ların ilk yıllarında başlandı ve külliye kitabesine göre 1547 yılında tamamlandı. Yapı mimarisinin Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a dair yoğun duygularını yansıtan bir aşk öyküsü taşıdığı da rivayet edilir. Camiye ait teknik özelliklere değinecek olursak yapının kubbesi on metre çapındadır. Tek şerefeli iki minaresi, mukarnaslı mihrabı ve mermerden yapılan minberi klasik mimarinin en güçlü biçimlerini yansıtır. Caminin avlusuna gelince, çağdaş camilere bakıldığında daha küçük bir avluya sahip olduğu söylenebilir. Yapıya iskele tarafından bakıldığında ise konmuş bir kartal siluetini andırmaktadır. Şadırvan tarafı avlunun bir kısmı son cemaat yerine ilave edilerek denizden gelecek rüzgâra karşı korunmalı şekilde yapılmıştır. Kolay ulaşımı ve güzel manzarası, sık sık ziyaret edilmesine vesile olmaktadır. 5. Kılıç Ali Paşa Camii Mimar Sinan’ın Türk mimari tarihine bir değer olarak kazandırdığı bir diğer eser ise Kılıç Ali Paşa Camii’dir. İstanbul’un güzide semtlerinden Tophane’de 16. yüzyılda denizin doldurulması sonucu elde edilen zemin üzerine inşa edilen ve yüzlerce yıllık mazisiyle dünya kültür mirasının nadide yapılarından biri olan Kılıç Ali Paşa Camii ve Külliyesi, 1580 yılında tamamlandığı düşünülmektedir. Yapının Ayasofya ile benzerliğinden dolayı aralarında sürekli olarak bağ kuruldu. Bu mimari benzerliği destekleyen en önemli unsur ise yapının iki yanında da bulunan birer çift destek payandasıdır. Burada Sinan, iyi incelediği Ayasofya’nın planı ile üst yapısının gerek estetik gerek statik bakımdan kusursuz olarak değişik bir mimari anlayışla yorumladığı görülmektedir. Bu yönüyle bakıldığında Kılıç Ali Paşa sıradan taklit bir yapı olmaktan öte Ayasofya mimarisinin geliştirilmiş ve statik açıdan çok daha güvenli bir modelidir denilebilir. 6. Rüstem Paşa Camii-Tekirdağ Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’ın eşi Rüstem Paşa tarafından 16. yüzyılda Mimar Sinan’a yaptırılan Rüstem Paşa Camii, yüzyıllardır ayakta duran ve Osmanlı mimarisinin canlı bir örneği olarak tarihe meydan okuyan önemli bir yapıdır. Tekirdağ’da bulunan yapı, medrese, hamam ve bedestenin bulunduğu külliyenin içerisinde yer almaktadır. Dikdörtgen bir plan üzerine inşa edilen tarihi yapı, kubbe eteklerine kadar Osmanlı motiflerinin yer aldığı çinilerle kaplıdır ve lale motifli bu çiniler Osmanlı çini sanatının en önemli örneklerindendir. Asırlık ömrünün en kapsamlı restorasyonunu 1800’lü yıllarda Abdülmecid zamanında geçiren Rüstem Paşa Camii’nin kubbe yapısının Mimar Sinan’ın ustalık eseri olduğu net bir şekilde ortadadır. 7. Sokollu Mehmet Paşa(Azapkapı) Camii Osmanlı tarihinin en önemli sadrazamları arasında yer alan Sokullu Mehmed Paşa tarafından usta mimar Koca Sinan’a yaptırılan Sokullu Mehmed Paşa Camii, Beyoğlu ile Tarihi Yarımada’yı birleştiren Unkapanı Atatürk Köprüsü’nün Galata ayağının hemen dibindeki Azapkapı semtinde bulunmaktadır. Osmanlı’dan günümüze kalan önemli yapılar arasında yer alan Sokullu Mehmed Paşa Camii, ne yazık ki doğal afetlerden ve tarihi yapılara olan ilgisizlikten otuz yıldan fazla harabe halinde kaldığından zengin süslemelerinin bir kısmını yitirdi. Ancak günümüzdeki hali de geçmişten günümüze önemli bir mimari mirasın devrini sunmaktadır. Yapılış itibariyle benzeri birçok yapıdan mimari yönüyle ayıran yapının en önemli farklılığı minaresinin yerleştiriliş şeklidir. Son cemaat yerinin kuzey tarafında yükselen bir mekândan, sivri kemerli ve yüksek bir köprüye oturan kapalı bir geçitten minare kürsüsüne geçilir. Sonradan yapılmış olması mümkün olmayan böyle bir mimari çözüme neden başvurulduğu halen daha anlaşılamamaktadır.

