top of page

Resimlerle Tarih

5 Soruda Hasan Sabbah ve Fedaileri

20 Nisan 2022

5 Soruda Hasan Sabbah ve Fedaileri

Dünya sinemasına konu olan ve hakkında çeşitli kitaplar yazılan Hasan Sabbah ve Fedaileri, günümüzde birçoğumuz tarafından tanınan tarihsel bir karakterdir. Evet, birçoğumuz ana hatlarıyla Hasan Sabbah’ı ve yaptıklarını biliyoruz ancak akla takılan birtakım soruların olduğunun da farkındayız. Bu çalışmamızda da Hasan Sabbah ve fedaileri hakkında akla takılan soruları kendimizce soru sorarak cevaplandırmaya çalışacağız. 1. Hasan Sabbah’ın Şia inancında güçlü bir makam olan İmam olma gibi bir hedefi var mıydı? Hasan Sabbah’ın edindiği dini misyon vesilesiyle öncelikle kendisini İslam’ın yeni peygamberi olarak sunduğu ve Şia inancında önemli bir makam olan İmam olma gibi amaçları olduğu çeşitli söylentilerle günümüze ulaşan iddialar arasında. Ancak tarihçi Bernand Lewis ve bazı tarihçiler Hasan Sabbah’ın imam temsilcisi olduğunu ve asla imamlık iddiasında bulunmadığını söylerler. Kendisini Nizâr’ın soyundan gelen imamın ortadan kaybolmasından sonra delil ve davet reisi olduğunu savunarak, aşama aşama öğrenmeye dayanan Ta’lim doktirinin ve Da’vetü’l-Cedide’nin kurucusu olarak etkin rol oynar. 2. Alamut’u kale olarak seçmesindeki amaç neydi? Hasan Sabbah ve stratejileri konusunda akıllara takılan bir diğer soru ise, daha düz, tarıma elverişli ve devletleşmenin daha rahat gerçekleşeceği bir zeminde devlet kurmak yerine neden sarp kayaların tepesinde bir kalede bulunduğudur. Bunun nedeni oldukça açıktır. Militarist bir yapı ve düzenli ordunu kurmanın zorluğunun ve karşısına çıkacak büyük devletlere direnemeyeceğinin farkında olan Hasan Sabbah, sarp, ulaşılması zor ve kayalık bir yeri merkez edinerek dış etkilerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalıştı. Esasen Hasan Sabbah’ın ideolojisi gereği de mekânlarının dağlar ve kaleler olması gerekliydi. Alamut Kalesi ele geçirildikten sonra surları sağlamlaştırıldı, dönemi içerisinde oldukça ileri yöntemlerle su kanalı ve gıdalar için soğuk depolar oluşturuldu. Bu şekilde kale uzun kuşatmalara direnecek güçlü bir mevzi haline getirildi. 3. Peki sadece kale içi yerleşimle mi sınırlı kaldılar, bu durum Haşhaşilerin hareket alanını sınırlamadı mı? Hasan Sabbah ve Haşhaşiler hakkındaki kısa makale ve çalışmaların barındırdığı kısıtlı bilgi haliyle akıllara bu soruyu getiriyor. Suikastçiler temel eğitimlerini her ne kadar Alamut’ta alsa da propaganda sürecinde İran’ın birçok yerinde hücre evleri oluşturuyorlardı. Bu vesileyle dağlık alandaki İsmaililer zamanla şehirlere inmeye başladı. Buna en iyi örnek ise, İsfahan’da faaliyet gösteren baş dai Abdûl Melik b.Attaş b. Ahmed, İsfahan yakınlarında bir davethane kurması ve bölgede tam otuz bin kişiyi Nizâri İsmailiğine kazandırmasıdır. Bununla birlikte İran düzlüklerine yerleşen Nizari İsmailileri, Selçukluların hakim olduğu bölgelerde vergi toplayarak maddi güç elde ediyorlardı. 4. Suikastçiler tarihe damga vuran eylemlerini nasıl gerçekleştiriyorlardı, özel bir stratejileri var mıydı? Vladimir Bartol’un “Alamut: Fedailerin Kalesi” adlı romanında her ne kadar suikastçilerin eğitimleri hakkında bilgi verilse de romanın bilimsel kaynak olarak kabul edilmemesi ve eğitimleri hakkında bilgilerin sınırlı olması bu soruya verilecek cevabın başlangıcını kısıtlıyor. Ancak kesin olan şudur ki, hançeri kurbanı göğsüne ne zaman ve nerede yerleştireceklerini çok iyi bildikleridir. Görevde gizlilik konusunda usta olan suikastçiler, suikast düzenleyecekleri kişilerin yanlarına seyis, öğrenci, hizmetçi, tüccar, vb. kılıklarda girer, gerekirse aylarca bekleyip doğru zamanda suikasti gerçekleştirirlerdi. Bununla birlikle suikast sırasında hedefleri dışındaki kişilere zarar vermemeye özen gösterirlerdi. Genellikle kaçmaya teşebbüs etmeyip, kurbanın korumaları tarafından yakalanarak öldürülmeyi seçerlerdi, çünkü böylesi bir ölüm onlar için övünç kaynağıydı. 5. Birbirleriyle düşman olan Hasan Sabbah ile Nizamülmülk bir dönem gerçekten dost muydu? Tarihi veriler Hasan Sabbah’ın Nizamülmülk ve hatta Ömer Hayyam ile arkadaş olduğunu doğrular nitelikte. Bunun dışında Hasan Sabbah ile Nizamülmülk’ün aralarında arkadaşlıktan öte bir dost samimiyetinin olduğunu gösteren güçlü rivayetler de mevcuttur. İkisinin birlikte eğitim aldığı ve kim daha önce makama ve servete erişirse onun diğerine yardım edeceğine dair karşılıklı yemin ettikleri söylenir. Nizamülmülk’ün vezir olmasıyla birlikte ettiği yemini yerine getirmek üzere Hasan Sabbah’a valilik teklif ettiği, ancak onun saraydan uzaklaşmamak için sarayda bir görev istediği, bu isteği kabul edildikten sonra Nizamülmülk’ün görevine göz diktiği de bu rivayetler arasındadır. Daha sonra iki büyük düşman haline gelen Nizamülmülk ile Hasan Sabbah’ın bir dönemler dost oldukları açıktır.

3

dk.

Anılarda ve Hatıralarda Latife Hanım

18 Nisan 2022

Anılarda ve Hatıralarda Latife Hanım

Kültürlü ve zengin bir ailenin çocuğu olan Latife Hanım; iyi eğitimli, İngilizce, Fransızca ve Almanca gibi dillere vakıf, Avrupa’nın ünlü üniversitelerinden Sorbonne’da hukuk eğitimi görmüş değerli bir hanımefendiydi. Ancak onu tarih sayfalarımıza taşıyan asıl değerleri olgun ve kültürlü kişiliğinden ziyade yaptığı evlilikti. Bu evliliğin diğer tarafı ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’tü. Bu durum onu daha çok tanınması gereken, merak edilen bir karakter haline bürüdü. Gelin Latife Hanım’ı anılarda ve hatıralarda aktarılış şekliyle tekrardan tanıyalım. 1. Latife Hanım'ı kısaca tanıyalım Uşak’tan İzmir’e göçmüş varlıklı bir ailenin çocuğu olan Latife Hanım hafızalara Mustafa Kemal Atatürk’ün eşi olarak kazındı. Kültürlü, güzel ve hoşsohbet bir hanımefendi olan Latife Hanım, 1889 yılının Haziran ayında İzmir’de dünya geldi. Dedesi Sadık Bey açık görüşlü biriydi. Bu nedenle de kız erkek ayırt etmeden çocukların okutulmasından yanaydı. Bu düşüncesiyle Latife Hanım ilk eğitimini dedesinin şahsi imkânlarıyla getirdiği öğretmenlerden aldı. İlköğrenimini bu şekilde tamamlamasının ardından ortaokul ve liseyi İstanbul’da Amerikan Koleji’nde okudu. Burada Halide Edip Adıvar’ın öğrencisi oldu. Halit Ziya Uşaklıgil ve Tevfik Fikret gibi Türk edebiyatının önemli isimlerinden özel ders alan Latife Hanım, Avrupa’nın saygın üniversitelerinden Sorbonne Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. Avrupa’nın birçok yerini gezen, Fransızca, Almanca ve İngilizce dillerine oldukça hakim olan ve musikiye dair büyük kabiliyetiyle bilinen Latife Hanım, dönemin şartlarına göre oldukça donanımlı bir hanımefendiydi. 2. Uşakizade Köşkü’nün hayatındaki önemi İnsanların yaşadığı mekânların hayatına olan etkisinin en belirgin örneğini Latife Hanım’ın yaşadığı Uşakizade Köşkü’nde görmek mümkün. Yurtdışında bulunduğu dönemlerde ülkede devam eden Milli Mücadele’nin kendisinde oluşturduğu şuurla memleketine dönmeyi arzulayan Latife Hanım, Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanılmasının ardından İzmir’in kurtuluşuna olan inancıyla dadısıyla birlikte İzmir’de bulunan dedesine ait Uşakizade Köşkü’ne döndü. Bu köşkün stratejik konumu ve yapısı ise o dönemlerde sıkça İzmir’de bulunan Mustafa Kemal için önemli bir karargâh konumundaydı. Gazi Mustafa Kemal Paşa ilk defa İzmir’in kurtuluşunun altıncı günü, 14 Eylül 1922’de Uşakizade Köşkü’ne geldi. Bu gün itibariyle onun için Latifeli günler başladı. Bir halk kahramanı olan Büyük Komutana derin bir hürmet ve hayranlık besleyen Latife Hanım, bu süre içinde Mustafa Kemal ve yaveri Salih Bozok ile yakın ilişkiler kurmaya özen gösterdi. Latife Hanım’ın Atatürk ile olan ilişkisi yine aynı köşkte gerçekleşen sade bir nikâh töreniyle taçlandı. 3. Ali Fuat Cebesoy’un hatıralarında Latife Hanım Bir insanı görmeden tanımanın en hoş yolu belki de kişilerin birilerinde bıraktığı güzel anıları dinlemektir. Ali Fuat Cebesoy Uşakizade Köşkü’nde geçen hatıralarında Latife Hanım’ı şöyle anlatır: “Gazi Paşa’nın karargâh olarak seçtiği köşkte, Uşakizade Muammer Bey’in kızı Latife Hanım bizzat hizmet ediyordu. Latife Hanım çok iyi bir öğrenim ve eğitim görmüş, dil bilir, genç ve güzel bir Türk kızıydı. Türk Edebiyatına da aşinaydı. Köşk gerçek bir Başkumandanlık Karargâhı gibi bir hayli işlek olmasına rağmen düzeni pek mükemmeldi Herkese şefkat ve nezaketle muamele ediyor, karşılığında herkesten saygı görüyordu. Her dediği adeta karargâh komutanının emri gibi kabul olunuyordu. Hatta Gazi Paşa bu hareket tarzını memnuniyetle kabul etmişti. Gülerek: Karargâh Kumandan’ı ‘Hanım’ın emri budur.’ diyordu.” 4. Halide Edip Adıvar’ın kaleminden Mustafa Kemal’in Latife Hanım’a olan hisleri Şu açıktır ki Mustafa Kemal Atatürk, Latife Hanım’dan etkilendiğini dile getirmekten çekinmiyordu. Kültürlü, genç ve güzel bir hanımefendiden etkilenmemek bir lider dahi olsanız mümkün değildir. Atatürk’ün Latife Hanım’dan ne denli etkilendiğini bir de Halide Edip Adıvar’ın kaleminden dinleyelim: “Ben, İsmet Paşa’dan gazete muhabirlerine harp sahasını göstermek için izin istedim. Son raporumu yazacaktım. İsmet Paşa gereken hazırlıklar için emirler verdi ve ayın on sekizinde Latife Hanım; İsmet Paşa’yı gazetecileri ve beni İzmir Zaferi’ni kutlamak için evine davet etti. Mustafa Kemal Paşa otomobiliyle beni oraya götürürken hep Latife Hanım’dan bahsediyordu. Sesinde Mustafa Kemal Paşa’nın nihayet bir yuva kurmak için hazırlandığını ifade eden bir şey vardı. Bu konuda bağlılığı çok samimi görünüyordu.” 5. Boşanmalarının ardından M. Kemal’in ricası ve Latife Hanım’ın tutumu Savaş şartlarında yeşeren aşk evlilikle taçlandırıldı, ancak ne yazık ki bu evliliğin ömrü sadece 2 yıl 5 ay kadar sürdü. Devletin kurucu liderinin her sözü haber niteliği taşıdığı gibi boşanmasının da basın yoluyla halka iletilmesi uzun sürmedi. Boşanmalarının sebebine dair o dönemde birçok şey yazılıp çizilmişse de; gerek Mustafa Kemal gerekse Latife Hanım evliliklerinin sona ermesine ve genel olarak evliliklerine dair çevreye tek bir söz etmedi. Ayrılırken Mustafa Kemal, Latife Hanım’dan şu ricada bulundu: “Latife asker sözü vereceksin, müşterek hayatımıza dair hiçbir şeyi kimseye bahsetmeyeceksin.” Aralarında geçen ilişkiyi kimseyle paylaşmayan Latife Hanım, tüm ısrarlara rağmen Atatürk’e verdiği sözü tuttu ve onun hatırasına saygı duydu.

3

dk.

Yabancı Seyyahların Sözleriyle İstanbul

17 Nisan 2022

Yabancı Seyyahların Sözleriyle İstanbul

Tarih boyunca üç İmparatorluğa başkentlik yapmış İstanbul, güzelliğiyle her dönem şairleri tarafından kendisine hayranlık uyandırmıştır. Bulunduğu konum itibariyle doğu batı arasında bir kesişme noktası olan ve evvel zamanda bir kayık ile sonra bir yelkenliyle, feribotla ve araba ile derken kolayca kıta değiştirme imkanının olduğu bu şehir kendisini ziyaret eden her insanın aklında hayranlık hissi, şehirden ayrılan her insanda ise özlem duygusunu miras bırakır. Yabancı seyyahların yazdığı mısralardan derlenen sözler İstanbul'un sadece bir şehir olmadığı izah ediyor. 1. "İstanbul'a bir bakışımı bile bir imparatorluğa değişmezdim." E. de Amicis, 1874 2. "Sizi kalbinizden yakalıyor İstanbul" J. Freely, 1972 3. "Kedi gibi dokuz canlı olsam, bir hayatım mutlaka İstanbul'da geçerdi." Juan Goytisolo, 2008 4. "Tüm kentler zamanın erozyonuna uğrayacaktır. Yalnız İstanbul ölümsüzdür." Petrus Gyllius, 16. yy. 5. "İstanbul tabiatın özenerek yarattığı bir şehir. Öyle bir mevkide kurulmuş ki, bundan daha güzel daha uygun bir yer düşünülemez." O. Busbecq, 1554

1

dk.

