top of page

Yusuf Küçükatalak

Sabra ve Şatilla: Sessizliğin Katlettiği İnsanlık

16 Eylül 2025

Sabra ve Şatilla: Sessizliğin Katlettiği İnsanlık

1982’nin Eylül ayı… Lübnan’ın Beyrut kentinde, Sabra ve Şatilla adını taşıyan iki küçük mülteci kampında yaşananları düşündüğümde, insanlığın nasıl bu kadar hoyratlaşabildiğini sorgulamadan edemiyorum. Ortadoğu zaten kan ve gözyaşıyla anılan bir coğrafyaydı; ama o üç gün, savaşın da ötesinde bir vahşeti gösterdi bize. Kamplarda yaşayanlar ne bir ordu mensubu, ne de silahlı bir tehdit unsuruydu. Çoğu çocuk, kadın ve yaşlı… Yani en korunmasız olanlar. İsrail’in kuşattığı, giriş çıkışını denetlediği bu kamplara giren Falanjist milisler, üç gün boyunca sistematik bir katliam gerçekleştirdi. Ve dünya, bu katliamı seyretti. İsrail’in “Ben yapmadım, onlar yaptı” savunması, aslında meselenin özünü gizleyemiyor. Çünkü o günlerde gökyüzünü aydınlatan fişekler, kurbanlarını daha rahat öldürmeleri için milislere yol gösteriyordu. Uluslararası raporlar, yüzlerce değil, binlerce sivilin öldürüldüğünü kayda geçirdi. Rakamlar tartışılabilir, ama insanlığın kaybı tartışılmaz. Kimi zaman düşünüyorum: Beşir Cemayel’in öldürülmesinin faturası neden masum mültecilere kesildi? Bu sorunun cevabı sadece Lübnan’ın karmaşık mezhep dengelerinde değil, aynı zamanda güçlünün her zaman haklı sayıldığı uluslararası düzende gizli. Sessizlik, belki de katillerin en büyük silahıydı. Ariel Şaron’un adı hâlâ bu katliamla anılır. İsrail’deki Kahan Komisyonu onu “dolaylı sorumlu” ilan etti, ama ya sonra? Ne ciddi bir yargılama oldu, ne de gerçek bir hesaplaşma. Katliamın üzerinden onlarca yıl geçti, ama adalet hâlâ yolda kaybolmuş gibi. Sabra ve Şatilla, sadece geçmişin değil, bugünün de aynasıdır. Çünkü biz aynı sessizliği, farklı coğrafyalarda, farklı mazlumların çığlıklarında hâlâ duyuyoruz. Eğer insanlık bu katliamı sadece “tarihi bir olay” olarak anmakla yetinirse, benzer trajedilerin önüne geçmesi mümkün olmayacak. Bazen köşe yazılarında “ders çıkarılması gereken olaylar” denir ya, işte bu, onlardan biridir. Ama mesele şu: Gerçekten ders alıyor muyuz, yoksa ders çalışıyormuş gibi yapıp sınıfta mı kalıyoruz? Sabra ve Şatilla’yı hatırlamak, sadece geçmişin yasını tutmak değil; geleceğe karşı sorumluluk almak demektir. Çünkü unutmak, bir başka katliamın önünü açmaktır.

2

dk.