4

dk.

Osmanlı Haberleşmesinde Uzun Mesafe Koşucuları: Peykler

15 Nisan 2022

Osmanlı Haberleşmesinde Uzun Mesafe Koşucuları: Peykler

Tarih boyunca havadislerin hızlı ve güvenli bir şekilde iletilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle iletişimin doğru sağlanabilmesi adına haber taşıma vasıtası olan at, güvercin, deve gibi hayvana dayalı sistemler yanında sembollere dayalı sistemler de kullanılırdı. Ancak iletişimin sağlanmasında güven unsuru oldukça önemlidir. Güven ve hız ihtiyacına aynı anda vakıf olabilmek için yeni bir alternatif gerekliydi. Osmanlı Devleti’nde hızlı ve güvenilir haberleşme ihtiyacını sağlayan grup ise hızlı koşuculardan oluşan ve Peyk diye adlandırılan koşucu birliklerdi. 1. Kimdir bu Peykler? Osmanlı Devleti’nde haber götüren kimseler ve yaya postacı sınıfı için kullanılan Peyk kelimesinin bir birim olarak hangi tarihte ortaya çıktığı kesin olarak bilinmemektedir. İlhanlı ve Selçuklular’dan Anadolu beyliklerine ve Osmanlı’ya geçmiş olabileceği düşünülen Peykler, Fatih Sultan Mehmed’in teşkilat kanunnamesinde pey adı verilen özel bir sınıftan söz edilmesi nedeniyle Osmanlı’da 15. yüzyılda ortaya çıktığına işaret eder. Padişahın genellikle hemen yanında bulunan Peykler, resmi haber ulaştırma ve istihbarat gibi görevleri icra ederlerdi. Özellikle padişahın emirlerini gerekli yerlere süratle götürme öncül vazifeleriydi. Osmanlı resmi haberleşmesinin önemli bir kolu olan Peyk Teşkilatı 3 Mayıs 1829 tarihinde işlevini yitirmesinden dolayı kaldırıldı. 2. Zorlu bir seçim sürecinden geçerlerdi Peyklerin yaptıkları işten dolayı fiziki özellikleri ilk bakışta akla iri ve güçlü oldukları şeklinde gelebilir. Ancak bunun aksine vücutça küçük ve zayıf görünen Peykler çevik yapılılar arasından seçilirdi. Bunun için de zorlu şartlara tabi tutulan kişiler arasında başarı gösterenler teşkilata dahil olurlardı. Seyyah Galland 1673 yılında Edirne’de gözlemlediği Peykler için , ‘’Benzer fiziksel yapıları ve yaşları ile seyri hoş bir manzara oluşturuyor, yürüyüşlerindeki ahenk ve emin adımlarla dikkat çekiyor’’ demiştir. 3. Kızgın kumlarda çıplak ayakla antrenman yaparlardı İtina ile seçilmiş Peyklerin eğitimi oldukça zor koşullar altında, en zor şartlara uygun hale getirilecek şekilde gerçekleştiriliyordu. Kızgın kumlarda değişik koşu biçimlerini içeren antrenmanlar yapıyorlardı. Bunun sonucu olarak ayak tabanları da neredeyse bir at nalı gibi sertleşip nasırlaşıyor ve hissiz bir tabaka oluşturuyordu. Yalın ayak koşular bu zorlu sürecin ürünü olarak gerçekleştiriliyordu. 4. Atlı posta birliklerinden daha hızlı ve dayanıklılardı İlk düşünüldüğünde bu tarz bir haberleşme ağının atlı bineklerle kurulmasının daha mantıklı olduğu fikri herkesin aklına gelebilir. Ancak, Peyklerin uzun mesafede atlı habercilere tercih edilmeleri de nedensiz değildir. Uzun süreli dayanıklılık söz konusu olduğunda, koşucuların atlara karşı üstünlüğü kaynaklarda sıkça geçmektedir. Düzenli antrenman yapmalarının yanı sıra dayanıklılıklarını güçlendire kendilerine has yöntemleri vardır. ( Bu yöntemlere 5. Fotoda değineceğiz) 5. İstanbul’dan Edirne’ye yaya bir şekilde bir gün bir gecede ulaşıyorlardı Osmanlı’da uzak yerlere acele haber götürmekle görevli Peykler, gece istirahati vermeden aralıksız koşabildikleri için, daha çabuk hedefe ulaşabiliyor ve daha güvenilir görülüyorlardı. Günlük performansları 25-30 fersah ( 1 fersah=5 km) olarak bilinen Peykler, İstanbul’dan Edirne’ye bir gün ve bir gecede ulaşabiliyorlardı. 6. Ritmik çıngıraklar ve delikli demir küreler performansı üst seviyeye çıkartıyor Koşu sürecini kapsayan tam günlük bir performans için antrenmanlar dışında kuşkusuz takviye yardımlara ihtiyaç vardı. Bunlardan biri, kemerlerine ve daha çok dizlerine bağladıkları hoş sesli çıngıraklardı. Osmanlı Peyklerindeki çıngırakların sesi bir padişah habercisinin gelmekte olduğunu, özellikle kent içinde yolun boşaltılması için bir uyarı aracı olduğu söylenebilir. Ancak bu çıngırakların asıl amacı, antrenmanlarda kazanılan ve durmaksızın kat edilecek mesafelerde gerekli olan temponun korunabilmesinde, periyodik çıngırak seslerinin işitsel bir destek sağladığı muhakkaktır. Peyklerin koşu esnasında performanslarını arttırmak için kullandıkları bir diğer materyal ise ağızlarında taşıdıkları içi boş ve yüzeyi delikli olan metal kürelerdi. Küreler, Peyklerin koşu esnasında nefeslerinin kesilmemesi ya da daha rahat nefes almaları hususuyla ilişkilendirilmektedir. 7. Koşarken besleniyorlardı Durmak nedir bilmeden devam eden koşularda harcanan enerjinin aynı anda takviye edilmesi oldukça önemlidir. Peykler haber iletimi görevini gerçekleştirdikleri sırada yanlarında badem ve akide şekerleriyle dolu mendiller taşırlardı. Gerek güç kazanmak gerekse de olası baygınlıkları önlemek için bu beslenme türü hayati bir öneme sahipti. Sonuç itibariyle, Osmanlı haberleşme ve spor tarihinde Peykler önemli bir yere sahiptir. Gerek zorlu şartlardaki eğitimleri gerekse de insanüstü performanslarıyla iki gün boyunca bir atın dahi alamadığı yolu alması bu teşkilatı oldukça değerli kılmıştır. Sadece bir haber iletim teşkilatı olarak kalmamış, insan enerjisinin ergojenik kullanımıyla ilgili de gelecek nesillere önemli bilgiler ve örnekler bırakmışlardır.