Nuri Demirağ Tayyare Atölyesi: Kurulması Faaliyetleri ve Kapanması

14 Nisan 2022

Nuri Demirağ Tayyare Atölyesi: Kurulması Faaliyetleri ve Kapanması

Cumhuriyetle birlikte başlatılmaya çalışılan ağır sanayi yatırımları ile bu yatırımların hazin sonları üzerine bir inceleme içeren bu resimlerle tarih çalışması büyük ümitlerle kurulan fabrikaların ilgisizlik yüzünden nasıl kapanmak zorunda bırakıldıklarını, milyonlarca lira harcanarak yapılan yatırımların değişik bürokratik, kırtasiyeci ve tutucu yaklaşımlarla desteklenmemesini, hatta çeşitli zorluklar çıkarılarak kapanmaya mahkûm edilmelerinin tarihsel sürecini ele almaktadır. 1. Nuri Demirağ’ın Hayatı ve İlk Yatırımları 1886 yılında Sivas’ın Divriği kasabasında dünyaya gelen Nuri Demirağ, Rüştiyeyi bitirerek Ziraat Bankasında memur olur ve sonraki yıllarda Maliye Vekâletinin sınavını kazanarak İstanbul’a yerleşir. Memuriyet hayatında bulunduğu yıllar aynı zamanda İstanbul’un işgal yılları ve Milli Mücadele’nin başlangıç tarihleridir. Memuriyet hayatına devam ettiği İstanbul’da maliye müfettişlerinin Tatavla şubesini teftişi esnasında gördüğü hakaret üzerine memuriyetten ayrılır. Demirağ’ın bu şekilde memuriyet hayatının bitmesi ticari hayatını başlatmış ve aynı yıllarda “Türk Zaferi” isimli sigara kâğıdı imalatına girmiştir. Sigara kâğıdına bu ismi vermesi de oldukça manidardır. Çünkü üretimi azınlıkların elinde olan sigara kâğıdının isimlerine Osmanlı hayır müesseselerinin ismi verilerek Türkler küçük düşürülmeye çalışılmakta ve buralardan kazandıkları paraları da kendi milletlerinin örgütlerine göndererek silahlanma sağlamaktadırlar. Bir yandan ticaret diğer yandan da Müdafaayı Hukuk Cemiyeti’nin Maçka mıntıkasında idarecilik yapan Demirağ aynı zamanda Milli Mücadeleyi desteklemekten de geri durmamıştır. 2. Cumhuriyetin Kurulması ve Ağır Sanayi Yatırımları Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte bütün alanlarda olduğu gibi ekonomik konularda da devletin sağlam temeller üzerine oturtulmasını arzulayan Atatrürk, ekonomik başarılarla desteklenmeyen askeri zaferlerin kalıcı olma imkânı bulunmadığını ifade eder ve bu amaçla yeni iktisadi politikaları belirlemek için 1923 yılında her gruptan insanın katılımıyla Türkiye İktisat Kongresi’ni düzenler. Atatürk kongrenin açılış nutkunda, “Türkiye’yi layık olduğu yüksek seviyeye getirebilmek için iktisadiyatımıza çok önem vermeliyiz. Zamanımız tamamen iktisat devrinden başka bir şey değildir. Gerçekten Türk tarihi incelenirse yükseliş ve çöküş sebeplerinin iktisat sorunları olduğu açıkça görülür ”diyerek ekonominin önemini ve bu kongrenin toplanma gerekçesini vurgulanır. Kongrede, pek çok alanda yatırımların yapılması özellikle ağır sanayi yatırımlarına ağırlık verilmesi benimsenir. 1929 yılında dünyayı etkileyen ekonomik krizin patlak vermesiyle Dünya'da olduğu gibi Türkiye'de de ekonomide “Devletçilik” olarak adlandırılan yeni bir yaklaşım benimsenir. Fakat bu ilke benimsenirken sanayide yine özel teşebbüsün destekleneceği, fakat içinde bulunulan durumun hassasiyetinden dolayı kalkınmada öncülüğün Kamu İktisadi Teşekküllerinde olacağı belirtilir. Bütün bu gelişme ve açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla 1930’lu yıllarda Devletçilik bir doktrin gereği değil, dönemin şartlarınca gerçekçi bir yaklaşım sonucu ortaya çıkmıştır. 3. Nuri Demirağ'ın Uçak Üretim İşine Girişi 1930’lu yıllarla Türk Hava Kurumu’nun düzenlediği kampanya ile her ilden toplanan paralarla veya iş adamlarının bağışlarıyla bir uçak satın alınmaya ve bu uçağa o ilin veya o şahsın ismi verilmeye başlanır. 1932 yılında Nuri Demirağ’a da böyle bir teklif gelir. Kendisine gelen yardım teklifi karşısında “Benden bu millet için bir şey istiyorsanız en mükemmelini istemelisiniz. Mademki bir millet tayyaresiz yaşayamaz öyleyse bu yaşama vasıtasını başkalarının lütfundan beklememeliyiz. Ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim” diyerek uçak yapım işine gireceğini ifade eder. Yine aynı yıllarda yapmış olduğu başka bir konuşmasında da Demirağ, “Göklerine hâkim olamayan milletlerin akıbeti felaket olacağına katiyen kaniyim. Bunun içindir ki, göklerine hâkim olmayan milletler yerlerde sürünmeye, yerin dibinde çürümeye mahkûmdur” sözleriyle yeni faaliyet alanını da belirler. Nuri Demirağ’ın tayyare fabrikası kurma fikrini öncelikle dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’a yazmış olduğu bir mektupla arz etmiş olduğu anlaşılmaktadır. Çakmak, mektuba verdiği cevapta “Memleketimizdeki hava sanayine yardım hususunda gösterdiğiniz vatandaşlık duygusu, şayanı takdirdir. Bu iş, büyük mali fedakârlıklara ihtiyaç gösterdiğinden bu uğurdaki maddi ve manevi azminizden de sizi tebrik ederim. İstanbul’da ki etüt atölyesiyle Divrik’de ki tayyare fabrikasının açılarak faaliyete geçmesini dilerim, saygılarımla” diyerek teşebbüsü desteklemiş ve hemen arkasından Nuri Demirağ’a gönderilen ikinci mektupla bu alanda çalışmasına müsaade edildiği belirtilir. 4. Yeni Girişim İçin Tebrikler Gelmeye Başlar Demirağ’ın İstanbul’da kuracağı Tayyare atölyesinin faaliyete geçmesinden kısa süre sonra Hava müsteşarı Z. Doğan tarafından ziyaret edilir ve Doğan, ziyarete yönelik gözlemlerini Nuri Demirağ’a 4 Ağustos 1938 tarihinde yazmış olduğu mektupla şu şekilde ifade eder; “..Memleketin bugün için en büyük ihtiyaçlarından birini karşılayan bu yurt sever ve temiz faaliyetinizin sonuna kadar Türk işçisini ve eserini bütün dünyaya tanıtacak gibi, inkişafını en temiz duygularımla dilden, sizi candan kutlarım." Mektuptan anlaşıldığı kadarıyla müsteşar İstanbul’daki bu faaliyetlerden ziyadesiyle etkilenmiştir. Aslında Beşiktaş’ta sadece bir atölye yapılması, esas fabrikanın da Divriği’de kurulması planlanır. Çekoslovak bir şirketle anlaşılarak Beşiktaş’ta bugün Hayrettin İskelesinde Deniz Müzesi olarak kullanılan ve dönemin en modern binası olarak kabul edilen fabrika inşa edilir. İlk defa bu fabrikada hem savaş uçağı hem de yolcu uçağı olarak kullanılabilecek Nu.D.38 ismini taşıyan, altı kişilik ve çift motorlu, gövdesi alüminyum kaplamalı bir uçak tasarlanarak üretilmiştir. Üretilen bu uçak saatte 270 km hıza ve 5 bin 500 metre yükseğe çıkabilme kapasitesine sahiptir. Atölyede yapılan uçakların testleri için de İstanbul Yeşilköy’de bugünkü Atatürk Havaalanının bulunduğu bölgedeki Elmas Paşa çiftliği satın alınarak uçuş sahası yapılır. İşlerin ilerlemeye başlamasıyla birlikte bu uçakları kullanacak pilotların yetiştirilmesi de gündeme gelerek yine bu saha içine Nuri Demirağ Gök Okulu yapılır. 150 yatak kapasiteli bir yurdu da bulunan okula üniversitede okuyan veya bitirmiş gençler alınmaya başlanır. Nuri Demirağ, fabrikada ve Gök okulundaki çalışma ilkelerini de “İşretten, oyundan, iffetsizlikten, eğrilikten, tembellikten, zulüm karlıktan sakınınız” ifadeleriyle açıklar. Yine çalışmalarını da “İnsan gücünün yarattığı her şeyi Türk de yaratabilir, zafer artık süngünün ucunda değil, tayyarenin kanatlarındadır” sloganıyla yürütmüştür. 5. Uçak Fabrikasının Basına Yansımaları Nuri Demirağ’ın havacılık alanındaki girişimlerine basın-yayın organları kayıtsız kalmamış, dönemin ulusal ve yerel basını konuyla ilgili haber ve yorumlara sayfalarında geniş yer vermiştir. Mesela 8 Temmuz 1941 tarihli Yeni Sabah Gazetesinde Emekli Binbaşı Bedri Cilasın; “Milli Havacılığın Uyanışı” isimli makalesinde müesseseyi gezdiğini ifade ettikten sonra, “Nuri Demirağ müessesesi fedakârlıkla kurulmuştur. Demirağ, ciğerparesi oğlunu, mesleğe vakfetmekle bu memleketin öz evlatlarına mahsusu fedakârlık ve feragati de göstermiştir. Böyle birçok müesseselere ihtiyaç vardır" diyerek takdir hislerini belirtir. 6. "Hava Sanayimizde Hayırlı Bir Adım" Yine 17 Ağustos 1941 tarihli Tasvir-i Efkâr Gazetesi’nde; “bugün bir Türkün tek başına kurmaya muvaffak olduğu muazzam ve kendi sahasında dünyanın en modern bir gök müessesesinin açılış töreni var” denilerek kurumun açılışı duyurulur. Aynı gazetede bir gün sonra “Hava Sanayimizde Hayırlı Bir Adım” isimli haberde fabrikanın açılışıyla ilgili yaşananlarla, açılışa katılanların listesi de verilir. Yine aynı gazetenin 24 Ağustos 1942 tarihli nüshasında; “Nuri Demirağ Gök Okulunda Tören” adıyla başlayan haberde “Dün hava alanına dolan mahşeri kalabalık Türk gençliğinin havacılığa karşı duyduğu derin aşkı açıkça ifade ediyordu” denilerek çalışmalar kamuoyuna duyurulmuştur. Vakit Gazetesi’nin 8 Ekim 1941 tarihli Ragıp Önen imzasıyla çıkan haberde; “Türk işçisi, Türk sermayesi ve Türk malzemesi ile memlekete ilk mektep tayyaresi veren, havacı gençler yetiştirmesi için hiçbir kazanç gayesi düşünmeden büyük bir çiftlik satın alıp burasını bir mektep haline getiren Nuri Demirağ’ı ne kadar tebrik edersek yeridir. Kendisine hayırlı mesaisinde muvaffakiyetler dilerim” denilerek takdir hisleri belirtilir. 7. Eskişehir'e Giden Uçağın Pilotaj Hatasıyla Düşmesi ve THK'nın Siparişleri İptali 10 Kasım 1938 tarihinde Atatürk'ün vefat etmesiyle 11 Kasım tarihinde TBMM tarafından İnönü ikinci Cumhurbaşkanı olarak seçilir. İnönü’nün Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte her alanda olduğu gibi ekonomik politikalarda da Atatürk dönemi politikalarından ayrı uygulamalar hayata geçirilmeye başlanır. Nuri Demirağ tayyare atölyesinde araştırma-geliştirme ve üretime yönelik çalışmalar devam ederken Demirağ’ın ifadesiyle uçuş bilgisi az olan bir mühendisin kendisinden izinsiz olarak Eskişehir’de ki hava törenlerine katılmak üzere giderken, sahanın darlığı ve alanın kalabalık olmasından dolayı ekin tarlası içine inişi esnasında mühendisin ölümü ile sonuçlanan bir kaza yaşanır. Bu kazaya istinaden uçak mühendislerinden oluşan bir komisyon kaza raporu hazırlar ve uçakta herhangi bir kusur bulunmadığı, kazanın pilotaj hatasından kaynaklandığı ifade edilir. Bu rapora karşın Türk Hava Kurumu, verilen uçak siparişlerini iptal etmiştir. Sadece iptalle kalmayarak, Demirağ’ın vermiş olduğu teminat mektubu ve 14000 liraya el koyarak, THK’nun ödemiş olduğu 40 bin lirayı da geri alma yoluna gitmiştir. Siparişlerin bu şekilde iptal edilmesi Demirağ’ı maddi açıdan sıkıntıya sokarak fabrika işçilerinin ücretlerini ödenemez hale getirir. Nuri Demirağ, durumun ciddiyetini anlatmak maksadıyla dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye iki mektup yazmak durumunda kalır ve her iki mektupta da dönemin en yüksek otoritesi olan Cumhurbaşkanından, yatırımları ve THK ile arasındaki ihtilaf konusunda yardım ister. 8. "Büyük Şef" İsmet İnönü'den Medet 29 Kasım 1939 tarihli “Büyük Şefim” ifadeleriyle başlayan ilk mektubun ilk cümlelerinde Demirağ, uçak endüstrisinin önemini vurguladıktan sonra kendisinin ülke savunmasına katkı sağlamak maksadıyla havacılık sektörüne girdiğini belirtir. Başlangıçta bu çalışmalarının dönemin Genelkurmay Başkanı tarafından da desteklendiğini, Fevzi Çakmak’ın kendisine yazmış olduğu fezlekeyi de mektubuna ekleyerek ispatlamaya çalışan Demirağ, yine mektubun ilk sayfasında çalışmalara başlamadan önce dünyanın uçak sanayisinde önde gelen ülkelerine pek çok ziyaretler yaptığını ve bu alanda çalışacak mühendis ve işçilerin yetişmesine de maddi katkı sağladığını vurgular. Alt yapı çalışmalarının tamamlanmasından sonra da Beşiktaş’ta bir tayyare atölyesi ile Yeşilköy’de uçuş pisti ve hangarların yapımının tamamlandığı belirtilir. Esas büyük ve köklü yatırımın Divriği’de kurulacağını ifade ettikten sonra mektubun ikinci sayfasında Beşiktaş’taki atölyede yılda 300 mektep ile 150 antrenman uçağı veya 50 avcı uçağı imal edebileceğini belirtir. Bu ifadelerden sonra mektubun yazılış amacı vurgulanır ve buna göre Türk Hava Kurumu kendisinden uçak siparişinde bulunmuş, bu siparişlerden 65 planör kuruma teslim edilmiştir. 10 Eğitim uçağı siparişinin ise uçuş kabiliyeti az olan ve başmühendis olarak atölyede görev alan Selahattin Alan’ın kendisinden izinsiz olarak Eskişehir’de yapılan törenlere katılmak üzere gittiği esnada, İnönü yakınlarında düşmesi nedeniyle iptal edilmiştir. 9. Nuri Demirağ Umudunu Koruyor Demirağ’a göre yapılan tahkikat neticesinde uçağın düşmesiyle ilgili herhangi bir teknik arızaya rastlanılmamasına karşın Hava Kurumunun siparişleri iptal ettiği gibi, teminat mektubu bedeli olan 14 bin lira ile şirkete avans olarak verilen 40 bin lirayı geri alması şirketi mali açıdan zor duruma sokmuştur. Bu gelişmeleri anlattıktan sonra kendisinin şimdiye kadar yurt savunmasına katkı sağlamak amacıyla 1,5 milyon lira masraf yaptığını, hâlbuki bu para ile isterse 15-20 apartman yaparak buradan elde ettiği yaklaşık 150-200 bin lira ile çok rahat bir şekilde yaşayabileceğini ifade eder. Mektubun üçüncü ve son sayfasında havacılık alanında yapacaklarını sıralayarak “tayyare süratlidir ve mütemadiyen de süratleniyor. Havacılık işlerinin bu sürate ayarlanması için hepsi aynı rütbede ayrı ayrı noktayı nazar taşıyan hava komutanlarının başlarına tepeden tırnağa, başından sonuna kadar mesuliyeti nefsinde toplayan (üzerine toz kondurulmamış) yırtıcı, yaratıcı bir şahsiyetin (her memlekette olduğu gibi) bu mühim ve hayati işin başına geçirilmesi suretiyle tevsiini ve mahdut çerçeve dâhilinde bırakılmamasını vatanın yegane kurtarıcısı siz büyük milli şefimden yalvararak kemali hürmetle arz ve niyaz ederim” ifadeleriyle yardım talep eder. 10. Demirağ İsmet İnönü'den Yatırımın Arkasında Durmasını İstiyor Demirağ’ın mektubundan sonra İnönü ile bir görüşme gerçekleştirdikleri ikinci mektuptan anlaşılmaktadır. Bu görüşmede İnönü kendisine nasıl yardımcı olunabileceğini sormuş, Demirağ da ciddi bir araştırmadan sonra kendisine bildireceğini ifade etmiştir. 26 Ağustos 1940 tarihinde yazılan ikinci mektup, tayyare konusunda devlet yardımların mahiyeti ile ilgili olarak kaleme alınır. Demirağ’ın devletten istediği maddi yardımla birlikte Cumhurbaşkanı İnönü’nün yatırımın arkasında durmasını istemektedir. Demirağ, yatırımları konusunda devlet desteği sağlandığı takdirde önemli bir sanayi kuruluşunu hayata geçireceğini şu cümlelerle ifade eder; “bu para emrime tahsis edildiği takdirde, Amerika’da, Almanya’da, Fransa’da tahsil ettirdiğim genç yüksek tayyare motor ve maden ve izabe mühendislerinden 7-8 adedini beraberime alarak derhal bir tahrikle Amerika’ya hareket eder, orada bulunan ve sureti melfuf mukavelename ile fabrikamın organizatörlüğünü deruhte eden beynelmilel şöhrete haiz Amerika tebaasından Profesör Gasner’le birlikte satın alacağım lüzumlu makine, alet ve edevatı da emin yollardan memlekete getirir ve daha icabı kadar mütehassıslar angaje ederek işe sarılırım ve kurarım” diyerek bu işteki kararlılığını vurgular. İkinci mektuptan anladığımız kadarıyla Demirağ, ilk etapta 20 milyon gibi bir meblağdan bahsetmekte ve bu yardımın yapılmasını takip eden yıllarda da devletin Milli savunmaya ayrılan bütçeden yardım yapması durumunda Divriği’deki uçak fabrikasını hayata geçireceğini belirtmektedir. 11. Nuri Demirağ İçin Sonun Başlangıcı Diğer yandan Nuri Demirağ, THK ile arasındaki ihtilafın çözülmesi için gayret sarf etmesine karşın kesin bir anlaşmanın olmaması üzerine birinci mektupda bahsi geçen olaylar için THK’na Ankara Ticaret Mahkemesi nezdinde dava açar. Uzun duruşma ve savunmalardan sonra Ticaret Mahkemesi davayı THK lehine sonuçlandırır. Nuri Demirağ bu hadiseden sonra sermayesinin büyük bir kısmını kaybettiği gibi, Yeşilköy’deki uçak alanı da elinden alınır. Olayların seyrinden anlaşıldığı kadarıyla Nuri Demirağ karşısına çıkarılmış olan zorluklardan epey yorulmuş olmalıdır ki, 1944 yılının sonlarına doğru yaptığı bir açıklama ile artık faaliyetlerini fikir sahasında devam ettireceğini belirtir. Bu husustaki düşüncelerini de gazetecilere 4 Eylül 1944 tarihinde verdiği şu mülakatla duyurma gereğini hissetmiştir; “Harbin çeşitli müşkülatı, memleketimizin imarı yolundaki hamlelerimizde büyük güçlükler doğmuştur. Bundan sonra taahhüt işlerine girişmeyecek, tetkik ve tetebbularla memlekete fikir sahasında hayırlı hizmetler etmek arzusundayım”. diyerek Cumhuriyetin ilk yıllarında yatırımcıların önüne çıkarılan engelleri vurgulamış olur. Vecihi Hürkuş ile başlayan ve Nuri Demirağ ile devam eden ağır sanayi hamleleri bir kez daha ağır darbe alacak ve bu alanda uzunca bir dönem yatırım yapılamayacaktır. Nuri Demirağ hayatının sonlarına doğru bütün malını “aile ve evlatlarımın orta halde maişetlerine kifayet edecek ve yavrularımın yüksek tahsil masraflarını temin eyleyecek miktar çıkarıldıktan sonra, hali hayatımda yapmağa muvaffak olamayacağım hayırlı müesseseler vücuda getirilmek ve idame ettirilmek şartıyla, serveti zatiye mi vakfettim” diyerek mal varlığını vakfetmiştir. Türk ekonomi tarihinin en önemli müteşebbislerinden sayılan Demirağ 13 Kasım 1957 tarihinde vefat etmiş ve ölüm haberi gazetelerde küçük haberlerle duyurulmuştur. 12. Sonuç Bilindiği gibi Atatürk, ekonomide liberal politikaları benimseyerek özel teşebbüsün geliştirilmesi için çalıştı. Nuri Demirağ’da onun döneminde böyle büyük bir yatırıma kalkışmıştır. Demirağ’ın Genelkurmay Başkanlığı’yla yazışmalarından anlaşıldığı kadarıyla Atatürk döneminde böyle bir teşebbüs desteklenmiş ve takdir edilerek gerekli izinler ivedilikle verilmiştir. Fakat Atatürk’ün 1938’de ölümü üzerine ekonomik konularda onun takip etmiş olduğu politikalardan vazgeçilerek katı devletçi olarak nitelendirebileceğimiz ekonomik model uygulanmaya başlanmıştır. Hatta bu amaçla 1942 yılında Teşvik-i Sanayi Kanununu da yürürlükten kaldırılarak devlet kontrol ve müdahalesi artmıştır. Bu politikanın tabii bir sonucu olarak kişilerin yatırımları desteklenmediği gibi yatırım yapılmasına dahi fırsat verilmemiştir. Doğal olarak da milyonlar yatırılarak hayat bulan pek çok ekonomik müessese kapanmak durumunda kaldı. Türkiye’de ağır sanayi hamlesi olarak nitelendirilen iş kolları gelişememiş, bu tür sanayi müesseselerinin kurulamamasıyla hem istihdam sorunu yaşanmış, hem de dışa bağımlılığımız sürmüştür.