Pompeii’nin Yeni Sırları

21 Şubat 2025

Pompeii’nin Yeni Sırları

Merhaba tarih meraklıları! Bu yazımda, internette son zamanlarda en çok aratılan tarihi konulardan birine, yani Pompeii’ye ve bu antik kentin gün yüzüne çıkan yeni sırlarına değineceğiz. 2025’in şu ilk aylarında, tarih severlerin Google’da ve sosyal medya platformlarında sıkça aradığı bu konu, hem arkeolojik keşiflerin heyecanını hem de insanlık tarihine dair merak uyandıran detayları barındırıyor. Pompei'nin helakı, Karl Briullov Pompeii Neden Bu Kadar Popüler? Pompeii, İtalya’nın Campania bölgesinde, MS 79 yılında Vezüv Yanardağı’nın patlamasıyla tamamen kül ve lav altında kalan bir Roma kenti. Bu felaket, kenti adeta bir zaman kapsülüne dönüştürdü ve binlerce yıl sonra yapılan kazılar sayesinde, antik Roma’nın günlük yaşamına dair inanılmaz bilgiler sunmaya devam ediyor. Son yıllarda, özellikle 2024 ve 2025’te yapılan kazılarla ortaya çıkan buluntular, Pompeii’nin popülerliğini yeniden zirveye taşıdı. Peki, neden şimdi bu kadar çok aranıyor? Yeni Keşifler ve İnternetin İlgisi 2024’ün sonlarına doğru, Pompeii’de yapılan arkeolojik çalışmalarda dikkat çekici bulgular ortaya çıktı. Bunlardan biri, bir evin içinde bulunan ve mükemmel şekilde korunmuş freskler. Bu freskler, Roma mitolojisinden sahneleri ve günlük yaşamdan kesitleri renkli bir şekilde gözler önüne seriyor. Ayrıca, bir depremin Vezüv patlamasından önce kenti vurmuş olabileceğine dair yeni kanıtlar bulundu. Bu, felaketin sadece volkanik bir olay olmadığını, aynı zamanda sismik bir yıkımın da etkili olduğunu gösteriyor. İnternet kullanıcıları, bu keşiflerin haberlerini okudukça, “Pompeii’de neler bulundu?”, “Pompeii’nin son durumu nedir?” gibi aramalarla konuyu derinlemesine araştırmaya başladı. Bir diğer ilgi çeken bulgu ise, kazılarda ortaya çıkan insan kalıntıları ve bu kalıntılarla ilgili DNA analizleri. Bilim insanları, Pompeii sakinlerinin kökenlerini ve yaşam tarzlarını daha iyi anlamak için bu kalıntıları inceliyor. Özellikle bir ailenin, felaket anında birbirine sarılmış halde bulunması, hem duygusal hem de bilimsel açıdan büyük yankı uyandırdı. Sosyal medyada bu görüntülerin paylaşılması, X platformunda #Pompeii hashtag’inin trendler arasına girmesine neden oldu. Neden Tarihseverler Bu Kadar İlgi Gösteriyor? Pompeii’nin hikayesi, sadece bir felaket anlatısı değil; aynı zamanda insanlığın kırılganlığını ve direncini gözler önüne seren bir ayna. İnternetteki aramaların artmasının bir sebebi de, bu keşiflerin modern teknolojiyle birleşmesi. 3D modellemeler, sanal turlar ve yapay zeka destekli rekonstrüksiyonlar sayesinde, insanlar Pompeii’yi sanki oradaymış gibi deneyimleyebiliyor. “Pompeii sanal tur” aramaları, özellikle genç neslin bu tarihi mekana olan ilgisini artırıyor. Pompeii ve Günümüz: Bir Bağlantı mı Var? Bazı tarih meraklıları, Pompeii’nin hikayesini günümüzle ilişkilendirmeye çalışıyor. İklim değişikliği ve doğal afetlerin sıklaşması, insanları geçmişteki bu büyük felaketi yeniden düşünmeye itiyor. “Pompeii gibi felaketler bugün olabilir mi?” tarzındaki aramalar, bu bağlantıyı açıkça ortaya koyuyor. Vezüv’ün hâlâ aktif bir yanardağ olması da bu merakı körüklüyor. Sonuç: Pompeii Bizi Çağırıyor Pompeii, internette son zamanlarda en çok aratılan tarihi konulardan biri olmasının hakkını veriyor. Yeni keşifler, teknolojinin sunduğu imkanlar ve insanlık tarihine dair bitmeyen merak, bu antik kenti günümüzün en popüler konularından biri haline getirdi. Eğer siz de bu konuda daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız, Pompeii ile ilgili güncel haberleri takip edebilir, hatta bir sanal tur deneyimi yaşayabilirsiniz. Tarih, sadece geçmişte değil, bugün de bizimle konuşmaya devam ediyor. Sizce Pompeii’nin yeni sırları neler olabilir? Yorumlarınızı bekliyorum! Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, tarihe yolculuğumuz devam etsin.

2

dk.