3

dk.

7 Maddede Kültürümüze İşleyen Mimari Yapı: Haydarpaşa Garı

12 Nisan 2022

7 Maddede Kültürümüze İşleyen Mimari Yapı: Haydarpaşa Garı

20. yüzyılın başından beri İstanbul’un mimari, estetik ve sosyal açıdan simgesi haline gelen Haydarpaşa Garı, oluşturduğu estetik görüntüyle hafızalara kazınan ve bir dönem Anadolu’nun İstanbul’a açılan kapısı olan önemli bir yapıdır. Yalnız gar işleviyle kalmayıp, kültürümüze, edebiyatımıza, filmlerimize ve en önemlisi zihinlerimize yerleşen bu değerli mimari yapı, İstanbul’daki gar binaları arasında en görkemlisi ve en büyüğüdür. 1. Yapılışına dair kısa bilgi İstanbul’un Anadolu yakasında oluşturduğu estetik görüntüyle hafızalara kazınan ve bir dönem Anadolu’nun İstanbul’a açılan kapısı olan Haydarpaşa Garı, İstanbul’daki gar binaları arasında en görkemlisi ve en büyüğüdür. Anadolu-Bağdat-Hicaz Demiryollarının başlangıç noktası konumunda bulunan Haydarpaşa Garı’nın yapımına 1906 yılında başlandı. 1908 yılında ise hizmete girdi. İstanbul’un sıfır noktası olan halkın kültürüne işlenmiş bu değerli yapının açılış konuşmasını ise Ermeni kökenli Milletvekili Bedros Halaçyan yaptı. 2. Oryantal unsur taşıyan bir Rönesans ürünü Esasında tam bir İstanbul özetidir Haydarpaşa Garı’nın mimari tasarımı. Nasıl ki İstanbul’un bir kolu Avrupa’ya uzanıyorken diğer kolu Asya’daysa, Haydarpaşa’nın mimari üslubu da ʺOryantalistʺ esintili ve Orta Avrupa Barok mimarisi, Alman Rönesansı ve Neoklasik sentezli ʺeklektikʺ bir yapıdadır. Mimarları ise Otto Riter ve Helmut Cuno adını taşıyan iki Alman’dır. Yapı her ne kadar Rönesans ve neoklasik mimariden esintiler taşısa da asıl olarak Alman ulusal mimarlığından beslenmektedir. 3. Çeşitli dönemlerde geçirdiği yangınlara karşı direndi Haydarpaşa Garı’nın başı geçmişten beri yangınlarla dertte. Eskiden ahşap olan çatı 1917 yılında geçirdiği yangın sonrası özgün yapısını kaybetti. Bu süreçten sonra çeşitli tamiratlar gördü. Ancak 2010 yılında tekrardan çatı bölgesinde meydana gelen yangın, hafızalara işlenen o görüntüsüne büyük darbe vurdu. Uzun bir süre olduğu gibi olduğu gibi duran çatının yapımına günümüzde tekrardan başlandı. ( Anılarda ve hatıralardaki görüntüsünden uzak olmaması temennisiyle.) 4. Denizi ve toprağı birleştiren iki yönlü ulaşımın merkezi Haydarpaşa Garı her ne kadar tren ulaşımı ile zihinlerimize yerleşse de bünyesinde bulunan vapur iskelesiyle Anadolu-Bağdat-Hicaz demiryollarının İstanbul’un Avrupa yakasına bağlayan önemli bir ulaşım merkezidir. Tarihi garın bünyesinde yer alan küçük ve şirin vapur iskelesi, oryantalist çizgideki bir mimari üslupla inşa edildi. İçi Kütahya çiniciliğinin önemli ustalarından Mehmed Emin Bey’in çinileri ile kaplı olan iskele, Haydarpaşa Garı’nın tamamlayıcı şirin bir unsurudur. 