8

dk.

7 Maddede İlk Türk Kadın Doktor Safiye Ali’nin Mesleki Serüveni

19 Nisan 2022

7 Maddede İlk Türk Kadın Doktor Safiye Ali’nin Mesleki Serüveni

Türkiye'nin ilk kadın doktoru olarak tanıdığımız Safiye Ali'nin meslek hayatına giden süreçte yaşadığı zorlukları ve doktorluk serüvenini sizler için derledik. 1. Kimdir bu Safiye Ali? Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın doktoru olarak tanıdığımız Safiye Ali, takvimler 2 Şubat 1894 yılını gösterdiği sıralar son demlerini yaşayan Osmanlı Devleti’nin başkenti olan İstanbul’da dünyaya geldi. Oldukça saygın bir aileye sahipti. Babası Abdülaziz ve II. Abdülhamit’in yaverlerinden Ali Kırat Paşa’ydı. Annesi ise Mekke’de tam 17 yıl boyunca şeyhülislam olarak görev yapan Şamlı Hacı Emin Paşa’nın kızı Emine Hasene Hanım’dı. Ailesi onun eğitimini önemsiyordu. Okul dışında da eğitim almaya devam eden Safiye Ali, İngilizce, Fransızca, Almanca ve İtalyanca dillerini öğrenmek için de çaba harcıyordu. Safiye Ali’nin ülke gerçekliklerini zorlayan hayalleri vardı. Doktor olmak istiyordu. Ülke içinde kadınların tıp eğitimi alması yasaktı. Sadece yurtdışında tıp eğitimi alan kadınlar doktorluk yapabiliyordu. Bunların çoğu ise gayrimüslimlerden oluşuyordu. Ancak o gereğini yaptı, hayallerinin peşinden koştu ve hedefine ulaştı. 2. Doktor olma yolunda önünü tıkayan zorlukları bir bir aştı Safiye Ali’nin doktor olabilmesi için yurtdışında tıp eğitimi alması şarttı. Dönemin şartları göz önüne alındığında bir kadının tek başına yurtdışında hayallerinin peşinden koşması oldukça zor bir durumdu. Ancak o her şeyi göze alarak Almanya’ya gitti. Dünya Savaşı nedeniyle doğan doktor ihtiyacı şüphesiz ki onun Almanya’ya gidişini kolaylaştırdı. 1921 yılında “Bebeklerde İç Pakimenenjit Kanaması Hakkında” başlıklı teziyle eğitimini tamamladı. Berlin’de girdiği sınav sonrası doktorluk mesleğini icra etmesi yönünde onay aldıktan sonra İstanbul’a döndü. Bu vesileyle eğitim alıp memlekete dönen ilk kadın Türk doktor oldu. Ancak onun için bu eğitim tatmin edici değildi. İstanbul’da altı hafta kaldıktan sonra ihtisas yapmak için tekrardan Almanya’ya giderek giderek Wüerzburg Julius-Maximilians Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde bir sene kadın hastalıkları ve iki sene çocuk hastalıkları ihtisası yaptı. 3. Cumhuriyetin ilk kadın doktoru göreve başlıyor Almanya’da eğitim görmüş genç bir Türk kadın doktor olarak memleketine dönen, ancak hayatı Almanya ve Türkiye arasında mekik dokuyarak geçen Safiye Ali, 1923’de Cumhuriyetin ilk kadın doktoru olarak tababet icazetnamesini yani doktorluk yapma iznini aldı. Bu şekilde Cumhuriyetin ilk kadın doktoru olma unvanını da elde etmiş oldu. Bu vesileyle şunu da belirtmek gerekir ki, sadece yurtdışında tıp eğitimi almak Türkiye’de doktor olmak için yeterli değildi. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının diplomaları Sıhhiye ve Muâvenet-i İçtimâiyye Vekâleti’nde kurulan bir komisyon tarafından onaylanması sonucu meşru hale geliyordu. 4. Yalnızca doktor olarak kalmadı, birikimini paylaşmak adına tıp dersleri verdi ve çocuk sağlığı için mücadele etti Safiye Ali, meslek hayatının ilk dönemlerinde Alman ve Amerikan elçiliklerinin doktorluğunu yaptı. Ancak onun tek hedefi sahada doktorluk görevini icra etmek değildi. Aynı zamanda birikimini de paylaşma hedefindeydi. Bu arzusu doğrultusunda Amerikan Kız Koleji Tıp Bölümü’nde jinekoloji ve obstetrik dersleri verdi. Safiye Ali buralardaki çalışmalarıyla yetinmeyip memleketin ihtiyaç duyduğu alanda hizmet vermek arzusundaydı. Özellikle meslek hayatı boyunca çocuklara ayrı bir hassasiyet gösterdi. Bu hassasiyetten doğan sorumluluğu tek başına yerine getirmesi mümkün olmadığından dolayı önce Hilal-i Ahmer Cemiyeti Hanımlar Merkezi Küçük Çocuklar Muayenehanesi’nde, sonra da Himaye-i Etfal’in tesis ettiği Süt Damlası’nda hizmet verdi. Bu şekilde aç ve yeterli beslenemeyen çocukların beslenmesine katkı sağlayarak onların hasta olmalarının önüne geçmek için mücadele etti. 5. Uluslararası tıp kongrelerinde ülkesini temsil etti Safiye Ali, tıp dünyasındaki bilgisini ve temsilini uluslararası akademik kongrelere de taşıyarak ülkesini temsil etme fırsatı buldu. İstanbul’da mesleğini icra ettiği yıllarda üç farklı uluslararası kongreye dahil oldu. Bunlardan ilki 18 farklı ülkeden tam 300 kadın doktorun katıldığı Londra’da düzenlenen Beynelmilel Kadın Doktorlar Cemiyeti’nin kongresidir. Bu kongrede gündeme getirilecek konuların seçimi için seçilen 25 kişilik delege meclisine dahil oldu ve çalışmaları takdir gördü. 1924 yılı içerisinde Budapeşte’de Etfale Muavenet Beynelmilel İttihadı Kongresi’ne Hilal-i Ahmer Cemiyeti delegesi olarak katıldı. Üçüncü olaraksa Beynelmilel Kadın Doktorlar Cemiyeti’nin 1928 yılında Bolonya’da yaptığı kongreye merkez heyeti üyesi bulunduğu bu Cemiyet’in davetiyle katılarak ülkeyi temsil etti. 6. II. Dünya Savaşı’nda Alman halkına destekte bulundu Türkiye’den sonra memleket olarak gördüğü ve uzun yıllar yaşadığı Almanya’nın 2. Dünya Savaşı sırasında içinde bulunduğu zor günlerde Safiye Ali, Almanya’da ikamet ediyordu. Savaş mağduru halkın içinde bulunduğu durumunu görmeleri ise doktor kocası Ferdi Ali ile birlikte Alman halkının en zor günlerinde onlara hizmet vermelerine vesile oldu. Bu savaş sırasında gerçekleşen bombardımandan dolayı muayenehaneleri küle dönüştü. Meslekleri gereği yılmadan mücadele veren ikili savaşın ardından yorgun düştüler ve İstanbul’a döndüler. 7. Onlarca hayat kurtardı ancak, kansere karşı verdiği mücadeleyi kaybetti Mesleğine adanmış bir hayat örneği sunan Safiye Ali, hayatın sunduğu ironik bir gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı. Kanser hastası olmuştu. Kansere yenilme niyetinde olmayan Safiye Ali, tedavi görmek amacıyla Almanya’ya giderek başarılı bir ameliyat geçirdi. 2. Dünya Savaşı sonrası İstanbul’a dönen çift, Kadıköy’de bir muayene açtı ve yaşamlarını burada sürdürmeye başladılar. Ne var ki, üstesinden gelmek için mücadele ettiği hastalığının tekrardan nüksetmesi üzerine Almanya’ya döndü. Ancak hastalığı her geçen gün ilerledi ve vücudu tedaviye yanıt vermedi. Onlarca hayat kurtaran Safiye Ali, 5 Temmuz 1952 günü Almanya’nın Dortmund şehrinde vefat etti.

3

dk.