Osmanlı'da ilk büyük deprem

29 Haziran 2021

Osmanlı'da ilk büyük deprem

Osmanlı döneminde ilk büyük deprem Marmara Denizi'nde Adalar yakınlarında 10 Eylül 1509 meydana gelmiştir. Depremin büyüklüğü ve meydana getirdiği ağır hasar sebebiyle literatüre "Kıyamet-i Suğra" (küçük kıyamet) olarak geçmiştir. Büyük bir korku ve paniğe sebep olan deprem, İstanbulları sabaha karşı 04:00 civarı uyandırmış ve sokaklara dökmüştür. Bazı kaynaklara göre aralıklarla 18 gün, bazı kaynaklara göre ise 45 gün süren deprem, şehrin alçak kısımlarında çok daha büyük yıkımlara neden olmuştur, yaklaşık 109 camii ve 1070 ev tamamen yıkılmıştır. Fatih ve Beyazıt Camii, Ayasofya, Kız Kulesi, Anadolu ve Rumeli hisarları da zarar görmüş, kara ve deniz surlarıyla Topkapı Sarayı’nı çeviren duvarlar kısmen çökmüştür. Küçük Kıyamet olarak adlandırılan bu felakette insanlar evlerini kaybetmelerinin yanı sıra, su şebekesinin ve değirmenlerin zarar görmesi sebebiyle günlerce su ve yiyecek sıkıntısı çekmiştir. Halkın korkuyla, kapalı mekanları terk edip; bağ bahçe, sokak gibi açık yerlerde konakladığı bildirilen bugünlerde, dönemin padişahı II. Bayezid’da günlerce sarayın bahçesine yaptırdığı çadırında kalmış ve daha sonrasında Edirne’ye gitmiştir. İstanbul’da hasar görmeyen binanın kalmadığı bu depremde, Fatih Külliyesi’nden bimarhane, imaret ve Sahn-ı Seman Medreselerinin kubbeleri çökmüş, Beyazıt Camii Medresesi tamamen yıkılmıştır. Deprem sonunda meydana gelen tsunami sonucu ise deniz yükselip İstanbul ve Galata surlarını aşınca, şehrin birçok mahallesi sular altında kalmıştır. Sultan Bayezid’ın emri üzerine, İstanbul’da yıkılan yerleri yeniden yapmak veya tamir etmek için yirmi evden bir kişi ve ev başına yirmi ikişer akçe toplandı, Anadolu ve Rumeli’nden çok sayıda inşaat işçisi, mühendis, mimar ve marangoz İstanbul’a getirildi. 29 Mart 1510’da başlayan ve 65 günde bitirilen bu imar faaliyetleri bütünüyle Mimar Hayreddin’in öncülüğünde yapıldı. Çalışmaların ardından Sultan Bayezid’ın emri ile 3 gün ve gece ihtiyaç sahiplerine yemek dağıtıldı. Zamanın kayıtlarına göre yaklaşık 13 bin kişinin yaşamını yitirdiği ve sayısı bilinmeyen çok sayıda insanın kaybolduğu bu depremin şiddetinin 7 ila 8 arasında olduğu tahmin edilmektedir.

2

dk.