5. Cumhuriyet sonrası edebi metinlere ilham kaynağı oldu 20. yüzyılın başından beri kentsel, mimari, estetik ve sosyal açıdan somut ve somut olmayan unsurlarıyla kentsel imgenin önemli bir parçası olan Haydarpaşa Garı, tıpkı sinemada olduğu gibi edebiyatta da etki gücünü hissettirdi. Ayrılıkların, özlem dolu buluşmaların, hasretin, kavuşmanın ve hayal kırıklıklarının mekânı olan bu önemli yapının toplum nezdindeki yeri bu nedenle oldukça duygu doludur. Edebiyatı besleyen birçok duygu ve olguya dokunabildiğinden dolayı da roman, şiir ve öykülerde çokça yer etti. Örneğin; Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” Haydarpaşa Garı’nda başlar. Ahmet Hamdi Tanpınar ise, “yalnız kendisinin olduğu Haydarpaşa Garı’nın bu sefer büyük ve karanlık bir lahit gibi geldiğinden” söz eder “Bir Yol” isimli öyküsünde. Ve bununla birlikte Ali Cengizkan, Behçet Aysan, Attila İlhan, Bekir Sıtkı Erdoğan ve Abdülkadir Bulut birçok edebiyatçının kaleminde yer bulmuştur kendisine. 6. Kamusal bir alan olan Haydarpaşa’nın geleceği Toplumun zihninde yer edinen ve bir kültürel öğe haline gelen Haydarpaşa Garı, 2000’li yıların başından beri yalnızlaştırma çabalarına maruz kalmış durumda. Geliştirilen yeni ulaşım projeleri, Gebze banliyö hattının kapatılması, tarihi iskelenin işlevsiz hale getirilmesi vb. birçok nedenden dolayı, Haydarpaşa ulaşımın önemli bir merkezi olma konumundan uzaklaştırılmakta. oldukça geniş bir çevreye sahip olan alanın bu şekilde tamamen işlevsiz hale getirilmesi ise akla farklı yönde şeyler getirmektedir. Zihnimize, hayatımıza, edebiyatımıza ve filmlerimize bu denli işleyen Haydarpaşa Garı’nın içinde bulunduğu bu belirsizlik ise ne yazık ki onun geleceği hakkında soru işaretleri oluşturmaktadır. 7. Türk sinemasının vazgeçilmez mekânlarından biridir İstanbul’un sıfır noktası ve Anadolu’nun İstanbul’a açılan kapısı olan Haydarpaşa Garı, Türk sinemasının vazgeçilmez mekânlarından biridir. Biraz hafızamızı zorladığımızda burada çekilen onlarca sahne zihnimizde canlanabilir. Bu vazgeçilmezlik yapının sinematografik yapısı kadar, İstanbul’a yönelik iç göç olgusunun anlatılarında bizzat özne olmasıyla da alakalıdır. Bu gerçekten de öyledir. Bir dönem Anadolu’dan İstanbul’a gelmenin yegâne yolu olan, elinde valizi ve yöresel kıyafetiyle zihinlerde yerleşen Anadolu insanının Haydarpaşa merdivenlerindeki görüntüsü bu yönüyle bir sosyal gerçekliğin ürünüdür.