İzmir’de Tarihe Doyacağınız 10 Mekan

18 Nisan 2022

İzmir’de Tarihe Doyacağınız 10 Mekan

İzmir’e gitmek istiyorsanız ancak nereye gideceğinizi bilemiyorsanız derlediğimiz gezi listesi tam size göre. Birbirinden önemli tarihi yapıları, arkeolojik eserleri ve tarihi şehirleri gezerek tarihe doyabileceğiniz listemiz hizmetinde. 1. Saat Kulesi İzmir denilince aklımızda ilk oluşan imge şüphesiz tarihi Saat Külesi’dir. Konak Meydanı’nda bulunan ve 1901 yılında II. Abdülhamit döneminde Alman mimarlar tarafından inşa edilen Saat Kulesi bu yönüyle resmi olmasa da İzmir’in gayriresmi sembolüdür. İzmir’i ziyaret edip anı fotoğrafı çekilmek isteyenlerin uğrak noktasıdır. Ha bu arada 25 metre uzunluğunda olan kulenin dört köşesinde birbirinden zarif çeşme de bulunmaktadır. 2. Tarihi Asansör Günümüzde asansör denen makinenin hayatımıza nasıl katkıda bulunduğunu biliyoruz. Ancak günümüz teknolojisiyle apartman asansörleri bizler için sıradandır. Bundan 100 yıl kadar önce uzun bayırın sonunda veya tepelik bir alanda oturduğunuzu düşünün. Ve buraya ulaşımı sağlamak için bir asansörün olduğunu düşleyin. Dönemine göre ileri bir teknoloji ve ferahlık olduğunda hemfikirizdir diye düşünüyoruz. İşte İzmir’in Karataş semtinde bulunan Tarihi Asansör 1907 yılında bu kolaylığı sağlamak için kuruldu. Mimarisi ve teknik yapısıyla dikkat çeken bu yapı yüzyılın başlarında Nesim Levi tarafından 155 basamaklı merdiveni çıkmakta zorlanan vatandaşlar için hayır amacıyla yapıldı. Bu yönüyle Nesim Levi Bey’in fazlasıyla sevaba girdiğini düşünüyoruz. Ziyaret etmeden geçmemenizi tavsiye ederiz. 3. Kadifekale İzmir’in en eski yerleşim alanlarından olan ve İzmir denilince akla gelen ilk yerlerden Kadife Kale, M.Ö. 4. yüzyılda kurulan kentte bugüne kadar varlığını koruyan önemli alanlardandır. O dönemden itibaren üzerinde kurulan farklı medeniyetlerin izlerini bünyesinde bulunduran alan Helen, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait kalıntılarla bezelidir. Ayrıca tepelik bir konumda bulunmasından dolayı da İzmir’i kapsayan eşsiz bir manzaraya sahiptir. 4. Kemeraltı Çarşı-pazar kültürünün halen daha canlılığını koruduğu, yüzyıllardır İzmir’de ticaretin odak noktası olan Kemeraltı, tarihi bir çarşı olmasının ötesinde geçmişte İzmir’in gözde yerleşim yerlerinden bir olarak konutların, ibadethanelerin ve diğer yaşam mekânlarının olduğu geniş bir alanı kapsar. Geleneksel ticari ilişkilerin yaşandığı ve daha çok yerlilere hizmet eden bu alanda Osmanlı Devleti’nin geleneksel “arasta” yapısını gözlemlemek mümkün. Ayrıca bu çarşıda Taşçılar içi, Mermerciler içi, Çiviciler içi, Şekerciler içi, Kavaflar içi, Kantarcılar içi, Yemiş Çarşısı gibi her sokağın isimle anıldığı, belli ürünlerde uzmanlaşmış yerler olduğunu görülebiliyor. Alışveriş yapmayı seviyorsanız ziyaret etmeden geçmemenizi tavsiye ederiz. 5. Agora Ören Yeri İddia ediyoruz! İzmir’de Agora Ören yerini gezerek tarihe doyacaksınız. Açık alan müzesi olarak faaliyet gösteren Agora Ören Yeri, M.S. 2. yüzyıl Roma Dönemi’nden kalmadır. Bu alan Hippodamos şehir planına göre merkeze yakın bir alanda üç katlı şeklinde inşa edildi. Ayrıca bu agora en iyi korunmuş agora olarak da ön plana çıkmaktadır. Ören yerinde Zeus sunağı, Tanrı Hermes, Dionysos, Eros, Herakles heykelinin yanı sıra pek çok erkek-kadın-hayvan heykeli, baş, kabartma, figürin vb. mermer, taş, kemik, cam, maden ve pişmiş topraktan eserler bulunmaktadır. 6. Efes Antik Kenti Bir zamanlar antik bir Yunan kenti olma özelliği taşıyan Efes Antik Kenti, Klasik Yunan döneminde İyonya’nın on iki şehrinden biriydi. İzmir’in yerleşim olarak en eski yerleşim yerlerinden biri olan bu alanın öz itibariyle kökeni M.Ö. 6000 gibi oldukça eski yıllara dayanır. Efes pek çok din ve ırktan insana ev sahipliği yapıyordu. Buradaki hoşgörü ortamına güvenen Aziz Yuhanna takriben MS. 36 yılında İsa’nın kendisine emanet ettiği annesi Meryem’i, İsa’nın Kudüs’te çarmıha gerilişinin ardından güvende olması için buraya getiriyor. Bugün Meryem Ana’nın yaşadığı ev dünyanın dört bir köşesinden gelen Hristiyanlar tarafından ziyaret edilen bir hac noktası. Helenistik çağda en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, günümüzde tarih severlerin mutlaka gezip görmesi gereken yerler arasında. 7. Meryem Ana Evi Meryem Ana Kilisesi olarak da bilinen Meryem Ana Evi tarihi ve dini değerleri bir arada taşıyan müstesna bir yapı olarak karşımıza çıkar. Efes civarında bulunan bu yapıya dair, Hz. Meryem’in Aziz John tarafından bu taş eve getirildiği ve cennete alınışına kadar burada yaşadığı inancı hakimdir. Bu nedenle de Katolikler bu alanı hacı olmak amacıyla düzenli olarak ziyaret eder. Tarihi ve manevi yönü ağır basan bu yapı Katolik hacılarla birlikte evrensel bir değer olarak her türlü inanca mensup ziyaretçilerini bekliyor. 8. St. Polycarp Kilisesi Büyük bir tarihsel derinliğe sahip İzmir şehrinin en eski dinsel yapılarından biri olan Polyvarp Kilisesi, Hristiyanlarca kutsal kabul edilen Küçük Asya'nın en ünlü yedi kilisesinden biridir. Osmanlı’nın farklı inançlara saygısının bir temsili olarak Kanuni Sultan Süleyman’ın özel izniyle 1630 yılında inşa edilen yapı, görkemli mimarisi ve iç yapısıyla ziyaretçileri kendisine hayran bırakıyor. 1688 İzmir depreminde ve daha sonra meydana gelen yangında hasar gördü. 1690-1691'de onarım geçirdi. 1763'teki yangında zarar gören kilisenin manastırı yok oldu. 1775'te Fransa Kralı XVI. Louis'nin katkısıyla restore edilen ve bir manastır ile mezarlık eklenen kilise, üç nefli bir bazilika hâline getirildi. 1820'de XIII. Louis onuruna kiliseye mermer bir plaka asıldı. 1892-1989 arasında gerçekleştirilen restorasyon sırasında şapellerin eklendiği kilise, Fransız mimar Raymond Charles Péré tarafından yapılan ve Polikarp'ın hayatını anlatan fresklerle dekore edildi. 1922 İzmir Yangını sonucu yıkılmaya yüz tuttu ve 1929'da yeniden inşa edildi. Ekim 2020'deki Ege Denizi depremi kilisede hasara neden oldu. Taş ve tuğla kullanılarak inşa edilen Aziz Polikarp Kilisesi, günümüzde üç nefi olan dikdörtgen bir bazilikadır. Doğu-batı doğrultusunda konumlanmıştır. Kilisenin güneybatısında sekizgen gövdeli bir çan kulesi vardır. 9. İzmir Arkeoloji Müzesi Tarih seyahati için İzmir’e gitmişken İzmir Arkeoloji Müzesi’ni ziyaret etmeden olmaz. Birbirinden kıymetli eşyaları, seramik eşyaları ve taş eserleri bünyesinde barındıran müze, yönetiminin belirlediği saat ve gün aralarında misafirlerini ağırlamaya devam ediyor. Bayraklı (Smyrna), Efes, Bergama, Milet, Klazomenai, Teos ve İasos gibi Ege Bölgesi çeşitli bölgelerinde kazılarda ortaya çıkarılan ve Batı Anadolu tarihine ışık tutan buluntular müzede ve müze bahçesinde sergilenir. Taş Eserler Salonu, küçük bir Hazine Odası ve Ekrem Akurgal Seramik Eserler Salonu'ndan meydana gelmektedir. Taş eserler salonunda Roma dönemi ağırlıklı kadın ve erkek heykelleri mevcuttur. Dikkat çeken eserler arasında sağlık tanrısı Hygieia'nın tasviri büstü ve Bronz Koşan Atlet bulunmaktadır. Hazine Odasında ise Osmanlı ve Roma dönemlerinden kalma sikkeler kronolojik olarak sıralanmaktadır. Karşısında ise oldukça eski bir binada İzmir Etnografya Müzesi bulunmaktadır. Genel olarak üç katlı müze binasının ikinci ve üçüncü katlarında sergileme salonları, birinci katta idari bölümler, zemin katında, tüm eserlerin ayrı kategorilerde korunup saklandığı eser depoları, restorasyon laboratuvarı, kütüphane yer alır. 10. Hisar Camii Ege’nin incisi İzmir’in en büyük ve gösterişli camisi olarak bilinen Hisar Camii 1592 yılından beri Müslümanlara ibadethane olarak hizmet ediyor. Kalem işi süslemeler, hattatlar tarafından işlenmiş panolar ve mihrap-mimber işçiliği ile Türk sanat zevkini bizlere fazlasıyla hissettiren bu yapı bugünkü Kemeraltı çarşısında, Hisarönü mevkiindedir.

4

dk.