Bükreş Antlaşması’nın Gizli Hesapları

10 Ağustos 2025

Bükreş Antlaşması’nın Gizli Hesapları

20.yüzyılın başı, Osmanlı İmparatorluğu’nun “hasta adam” yaftasını artık taşımakta zorlandığı, sınırlarının hızla daraldığı bir dönemdi. 1912-1913 yıllarında yaşanan Balkan Savaşları, bu gerilemenin en dramatik halkalarından birini oluşturdu. Osmanlı, önce Balkan ittifakının saldırısıyla büyük bir yenilgiye uğradı; ardından fırsatı değerlendiren Bulgaristan, eski müttefikleriyle çatışmaya girerek İkinci Balkan Savaşı’nı başlattı. İşte 10 Ağustos 1913’te imzalanan Bükreş Antlaşması, bu karmaşık savaşın final perdesiydi. Bükreş Antlaşması sonrası Balkan devletlerinin sınırları (aşağıda) Antlaşma, doğrudan Osmanlı ile değil, İkinci Balkan Savaşı’na taraf olan Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan arasında imzalandı. Fakat sonuçları, İstanbul’u yakından ilgilendirdi. Çünkü Osmanlı, bu kargaşadan faydalanarak Edirne ve Kırklareli’ni geri aldı. Enver Paşa’nın “Edirne Fatihi” unvanını aldığı bu hamle, Osmanlı’nın Balkanlardaki son ciddi kazanımı oldu. Bükreş Antlaşması ile Bulgaristan ağır toprak kayıplarına uğradı. Dobruca bölgesini Romanya’ya; Makedonya’nın büyük kısmını Sırbistan ve Yunanistan’a bırakmak zorunda kaldı. Böylece Balkan dengeleri yeniden kuruldu, ancak bu yeni düzenin ömrü kısa olacaktı. Çünkü sadece bir yıl sonra, Birinci Dünya Savaşı patlayacak ve Balkanlar bir kez daha savaşın geçiş yolu hâline gelecekti. Osmanlı açısından bakıldığında, Bükreş Antlaşması “zafer” değil, bir nefes arasıydı. Edirne’nin geri alınması, hem halkın moralini yükseltti hem de hükümetin itibarını kısmen toparladı. Ancak gerçekte, Balkan coğrafyasındaki nüfuz kaybı telafi edilemez boyuttaydı. Arnavutluk bağımsızlığını kazanmış, Batı Trakya’dan tamamen çekilinmişti. Bu antlaşma, Osmanlı diplomasisinin ne kadar fırsat kollayan bir refleks geliştirdiğini de gösterir. Savaş meydanında kaybedilenleri diplomatik boşluklarda geri alma çabası, geç dönem Osmanlı siyasetinin belirgin özelliklerinden biridir. Yine de bu çaba, imparatorluğu kurtarmaya yetmedi. Bugün Bükreş Antlaşması’na baktığımızda, sadece bir sınır değişikliği metni değil; büyük güçlerin birbirini zayıflatmasının, küçük devletlerin ise masadan pay kapma mücadelesinin belgesi olduğunu görürüz. Osmanlı, bu masada doğrudan oturmasa da, perdenin gerisinden yaptığı hamleyle tarihe son Balkan zaferini yazdırmıştır.

2

dk.

Viking Çağı ve Keşifleri

24 Ocak 2025

Viking Çağı ve Keşifleri

Vikingler, 8. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar Kuzey Avrupa'da yaşamış, denizcilikleri, savaşçılıkları ve keşifleriyle tanınan kavimlerdir. Viking Çağı, kültürel, ekonomik ve coğrafi açıdan birçok önemli değişiklik getirmiştir. Bu yazıda, Vikinglerin kimler olduğunu, nereye kadar gittiklerini, kültürlerini ve bıraktıkları mirası inceleyeceğiz. Vikingler Kimdir? Viking terimi, Norveç, İsveç ve Danimarka'dan gelen denizci ve savaşçı kişileri tanımlamak için kullanılır. Bu insanlar, tarım ve ticaretten savaş ve keşiflere kadar geniş bir faaliyet yelpazesine sahipti. Vikingler, İskandinavya'nın yerli halkları olan Germen kabilelerinden türemiştir. Kabile liderleri (jarls), özgür çiftçiler (karls) ve köleler (thralls) olmak üzere üç ana sınıftan oluşuyorlardı. Keşif ve Seferler: Vikingler, gemileri sayesinde Avrupa'nın çeşitli bölgelerine, hatta Kuzey Amerika'ya kadar ulaşmışlardır: Batı Avrupa: İngiltere, Fransa, İrlanda ve İzlanda'ya yapılan akınlar ve yerleşimler. Doğu Avrupa: Rusya üzerinden Bizans İmparatorluğu'na, hatta Bağdat'a kadar uzanan ticaret yolları. Amerika: Leif Erikson liderliğinde Vinland (günümüz Newfoundland) keşfi, Vikinglerin Kuzey Amerika'ya ayak bastığının kanıtıdır. Kültürel Etkiler: Vikingler, gittikleri yerlerde sadece yağma ve savaş değil, aynı zamanda kültürel etkiler de bırakmışlardır: Dil: İngilizceye birçok Norveççe kelime girmiştir (örneğin, "sky", "law"). Sanat ve Mimari: Ahşap oymacılığı, gemi yapımı ve Runik yazılar gibi sanat formları. Dini Değişim: Hristiyanlığın İskandinavya'ya yayılması, Vikinglerin pagan inançlarından uzaklaşmasına neden olmuştur. Vikinglerin en büyük başarılarından biri, gemi yapımındaki ustalıklarıydı. Longship (uzun gemi) adı verilen gemiler, hem kıyı şeritlerinde seyahat etmek hem de açık denizlerde yolculuk yapmak için ideal tasarımlara sahipti: Taşınabilir olmaları, sığ sularda ilerlemelerini ve karaya çekilmelerini kolaylaştırıyordu. Savaş, ticaret ve kaşiflik için kullanılabiliyordu. Viking Çağı, İskandinavya'nın tarihini, Avrupa'nın siyasi yapısını ve kültürel mirasını kalıcı olarak etkilemiştir. Modern zamanlarda Vikingler, popüler kültürde (filmler, diziler, edebiyat) geniş bir yer bulmuş, bu da onların tarihsel önemini ve merak uyandıran yanlarını vurgulamaktadır. Vikingler, sadece barbar savaşçılar ya da yağmacılar değil, aynı zamanda keşifçi, tüccar ve kültür taşıyıcılarıydı. Onların hikayesi, insanlığın keşfetme, fethetme ve yeni yerlere uyum sağlama yeteneğinin çarpıcı bir örneğidir. Vikinglerin mirası, bize geçmişin gizemlerini çözmeye ve insanlık tarihinin geniş yelpazesini anlamaya devam ederken, bugün hala araştırmaların ve merakın kaynağı olmaya devam ediyor.