3

dk.

Kadızadeli hareketinin düşüncesi neydi?

7 Nisan 2022

Kadızadeli hareketinin düşüncesi neydi?

17. yy.da Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu siyasi ve sosyal bunalımlar içerisinde ortaya çıkan Kadızadeliler, bir vaizler ve fakılar gurubunun ön ayak olduğu dini ve toplumsal bir hareketi ifade eder. Kadızadeliler hareketi, İslam Tarihinde eskiden beri tartışıla gelen ve zemin ve şartları oluştuğunda gün yüzüne çıkan iki önemli meselenin, tekke-medrese (şeriat-tarikat) ihtilafı ile bid’at sorununun Osmanlı Tarihinin bu sancılı dönemindeki tezahürlerinden başka bir şey değildir. Kadızadeliler, bir bakıma Selefiler veya Ehl-i hadis olarak bilinen İbn Teymiyye (ö.1328) mektebinin mirasçıları sayılabilir. Selefi düşüncenin en büyük temsilcisi Hanbeli mezhebinin imamı Ahmed İbn Hanbel idi. Bağnaz bir hareketi ve softa bir zihniyeti ifade eden Kadızadeliler hareketi, bidatlara karşı savaş açmak düşüncesiyle ortaya çıktı. Kuran ve sünnetin dışında her türlü İslami geleneği reddeden ilk tasfiyeci olan Birgivî Mehmed Efendi’den günümüze kadar bu dini ve toplumsal sorun gündemdeki yerini korumuştur. Mehmed Birgivî (ö.1573), Kadızadelilerin fikri seviyedeki lideri, İbn Teymiyye mektebinden etkilenen Türkçe bir ilmihal kitabı olan Risale-i Birgivî (Vasiyetname) adlı eseri en çok okunan kişidir. Bu hareket, adını ünlü vaiz Kadızade Mehmed Efendi’den (ö.1635) almıştır. Birgivî’nin etkisinde kalmış olan Kadızade Mehmed Efendi, Balıkesir’den İstanbul’a gelerek asıl şöhretini burada kazanmıştır. Selefi düşünceye dayanan bu hareketin görünürdeki hedefi, Peygamber zamanındaki (Asr-ı saadetteki) İslam anlayışını topluma ikame etmek, diğer bir ifadeyle Kuran ve Sünnet dışındaki bütün yenilik ve uygulamaları kaldırıp saf ve orijinal İslam anlayışını toplumda ve devlet kademelerinde yerleştirmek olarak özetlenebilir.

1

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png
bottom of page