Barok Üslubun Osmanlı Yaşayışına İşlendiği Saray: Dolmabahçe Sarayı

16 Nisan 2022

Barok Üslubun Osmanlı Yaşayışına İşlendiği Saray: Dolmabahçe Sarayı

İstanbul’un fethinden önce kraliyet ailesinin küçük vadisi adıyla anılan Fındıklı ile Beşiktaş semtleri arasında yer alan bu koy, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmek için gerçekleştirdiği, gemileri Haliç’e indirme planın bu koydan başlaması ve fetih sonrasında da birçok Osmanlı padişahının konakladığı, etkinlikler düzenlediği bir alan olarak önemini tarih boyunca devam ettirmiştir. Takriben 16.yy.’dan itibaren yerleşilmeye başlanan bu alanın 19.yy.’a gelene kadar İstanbul’un en ihtişamlı saraylarından birine dönüştürüldüğü ve bu işi saray mimarı olan hassa mimarlarından Garabet Amira Balyan’a devredildiği bilinmektedir. Saray bugün ki halini almadan önce bir hasbahçe etrafında çeşitli köşklerin inşa edildiği ama bundan da önce I. Ahmet ve II. Osman’ın bu alana adını verecek olan deniz kıyısının doldurularak geniş bir kıyı şeridi elde edildi. Dolmabahçe Saray’ı adını bu tarihi geçmişinden alarak, önceleri küçük kasırlar, harem bölümü, tersane, Kavak Sarayları, Valide Sultan Dairesi gibi birbirinden bağımsız birimlerden oluşurken 1775 yılında çıkan bir yangında kısmen harap olması ve ardından III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde tamir ve eklemeler ile yenilenme çalışmaları, en sonunda bugünkü saraya bizi ulaştıran Sultan Abdülmecid’in bu alanı tamamen temizleyerek 1842/56 yıllarında planlı bir şekilde yeniden inşa edilmesi suretiyle oluştu. Sultan Abdülmecid’den önce bu sahil sarayı daimi bir ikametgah yeri olarak gören ilk padişah II. Mahmut olup bu amaçla yanan birimleri tamir ettirerek ve bazı eklemeler ile yenileyerek o güne kadar sayfiye yeri olan sarayın ihtiyaçlara cevap verecek bir konuma getirmiştir. Devletin yeni idari binası olan Dolmabahçe Sarayı, Topkapı Sarayı’ndan bağlarını koparak batılılaşma yolunda toplumu biçimlendiren bir padişahın ışığında yeni bir anlam kazanmıştır. Zira II. Mahmut’un yenilikçi, Batı terbiyesi görmüş bir padişah olması, oğlu Abdülmecid’in tahta geçtikten hemen sonra Avrupa saraylarına benzer bir tarzda plan ve dekor oluşturması normal karşılanmış; sadece kendi tebaasına değil Avrupa’ya da gücünü göstermek istemiştir. Bilindiği üzere kabul edilen sanat ve mimari tarzı kişi ve topluluk yaşayışına direkt tesir etmektedir. Bu bağlamda barok tarzı mimarinin Osmanlı yaşayışına tesir ettiğini söylemek de mümkündür. 1. Dolmabahçe Sarayına Dair İstanbul’da 18.yy.’da başlayan devasa yapı projeleri Dolmabahçe Sarayı ile noktalanmış olup; saray 110.000 metrekarelik bir alan kaplamaktadır. Sarayın ana birimlerini oluşturan Mabeyn, Muayede Salonu, Harem ve Veliaht Daireleri’nden başka Dolmabahçe Camii, tiyatro, saat kulesi, serasker dairesi gibi yapılar ve bunların arkasına düşen sarayı L biçiminde genişleten kısmında Kuşluk, Camlı Köşk, Hareket Köşkleri, Matbah-ı Amire gibi birçok yapı ve kayıklar için de bir liman yer almaktaydı. Dolmabahçe Sarayı’nın tarihsel süreçteki konumunu düşününce gerek kavram, gerek üslup ve boyut olarak gelenekle ilgisi olmayan dikkat çekici bir saray olarak karşımıza çıkmaktadır. II. Abdülhamid saltanatı boyunca burayı kullanmadı, dolayısıyla bu süreçte ciddi bir bakımdan geçmedi ve ne yazık ki doğal afetlerden dolayı tahrip oldu. Deprem, yangın, yanlış şehircilik planlaması yüzünden tiyatro, kayıkhane ve serasker daireleri tümüyle, Istabl-ı Amire ve Matbah-ı Amire gibi birimlerin ise kısmen ortadan kalkmasına neden oldu. Dolmabahçe Sarayı inşa edildiği tarihten Halife Abdülmecid’in buradan ayrıldığı tarihe kadar tam 68 yıl içinde sadece 35 yıl kullanılmış olup 6 padişahla son halife Abdülmecid’in burada oturduğu bilinmektedir. Cumhuriyetin ilanından sonra ise ‘milli saraylar’ kapsamına alındı ve bu tarihten sonra cumhurbaşkanının yazlık çalışma ve yabancı devlet adamlarını karşılama yeri olarak kullanıldı. Atatürk’ün başkanlık ettiği I. Dil ve Tarih Kurultayı bu sarayda gerçekleşti. 1984 yılında alınan bir kararla müze içinde müze örneklerinden birini oluşturan bir saray olarak düzenlendi. 2. Sergi Salonları 1984 yılında gerçekleştirilen bir sempozyumda sarayın müzeye dönüştürülmesi kararının ardından sarayın Mabeyn, Harem gibi birimlerinde geçici sergiler düzenlenirken bazı birimlerinde kalıcı sergiler oluşturulmuştur. Dolmabahçe Sarayı’nın bu farklı birimlerinde düzenlenen sergilerle halk tarih ile buluşturuldu ve toplum tarihiyle tekrardan bağ kurma fırsatı yakaladı. Sultan Mehmet Reşad dönemine ait Camlı Köşk ve bu köşkü saraya bağlayan koridor daimi bir serginin düzenlendiği bir sanat merkezi haline getirildi. Bu koridorun alt katı da kuş resmi ve fotoğraflarından oluşan bir galeriye dönüştürüldü. Yine II. Abdülhamid dönemine ait olan Hareket Köşkleri de birer sergi mekanı olarak karşımıza çıkmaktadır. 3. Saray Girişleri Toplamda Selamlık, Muayede Salonu ve Harem olmak üzere üç ana bölümden oluşan yapının karadan ve denizden olmak üzere pek çok girişi vardır. Bu kapıların en önemlileri Selçuklu Devleti’nin anıtsal taç kapı formunun yeni bir yorumu olarak okunan Saltanat ve Hazine kapılarıdır. Bu kapılar karadan girişi sağlayarak, Saltanat Kapısı Muayede Salon’una, Hazine Kapısı ise Mabeyn-i Hümayun’a girişi sağlar. Deniz tarafında ise büyük rıhtım üzerinde Muayede Salonu’nun merdivenlerine açılan kapı en önemli olanıdır. Rıhtım boyunca sıralanan diğer dört yalı kapısı ise daha küçük tutulmuş olup demir parmaklıklar ile çevrelenmiştir. Genel olarak bakıldığında belli bir üslup birlikteliği görülmemekle birlikte tek açıklıklı bir zafer takı niteliğinde kapılar abartılı ve gösterişli motiflerle bezelidir. 4. Mabeyn Salonu, Kırmızı Salon ve Zülvecheyn Salonu Sarayın dışarıya doğrudan bağlantısını sağladığı gibi saraya girildikten sonra ilk karşılaşılan salon Mabeyn, diğer adıyla Selamlıktır. Kareye yakın bir plana sahip olan oda içeriden kubbe dışarıdan ise çatıyla örtülü olup geleneksel bayramlaşma törenlerinin düzenlendiği yer olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu salonun ortasında ‘Kristal Merdiven’ adıyla anılan gösterişli bir merdiven vardır ve birinciyle ikinci katı birbirine bağladığı gibi bir merkez de oluşturmaktadır. Zira salon ve odalar bu merdivenin çevresine göre ayarlanmıştır. Üst katta dekorlarında kullanılan kırmızı renginden dolayı Kırmızı oda olarak anılan bu salonda padişahlar yabancı elçilerle görüşürlerdi. Devletin ihtişamını yansıtabilmek için oldukça gösterişli bir düzenlemeye sahip olan salon, sarayın en gözde odalarından biridir. Sarayın çok amaçlı kullanılan ve iki cepheli anlamına gelen Zülvecheyn Salonu ise, sarayın hem resmi hem de özel işlerinin yürütüldüğü bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Ramazan aylarında saray halkının cemaatle namaz kıldığı bu oda, harem ve selamlık bölümlerini birbirinden ayırmaktadır. 5. Harem ve Diğer Birimler Şüphesiz sarayın en önemli birimlerinden birini Harem bölümü oluşturmaktadır. Zira bu bölüm dışarıdan olağanüstü yüksek duvarlar ile ayrılmış olup planı ise karmaşıktır. Beş büyük salonu olan bu bölümde Mavi Salon, padişahın harem halkıyla bayramlaştığı yer, Pembe Salon ise harem halkının günlük muhabbetlerini sürdürdüğü yer olarak bilinmektedir. Mabeyn (Selamlık) Salon’unu 300 metrelik bir koridorla hareme bağlayan bu yol üzerinde altı kapı olup, deniz tarafından ilk karşılaşılan oda Valide Sultan’ın kabul odası; ondan sonraki oda ise Valide Sultan’ın yatak odası olarak bilinir. Cumhuriyet’in ilanından sonra İstanbul’a geldikçe burada kalan Mustafa Kemal Atatürk’ün çalışma ve yatak odası ise bu iki odanın ardında yer almaktadır. Sarayın diğer önemli birimlerinden Hünkâr Hamamı, sarayın gösterişli süslemelerinden eksik kalmayacak bir düzenlemeye sahip olup duvarların tamamı işlenmiş zemini ise Marmara mermeriyle kaplanmıştır. Mecid Efendi Kitaplığı ise son Osmanlı halifesi Abdülmecid Efendi tarafından oluşturulmuş olup Türkçe ve yabancı dillerden zenginleştirilerek oldukça değerli kitaplara sahiptir. Veliaht Dairesi, Hareket Köşkleri, Mefruşat ve Muhafızlar Dairesi, ahırlar, tiyatro, ambarlar, fırınlar, un fabrikası, kışlalar, eczaneler sarayın diğer birimleri arasında sayılabilir. 6. Sarayın Süslemelerine Dair Paris opera binasının dekoratörü Ch. Sechan tarafından yapılan saray içi süslemeleri, 18. yüzyılda başlayan Batı etkilerinin tipik bir örneğini oluşturmaktadır. İç ve dış süslemeleri birbirinden bağımsız özellikler gösteren sarayın kapıları barok üslubu taşırken, iç süslemeleri Neo-Klasik üslup barındırmaktadır. Sarayın Mabeyn (Selamlık) Salon’u neo-klasik bir düzenleme içinde antik motifler, bordürler, pano ve üçgen alınlıklarla sıralanmış olup süslemelerin mimariyle bir bütünlük oluşturması göz önünde bulundurulmuştur. Muayede Salon’u daha farklı özellikle daha yoğun bir süslemeyle karşımıza çıkmakta; bu da süslemenin farklı biri tarafından düzenlendiğini düşündürmektedir. Salonun deniz cephesinde neo-klasik anlayışın varlığı pencere alınlıklarında ve süslemelerinde kendini göstermektedir. Sarayın en gösterişli odalarından biri olarak anılan Kırmızı Salon’un tavanı kaset tavan olarak düzenlenmiştir. Tavan kornişlerinden tutup işçiliğine kadar barok etkiler gösteren bu salon kesinlikle padişahın ve çevresinin Batı modasını yakinen takip ettiğini göstermektedir. Bu salonda kullanılan kristal avize İngiltere’den getirtildiği gibi sarayın genelinde gördüğümüz bu özenli durum için sarayın içinde kullanılan tüm mobilyalar ve avizeler Avrupa atölyelerinden ve fabrikalarından çıkmadır. Sarayın dış cephelerindeki eklektik süsleme anlayışının bir uzantısı olarak Osmanlı Devleti’nin geleneksel kalem işi ve bazı kesimlerde duvar resmi niteliğinde manzara ve natürmortlara da yer verildiği görülmektedir. Süslemede horasan sıva veya alçı üzerine boya uygulandığı bilinmekle birlikte alçı kabartma üzerine altın yaldız boyama da uygulanmıştır. 7. Piyanolar Dolmabahçe Sarayı’nın görkemini daha da perçinleyen on iki piyano, sarayın farklı odalarına yerleştirilmiştir. Bu piyanolar Milli Saraylar Rehberi Osman Nihat Bişgin’den edindiğimiz bilgiye göre Batı’nın sadece sanatsal üslubunu değil, müziğini de aldığımızı göstermektedir. Tanzimat döneminin bütün özelliklerini yansıtarak saray içinde vücut bulan bu piyanolar, yaklaşık olarak 1856 yılından sonra saraya getirilmiştir. Osmanlı tarihi açısından belki de en önemli husus ise burada başlamaktadır; Osmanlı kadınlarının aldıkları piyano dersleri onları bu piyanoların başına oturtmuş ve bu on iki piyanonun da sürekli kullanılmasını sağlamıştır. Hiçbirinin atıl olmadığı bu piyanolar Hertz, Pleyel, Gaveau ve Erard gibi markalardan oluşmaktadır. Mimari üslup olarak diğer saraylardan ayrılarak daha çok Batı tarzı barok mimari esintilerinin gözlemlendiği Dolmabahçe Sarayı, Osmanlı Devleti’nin gerek mimari gerekse de sanatsal diğer alanlarda yüzünü Batı medeniyetine döndüğünü göstermektedir. Mimari ve sanat insan yaşayışını ve algısını direkt etkileyen iki önemli unsur olduğundan, Dolmabahçe Sarayı, bir saray olma özelliğinden çok Osmanlı hanedanına yeni bir yaşam tarzı sunması yönüyle önemlidir. 8. Saray Planı Dolmabahçe Sarayı’nın genel tasarımı Hassa Mimarları Ocağı’nda yetişmiş Garabet Balyan’a ait olup çeşitli birimlerde Nikogos Balyan’ın etkileri okunmaktadır. Saray deniz kıyısından dikilen ahşap direklere oturtulan platformlar üzerine uygulanan taş temeller üzerinde yükselmektedir. Bu yüksek duvarlar için dıştan taş malzeme kullanılmış iç taraftan ise tuğla malzeme ile örülmüştür. Görkemli Muayede Salonu’nun beş buçuk tonluk avizesini taşıması için çatıdan destekleyici bir strüktür vardır ve çatı kurşun ile kaplanmıştır.

6

dk.

Osmanlı'da Tılsımlı Gömlek Geleneği

14 Nisan 2022

Osmanlı'da Tılsımlı Gömlek Geleneği

Türk kültüründeki örneklerini ilk olarak Dede Korkut hikâyelerinde ‘’kurşun geçirmeyen, kılıç kesmeyen, mutluluk getiren’’ gibi ifadelerle gördüğümüz tılsımlı gömlekler, Türk tarihinin çeşitli dönemlerinde kullanıldığı gibi farklı kültür ve inanç yapılarında da bulunduğu görülmüştür. Giyen kişiyi her türlü kötülükten koruduğuna, savaşta giyenin galip kıldığına inanıldığı için çoğunlukla hükümdarlar, komutanlar, yöneticiler ve din adamları tarafından tercih edilmiştir. İslamiyet’in kabulünden önceki Şaman geleneklerine bağlı olan Türklerin uğur getirdiğine inandığı tılsım sembolleri, İslamiyet’in kabulüyle birlikte üzerinde ayetlerin yazdığı gömlekler şekline dönüştü. En erken örneklerine Hititlerde rastladığımız bu gömlekler, İslamiyet öncesi Türklerden, Selçuklu Devleti’ne, oradan ise Osmanlı Devleti’ne kadar olan süreçli farklılaşarak günümüze ulaştı. Tılsımlı gömlekler özellikle Osmanlı padişahları tarafından sıklıkla giyildi. Bununla birlikte padişahların cülus törenlerinde, harp ilanlarında, ordunun hareketlerinde, yani önemli olaylarda müneccim başlarından uğurlu günlerin tespit edilmesi istenmiş ve ona göre hareket edilmiştir. Bu gömlekler üzerine müneccimlerin belirlediği eşref saatinde yazılmaya başlanır, tezhip ustaları tarafından bezemeleri yapılırdı. Özellikle ayetlere yer verilen bu gömleklerde Kuran-ı Kerim’in 55 süresi geçmektedir. Onlar; Fatiha, Bakara, Ali-İmran, Nisa, Maide, A’raf, Enfal, Tevbe, Yunus, Yusuf, İbrahim, En’am, Hicr, İsra, Kehf, Meryem, Taha, Kasas, Ahzab, Yasin, Sad gibi ayetler olup bunlar dışında Ayete’l Kürsi muhakkak bulunmaktadır. Ayrıca sure başlarında açıklanamayan harfler, Esma-i Hüsna, dört meleğin adı, nübüvvet mührü, Hz.Ali’nin Zülfikar kılıcı ve Mühr-i Süleyman ve çeşitli bitkisel motiflere rastlanılır. 1. Aziz Mahmut Hüdai’ye ait gömlek Topkapı Sarayı, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, İstanbul Vakıf Hat Sanatları Müzesi başta olmak üzere çeşitli müze ve koleksiyonlara dağıtılan bu tılsımlı gömlekler; türbe, dergâh, askeri ve kent müzelerinde de karşımıza çıkmaktadır. Aziz Mahmut Hüdai’ye ait olan bu tılsımlı gömlek örneği, şu an Aziz Mahmut Hüdai Türbesi’nde bulunmaktadır. Bu tür gömleklerin sergilendiği müze türlerine göre hangi vasıfta kişilere ait olduklarını söylemek mümkün. Şehir müzelerinde sergilenen gömlekler halktan kişilere, askeri müzede sergilenen gömlekler komutanlara, türbede sergilenen gömlekler ise din adamlarına ait olduğu bilinmektedir. 2. Cem Sultan’a ait 13/1404 envanter numaralı gömlek Topkapı Sarayı, Padişah Elbiseleri Koleksiyonunda bulunan 87 adet gömlekten çok azının kime ait oldukları bilinmektedir. Onlardan biri de Cem Sultan’a ait olan bu gömlektir ve üzerinde yer alan Farsça kitabesinden 3 yılda tamamlandığı öğrenilmektedir. 127 cm boyunda olan bu gömlek üzerinde Nasr, İhlas, Felak, Âl-i İmran, İbrahim, Şura, Maide, A’raf, Tevbe, Feth, Saf, Kamer sureleri, Esma-i Hüsna, ha-mim ayn-sin-kaf ve çeşitli rakamsal şifromenler ve Allah’ın sıfatları yer almaktadır. 3. II. Selim’e ait Topkapı Sarayı'ında bulunan 13/1133 envanter numaralı gömlek Kitabeli gömleklerden bir diğeri de Sultan II. Selim’e ait olan bu gömlektir. Şehzadelik döneminde ağırbaşlı ve sade olarak tasarlanan bu gömlek 1564/65 yıllarına tarihlenir. Derviş Ahmet tarafından yapılan gömleğin üzerinde Ayete’l Kürsi ve İnşirah sureleri yazılmış olup, kitabesi arkasında yer almaktadır. Yakanın altında üçgen içindeki ibareden kime ait olduğu anlaşılmıştır. 4. Milli Saraylar Tekstil Koleksiyonu Milli saraylar içinde tek örnek olan 28 Kasım 1890 tarihli gömlek, en son tarihli gömlek olma özelliği taşımakta olup envanter numarası 38/671’dir. Gömleğin üzerinde yer alan yazılar Nakşibendi Şeyhi Hamdi Efendi tarafından yazılmış; yazanı belli tılsımlı gömlekler arasında olması açısından da önem kazanmıştır. Söz konusu tarihte II. Abdülhamid’in tahtta olması ve dua beyitleri arasında ‘’Dünya durdukça gömleğin sahibinin korunması’’ dizesinin yer alması ancak padişahlara atfedilecek bir dua olması nedeniyle gömleğin sahibinin II. Abdülhamid olduğu sanılmaktadır. 5. İstanbul Vakıf Hat Sanatları Müzesi İstanbul Vakıf Hat Sanatları Müzesi’nde 1743 ve 1741 envanter numaralı 2 gömlek bulunmaktadır. Pamuklu bir kumaş üzerine işlenmiş bu çok ince yazıların bozulmadan bugüne gelmesinin birkaç nedeni vardır. Öncelikle yazılar yazılmadan önce kumaşın yüzeyi aharlanır, sonra kesilir ve ardından usta terziler tarafından birleştirilir. Gömlekler tamamlandıktan sonra bozulmaması için yıkanmaz hatta birçok tılsımlı gömleğin giyilmeden günümüze ulaştığı bilinmektedir. İstanbul Vakıf Hat Sanatları Müzesi’nde bulunan tılsımlı gömleklerde diğer örneklerde olduğu gibi üzerinde ayetlerin, duaların, şifromen rakamların yazılı olmasının dışında Hz.Ali’nin Zülfikar kılıcının da işlendiği görülmektedir. 6. III. Mehmet’e ait gömlek 1595 yılına tarihlenen bu gömleğin üzerinde besmele, nasrun minallahi ve fethün karibün başta olmak üzere bir çok yazı ve motif işlenmiştir. En sık kullanılan renkler siyah, kırmızı, mavi, yeşil, altın ve gümüş yaldızdır. Gömlekler üzerinde yer alan yazı ve motifler dışında farklı sembolik anlamlar da taşır. Renklerin kullanımı buna örnek verilebilir. Mavi sihir gücü olan bir renk olarak kabul edilir. Gömleklerin kumaşı genellikle beyaz renk olarak tercih edilir; yıkanamadığından günümüze giyilmemiş olarak gelenleri dahi korundukları yerde lekelenmiştir. 7. Tılsımlı gömlek kumaş örneği Büyük bir özenle hazırlanan ve gücüne inanılan bu tılsımlı gömleklerin kumaşı da en az gömleğin kendisi kadar gizemlidir. Büyük bir estetik ruhla hazırlanan kumaşlar Denizli’den saraya getirtilmektedir. Kumaşlar beyaz pamuktan dokunduğu gibi lacivert renkte de olabilmektedir. Kumaşların üzerinde bitkisel motiflerin işlendiği görülmektedir. Örneğin gömlek üzerine işlenen servi ağacı sonsuzluğu ifade etmekte ve giyene uzun ömürler verdiği düşünülmektedir. 16. yüzyıl ortalarında karanfil, sümbül gibi çiçekler demet halinde karşımıza çıkmaktadır. 8. Tılsımlı gömlek örneği Osmanlı Devleti’nde ilmiye sınıfına mensup ve astroloji ile ilgilenen çok sayıda müneccim vardı ki, onlar içinde en önemlisi şüphesiz Şerefeddin Musa’dır. Davetname adlı kitabı 6 bölümden oluşur ve tılsımı hazırlayan din adamlarının el kitabı niteliğindedir. Osmanlı Devlet’inde görev alan diğer önemli müneccimler ise Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Hüseyin Efendi’dir. İbrahim Hakkı Efendi tarafından yazılan Marifetname adlı eser, dönem içinde öne çıkan psikolojik çalışmalar arasında yer alır. Hüseyin Efendi’nin ise bulunduğu tahminlerin olumlu sonuçlanmasıyla önemli işler başarmış ve büyük ganimetlerin kazanılmasına vesile olmuştur.