2

dk.

Osmanlı’nın Son Büyük Krizi: 31 Mart Ayaklanması Gerçekte Neydi?

5 Temmuz 2025

Osmanlı’nın Son Büyük Krizi: 31 Mart Ayaklanması Gerçekte Neydi?

Tarih, bazen yalnızca geçmişi değil, aynı zamanda bir toplumun yüzleşmekten kaçtığı gerçekleri de ortaya koyar. 31 Mart 1909’da patlak veren ayaklanma, sadece II. Meşrutiyet’in kırılgan doğasını değil, aynı zamanda Osmanlı'nın modernleşme sancılarının ne denli derin ve tehlikeli olduğunu da gözler önüne serer. Ancak bu olay, bir takvim tarihinden fazlasıdır; o gün, imparatorluk gericilikle son büyük hesaplaşmasına sahne olmuştur. Ayaklanma, görünüşte bir “şeriat” talebiydi. Ancak perdenin arkasında çok daha derin hesaplar vardı. II. Abdülhamid’in tahttan indirilişini istemeyen, anayasal düzene direnen, meşrutiyetin getirdiği özgürlük havasından rahatsız olan güç odakları, sokakları kışkırtmıştı. Bu olay, sıradan halkın ya da birkaç askerî birliğin spontane tepkisi değildi; medrese çevreleriyle bazı ordu birliklerinin, özellikle Avcı Taburları’nın bilinçli şekilde manipüle edilmesinin sonucuydu. Sokaklar “şeriat isteriz!” nidalarıyla çınlarken, gerçekte istedikleri şey modernleşmenin getirdiği hesap soran basın, özgür düşünce ve halk iradesinin geri alınmasıydı. Meclis basıldı, ilerici gazeteciler linç edildi, hükümet istifa etti. Devletin kalbinde, anayasal rejime karşı bir karşı-devrim yapılmaya çalışılıyordu. Ancak tarih her zaman gericiliğe teslim olmaz. Selanik’ten yola çıkan ve “Hareket Ordusu” olarak bilinen birlikler, başında Mahmud Şevket Paşa, Enver Bey ve Mustafa Kemal’in olduğu kadrolarla İstanbul’a yürüdü. Bu sadece silahlı bir müdahale değil, bir medeniyet tercihiydi. Ya halkın iradesiyle güçlenen bir meşruti rejim ya da taassubun karanlığı… 31 Mart Ayaklanması bastırıldı. Ardından II. Abdülhamid tahttan indirildi. Fakat bu olay, Osmanlı’nın geç kalmış bir modernleşme hikâyesinde ne denli keskin virajlardan geçtiğini göstermesi açısından ibretliktir. Çünkü burada mesele yalnızca bir isyanı bastırmak değil, geleceğe dair hangi değerlere yaslanacağımızı seçmekti. Bugün dönüp baktığımızda, bu ayaklanmayı sadece bir tarihî vaka olarak değil, demokrasinin ve laikliğin değerini daha iyi anlamamıza hizmet eden bir uyarı olarak görmek gerekir. Zira her toplum, modernleşmenin bedelini öder; ama bu bedeli ödemekten kaçınanlar, sonunda çok daha ağır bir fatura ile karşılaşır.