4

dk.

Mimar Sinan'ın Yaptığı Birbirinden Önemli 7 Cami

19 Nisan 2022

Mimar Sinan'ın Yaptığı Birbirinden Önemli 7 Cami

Osmanlı mimarisinin zirve noktası; Koca Sinan. Yaşadığı dönemden günümüze yaptığı eserlerle ışık tutan, muazzam mimari dehası sayesinde günümüzde dahi adından söz ettiren ve yaşadığı dönem itibariyle yaptığı mimari hesapların halen daha çözümlenememesiyle tanınan Mimar Sinan, yaşadığı fani hayatı boyunca birbirinden değerli eserler verdi. Camiler, hamamlar, kervansaraylar, medreseler ve onlarca mimari çalışmanın altına imzasını attı. Biz de bu çalışmamızda Mimar Sinan’ın yaptığı mimari eserler arasından seçtiğimiz 7 önemli camiyi sizlere tanıtmaya çalışacağız. 1. Şehzade Camii Mimar Sinan’ın çıraklık eseri olarak anılan, çıraklık unvanına rağmen usta işi bir yapı olan Şehzade Camii, Kanuni Sultan Süleyman’ın Manisa sancağında valiyken vefat eden oğlu Mehmed adına yaptırdığı Şehzade Külliyesi içerisinde yer almaktadır. Mimar Sinan’ın tasarladığı ilk selatin külliye olan yapı, Beyazıt’tan Edirnekapı’ya giden cadde üzerindeki Şehzadebaşı diye anılan mevkide bulunmaktadır. 1543 yılının Haziran ayında yapımına başlanan külliyedeki caminin temeli 23 Mayıs 1544 yılında atıldı ve 1548 yılının Ağustos ayında ibadete açıldı. İki minaresi bulunan Şehzade Camii’nin her iki minaresinde iki tane şerefe bulunmaktadır. Osmanlı mimarisinin en etkili örneklerinden biri olan cami avlusunun ve klasik mimari usullerinin hazırlayıcısı olan minarelerin bütüne olan uyumu estetik açıdan oldukça doyurucudur. Mimari yapıların süslenmesinde oldukça önemli bir yere sahip olan çini işçiliğinin en nadide örneklerine rastlayabileceğiniz cami, içerisinde bulunan Şehzade Mehmet türbesindeki işlemeler taş işçiliğinin en güzel örneklerindendir. 2. Süleymaniye Camii Mimar Sinan’ın kalfalık eserim olarak adlandırdığı, 16. yüzyıla ait en büyük cami ve külliye olan Süleymaniye Camii’nin 13 Haziran 1550 yılında temeli atıldı ve 7 yılı aşkın bir çalışmanın ardından 15 Ekim 1557 yılında ibadete açıldı. Kanuni Sultan Süleyman’ın isteği üzerine inşa edilen bu görkemli yapı, ibadethane özelliğinin yanı sıra farklı yapı tiplerini bir arada planlayan geleneksel külliye kavramının ilk sırada gelen örneklerinden biridir. İstanbul’un Fatih ilçesinde Eminönü’nün hemen yukarısında inşa edilen cami, Mimar Sinan’ın mimari dehası ve zekâsı vesilesiyle dönemi itibariyle ileri mimari tekniklerle yapıldı ve defalarca büyük deprem geçirmesine rağmen hasarsız bir şekilde günümüze kadar ulaştı. Dört tane minareye on adet de şerefe sahip olan yapının etrafında toplamda 28 revak bulunmaktadır. Şekilsel olarak dikdörtgen bir şema üzerine kurulan bu avlunun orta bölümünde caminin şadırvanı bulunurken Kanuni Sultan Süleyman ile eşi Hürrem Sultan’ın bulunduğu bir hazire bulunmaktadır. Ayrıca Süleymaniye Camii’nin bahçesindeki eşsiz İstanbul manzarası yerli ve yabancı turistlere güzel bir İstanbul seyri sunuyor. 3. Selimiye Camii Sarı Selim lakabıyla anılan Osmanlı padişahı II. Selim’in tahta geçmesinin ardından yapılması planlanan Selimiye Camii, Mimar Sinan tarafından “ustalık eserim” olarak adlandırılmaktadır. 1568-1574 yılları arasında Edirne’de inşa edilen yapı için Osmanlı mimarisinin ulaştığı en üst düzeyi temsil ettiğini söylesek yersiz olmaz. Bu önemli mimari eser 130 × 190 m. ölçüsünde düzgün dikdörtgen biçimindeki avlunun ortasında birkaç basamakla yükseltilmiş bir zemin üzerinde yer almaktadır. Kuzeyde bulunan revaklı avlu ile harim bölümü yaklaşık aynı büyüklükte dikdörtgen alanlara oturmaktadır. Külliye içerisinde yer alan cami sekiz destekli merkezi kubbe plan şemasıyla inşa edildi. Merkezi kubbenin etrafında bulunan sekiz ağırlık kulesi, ağırlığı hafifletirken kubbe eteğindeki eksedralar ve kemerli pencereler de kubbede statik görev üstlenir. Harim kısmı sivri kemerlerle ayrılmış galeri şeklindedir. Bu mimari yapının bir diğer önemli özelliği ise iç mekânın bütünlüğü mimari açıdan eşsiz olup dünya sanat tarihine geçmiştir. Oldukça süslü bir mihraba sahip olan cami çinilerle kaplıdır. Dört köşesinde bulunan minareler cepheleri nişler ile hareketlendirilmiş çokgen bir kaide üzerinde yükselir. Türk-İslam kültürünün yansıdığı bu eşsiz yapı, tarih meraklılarını, mimari tutkunları ve ibadet etmek isteyenleri bekliyor. 4. Üsküdar Mihrimah Sultan Camii Osmanlı sarayının önemli hanımlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan adına yaptırılan Mihrimah Sultan Camii Üsküdar İskele Meydanı civarında bulunmaktadır. Mimar Sinan’ın mimarbaşı olduktan sonra Şehzade Külliyesi ile eş zamanlı yaptığı yapının yapımına 1540’ların ilk yıllarında başlandı ve külliye kitabesine göre 1547 yılında tamamlandı. Yapı mimarisinin Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a dair yoğun duygularını yansıtan bir aşk öyküsü taşıdığı da rivayet edilir. Camiye ait teknik özelliklere değinecek olursak yapının kubbesi on metre çapındadır. Tek şerefeli iki minaresi, mukarnaslı mihrabı ve mermerden yapılan minberi klasik mimarinin en güçlü biçimlerini yansıtır. Caminin avlusuna gelince, çağdaş camilere bakıldığında daha küçük bir avluya sahip olduğu söylenebilir. Yapıya iskele tarafından bakıldığında ise konmuş bir kartal siluetini andırmaktadır. Şadırvan tarafı avlunun bir kısmı son cemaat yerine ilave edilerek denizden gelecek rüzgâra karşı korunmalı şekilde yapılmıştır. Kolay ulaşımı ve güzel manzarası, sık sık ziyaret edilmesine vesile olmaktadır. 5. Kılıç Ali Paşa Camii Mimar Sinan’ın Türk mimari tarihine bir değer olarak kazandırdığı bir diğer eser ise Kılıç Ali Paşa Camii’dir. İstanbul’un güzide semtlerinden Tophane’de 16. yüzyılda denizin doldurulması sonucu elde edilen zemin üzerine inşa edilen ve yüzlerce yıllık mazisiyle dünya kültür mirasının nadide yapılarından biri olan Kılıç Ali Paşa Camii ve Külliyesi, 1580 yılında tamamlandığı düşünülmektedir. Yapının Ayasofya ile benzerliğinden dolayı aralarında sürekli olarak bağ kuruldu. Bu mimari benzerliği destekleyen en önemli unsur ise yapının iki yanında da bulunan birer çift destek payandasıdır. Burada Sinan, iyi incelediği Ayasofya’nın planı ile üst yapısının gerek estetik gerek statik bakımdan kusursuz olarak değişik bir mimari anlayışla yorumladığı görülmektedir. Bu yönüyle bakıldığında Kılıç Ali Paşa sıradan taklit bir yapı olmaktan öte Ayasofya mimarisinin geliştirilmiş ve statik açıdan çok daha güvenli bir modelidir denilebilir. 6. Rüstem Paşa Camii-Tekirdağ Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’ın eşi Rüstem Paşa tarafından 16. yüzyılda Mimar Sinan’a yaptırılan Rüstem Paşa Camii, yüzyıllardır ayakta duran ve Osmanlı mimarisinin canlı bir örneği olarak tarihe meydan okuyan önemli bir yapıdır. Tekirdağ’da bulunan yapı, medrese, hamam ve bedestenin bulunduğu külliyenin içerisinde yer almaktadır. Dikdörtgen bir plan üzerine inşa edilen tarihi yapı, kubbe eteklerine kadar Osmanlı motiflerinin yer aldığı çinilerle kaplıdır ve lale motifli bu çiniler Osmanlı çini sanatının en önemli örneklerindendir. Asırlık ömrünün en kapsamlı restorasyonunu 1800’lü yıllarda Abdülmecid zamanında geçiren Rüstem Paşa Camii’nin kubbe yapısının Mimar Sinan’ın ustalık eseri olduğu net bir şekilde ortadadır. 7. Sokollu Mehmet Paşa(Azapkapı) Camii Osmanlı tarihinin en önemli sadrazamları arasında yer alan Sokullu Mehmed Paşa tarafından usta mimar Koca Sinan’a yaptırılan Sokullu Mehmed Paşa Camii, Beyoğlu ile Tarihi Yarımada’yı birleştiren Unkapanı Atatürk Köprüsü’nün Galata ayağının hemen dibindeki Azapkapı semtinde bulunmaktadır. Osmanlı’dan günümüze kalan önemli yapılar arasında yer alan Sokullu Mehmed Paşa Camii, ne yazık ki doğal afetlerden ve tarihi yapılara olan ilgisizlikten otuz yıldan fazla harabe halinde kaldığından zengin süslemelerinin bir kısmını yitirdi. Ancak günümüzdeki hali de geçmişten günümüze önemli bir mimari mirasın devrini sunmaktadır. Yapılış itibariyle benzeri birçok yapıdan mimari yönüyle ayıran yapının en önemli farklılığı minaresinin yerleştiriliş şeklidir. Son cemaat yerinin kuzey tarafında yükselen bir mekândan, sivri kemerli ve yüksek bir köprüye oturan kapalı bir geçitten minare kürsüsüne geçilir. Sonradan yapılmış olması mümkün olmayan böyle bir mimari çözüme neden başvurulduğu halen daha anlaşılamamaktadır.

4

dk.

10 Maddede Türk Futbol Tarihinin En Önemli 10 Numaraları

17 Nisan 2022

10 Maddede Türk Futbol Tarihinin En Önemli 10 Numaraları

Dünya futbol tarihine adını yazdırmış en yetenekli futbolcuların oynadıkları mevkilere baktığımızda birçoğunun on numara diye tabir edilen mevkide oynadığını görürüz. Topun orta saha ile rakip kale arasındaki bağlantının sağlanması yetenek, görsel değer ve üst düzey bir zeka ister. Bu nedenle de bu bölgenin oyuncuları kendilerini diğer mevki oyuncularından sıyırarak farklı bir konuma getirir. Bu yazımızda da Türk futbol tarihinin görmüş olduğu en önemli yerli ve yabancı 10 numaralı futbolcuları tanıtmaya çalışacağız. 1. Hakkı Yeten Hakkı Yeten, namı değer “Baba Hakkı”. Beşiktaş’ın efsanevi futbolcusu ve 18. Başkanı. Dile kolay tam 17 yıl boyunca gönül verdiği Beşiktaş forması giydi Baba Hakkı. Bu sürenin de tamamına yakınında kaptanlı pazu bandını göğsünü gere gere taşıdı. Otoriter kişiliğiyle birleşen disiplinli yapısı saha içerisinde ve dışında arkadaşları takım arkadaşları tarafından kabul gördü, bu nedenle de “Baba” lakabına layık görüldü. 1931-1948 yılları arasında siyah beyazlı formayı terleten Baba Hakkı, bu süre zarfında çıktığı 439 maçta 382 gol kaydetti, Fenerbahçe ve Galatasaray’a 30’ar gol atarak kırılması zor bir istatistiğe imza attı. 38 yaşındayken İnönü’de çıktığı bir maçta taraftarın ıslıklı protestosu ile karşılaştı. Ertesi gün ‘Bana bu formayı taraftar giydirdi. Şimdi onlar isteyince de çıkarırım.’ diyerek futbolu bıraktı. 2. Lefter Küçükandonyadis Türk futbolunun sönmeyen yıldızı, sarı lacivertli forma aşığı efsane futbolcu Lefter Küçükandonyadis (nüfus cüzdanındaki adıyla Eleftherios) birçok otorite tarafından Türk futbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi futbolcularından kabul edilmektedir. Rum bir balıkçı babanın ve Türk bir annenin evladı olan Lefter, Fenerbahçe formasıyla büyük başarılara imza attı. Türk milli takımı formasıyla 50 maçı aşan ilk futbolcu oldu. Lefter, Fenerbahçe formasıyla çıktığı 615 lig maçında ise 423 gol kaydetti. 1954 Dünya Kupası’nda da yer alan Türk milli takımının formasını giyen Lefter, bu turnuvada 2 gol atma başarısı gösterdi. Taraftarın ona yazdığı“ Yazdı kalem doldu defter bu alemde Kral Lefter” sözleriyle özdeşleşti. 3. Metin Oktay Galatasaray’ın sembol isimlerinden, “Taçsız Kral” lakaplı Metin Oktay, gerek futbolculuğuyla gerek efendi kişiliğiyle taraflı tarafsız bütün futbolseverlerin gönlünde taht kuran önemli bir futbolcuydu. Galatarasay’a ve Türk futboluna kattığı değerle ve yaşadığı çok sayıda gol krallığıyla Türk futbol tarihine adını altın harflerle yazdıran efsane topçu, bugün Galatasaray’da oynayan yerli ya da yabancı futbolcuların örnek aldığı bir idol konumunda. 4. Can Bartu Can Bartu için Türk spor tarihinin en farklı sporcusu olduğunu iddia etmek abartılı bir söz olmayacaktır. Fenerbahçe’nin hem futbol hem de basketbol takımlarında başarıya forma giyen efsanevi futbolcu bir gün içerisinde Galatasaray’a karşı düzenlenen basket maçında 23 sayı futbol maçında ise 1 gol atarak spor tarihinde görülme ihtimali çok düşük sıra dışı bir olaya imza attı. Metin Oktay'ın jübilesinde formaları değiştirerek karşı takımlarda bir süre maça devam etmeleri ise iki futbol adamının da centilmenliğine dair önemli bir kare olarak hafızalara kazındı. 5. Sergen Yalçın Yakın geçmişteki Türk futbolunun en etkili sol ayaklarından olan Sergen Yalçın, Türk futbol tarihinin en yetenekli futbolcuları arasındadır. Her ne kadar Beşiktaş ile özdeşleşmiş olsa da dört büyük olarak adlandırdığımız; Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor’un formasını terleterek ortak bir değer olarak bizlere futbol resitali sundu. Özel hayatındaki çalkantılar ve disiplinsiz tavırları ise Avrupa’nın en iyi takımlarında futbol oynayabilmesinin önünü kesti. 6. Jay Jay Okocha Yalnızca 2 sezon Fenerbahçe forması giyerek unutulmazlar arasına giren ve satış bedelinden dolayı uzun süre Türkiye’den Avrupa’ya satılan en pahalı futbolcu (18 milyon dolar) unvanını elinde bulunduran Nijeryalı futbolcu, duran toplardaki ustalığı ve forvetleri kaleciyle baş başa bırakan enfes ara paslarıyla ünlüydü. 7. Gheorghe Hagi Gheorghe Hagi’yi uzun uzun anlatmaya gerek yok. Galatasaray’ın ve Türk futbolunun gördüğü gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından biri. Galatasaray’ın elde ettiği dört yıl üst üste şampiyonluk, UEFA kupası ve Süper Kupa gibi başarıların saha içerisindeki lideri olan Hagi Galatarasay ile birlikte doruklara tırmandı. Ancak ne yazık ki Rumen futbolcu, yeşil sahalarda gösterdiği performansı iki defa geçtiği Galatarasay’ın teknik direktörlük koltuğunda sergileyemedi. 8. Alex de Souza Oyun zekası, skora katkısı ve attığı gollerle Fenerbahçe ve Türk futbolunun tartışmasız en önemli futbolcuları arasında yer alan Alex De Souza 8 yıllık Türkiye macerasında taraflı tarafsız herkesin beğenisini kazanan önemli bir değer olarak karşımıza çıkmakta. 20 numarayla başladığı Fenerbahçe kariyerinde daha sonra 10 numaralı formayı sırtlayan süper solağın sergilediği enfes futbol heykelinin dikilmesini de beraberinde getirdi. Ancak ne yazık ki Alex De Souza’nın Fenerbahçe yönetimi tarafından gönderiliş şekli kamu vicdanında derin izler bıraktı. 9. Wesley Sneijder Ligimize gelen en kariyerli futbolcular arasında yer alan Hollandalı 10 numara, Galatasaray formasını terlettiği süreçte attığı kritik goller ve ortaya koyduğu futbolla futbolseverlerin beğenisini kazandı. Duran toplardaki ustalığı ve mesafe tanımaksızın kaleye yolladığı bazuka diye tabir edeceğimiz vuruşları, adeta rakip kalecilerin korkulu rüyasıydı. Son sezonunda gösterdiği başarılı performansa rağmen takımdan gönderilmesi ise Galatasaraylı taraftarlar arasında ciddi tartışmalara ve mevcut yönetimin eleştirilmesine neden oldu. 10. Mesut Özil Türkiye Süper Ligi'ne gelen belki de en kariyerli 10 numara olan Mesut Özil zaman zaman sakatlıklar yaşamış olsa da klasını hala koruyor. Almanya milli takımı ile dünya kupasını kazanma başarısı gösteren yıldız oyuncu Real Madrid ve Arsenal gibi dünya devi takımlarda kupalar kazandı. Fenerbahçe'deki hedefi de kupalar kazanmak olan yıldız oyuncu şu ana dek kupa sevinci yaşayamadı. Mesut Özil Fenerbahçe'yi golleri ve asistleri ile sırtlamaya devam ediyor.

3

dk.

Osmanlı Haberleşmesinde Uzun Mesafe Koşucuları: Peykler

15 Nisan 2022

Osmanlı Haberleşmesinde Uzun Mesafe Koşucuları: Peykler

Tarih boyunca havadislerin hızlı ve güvenli bir şekilde iletilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle iletişimin doğru sağlanabilmesi adına haber taşıma vasıtası olan at, güvercin, deve gibi hayvana dayalı sistemler yanında sembollere dayalı sistemler de kullanılırdı. Ancak iletişimin sağlanmasında güven unsuru oldukça önemlidir. Güven ve hız ihtiyacına aynı anda vakıf olabilmek için yeni bir alternatif gerekliydi. Osmanlı Devleti’nde hızlı ve güvenilir haberleşme ihtiyacını sağlayan grup ise hızlı koşuculardan oluşan ve Peyk diye adlandırılan koşucu birliklerdi. 1. Kimdir bu Peykler? Osmanlı Devleti’nde haber götüren kimseler ve yaya postacı sınıfı için kullanılan Peyk kelimesinin bir birim olarak hangi tarihte ortaya çıktığı kesin olarak bilinmemektedir. İlhanlı ve Selçuklular’dan Anadolu beyliklerine ve Osmanlı’ya geçmiş olabileceği düşünülen Peykler, Fatih Sultan Mehmed’in teşkilat kanunnamesinde pey adı verilen özel bir sınıftan söz edilmesi nedeniyle Osmanlı’da 15. yüzyılda ortaya çıktığına işaret eder. Padişahın genellikle hemen yanında bulunan Peykler, resmi haber ulaştırma ve istihbarat gibi görevleri icra ederlerdi. Özellikle padişahın emirlerini gerekli yerlere süratle götürme öncül vazifeleriydi. Osmanlı resmi haberleşmesinin önemli bir kolu olan Peyk Teşkilatı 3 Mayıs 1829 tarihinde işlevini yitirmesinden dolayı kaldırıldı. 2. Zorlu bir seçim sürecinden geçerlerdi Peyklerin yaptıkları işten dolayı fiziki özellikleri ilk bakışta akla iri ve güçlü oldukları şeklinde gelebilir. Ancak bunun aksine vücutça küçük ve zayıf görünen Peykler çevik yapılılar arasından seçilirdi. Bunun için de zorlu şartlara tabi tutulan kişiler arasında başarı gösterenler teşkilata dahil olurlardı. Seyyah Galland 1673 yılında Edirne’de gözlemlediği Peykler için , ‘’Benzer fiziksel yapıları ve yaşları ile seyri hoş bir manzara oluşturuyor, yürüyüşlerindeki ahenk ve emin adımlarla dikkat çekiyor’’ demiştir. 3. Kızgın kumlarda çıplak ayakla antrenman yaparlardı İtina ile seçilmiş Peyklerin eğitimi oldukça zor koşullar altında, en zor şartlara uygun hale getirilecek şekilde gerçekleştiriliyordu. Kızgın kumlarda değişik koşu biçimlerini içeren antrenmanlar yapıyorlardı. Bunun sonucu olarak ayak tabanları da neredeyse bir at nalı gibi sertleşip nasırlaşıyor ve hissiz bir tabaka oluşturuyordu. Yalın ayak koşular bu zorlu sürecin ürünü olarak gerçekleştiriliyordu. 4. Atlı posta birliklerinden daha hızlı ve dayanıklılardı İlk düşünüldüğünde bu tarz bir haberleşme ağının atlı bineklerle kurulmasının daha mantıklı olduğu fikri herkesin aklına gelebilir. Ancak, Peyklerin uzun mesafede atlı habercilere tercih edilmeleri de nedensiz değildir. Uzun süreli dayanıklılık söz konusu olduğunda, koşucuların atlara karşı üstünlüğü kaynaklarda sıkça geçmektedir. Düzenli antrenman yapmalarının yanı sıra dayanıklılıklarını güçlendire kendilerine has yöntemleri vardır. ( Bu yöntemlere 5. Fotoda değineceğiz) 5. İstanbul’dan Edirne’ye yaya bir şekilde bir gün bir gecede ulaşıyorlardı Osmanlı’da uzak yerlere acele haber götürmekle görevli Peykler, gece istirahati vermeden aralıksız koşabildikleri için, daha çabuk hedefe ulaşabiliyor ve daha güvenilir görülüyorlardı. Günlük performansları 25-30 fersah ( 1 fersah=5 km) olarak bilinen Peykler, İstanbul’dan Edirne’ye bir gün ve bir gecede ulaşabiliyorlardı. 6. Ritmik çıngıraklar ve delikli demir küreler performansı üst seviyeye çıkartıyor Koşu sürecini kapsayan tam günlük bir performans için antrenmanlar dışında kuşkusuz takviye yardımlara ihtiyaç vardı. Bunlardan biri, kemerlerine ve daha çok dizlerine bağladıkları hoş sesli çıngıraklardı. Osmanlı Peyklerindeki çıngırakların sesi bir padişah habercisinin gelmekte olduğunu, özellikle kent içinde yolun boşaltılması için bir uyarı aracı olduğu söylenebilir. Ancak bu çıngırakların asıl amacı, antrenmanlarda kazanılan ve durmaksızın kat edilecek mesafelerde gerekli olan temponun korunabilmesinde, periyodik çıngırak seslerinin işitsel bir destek sağladığı muhakkaktır. Peyklerin koşu esnasında performanslarını arttırmak için kullandıkları bir diğer materyal ise ağızlarında taşıdıkları içi boş ve yüzeyi delikli olan metal kürelerdi. Küreler, Peyklerin koşu esnasında nefeslerinin kesilmemesi ya da daha rahat nefes almaları hususuyla ilişkilendirilmektedir. 7. Koşarken besleniyorlardı Durmak nedir bilmeden devam eden koşularda harcanan enerjinin aynı anda takviye edilmesi oldukça önemlidir. Peykler haber iletimi görevini gerçekleştirdikleri sırada yanlarında badem ve akide şekerleriyle dolu mendiller taşırlardı. Gerek güç kazanmak gerekse de olası baygınlıkları önlemek için bu beslenme türü hayati bir öneme sahipti. Sonuç itibariyle, Osmanlı haberleşme ve spor tarihinde Peykler önemli bir yere sahiptir. Gerek zorlu şartlardaki eğitimleri gerekse de insanüstü performanslarıyla iki gün boyunca bir atın dahi alamadığı yolu alması bu teşkilatı oldukça değerli kılmıştır. Sadece bir haber iletim teşkilatı olarak kalmamış, insan enerjisinin ergojenik kullanımıyla ilgili de gelecek nesillere önemli bilgiler ve örnekler bırakmışlardır.

3

dk.