2

dk.

Fatih Sultan Mehmet ve Bilim Aşkı

5 Kasım 2024

Fatih Sultan Mehmet ve Bilim Aşkı

Fatih Sultan Mehmet, tarihin en büyük fatihlerinden biri olarak bilinir, ancak onun bilim ve sanata olan tutkusu da bir o kadar dikkat çekicidir. İstanbul'un fethiyle sadece bir imparatorluğun sınırlarını genişletmekle kalmamış, aynı zamanda bir kültür ve bilim merkezi olan İstanbul'u, dünyanın dört bir yanından bilim insanlarını çeken bir cazibe merkezi haline getirmiştir. Fatih, zamanının ötesinde bir lider olarak, bilim insanlarına büyük destek sağlamıştır. Özellikle astronomi, matematik, tıp ve coğrafya gibi alanlarda çalışan bilim adamlarını himaye etmiş, onlara çalışmalarını sürdürebilmeleri için gerekli olanakları sunmuştur. Mesela, Ali Kuşçu gibi büyük astronom ve matematikçileri İstanbul'a davet ederek, bilimsel çalışmaların gelişmesine öncülük etmiştir. Ali Kuşçu’nun "Risâle-i Fethiyye" adlı eseri, Fatih'in bilime verdiği önemin ve desteğinin somut bir örneğidir. Fatih, eğitim ve kültürün gelişmesine de büyük önem vermiştir. İstanbul'un fethinden sonra kurduğu Fatih Medresesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun bilim merkezi olmuş, burada farklı bilim dallarında eğitim verilmiş ve bilimsel eserler üretilmiştir. Ayrıca, İstanbul'da ve diğer şehirlerde inşa ettirdiği kütüphaneler, bilgeliğin ve bilimsel bilginin yayılması için önemli bir rol oynamıştır. Fatih'in fetih sırasında kullandığı teknolojik yenilikler de onun bilim ve mühendisliğe olan ilgisini gösterir. Örneğin, İstanbul'un surlarını yıkmak için kullandığı büyük toplar, dönemin en gelişmiş teknolojileri arasındaydı. Bu topların yapımında görev alan Macar Urban'ın yanı sıra, Fatih'in mühendislik ve teknolojiye olan yatırımları, fetih sonrası dönemde de devam etmiştir. Fatih Sultan Mehmet, sadece bir askeri lider değil, aynı zamanda bir bilim ve kültür hamisiydi. Onun döneminde, İstanbul bir bilim ve sanat merkezi haline gelmiş, Avrupa ve İslam dünyasından bilim insanları, filozoflar ve sanatçılar burada toplanmış, bilimsel bilgi ve sanatın gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Bu, Fatih'in sadece askeri başarılarıyla değil, bilim ve kültür alanındaki mirasıyla da tarihe geçtiğinin bir göstergesidir.

1

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png

'Keyifli Tarih' parolası ile yayın hayatına başlayan Sanal Tarih, bilgiye ulaşabileceğiniz en hızlı ve en güvenli internet adresidir. Tarihi ve güncel konular üzerine özel hazırlanmış dosyalar, makaleler, kültür-sanat yayınları ve ansiklopedi maddeleri ile akademisyenlerin yazıları eşliğinde yaşanmış tarihi öğrenmek adına gerçeğe vakıf olacağınız bir tarih platformudur.

  • X
  • Youtube
  • Beyaz Instagram Simge
  • TikTok
  • Spotify

© 2015 - 2026 Vida Medya. Her hakkı saklıdır.

Bu sitede yer alan yazı, makale, fotoğraf, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. Vida Medya ve Ticaret Limited Şirketi'nin yazılı izni olmaksızın sitede yayımlanan eserler kısmen veya tamamen kaynak gösterilerek dahi çoğaltılamaz, yayımlanamaz, işlenemez, umuma iletilemez ve temsil edilemez.

bottom of page