Türk Tarihindeki Terör Örgütleri

13 Nisan 2022

Türk Tarihindeki Terör Örgütleri

Tarih boyunca Türkler birçok terör örgütü faaliyetlerine maruz kalmıştır. Bu terör örgütlerinin en önemlilerini sizler için derledik. 1. Cennet İle Müjdelenen Teröristler; Haşhaşiler Haklarında fazla bilgi olmamakla birlikte dünya terör literatürüne öncülük eden Haşhaşiler gençlik çağlarında araştırmacı olan ve hırslı bir kişiliğe sahip oluşu ile bilinen Hasan Sabbah tarafından 11. Yüzyıl dolaylarında (1090 yılı sonrasında) kuruldu. Elbruz Dağı’nda Alamut Kalesi’ne yerleşerek Selçuklular’ın baskısından ve denetiminden uzak kalacaklarını düşünen Haşhaşiler güvenli bir ortamda mürit toplayıp bunları eğiterek rivayetlere göre Niza’ül-Mülk ile siyasi bir mücadeleye girdiler.“Suikastçı, kiralık katil” anlamına gelen “assasini, assissini, heyssisini” kelimelerinin Arapça kökeni olan “haşhaş” ismi ile anılan Haşhaşiler Hasan Sabbah’ın müritlerini uyuşturarak cennet vaadi ile kandırmasından dolayı birçok aşırı cesaret gerektiren olaya karışırlar. Aslında Alamut Kalesi’nin arka bahçesi olan cennet birçok müridin tarikata katılması için cezbedici bir faktör olur. Fedailerinin ölmek için can attığı Haşhaşiler tarikatında herhangi bir tarikat üyesinin suikast sırasında yakalanmamış olması da dikkate değerdir, zira eğer süikast sırasında karşısındakini öldürdükten sonra yakalanma durumları söz konusu olursa zehirli hançer ile kendilerini öldürürlerdi. Hasan Sabbah’ın rahatsızlanıp yatağa düşmesinden sonra yerine refakat eden Lemeser Komutanı Kiya Buzrug Ummid 14 yıl kadar süre Haşhaşileri yönetir ancak gelişen süreçte Haşhaşilere komuta eden kişilerin değişiklik göstermesi ve siyasi baskılara maruz kalmaları onları eski güçlerinden alıkoyar. Haçlı ve Moğol tehdidinin yanında Memlük Sultanı 1.Baybars'ın böyle bir tarikatten rahatsız olmasından dolayı Haşhaşilere karşı ataklar düzenlendi ve 1273 yılına gelindiğinde tüm kaleleri tek tek ellerinden alındı. Bu dönemden sonra siyasi önemlerini kaybeden Haşhaşiler suikast düzenleme güçlerini de kaybettiler ve 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti'ne vergi vererek şiddet ve siyasetten uzak şekilde varlıklarını sürdürmeye çalıştılar. Uyuşturucu kullanıp müritleri ile geleneksel ritüellerine uyarak varlığını gözle görülmeyecek kadar seyrek şekilde devam ettiren Haşhaşiler 19. yüzyılda hem nicelik hem de nitelik bakımından önemsiz bir topluluk haline geldiler. 2. Kılsız Tüysüz Bir Örgüt; Cavlakiler; Selçuklu Devleti tarafından Haşhaşilere karşı caydırıcı olmak için kullanılan Cavlakiler, Anadolu’da gizli örgütlerden biri olmakla birlikte tanınırlıkları Haşhaşiler ile olan mücadelelerinden kaynaklanıyor. Vücutlarındaki tüm kıl, tüy, sakal, bıyık ya da saçları kazımalarından dolayı dilimize “cascavlak” kelimesini de kazandıran Cavlakiler haklarında fazla bilginin olmadığı bilinir. Sadece Cavlakilerin 9-13 yüzyılları arasında Anadolu’nun istikrarsız siyasi yapısından beslenerek özellikle dini bir görünüm üzerinden toplum içerisinde büyük suçlar işledikleri bilinmektedir. Haşhaşiler gibi Şiiliğin siyasi bir başkaldırı iddiası etrafında şekillenen aykırı duruşlarından dolayı mevcut siyasal otoriteler tarafından sürekli olarak hedef alınmışlar ve dağınık olarak varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır. 13. Yüzyıl kaynaklarına göre İbn’ül Hatip’in anlatımına göre kadınlara da fazla ilgi duymayan Cavlakiler sosyal hayat içerisinde bulunmazlardı ve müritleri de genelde dışlanmış bir sınıftan oluşurdu. 3. İlk Ermeni Kurumsal Başkaldırısı; Armenekan Komitesi Osmanlı Ermenileri içinde ayrılıkçı bir tarafın fikri önderliğini yapan Portakalyan tarafından eğitilen devrimci ruhlu Ermenilerden oluşan komite 1885 yılında Van’da kuruldu. Armenakan’ın kurucuları, Mıgırdiç Terlemezyan (Avetisyan), Grigor Terlemezyan, Ruben Şatavaryan, Grigor Adian, Grigor Acemyan, M.Bartutciyan, Gevord Hancıyan, Grigor Beozikyan ve Garegin Manukyan olmakla birlikte “kan dökmeden hürriyetin kazanılamayacağı” mottosu ile hareket etmekteydiler. Armenekan Komitesi üyelerini sadece Ermenilerden seçiyor ve Ermenilerin mutlak özgürlüğü adına mücadelesinin toplu bir başkaldırı olduğunu düşünüyorlardı. Çoğunlukla Doğu Anadolu’da sıklaşan eylemlerde yerel güvenlik güçleri, zaptiyeler, polis teşkilatları ve Müslüman önde gelenleri hedef alınmış, aleni suikastler işlenmiştir. İlerleyen süreçte hükümetin aldığı tedbirlerle dağılma sürecine giren komite kendisinden sonra gelecek olan Hınçak, Taşnakya da Ramgavar komitesine katılarak eylemlerini devam ettirdiler. 4. Türk – Ermeni İlişkilerine Terör Darbesi; Hınçak Komitesi 1887 yılında yine Portakalyan ve Armenia gazetesinin destekleri ile bir araya gelen Ermeni devrimcilerinin kurduğu Hınçak partisi, adını Ermenice’deki Çan kelimesinden alır. Uyanış anlamıyla da yorumlanabilecek olan örgüt silahlı mücadele ile büyük Ermenistan hayallerine ulaşabilmenin hayalleri içerisindedir. Karl Marx’ın fikirlerinden etkilenen örgüt tüzüğünü de bu doğrultuda şekillendirerek başta hükümet idareleri olmak üzere ülke içerisinde de gerek sivil gerekse bürokrat kesimlere ve güvenlik güçlerine karşı saldırılarda bulunmuştu. İsviçre’de Armenia yazarlarından Avedis Nazarbekian, eşi Maro, Haraciyan ve Kafkasyalı bir grup öğrenci tarafından kurulan örgütün bir diğer önemli yanı da kurucularının Osmanlı sınırlarına hiç girmemiş olmakla birlikte Osmanlı’daki sorunlardan kendilerine politika üretmiş olmalarıydı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’ya karşı düşman kuvvetleri safında militanları ile birlikte saf tutan çete binlerce masum Müslüman ve Ermeni’nin ölmesine sebebiyet verdi. Ermeni Yazar Louise Nalbandian’a göre Hınçaklar’ın stratejisi şöyleydi; “Parti, Osmanlı hükümetini terörize etmek, onun saygınlığını aşağılamak ve devleti yıkma amacı güdüyordu. Hınçaklar, aynı zamanda Türk hükümet için çalışan ve kendi çıkarları için tehlikeli gördükleri Ermeni ve Türk unsurları ortadan kaldırmayı ve bütün bilgi sağlayıcı casusları da yok etmeyi amaçlıyordu. Büyük bir isyanın başlaması için sürekli teyakkuz halinde olan Hınçaklar asıl büyük başkaldırının yapılması için Osmanlı Devleti’nin büyük bir savaşa girmelerini bekliyorlardı.” 5. Ermenisiz Ermenistan İdealini kuran bir terör örgütü; Taşnaklar Ermenice’de Daşnaksütyün olarak dillendirilen ve Ermeni Devrimci Federasyonu anlamına gelen Taşnak komitesi 1890 yılında Tiflis’te Mikaelyan, Zoryan ve Simon Zavaryan tarafından kuruldu. Kuruluş amacı Osmanlı Devleti sınırları içerisinde belirlendiği üzere bir Ermeni Devleti kurmaktı. Hınçakların kendilerinden önceki Hınçakların Bağımsızlık ideallerine karşı seslendirdikleri söylem ise özgürlüktü. Genel itibari ile liberal ilkeleri benimseyen Taşnaklar, strateji bazında da kendilerinden önce kurulan Hınçakların ideoloji ile zaman kaybettiklerini düşünerek “daha az ideoloji, daha fazla eylem” prensibi ile faaliyete geçtiler. 2. Abdülhamit’e Yıldız Cami’sinde suikast, Osmanlı Bankası’na saldırı, 1909 Adana olaylarının başlaması ve Anadolu şehirlerinde yağma, suikast ve bombalama eylemleri gerçekleştirdiler. Taşnaklar hakkındaki daha ayrıntılı bilgiyi Rus General Mayewski’den alalım; “Ermeni çeteleri kimlerdir? Ermeni çetelerini Ermenilerin yaşadıkları yerlere bağımsızlık ya da özerklik getirmeye çalışan veya dinlerini savunanlar olduğunu sanmayınız. Bunların birçoğu birşey bilmeyen şehirli gençler olup ancak ünlü komitecilerin ateşli sözleri ile alevlenen fakat en ufak sorunu çözmekten aciz cahillerdir. Çünkü hareketleri ile Ermenileri felakete sürüklemişlerdir. 1895-1896 yılları arasında Müslümanlarla Ermenilerin arasını öyle bir açmışlardır ki bu düşmanlık hiçbir zaman giderilmez.” 6. Kıbrıslı Rumlar Kıbrıslı Türklere Karşı - EOKA Terör Örgütü Yunanca’da Kıbrıslı Milli Mücadele Örgütü olarak bilinen EOKA Kıbrıs Rumları tarafından Kıbrıs’ta kuruldu ve eylemlerini burada gerçekleştirdi. Georgios Grivas liderliğinde 1950 yılı dolaylarında kurulan örgüt adada garantör olan Birleşik Krallık’a karşı etkinlikler ile kendini gösterdi. Türklerin de adada yaşıyor olmasından dolayı self-determinasyon ilkesi istedikleri gibi uygulanmayan Kıbrıslı Rumlar BM’nin isteklerine olumlu yanıt vermemesi üzerine adada Türklere karşı saldırılara başladılar. Bu saldırılar bir yıldırma ya da tek taraflı bir ada yönetimine Türkleri mecbur etme amacı güdüyordu. Grivas yönlendirmesiyle 1958 yılından sonra Türklerin doğrudan hedef alınması adadaki asayiş ortamını bozdu. Sonrasında 1971 yılına gelindiğinde ise silahlı EOKA terör örgütü daha kararlı şekilde Türklere karşı saldırıya geçti. Kıbrıslı Rumların kısmen destek verdiği EOKA 15 Temmuz 1974’te adada dikta yönetimini ilan ettiğinde Türkiye Cumhuriyeti 20 Temmuz 1974 tarihinde başlattığı Kıbrıs Barış Harekatı ile EOKA’nın adadaki bütünlüğünü bozdu, bu süreçten sonra da EOKA terör örgütü dağıldı. 7. Küresel Bir Terör Dalgası; ASALA İngilizce’de Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia (Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu)anlamına gelen ASALA 1973 ve 1985 yılları arasında büyük yoğunlukta aktif olan bir terör örgütüydü. Agop Agopyan tarafından Marksist-Leninist çizgide ideolojisini belirleyen ASALA soğuk savaş döneminin asayişten uzak ortamında Dünya genelindeki Türk temsilciliklerini hedef alarak suikast girişimlerinde bulundu. ABD dahil birçok ülkenin terör listesinde bulunan ASALA Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin yardımı ile Lübnan iç savaşı sırasında Beyrut’ta kuruldu. Hedefleri Soykırım iddiasına dünya kamuoyunu ikna etmek ve bunun tanınmasını Türkiye Cumhuriyeti’ne kabul ettirmek olarak belirten ASALA Yunanistan ve Suriye istihbarat ve lojistik desteklerinden yararlanarak Türk diplomatlarına büyük bir tehdit oluşturdu. 21 ülkede 39’u silahlı, 70’i bombalı, 1 de bombalı toplamda 110 eylem gerçekleştiren teröristlerin saldırıları sonucunda 42 Türk diplomatı ve 4 yabancı uyruklu kişi hayatını kaybetmişken 15 Türk ve 66 yabancı kişi de yaralı olarak saldırılardan kurtuldu. Örgüt; iç çekişmeleri, Avrupalı Devletlerin desteğini çekmesi ve Türkiye’deki Ermenilerin destek vermemesinin yanında dünya kamuoyunda oluşan olumsuz yargılar ve ülkelerin engellerinden dolayı 1985 yılından itibaren silahlı eylemlerini sonlandırdı. 8. Halkını Düşman Seçen Terör Örgütü; PKK 1974 yılında Abdullah Öcalan tarafından Marksist-Leninist çizgide kurulan PKK (Kürt İşçi Partisi) Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarında bağımsız bir Kürt ulusal devletinin kurulmasını amaçlayan, bu amacına sivillere, köy koruyucularına, hükümet binası ve güvenlik görevlilerine saldırma stratejisi ile ulaşabileceğini belirleyen silahlı terör örgütüdür. Birçok devletin uyuşturucu, terörist kaçakçısı ve terör listesinde bulunan PKK Irak’ın kuzeyinde kampları ile yapılanmakta olup 1999’da kurucu Abdullah Öcalan’ın yargılanması ile farklı bir sürece girdi. Milli Savunma Bakanlığı’nın verilerine göre sivil, asker, koruyucu ve terörist dahil olmak üzere 40.000 dolaylarında bir can kaybı ve yüzlerce milyar dolarlık maddi kayba sebep olan PKK, 2013 yılında başlayan çözüm süreci kapsamındaki ikili görüşmelerinden dolayı silahlı eylemlerine ara vermiş olmakla birlikte militanları ile kamplarında bulunmaya devam etmektedir. Kimyasal silahlardan sabotaj, suikast, adam kaçırma, isyan, bombalı saldırılara kadar terörist faaliyetlerin tümünü icra eden PKK yurtdışından büyük destek almakta ve Türkiye sınırları içinde toplumsal huzur ve güven ortamını 30 yıldan fazla bir süredir tehdit etmektedir. TBMM’deki uzantıları ve ülke içindeki sivil ve illegal destekçileri ile silahı bir pazarlık unsuru olarak kullanan PKK terör örgütü, devlet ile aralarında başlayan ikili görüşmelere rağmen düşük aralıklarla eylemlerini devam ettirmektedir. 9. Hepsi Bu Değil Türk siyasi tarihinde belli başlı sebeplerden beslenerek özellikle ikamet eden halkın huzur ve güvenini tehdit eden terör örgütleri saymakla bitmeyecek kadar fazla. Haşhaşiler zamanında en az onlar kadar tehlikeli olan Tapınak Şovalyeleri ya da Mankurtlar’ın yanında siyasal form kazanan inanç gruplarının farklı uzantıları da vardı ve özellikle iç isyanların tertip edilmesi, suikastlerin gerçekleştirilmesi gibi birçok eylemde etkin rol oynadılar. Ermeniler tarafından kurulan yukarıdaki terör örgütlerinin yanında “Yeni Ermeni Direnişi, Ermeni Birliği, 3 Ekim Örgütü, 9 Haziran Örgütü, Ermeni Kurtuluş Harekatı, GEKO, Demokratik Cephe, İntihar Komandoları, Ermeni Diriliş Teşkilatı, JCAG, Ermeni Gençlik Hücum Teşkilatı ve Ermeni Devrimci Ordusu” sayısız örgütten bahsetmek mümkün. Buna ek olarak Balkan isyanlarında ortaya çıkan ismi saymakla bitmeyecek kadar çok olan terör örgütlerinden bahsetmek mümkün. Diyebiliriz ki; tarihe karışan örgütlerin yanında hala silahlı ya da silahsız şekilde varlığını devam ettiren yapılanmalar Türkiye’nin mevcut coğrafyasını dünyanın diğer bölgelerinden ayıran öneminin en katlanılmaz tezahürlerinden biri olarak karşımızda duruyor.

6

dk.

sanal tarih yeni logo (1).png

'Keyifli Tarih' parolası ile yayın hayatına başlayan Sanal Tarih, bilgiye ulaşabileceğiniz en hızlı ve en güvenli internet adresidir. Tarihi ve güncel konular üzerine özel hazırlanmış dosyalar, makaleler, kültür-sanat yayınları ve ansiklopedi maddeleri ile akademisyenlerin yazıları eşliğinde yaşanmış tarihi öğrenmek adına gerçeğe vakıf olacağınız bir tarih platformudur.

  • X
  • Youtube
  • Beyaz Instagram Simge
  • TikTok
  • Spotify

© 2015 - 2026 Vida Medya. Her hakkı saklıdır.

Bu sitede yer alan yazı, makale, fotoğraf, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. Vida Medya ve Ticaret Limited Şirketi'nin yazılı izni olmaksızın sitede yayımlanan eserler kısmen veya tamamen kaynak gösterilerek dahi çoğaltılamaz, yayımlanamaz, işlenemez, umuma iletilemez ve temsil edilemez.

bottom of page